Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

1 Nisan 1921 - 9 Temmuz 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaşı

Kütahya-Eskişehir Savaşına Hazırlık

Burada Günümüzdeki Türkiye Cumhuriyeti'nin Kuruluş Tarihi ve Kurtuluş Savaşı'mız hakkında konular bulabilirsiniz

Re: 1 Nisan 1921 - 9 Temmuz 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Sa

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:40

Halk sevinci ve acıyı birarada yaşadı.
Askerlerin ve sivil Rumların gemilere bindirilmesi bütün gece sürmüş, son gemi de sabaha karşı İzmit'ten ayrılmıştı. Gitmeden önce, İngilizlerin engel olması üzerine ancak 200 ev ve dükkânı yakmakla kalmışlar ama 300 kadar İzmitliyi öldürmeden de rahat edememişlerdi. Evde duramayan Ali Efendi sokağa fırladı, ana yola çıktı. Ardarda birlikler geliyordu. Askerleri seyretmeye doyamadı. Yorgun, sefil ve büyüktüler. Kadınlar askerlerin üzerine kolonya serpiyor, mendiller atıyorlardı. Atlarının kuyrukları ve kızlarının başörtüleri uçuşan Kara Fatma çetesini görünce artık gözyaşlarını tutmayı beceremedi. Kaldırıma çöküp sarsıla sarsıla ağlamaya başladı.

İNEBOLU mermi ve fişek sandıklarını, silah ve gereçleri, yakın uzak bütün çevreden sağlanan kağnılarla, at arabalarıyla, ağır yükleri de demir dingilli öküz ve manda arabalarıyla ardarda Ankara'ya yolluyordu. Bu sabah da elli arabadan oluşan bir kolu yolcu ettikten sonra Zafer Kemal ve menzil subayları kayıkçılar kahvesinin yolunu tuttular. Toplantı vardı. Geniş kahve az sonra tıklım tıklım doldu. Yöneticiler, subaylar, öğretmenler, İnebolu'nun ileri gelenleri, Kâhya İlyas Kaptan ve kayıkçılar yerlerini aldılar. Kahvenin baş duvarında M. Kemal Paşa'nın bir büyük resmi asılıydı. Yarbay Nidai ayağa kalktı, katılanları selamladıktan sonra kayıkçılara seslenerek, "Yaz-kış demeden ordu malını karaya taşıdınız.." dedi, "..bugüne kadar bu hizmetinize karşılık bir kuruş bile almadınız. Ama bombardıman sırasında kayıklarınız tahrip oldu. Pek azı kurtuldu. Bunu öğrenen Ankara son taşıma hizmetinizin bedeli olarak biraz para yolladı.. " Bir subaya baktı. Subay içi kâğıt ve madeni para dolu küçük bir torbayı Nidai'ye uzattı. "..Bugüne kadarki hizmetleriniz için yürekten teşekkür ederek, 1.680 lirayı kâhyanız İlyas Kaptan'a teslim ediyorum."

Torbayı Kaptan'ın önündeki masaya bıraktı. Kayıkçılar bozuldular. İlyas Kaptan hayal kırıklığı içinde ayağa kalktı. Nidai telaşla, "Yaranızı sarmaya yetmeyeceğini biliyorum" diye durumu idare etmeye çalışınca, İlyas Kaptan, "Dur beyim.." diye terslendi, "..yanlış anladın. Bizim itirazımız miktarına değil, parayadır. Para istemeyiz. Yeni kayıklar yapılıyor. Evellallah hizmeti aksatmayız. M. Kemal Paşa'nın ellerinden öperiz. Bizi sevindirmek istiyorsa, şu alçak düşmanı tepelesin." Eliyle torbayı Nidai'ye doğru itti.

İZMİT'in batısına geçen bazı birlikler, güneyde Gebze'ye, kuzeyde Karadeniz kıyısında Şile'ye kadar ilerlediler. İngiliz birlikleri ile yüz yüze geldiler. İngilizler alarma geçti. Türkler sakindi. Aldıkları emir gereği, telaş etmeden yayılıp yerleştiler.
Bir İngiliz subayı Gebze karşısındaki Türk birliğinin komutanından hemen mülakat istedi. Aradaki şeritte buluştular. General Harington 'Türklerin tarafsız bölgeye ilerleyip ilerlemeyeceklerini' öğrenmek istiyordu. Bu kesimde müttefiklerin saptadıkları tarafsız bölge sınırı Gebze'den başlamaktaydı.

Türk subayları oyunbaz İngilizlere gülerek baktılar:

Tarafsız bölge mi? Bu bölge tarafsız olsa Yunan donanması İstanbul'da üslenemez, ihtiyaçlarını İstanbul'dan sağlayamaz, İstanbul'da Yunan askeri bulunamaz, Yunan savaş gemileri İstanbul'dan Karadeniz'e açılıp Türk şehir ve kasabalarını bombardıman edemezdi!

Harington'un sorusuna Kâzım Özalp'tan şu cevap geldi:

"Ankara'dan alacağımız emre göre hareket edeceğiz."

KUVVETLERİNİN Türk birlikleriyle karşı karşıya gelmesi, General Harington'u çok tedirgin etmişti. Albay Kâzım Özalp'in lastikli cevabı iyice huylandırdı. Ama bir gelişme, generalin ümide düşmesine yol açacaktı.
Emekli Binbaşı Henry'yi bilgi toplaması için bir süre önce Anadolu'ya göndermişti. Henry madencilikle ilgileniyor görünecekti. İnebolu'ya inmiş, dinlenmek için İnebolu yakınındaki Ecevit'te bulunan Refet Paşa ile tanışmış, uzunca bir görüşme yapmışlardı. Bu görüşme Binbaşı Henry'de, M. Kemal'in General Harington'la görüşmeye istekli olduğu izlenimini uyandırmıştı.
Henry, bu kritik günde İstanbul'a döndü ve edindiği izlenimi General Harington'a bildirdi. Harington, Henry'nin getirdiği olağanüstü habere dört elle sarıldı. M. Kemal'le buluşabilirse, hava yumuşayabilir, Türkler İstanbul'a yürümez, şehirde çatışma çıkmaz, belki de bir anlaşma için ilk adımlar atılabilirdi.

İzin ve talimat verilmesi için durumu acele Londra'ya bildirdi. Konu kabinede tartışıldı ve şartlı izin çıktı:

Harington, buluşmayı isteyen M. Kemal'i sadece dinlemekle yetinecek, görüş bildirmeyecek-ti. Yüksek Komiserlik Müsteşarı Rattigan, İngiltere'nin bu asi generali ciddiye almasına karşıydı. Hükümetin uygun görmesi üzerine, hiç olmazsa M. Kemal'in Harington'un bulunacağı savaş gemisine, açıkçası generalin ayağına gelmesi gerektiğinde ısrar etti.

Harington hükümetin talimatını ve Rattigan'ın tavsiyesini dikkate alarak nazik bir mektup yazıp M. Kemal'e, İnebolu açıklarına gelecek Ajax zırhlısında kendisini dinlemeye hazır olduğunu bildirdi.

Mektubu yollamasını yeni Hariciye Nazırı A. İzzet Paşa'dan rica ettiler. Paşa duraksadı. Çünkü Ankara'dan bir daha görev almayacağı sözünü vererek ayrılmış ama sözünü tutmayarak, Hariciye Nazırlığını kabul etmişti. M. Kemal'in göstereceği tepkiyi kestirebiliyordu. Bunun için Ankara'nın İstanbul'daki resmi olmayan temsilcisi, Kızılay İkinci Başkanı Hamit Hasancan'ı tavsiye etti.
Kızılay yöneticilerinin büyük çoğunluğunun Milli Mücadele'yi desteklediği herkesçe bilinmekteydi. Osmanlı hükümeti, kızılaycılı-ğın bir düzey ve nitelik işi olduğunu bildiğinden, bu kuruma ve yöneticilerine dokunmamak akıllılığını göstermekteydi.

Rattigan Hamit Bey'le görüşürken, Ankara'yı aşırı isteklerde bulunmak ve İngiltere'nin hayati çıkarlarını kabul etmemekle suçladı, gözdağı vermeyi de ihmal etmedi:

"Kemalistler İngiltere halkının savaştan usandığını sanmakla hata ediyorlar. Böyle giderse bir gün karşılarında, kendilerini ezmek azmiyle birleşmiş Büyük Britanya'yı bulacaklar."

Hamit Bey, 'zaten karşımızda, işgalci olarak başkentimizde, her entrikanın ve kötülüğün de arkasındasınız' diyecekti, kendini tuttu. Yeni başlamış bir süreci olumsuz etkilemekten çekindi. Gizli telgraf merkezi aracılığıyla mektubun metnini o gece M. Kemal Paşa'ya iletti. MİHALIÇÇIK ile Porsuk ırmağı arasındaki küçük Çınarlı köyünün köy odasında muhtar, yaşlı başlı köylüler, esirlikten üç gün önce dönmüş olan Gazi Çavuş'u dinliyorlardı. İki gün hiç uyanmadan ölü gibi uyumuş, ilk bu akşam insan içine çıkmıştı. Yaşadığı çetinlikler derin yüz çizgilerinden okunmaktaydı.
Balkan Savaşı'nda, Çanakkale ve Irak'ta dövüşmüş, Musul'a doğru geri çekilirken esir düşünce, Hindistan'daki esir kampına götürülmüştü.

O müthiş günleri sakin sakin anlatıyordu:

"Bazı subaylarımızın dediğine göre, İngilizler, kıpırdanan Hint Müslümanları yenildiğimizi iyice anlasınlar da uslu dursunlar diye bizi oraya götürmüşler. Esir olmak da savaşın cilvesidir diye birbirimizi teselli etmekteydik. Ama bir İngiliz astsubayı bir subayımızı tokatlayınca kahrolduk. İngiliz gemilerinin güle oynaya Çanakkale'den geçtiklerini, Fransızların Çukurova'ya girdiklerini, Ermenilerin Kars'ı aldıklarını, Yunanlıların İzmir'e çıktıklarını duyunca, üzüntüden ağlaştık. M. Kemal Paşa Anadolu'nun başına geçip de yedi düvele meydan okuyunca da sevinçten ağlaştık. Oradan Mısır'daki kampa getirdiler. Üç arkadaş kaçtık. Bilmediğimiz yollara düştük. Çölde kaybolduk. Yakalandık. Hapis yattık. Altı ay önce pis bir yük gemisiyle İstanbul'a getirip bıraktılar.
Bir daha vurulduk. Çünkü İstanbul hükümetinin esirlikten dönenlerle ilgilendiği yok.

Çoğumuz hasta, yaralı, sakat, bakıma muhtaç. Devlet yüzümüze bakmıyor. Sanki İngilizler dost, bizler düşmanız. Allah Allah! Biz hangi devlet için savaşmıştık? O kadar sayageldiğimiz Padişahımızın devleti, böyle bize yabancı bir devlet olmuş. Rumlarla Ermeniler, sakat, yalnız gazileri tenhada sıkıştırıp dövüyor-lar.135a Neyse ki ben dilenmeden ve dövülmeden bir iş buldum. Kuruş kuruş yol parası biriktirdim. Param tamam olunca yola çıktım. Sonunda Allahıma bin şükür, köyüme döndüm, evime kavuştum." Bakışlarını dolaştırdı, "Bir şey sormak istiyorum.." dedi, "..askerlik çağına gelmiş çocukların çoğu köyde. Öğrendim ki çocukları elbirliği ile saklayıp askere göndermemişiniz. Benim oğlumu da köyde tutmuşunuz."
Uzun bir sessizlikten sonra muhtar, "Evet, doğrudur" diye mırıldandı. "Niye böyle ettiniz ki?"

Yaşlı muhtar dikildi:

"Bak Gazi Çavuş, yaşıtlarından köye bir sen geri döndün, ötekilerden hiç haber yoktur. Ocaklarınız sönmesin diye oğullarınızı koruduk. Yanlış mı ettik?"

Gazi Çavuş ayağa kalktı:

"Yanlış etmişiniz Muhtar Ağa. İşgal ne, düşman nedir bilseydiniz böyle yapmazdınız herhalde. Savaş daha bitmedi. Biz tükeninceye kadar dövüştüktü. Sıra oğullarımızdaydı. Çocukları analarının etekleri altında saklamaya devam ederseniz, bu sefer bütün milletin ocağı sönecek, her gün ağlayacağız. Ben yarın oğlum Ali'yi askere götüreceğim. Haydi Allah rahatlık versin."

Sekerek odadan çıkıyordu, Muhtar Emmi, "Acele etme." diye seslendi, "..yarın bir daha konuşalım."
GECE M. KEMAL PAŞA, Fevzi Paşa, Yusuf Kemal Tengirşenk, İstanbul'dan Ankara'ya geçen ve Dışişleri Müsteşarlığına atanan Suat Davaz ve Hikmet Bayur, istasyondaki binada toplanmışlardı. Haring-ton'un mektubunu inceliyorlardı. Değerlendirme uzun sürmedi. Kısa ve nazik bir cevap hazırlandı.

Üç nokta vurgulanıyordu:

Görüşme isteğinin M. Kemal'den geldiği do ğru değildi; tam istiklal ilkesinin kabul edilmesi şartıyla görüşme mümkün olabilirdi; görüşme gemide değil, karada, İnebolu'da yapılabilirdi.136 Fevzi Paşa tok sesiyle, "Yani kendi toprağımızda" dedi.
Bu hava ve üslup Suat Davaz için çok yeni şeylerdi. Osmanlı Hariciyesi kaç zamandır yüksek sesle ve kesin konuşmayı unutmuştu. Cevap metni, Hamit Hasancan eliyle İngilizlere ulaştırılmak üzere gece yarısı İstanbul'a tellendi.
HAMİT HASANCAN, cevap metnini, sabahleyin Hariciye Nazırı A. İzzet Paşa'nın süslü odasında Rattigan'a verdi. Meraklı Ratti-gan hemen cevaba göz attı. Okudukça yüzünün rengi değişiyordu.

Birden patladı:

"M. Kemal, General Harington'la görüşmek için İngiltere'nin tam istiklal ilkesini kabul etmesini ön şart olarak ileri sürmüş. Tam istiklal ne demek?"

Hamit Bey gülümsedi:

"Siz tam istiklalden ne anlıyorsanız işte o demek."
Rattigan başını A. İzzet Paşa'ya çevirerek, "Kemalistler akıllarını kaçırmış görünüyorlar.."
dedi, "..böyle bir şart asla kabul edilemez!"

Kalktı, pencereye gitti

A. İzzet Paşa şaşırmıştı, Hamit Bey'e eğildi, "Bu çocukça bir çılgınlık.." diye fısıldadı, "..İngiltere gibi bir büyük devlete ön şart ileri sürülür mü? İngiltere gibi büyük bir devlet ön şart kabul eder mi?"

Hamit Hasancan, Ordu Komutanlığı, Harbiye Nazırlığı, Sadrazamlık yapmış olan bir zamanların bu ünlü ve saygın askeri A. İzzet Paşa'ya hüzünle baktı. Milli Mücadele'nin anlamını hiç kavramamış, kapitülasyonları ve işgali yazgı diye kabullenmiş, emperyalizmin yenileceğini aklının ucundan bile geçirmeyen, Sevr Antlaşması'nı alınyazısı gibi gören, çürümüş düzenin ürünü, tipik bir Osmanlıydı.
Sesini düşürmeye gerek görmeden, "Paşam.." dedi, "..hiçbir devlet şerefimizden ve ümidimizden daha büyük değildir."

Rattigan, pencereden, Temmuz güneşi altında gümüş gibi parlayan İstanbul'a bakıyor ve şöyle düşünüyordu:

"Lord Curzon haklı. İstanbul'u Türklerden almak, Avrupa'nın beş yüz yıldır beklediği bir fırsattı. Ne acı ki bu fırsatı kaçırmış görünüyoruz. Tarafsızlığı açıkça terk etmeli ve küstah Ankara'ya karşı bütün gücümüzle Yunanistan'ı desteklemeliyiz.139 Müslüman Türklerin Avrupa toprağında ne işi var?"
İngiliz Dışişleri Bakanlığı M. Kemal'in Harington'a yolladığı mesaja cevap vermeye gerek olmadığına karar verecek, Malta'daki sürgün Türkler gibi Anadolu'daki esir İngilizler de yaklaşan savaşın sonunu bekleyeceklerdi.

MİLLETVEKİLLERİ soluk almak için Millet Bahçesi'nde oturuyorlardı. Hava çok sıcaktı.
Aralarında Malta'dan ayrıldıktan sonra oyalanmadan Ankara'ya gelmiş olan Ziya Gökalp de vardı.
Konu Avrupa'ydı.

Gökalp söze karışmadan dinliyor, Ankara ortamındaki düşünceleri dinlemeye önem veriyordu. Yunus Nadi Bey düşüncesini sorunca susamadı, ellerini her zamanki gibi göbeğinin üzerinde birleştirerek, "Avrupa konusu önemli.." dedi, "bu konuda bir-iki şey söylemek istiyorum.
Büyük savaşın bitmesinden beri ne kadar çok olay yaşadık. Memleketimiz bugüne kadar hiç bu kadar uyandırıcı olaylar karşısında kalmamıştı. Büyük musibetlerin uyandırıcı bir etkisi vardır. En büyük musibet, emperyalistlerin niyetini bütün çıplaklığı ile açıklayan Sevr Antlaşması'dır. Bu antlaşmayla Türkiye'yi parçalamak, küçülen Türkiye'yi bile sürekli denetimleri altında tutmak istiyorlar. Ankara bu feci antlaşmayı reddetti, İstanbul ise kabul etti. Emperyalizmin niyetini ve Sevr'i kabul eden teslimiyetçi zihniyeti asla unutmamalıyız. Bunlar Türkiye için iki büyük tehlikedir.

Avrupalı siyasetçilerin bencil ve acımasız oldukları doğru. Her soruna kendi çıkarları açısından ve kendi ölçüleriyle bakıyorlar. Gerçeği araştırmak zahmetine de girmiyorlar. Ama Avrupa uygarlığını bu siyasetçiler değil, Avrupa'nın sanatı, bilimi, düşünce hayatı ve tekniği temsil eder. Avrupa siyasetçileriyle Avrupa uygarlığını birbirine karıştırmamalıyız. Papaza kızıp oruç bozulmaz. Türklerin yüzü Orta Asya'dan beri batıya dönüktür.. "

Y. Kadri edebiyat yapmadan duramadı:

"Hep güneşi kovalamışız."

"Evet, güneşi kovalayarak, yurt, devlet, hanedan, din, alfabe de-ğiştire değiştire, Orta Asya'dan Küçük Asya'ya, Anadolu'ya gelmişiz, ancak burada sükûn bulabilmişiz. Biz Bat ı Türkleriyiz. Müttefiklerin oburluğu, niyetleri, Sevr Antlaşması, Yunanlıların vahşeti, bazı arkadaşlarımızın duygusal doğuculuğu, dar görüşlü din çevrelerinin tutumu, tarihin bu iki bin yıllık akışını tersine çevirmeye yetmez. Çevirmeye çalışanlar başlarını tarihe çarparlar. Bu gerçeği de asla unutmamalıyız. Üçüncü büyük tehlike de bunu unutmaktır." ZİYA GÖKALP'in iki ay kadar önce aralarında bulunduğu Malta sürgünleri sıkıntılarını okuyarak, yazarak, konuşarak, dil öğrenmeye çalışarak unutmaya çalışıyorlardı. Serbest bırakılmaları son dakika durdurulan 27'ler Vardela adlı kışlaya alınmışlardı. Burası tel örgülerin dışındaydı, Polvarista adlı zindandan daha rahattı. Tüm sürgünlere haftada iki gün dört saat de şehre inme izni verildi. Valetta tam bir liman şehriydi. Daha ilk gün, Malta'dan kaçmayı hayal edenlerin kaçma heveslerini iyice canlandırdı. Çeşitli gruplar İngilizlere ve sürgünler arasında bulunması olası boşboğazlara belli etmeden planlar yapmaya koyuldular.

En kararlılar İttihatçıların İaşe Nazırı Kara Kemal ile Ermeni kıyımına karıştıkları iddiasıyla buraya getirilmiş olan valiler grubuydu. İngilizler bunları yargılamadan bırakmayacaklarını açıklamışlardı.
Kaçış için çok becerikli, işbilir ve ağzı sıkı birinin dış hazırlığı üzerine alması gerekiyordu.

Bu kişiyi Kara Kemal Bey buldu:

Emekli Süvari Yarbayı, İttihatçı Basri Bey. Sansürden kaçırılan bir mektup ve hesabına yeterli para gönderilen Basri Bey vakit kaybetmeden İtalya'ya geçecekti.
ALBAY KÂZIM, 17. Tümen Komutanı Albay Nurettin özsu ile İzmit Bölgesi Komutanlığına atanmış olan Yarbay Emin Yazgan'ı, Mürettep Kolordu karargâhına çağırmıştı. Durumu değerlendirdiler.

Yunan taarruzu yakın görünüyor, cephe gerisini gecikmeden güven altına almak gerekiyordu:

"Emin Bey, Gebze-Şile arasındaki o sözde tarafsız bölgenin sınırını bütünüyle denetim altına alın, bu kesimdeki Rum ve Ermeni çetelerinin İstanbul ile bağlantılarını kesin. Sapanca Gölü'nün kuzeyini bu çetelerden siz temizleyeceksiniz. Bunun için emrinizdeki küçük milli müfrezeleri kullanın. Çetenin dilinden çete anlar." Gülüştüler.
Nurettin Bey'e de, "Siz de Gemlik'e doğru çekilen Yunan alayını takip etmeyi hızlandırın.." diye emretti, "..Körfez köylerinin bir kısmını olsun yakılmadan kurtarmaya çalışalım. Sapanca'nın güneyindeki bölgeyi de siz temizleyeceksiniz. Geride bir tek çapulcu, eşkıya, haydut kalmayacak. Halk nihayet bir oh desin. Çok çekti zavallılar. Teslim olan haydutları sağ isterim."

Albay Nurettin, "Çeteler tamam.." dedi, "..ama bu namussuz alay geçtiği yeri yakarak çekiliyor. Engellemek için çırpmıyorsak da pek başa çıktığımız söylenemez. Savaşın da bir ahlakı vardır. Bunlarda savaş ahlakının zerresi yok." Hınç dolu bir sessizlik sindi odaya.
Kurmay Başkanı Hayrullah Fişek, "Karamürsel'de, İstanbul'dan kaçırılmış iki yeni topumuz vardı.." diye sessizliği bozdu, "..Yunanlılar işgal edince orada kalmıştı. Eğer ellerine geçtiyse çok yanarım."

11. TÜMEN'in Gemlik'e çekilen alayı, Karamürsel'i de bütünüyle yakmıştı.141 Hâlâ tütüyordu. İnebolu gibi Karamürsel de Anadolu'nun bir kapısıydı. İstanbul'dan buraya da kaçak silah ve cephane getirilir, gelen silah ve cephaneyi halk, kadın erkek, çoluk çocuk ellerinde, sırtlarında taşıyarak arabalara yüklerlerdi.
Müfreze dumanlar içinden geçerek ortada bir yerde durdu. Ürpertici bir sessizlik vardı. Yalnız için için devam eden yangının çıtırtıları duyuluyordu. Sağda solda vurulmuş, yanmış hayvan leşleri yatmaktaydı. Müfreze komutanı üsteğmen, "Kimse yok mu?" diye bağırdı. Bir yıkıntının içinden çok yaşlı, kamburca bir kadın çıktı. Baktı. Yüzünde gülümsemeye benzer bir gölge belirdi. Acıdan kısılmış bir sesle, "Sahile gidin oğul" dedi. Atları sahile sürdüler.

Birden bir kadının attığı sevinç çığlığı işitildi:

"Kemal'in askerleriiiii!"

Ağaçların arkasından, çukurlardan, çatısı yanmış kayıkhaneden, tepeciklerin ardından yüzleri isten ve korkudan kararmış, gözleri sevinçten büyümüş yaşlı kadınlar bağrışarak çıktılar.

Bir anda atların arasına karışıp üsteğmenin ve askerlerin üzengilerine sarılıp ağlaşarak ayaklarını öptüler:

"Elhamdülillah!"

Üsteğmenin içi parçalandı:

"Başka kimse yok mu? Bu kadar mı kaldınız anacığım?"

Kadın ağlayarak güldü, "Yok oğulcan.." dedi, "..düşmanın geleceğini duyunca kaçıştık. Biz koşamadıktı, buraya saklandık. Ötekiler dağa gittiler. Geldiğinizi anlayınca aşağı inerler. İki top gizlemiştik. Onları da getirirler.. "

Canıyla baktı:

"..Oh yavrum, domuzlar daha uzaklaşmamıştır. Yetişip çevirin topları üstlerine, verin mermiyi, verin mermiyi.. " "Toplar nerde?"

Yaşlı kadın, "Dur, bekle" dedi, kayıkhaneye yürüdü, az sonra 12-13 yaşında, pembe yüzlü güzel bir kızla döndü:

"Torunumdur, sahildeydi, bu da kaçamadı. Kayıkhanenin mahzenine sakladık, kapağının
üstüne ağları yığdık, domuzlar bulamadılar. Şükür kızlarımızı saklamaya gerek kalmadı artık. Bu seni bizimkilerin olduğu yere götürür. Topların yerini gösterirler. Haydi kızım!"

Kız üsteğmene el etti:

"Beni takip et ağabey."

Birkaç adım yürüdü. Sonra dayanamadı, heyecanla koşmaya başladı. Yangın yerinden çıkıp yolu geçtiler, dağa vurdular. Küçük kız üsteğmenin atının yanında, atın tayı gibi koşuyordu. Kestirmeden dağa tırmandılar.

YARBAY EMİN BEY İzmit'e dönmüştü. Emrindeki milli müfreze reislerini çağırttı. Reisler geldiler. Aralarında Fatma Seher Hanım da vardı. Görevlerini anlattı. Eski eşkıya İpsiz Recep, "Askerce mi dövüşeceğiz?" diye sordu.
"Evet. Teslim olana dokunmayacaksınız. Cezasını devlet verir."

Kandıralı Molla Halit itiraz etti:

"Onlar öyle mi yaptı? Ne asker dinlediler, ne sivil, ne ihtiyar, ne kız, ne kadın, ne çocuk.."

Gözlerinden kin akıyordu. Emin Bey "Bana bakın.." dedi, "..biz cellat değiliz, askeriz."
"Kumandanım bunların hepsi eli kanlı haydut!"
Emin Bey ayağa kalktı. Reisler de kalkıp askerce durdular.
"Öfkenizi gemleyin. Emrimin dışına kim çıkarsa, canını yakarım. Kurmay Başkanına uğrayıp görev bölgelerinizi öğrenin. Haydi!"
Bir ağızdan "Başüstüne!" dediler, selam çakıp çıktılar.

KARŞILARINDA birden süvarileri gören dağa kaçmış kadın-er-kek Karamürselliler çığlık çığlığa atılıp süvarileri ve atlarını sevgiye boğdular. Topları dik bir yamacın en üstüne, ağaçlar arasına saklamışlardı. Hep birlikte oraya çıkıldı. Üzerlerini yapraklı dallar ve otlarla örterek, topları ormana katmışlardı.
Üsteğmen şaşkınlık içinde, "Bu koca topları buraya nasıl çıkardınız?" diye sordu. Bilge görünüşlü bir ihtiyar, gülümseyerek, "Değişik bir milletiz.." dedi, "..işler düzgünse ertesi günü bile düşünmeyiz, birbirimizi yeriz. İşler karıştıkça ağır ağır uyanmaya başlarız. İyice karışınca da, kenetlenip olmayacak işleri başarırız. Bunları da buraya böyle çıkardık. Çıkarmadık uçurduk."
Müfrezenin çavuşu becerikliydi. Toplan aşağıya indirmek için askerleri ve köyün erkeklerini işe koştu. Kadınlar, kızlar, çocuklar bir köşede toplanıp seyre durdular. İhtiyarla üsteğmen de bağdaş kurup oturdu.

İhtiyar bir sigara sarıp uzattı:

"Buyur."
"Sağ ol."
"Daha işin başında, baltayı, kazmayı, tırpanı kapıp Kemal Paşa'nın bayrağı altına koşmak varmış. Ve lakin işgal nedir bilmediğimiz için geç ayıldık oğul. Kafamızı karıştıranlar da oldu. Tepenin ardını göremedik. Çok acı günler yaşadık. Neyse, hepsi bitti gitti."
"Karamüsel'de sağlam bir tek ev bile kalmamış. Ne yapacaksınız?"
"Hava sıcak, açıkta yatarız. Biz o evleri parayla pulla değil, sabırla yapmıştık. Yine yaparız. Bizde sabır çok. Yeter ki kendi bayrağımızın altında olalım. Bunun değerini bilmeyen, dünyada hiçbir şey bilmiyor demektir."

Kadınlar alkışlayıp bağırışınca baktılar. Erkekler, ilk topu kımıldatmış, yürütüyorlardı. İhtiyar, "Şunlar gibi yüzlerce topun gürlediğini de bir görebilsek.." diye göğüs geçirdi, gözlerini üsteğmene çevirdi, "..Ne dersin, görür müyüz? Ne zaman görürüz?" Üsteğmen 17. Tümen'dendi. Tümeninin durumunu biliyordu. Önüne baktı. KIYICILIĞI ile ünlü çeteci Hrisantos ve adamları, Şile'nin hemen doğusunda, Kabakoz yakınındaki sık ağaçlıkta mola vermişlerdi. Kötü haberler almışlardı bugün. Bir çete Kandıra

yakınında, bir başka çete de Akçaova'da kıstırılıp yakalanmıştı. Ah Panaya mu! Yunan tümeninin çekilmesinden sonra Türkler bölgeyi temizliyor olmalıydılar. Bunun üzerine taşıyamadıkları ağır yağma mallarını bırakıp yola düşmüşlerdi. Hepsinin cebi, kuşağı, heybesi para ve takı doluydu. Bu gece Şile'nin güneyinden tarafsız bölgeye geçerek orada birbirlerinden ayrılıp İstanbul'a dağılacaklardı.
Akşam karası çökmüştü. Büyükçe bir ateş üstünde iki kazan kaynıyordu. Çoğu tıraş olmuş, derli toplu bir kılığa girmişti.

Çetenin birkaç ileri geleni şarap içerek Hrisantos'u dinliyordu:

"..Üzülmeyin vre. Bizimkiler Türk ordusunu tepeleyince yine buraya döneriz. Sakarya'nın ötesine bile geçeriz. O zaman buralar çok şenlikli olacak. Bir düşünün. Ta Akçakoca'ya kadar yüzlerce yeni köy."
Bir çeteci, silahına sarılıp ayağa zıpladı.

Hrisantos kızdı:

"Ne oluyor?"
"Bir ses duydum."

"Otur yerine pezevengi! Ne telaş ediyorsun? Dört yanda nöbetçi var."
Çeteci isteksizce yerine oturdu ama kulağı tetikte bekledi. Ağaçlar hışırdıyordu.

İçi rahatlamıştı ki orta yere el bombası gibi bir ses düştü:

"Davranmayın, sarıldınız!"
Hrisantos ve onun gibi hızlı iki çeteci silahlarını çekip ayağa fırladıkları anda tüfekler patladı. Ânında devrildiler. Üçü de başından vurulmuştu. Dört yandan Kara Fatma ve kızları belirdi. Tüfekleri çetecilere dönük, parmakları tetikteydi. Biri kımıldasa silahlarını boşaltacakları belli oluyordu.

Kara Fatma emretti:

"Silahlarınızı bırakıp ayağa kalkın!"

Hrisantos'un parçalanmış suratı gözlerinin önünde duruyordu. Hiç duraksamadan kalktılar.
"Tabancası, bıçağı olan yere atsın."
Attılar.
Üzerlerindeki, heybelerindeki mücevher ve paraları, hiç itiraz etmeden, ortaya serilen battaniyenin üzerine yığdılar.
" İşte böyle palikaryalar. Balta döner, sap döner, gün gelir hesap döner. İki yıllık zulmün, yağmanın, kundakçılığın, hainliğin, hayvanlığın hesabını verme gününüz geldi. Sizi divan-ı harbe teslim edeceğiz. Akıbetinizi o belirleyecek."
Akıbetlerinin ne olacağını kestiriyorlardı. Titrediler. Ela gözlü bir genç kadın usulca Kara Fatma'nın yanına sokuldu, alçak bir sesle, "Aradığım iti sonunda buldum abla" dedi.

Kara Fatma da fısıltıyla sordu:

"Hangisi?"
"Ateşin yanında duran."
Ateşin yanında esmer, kıvırcık saçlı, dolgun dudaklı bir çeteci duruyordu. Kara Fatma'nın bakışından huylanıp başını önüne eğerek suratını saklamaya çalıştı. "Komutan diri isterim dediydi." "öldürmeyeceğim." "Peki öyleyse."

Ela gözlü kadın ilerledi, tüfeğinin namlusuyla Rum çetecinin çenesinin altına dokundu:


"Kaldır başını!"
Erkek başını doğrulttu.
"Bana bak!"
Erkek baktı. "Tanıdın mı beni?"
Erkek gözlerini kapadı, zor duyulur bir sesle "Affet" dedi.
Kadın bir adım geri çekildi. Olacağı sezen kadınlar ve çeteciler nefeslerini tuttular. Erkeğin apış arasına ardarda iki el ateş etti. Erkek yakıcı bir çığlık atarak parçalanan kasıklarını tuttu, sarsıla sarsıla dizlerinin üstüne çöktü, başı önünde, ulur gibi bağırmaya başladı.

Ela gözlü kadın Kara Fatma'ya minnetle baktı:

"Sağ ol abla. Belki artık rahat uyuyabilirim."
"Tamam kızım."

Sesini yükseltti:

"Bağlayın bu rezilleri birbirlerine. Ağırdan alanı, karşı geleni, kaçmaya yelteneni ânında vurun!"
Çeteciler yıldırım gibi sıraya girdiler. İZMİR Basmane istasyonu hıncahınç doluydu.
General Papulas, ordu karargâhında hükümet temsilcisi olarak bulunacak olan General Stratikos ve kurmay kurulu, özel trenle, savaşı yönetecekleri Uşak'a hareket etmek üzereydiler.
Her yan Yunan bayraklarıyla süslenmişti. Genel Vali Stergiadis, Yardımcısı, Belediye Başkanı, Metropolit Hrisostomos, şehrin ileri gelenleri, İzmir karargâhında kalan subaylar, gazeteciler ve taşkın halk, ordu komutanını yolca etmeye gelmişlerdi. Bando durmadan zafer marşını çalıyor, foto ğrafçıların magnezyum ışıkları çakıp sönüyor, Rumlar "Ankara'ya!" diye bağırıyordu.

Tren alkışlar arasında hareket etti. Hrisostomos göğsündeki haçı başı hizasına kaldırarak trenin son vagonu da önünden geçene kadar öyle durdu, hepsini kutsadı. General Stratigos'a verilen görev Pallis ve Sariyannis'le birlikte Papulas'ı da rahatsız etmişti. Papulas, siyaseti askerlikten çok seven bu geveze generalin, ordu karargâhında zorlukla sağladığı uyumu bozacağından ürküyordu. Tren istasyondan uzaklaşınca üçünü kompartımanına davet etti. Oturur oturmaz General Stratigos'a, "General Dusmanis'in Kral Hazretlerine verdiği muhtırayı gördünüz mü?" diye sordu. Sesi hiç de dostça değildi. Kurmaylar da Dusmanis'in yardımcısı Stratigos'a kuşkuyla bakıyorlardı. Stratigos, "Evet, okudum.." dedi, "..hareket planını beğenmemiş. Karmaşık buluyor." "Sizin düşünceniz?"
"Ben aynı düşüncede değilim. Planı dikkatle inceledim ve çok beğendim. Durumu çok iyi değerlendirmişsiniz. Anadolu'nun derinliklerinde, Yunan ordusuna şeref katacak bir zafer görüyorum."

Papulas rahatladı, "Böyle düşündüğünüze sevindik General.." dedi, "..10 Temmuz günü ordumuz, işte o zafere doğru yürüyecek."
Yunan büyük taarruzu başlıyordu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Önceki

Dön 1919-1923: Türk Kurtuluş Savaşı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir