Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

1 Nisan 1921 - 9 Temmuz 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaşı

Kütahya-Eskişehir Savaşına Hazırlık

Burada Günümüzdeki Türkiye Cumhuriyeti'nin Kuruluş Tarihi ve Kurtuluş Savaşı'mız hakkında konular bulabilirsiniz

1 Nisan 1921 - 9 Temmuz 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaşı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:36

Kütahya-Eskişehir Savaşına Hazırlık
1 Nisan 1921 - 9 Temmuz 1921


1 NİSAN 1921 Cuma günü, Keçiören'de, şimdi Meteoroloji Genel Müdürlüğü olan eski Ziraat Okulu binasına yerleşmiş Genelkurmay karargâhının ikinci katındaki genişçe odada, harita serili bir masanın başında, M. Kemal ve Fevzi Çakmak Paşalar, konuşmadan oturuyorlardı. Yalnız M. Kemal Paşa'nın iri taneli kehribar tespihinin tekdüze şaklaması duyulmaktaydı. Saat 17.00'ydi.
Sağ kanadını taarruza kaldıracağını bildirmiş olan İsmet Paşa ile öğleden beri bağlantı kurulamıyordu.

ANADOLU AJANSI, camilere, kahvelere her gün tek sayfalık bültenler asarak olup bitenleri halka duyurmaktaydı. O gün hiçbir bülten asılmayınca, meraklanan Ankaralı esnaf ve zanaatkarlar, dükkânlarını, küçük atölyelerini erkenden kapatıp bugünkü Ulus meydanındaki küçük Meclis binasının önünde toplandılar. Gittikçe çoğalıyor ve sessizce cepheden haber bekliyorlardı. Adana Milletvekili Zamir [Damar] Arıkoğlu, kalabalığı telaş içinde yararak Meclis'e girdi.

KOMİSYON odaları ve koridor, kalpaklı, fesli, sarıklı milletvekilleri ile doluydu. Zamir Bey ilk rastladığına sordu:

"Hâlâ bir haber yok mu?" "Yok."

Antalya Milletvekili Rasih Kaplan Hoca, "Konferans sona ermemişti ki birader, ara verilmişti.. " diye söyleniyordu, "..bu Yunan taarruzunun anlamı neydi?"
Siyah kalpaklı, avcı ceketli, iri kıyım bir genç, Manisa Milletvekili Mustafa Necati Bey, "Ne olacak.. " dedi, "..bizi konferansla uyutup gafil avlamak istediler."
"Ama buna diplomasi değil, sahtekârlık derler!"

Konya Milletvekili Musa Kâzım Efendi, beyaz sakalını sıvazladı:

"Ordumuz direnebiliyorsa, mesele yok. Batının bu oyununu da boşa çıkarırız."

BU SIRADA görevden dönen çift kanatlı bir keşif uçağı, Eskişehir/ Muttalip havaalanına yaklaşmaktaydı. Alan, uçak hangarları, pilot okulu ve geniş tamirhanesiyle birinci sınıf bir havaalanıydı.
Uçak Bölüğü Komutanı Yüzbaşı Fazıl, makinist Eşref Koşman ve görevliler, yaklaşan uçağı içleri giderek izliyorlardı. Çünkü ellerindeki son işe yarar uçak buydu.

Eşref inledi:

"Eyvah, bu da arızalanmış."

Uçak arkasında siyah bir duman bırakarak toprak piste indi, sıçrayarak ilerleyip durdu. Koştular. Pilot Vecihi Hürkuş ve gözlemci Basri, yıldırım gibi uçaktan aşağı atladılar. İkisi de savaş heyecanı içindeydi. Vecihi, "Uçağı çabuk hazırlayın.." diye haykırdı, "..bomba yükleyin, tüfeğe şerit takın! Çabuk, çabuk, çabuk." Fazıl'a döndü:
"..Hava kararmadan bir çıkış daha yapsak iyi olacak." "Durum nasıl?"
Vecihi tam savaşın gidişi hakkında bilgi verecekti ki uçağı kontrol eden makinist acıyla, "Vecihi Bey.." diye seslendi, baktılar, makinistin eli yağ içindeydi, "..bunun yağ deposu delinmiş."
"Değiştirin! Ama çok çabuk olun!" "Yedek depo yok ki."
"Öyleyse bunu tamir edin! Bir şey yapın! Haydi!"

Makinist kıvrandı:

"Sökmesi, tamiri, yerine takması saatler alır."

Vecihi, gözleminden yaş fışkırarak, başlığını ve rüzgâr gözlüğünü yere çarptı:

"Lanet olsun yoksulluğa!"

BİR YUNAN avcı uçağı ilerleyen Türk birliklerinin üzerine makineli tüfeğiyle ateş yağdırmaya başlamıştı. Hücuma kalkmış bir takımın önünde koşan teğmen, birden sendeleyip düştü. Teğmenin düştüğünü gören erler hemen yere yattılar.

Takım çavuşu sürünerek sokuldu:

"Komutanım?"

Teğmen boynundan vurulmuştu. Zorlukla, "Durma.. " diye fısıldadı, "takımı hücuma kaldır. Hemen! Haydi!"

Her kelimede yarasından yeni bir kan dalgası boşanıyordu. Çavuş, gözlerinden yaş akarak ayağa fırladı. Olanca sesiyle haykırarak, takımı yeniden hücuma kaldırdı. Erler doğruldular ve koşarak savaş sisine karıştılar. Taşlı arazi çarıklarının altını erittiği için çoğu yalınayaktı. Bir top mermisi patladı. Fışkıran gevrek bahar toprağı, sönen Teğmenin üzerini örttü. ANKARA'da, Genelkurmay'ın telgraf odasındaki tıraşı uzamış subaylar, kan oturmuş gözlerini Batı Cephesi karargâhına bağlı manipleye dikmiş bekliyorlardı. Derin sessizlik içinde birinin ayak sesleri duyuldu, kapı yavaşça aralandı. İsteksizce başlarını çevirdiler. Gelen Meclis Başkanlığı Yaveri Yüzbaşı Salih Bozok'tu. "Paşalar merakta. Hâlâ bağlantı yok mu?"
Maniple başındaki astsubay başını ümitsizce iki yana salladı. Salih Bey kapıyı yavaşça kapatıp çekildi.

MECLİS'te de bazılarına ümitsizlik çökmüştü. Bir milletvekili, "Bu iş çetelerle yürümez dedik, hepsini dağıttık.." dedi kaygıyla, "..ordu başarılı olmazsa, korkarım bu iş burada biter."

Gümüşhane Milletvekili Hasan Fehmi Ataç içerledi:

"Ne münasebet! Bir muharebe kaybedilmekle harp biter mi?"

Erzurum Milletvekili Celalettin Arif Bey, çevresindekilere, "Bence, Londra Konferansı'nda, biraz esnek davranmalıydık.." diyordu, "..eğer yenilirsek, yeni önerleri de geri alır bu adamlar."

Mustafa Necati çok sinirlendi:

"Onlar öneri değildi ki beyefendi, sadakaydı. Geri alsınlar!"

Celalettin Arif Bey son Osmanlı Meclisinin Başkanıydı. Millet Meclisi'nin de kendisini başkan seçmesini beklemiş, yerine M. Kemal seçilince sinirli ve alıngan olmuştu. Mustafa Necati'yi, "Ödün vermeden, uzlaşma olmaz delikanlı" diye tersledi. "İstiklalden ödün verilir mi beyefendi? Siz bugün Artin Kemal gibi konuşuyorsunuz!" Celalettin Arif, gazeteci Artin Kemal'e benzetilmesine çok içerledi. Morardı. Bir olay çıkacağını sezenler araya girdiler. Öbekten uzaklaştırılırken, dayanamayıp geri döndü, M. Necati'ye, "Seni affetmeyeceğim!" diye bağırdı.
Balıkesir Milletvekili Albay Kâzım Özalp'in sabrı tükenmişti, Genelkurmay'a telefon etmek için Başkanlık odasına daldı. Arkasından bazı milletvekilleri de odaya doluştular.

Telefona sarıldı:

"Hâlâ haber yok mu?.. Peki. Öyle mi? Yapma!.. Anladım, geliyorum." Kâzım Bey telefonu kapadı.
"İsmet Paşa ile bağlantı kurulamıyormuş. Onlar da haber bekliyorlar."
"Ne olmuş? Ne diyorlar?"
Yüzü asılmıştı. Kalabalığı yarıp dışarı çıktı. Arkasından Gaziantep Milletvekili Yasin Kutluğ da seğirtti.

Kapının önünde kolundan yakaladı:

"Dur hele. Sen bizden bir şey sakladın. Neydi o?"

Kâzım Özalp, alçak sesle, "Bir tümen komutanımız daha yaralanmış" dedi.
"Kim?"
"Albay Kemalettin Sami Bey."
"Bu ikinci. Ne arıyor bu komutanlar ateş hattında yahu? Demek savaş pek kıyasıya oluyor Kâzım Bey!" Öyle olmalıydı.
Cephe Komutanlığı'nın sessiz kalması Kâzım Özalp'in içine kurt düşürmüştü. Meclis'ten fırladı. Az ilerde faytonlar bekliyordu. İki atlı bir faytona atladı. "Haydi, çabuk! Keçiören'e, Genelkurmay'a! Çok çabuk ama!" "Başüstüne beyim."
Kâzım Bey'in heyecanı arabacıya da bulaştı.

Kırbacını telaşla şaklattı:

"Haydi çocuklar!" Atlar ileri atıldılar.

TÜRK KUVVETLERİNİN Kars'ı Ermenilerden geri almasını eleştiren yazısından beri halkın bir Ermeni adı olan Artin adını ekleyerek Artin Kemal diye andığı yazar Ali Kemal İstanbul'da, Peyam-ı Sabah gazetesindeki geniş odasında, ortağı Ermeni Mihran ve misafirleriyle çene çalıyordu.
Sarışın, gürbüz, yarı alafranga, yarı alaturka, kendine özgü bir insandı.

O günkü başyazısını öven tombul misafirine neşeyle, "Ankara'dakiler yine köpürecekler.." dedi, ünlü kahkahasını attı, sonra da ekledi:

"..Haydutların işi gücü savaş. Siyasetten zerre kadar anladıkları yok. Ellerinde derme çatma bir ordu, birkaç tane de düzme kahraman, dövüşüp duruyorlar. Hükümet ölçmüş biçmiş, uygun görmüş, Sevr Antlaşması'nı imzalamış. Size ne oluyor a zirzoplar? Beyhude yere kan dökmenin âlemi var mı? Öğrendiğime göre, Londra'da da, çocuk gibi, 'İzmir'i isteriz, Edirne'yi isteriz, Adana'yı isteriz', hatta 'tam istiklal isteriz' diye tutturmuşlar."

Misafirleri şaşakaldılar:

"Yok canım?"

Mihran, "Bunlar çılgın" diye söylendi.

Ali Kemal, bu nitelemeyi pek sevdi:

"Tabii canım! Çılgın olmasalar, sanki cihan savaşını biz kazanmışız gibi koskoca Lloyd George'a barış şartlarını dikte etmeye yel-tenirler miydi? Ne demiş Arap, 'elhükmülimen galebeA galibin dediği olur! İşte bu kadar. Bu kavrayışta, bu bilgide, bu çapta adamlar, değil devleti, ufak bir aşireti bile idare edemezler! Edebilseler, Yunan ordusu şimdi Eskişehir yolunda olur muydu?"

Birer kahve daha söyledi.
ATİNA'da çıkan Katimerini gazetesi yazarlarından Hristos Ni-colopulos da tıpkı Ali Kemal gibi, Yunan ordusunun, Türk direnişini kırarak Eskişehir'e yürüdüğünü sanmaktaydı.

Daktilo makinesini çatırdatarak yazısına devam etti:

"..Güney kesiminde, Afyon'u daha ilk gün ele geçirmiştik. Ordu karargâhından alınan haberlere göre, kuzeyde de Eskişehir'e doğru ilerliyoruz. İngiliz Başbakanı Lloyd George, 'Yunan ordusu, M. Kemal kuvvetlerini yenecektir' demişti. Ordumuz bu zaferle yalnız Lloyd George'u doğrulamakla kalmıyor... "
Gittikçe yaklaşan bir uğultu duyuluyordu. Birkaç kişi pencerelere koştu.

Dikkati dağılan Nicolopulos yazmayı kesip sesledi:

"Ne var, ne oluyor?"
"Lloyd George lehine gösteri yapıyorlar."
Nikolopulos da yerinden kalkıp pencereden baktı.

Binlerce Atinalı, sevinç içinde Omonia meydanına akıyor ve Yunanlıların koruyucu meleği Lloyd George'u yüceltiyordu:

"Zito Georgis! Zito Georgis!" (Yaşasın George!)
O SAATTE Londra'da iç karartan bir hava vardı ama uyarılara rağmen siyasi kudretini Yunanlılar yararına kullanan İngiltere Başbakanı Lloyd George'un yüzü parlıyordu. Anadolu'dan iyi haberler almıştı. Çay getiren sekreteri ve gizli sevgilisi Miss Frances Stevenson'a, "öyle sanıyorum ki.." dedi neşeyle, "..birkaç gün sonra, şu asi Mustafa Kemal ile birlikte Türkiye sorunu da tarihe gömülecek."

İmparatorluk Genelkurmay Başkanı Mareşal Wilson'un nasıl mahcup olacağını düşünerek gülümsedi. Bu dik kafalı ve kalın kabuklu asker, Yunan ordusunun Türkleri yenemeyeceğini ileri sürmekteydi.
Pöh!
Yeniyordu işte!

OYSA DURUM, Ali Kemal'in, Nicolopulos'un ve Lloyd George'un tahminlerinin ve ümitlerinin tam tersine gelişmekteydi.
61. Tümen savaş idare yerine gelmiş olan Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, sağ kanat birliklerinin, düşmanı tutunduğu son mevzilerden de söküp atan taarruzunun sonunu izlemekteydi. Akşam pusu içinde geri çekilen düşman kollarının kaldırdığı kalın toz bulutları, batı güneşinin ışığında kaynaşarak göğe yükseliyor, savaş uğultusu ağır ağır uzaklaşıyordu.

Savaşın İnönü kesimindeki bölümü Türklerin üstünlüğüyle sona ermişti.
Kendisinden başka hiç kimsenin duyamayacağı derin bir mutluluk içinde bir taşın üstüne oturdu, Genelkurmay'a yollayacağı telgrafı yazmaya koyuldu.
AĞIZLARINDAN köpükler dökülen atlar Genelkurmay binasının önünde durdular.
Meraklanan nöbetçi subay dışarı çıktı. Faytondan atlayan Kâzım Özalp'i tanıyınca selam durdu.

"Bir haber geldi mi?"
"Hayır efendim."
"İnşallah bir aksilik yoktur."

İçeri girdi. Alt kattaki büyük salon, derme çatma tahta duvarlarla küçücük odalara bölünmüştü. Sadece bütün hareketlerin haritaya işlendiği ve savaşın izlendiği harekât odası büyüktü. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Genelkurmay örgütü bu kadardı. Harekât Şubesi Müdürü Yarbay Salih Omurtak'ın küçük odasının kapısı açıktı. "Salih Bey!"

Yarbay Salih, Kâzım Özalp'i görünce ayağa zıpladı:

"Hoş geldiniz."
"Ne haber?"
"Bekliyoruz."
Oturdular. İkisinin canı da konuşmak istemiyordu. İyi bir haber için sağ kollarını vermeye hazır, sustular.

Bir zaman sonra telgraf odasındaki astsubayın haykırışı duyuldu:

"Cephe arıyor!"
Herkes deli gibi odaya koştu. Ama maniple birkaç kez tıkırdayıp susmuştu.

Astsubay yalvarıyordu:

"Durma aslanım, ne olur durma!"
Maniple yeniden tıkırdamaya başladı. Herkes soluğunu tuttu.

Cephe Karargâhının telgrafçısı, manipleyi santur çalar gibi keyifle tıkırdatarak Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'nın telgrafını geçmeye başladı:

"Saat 18.30'da Metristepe'den gördüğüm vaziyet: Gündüzbey kuzeyinde, sabahtan beri direnen ve artçı olması muhtemel bulunan bir düşman birliği, sağ kanat grubunun taarruzuyla düzensiz olarak geri çekiliyor. Yakından takip ediliyor. Bozüyük yanıyor. Düşman, binlerce ölüsüyle dolu savaş alanını, silahlarımıza terk etmiştir. Batı Cephesi Komutanı İsmet."
"Heeeeyü!"
Genelkurmay'da ne rütbe farkı kaldı, ne resmiyet. Herkes sarmaş dolaş oldu.
Albay Kâzım telefona koştu.

KÂZIM ÖZALP'ın verdiği haber üzerine, Meclis'te de yer yerinden oynadı. Sevinçten kimi ağlıyor, kimi kahkaha atıyordu. Bu kargaşalık içinde Celalettin Arif ile Mustafa Necati Beyler göz göze geldiler, bir an kararsız kaldılar, sonra koştular ve kucaklaştılar. Yasin Kutluğ dışarı fırladı. Pencerelerden yansıyan gaz lambalarının ışığının altında bekleyen Ankaralılar dalgalandılar.

Kapının önüne çıkan çelimsiz milletvekilinin gür sesi yankılandı:

"Zafer biziiiiiiiiim! Kazandııııuıık! Yunanlılar çekiliyor!.. " Aşka gelen biri silahını ateşledi. Bunu, uzaktaki bir başka silah sesi izledi. Biraz sonra Meclis'in önü sevinçten deliye dönmüş meşaleli, fenerli insanlarla dolacak, karanlık meydan gündüz gibi aydınlanacaktı. İŞGAL GÜÇLERİNİN bir türlü yerini bulamadığı İstanbul gizli telgraf merkezi, Büyük Postane'nin bodrumundan, daha güvenli olduğu için Telgraf Şefi İhsan Pere'nin Zeyrek'teki eski, ahşap evinin çatı katına alınmıştı. Telgrafçılar aileleri ile birlikte alt katlardaki odalarda kalıyor ve dikkati çekmeden yaşamaya çalışıyorlardı. Gündüzleri İngiliz denetimi altındaki telgrafhaneye gidip resmi işlerini yapıyor, gece olunca nöbetleşe çatı katına çıkıp sabaha kadar İstanbul ile Ankara arasındaki gizli haberleşmeyi sağlıyorlardı. Sabah olur olmaz, haberleşme kesiliyor ve içlerinden biri, erkenden işe gider gibi evden çıkıp mesajları yerlerine ulaştırıyordu. Yakalanırlarsa, işgal kuvvetlerinin emirlerini çiğnedikleri için idam edileceklerini bilmekteydiler.

Ankara, zafer haberini geçmeye başlayınca, nöbetçi telgrafçı yeri tekmeleyerek arkadaşlarını yukarı çağırdı. Ezik telgrafçılar, maniplenin her vuruşunda, biraz daha silkindiler, doğruldular, sonunda gururla dikildiler.

Bu haber sabaha kadar bekletilemezdi. İçlerinden biri, müjdeyi ilgili yerlere ve gazetelere duyurmak için sokağa fırladı.
İSTANBUL'un ünlü oteli Pera Palas'ın yemek salonu, o gece de tıklım t ıklımdı. Rum müşteriler, Yunanlı şarkıcının söylediği güzel şarkıya eşlik ediyorlardı. Duvar kenarındaki bir masada, işgalcilerin şiddetli baskılarına rağmen harıl harıl milli orduya hizmet eden iki de Türk oturuyordu. Bunlar Muharip adlı gizli örgütün başkanı Kurmay Binbaşı Ekrem Baydar ile haber alma kolu başkanı Kurmay Yüzbaşı Seyfı Akkoç'tu. İkisi de sivil giyinmişti. Başları açıktı. Gözleri kapıdaydı. Anadolu'ya silah ve mühimmat satmak isteyen Fransız bankacı Mösyö Marcel Savoie ile buluşacaklardı. Kapıdan Marcel Savoie yerine, otelin mareşal kılıklı, palabıyıklı Rum kapıcısı girdi, ilk masaya eğildi ve bir şey söyledi. Masadakiler darbe yemiş gibi sarsıldılar. Haber masadan masaya yayıldıkça, şarkıya katılanlar susmaya başladılar. Sonunda güzel şarkıcı da bir felaket olduğunu sezerek şarkıyı kesti. Bir İngiliz subayı telefona koştu. Ekrem ile Seyfı dikkat kesilmişlerdi.

Haberi duyup da sokağa dökülmüş heyecanlı Türklerin söylediği bir marş, yavaş yavaş sessizliği dağıtmaya başladı:

İzmir'in dağlarında çiçekler açar
Altın güneş orda sırmalar saçar
Bozulmuş düşmanlar yel gibi kaçar..
Heyecanla otelin holüne çıkıp, camdan caddeye baktılar.
Yüzlerce Türk, ellerinde bayraklar ve tutuşturulmuş bükülü kâğıtlar, Pera Palas'ın önünden geçerek Tepebaşı'ndaki İngiliz Elçiliğine doğru yürüyordu. Kader böyle imiş ey şanlı paşa Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa...
İşgal kuvvetlerinin devriye kolları, kalabalığı susturmak ve dağıtmak için harekete geçti.
Türklerin birdenbire neden coştuklarını öğrenince, hepsinin neşesi kaçacaktı.
Bu güzel şehirde görev yapmak, keyifli bir tatil olmaktan çıkıyordu galiba.

Akşam gazetesine telefon ederek haberi öğrenen Ekrem Bey, Yüzbaşı Seyfi'ye, "Yarın.." diye fısıldadı, "..Lloyd George'un yüzünü görmek isterdim."
HABER Londra'ya sabah ulaştı ve Lloyd George öfkeden deliye döndü. Bu talihsiz anda ziyaretine gelen eski gazeteci ve konsolos, şimdi İyonya Bankası'nın Başkanı Yunan asıllı Sir John Stavridis'e ağzına geleni söyledi. "Artık bir Yunanlının fotoğrafını bile görmek istemiyorum.." diye bağırıyordu, "..Temsilcileriniz bana zafer için güvence vermişti. Kendi askeri danışmanlarıma değil, sizin hayalci subaylarınıza inandım. Ama az önce öğrendim ki o kadar güvendiğim Yunan ordusu üç ay içinde ikinci kez yenilmiş. Bu başarısızlığın beni nasıl bir çıkmaza soktuğunu anlayabilirsiniz. Hâkimiyetimiz altında her ülkedekinden çok Müslüman var. Bir Türk zaferi hepsinde bağımsızlık hevesi uyandırabilir. Dağılmamak için M. Kemal'i mutlaka ezmek zorundayız. Bunun için Yunan ordusuna güveniyordum. Hükümetim o orduyu donatmış, ayrıca da 16 milyon sterlin yardım yapmıştı."

Yunan burjuvazisini İngiliz burjuvazisine bağlayan zarif köprülerden biri olan Sir John Stavridis'in yenilgiden haberi yoktu. Donup kaldı.
YENİLGİYE Ordu Komutanı Korgeneral Papulas da inanmakta zorluk çekiyordu. Üçüncü Yunan Kolordusu'nun karargâh olarak kullandığı Bursa Anadolu Oteli'nde, ordu kurmay kurulu ile yaptığı toplantının sonunda, Türkleri ezebilmek için, daha fazla güçlenmelerine fırsat vermeden, takviye alıp hemen ve yeniden taarruza geçmek gerektiğine karar verdi. Kurmaylarını, düzensiz çekilişin yarattığı karmaşık sorunlarla baş başa bırakarak, hükümete yollayacağı raporu yazmak için odasına kapandı. Yunan ordusu yakarak yıkarak geri çekilmekteydi.

METRİS TEPE apaydınlıktı. Sabahleyin şehitlerini toprağa veren 4. Tümen, gece de zaferi kutlamak için toplanmıştı.
Flamalar, öbek öbek yanan büyük ateşlerin oynak ışığında çırpınıyor, pilav ve fasulye kazanları kaynıyordu. Yoksul tümen, çember halinde dizilmişti. Erlerin üstünde mintanlar, yelekler, biri ötekine benzemeyen askeri ceketler, altlarında ise rengârenk şalvarlar, poturlar vardı. Pek çoğunun çorabı, matarası, kütüklüğü, süngüsü, hatta çarığı yoktu. 9 Subayların da bir bölümü çarıklıydı, bazılarının üniforması çadır bezindendi. Ama erler de, subaylar da, bütün donanımları tamammış gibi vakar içinde, tümen komutanının konuşmasını beklemekteydiler.

Yarbay Nâzım Bey, kısa bir konuşma yaparak, Cephe Komutanının, gösterdiği olağanüstü kahramanlık sebebiyle tümene takdirname yolladığını bildirdi, subay ve erlere teşekkür etti ve şenliği başlattı.
Davul ve zurna sesleri yükseldi. İki gün önce cehennemi andıran Metris Tepe, bütün Anadolu gibi bayram yerine döndü.

ZAFER HABERİ İstanbul'a gökten bir müjde gibi inmiş, gazetelerin ilk sayfaları büyük resimler ve zafer edebiyatı ile kaplanıp bezenmişti. Laternalar ve 'zito zito Venizelos' şarkıları susmuştu.

Beyoğlu caddesindeki bazı Türk mağazaları vitrinlerini M. Kemal ve İsmet Paşaların resimleriyle süslediler. İstanbul yeniden Türkleşti.
MİLLETVEKİLLERİ ertesi gün, Meclisin önünde toplanan Ankaralıların alkışları arasında Meclise girdiler. Milli Savunma Bakanlığı'nın 1921 bütçesinin görüşülmesi, zafer neşesi içinde fazla uzun sürmedi ve yaklaşık 45 milyon lira olarak kabul edildi.

Verilen kısa bir aradan sonra Başkan Vekili Dr. Adnan Adıvar, Bursa'nın düştüğü günden beri siyah bir örtü ile kaplı başkanlık kürsüsünde yerini aldı, zile vurdu:

"Celse açılmıştır. Söz, Milli Savunma Bakanı Fevzi Paşa Hazretlerinindir."

Uğultu kesildi.
Fevzi Paşa ön sıraya sıkışmış Bakanların arasından kalkıp, İkinci İnönü Savaşı hakkında bilgi vermek üzere konuşma kürsüsüne geldi. İsmet Paşa cephede olduğu için, Genelkurmay Başkanlığı'na da vekâlet ediyordu. Ankara'ya geldiğinden beri M. Kemal Paşaya büyük bağlılık göstermekteydi. Bu yüzden adı muhalifler arasında 'kuzu paşa'ya çıkmıştı. Ama hiçbir siyasi grup ya da akım, bu kuzu paşayı kendi yanına çekmeyi başaramıyordu.

Fevzi Paşa sık sık alkışlarla kesilen uzun konuşmasını şöyle bitirecekti:

"..Yunan ordusu Başkomutanı Papulas, İzmir'den Bursa'ya geldi, Sevr Antlaşması'nı Türklere zorla kabul ettirmek amacıyla, alaylarını birbiri ardından taarruza kaldırdı. Kesin savaş İnönü mevzilerinde oldu. Yunanlılar, Başkomutanlarının gözü önünde, fedakârlıklarını ispat ettiler. Çarpışmalar yedi gün, yedi gece devam etti. Fakat bütün Hayretleri, yılmaz Türk safları önünde tamamiyle kırılmıştır. Düşman t, ekiliyor ve kahraman süvarilerimiz düşmanı takip ediyor."

İNÖNÜ ile Eskişehir arasındaki Çukurhisar Köyü'nde, küçük bir evin odasında, İsmet Paşa da bu saatte kurmayları ile toplantı halindeydi. İlk raporlara göre, Yunan ordusu ciddi kayıp vermiş ve çok Kanimet bırakmıştı.
Mezit vadisi-İnegöl yoluyla parça parça Bursa'ya çekilmeye çalısan Yunan birlikleri, 'üzengisi ipten, kılıcı tahtadan' ama gözü kara
Türk süvarilerinin takibi altındaydılar. Birinci İnönü Savaşı sonunda düşmanı takip edemeyen ordu şimdi o çaresizliğin acısını çıkarıyor, süvariler yakaladıklarını tepeliyorlardı.
Hiç yoktan yola çıkarak bu noktaya gelmişlerdi. Bunun tadını çıkarırken, Binbaşı Cemil Taner, "Ama haberleşme çok aksadı.." diyerek keyif kaçırdı, "..acele olarak telsize ihtiyacımız var efendim."

İsmet Paşa acıyla güldü:

"Acele ihtiyacımız olmayan ne var ki Cemil Bey?"

Bütün telsiz cihazlarının, İngilizlerin sıkı denetimi altında bulunan İstanbul'daki Selimiye Kışlası'nda toplandığını bilmekteydi. Hiç ümidi olmadığı halde, Binbaşı Cemil'in ısrarı üzerine, İstanbul'daki Muharip adlı gizli örgüte, telsiz cihazlarına da ihtiyaç duyulduğunun bildirilmesine razı oldu.

BU SIRADA İstanbul'da İkdam gazetesindeki odasında, Yakup Kadri Karaosmanoğlu başmakalesini yazmaktaydı:

"..Bir yükselişin başlangıcındayız. Bir yücelme, bir yeniden doğuş, bir şafak! İsmet Paşa adındaki bir serdarın kılıcı tarihi ikiye böldü. Dört beş günden beri bütün Doğu âlemi ve bütün Asya için yeni bir devir açılmıştır.'.'

İdare Memuru Mahmut odaya daldı:

"Yakup Kadri Bey!" "Evet?"
"Kızılay İkinci Başkanı Hamit Hasancan'dan bir duyuru geldi efendim."

Dikkati dağıldığı için canı sıkılan Yakup Kadri söylendi:

"İyi. Gerekeni yapınız."
"İstanbulluları, Anadolu mücahitlerine para yardımı yapmaya çağırıyor."

Yakup Kadri toparlandı:

"Yok canım!"
"Bağışların Kızılay'a ya da gazetelere verilmesini istiyor."

Gözleri büyüdü:

"Oo.. İşgal kuvvetlerine bir çeşit meydan okuma bu. Öyleyse duyuruyu birinci sayfada yayımlayalım. İstanbul'da doğru dürüst çalışan tek kurum Kızılay."

Kaleme yeni bir şevkle sarıldı:

"Geçen gün şehrimizde çıkan Rumca gazetelerden biri, 'Eskişehir önündeki bu kan deryasında, 'Doğu meselesi' denilen ayıp artık tamamiyle boğulacaktır' diyordu. Bu gazete ne doğru söylemiş. Evet, dediği çıktı, Eskişehir önündeki kan deryasında Doğu meselesi denilen ayıp tamamiyle boğuldu. Bu kutsal kıta, yüzyıllarca süren bir uykudan sonra, ta göbeğinden sarsılıyor. Bütün mazlum milletler, demirden ve çelikten zincirlerini kırıyor ve karanlık zindanlarından dışarıya boşanıyor!'

YAKUP KADRİ yazısını bitirirken, Londra'da, Hindistan İşleri Bakanı Mr. Montagu, yardımcılarını toplantıya çağırdı. Çünkü son Yunan taarruzu, İngiliz sömürgesi Hindistan'da öfkeyi doruğa çıkarmış, Türk zaferi yeni kıpırdanmalara yol açmıştı.
1920 yılının son haftası içinde, Nagpur'da toplanan Hindistan Ulusal Kongresi'nde, Gandi'nin, sömürgeci İngilizlerle her türlü işbirliğinden kaçınma önerisi görüşülmüş ve kabul edilmişti.

Gandi'nin boykot önerisinin gerekçeleri arasında, İngilizlerin Türkiye'ye adaletsiz davranması da yer almaktaydı:

"Sevr (Sevres) Antlaşması'nın başyazarı olan Lloyd George hükümetiyle işbirliğine devam etmek, Hindistanlılar için haksız ve ahıksızca bir davranıştır. Ne pahasına olursa olsun, bu şeytandan uzak durmalıyız!"

Ayrıca, 70 milyon Hindistan Müslümanının lideri ve ilerde Pakistan devletini kuracak olan Muhammet Ali Cinnah da, boykotu desteklediğini açıklayarak İngilizlerin durumunu daha zorlaştırmıştı.
Uzun süren toplantı sonunda, Sevr Antlaşması'nın Türkler lehine yumuşatılması için Dışişleri Bakanlığı'na bir muhtıra verilmesini kararlaştırdılar.14 Hindistan İngiltere'nin yumuşak karnıydı.

İSTANBUL'da iki saat önce akşam olmuştu. İngiliz Yüksek Komiseri Sir Harold Rumbold, Tepebaşı'ndaki elçilik binasının ikinci katındaki şık döşenmiş odasında, Bekir Sami Bey yurtdışında oldğu için Ankara'da Dışişleri Bakanlığı'na vekâlet eden Ahmet Muhtar Mollaoğlu'nun yolladığı sert notayı okumaktaydı:

"..Barış ümidi vererek Londra'da görüşmeye çağırdığınız halde, Konstantin'e de hücum emrini verdiniz ve bizi en yalancı vaatlerle uyutmaya çalıştınız. Türk milleti ve kalben kendisiyle birlikte olan bütün Müslümanlar, Londra hükümetinin bu hareketini asla unutmayacaklar; İngiltere hükümetinin, ücretli köleleri olan Yunanlılar aracılığı ile yaptırdığı kıyım ve yıkımı, her zaman hatırlayacaklardır. Siz kadınlarımızı, çocuklarımızı önce Venizelos'un, şimdi de Konstantin'in sürülerine öldürterek, bize Batı emperyalizminin boyunduruğunu kabul ettirmeyi başaramayacaksınız vesselam!"

Rumbold, geçerli yazışma üslubuna tümden aykırı olan notanın yarattığı diplomatik dehşet içindeyken, deneyli baş tercüman ve siyasi danışman Andrew Ryan sessizce içeri girdi:

"Efendim, lütfen dışarı bakar mısınız?"

Elçiliğin pencerelerinden, Sarayburnu'ndan Eyüp'e kadar asıl İstanbul görünüyordu. Her gün bu saatlerde, karanlığa gömülmeye başlayan bezgin şehir, bugün ışıl ısıldı. Bütün minareler kandillerle donanmıştı.
İşgal altındaki İstanbul, sessiz ama çok çarpıcı bir biçimde zaferi kutlamaktaydı.
Sir Rumbold sevinçten titreyen binlerce kandile bakarak içini çekti. Türkler, topraklan üzerinde güneş batmayan İngiliz İmparatorluğu'nun saygınlığına ve savaş sonrası siyasetine Yunanlıları yine yenerek bir darbe daha indirmişlerdi.
İngiltere durumu düzeltecek bir hamle yapmak zorundaydı.

ERTESİ SABAH, savaşın güneydeki ikinci bölümü başladı. Güneydeki savaşı Refet Bele Paşa yönetecekti. Birinci Yunan Kolordusu'nu, iki hafta önce ele geçirdiği Dumlupınar mevziinden geri atmak gerekiyordu. Doğuya karşı savunulması kolay bir doğal mevzi olan Dumlupınar'ın Yunanlıların elinde kalması, Türkler açısından çok sakıncalıydı. Birinci Yunan Kolordusu Komutanı General Kondulis de, bir kazaya uğramadan, hızla Dumlupınar'a çekilerek bu doğal mevziyi elde tutmak istiyordu. Bu amaçla, Afyon'un doğusuna kadar ilerlemiş olan 2. Yunan Tümeni'ne, geri çekilmesi için emir verdi. Çekilme başlayınca, Afyon'un doğusunda, tetikte bekleyen Albay Fahrettin Altay'ın iki tümenli kolordusu, 7/8 Nisan akşamı, kolayca Afyon'a girdi.

Batı Cephesinden hızla güneye kaydırılan üç tümen,16 Dumlupınar'ın 12 km. kuzeyindeki Altıntaş'ta toplanmış, iki süvari tümeni de İnönü'den Kütahya'ya ulaşmıştı. Refet Paşa, bu durumdan yararlanarak, Birinci Yunan Kolordusu'nu, ertesi sabah, bir meydan savaşına zorlamaya karar verdi.

Kaynakça
Kitap: Şu Çılgın Türkler
Yazar: Turgut Özakman
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1 Nisan 1921 - 9 Temmuz 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Sa

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:36

O AKŞ AM Yunan Kralı, sarayın Alman zevkiyle döşenmiş çalışma odasında, yenilginin daha da çökerttiği yaşlı Başbakanı kabul etti.

Kalogeropulos, General Papulas'ın, 52.000 yeni asker ve en geç iki hafta içinde yeniden taarruza geçmek için izin istediğini bildirerek söze başladı ve İnönü'de Üçüncü Kolordu'nun uğradığı kaybı açıkladı:

"İlk saptamalara göre, 5.000 subay ve er, bir hayli de ganimet.17 Ordumuz güneyde de geri çekiliyor efendim."

Kral sarsıldığını belli etmemeye çalışarak, sordu:

"Başlangıçta her şey iyi gidiyordu. Sizce nerede yanlış yaptık?"

Başbakan üzüntüyle, "Ankara'nın, yeni ordusunu, iki ay içinde İm kadar güçlendirebileceğini tahmin edemedik.." dedi, başını kaldırdı, "..bu yenilginin sorumluluğunu taşıyan hükümetim, yerini daha onerjik bir hükümete bırakmak istiyor efendim."
Hükümet daha iki ay önce kurulmuştu. Kral uzun bir sessizlikten sonra, "Kimi tavsiye edersiniz?" diye sordu.
"Dimitrios Gunaris'i. Hırslı, zafere susamış ve size çok bağlı biridir." SABAH İstanbullular, Kızılay'ın çağrısına uyarak para yardımı yapmak üzere gazetelerde sıraya girdi. İleri gazetesinin dar idarehanesine sığmayanların büyük kısmı, dışarıda kalmıştı. Kaldırımın sonunda bir işgal devriyesi göründü. Düzenli adımlarla yaklaşmaya başladı. İşgal askerlerine, her zaman kenara çekilerek yol veren İstanbullular, bu sefer kıllarını bile kıpırdatmadılar. Devriye kolu, kalabalığın arasından geçmeyi göze alamadı, yola inerek geçip gitti.
İçerde, daha afyonu patlamamış olan huysuz idare memuru, bir deftere, söylene söylene, bağış yapanın adını ve bağış miktarını yazıyordu. "Kahveci Ali, 100 kuruş."
"Eskici Yusuf, 50 kuruş." "Hallaç Asım, 75 kuruş."
"Bakkal Ahmet, 100 kuruş."
"Terlikçi Adem, 200 kuruş."
S ırada, küçük, cılız bir oğlan vardı. Bir önceki bağışçının çocuğu sanan memur, öfkeyle, yürüyüp yol vermesi için işaret etti.

Ama çocuk yürümedi, büyük bir ciddiyetle, bütün servetini çıplak masanın üzerine bıraktı:

"Hasan, 5 kuruş."

GUNARİS, Venizelos'un partisini hezimete uğratarak çoğunluğu kazanan Halkçı Parti'nin lideriydi. Son hükümette Savaş Bakanı olarak bulunmuş, Londra Konferansı'na da katılmıştı. Kraldan hükümet kurma teklifini alır almaz, 1920 yılının sonunda emekliliğini isteyerek.
Suratsız idare memurunun birdenbire gözleri doldu. Ağladığını göstermemek için yüzünü, kocaman mendilinin arkasına saklayarak gürültü ile burnunu sildi.

Ordudan ayrılan tecrübeli General Metaksas'la temas aradı. Maliye Bakanlığına getirilecek olan Protopapa-dakis'in evinde buluştular. Gunaris, hemen konuya girdi ve Metaksas'tan Başkomutanlığı üzerine almasını istedi.
Silahlı politikası yüzünden Venizelos'la da anlaşmazlığa düşmüş ve bu yüzden sürgüne bile gönderilmiş olan Metaksas, Yunan ordusunun başarı kazanacağına inanmayan belki de tek Yunanlıydı.

Teklifi ağırbaşlılıkla reddetti:

"Başarısızlık olasılığını halktan gizleyerek Başkomutanlığı kabul edersem onlara, benim hiç de inanmadığım bir ümit vermiş olurum. Halkı aldatamam."
Protopapadakis, "Yüzde altmış başarı olasılığı da yok mu?" diye sordu.
"Olsa, Başkomutanlığı kabul ederdim."
"Hiç olmazsa, ne kurtarabilirseniz onu kurtarmayı kabul edin."

Metaksas parladı:

"Siz benden zafer değil, başkalarının sorumluluğunu örtbas etmem için kendimi feda etmemi
istiyorsunuz. Bunu yapamam!"
Toplantı gece yarısı, bir sonuç vermeden dağıldı.

REFET PAŞA, sabah erkenden, birliklerini harekete geçirmişti. İki süvari tümenini, Dumlupınar mevziinin, dolayısıyla Birinci Yunan Kolordusu'nun arkasına düşmeleri için, Murat Dağı geçitlerinin Banaz'a inmek üzere yola çıkardı.
Bir piyade tümeni, Dumlupınar mevziinin sol kanadını tutan düşman alayına; bir başka piyade tümeni ise, Yunan çekilişini korumakla görevli alaya hücum edecekti. 5. Kafkas Tümeni yedekte bekliyordu. Takviye olarak yollanan iki tümen de yoldaydı. Fahrettin Altay'ın kolordusu da Afyon'dan batıya doğru ilerlemeye başladı. Birinci Yunan Kolordusu, kıskaca girmek üzereydi.

ÇEVİRME HAREKETİNİN geliştiği saatlerde, Ankara Öğreten Okulu'nun konferans salonu kadınlarla dolmaktaydı. Önde sık-ıım başlı, uzun mantolu, iskarpinli İstanbullular, onların arkasında rengârenk çarşaflı, potinli, mest lastik giymiş, yüzleri açık Ankaralılar oturuyordu. En arkada ise, köylü kadınlar. Ankaralı hanımlar, ilk defa böyle bir toplantıya katıldıkları için çok tedirgindiler. Ama HaliI" Idip'e duydukları merak, çekingenliklerini bastırmıştı. Gözleri kapıda, hâlâ Halide Edip'i bekliyordu.

O ise, sahnedeki masada yer alan Kızılay Kadınlar Kolunun Başkanı Zehra Müfit Hanım ile Belediye Başkanı Kütükçüzade Ali Bey'in eşi Cazibe Hanım'ın arasında oturuyordu. Başkan Zehra Müfit Hanım, toplantıyı kısa bir konuşma ile açarak sözü Halide Edip'e bıraktı. Halide Edip, kimseyi umursamadan, erkeklerle çekişen, tartışan, yarış eden bu ufak tefek, iri gözlü, beyaz tenli genç kadındı ha? Anaaaav!
Halide Edip, "Hanımefendiler!" dedi, sesinde hafif bir heyecan titriyordu. Çok tutumlu olduklarını duyduğu Ankaralı hanımları yardıma çağıracaktı.

"Tarih Türkü ateşle imtihan ediyor. Bu imtihandan, yalnız erkeklerimizin cesareti ile başarılı çıkamayız. Artık biz kadınlar da bu ateşe yüzümüzü çevirmek, ellerimizi uzatmak zorundayız. Ordumuzun hepimize ihtiyacı var.. "

Kadınların, büyük bir dikkatle dinlediğini fark edince, heyecanı azaldı, daha sakin bir sesle devam etti:

"..Bir hafta önce Eskişehir'deydim. Gördüklerimden birini sizlere de anlatmak istiyorum. Uçakların gövdesi ve kanatları, özel bir keten kumaşla kaplanırmış. Bulunamadığı için bizimkiler, kaput beziyle kaplıyorlar. Özel yapıştırıcısı olmadığı için, kaput bezini uçakların gövdelerine, kanatlarına nal mıhı ya da zamkla tutturuyorlar. Bezin gerginliği ve kayganlığı emayit denilen özel bir sıvı ile sağlanırmış. Getirtemedikleri için beze, kaynatılmış patates kabuğu ve paça suyuna tutkal, kola karıştırarak yaptıkları bir pelteyi sürüyorlar. Sonra da gözlerini bile kırpmadan bu uçaklara binip uçuyorlar. Kardeşlerim!
Sizleri, milletinin şerefini ve namusunu canından aziz bilen bu genç ve yoksul orduya yardıma çağırıyorum!"
Kısa bir sessizlikten sonra, kadınlar ağır ağır ayağa kalkmaya başladılar ve hiç konuşmadan ilerlediler, masanın önünde sıraya girdiler. Masanın üstü parayla dolmaya başladı. Yanında para olmayanlar, yüzüklerini, bileziklerini bırakıyordu.

Gözleri görmeyen, beyaz başörtülü, yaşlı bir kadın çevresinden yardım istedi:

"Bana ne olur Halide Hanım'ı bulun!"
Halide Edip bu yakaran sesi duymuştu, yaklaştı, "Benim, burdayım!" dedi.

Kadın eliyle okşayarak, Halide Edip'in yüzünü içine sindirdi:

"Çamaşırcılık yaparak geçiniyorum, kızım. Bunu, zor günüm i(,in saklamıştım. Ama sözlerinden anladım ki ordumuz benden dahazordaymış."

Göğsüne bastırdığı sol elini açtı, uzattı, yüzü gururla aydınlandı:

"Al bunu."
Derisi çatlamış avucunda bir lira vardı.
Halide Edip, gözlerinden yaş fışkırarak kadına sarıldı, "Ah anam.." dedi içi titreyerek, "..bir kere daha iman ettim. Kurtulacağız!"

DIŞİŞLERİ BAKANI Lord Curzon, Montagu'nun muhtırasını küçümseyici bir gülüşle karşıladı. Gereksiz bir telaştı bu. Dışişleri Bakanlığı gelişmeleri dikkate alarak yeni bir politika geliştirmişti bile. İngiltere'nin, Türk-Yunan savaşında tarafsız kalacağı ilan edilerek, kamuoyunun Anadolu'daki savaşı bir Türk-Yunan savaşı olarak görmesi sağlanacaktı. Böylece İngiltere Yunan yenilgilerinden dolayı yura almayacak, Hindistan Müslümanlarının hedefi olmaktan çıkarak, olaya bir hakem gibi yaklaşıyor görünecekti. Bu konum İngiltere'yi daha da etkili yapardı.

Curzon, Bakanlık Müsteşarı William Tyrell'a, "Bu tavır Fransız ve İtalyanları da memnun edecektir sanıyorum.." dedi, "..ama Sevr Antlaşması'nın esasları, 20 yıldan önce değiştirilemez. Sevr'in mimarı Mr. Lloyd George ise, onun ilham perisi de benim. Bu muhtırayı addedeceğiz."
Bu açıklama Bakanlık Müsteşarını memnun etti. Sevr Antlaşması'nın kabulüyle Doğu sorunu çözülmüşken, M. Kemal hareketi bu büyük projeyi baltalamıştı. Bu yüzden birçok Dışişleri mensubu gibi M ılı» Ankara'yı affetmiyordu. Yüzünü buruşturarak, "Ankara temsilcili Bekir Sami, İtalyanlarla da gizli görüşmeler yapmış" dedi.

Curzon belkemiğindeki arızadan dolayı giydiği çelik korse için-ılr neşeyle doğruldu:

"Oo! Demek onlara da yanaştı. Ben dik kafalı bir milliyetçi bekliyordum, uysal bir Ankara kedisi çıktı.. "

Güldü:

ANKARA'da, vakit geçirecek bir-iki kahveden başka yer olmadığı için yatılı milletvekilleri, Öğretmen Okulu binasındaki Meclis yatakhanesinde erkenden toplanmışlardı. Kimi söküğünü dikip çorabını yamıyor, kimi çay içip laflıyordu. Birkaçı mektup yazmaktaydı. 20 lirası da "..Mustafa Kemal de verdiğimizle yetinmeyi öğrenecektir."

Milli savunmaya kesilen 100 lira aylıkla geçinebilmek için yemeklerini de aynı binadaki yemekhanede yiyorlardı. Tabldot ucuzdu. Topal yatakhane hademesi, fazla gaz harcanmasın diye sadece iki lambayı yakmıştı.

Kapı gürültüyle açıldı, Kütahya Milletvekili Besim Atalay içeri girdi, loş yatakhanenin ortasına kadar yürüdü, dik sesiyle bağırdı:

"Beyler.. "
Takunyalılar, terlikliler, takkeliler, başı açıklar, sakallılar, sakalsızlar, bütün milletvekilleri durdular.
"..Dışişleri Bakanlığı'ndan geliyorum."
Oturanlar, önemli bir haber olduğunu anlayarak ayağa kalktılar.
"..Bekir Sami Bey, İngilizlerle de, esir değişimi için bir sözleşme imzalamış."
Bir sevinç uğultusu yükseldi. Besim Atalay'ın çevresine üşüştüler. Manisa Milletvekili Süreyya Yiğit, neşeyle "Bravo Bekir Sami'ye.." diye haykırdı, "..öyleyse Malta'daki bütün Türkler serbest bırakılacak!"
Besim Bey soğuk bir sesle, "Hayır!" dedi.
"Ya?"
"Biz elimizdeki bütün İngiliz esirlerini geri veriyoruz.. "
"İngilizler?"
"..Onlar, yalnız uygun gördükleri Türkleri serbest bırakacaklar."
Süreyya Yiğit, "Böyle şey olmaz.." diye isyan etti, "..eşitliğe de aykırı bu, haysiyetimize de. Bekir Sami iyice şaşırmış!"
Malta'daki kafa dengi arkadaşlarına bir an önce kavuşmak isteyen birkaç koyu İttihatçı, bu tepkiyi iyi karşılamamıştı. İçlerinden biri, "Canım, ne koparsak kârdır" diye söylendi.

Tunalı Hilmi Bey ya-lnkhaneye gelmeden önce, içki yasağına rağmen harıl harıl çalışan I >.ıyko'nun dükkânına uğrayıp iki kadeh parlatmıştı, köpürdü:

"Sen ne diyorsun efendi? İstiklal mücadelesi bu, ticaret değil!"

Beyaz sakallı, babacan bir milletvekili öne çıktı, "Çocuklar, Allah aşkına sakin olun!" diye yalvardı, ortalık durulunca, düşüncesini anladı:

"Bana da öyle geliyor ki aşırı gidersek, bu işi sonuna vardıramayı/ Bugün öğrendim, ordunun elinde pek az ağrı kesici kalmış. Artık büyük ameliyatlarda kullanıyor, öteki ameliyatları hissi iptal etin.don yapıyorlarmış." Koyu bir sessizlik oldu.

MALTA VALİSİ Lord Plumer, 24 Martta Edirne Milletvekilleri Faik Kaltakkıran ve Şeref Aykut ile birlikte İttihat ve Terakki Partisi'nin Bolu Teşkilatı Başkanını serbest bırakmış, öbür Malta sürgünleri, sıranın kendilerine geleceği ümidi içinde üçünü de neşeyle lljİıırlamışlardı.
Tel örgü ile çevrili Polverista kışlasında 115 Türk sürgünü kalmıştı. Dört savaş yılı boyunca Osmanlı İmparatorluğu'nu yönetmiş ve yönlendirmiş olan Sadrazam Sait Halim Paşa, nazırlar, bazı milletvekilleri, belediye başkanları, valiler, mutasarrıflar, paşalar, subaylar, bürokratlar ile birkaç yazar, iki yıla yakın bir süredir Malta'da, hapis hayatı yaşıyordu. Çoğu kaba kuvvetle evinden alınmış, yolculuk sırasında horlanmış, Malta'da aşağılanarak karşılanmış ama Gaziantep Milletvekili Ali Cenani ile eski İzmir Valisi Rahmi dışında, hepsi onu-iurw korumuş, hiçbiri İngilizlere yaltaklanmamıştı.

Bekir Sami Bey'in görüşme masasına, bu gibi durumlarda geçerli ulan genel kurala uyarak 'tüm Türklere karşılık tüm İngilizler' diye
oturacağını sanıyorlardı. Gerçi Bekir Sami Bey de masaya bu niyetle oturmuştu ama sonunda, 29 İngiliz esirine karşılık, 64 Türk sürgünün serbest bırakılmasına razı olmuştu. İngiliz hükümeti, geri kalan 51 Türkü ise, kurulacak özel bir 'müttefikler arası siyasi mahkeme'de yargılamayı düşünüyordu. Oysa Ermeni Patrikhanesi, İngiliz ajanları, Damat Ferit Paşa hükümetleri ile Hürriyet ve İtilaf Partisi yöneticilerinin iki yılı aşkın ortak ve hummalı çabalarına rağmen, Ermeni kırımı iddiasını doğrulayacak bir tek ciddi kanıt bile bulunamamıştı.

Sadece 64 kişinin serbest bırakılacağı haberi Malta'ya bomba gibi düştü. Diyarbakır Milletvekili Feyzi Pirinçcioğlu, "Ya hep, ya hiç!" diye bağırıyor, Ermeni kırımı yaptıkları iddiasıyla Malta'ya getirilmiş olan 51 Türkün, yabancı bir mahkeme tarafından yargılanmasını kabul ederek devletin egemenliğini yaralayan Bekir Sami'ye ağız dolusu sövüyordu.
Sabaha kadar hiçbiri uyumadı.

Nöbetçi onbaşı her yarım saatte bir, demir bir boruyu taş bir sütuna vuruyor, tel örgüler dışında dolaşan nöbetçiler, bedbaht sürgünlerle alay eder gibi ardarda tekmil veriyorlardı:

"Numara bir, her şey yolunda... Numara iki, her şey yolunda... Numara üç..."

9 NİSAN 1921 sabahı savaş kızıştı. Refet Paşa, ihtiyatta tuttuğu 5. Kafkas Tümeni'ni de, ileri kaydırarak Dumlupınar önündeki Yunan alayını makasa aldı.
Birinci Yunan Kolordusu'nun akıbeti tehlikeye girmişti.
On İkinci Türk Kolordusu'nun ağır hareket ettiğini gören 2. Tümen'in usta komutanı Albay Valettas, On İkinci Kolordu'ya karşı bir alay bıraktı, iki alayını hızla yürüttü ve Dumlupınar'a yaklaşan Türk tümenine taarruza geçti.

Bu beklenmedik cesur taarruz, Türk cephesini dalgalandırdı, taarruz ettiği Türk tümeni geri çekildi. Bu sayede zaman kazanan Birinci Yunan Kolordusu, Dumlupınar'a çekilmeyi sürdürdü. Türk birlikleri çekilen düşmanı izlediler. Refet Paşa Ankara'ya, "Aslıhanlar'da son darbeyi vuran ordunun, düşmanı izlediğini" bildirdi ve hararetle kutlandı. Milliyetçi basın, bu yeni başarıyı bildiren başlıklarla dolup taştı.

Oysa bu sırada, Birinci Yunan Kolordusu amacına ulaşmış, Dumlupınar'a yerleşmekteydi. Refet Paşa, süvari tümenlerini asıl sonuç yerinde kullanacağına, çok uzak bir hedefe yürüterek, 5. Kafkas Tümeni'ni ise savaşa bir gün geç sokarak, büyük bir fırsatı harcamıştı. Düşmana kaptırdığı Dumlupınar mevziine, altı tümenle taarruza geçip üç gün kıyasıya mücadele edecek, fakat savunmaya çok elverişli bu mevzi geri alınamayacaktı. Ankara kurcaladıkça, başarının parlaklığı solmaya başladı. Fevzi ve İsmet Paşalar, durumu yerinde incelemek için Güney Cephesine hareket ettiler. Savaşın iyi yönetilmediği izlenimi ile geri döndüler.
M. Kemal'in, ilk fırsatta, büyük kuvvetleri yönetmekte zayıf kalan Refet Paşa sorununu çözmesi gerekiyordu.
BAŞBAKAN GUNARİS, parlamentonun gizli oturumunda yaptığı konuşmayı, "Son hareket bazı teknik sebepler yüzünden başarıya ulaşamadı ama herkes bilsin ki Yunan silahları yakında bir daha ve on kez konuşacaktır!" diye bitirmişti.

Yunan siyasetçileri için son yüzyılın en büyük olayı, Osmanlı İmparatorluğu'nun tasfiye edilmesi ve Sevr Antlaşması'nın Türkleri bir daha geri dönmemek üzere Avrupa'dan uzaklaştırmasıydı. Ankara'da kurulan zayıf bir yönetimin bu karara silahla karşı çıkmasını, başlangıçta pek ciddiye almamış ama ardarda iki yenilgiye uğrayınca paniklemişlerdi. Yeni hükümetin de antlaşmanın zorla uygulanmasından yana olduğunu öğrenmek hepsinin içini rahatlattı.
Yeni Başbakanı, muhalefet lideri Stratos izledi. Londra Konferansı sırasında, İstanbul ve Ankara temsilcilerinin ortak hareket ettikleri söylentisi yayılmıştı.

Stratos gerçeği yansıtmayan bu söylentiye dayanarak parlamentoyu coşturdu:

"Londra Konferansı sırasında, İstanbul'daki meşru hükümet ile Ankara'daki asi hükümetin bize karşı birleştiği anlaşılıyor, öyleyse Yunan hükümeti de serbesttir. Ordumuz yalnız Ankara'ya değil, artık İstanbul'a da yürüyebilir."

Bütün milletvekilleri ayağa fırladılar. Parlamento çığlıklarla sarsılıyordu:

"İstanbul'a!.. İstanbul'a!.. İstanbul'a!.."

HÜKÜMETİ KURAN Gunaris, o gece General Metaksas'la bir kere daha buluştu. Toplantıya bu sefer, Maliye Bakanı Protopapada-kis'den başka, eski diplomat, yeni Savaş Bakanı Teotokis de katılmaktaydı. Gunaris, Metaksas'a bu defa Genelkurmay Başkanlığı'nı teklif etti. Metaksas bunu da reddetti.

Teotokis kızdı:

"Politikamızı ancak savaş yoluyla gerçekleştirebileceğimizi neden kabul etmiyorsunuz?"

Metaksas sabırla açıkladı:

"Türkler bizim istilacı olduğumuzu biliyorlar. Önce çeteler çıktı karşımıza. Şimdi ordu ile dövüşüyoruz. Yarın bütün Türklerle karşı karşıya kalacağız. Çünkü yalnız dini değil, milli duygulan olduğunu da gösterdiler. Bütün Türklerle hiçbir zaman başa çıkamayız." Gunaris, "Ne yapabilirim." diye sızlandı, "..bu savaş bize Venizelos'tan miras kaldı." "Devam ettirmek zorunda mısınız?"
"Evet! Çünkü Venizelos'tan daha azına razı olursak, halk bizi alaşağı eder! Ayrıca Londra'da İngiliz Başbakanına da zafer sözü verdik. Sözüne güvenilir bir millet olduğumuzu kanıtlamak zorundayız."

Metaksas ayağa kalktı:

" İngiliz Başbakanının güvenini sağlamak için mahvolmak zorunda mıyız?"

Çileden çıkan Gunaris bağırmağa başladı:

"Mahvolmamak için bir tek çaremiz var, anlamıyor musunuz, o da kazanmak!" Gergin bir sessizlik çöktü odaya. Metaksas Gunaris'e acımıştı, "Bir hal çaresi var" dedi isteksizce.
Hepsinin gözleri ümitle inatçı generale çevrildi.
"Türkleri savaşarak yenemeyiz ama belki bir oldubitti ile manen çökerterek sonuç alabiliriz."
"Nasıl?"
"Trakya'daki birliklerimizle İstanbul'u işgal ederek. Bu manevi darbe sonunda, ya Türkler Sevr Antlaşması'na razı olurlar ya da İstanbul'u elimizde tutar, İzmir'le ilgimizi keseriz. Yunan halkı bu çözümü büyük bir heyecanla kabul edecektir."

Gunaris, "Londra'da bu konu da görüşülmüştü.." diye homurdandı, "..teklif ettik ama galip devletler, İstanbul'u işgal etmemize izin vermediler, özellikle İngiltere Boğazları elinde tutmak istiyor."

Teotokis söze karıştı:

"Türkler de, İngilizleri kabullenmiş görünüyorlar."

Metaksas, "İstanbul hükümetine bakıp da aldanmayın.." dedi, "..Türk milliyetçileri İngiliz yönetimini kabullenmezler."
İSTANBUL HÜKÜMETİNİN Harbiye Nazırı Ziya Paşa her zamanki yumuşaklığı ile, "Beyler.." dedi, "..İngilizlere kafa tutamayız. Adamların hiç şakası yok. Daha geçen gün, bir bahane icat ederek İzmit'i tekrar işgal ediverdiler."

Sarı atlas döş eli büyük oda, nezaretin ileri gelen subayları ile doluydu. Hürriyet ve İtilaf Partisi yanlısı olan birkaç gerici subay dışında hepsi, Anadolu'ya geçmeye çoktan hazır, Ankara'nın İstanbul'da kalmalarım gerekli gördüğü namuslu askerlerdi.

Kapı açıldı, kapının boşluğu içinde yaver göründü:

"Emrettiğiniz yüzbaşı geldi efendim." "İçeri al."

Nazır subaylara bilgi verdi:

"Az önce sözünü ettiğim talihsiz olayın faili."

Yüzbaşı bekletmeden içeri girdi, kaygılı bakışlarla kendisini izleyen subayların arasından hızla ilerleyerek nazırın masası önünde durdu, selam verdi:

"Yüzbaşı Faruk, İstanbul. Beni emretmişsiniz."
Uzun boylu, kumral, yakışıklı, biraz bıçkın havalı bir subaydı. Nazır önündeki bir yazıya bakarak, yumuşak bir sesle, "Oğlum." dedi, "..dün akşam Beyoğlu'nda, İngiliz İnzibat Subayı Teğmen Miller'i, emre rağmen selamlamamışsın. Doğru mu?" "Evet efendim, doğru."

Nazır, dürüst subaya babacanca yol gösterdi:

"Herhalde görmediğin için selamlamadın, değil mi çocuğum?"
"Hayır efendim, gördüm."

Nazırın canı sıkıldı:

"Niye selamlamadın öyleyse? Selamlamanız için emir verilmişti."
"Rütbesi benden küçük olduğu için selamlamadım Paşam. Askerlik töresince, önce onun beni
selamlaması gerekmez miydi?"

Ziya Paşa derin bir kederle ellerini açtı:

"Askerlik töresi mi kaldı a yavrum? Adamlar galibiyet haklarını kullanıyorlar. İngiliz Komutanlığı bu sabah olayı protesto etti. Mesele çıkarılacak zaman değil. Hemen şu müzevir teğmeni bul da özür dile. Olayı kapatalım."
Başıyla çıkması için izin verdi.

Ama yüzbaşı yerinden kıpırdamadı:

"Paşam, bir de beni dinlemenizi rica ediyorum." Nazır bıkkınlıkla, "Söyle bakalım" dedi.
"Balkan Savaşı'nda teğmendim, Çanakkale'de üsteğmen, Suriye cephesinde yüzbaşı oldum. Ben bu rütbeleri tek başıma savaşarak almadım. Her rütbemde binlerce şehidin ve gazinin hakkı var. Onların hakkını korumak namus borcumdur. Beni affedin, özür dileyemem."

Harbiye Nazırı bozuldu:

"Anlamadın galiba. Harbiye Nazırı olarak emrediyorum."

Yüzbaşı sükûnetle, "Anladım efendim" dedi, apoletlerini bir hamlede söküp nazırın masasına bıraktı:

"Artık emrinizi dinlemek zorunda değilim!"

Selam vermeden dönüp kapıya yürüdü. Oturan subayların, İstanbul'u tutan birkaçı dışında, hepsi saygıyla ayağa fırladı. Hepsinin rütbesi yüzbaşıdan daha büyüktü. Gözleri dolarak, yüzbaşıya selam durdular.
YÜZBAŞI FARUK Harbiye Nezareti'nden çıkarken, İngiliz ajanı Rahip Frevv'un adamı, İngiliz Muhipleri Derneği'nin kurucusu Sait Molla da, beyaz cüppesinin eteklerini savurarak Ali Kemal'in gazetedeki odasına giriyordu. Elindeki bir tomar gazeteyi, masanın üstüne attı.

Yüzü kıpkırmızıydı:

"Bu ne iştir beyefendi? Bütün İstanbul gazeteleri Ankara paşalarının fotoğraflarıyla dolu!
İşgal sansürü neden göz yumuyor bu lı.ile, anlamıyorum. Böyle giderse bu haydutlar, yakında İstanbul'a da gelirler." Kendini bir koltuğa bırakarak, "Ah Ali Kemal Bey ah.." diye inledi, "..hükümette iken İngilizlerle sağlam bir anlaşma yapacaktınız. Şimdi bizi onlar idare ediyor olacaktı."

Ali Kemal kızdı:

"Rica ederim Molla Bey, haksızlık etmeyin! Biliyorsunuz, Damat Paşa da, ben de bunun için yırtındık 34 ama Ankara elinde silah ortaya fırlayınca, işler karıştı. Safdil İngilizler bunları bir kuvvet sandı, tereddüde düştü. Hiç üzülmeyin, bu çılgınların iki atımlık barutları vardı, ikisini de kullandılar, bitti." Molla "İnşallah" diye dua etti.
"..Yakında pes ederler. İş siyasete dökülür. O zaman sorun, İstanbul'da halledilecek demektir. Çünkü hükümdarı ile hükümeti ile meşru devlet burada, İstanbul'da. Korkmaya gerek yok." HORCH marka siyah, büyük bir otomobil, köprüyü geçerek Karaköy'e saptı. Ali Kemal'in güvendiği meşru devletin Sadrazamı Tevfik Paşa, Londra'dan dönmüş, konferans hakkında Padişah'a bilgi sunmak için saraya gidiyordu. Birdenbire bir İngiliz trafik askeri, düdük çalarak önlerine atıldı. Şoför arabayı zorlukla durdurdu.

Sarsılan Tevfik Paşa sızlandı:

"Ne oluyor?"
Şoförün yanında oturan parlak kordonlu yaver, "Şimdi anlarım efendim" dedi, arabadan fırladı.

İngiliz askeri öfke içindeydi.
Yaver sert bir şekilde, hemen yolu açmasını istedi. İngiliz, bir Türk subayının kendisiyle böyle yukardan konuşmasına şaşmıştı, o yüzden duraksadı. Askerin kabalığından pişman olduğunu sanan yaver, arabada Sadrazam'ın bulunduğunu açıkladı, yolu açmasını istedi.
İngiliz kendini toparlamıştı, bir şey söylemeden düdüğüne asıldı.
İhtiyar Tevfik Paşa "Ne istiyor bu adam." diye yakındı arabada, "..geç kalıyoruz."
Düdük sesine koşan bir devriye kolu arabayı sarıyordu. Yaver altüst olmuş bir suratla arabaya döndü. "Çabuk gidelim" emrini veren Sadrazam'a, "İmkânsız efendim.." dedi, "..bizi tutukladı."

Tevfik Paşa'nın yüzü soldu:

"Kim olduğumu söylemediniz mi?"
"Söyledim efendim ama bir faydası olmadı. Karakola götürüyor."
"Neden?"
"Arabanın plakası olmadığı için."

İngiliz trafik askeri, motosikleti ile arabanın önüne geçmişti. Rüzgâr gözlüğünü gözlerine indirdi. Motosiklet gümbürdeyerek hareket etti. Sadrazam Tevfik Paşa'nın makam arabası, motosikleti takip etti.

Çevre meraklılarla dolmuştu. Gözleri hayretten büyümüş bir Türk yanındakilere, "Şu hale bakın yahu." diye fısıldadı, "..bir İngiliz askeri, koca Osmanlı Sadrazamını tutukladı, götürüyor, o da kuzu kuzu gidiyor. Ölmüş bu devlet." Yere tükürdü.
O GÜNKÜ görüşmeler çok sakin geçmişti. Oturum kapanırken, Bekir Sami kurulunun İtalyanlarla imzaladığı sözleşmenin içeriği kulaktan kulağa yayıldı. Söylenenlere inanmayan biri Dışişleri Bakanlığı'na telefon etti, afallamış bir halde telefonu kapadı. Haber doğruydu. İtalyanlara da Güneybatı Anadolu'da ekonomik öncelikler tanınmış, ilk barış konferansında Türk haklarını korumaları için Ereğli madenlerini işletme hakkı verilmişti. Salondan koridora çıkan milletvekilleri, söylentinin doğru olduğunu öğrenince şaşkına döndüler. Bekir Sami Bey'i aşağılıyorlardı, geç gelen bir milletvekili, "Yapmayın beyler, bu kadar katılık iyi değil!" dedi.

Der demez de Zamir Bey, yakasına yapıştı:

"Bu imtiyazlara razı olacak idiysek, niye silaha sarıldık? Niçin dünyaya isyan ettik?"

Milletvekili, yakasını zorlukla kurtardı:

"Her sözleşmeyi reddederek, galip devletleri yine karşımıza mı alacağız?" "Zaten karşımızdalar!"
"Değiller! Anadolu Ajansı'na uğradım. İngiltere, Fransa ve İtalya, Türk-Yunan savaşında tarafsız kalacaklarını açıklamışlar."

"Neeeeee?"

Birçoğu haberi sevinçle karşıladı. Bazıları kuşkuluydu. Eskişehir Milletvekili Veli Bayraktar,
"Hemen sevinmeyelim.." dedi, "..belki bu da bir İngiliz oyunudur."

Ciddi bir devletin bu kadar oynak olabileceğini düşünemeyenler itiraz ettiler:

"Sen de amma şüphecisin haaa!"

Oysa Veli Bey haklıydı. Bunun oyun olduğunu kısa bir süre sonra hepsi anlayacaktı. ATINA'daki İngiliz Elçisi Lord Granville, yeni Dışişleri Bakanı Baltacis'i ziyarete gelmişti. Bakan İngiliz elçisini sapsarı bir yüzle karşıladı. Klasik nezaket sözlerinden sonra, "Türk-Yunan savaşında tarafsız kalacağınızı öğrenmek bizim için çok acı bir sürpriz oldu.." diye yakındı, "..oysa bu savaş sizin de savaşınızdır. Anadolu'ya sizin onay ve desteğinizle çıktık. Sizin teşvikinizle ilerledik. Sizin düşüncelerinizi temsil ediyoruz. Hükümetim bu olumsuz gelişmenin sebebini anlamakta zorluk çekiyor, Lord Hazretleri."

Elçi sevgiyle, "Sayın Bakan." dedi, "..ben de bu konuda bilgi vermek için gelmiştim.
İtalyanlar İzmir daha önce kendilerine vaat edilmişken size verilmesini hiçbir zaman affetmediler."

Bakanın alnı kırıştı:

"Evet, bunu çok iyi biliyoruz."

"Fransa ise Kral'ın geri dönmesinden dolayı Yunan halkına ve hükümetine kırgın. Tarafsızlık kararı, özellikle bu iki hükümeti yatıştırmak için verilmiştir."
"İngiltere'den farklı bir muamele görmenin hakkımız olduğunu sanıyorduk."
Lord Granville öne eğildi, "Takdir edersiniz ki." dedi, "..galip devletler arasında çıkacak bir anlaşmazlık, kurmak istediğimiz ebedi barışı tehlikeye düşürebilir. Bu karar birçok anlaşmazlığı engelledi. Ayrıca bizim de İngiliz ve Müslüman kamuoyu ile başımız dertte.
Onları da dikkate almak gerekti. Ama hükümetimin, Yunanistan'a duyduğu dostluk duygularında hiçbir değişiklik olmamıştır."

Baltacis kuşkuyla sordu:

"Buna nasıl inanabilirim?"

"Silah satışı yasak ama diğer her türlü savaş araç ve gereci satılması serbest bırakılacak. Bundan yararlanabilirsiniz."39 "Oo! Bu yeni bir haber!"
"Mütareke ilan edildiği sırada, biliyorsunuz birçok Türk birliği Anadolu dışındaydı. Deniz yoluyla İstanbul'a dönen bu birliklerin subaylarının Anadolu'ya geçmelerini başından beri engellemeye çalışıyoruz. Şimdi kontrol daha da şiddetlendirilecek.40 Donanmanız İstanbul'u üs olarak kullanmayı sürdürebilecek. Ayrıca İzmit de Yunan ordusuna devredilecek." İzmit İstanbul'un kapısıydı!

Bakan yaşından umulmaz bir çeviklikle ayağa fırladı:

"Aah, İngiltere'nin bizi terk etmeyeceğini biliyorduk."

Gözleri sevinçle parlıyordu. İngilizlerin, bir süre sonra Yunanistan'a silah ve mühimmat satışını da serbest bırakacağını bilse, sevinci göğe çıkardı.
YILDIZ SARAYI'nın Küçük Mabeyn dairesindeki genişçe odada, Vahidettin gözlerini kapatmış, Tevfik Paşayı dinliyordu. Tevfik Paşa saraya ancak hava karardıktan sonra gelebilmişti.

"..Karakoldaki İngiliz subayı, üstleriyle konuşmadan bizi serbest bırakmadı. Bu yüzden geciktim efendimiz, affınızı dilerim."
Vahidettin bir süre sessiz kaldı, neden sonra gözlerini araladı, durgun bir sesle, "Bu tatsız olayı, diplomatik bir kaza olarak değerlendirelim" dedi.
"Hakk-ı âliniz var. Londra'da bendenize çok nazik davranmışlardı zaten. Bugünkü olay, ancak bir kaza olabilir."

Tevfik Paşa konferansa ara verildikten sonra Lloyd George ve Lord Curzon'la yaptığı görüşmeleri aktardı ve tutanakları sehpanın üzerine bırakarak sözünü bitirdi:

"Her ikisine de ısrarla, isteğimizin tamamen İngiltere'ye bağlanmak olduğunu belirttim." Vahidettin canlandı, "Elbette.." dedi, "bizi ancak İngiltere'nin lütfü kurtarabilir."

"Ermenilere de toprak vermeye razı olduğumuzu hatırlattığım halde, yazık ki olumlu bir sonuç almam mümkün olmadı.44 İstediğimiz gibi bir anlaşma yapmaya yanaşmıyorlar."

Vahidettin hırçınlaştı:

"Daha ne istiyorlar?"
"Sevr Antlaşması'nı Ankara'ya da kabul ettirmemizi."
Padişah, "Bu mümkün değil ki.." dedi kırık bir sesle, "..Ankara bize bu antlaşma yüzünden isyan halinde."
Sadrazam, "Efendimiz" dedi, "..bendeniz Bekir Sami Bey'den limitliyim."

"Nasıl olur? Ankara'ya ilk katılanlardan biri de o değil miydi?"
"Ama şimdi o da, tıpkı bizim gibi İngiliz dostluğuna çok değer veriyor. Ne pahasına olursa olsun, bir an önce barış yapılması için yabalıyor. Ankara'da yalnız olmadığını sanıyorum."

Vahidettin ümitle gözlerini iyice açtı:

"Emin misiniz?"
"Evet efendimiz."

Başını koltuğun arkalığına dayadı:

"..İngilizlere güvenimizi koruyarak, Ankara'daki olayların gelişmesini bekleyelim." Gözlerini yeniden kapadı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1 Nisan 1921 - 9 Temmuz 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Sa

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:37

ERTESİ GÜN 23 Nisandı, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açıldığı, milli iradenin egemen olduğu gündü. İlk milli bayramdı.
İşgal altında olmayan her yerde törenler ve toplantılarla kutlandı. Halk bu güne 'milletin saltanat günü' adını takmıştı.
Bekir Sami Bey kurulunun öbür gün, dekoville Xahşıhan'dan Ankara'ya geleceği duyulunca, Mustafa Necati Bey, "Ben karşılamaya gitmem." dedi, "..hiçbirinin yüzünü görmek istemiyorum!"

Bazı milletvekilleri sabahtan Meclis'e gelmişler, komisyon odalarından birinde oturmuş tartışıyorlardı. Pencereden Mustafa Kemal'in Kenz arabasını gören Yozgat Milletvekili Süleyman Sırrı İçöz saygıyla, "Reis Paşa geldi" diye haber verdi.

Mustafa Necati Bey bozuldu:

"Bırak Allah aşkına, ona da kızgınım."
"Niye?"
"Milli Mücadele'nin anlamını bu kadar kavramamış bir kurulun seçilmesine razı olduğu için!"
Odadakiler sustular.

O kadar ümit ve güvenle uğurladıkları kurulun, niye böyle davrandığını kavrayamıyorlardı. BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI yenilgiyle bitince, Ankara-Sivas demiryolu yapımı durmuş, geride sadece Ankara ile Yahşıhan arasında 70 km.lik bir dekovil hattı, birkaç küçük lokomotif ile yolcu ve yük vagonları kalmıştı. Bu dar hattan, İç Anadolu'daki depolarda bulunan ve kağnılarla Yahşıhan'a getirilen silah ve cephaneyi Ankara'ya taşımak için yararlanılıyordu.
Türk ordusunun ana ikmal merkezi Ankara'ydı.

İki küçük vagondan kurulu katar, Ankara istasyonunun tahta dikmeli sundurmasının önünde durdu. M. Kemal Paşa, bakanlar, birçok milletvekili, sundurmanın altında bekliyorlardı. Aralarında o sabah Malta'dan Ankara'ya ulaşmış olan Edirne Milletvekilleri Faik ve Şeref Beyler de vardı.
İstanbul'dan deniz yoluyla Samsun'a, oradan da arabalarla beş günde Yahşıhan'a gelen kurul üyeleri, bu kısacık yolu dekoville 4 saatte alarak, yorgun ama güleç yüzlerle oyuncak vagonlardan inmeye başladılar.

Kurul üyelerinden Adana Milletvekili Zekai Apaydın istasyondan çıkarken, aynı evi paylaştıkları Zamir Bey'e, "Ne oluyor? Bir şey mi var.." diye sordu, "..Paşa, neden bu kadar soğuktu? Sen niye suratlısın? Ne oldu?" "Sus şimdi. Evde hesaplaşacağız."
İki arkadaş daha eve varmadan, Bekir Sami Bey'in, son anlaşmaları, kurul üyelerinden gizli imzaladığı duyuldu.

BUGÜNKÜ Ulus meydanından yukarı doğru uzanan taş döşeli Karaoğlan caddesinin sağ yanındaki Merkez Kıraathanesi yükünü almıştı. Karşı sırada da daha çok tutucuların gittiği Kuyulu Kahve vardı.
Her akşamüstü Merkez Kıraathanesinde buluşmayı âdet edinen milletvekilleri ile Enver Behnan Şapolyo, Münir Müeyyet Bekman, Sadri Ertem gibi genç gazeteciler, şair Kemalettin
Kami (Kamu), Milli Eğitim Bakanlığı Özel Kalem Müdürü Vasıf Çınar gelmişlerdi. Çevre masalarda ise, böyle kritik günlerde kıraathaneyi doldurup bir şeyler öğrenmeye çalışan esnaflar oturuyordu.

Hakkari Milletvekili Mazhar Müfit Kansu, duyduklarını aktardıktan sonra, "Yahu.." dedi, "..tam silkinip de kendimize gelmek, yüzyıllardır Avrupa'nın karşısında duyduğumuz ezikliği üstümüzden atmak üzereydik, bu sefer de bir Bekir Sami çıktı ortaya, gitti yine kurbanlık koyun gibi boynunu uzattı."

Kapıdan çizmeli, pantolonlu, çapraz fişeklikli, kalpaklı bir kadın girdi:

"Selamünaleyküm beyler!"

Sesler yükseldi:

"Aleykümselam Ayşe bacı!"

Köy köy dolaşarak gönüllü toplayıp Yunanlılarla dövüşen, kısa boylu, esmer bir çeteciydi. Büyük oğlu Demirci'de, küçük oğlu İkinci İnönü Savaşı'nda şehit düşmüştü.
Bir haftadır Ankara'da misafir ediliyordu. Dükkânına kadın ayağı basmamış softa esnaf bile, erkek rahatlığı ile her yere girip çıkan Ayşe Hanım'ı birkaç gün yadırgadıktan sonra, ister istemez kabullenmişti. Zorunluk alışkanlıkları ezip geçiyor, birçok şey ağır ağır değişiyordu. Yürüdü, erkeklerin arasına oturdu. Kıraathane sahibi hemen çay koşturdu.

Mazhar Müfit Bey devam etti:

"Biz, ya hakkından, ya toprağından, ya onurundan bir şeyler feda edemeden yaşayamaz bir
millet miyiz? İlle üste vermeye mi mahkûmuz? Bu İngiliz kumaşından yapılmış kefeni, şimdi
yırtamazsak bir daha hiç yırtamayız."

Trabzon Milletvekili Hamdi Ülkümen ümitsiz, sordu:

"Ne yapabiliriz?"

Kimseden ses çıkmadı. Ayşe Hanım konuyu anlamamıştı ama Hamdi Bey'e seslendi:

"Üzülme kardeş! Bir çare bulunur elbet." Cahil çetecinin iyimserliğine imrendiler.
KARAOĞLAN caddesi üzerinde bulunan Bektaşi. Hüseyin'in dükkânında da Enver Paşa'ya hâlâ sadık koyu İttihatçılar ile bazı saltanatçı milletvekilleri toplanmıştı. Aralarında birçok konuda görüş ayrılığı vardı ama Mustafa Kemal Paşa'ya muhalefet etmekte birleşiyorlardi. Hava iyice kararmıştı.
Ardahan Milletvekili Hilmi Bey kirli vitrin camından sokağı seyrediyordu, birdenbire "Bekir Sami Bey!" diye bağırdı. Hepsi dışarı baktılar. M. Kemal ve arkadaşlarını, Samsun'dan Erzurum'a, oradan da Ankara'ya taşımış üç döküntü otomobilden biri olan ve mucize halinde hâlâ yürüyebilen eski bir Mercedes, karpitle çalışan farlarıyla yolu aydınlatarak, homurdana homurdana önlerinden geçip istasyona doğru uzaklaştı. Rize Milletvekili Ziya Hurşit, "Paşa'ya gidiyor.." dedi, "..ne dersiniz? Direnebilir mi?"

Trabzon Milletvekili Hafız Mehmet Bey, "Evet.." dedi, "..ayak üstü konuştuk, direnmeye kesin kararlı. Eğer M. Kemal anlaşmalara karşı çıkarsa, konuyu Meclis'e getirecek. Meclis'te kulis yapar, ağır basar, barışı sağlarız. Savaş sürdükçe M. Kemal'den kurtulamayacağız."
Sustular.

DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI Siyasi İşler Müdürü Hikmet Bayur, bu sırada güncesine şu notu düşüyordu:

"Ankara'yı Sevr Antlaşması'na razı etmek için Bilecik'e gelen ve M. Kemal tarafından zorla Ankara'ya getirilen Ahmet İzzet ve Salih Paşalar heyeti, İstanbul'daki karamsarlık ve ümitsizlik havasını Ankara üzerine bol bol saçtılar. Yarı giyinmiş, yarı silahlı askerlerimizi göstererek, 'bunlarla mı zafer kazanılacağını' soruyorlardı. Birçok şüpheli kişi de Ankara'ya dolmuştu. Bunlar, zayıf yürekli karamsarlara veya mücadeleden bıkmış olanlara katılınca, Milli Ant'ın bir yana bırakılması ve Bekir Sami Bey anlaşmalarının onaylanması lehinde kuvvetli bir akım belirdi.

Ahmet İzzet ve Salih Paşaların, bir daha siyaset yapmayacaklarına söz vermeleri üzerine İstanbul'a geri dönmelerine izin verildi ama olumsuz etkileri hâlâ sürüyor!'
ESKİ MERCEDES, istasyondaki, bugün müze olan, kesme taştan yapılmış iki katlı binanın önüne yanaştı. Yaver Salih Bozok, Dışişleri Bakanını, iki serdengeçti Giresunlu muhafızın koruduğu kapıda bekliyordu, hemen Mustafa Kemal'in istasyona bakan çalışma odasına çıkardı. Alman demiryolu şirketinin eski yönetim binası, M. Kemal'in hem çalışma yeri, hem eviydi. 'Direksiyon Binası' diye anılıyordu. Alt katta Salih Bozok ile yaver Muzaffer Kılıç'in odaları bulunuyordu. Salih Bozok yanına aldırdığı 12 yaşındaki oğlu Cemil ile birlikte kalmaktaydı. Meclis Muhafız Taburu Komutanı Yüzbaşı İsmail Hakkı Tekçe, Salih'e, "Bizimkinin havası nasıl?" diye sordu.
"Fazla sakin. Galiba fırtına kopacak."

BİNBAŞI EKREM ile Yüzbaşı Faruk, Sirkeci'deki Meserret Kıraathanesi'nde buluşmuşlardı.
Güvenlik gereği alçak sesle konuşuyorlardı. İkisi de sivildi.
"Nazır Paşa apoletlerini söküp önüne atmana çok üzülmüş."

"Emri dinlememek için başka çare bulamadım. "
Binbaşı Ekrem, Faruk'un omzunu okşadı.
"Paşanın emrini dinleyeceksin diye bütün arkadaşların yüreği ağzına gelmiş. Hepimizin şerefini kurtardın. Sağ ol. Şimdi ne yapmayı düşünüyorsun?"

Yüzbaşı Faruk hiç duraksamadı:

"Hemen Anadolu'ya geçmek istiyorum. Bunu sağlarsanız sevinirim."

İnebolu'dan Anadolu'ya geçebilmek için gizli Muharip örgütünden 'temiz kâğıdı' almak gerekiyordu. Ankara yeni orduda yalnız güvenilir, bilinçli ve dürüst subaylara yer vermekteydi.
"O kolay. Ama İstanbul'da da önemli işler var! Mesela M.M Teşkilatı, gerektiğinde İstanbul için çarpışmak üzere semt semt örgütleniyor.''

Faruk başını salladı:

"Siz beni Anadolu'ya yollayın."
"Sen bilirsin."

Sarışın, çelimsiz, genç bir sivil saygıyla yaklaştı:

"İyi akşamlar!"

Ekrem tanıttı:

"Muhabere Teğmeni İhsan. Görünüşüne bakma ha, yaman delikanlıdır." İstanbul'daki subaylar, Mütareke'den sonra, Anadolu'ya yardım için kendiliklerinden Çeşitli gizli örgütler kurmuşlardı. Teğmen İhsan da, savaş bitip Libya'daki görevinden İstanbul'a dönünce, daha kuruluş aşamasındayken Yüzbaşı Neşet Bora'nın kurduğu örgüte katılmış, bu küçük örgüt İmalat-i Harbiye ve Yavuz grupları ile birleşerek genişlemiş, güçlenmiş ve Muharip adını almıştı. Daha başka örgütler de vardı.
Ama Ankara'nın en güvendiği kuruluş Muharip örgütü idi. Anadolu'ya geçecek subaylar hakkında inceleme yapmak ve temiz belgesi vermek yetkisi bu örgüte aitti.

Faruk gülümsedi. Mühendis teğmenin yamanlıkla en ufak bir ilgisi bile yoktu. Pembe yanaklı, anasının kuzusu bir İstanbulluydu. Ekrem Bey sesini daha da alçaltarak, "Bir şey düşünebildin mi?" diye sordu. İhsan "Evet efendim" dedi ve Selimiye Kışlası'nda bulunan tele cihazlarını kaçırmak için tasarladığı planı bir solukta anlattı. Faruk dayanamadı, gürültüyle güldü. Bacaksız teğmen sahiden yamanlı galiba.

O da heveslendi:

"Nalıncı yokuşundaki türbenin sandukası altına iki tane ağır makineli tüfek saklamıştık. Bu tüfekleri İngilizlere selamlata selamlata caddelerden geçirip de öcümü almazsam, yazıklar olsun bana!"

M. KEMAL PAŞA'nın sözünü hiç kesmeden dinlediği Bekir Sami Kunduk, açıklamasının sonuna gelmişti. "Paşa Hazretleri." dedi, arz ettiğim sebeplerle bütün sorumluluğu üzerime alarak, anlaşmaları, arkadaşlara haber vermeden, ben yaptım ve imzaladım. Hiçbiri, memleketin yüksek çıkarlarına aykırı değildir. Fransızlarla yaptığım anlaşma yüzünden Meclis'te ağır eleştiriler yapıldığını öğrendim ve çok üzüldüm. Aleyhte konuşan arkadaşların duygusal davrandıklarını sanıyorum. Yaptığım anlaşmaları Meclis'te savunmaya ve yararlı olduklarını ispat etmeye hazırım. Çünkü üçü de uygar memleketlerle yeniden ilişki kurmamızı amaçlıyor."
İstasyona gümbürtüyle giren bir tren, Bekir Sami Bey'in konuşmasını ikiye böldü.

Bekir Sami Bey, bakışlarını halının karışık desenlerinde dolaştırarak konuşmasını tamamladı:

"Girişimde bulunmadan önce çok düşündüm, Paşam. Bu savaşı sürdürürsek, bir gün mutlaka bir felakete uğrayacağız. Çok feci durumlara düşeceğiz. Esir ve zelil olacağız. Bunun için bir an önce barış yapmak zorundayız. Bu sözleşmelerle barış yolunu açtığımı sanıyorum. Eğer reddedilirse, hepimiz, tarih ve millet önünde sorumlu oluruz!" Sustu.
"Bitti mi?"
"Evet efendim."
"Sizi sükûnetle dinledim."
"Teşekkür ederim."
"Şimdi de siz beni sükûnetle dinleyeceksiniz." "Emredersiniz."

M. Kemal Paşa sigarasını bastıra bastıra söndürdü:

"Bu dava benim kişisel davam değil. Geçen yıl, Meclis'in açılışından önce, hatırlarsınız, siz yakın arkadaşlarımı toplamış, 'Milli Mücadele'yi engellemek isteyenler, benim maceracı olduğumu iddia ediyorlar; bu kutsal davaya zarar vermemek için görevimi bir arkadaşa devretmek, bir kenara çekilerek unutulmak istiyorum' demiştim.56 Doğru mu Bekir Sami Beyefendi?" "Evet efendim."

"Ama sizler itiraz ettiniz, isyan ettiniz, görevde kalmam için ısrar ettiniz. Doğru mu beyefendi?"
"Evet Paşam."
"Ben de bunun üzerine göreve devam ettim. Bin zorlukla Meclis'i toplamayı başardık.

Meclis büyüklüğüne yakışır bir azimle davaya sahip çıktı ve uygar dünyadan çok basit bir şey istedi:

Hür ve bağımsız yaşamak. Doğru mu?"
"Doğru."
M. Kemal Paşa, "Ben askerim.." dedi, "..savaşın ne olduğunu hepinizden iyi bilirim. Zorunlu değilse savaş cinayettir. Ben de elbette barıştan yanayım. Çünkü yüzlerce yıllık yaralarımızı ancak barışta sarabiliriz. Ama galip devletler, hür ve bağımsız yaşama hakkımızı kabul etmiyorlar. Kabul edeceklerini gösteren en ufak bir belirti de yok."

Ayağa kalktı, sesi iyice acılaşmıştı:

"Geliniz!"

Hızla pencereye yürüdü, perdeyi yırtar gibi açtı:

"Lütfen bakınız! Bu tren, az önce Eskişehir'den geldi, vatanına kan borcunu ödeyen gazileri getirdi.. "
Bekir Sami Bey pencereden dışarı göz attı. Acemi askerler, kaba tahta sedyelerde yatan ağır yaralıları, hiç konuşmadan, yük vagonlarından alıp Cebeci Hastanesi'ne götürmek için istasyon önünde bekleyen araba ve kağnılara taşıyorlardı.

"..Biraz sonra da, şimdi yaralı arkadaşlarını taşıyan şu gencecik askerleri alıp cepheye götürecek. Bu insafsız ve vahşi savaşı, kendi vatanında garip dolaşan bu mazlum millet mi başlattı beyefendi?"
Bekir Sami Bey, "Hayır efendim" diye mırıldandı.
"..Üzerine kinle, entrikayla, ateşle gelen dış düşmanlara ve içerdeki hainlere ve gafillere karşı, namusunu ve vatanını savunmaktan başka ne yapıyor? Biz bu zavallı milletin maddi ve manevi haklarını, sırf lütuflarını kazanmak için yabancılara nasıl bağışlayabiliriz? Asıl o zaman tarih ve millet önünde sorumlu olmaz mıyız? Kendimizi kurtarmak için geleceklerini satarsak, bu insanlar, ilerde hepimizi lanetle anmazlar mı?"
Bekir Sami Bey pencereden istasyona bakıyordu hâlâ. Bir asker, kucağında küçük bir çocukla vagondan aşağı atladı. Çocuğu yerde bekleyen askerin kollarına bıraktı, bir başka yaralıyı getirmek için tekrar vagona girdi. Bekir Sami Bey, birden gözlerinin dolmasına engel olamadı. Çocuk sandığı şeyin, iki bacağı da kökünden kesilmiş genç bir subay olduğunu fark etmişti.

"..İmzaladığınız anlaşmaları, Misak-ı Milli'ye aykırı oldukları için reddetmesi tavsiyesiyle hükümete götüreceğim. Kişisel dostluğumuz elbette sürecektir. Ama hükümette arkadaşlık etmemize artık imkân kalmadığını sizin de teslim edeceğinizi sanıyorum. " Bekir Sami Bey, M. Kemal Paşa'nın eleştirmekle yetinerek, genel eğilime boyun eğeceğini ümit etmekteydi. Bu keskin tepki karşısında çıplak kalmış gibi titredi. Lloyd George ile 4 Mart günü yaptığı özel görüşmenin tutanağını göstermekten caydı. Çünkü o gün Lloyd George'a -Moskova'daki Türk kurulu İngiliz emperyalizmine karşı dire-nebilmek amacıyla Sovyetlerle anlaşabilmek için çırpınırken- Sovyetler'e karşı bir Kafkas birliği kurulması için işbirliği teklif etmiş ve İngiliz Başbakanının takdirini kazanmıştı. Lloyd George'un, bu görüşmeyi gizli tutacağını sanıyordu.

Oysa İngiliz Başbakanı bu teklifi, Türk-Sovyet yakınlaşmasını bozmak için el altından ve hiç vakit kaybetmeden Sovyetler'e duyurmuştu bile.
İHSAN, telsiz deposunun komutanı Yüzbaşı Hikmet ve yardımcısı Üsteğmen Hakkı Petek ile akşamüstü Üsküdar'da bir muhallebicide buluştu.
İhsan'ın tahmini doğru çıkmıştı. Depodaki malzemeler arasında, savaşın bitmesine yakın Almanya'dan gönderilmiş ve hiç kullanılmamış 10 vatlık 6 Telefunken dağ telsizi ile kamyonlara monte edilmiş sahra telsizleri vardı. İhsan, "Hepsini kaçırmayı düşünüyorum" dedi. Hikmet toy teğmene ters ters baktı. Anlaşılan gizli örgütü gözünde boşuna büyütmüştü.

Üsteğmen Hakkı niyeti olmadığı halde lafa karıştı:

"Yahu, siz bizim boş durduğumuzu mu sanıyorsunuz yoksa? Bunun için biz de çok kafa patlattık ama hiçbir çare bulamadık. Her yan İngiliz denetimi altında. Kuş uçurtmuyor adamlar. Depoların ve telsiz arabalarının kapıları da mühürlü."

Teğmen yalnız toy değil, inatçıydı da, "Zarar yok." dedi, "..Selimiye'de bir Sıhhiye Birliği olacaktı. Hâlâ duruyor mu o?" "Evet. Niye sordun?"
"Çünkü iş, o birliğin doktor komutanına bağlı."

Hakkı'nın yüzü iyice karardı:

"Öyleyse hiç ümit yok. Suratsız, laf anlamaz doktorun biridir." "Olsun! Yarın Selimiye'ye gelsem, beni tanıştırır mısınız?"
Üsteğmen Hakkı boynunu büktü.

Bu çocukla tartışmayı sürdürmenin bir anlamı yoktu:

"Gel."

Yüzbaşı Hikmet, bu konuşmadan sıkılmıştı, İhsan'a azarlar gibi, "Haydi ye de kalkalım" dedi. İhsan daha dokunmadığı keşkülden bir kaşık aldı, ağzına götürdü, vitrinden içeri imrenerek bakan iki çocukla göz göze gelince utandı, kaşığı tabağın kenarına bıraktı. Kalktılar.
ONLAR KALKARKEN, Embros gazetesinin savaş muhabiri İlia Vutieridu ile 3. Yunan Tümeni Komutanı General Trikupis de, Bursa'da, Anadolu Oteli'nin yemek salonunda, sofraya oturuyorlardı.

Trikupis siyaset dışında kalabilen ender komutanlardan biriydi. Uçları yukarı kıvrık siyah bıyıklı, ciddi yüzlü, uzunca boylu, güven veren bir askerdi. Zafer için yetiştirilmiş her asker gibi yenilgiden çok rahatsız olmuştu.
Yemek boyunca havadan sudan konuşmaya özendi ama sonunda söz yine savaşa geldi. Vutieridu, ordunun Anadolu'dan geri çekileceğinden korkuyordu. Trikupis, "Hayır İlia.." dedi, "..asıl savaş şimdi başlıyor. Bu sava ş için bütün gücümüzü ortaya koymak zorundayız. Zira sonunda iki yandan biri mahvolacak."

TEĞMEN İHSAN AKSOLEY, ertesi sabah Haydarpaşa Hasta-nesi'ne uğradıktan sonra Selimiye'ye geldi.
Nizamiye kapısı İngilizlerin denetimi altındaydı. Zorlukla izin alabildi. Nöbetçi subay yanına bir de İngiliz eri kattı. Dev Selimiye Kışlası'nın Haydarpaşa'ya bakan kısmında, iskelet halindeki birkaç küçük Türk birliği ile esir kamplarından parça parça İstanbul'a taşınan askerler kalıyorlardı. Kışlanın karşı kısmı ise iç savaşta Sovyet birliklerine yenilerek Rusya'dan kaçan General Vrangel ordusunun döküntülerine ayrılmıştı. Namlu ağızlarına meşin kılıflar geçirilmiş pırıl pırıl İngiliz toplarının ve kamyonlarının düzenle sıralandığı geniş avludan geçip binaya girdiler. Koridorlarda İngilizce uyarı levhaları vardı. Yüzbaşı Hikmet, Üsteğmen Hakkı ve kısa boylu, suratsız doktor, İhsan'ı bekliyorlardı.

Hikmet atıldı:

"Ziyaret için kaç dakika verdiler?"
"15 dakika."
"Öyleyse acele edelim."

Tanıştırdı:

"Binbaşım, bu delikanlı Teğmen İhsan.. "

Doktor Hasan azarladı:

"Merasimi bırak."

İhsan'a döndü:

"Ne istiyorsun?"
"Buradaki askerlerimizden biri hastalanırsa, hastaneye siz sevk ediyorsunuz değil mi?" "Evet ama sana ne?" "Nasıl sevk ediyorsunuz?"

Doktorun yüzü morarmaya başladı:

"Allah Allah! Adam beni sorguya çekiyor. Yazıyorum, gidiyor."
" İngiliz Komutan onaylamadan mı?"
"O onaylamadan, burada yaprak bile kımıldamaz."
Yüzbaşıya, "Bu ne şaşkoloz adam" diye homurdandı.

İhsan duymazlıktan geldi:

"Binbaşım, siz her gün, birkaç askeri, veba veya kolera şüphesi ile hastaneye sevk etseniz, ne olur?"
"Ne olacak, kıyamet kopar!"

Birden ayıldı:

"Yoksa senin niyetin, bulaşıcı hastalık korkusuyla İngilizleri Selimiye'den kaçırtmak mı?" "Evet. Buraya gelmeden başhekimle konuştum, Haydarpaşa Hastanesi, istediğimiz gibi rapor verecek."

Doktor gözlerini kıstı:

"Sonra da depolarda ne var ne yok, toparlayıp Anadolu'ya mı yollayacaksınız?"
Hikmetle Hakkı korkuyla bakıştılar. Haydarpaşa Başhekimi Ziya Bey'den, doktor hakkında bilgi almış olduğu için İhsan sükûnetle, "Evet efendim.." dedi, "..yardımcı olmak istemez misiniz?"

Doktor infilak etti:

"Bir de soruyor sersem! Elbette isterim."

Elini alnına vurdu:

"Allah kahretsin! Bu kadar basit bir hile neden daha önce benim aklıma gelmedi? Bir hafta sonra, burada bir tek İngiliz kalırsa, yuh olsun bana. Hazırlığınızı yapın!" Odadan kapıyı gümleterek çıktı. Hikmet'le Hakkı, sevinç içinde teğmene sarıldılar. "Oldu! Daha 10 dakikamız var. Otur da çay içelim!"
ANKARA'ya gelmesi için Kızılay aracılığı ile M. Kemal'den çağrı alan Yakup Kadri, heyecan içindeydi. Ciğerlerinden rahatsız olduğundan, büyük savaş sırasında üç yıl İsviçre'de tedavi görmüş, iki yıl önce İstanbul'a gelmişti. Daha o zaman İstanbul'un onur ve ümit kırıcı havasına dayanamayarak hemen Anadolu'ya geçmek istemişti ama M. Kemal, yazılarıyla milli mücadeleyi desteklemesinin daha yararlı olacağını bildirdiği için İstanbul'da kalmıştı. Yazar Abidin Daver, çetin yolculuğun ve Ankara'daki ilkel şartların, sağlığını sarsacağını düşünerek şefkatle, "Gidecek misin?" diye sordu.

Yakup Kadri coştu:

"Elbette! Ankara'da ne Yunan takkesi var, ne İngiliz kepi, ne Fransız kasketi, ne İtalyan şapkası, ne sansür, ne de zindan!62 Ciğerlerimi temiz hava ile doldurmak istiyorum."

İdare Memuru Mahmut, "Kızılay'dan istediğimiz bilgi geldi.." diye sevinçle içeri girdi, "..İstanbul halkından kuruş kuruş 155.000 lira toplanmış!"

Odadakiler doğruldular:

"İnanılmaz bir sonuç bu!"
"Evet efendim. Bu hesaba göre İstanbul halkının büyük çoğunluğu, Ankara'yı destekliyor."

Yemeğe çıkmadan önce, İkdam gazetesinde biraraya gelmiş olan gazeteciler, derin bir huzur içinde sustular. Çünkü bu güzel sonuçta, hükümet ve işgal sansürü ile boğuşa boğuşa görevini sürdüren yurtsever basının payı büyüktü.

İSTANBULLU TÜRKLERİN bir bölümü işgalcilerle iyi geçiniyor, hiçbir şeyi umursamadan zevk ve sefa içinde yaşıyordu. Bir bölümü işbirlikçilerin ve yobazların telkinleri yüzünden Milli Mücadele'ye karşıydı. Küçük bir bölüm de para için işgalcilere hizmet ediyordu. Ama çoğunluk Ankara'yı desteklemekteydi.
İşgal olayı, galiplerin saygısızlığı, Yunan ordusunun vahşeti, Rumların gösterileri İstanbulluları çok çabuk uyandırmış, uyanış hızla her kesime yayılmıştı. Anadolu için olduğu anlaşılan her işe ve işleme destek vermeye başladılar. Bu hareketin bir lideri yoktu. Bu çok yönlü, büyük, karmaşık hareketin içinde yalnız aydınlar ve bürokratlar değil, her düzeyden, birçok meslek ve milletten, kadın ve erkek İstanbullular vardı.
Anadolu'yu desteklemek, Milli Mücadele'nin devam edebilmesi için İstanbul depolarındaki silah, cephane, askeri araç-gereci Anadolu'ya kaçırmak, Anadolu için haber toplamak, Anadolu'ya geçmek isteyenlere yardımcı olmak ve gerektiğinde İstanbul için dövüşmek üzere gizli örgütler, gruplar, dayanışma birlikleri, hücreler kurulmuş, var olan dernekler, loncalar, topluluklar da bu harekete katılmışlardı.

Buna karşılık, İngiliz üniformasıyla dolaşan bir kısım Rumlar ve Ermeniler, Hürriyet ve İtilaf Partisi'nin üyeleri ve ücret karşılığı av köpekliği yapan her milletten hayli Osmanlı da Anadolu'ya yardım edenleri keşfetmek, izleyip ihbar etmek, yakalatmak için durmadan çabalıyorlardı. Yakalanacak olanları zindan, işkence ve idam beklemekteydi.
Ama görevli olan ya da payına bir görev düşen namuslu İstanbullular, bu tehlikeleri göze alarak çalışıyorlardı. İstanbul yönetimi ile İngilizler, bu buzdağının ancak su üstüne yansıyan bazı bölümlerinden haberliydiler.
GECE Muharip örgütünün yöneticileri, Süleymaniye'deki güvenli evde buluştular.

Binbaşı Ekrem çok sıkıntılı görünüyordu, hemen içini döktü:

"Şimdiye kadar kim Ankara'dan çağrı aldıysa, derhal Anadolu'ya hareket etti. Bugün Harbiye Nezareti İstihbarat Müdürü ve M. Kemal Paşa'nın sınıf arkadaşı Albay Asım Gündüz'e, Ankara'ya çağrıldığını bildirdim ama gitmek için hiç beklemediğim bazı şartlar ileri sürdü."

Şaşırdılar:

"Ne gibi şartlar?"

Binbaşı Ekrem cebinden not aldığı kâğıtları çıkardı:

"Hanedandan bir şehzade ile birlikte Anadolu'ya geçmek.. Şehzadenin bir cepheye komutan
yapılması.. Kendisinin de şehzadenin kurmay başkanlığına atanması."

Yüzbaşı Aziz Hüdai'nin yüzü, cehennem taşı yalamış gibi buruşuverdi. "Yahu.." diye bağırdı, "..bizim albay, demek ki daha uyanmamış. Elbet bir gün o da uyanır. Durumu Ankara'ya bildirelim."

M. Kemal'in cevabı iki gün sonra ellerine geçecekti:

"Çağrı iptal edilmiştir!"

NALINCILAR YOKUŞUNDAKİ türbenin arkasındaki avluda, geniş omuzlu, koca elli, palabıyıklı bir adam, yerde duran iki açık tabuta, ağır makineli tüfeklerin parçalarını özenle yerleştiriyordu. Yüzbaşı Faruk, "Tüfeklerin durumu iyi mi Haydar Çavuş?" diye sordu. Irak'ta silah arkadaşlığı yapmışlardı.
"İkisi de zehir gibi yüzbaşım. Daha çok iş görür bunlar." "Sen ne zaman Anadolu'ya geçeceksin?"

Haydar Çavuş kırgın önüne baktı:

"Soruşturdum beyim, bizi çağırmıyorlar."

Haklıydı. Ankara hükümeti, yıllardan beri cepheden cepheye koşturulan bu yorgun kuşaklan, silah altına çağırmıyordu. Çünkü elde yeni birlikleri donatacak kadar silah da yoktu, cephane de. Çoğu da sakattı. Belki yetkililer, savaşa doymuş bu eski askerlerin çağrıya uymayacaklarından da çekinmekteydiler.
Küçük caminin ak sakallı imamı avluya girdi, "İstediklerini hazır ettik oğlum" diye seslendi. Arkasında güvenilir mahalleliler vardı. Haydar Çavuş aceleyle tabut kapaklarını kapatıp sıkıca çiviledi. Biri tabutların üzerine, kaç zamandır sandık dibinde saklandıkları için kırışmış bayrakları serdi.

BİNBAŞI EKREM ile İhsan, Faruk'tan gelen haber üzerine Divan Yolu'nun ağzında bekliyorlardı. İkisi de gözlerine inanamadı.
Faruk, bayrağa sarılı iki tabutu taşıyan küçük cemaatin önüne geçmiş, sırtında imamın cüppesi, başında beyaz sarık, ağır ağır yürüyerek yaklaşıyordu. Bir işgal devriye kolu, komutanının emri üzerine durup cenazeleri ve Yüzbaşı Faruk'u saygıyla selamladı. Faruk'un ağzı, belli belirsiz bir gülümseme ile kıvrıldı. Cenaze alayı, Ayasofya'ya doğru, rast geldiği İngiliz subaylarının selamları arasında uzaklaştı.

Makineli tüfekler biraz sonra, Ayasofya'nın arkasındaki yanmış bir konağın enkazında oturan alaylı Teğmen Ahmet Ağa'ya teslim edilecek, onun sandıkladığı silahlar, iş makinesi, hurda demir, değirmen taşı diye, kapalı adı Zafer Ticarethanesi olan İnebolu Menzil Komutanlığına sevk edilecekti.
Ekrem keyifle, "Vay deliffişek.." dedi, "..dediğini yaptı. Üstelik yüksek rütbeli İngiliz subaylarına bayrağı da, kendini de selamlattı."

İhsan sözünü fazlasıyla yerine getiren Faruk'u gıpta ile izliyordu. Olacakları düşününce heyecandan midesi kasıldı. Dr. Hasan, önüne geleni veba şüphesiyle hastaneye sevk etmişti. Haydarpaşa Hastanesi'nin, tahlil sonuçlarını anlaştıkları şekilde, bugün Selimiye Komutanlığı'na bildirmesi gerekiyordu.
POLVARİSTA'dakiler bir kere daha sarsıldılar. Yunan taarruzu başlayınca, Türk sürgünlerin bırakılmasını erteleyen İngilizler, silik grubu da ikiye böldüklerini bildirdiler. Önce 37 sürgün serbest bırakılacaktı, belirsiz bir süre sonra da kalan 27 kişi. Kısacası Türklerle oynuyorlardı.

Çoğu bezginlik içinde rutubetli ve haşaratla dolu odalara kapandı. Bazı sürgünler kışlanın arka bahçesinde bir tenis kortu yaparak oyalanmaya karar verdiler. İşbölümüne göre Bitlis Valisi Abdülhalik Renda, Mülkiye Müfettişi Şükrü Kaya, İttihat ve Terakki Partisi Genel Sekreteri Mithat Şükrü Bleda toprak kazacak, Dahiliye Nazırı Fethi Okyar, Diyarbakır Milletvekili Fevzi Pirinççioğlu, gazeteci Ahmet Emin Yalman taş kıracak, Maarif Nazın Sarhoş Şükrü ile İstanbul Milletvekili Numan Usta da arabayla moloz taşıyacaktı. Çökmemek için daha o gün hırsla işe koyuldular.

HASTANEYE sevk edilmiş yirmi sekiz erin kolera olduğunu bildiren yazı, Sultan Selim'in odasına yerleşmiş olan kibirli İngiliz Komutanın önüne öğleden sonra geldi. Panikleyen İngilizler hiç vakit geçirmeden Selimiye'yi boşalttılar. Meydan Türklere kalmıştı.
Dağ telsizlerinin yerleştirildiği açılmamış sandıklar, hemen o gece bina dışına, talimhanenin duvarı dibine taşındı. Sabahleyin de Bursalı Osman Çavuş, telsiz kamyonlarının kapaklarını menteşelerinden sökerek mühürleri bozmadan içlerini boşalttı.

Becerikli çavuş bir yandan çalışıyor, bir yandan da Libya'da silah arkadaşlığı yaptığı İhsan'a takılıyordu:

"Teğmenim, maşallah hiç değişmemişin. Hâlâ yakışıklı bir delisin."

Depolarda işe yarar ne varsa yıldırım hızıyla sandıklandı. Talimhane duvarı dibinde 20 büyük, 75 küçük sandık birikmişti. İhsan Haydarpaşa Hastanesi'nden bir sıhhiye arabası istedi. Hava kararır kararmaz erler, büyük sandıkları arabayla, küçük sandıkları sırtta iskeleye taşıdılar.

Rastladıkları iki İngiliz nöbetçiyi susturup bağladılar.
Eski bir deniz subayı olan Korsan Murat Reis'in ışıkları söndürülmüş büyük motoru, iskeleye yanaşmış bekliyordu. Başına iş açılacağından korkarak direnmeye yeltenen gümrükçü Halil'i, silahla ikna etmek gerekti. Sandıklar motora yüklendi. Yüzbaşı Hikmet, Üsteğmen Hakkı ve o sabah nikâhlandığı eşi Fahriye Hanım motora atladılar. Oynanan oyun birkaç gün içinde anlaşılacağı için artık İstanbul'da kalmaları mümkün değildi. Dr. Hasan da ilk fırsatta Anadolu'ya geçmek için Selimiye'yi terk etmişti.

Hakkı'yla Fahriye Hanım'ın durumunu öğrenen deryadil Reis neşelendi:

"Biz de düğünü bu gece deniz üstünde yaparız. Kamaramı gelinle güveye veririm."
Motor sessizce iskeleden ayrılarak burnunu Boğaz'a çevirdi. Dikkati çekmeden düşman zırhlılarının arasından geçip Karadeniz'e çıkmaya çalışacak, devriye gezen Yunan savaş gemilerine yakalanmazsa, ertesi gün İnebolu'da olacaktı.

O SAATTE İzmir Pasaport iskelesine de bir Yunan savaş gemisinin motoru yanaşıyordu. Yunanistan'ın İzmir Yüksek Komiseri Stergiadis, yardımcısı eski Drama Valisi Giritli Müslüman Naipzade Ali, Yunanlıları desteklediği için yerini koruyan İzmir Belediye Başkanı Hacı Hasan Paşa, General Papulas ve karargâh mensupları, İzmir'in ileri gelen Rumları ve işbirlikçi bazı Türkler, iskelede Yunan Başbakanı Gunaris'i bekliyorlardı. Gunaris, ordu yöneticileri ile yüz yüze konuşmak için İzmir'e gelmeyi uygun bulmuştu. Beraberinde Savaş Bakanı Teotokis ile yeni Genelkurmay Başkanı Korgeneral Dusmanis ve hükümetin askeri danışmanı Tuğgeneral Stratigos vardı.
Karşılama töreni kısa sürdü. Gunaris ve beraberindekiler, sivillerden ayrılarak, hemen ordu karargâhına hareket ettiler. Konak meydanındaki eski 17. Türk Kolordusu'nun tarihi karargâh binasını, şimdi Yunanlılar ordu karargâhı olarak kullanıyorlardı.

Uzun masanın çevresinde herkes yerini alır almaz, Gunaris konuya girdi:

"General Papulas, Türk ordusu daha da güçlenmeden taarruza geçilmesini isteyen raporunuzu Bakanlar Kurulu'nda uzun uzun görüştük, önerinizi ilke olarak kabul ediyoruz. Fakat bu kez, çok esaslı bir hazırlık yapıldıktan sonra taarruza geçilmesini uygun bulmaktayız."
Papulas'ın ve kurmaylarının yüzleri asıldı.

Gunaris gülümsedi:

"Açıklamalarımdan sonra, gecikmeden korkmayacağınızı sanıyorum. Çünkü orduyu en mükemmel şekilde donatacağız."

Papulas'ın sağında Ordu Kurmay Başkanı Albay Konstantin Pal-lis, solunda da Kurmay Başkan Yardımcısı Albay Sariyanis oturuyordu. İkisinin de gözleri açıldı. "Emrinize 1.000 kamyon ve 250 ambulans daha vereceğiz. İzmir depolarında bulunan 37 ağır Türk topunu da kullanabileceksiniz. İngilizlerle görüştük, toplan almanıza göz yumacaklar. Son yedi kuşağı silah altına alarak genel seferberliğimizi tamamlıyoruz. Ayrıca Anadolu'ya anavatandan iki tümen daha yollayacağız. Gerekirse Anadolu'daki soydaşlarımızdan da yararlanacağız. Küçük Asya Ordusu'nun mevcudunu 225 bin kişiye çıkarmaya karar verdik. Yunan tarihinin en büyük ordusunu kurmak istiyoruz."

Açıklamasını etkili bir cümle ile bitirdi:

"General! Millet bu fedakârlığa karşı sizden bir tek şey istiyor: Kesin zafer!"
Hepsinin kaygısı uçup gitmişti. Böyle bir savaş makinesinin kurulması için aylarca beklemeye değerdi.
General Papulas heyecandan iyice boğuklaşmış bir sesle, "Sayın Başbakan.." dedi, "..ben de millete ve hükümete kesin zafer vaat ediyorum."

AKDENİZ GÜNEŞİNDE yıkanan Sakız Adası'nın kuzeyindeki Kardamilla Köyü, sabahleyin telaşlı çan sesleriyle çalkalanıyordu.
Evinin taş duvarı dibine çömelmiş, kemiklerini ısıtan Dimitri Baba irkildi. Vakitsiz çan çaldığına göre mutlaka biri ölmüş olmalıydı. Doğrulmak istedi ama bacakları öyle tatlı uyuşmuştu ki caydı, "Ben iyi ki yaşıyorum" diye geçirdi içinden. Bu yıl toprak erken uyanmış, ağaçlar çok çabuk donanmıştı. Ayaklarının dibinden yavru bir kertenkele aktı. Hava reyhan kokuyordu.

Birinin geçtiğini görünce seslendi:

"Kim ölmüş?"
"Hiç kimse. Bütün gençleri askere alıyorlar."
Kuru ceviz kabuğu gibi buruşuk yüzünü uğuşturdu, "Doğru bilmişim.." dedi kendi kendine, "..işin ucunda yine pis ölüm var."
Birçok genç gibi Dimitri Baba'nın torunu Panayot da asker olacaktı.

İNEBOLU MEVKİ KOMUTANI Yarbay Nidai yerinden fırladı:

"Ne diyorsun?.. "
Limanın sığlığı yüzünden İnebolu'nun açığında demirleyen Kemo adlı İtalyan gemisine çıkan denetim subaylarından biri, telaşla geri dönmüş, gemide Veliaht Abdülmecit'in oğlu, Vahidettin'in damadı Şehzade Ömer Faruk'un bulunduğunu bildirmişti. "Ankara'ya gidecekmiş." "Ankara mı çağırmış?"
"Hayır!"
"Yalnız başına mı gelmiş?" "Albay Kel Asım Bey'le birlikte."
Yarbay Nidai Ömer Faruk'u, göğsü dekoratif nişanlarla dolu fiyakalı fotoğraflarından tanır ve can pazarından gelmiş bütün subaylar gibi gülünç bulurdu. Her şey az çok yoluna girdikten sonra, bu delikanlının çıkıp gelmesi midesini bulandırdı.70 Bilmediği yeni bir durum olduğunu düşünerek, Şehzade'nin karaya inmesine izin verdi ve durumu Ankara'ya telledi.

Belediye Başkanı Hüseyin Kâşif Bey, Şehzade ile Albay Asım Gündüz'ü eve yemeğe davet etti. Subayların katılmadığı yemek soğuk geçti. Ankara'nın cevabını beklemek için yemekten sonra bahçeye indiler. Kahvelerini içtikleri sırada bir inzibat eri göründü. Elinde bir telgraf vardı. Selam verip Ömer Faruk'a uzattı.

Telgraf M. Kemal Paşa'dan geliyordu ve şöyle bitiyordu:

" İstanbul'a dönmeniz ve hanedanın bütün üyelerinin hizmetlerinden yararlanılacağı güne kadar orada kalmanız rica olunur."
Şehzade ve Albay Asım, akşam İnebolu'ya uğrayan bir gemiyle İstanbul'a yolcu edildiler. Şehzadenin geri gönderilmesine, İnebolu'da, birkaç yaşlı Hürriyet ve İtilaf Partiliden başka kimse aldırmadı.

MALTA SÜRGÜNLERİ, geceli gündüzlü bir çalışmadan sonra yapımı bitince, derme çatma tenis kortunun tantanalı bir törenle açılmasına karar vermişlerdi. Aralarında böyle gösterilerin ustası ve hasretlisi bir hayli nazır bulunuyordu. Ama Polvarista Komutanının verdiği haber, açılış hazırlığını baltaladı. 37 kişinin vizeleri gelmişti. Ertesi gün İtalya'ya hareket etmeleri gerekiyordu.

Son geceyi burada kalacak sürgünleri incitmemek için sessiz geçirdiler.
37 kişiden yalnız Ziya Gökalp, Ahmet Ağaoğlu, Medine Muhafızı Fahrettin Türkkan Paşa ve Fethi Okyar Ankara'ya geçecek, ötekiler yurtdışında ya da İstanbul'da kalacaklardı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1 Nisan 1921 - 9 Temmuz 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Sa

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:37

Öteki sürgünlerin de bir-iki gün sonra serbest bırakılması bekleniyordu. KAÇAK SUBAY ve silah denetimi yapan işgal subaylarının titizliği yüzünden Triestino adlı İtalyan gemisi, İstanbul'dan iki saat gecikmeyle ayrıldı. Gün batmak üzereydi. Çoğu köylü olan yolcular, arka güvertenin küpeştesine dayanmış, sessizce, bu büyülü saatte İstanbul'u seyrediyorlardı. Aralarında bir Fransız çift de vardı. Gemi Anadolu Hisarı hizasına geldiği zaman Madam Amiel, suluboya bir rüyadan uyanmış gibi mahmur, "Ama Jean.." dedi, "..Mösyö Konstan-tinidis haksız! Ne yana baksan, burası bir Türk şehri. Yunanlılıkla hiç ilgisi yok."

Jean Amiel, yolculuğun asıl sebebini bilmeyen karısına cevap vermedi. 35 yıl önce, birçok becerikli Rum gibi Marsilya'ya yerleşmiş olan Trabzonlu zengin Konstantin Konstantinidis'in yanında çalışıyordu. Konstantinidis, Avrupa ve Amerika'da bulunan Karadeniz Rumlarını, 1918'de Marsilya'da düzenlediği Pontus Kongresi'nde bi-raraya getirmişti. 500 yıl önce tarihe karışmış olan Pontus devletini diriltmek istiyordu. İstanbul'un bir Yunan şehri olduğunu iddia ediyor, Batum'a kadar Karadeniz kıyılarının da, Rumların nüfusun ancak yüzde onunu oluşturduğuna bakmaksızın, Pontus devletine verilmesini istiyordu. Bütün servetini bu işe ayırmıştı. Venizelos da, Karadeniz kıyılarındaki Rumların örgütlenmeleri için Albay Katenyotis'i görevlendirmiş, Pontus çetelerinde dövüşen Rumların sayısı hızla 25.000'e yükselmişti.

Buna karşılık Karadeniz Türkleri de silahlanmışlardı. Ankara da merkezi Amasya'da olan bir ordu kurmuştu. Merkez Ordusu gibi gösterişli bir ad taşıyan bu kuruluşun toplam tüfek sayısı 6.700'dü. Kuzeyde Pontus çeteleriyle, güneyde de, bu tehlikeli dönemde Koçgiri'de isyan etmiş olan Kürt aşiretleriyle çatışıyordu. Rumların Pontus rüyası bütün sıcaklığı ile sürmekteydi.

Jean Amiel'in görevi, Sumela Manastırı'nı incelemek bahanesiyle Pontus hareketinin Anadolu'daki liderlerinden Trabzon Metropoliti Hrisantos'la buluşmaktı. Konstantinidis'den talimat ve para götürüyordu. Eşiyle geldiği için kuşku çekmeyecek, Türklerle Fransızlar arasındaki yumuşamanın da yardımıyla Trabzon'a çıkması zor olmayacaktı. Yemek salonu da köylüler ve taşralı, kılıksız tüccarlarla doldu. Yolcular durgun, yemekler baştansavmaydı. Müzik de yoktu. Madam Amiel'in canı sıkıldı. Oysa Marsilya'dan İstanbul'a, savaştan sonra bütün Avrupa'yı sarmış olan o çılgınca hava içinde eğlenerek, türlü gösteriler seyrederek gelmişlerdi. Erkenden kamaralarına çekildiler. Sabah geç uyandılar. Kahvaltılarını yapıp güverteye çıkmaları öğleyi buldu.

Sıralara, yerlere, tahta çantalara, küçük denklere oturmuş, küpeşteye yaslanmış yolcular, hiç konuşmadan soluk kıyıyı seyrediyorlardı. Madam Amiel, sağında duran buruşuk fesli, kirli gocuklar giymiş, gözleri uykusuzluktan kanlı adamlara bakarak yüzünü buruşturdu, "Ne kadar çok köylü var bu gemide.." diye yakındı, Fransızca anlamayacakları için de sesini alçaltmadan ekledi:

"..ne kadar da çirkin insanlar." Dr. Hasan, "Madam bizi beğenmedi" diye homurdandı. Yüzbaşı Faruk güldü:

"Haklı. Hepimiz manda leşi gibiyiz."

Uğurlamaya gelen İhsan tanıştırmıştı ikisini. Az sayıdaki kamaralar dolu olduğu için Faruk'la doktor, geceyi birçok son dakika yolcusuyla birlikte, pireli ve küf kokan başaltının tahta döşemesi üzerinde geçirmişler, sabaha kadar gözlerini kırpmamışlardı.

Madam Amiel başını öbür yana çevirdi, makine dairesinde geceledikleri için kömür tozuna ve yağa bulanmış delikanlıları gördü; utanacakları yerde bu hallerinden pek hoşlanmış gibiydiler, iğrenerek döndü:

"Çok da pisler Jean. Güzelim İstanbul'u gerçekten bu ilkel insanların elinde bırakmamalı." Yan güvertenin sonunda, Yakup Kadri, tel gözlüklü, eski elbiseli bir memur ve tek başına Ankara'ya gitmeyi göze almış, sıkmabaşlı, iskarpinli, adının Nesrin olduğunu öğrendiği bir genç kızla sohbet ediyorlardı. Nesrin heyecanını belli etmemeye çalışarak, "Yunan savaş gemileri yolumuzu kesemez, değil mi?" diye sordu.

Tel gözlüklü memur kızı yatıştırdı:

"İtalyan gemisi bu küçük hanım, cesaret edemezler."

Bir delikanlı heyecanla haykırdı:

"İnebolu!"

Kerempe Burnu'nu dönmüşlerdi. Ufukta İnebolu kıyısı bir çizgi halinde görünüyordu. Herkes canlandı. Kömürcü çırağına benzeyenlerden biri, "Haydi toparlanalım. İnebolu'da inip biraz gezeriz" dedi. Gençler hiç itiraz etmeden kalkıp güverteden ayrıldılar.

Madam Amiel "Pisler gidiyor.." diye müjde verdi, sağına göz attı, "..Oo! Çirkin adamlar da gidiyor."
Dr. Hasan bir an önce kılığını değiştirmek için acele eden Faruk'u durdurdu, Madam Amiel'e döndü, Fransızca, "Aziz Madam.." dedi, "..size ve eşinize iyi yolculuklar diliyoruz." Yürüyüp gittiler.

Madam Amiel sersemlemişti, "İşittin mi.." diye feryadı bastı, "..çirkin köylü Fransızca konuştu. Aman Tanrım! Bunlar gerçekten acayip adamlar."
İtalyan kamarot ve tayfaların dostça davranışları Yakup Kadri'nin ilgisini çekmişti. Tel gözlüklü memur, "Ee.." dedi, "..bu hatta kaçak silah, cephane ve subay taşıya taşıya, Türklerle içli dışlı olmuşlar."
"Acaba bu gemide de kaçak silah var mıdır?" "Az da olsa, mutlaka vardır." "Ama bu defa subay yok galiba."

Memur gülümsedi:

"Olmaz olur mu?"

"O kadar dikkatle baktım ama ayırdedemedim."
" İşgal denetimi çok sıkılaştı. Biz de denetimden geçebilmek için geçici kimliğimize uygun şekilde giyinmek ve davranmak için günlerce önce hazırlığa başlıyoruz."

Yakup Kadri ile kız şaşırdılar:

"Yoksa siz de mi subaysınız?"
"Evet efendim. Talimat uyarınca İnebolu'ya kadar kimseye gerçeği açıklamamamız gerekiyordu. Askeri doktorum."
Yakup Kadri "Çok iyi." dedi sevinçle, "..tek doktor da şu sıra Anadolu için büyük kazançtır."

Doktor güldü:

"Biz 40 doktor, 10 eczacıyız."75 Yakup Kadri'nin ağzı açık kaldı.
İnebolu sularına girmişlerdi. Neşeli bir uğultu yükselmişti. O yana döndüler. Temizlenip üniformalarını ve başlıklarını giymiş kırk kadar genç, martı sürüsü gibi bembeyaz, güverteye çıkmışlardı. "Bunlar kim?"

"Heybeli Deniz Okulu'nun kaçak öğrencileri. Onlar da damla damla oluşan deniz kuvvetlerimize katılmak için Samsun'a gidiyorlar. Biz İnebolu'da ineceğiz. İzninizle." Askerce selam verip ayrıldı.

Madam Amiel bu sürprize bayılmıştı. Az sonra güvertelere, üniformalarım giymiş subaylar, askeri doktor ve eczacılar da çıkınca, kendini tutamadı, el çırpmaya başladı. Bugüne kadar hiç böyle çarpıcı bir gösteri görmemişti. Yakup Kadri de heyecan içindeydi. Genç kıza, "Bir romanda yaşıyor gibiyim" diye fısıldadı.

Birkaç heyecanlı delikanlı şarkıya başlamıştı:

Karadeniz, Karadeniz Gelen düşman değil, biziz..
Şarkıya katılanlar gittikçe arttı. Şişman kaptanın her zamanki işareti üzerine tayfalardan biri, dostluk jesti olarak, isten kararmış, buruşuk bir Türk bayrağını direğe çekmeye koyuldu.

Yükseldikçe bayrağın buruşukları düzeliyor, rengi açılıyordu. Nesrinin gözleri doldu.
İnebolu'nun Yarbaşı'na doğru set set yükselen beyaz evleri, denize açılmaya hazırlanan büyük kayıklar, yalıda toplanan halk görünüyordu artık.

Gemideki bütün Türklerin katıldığı şarkı Anadolu'nun en hareketli deniz kapısı İnebolu'ya yansımaktaydı:

Onun sana selamı var,
Diyor ki düşmanın ne canı var?
Kovsun onu sularından
Orada Türk sancağı var!
ANKARA iyice ısınmış, Meclisin karşısındaki set üstünde bulunan Millet Bahçesi yine açılmıştı. Birkaç söğüt ve kavak ağacının gölgesine örtüsüz masalar, tahta iskemleler serpiştirilmişti. Bahçeye, şimdi yerinde geniş Bankalar Caddesi'nin bulunduğu toprak yoldan giriliyordu. Birçok milletvekili hava almak için bahçede toplanmıştı. Sohbet ediyorlardı. İzmir Milletvekili Enver Bey, "Meclis açılalı, hükümet kurulalı, bakanlıklar çalışmaya başlayalı bir yılı geçti.." dedi, "..binlerce yeni insan geldi Ankara'ya. Ama hâlâ iyi bir lokantası, temiz bir oteli, bir pastanesi, bir kitabevi yok. Kimsenin aklına uygarlığın gereği olan böyle yerler açmak gelmiyor. İlkelliği yazgı gibi benimsemişiz. İzmir'in de Müslüman mahalleleri tıpkı böyledir. Rum mahalleleriyse tam tersi. Biz yaşamaktan korkuyoruz. Bu anlayış değişmedikçe."
Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver, uzun süren Bakanlar Kurulu toplantısından çıkmıştı. Gümüş rengi saçları ve her zamanki özenli giyimiyle geldiğini görünce doğruldular.

Zamir Bey seslendi:

"Böyle buyrun."

Hamdullah Suphi Bey eliyle yüzünü yelpazeleyerek oturdu ve merakla bakanlara haberi verdi:

"Bekir Sami Bey Dışişleri Bakanlığı'ndan istifa etti."

Yunus Nadi Abalıoğlu ile Mahmut Esat Bozkurt, Bekir Sami Bey kurulunun üyeleri olarak Londra'ya gitmişlerdi. Bekir Sami Bey tarafından aldatılmış olmayı affetmiyorlardı. Milli Mücadele'nin ve Milli Ant'ın anlamını kavramadığını kanıtlamış olan Bekir Sami Bey'in hükümetten çekilmesine memnun oldular.

Bir milletvekili sordu:

"Anlaşmalar?"

"İtalya ile imzalanan anlaşma da kabul edilmedi."

Ardahan Milletvekili Hilmi Bey'in huzuru kaçmıştı:

"İngiltere'yle yaptığı sürgün ve esir değişimi sözleşmesini reddetmezsiniz değil mi?"
"Bu gece yeniden toplanıp görüşeceğiz. Eşitliğe aykırı olduğu için onun da kabul edileceğini sanmıyorum. "
Bu sırada Bakanlar Kurulu toplantısından çıkan M. Kemal'in dolgu tekerlekli döküntü otomobili, bir toz bulutu içinde Meclis'in önünden geçiyordu. İki yanı bataklık, toprak yoldan Ankara istasyonuna doğru uzaklaştı.

Hilmi Bey çenesiyle arabayı işaret etti:

"Yahu, şu zavallılığımızla koca İngiliz İmparatorluğu'na kafa tutmaya kalkışırsak, gülünç olmaz mıyız?"

MİLLETVEKİLLERİ Millet Bahçesi'nde tartışırlarken, Lord Curzon da, Dışişlerine çağırdığı İstanbul hükümetinin Londra Büyükelçisi Reşit Paşayı diplomatik bir dille azarlamaktaydı. İmzaladığı sözleşmeyi hiçe sayarak Türkleri bir buçuk ay oyalayan ve taahhüdüne rağmen sürgünlerin 24'ünü hâlâ Malta'da tutan İngiliz Hükümeti, İngiliz esirlerinin hemen serbest bırakılmasını istemiş ama Ankara, sözleşmeye aykırı olan bu isteği reddetmişti.

Lord Curzon, Ankara'daki 'kardeşlerinin' İngiliz esirlerini hâlâ bırakmamalarından, İstanbul hükümetinin de sorumlu olabileceğini söyledi. İngiliz siyasetçilerinin en çok kullandıkları yöntem buydu:

Tehdit.
Osmanlılar, Batı karşısında, yüz elli yıldan beri hep azarlanmaya, boynu bükük durmaya ve alttan almaya alışmışlardı.

Reşit Paşa, durumu telaş içinde İstanbul'a şöyle bildirecektir:

"Ankara'nın tutumu, bize karşı iyi niyet gösteren İngilizler üzerinde pek kötü etki yapıyor."

TRİESTİNO'nun çevresini kayıklar almıştı. 'Temiz' kâğıdı olanlar kayıklara binerken, buharlı vinçler de ambarlardaki yükleri, üç çifte kürekli denk kayıklarına yüklüyorlardı. Yükler arasında yüz sandık top mermisi ile Yüzbaşı Faruk'un İngilizlere selamlata selamlata İstanbul sokaklarından geçirdiği iki ağır makineli tüfek de vardı.

Gelen malları teslim almak ve Ankara'ya ulaştırmakla görevli (Menzil Komutanı) Binbaşı Zafer Kemal, Yahya Paşa camisinin kayyımına haber yollatarak, imece için halka çağrıda bulunmasını istedi. İkindi namazı başlamıştı.

Namaz biter bitmez, kayyım seslendi:

"Ey cemaat! Cephane geldii! Haydi imeceyeee!"
Bu çağrılara alışmış olan cemaat çıkışa koştu. Yalıya indikleri zaman, gemiden dönen kayıklar da çekçek yeri denilen kumsala baştankara etmekteydiler. Cephane ve silah sandıkları hızla karaya alındı. Devriye gezen Yunan savaş gemileri gelmeden, sandıkları 200 basamak merdivenli yoldan Yarbaşı'na çıkarmak, sonra da daha içeriye, İkiçay vadisindeki güvenli cephaneliğe taşımak gerekiyordu. Ama artık bu zor işin ustası olmuşlardı. İki kişinin zorlukla kaldırdığı sandığın altına giren İnebolulu, dengesini ayarlar ayarlamaz, yola koyuluyordu. Yakup Kadri, Mevki Komutanı Yarbay Nidai ile taş merdivenin yakınında durmuş, kaynaşan kalabalığı izliyordu. İnebolu'ya iner inmez herkes gibi o da fesi atıp kuzu derisi bir güzel kalpak almıştı. " İnebolu her gün böyle mi?"

"Aşağı yukarı böyle. Her gemiden biraz yük çıkıyor. Bazen motorlar da geliyor. İstanbul'daki örgütlerimiz, haritadan küreğe, tüfek yağından el bombasına kadar, bir orduya ne gerekiyorsa, ambarlardan binbir oyunla çalıp çalıp yolluyorlar. Kendi malımızın hırsızı olduk. Bütün askeri depolar, fabrikalar İstanbul'da toplanmış, bunun tehlikesi hiç hesaba katılmamış. Bu gibi kuruluşlar Anadolu'ya serpilmiş olsaydı şimdi bu acıları çekmezdik.. " "Osmanlı, Anadolu'nun anavatan olduğunu hiç düşünmemiş ki."

Nidai yere tükürdü:

"Düşünmüş olsa bu kepaze hali yaşamazdık. Neyse. Bazı işbilir-ler, işgalcilerin kiloyla sattığı hurdaya çıkmış, düğmeleri koparılmış üniformaları alıp getiriyorlar. Asker mintanla, şalvarla dövüşeceğine, bari bunları giysin diye biz de birkaç kuruş kâr verip satın alıyoruz. Ama on binlerce kişiyi giydirmek kolay mı? Bu yüzden ordu altı kaval, üstü şişhane bir halde. Görünce sakın şaşırmayın."

Kendi üniforması da kurallara uygun değildi zaten.
"..Ne gelirse, kağnı ve araba kollarıyla Ankara'ya sevk ediyoruz. Ayda ancak bir sefer yapabiliyor, sefer başına 25 lira alıyor, yoksul evlerini geçindiriyorlar. Giderken göreceksiniz, İnebolu-Ankara yolu böyle karınca dizileri ile dolu."
İnebolular önlerinden sırtlarındaki sandıklarla koşar adım geçiyor, basamakları soluk soluğa tırmanıyorlardı. İçlerinde ak sakallı erkekler de vardı.
"Bu akşam misafirimizsiniz. Sizleri yarın sabah yolcu edeceğiz."

NESRİN, subay aileleriyle birlikte Şeref Oteli'ne yerleşmişti. İnebolu Tetkik Heyeti Amirliği'nden bir görevli vakit geçirmeden otelde ziyaretine geldi:

"Ankara'ya niçin ve kime gidiyorsunuz küçük hanım?"

"Merkez Komutan Yardımcısı Yüzbaşı Vedat dayımdır. O çağırdı beni." Görevli otelden çıkar çıkmaz Ankara'ya şifreli telgraf çekti. Yüzbaşı, söylediğini doğrulamazsa kızı ilk gemiyle İstanbul'a geri gönderecekti. Askeri Polis örgütünün yerine kurulan Tetkik Heyeti Amirliklerinin görevi, özellikle İngiliz ve Yunan ajanları ile bozguncuların Anadolu'ya girmelerini önlemek, etkinliklerini engellemekti. İstanbul'da, saray ile İngiliz ve Yunanlıların desteklediği, çoğu din postuna bürünmüş işbirlikçi dernek ve örgütler vardı. Bunların halkı isyana, askerleri kaçmaya teşvik etmekle görevli adamları, türlü yollardan Anadolu'ya sızıyor ve zehirlerini bırakıyorlardı.

Tetkik Heyeti Amirliklerinin çok uyanık olmaları gerekliydi. Ama yetişmiş insan az, ödenek yetersizdi. Örgütün başarılı olduğunu söylemek zordu. Bu yetersizlik felakete sebep olacaktı.

YÜZBAŞI VEDAT, şaşkınlık içindeydi. Nesrin, Büyükdere'deki o bahçeli, güzel evi, rahatı, zengin sözlüsünü ve canım İstanbul'u neden bırakıp da bu tozlu ve karanlık kasabaya geliyordu? Ankara'ya katıldığı için kendisiyle selamı sabahı kesmiş olan paşa eniştesi, Nesrin'in yalnız başına bu yolculuğa çıkmasına nasıl, neden izin vermişti?

Telgrafa hemen cevap verdi:

"Yeğenimdir. İlk kafile ile yola çıkarmanızı rica ederim."

Karısı yeğeninin okul arkadaşıydı, onun aracılığıyla tanışıp evlenmişlerdi zaten. Akşam eve gelip de haberi verince Vedia, sevinç içinde, "Ah ne iyi.." diye çığlık attı, "..yalnızlıktan bunalmıştım!"

Hamamönü'nde, Tacettin camisine yakın, tek katlı bir Ankara evinin avluya açılan beş odasından birinde kalıyorlardı, öbür dört odada da subay aileleri oturmaktaydı. Hela ortaktı; su çeşmeden taşmıyor, yemek avluda pişiriliyordu. Emirgân'da doğup büyümüş, oldukça varlıklı bir ailenin kızı olan karısı, geldiğinden beri bu durumdan bir kere bile yakınmamıştı. Bunaldığını ilk kez ağzından kaçırı-yordu. "Ah, inşallah çikolata getiriyordur." Çikolata, biraz da İstanbul demekti.

İNEBOLULULAR çarşı içindeki büyük aşevinde iftar sofrası hazırlatmış, Yakup Kadri ile doktor, eczacı ve subayları ağırlıyorlardı. Masalar birleştirilip muşamba örtüler örtülmüş, özenle teneke tabak ve sürahiler dizilmişti.

Binbaşı Zafer Kemal meraklı misafirlere övünçle müftüyü gösterdi:

"Burada imeceyi Ahmet Hamdi Efendi başlattı."

İftar duasını yaptığından beri hiç konuşmamış olan müftünün yüzü kızardı, koca binbaşıyı çocuğuymuş gibi, "Sus." diye payladı, "..vatan sevgisi imandandır, vatana hizmet de ibadettir, ibadetlerin de en makbulüdür. Çünkü mutad ibadet, kendi kurtuluşumuz içindir, vatan hizmeti ise herkesin kurtuluşu içindir, bence daha makbuldür. Her ibadet gibi o da gösterişe, övünmeye, övülmeye gelmez. Bu konuyu kapatalım."

İnebolu'ya ayak bastığından beri iyimserlik içinde yüzen Yakup Kadri, beyaz sarıklı, kır sakallı, küçük adama hayranlıkla baktı. Nidai, "100 sandık mermi nedir ki?" demese, iyimserliği sürüp gidecekti.

Nidai gürledi:

"Mermi sandıkları yalıya dağ gibi yığılmadı mı, bu iş zor yürür!"
Yakup Kadri yanında oturan Yüzbaşı Faruk'a kaygıyla, "Doğru mu?" diye sordu. Faruk, "Doğru ama merak etmeyin." dedi, "..arkadaşlar çalışıyorlar." Oysa kendi Yakup Kadri'den daha da kaygılıydı. Çünkü binlerce top mermisini, İngiliz denetimini ve Yunan ablukasını atlatıp da İnebolu'ya yığmanın bir hayal olduğunu biliyordu. İçini çekti.

ERTESİ GÜN İngiliz Yüksek Komiseri Sir Rumbold, Müsteşarı Rattigan'a, az önce General Harington'un telefonla bildirdiği şaşırtıcı haberi verdi:

"Ankara hükümeti esir değişimi sözleşmesini de reddetmiş."

Rattigan sapsarı kesildi:

"Bir yanlışlık olmasın?"
"Haber Ankara'daki ajanımızdan geliyor."
"29 İngilize karşı 64 Türkü serbest bırakıyoruz. Daha ne istiyor Ankara?" Rumbold sükûnetle, "Malta'daki bütün Türkleri" dedi.

Rattigan ayaklandı:

"Bunu asla kabul edemeyiz! Geri kalanların çoğu Ermeni kıyımından sorumlu. Bunları yargılamak zorundayız."
Rumbold, "Heyecanınızı anlıyorum.." dedi bezgin bir sesle, "..çünkü bu konuda çok iddialı konuştuk. Ama gerçeği birbirimize itiraf edebiliriz, değil mi? İki yıldır bütün imkânlar elimizde. Buna rağmen Ermeni kıyımı hakkında bir tek ciddi kanıt bulamadık."80 Müsteşar terini silerek, "Yine de Mustafa Kemal'in iradesi önünde geri çekilmemiz doğru olmaz!" dedi. Rumbold hak verdi. İngiliz İmparatorluğu'nun, askerlerine giydirecek üniforma bulamayan bir asi generalin inadına boyun eğmesi düşünülemezdi bile. Haber Londra'ya tellendi.

BİNBAŞI ZAFER KEMAL, eşkıyaya karşı önlem olarak kafileye iki de atlı jandarma katmıştı. Kafile yirmi at arabası ile her biri ancak iki mermi sandığı taşıyabilen elli kağnıdan kuruluydu. Zayıf atları yormamak için her yokuşun başında erkekler ve genç kadınlar iniyor, arabalarda yalnız yaşlılar ve çocuklar kalıyordu.
Yeşilin türlüsüne boğulmuş İlgaz Dağı'na tırmanmaktaydılar. Nesrin, öteki genç subay hanımları gibi, ökçeli ayakkabıları elinde, çorapla, Y. Kadri ve Yüzbaşı Faruk'la konuşa konuşa yürüyordu.

Niye Ankara'ya gittiğini merak eden Y. Kadri'yi kısaca cevapladı:

"Bu vatan yalnız erkeklerin değil ki efendim. Mutlaka benim de payıma düşen bir görev vardır. Kağnı süremem ama hastabakıcılık yapabilirim, asker için dikiş dikebilirim, kimsesiz çocuklara bakabilirim."

Y. Kadri heyecanlandı. Bu yepyeni bir sesti. Sessizce kağnıları yeden kavruk köylülere, konuşa konuşa yürüyen doktorlara, eczacılara, subaylara, kocalarını yalnız bırakmamak için göç yoluna düşmüş şehirli kadınlara baktı, deniz okulu öğrencilerini, İneboluluları düşündü, içi dolup taştı:

"Bir romanda yaşadığımı düşünüyordum. Yanılmışım. Böyle roman olur mu? Bağımsızlığı ve özgürlüğü için mücadele eden bir halkın destanı bu."

LONDRA yakınlarındaki Churt'ta bulunan sayfiye evinin geniş bahçesinde, Lloyd George ile Lord Curzon da ağır ağır yürüyerek konuşuyorlardı. Lloyd George bu vesileden yararlanarak sevgili köpeği Tasso'yu da gezdiriyordu.

Lord Curzon kalın bastonuna yaslanarak durdu:

"..Bunun üzerine Washington elçiliğimize talimat vererek, Amerikan hükümetinin elinde, Türklerin Ermeni kıyımı yaptığına dair belge olup olmadığını öğrenmesini istedim.

Amerikalılar, ellerindeki bütün dosyalan incelememize açtılar."
"Güzel."
"Ama Büyükelçiden gelen cevap beni hayal kırıklığına uğrattı. 'Dosyalarda, Türkler aleyhinde kanıt olarak kullanılabilecek hiçbir belge olmadığını' bildiriyor."

"Şu halde, Malta'da bulunan hiçbir Türkü yargılamamız mümkün değil."
"Evet. Başsavcılık da bu kanıda."
"Öyleyse tümünü serbest bırakmamız gerekecek."
"Hukuk açısından, evet. Ama prestijimiz bakımından bunun doğru olmadığını düşünüyorum." Lloyd George, bir şey söylemeden yürümeye başladı. Lord Curzon haklıydı. Bir çıkış yolu bulmak zorundaydılar.

Birden durup Lord Curzon'u bekledi:

"Kanıt bulamadığımızı açıklamadan, bu olayı dünya kamuoyuna şöyle takdim edemez miyiz: Ankara, İngiliz esirlerini serbest bırakmadı, biz de haklı olarak, geri kalan Türklerin serbest bırakılmasını erteledik. Ne dersiniz?"

Kuşkuyla baktı. Curzon memnunlukla Başbakanı destekledi:

"O zaman olay, hukuki olmaktan çıkar, siyasi nitelik kazanır."

Lloyd George'un yüzü gevşedi:


"Böylece biz de oyunu, kendi alanımızda ve kendi kurallarımızla oynarız." Olayı sürüncemede bırakmayı kararlaştırdılar.
BU YAKLAŞIM, Ermeni kıyımından sorumlu tutulan 51 sürgünle birlikte, her an serbest bırakılmayı bekleyen 27 sürgünün de daha uzun süre Malta'da kalmasına yol açacak, İngiliz baskısına boyun eğmeyen Ankara da belli başlı İngiliz esirlerini elinde tutmayı sürdürecektir.

Yola çıkmaya hazırlanan 27'ler, erteleme kararını öğrenince bir kez daha yıkıldılar:

"Ama bu zulüm!"
Bu karar sürgünleri ikiye böldü. Ankara'nın ilkeli davranarak 'ya hep ya hiç' demesini doğru bulanlar, "işte hükümet böyle olur!" diye Ankara'yı alkışlıyor, bir kısmı ise Malta'da kalacakları için İngiltere'yle birlikte Ankara'ya da ateş püskürüyordu. Bunlar için kişisel esenlik, bağımsızlıktan ve devlet onurundan daha önemliydi. Osmanlı Devleti'ni kemirip çürüten etkenlerden biri de bu anlayıştı.
Sürgünlerin tepkisi durmuyordu.

Kışla Komutanı, her olasılığa karşı, sürgünlere şu mesajı yollamayı gerekli gördü:

"Kimse buradan kaçabileceğini hayal etmesin. Malta'dan kuş uçmaz!" TRABZON'a zorluk çekmeden çıkan Jean Amiel, Metropolit Hrisantos'a Konstantin Konstantinidis'in yolladığı mühürlü zarf ile Fransız frankı ve Osmanlı altını dolu deri çantayı teslim etti. Hrisantos, 'Pontus davasına verdiği destekten dolayı' Jean Amiel'i kutsadı, 'haklı davalarının cömert öncüsü Mösyö Konstantinidis'i' dinsel bir saygıyla andı, kalın ve hoş sesiyle, "Bize güvenini sürdürsün.." dedi, "..Tanrı'nın izniyle davamızı kazanacağız. Karadeniz kıyısında şanlı Pontus devleti yeniden dirilecek!"

Fındık ihracatçısı zengin bir Rum aile Amielleri misafir etti. Trabzon'da gece kulübü, gazino, hatta kadınlarla gidilebilecek bir lokanta bile olmadığını öğrenen Madam Amiel suratını astı. Bu geziye doğu masalları yaşayacakları ümidiyle gelmişti. Yemeği evde yediler. Ev güzel ve büyük, sofra zengin ama neşesizdi.

Ev sahibi Metropolit gibi iyimser değildi:

"Anadolu paylaşılıyordu. Biz de, Pontus devletini kolayca hayata geçirebileceğimiz hevesine kapıldık. Çünkü Türklerin bittiğini, yeni bir savaşı göze alamayacağını, büyük devletlere boyun eğeceğini sanıyorduk. Kilisenin öncülüğünde örgütlendik. Yunanistan'ın ve İngiltere'nin yardımıyla silahlandık. Birçok çete kurduk. Ama bu Türkler şaşırtıcı bir millet. O ağır yenilgiye rağmen canlandılar, onlar da çeteler kurup silaha sarıldılar. Ankara da, o kadar sıkışık olduğu halde bize karşı asker ayırdı. Doğrusu şu, her gün biraz daha erimekteyiz.

Kısacası Mösyö Amiel, amacımıza silahla ulaşabilmemiz çok zorlaştı. Davamızı siyasallaştırıp Avrupa'nın desteği ile masada kazanmaya bakalım. Nasıl olsa Avrupa, Müslüman Türklere karşı Hıristiyan Pontusluları tutacaktır. Mösyö Konstantinidis gerçek durumumuzu bilsin. Yoksa tarihe gömülmemiz çok sürmeyecek." İÇ ANADOLU'ya yaklaştıkça, kurt hücumuna uğramış koyunlar gibi birbirine sokulmuş kerpiç evlerden kurulu yoksul, neredeyse erkeksiz köylerden, kel dağların eteklerinden, kıraç topraklardan geçerek, karanlık, bakımsız kasaba ve şehirlerde konaklayarak ilerleyen kafile, altı gece ve yedi gün süren yorucu bir yolculuktan sonra akşama doğru Ankara'ya ulaştı. Altı yüzyıllık devletin anavatanı Anadolu, bütün imparatorlukların anavatanlarının tersine, utanılacak kadar yoksul ve bakımsızdı. Nesrin'in neşesi sönmüştü.

Onun hayal kırıklığını fark eden tel gözlüklü doktor Kâmil Bey, "Bak kızım.." demişti, "..bir tekerleme vardır, bilir misin:

Çalıydı, çırpıydı ama evimdi. Anadolu da yoksuldur, çıplaktır, bakımsızdır ama vatanımızdır. Osmanlı Devleti Anadolu'yu sürgün idarecilerin, mültezimlerin, mütegallibelerin, ağaların, cahil hocaların, şeyhlerin insaf ve iz'anına terk etmiş. Halk uyanamamış, hayatı zar-zor sürüklemekle yetinmiş. Onun için şehirlerimiz, topraklarımız böyle. Hele şu vartayı atlatalım, el birliği ile Anadolu'yu şenlendirir, halkımızı da uyandırırız. Buraları 40 yıl sonra tanıyamazsın. Vatan artık padişahın mülkü değil ki, herkesin. Bunu anladığı gün halk sabana, kazmaya, çekice, kaleme, başka bir hevesle sarılacaktır."

Nesrin o kadar sevdiği İstanbul'u düşündü. O da Anadolu gibiydi aslında. Halkta yaşama sevinci yoktu, galiba hiç olmamıştı. Halk nasıl canlandırılabilirdi acaba? Şimdi Mevki Hastanesi'nin bulunduğu, Çankırı Kapısı denilen yerde, kimlik denetimi yapılan bir karakolun önünde durdular. Nesrin, karşılayıcıların arasında dayısını görünce, arabadan atladı, deli gibi koşup sarıldı. Dr. Kâmil Bey'e, Y. Kadri'ye, Dr. Hasan'a, Yüzbaşı Faruk'a, öteki subay ve eşlerine tek tek veda etti.
Kağnı kolu da atlı jandarmalarla birlikte ilerleyip sağa saparak, Sarı Kışlaya yol aldı.

Kışlada bekleyen subaylar, yüz sandık mermiyi, Yola çıkmaya hazırlanan 27'ler, erteleme kararını öğrenince bir kez daha yıkıldılar:

"Ama bu zulüm!"

Bu karar sürgünleri ikiye böldü. Ankara'nın ilkeli davranarak 'ya hep ya hiç' demesini doğru bulanlar, "işte hükümet böyle olur!" diye Ankara'yı alkışlıyor, bir kısmı ise Malta'da kalacakları için İngiltere'yle birlikte Ankara'ya da ateş püskürüyordu. Bunlar için kişisel esenlik, bağımsızlıktan ve devlet onurundan daha önemliydi. Osmanlı Devleti'ni kemirip çürüten etkenlerden biri de bu anlayıştı.
Sürgünlerin tepkisi durmuyordu.

Kışla Komutanı, her olasılığa karşı, sürgünlere şu mesajı yollamayı gerekli gördü:

"Kimse buradan kaçabileceğini hayal etmesin. Malta'dan kuş uçmaz!" TRABZON'a zorluk çekmeden çıkan Jean Amiel, Metropolit Hrisantos'a Konstantin Konstantinidis'in yolladığı mühürlü zarf ile Fransız frankı ve Osmanlı altını dolu deri çantayı teslim etti. Hrisan-tos, 'Pontus davasına verdiği destekten dolayı' Jean Amiel'i kutsadı, 'haklı davalarının cömert öncüsü Mösyö Konstantinidisi dinsel bir saygıyla andı, kalın ve hoş sesiyle, "Bize güvenini sürdürsün." dedi, "..Tanrı'nın izniyle davamızı kazanacağız. Karadeniz kıyısında şanlı Pontus devleti yeniden dirilecek!"

Fındık ihracatçısı zengin bir Rum aile Amielleri misafir etti. Trabzon'da gece kulübü, gazino, hatta kadınlarla gidilebilecek bir lokanta bile olmadığını öğrenen Madam Amiel suratını astı. Bu geziye doğu masalları yaşayacakları ümidiyle gelmişti. Yemeği evde yediler. Ev güzel ve büyük, sofra zengin ama neşesizdi.

Ev sahibi Metropolit gibi iyimser değildi:

"Anadolu paylaşılıyordu. Biz de, Pontus devletini kolayca hayata geçirebileceğimiz hevesine kapıldık. Çünkü Türklerin bittiğini, yeni bir savaşı göze alamayacağını, büyük devletlere boyun eğeceğini sanıyorduk. Kilisenin öncülüğünde örgütlendik. Yunanistan'ın ve İngiltere'nin yardımıyla silahlandık. Birçok çete kurduk. Ama bu Türkler şaşırtıcı bir millet. O ağır yenilgiye rağmen canlandılar, onlar da çeteler kurup silaha sarıldılar. Ankara da, o kadar sıkışık olduğu halde bize karşı asker ayırdı. Doğrusu şu, her gün biraz daha erimekteyiz.

Kısacası Mösyö Amiel, amacımıza silahla ulaşabilmemiz çok zorlaştı. Davamızı siyasallaştırıp Avrupa'nın desteği ile masada kazanmaya bakalım. Nasıl olsa Avrupa, Müslüman Türklere karşı Hıristiyan Pontusluları tutacaktır. Mösyö Konstantinidis gerçek durumumuzu bilsin. Yoksa tarihe gömülmemiz çok sürmeyecek."
İÇ ANADOLU'ya yaklaştıkça, kurt hücumuna uğramış koyunlar gibi birbirine sokulmuş kerpiç evlerden kurulu yoksul, neredeyse erkeksiz köylerden, kel dağların eteklerinden, kıraç topraklardan geçerek, karanlık, bakımsız kasaba ve şehirlerde konaklayarak ilerleyen kafile, altı gece ve yedi gün süren yorucu bir yolculuktan sonra akşama doğru Ankara'ya ulaştı. Altı yüzyıllık devletin anavatanı Anadolu, bütün imparatorlukların anavatanlarının tersine, utanılacak kadar yoksul ve bakımsızdı. Nesrin'in neşesi sönmüştü.

Onun hayal kırıklığını fark eden tel gözlüklü doktor Kâmil Bey, "Bak kızım.." demişti, "..bir tekerleme vardır, bilir misin:

Çalıydı, çırpıydı ama evimdi. Anadolu da yoksuldur, çıplaktır, bakımsızdır ama vatanımızdır. Osmanlı Devleti Anadolu'yu sürgün idarecilerin, mültezimlerin, mütegallibelerin, ağaların, cahil hocaların, şeyhlerin insaf ve iz'anına terk etmiş. Halk uyanamamış, hayatı zar-zor sürüklemekle yetinmiş. Onun için şehirlerimiz, topraklarımız böyle. Hele şu vartayı atlatalım, el birliği ile Anadolu'yu şenlendirir, halkımızı da uyandırırız. Buraları 40 yıl sonra tanıyamazsın. Vatan artık padişahın mülkü değil ki, herkesin. Bunu anladığı gün halk sabana, kazmaya, çekice, kaleme, başka bir hevesle sarılacaktır."

Nesrin o kadar sevdiği İstanbul'u düşündü. O da Anadolu gibiydi aslında. Halkta yaşama sevinci yoktu, galiba hiç olmamıştı. Halk nasıl canlandırılabilirdi acaba? Ş imdi Mevki Hastanesi'nin bulunduğu, Çankırı Kapısı denilen yerde, kimlik denetimi yapılan bir karakolun önünde durdular. Nesrin, karşılayıcıların arasında dayısını görünce, arabadan atladı, deli gibi koşup sarıldı. Dr. Kâmil Bey'e, Y. Kadri'ye, Dr. Hasan'a, Yüzbaşı Faruk'a, öteki subay ve eşlerine tek tek veda etti.
Kağnı kolu da atlı jandarmalarla birlikte ilerleyip sağa saparak, Sarı Kışla'ya yol aldı. Kışlada bekleyen subaylar, yüz sandık mermiyi, iki ağır makineli tüfeği ve az da olsa öteki gereçleri görünce, bayram ettiler. Ordu, bir tek fişeğe bile sevinecek kadar yoksuldu ve acımasız savaş adım adım yaklaşıyordu. KISA bir eğitimden geçirilmiş Yunan gençlerini de, bu saatte gemiye bindiriyorlardı. Ertesi sabah İzmir'de olacaklardı. Oyuna gider gibi neşe içindeydiler. Hepsinin yepyeni üniformaları, İngiliz botları, palaskaları, alüminyum mataraları, branda bezinden yapılmış sırt çantaları, ekmek torbaları vardı. Eğitimlerini Anadolu'daki birliklerde tamamlayacaklardı.

Güverteye yayılan gençler, yarım yamalak Türkçe bilenlerin uydurduğu oynak bir şarkıya başladılar:

KIZILAY Genel Merkezi adına Y. Kadri'yi karşılayan şişman adam, faytonu, Hacı Bayram camisine çıkan dar yolda, camlı bir kapının önünde durdurdu. "Geldik efendim."
Kapıyı açtı ve yazarı içeri buyur etti. Kızılay Genel Merkezi cilasız bir masa ile tahta bir dolaptan ve birkaç iskemleden başka eşya bulunmayan küçük bir dükkândı. Tek fiyakası, masanın üzerinde duran manyetolu telefondu.
Adam Dr. Adnan Adıvar'a telefon edip bilgi verdi. Az sonra, Meclis İkinci Başkanı Dr. Adnan Adıvar, Kızılay Başkanı İsmail Besim Paşa ve Ruşen Eşref Bey koşarak geldiler.

Kucaklaştılar. Yandaki kahveden çaylar getirtildi. Y. Kadri'yi, İstanbul ve yolculuk hakkında soru yağmuruna tuttular. Ancak bütün soruları yanıtladıktan sonra, Dr. Adnan'a, "Halide Hanım nasıl?" diye sorabildi. "Her zor işin gönüllüsü. Çok şevkli. Bu akşam göreceksin. Odan hazır, bizimle kalıyorsun."

Y. Kadri nazikçe itiraz etti:

"Yoo, rahatsız etmeyeyim. Otelde kalırım."
Kahkahayı bastılar.
"Ne oldu?"
"Ankara'da otel ne gezer? Taşhan denilen pireli bir hanımız var. O da her zaman doludur. Bir tek lokanta bile yok."
"Ankara'ya birtakım önemli yabancıların gelip gittiğini okuyoruz, onları nerede misafir ediyorsunuz?"
"Ya istasyonda, kör hatta çekilmiş eski bir yataklı vagonda, ya da yine istasyonda bulunan küçük misafirhanede."
Y. Kadri, Ankara hakkında bir şeyler duymuştu ama artık dünyaca ünlü bu şehrin bu kadar
geri olduğunu tahmin etmiyordu. İrkildi.

Ruşen Eşref Ankara'yı özetledi:

"Vilayet konağının odaları, Bakanlıklar arasında bölüşülmüş durumda. Her Bakanlığa bir veya iki oda düşüyor. Milli Savunma Bakanlığı, Taş Mektep diye anılan erkek lisesinin; Eğitim Bakanlığı ise, Basın Genel Müdürlüğü ile birlikte Öğretmen Okulu'nun binasına sığınmış durumda. Aynı binada, bazı milletvekillerinin kaldığı Meclis yatakhanesi ile yemekhanesi de var. Velhasıl burada yanaşık düzen yaşıyoruz."

Sözü Dr. Adnan Bey kaptı:

"Hiç kimsenin redingotu ya da ona benzer resmi bir elbisesi yok. Allahtan Hamdullah Suphi İstanbul'dan kaçarken, 'jaketatay'ını yanına almış. Bir yabancı misafiri, elçiyi kabul ederken, hepimiz sırayla o tek protokol elbisesini giyerek, makamımızın vakarını koruyor ve dünyaya meydan okuyoruz."

"Uzakça oturan Bakanların makam atı var. Fevzi Paşa'ya iltimas geçildi, ona tek atlı bir makam faytonu verildi."
Yine kahkahayı bastılar.
"M. Kemal Paşa nerede oturuyor?"
"İstasyonda bir binada. Ankaralılar, şehrin dışında, Çankaya denilen bir yerdeki büyükçe bir eski bağ köşkünü satın alıp Paşa'ya hediye ettiler. Yakında oraya taşınacak." "Kendisini ne zaman görebilirim acaba?"
"Yarın sabah Fevzi Paşa'yla birlikte Eskişehir'e gidecek. Oradan da Kütahya'ya geçecekler. Ne zaman dönerler, belli değil. Sanırım Refet Paşa görevden alınacak."

İsmail Besim Paşa meraklandı:

"Refet Paşa'ya ne görev verecekler? Malum ya, pek nazlıdır, her görevi beğenmez."

Dr. Adnan Y. Kadri'ye döndü:

"Ankara'da tek lüksümüz bu işte. M. Kemal Paşa'ya kapris yapmak." NESRİN ile Vedia evin avlusunda çığlık çığlığa kucaklaştılar. Komşular avluya döküldü. Nesrin'i ayak üstü sorguya çektiler. Meraklı kadınların ellerinden zorlukla kurtulup odaya girebildikleri zaman hava kararmaya yüz tutmuştu.
Vedat gaz lambasını yaktı. Vedia pompalı gaz ocağına acele çay suyu koydu. Börek de yapmıştı. "Beş çayımızı içelim.." diye güldü, "..odalardan biri boşalacak. Eskişehir'e tayin oldular. Birkaç gün içinde odana geçer, rahat edersin. Şimdilik, kusura bakma, bu odada bizimle kalacaksın."
Vedat, ortamın yoksulluğundan utanmıştı. "Ev yok.." diye açıklama yapma gereğini duydu, "..bulunabilenler de böyle. Gidebileceğiniz hiçbir yer yok. Kadınların çarşıya çıkması bile yadırganıyor. Porselen tabak, ince cam bardak bulmak büyük sorun."

Vedia örtülü bir hüzünle gülümsedi:

"Ortaçağa geldin sen."

Vedat bu fırsattan yararlanıp kaçınılmaz soruyu sordu:

"Anlat bakalım, niye geldin?"

Nesrin'in gözleri kısıldı:

"Babamın Hürriyet ve İtilafçılarla düşüp kalkmasından, Ali Kemal'in yazılarını beğenmesinden, sözlümün ve ailesinin İngilizlere yaltaklanmasından, çevremizdeki ailelerin onursuzluğundan sıkıldım, bunaldım, utandım, iğrendim. Sonunda buraya attım canımı." "Baban nasıl izin verdi?"
"Vermedi ki." "Eee?"
"Kaçtım." "Anlamadım!"
"Aman dayı, anlamayacak ne var? Bir gün çok sıkıldım, bavulumu, takılarımı, biraz param vardı, paramı aldım ve evden çıktım. İki gün bir arkadaşımda kaldım. Sonra da gemiye bindim."
Vedat da, Vedia da bakakaldılar.
"..İnebolu'dan mektup attım. Artık nerde olduğumu biliyorlar."

Konuşmaktan rahatsız olduğu bu konuyu kapatmak için hızla yerinden kalkıp kocaman bavulunu açtı:

"Bakın, size ne ciciler getirdim."
Getirdiği hediyeleri sedirin üstüne sıralamaya başladı. Neler getirmemişti ki? Vedia Haylayf'tan alınmış süslü çikolata kutusunu görünce ağlamaya başladı.
DR. ADNAN ve Halide Edip, Kalaba'da Genelkurmay Başkanlığı'na yakın bahçe içindeki bir evde oturuyorlardı. Evin çatı katındaki odayı Y. Kadri'ye vermişlerdi. Y. Kadri bavulunu açıp yerleşti, tıraş olup biraz dinlendikten sonra, yemeğe indi.

Yemekte Ruşen Eşref Ünaydın ile eşi Saliha Hanım da vardı.
Ruşen Eşref, M. Kemal Paşayı Çanakkale Savaşı hakkındaki uzun röportajı yaparken tanımış, hayran olmuş, Paşa Anadolu'ya geçince, ardından gelip emrine girmişti. Yazgısını M. Kemal'e bağlamış ilk sivillerdendi.
Yemek neşe içinde başladı, savaşı mavaşı unutup edebiyatın gizemli dünyasına daldılar.
Yemeğin sonuna doğru söz döndü dolaştı, Ankara yönetiminin aşmak zorunda olduğu zor ve karışık sorunlara dayandı.
Düze çıkmak için bir dizi mucize gerekiyordu.
SABAH M. Kemal ile Fevzi Paşalar trenle yola çıktılar.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1 Nisan 1921 - 9 Temmuz 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Sa

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:37

Vagon eski, sıralar tahtaydı. Odunla çalışan tren saatte 30 km. hız yapabiliyordu. Yolda odun biterse, görevliler trenden inip istasyon bahçesindeki, yol kıyısındaki ağaçlan kesip parçalıyor, onları yakarak yola devam ediyorlardı. Eskişehir'e akşam varacaklardı.
Demiryolunun yanındaki toprak yoldan bir kağnı kolu geçiyordu. Son kağnının üstündeki kirli yüzlü çocuk ayağa kalkıp trene askerce selam durdu.

M. Kemal Paşa güldü, elini Fevzi Paşa'nın elinin üstüne koydu:

"Paşam, İsmet Paşa eşini, annesini Malatya'ya aldırdı. Siz de çocukları İstanbul'dan Ankara'ya getirtecektiniz. Ne oldu? Bir terslik mi çıktı?" "Evet. Küçük kızım hastalanmış."
"Nedir?" "Menenjit."

Fevzi Paşa'nın, özel dertlerini hiç yansıtmayan esmer yüzüne şefkatle baktı:

"Şimdi nasıl?"
"Tehlikeyi atlatmış." "Sevindim. Kim ilgileniyor?" "Doktor Tevfik Sağlam."
"İyi. Ben de onu tavsiye edecektim. Anneme de o bakıyor.. " M. Kemal'in sesindeki titreyiş de Fevzi Paşa'nın içine dokundu.
"..Hakkımdaki idam kararını annemden saklamayı becerememişler. Duyması sağlığını bozdu.
Bir türlü toparlanamıyor. Yolculuk yapabilecek hale gelirse, ben de annemi Ankara'ya
aldıracağım."
Susup düşünceye daldılar.

TALİME on beş dakika ara verilmişti. Sakız Adası'ndan Anadolu'ya gelmiş olan Panayot, başını, büktüğü dizlerine dayamış, düşünüyordu.
Kısa bir eğitimden sonra Anadolu'ya getirilip çeşitli birliklere dağıtılan neşeli gençlerden biri de oydu. Cephe gerisine ilişkin renkli serüvenler hayal etmiş, kısmetine Aydın'daki 18. Bağımsız Alay düşmüş, neşesi çok çabuk yok olmuştu.

Issız, karanlık, ölü bir şehirdi Aydın. Bir yıl önce Yunanlılarca yansı yakılmıştı. 60.000'den fazla Türk işgal altında olmayan yerlere kaçmıştı. Orada burada sürünüyor olmalıydılar. Kaçmamış olan yaşlı Türklerse pek az sokağa çıkıyorlardı. Aydın'ın güneyinde bulunan küçük ama atak Türk birlikleri zaman zaman Menderes ırmağını aşarak alaya baskın veriyorlardı. Yüreğine can korkusu düşmüştü. Sıcaklar bastırmış, yeni silahlar gelmiş, talimler ağırlaşmış, subaylar sertleşmişti.

Teğmen, bu sabah talim başlamadan önce şöyle demişti:

"Bu seferki savaş, çok zorlu olacak." Çok zorlu ha!
M. KEMAL PAŞA ile Fevzi Paşa, gece Eskişehir'de kaldılar, sabah İsmet Paşa'yı da alarak, Kütahya'ya, Güney Cephesi karargâhına geldiler. Bütün gün mevzileri gezdiler.
Bu söz aklına geldikçe ağzı kuruyordu.
Akşam toplandılar.

M. Kemal kısa bir görüşmeden sonra, kararını açıkladı:

Güney ve Batı Cepheleri birleştirilecek, İsmet Paşa Batı Cephesi komutanlığını üstlenecekti. Açıkta kalan Refet Paşa'ya Milli Savunma Bakanlığını önerdi. Paşa'nın askerliğine değil, kıvrak zekâsına ve pratikliğine güvenirdi. Ama Refet Paşa, Genelkurmay Başkanlığını istediğini sezdirdi.

Daha bir ay önce, sekiz tümeni birarada yönetmeyi becerememiş olan Refet Paşa'nın bu isteği, M. Kemal Paşa'nın canını sıktı:

"Genelkurmay Başkanlığı, bizim teşkilatımıza göre, bugün fiilen Başkomutanlık makamıdır. Siz henüz Türk ordusuna Başkomutan olacak nitelikleri kazanmış değilsiniz. Bunu aklınızdan çıkarınız!"

Bunun üzerine Refet Paşa da Milli Savunma Bakanlığını kabul edemeyeceğini mırıldandı. M. Kemal, "O sizin bileceğiniz iş.." dedi, İsmet Paşa'ya döndü, "..Paşam, komutayı hemen devralın. Dönmemiz gerekiyor."

"Başüstüne!"
Geç vakit Kütahya'dan ayrıldılar.
Vagonun loş ışığında konuşarak yemek yediler.

Sofraları pek sadeydi:

Zeytin, peynir ve ekmek. M. Kemal'in hizmet çavuşu Ali Metin çayları getirip bıraktı. Sessizce çıktı. Batı Cephesi, Söğüt'ten Söke'ye kadar genişlemişti. Cepheye bağlı bütün tümenleri art ık bir elden idare etmek mümkün değildi. Kolordu düzenine geçmek ise zordu. Kalabalık bir karargâh örgütüne gerek vardı. Geçici bir zaman için, kalabalık bir karargâha gerek göstermeyen 'grup' düzenine geçmek doğru olacaktı.
Bir süreden beri tartışılan bu konuyu bir sonuca bağlayarak, ilk adımda üçer tümenli dört grup kurulmasına karar verdiler. M. Kemal, "Grup komutanlıkları için kimleri düşünürsün?" diye sordu.
"Albay İzzettin, Kemalettin Sami, Halit ve Arif Beyler."

M. Kemal ve Fevzi Paşalar başlarını sallayarak isimleri onayladılar.
"Asıl sorun asker ve silah sayımızın çok düşük olması. Buna karşılık Yunanlılar seferberlik
ilan etti."
Ankara seferberlik ilan edemiyordu. Çünkü seferberliğin gerektirdiği ne para vardı, ne malzeme, ne de silah.

Fevzi Paşa homurdandı:

"Dostluk Antlaşması imzalanalı hayli oldu. Rus yardımı hâlâ ciddi olarak başlamış değil."

M. Kemal sigara yaktı:

"Ne yapalım, biz de kendi kaynaklarımızı kazımaya devam ederiz."

Sıkıntı içinde sustular.
Trenin gürültüsü sessizliği hışım gibi ezdi.
BİNLERCE KİLOMETRE kuzeyde, Meşenski caddesindeki Türk Büyükelçiliği'nin ikinci katındaki çalışma odasında, Ankara'nın Moskova Büyükelçisi Ali Fuat Paşa, Cebesoy Paşa ile Elçilik Başkâtibi Aziz Meker, listeleri inceliyorlardı. Elçilik görevlileri, Moskova Antlaşması'nın imzalanmasından sonra, Anadolu'ya gönderilen bütün askeri malzemenin dökümünü çıkarmışlardı. Bugüne kadar Anadolu'ya pek az silah ve cephane yollandığı anlaşılıyordu. Yardım artacağına azalmış, son günlerde ise bütünüyle durmuştu. Oysa imkânsızlık içinde kıvranan ordu, hasta can bekler gibi silah ve cephane beklemekteydi.

Ali Fuat Paşa patladı:

"Hemen şimdi Dışişleri Komiserliği ile temasa geç, Komiser Çi-çerin'le en kısa zamanda özel bir konuşma yapmak istiyorum." "Peki efendim."
Çiçerin geç gelip sabaha kadar çalışırdı. Birçok görevli de onunla birlikte sabahlıyordu. Aziz Bey telefon ederken Ataşemiliter Binbaşı Saffet Arıkan içeri girdi. Yüzü allak bullaktı.
"Ne oldu?"

"Hayreti Bey'le konuştum. Enver Paşa'nın her faaliyetini gizlice bize bildirmeye razı oldu." "Ee, daha ne istiyorsun? Bu ne surat?"
Ankara, son günlerdeki bazı faaliyetleri kuşku uyandırdığı için eski başkomutanın izlenmesini istemişti. Talat Paşa'nın yeğeni olan Hayreti Bey, Moskova'da Enver Paşa'nın kâtipliğini yapıyordu.

Saffet koltuğa ilişti:

"O da kaygı içindeymiş. Bu yüzden kolay anlaştık. Paşa'nın birkaç mektubunun suretini verdi."
Mektup suretlerini Paşa'nın önüne bıraktı. Mektuplara göz atar atmaz Ali Fuat Paşa'nın da yüzü, Saffet'inki gibi allak bullak oldu. Enver Paşa'nın, Anadolu'daki arkadaşlarına silahlı bir parti kurulması için emir verdiği, ilkbaharda, Müslüman bir Bolşevik birliği ile doğu sınırından Anadolu'ya girmeyi tasarladığı anlaşılıyordu. İlkbahar gelmişti.
Ali Fuat Paşa, boğuk bir sesle, "Bu adam yine silahlı macera peşinde.." dedi, "..halbuki daha geçen günkü görüşmemizde, memlekette ikilik çıkarmayacağına söz vermişti."
"Doğu sınırımızı güven altına aldık, tam bütün gücümüzle batıya döneceğimiz sırada, bu ne büyük bir talihsizlik."
"Durumu hemen Ankara'ya bildirelim."

Telgraf Moskova'dan Ankara'ya ancak on beş günde ulaşıyordu. Aziz Bey telefonu kapattı. Şaşırmış bir hali vardı. "Ne o? Yoldaş Çiçerin yine mi çok meşgulmüş?" "Hayır efendim. Sizi hemen bekliyor."

Y. KADRİ bu akşam da yemeğini aşağıda yemişti. Ne yemek yenecek başka yer vardı zaten, ne de Halide Hanım'ın ısrarına karşı koymak mümkündü. Yemek bitmiş, kahve içiyorlardı.

Dr. Adnan, Meclis'in durumunu soran Y. Kadri'ye bilgi vermekteydi:

"Başlangıçta yakınımıza kadar yayılan isyanlar yüzünden çok güç günler geçirdik. Bir baskına karşı Halide bile silah kullanmasını öğrenmek zorunda kalmıştı. Durumu anla. O günler geride kaldı çok şükür. Meclis kurtuluş için kesin kararlı ve tam bir birlik halinde. Ama tabii çeşitli eğilimler var. Başlıcaları, ilericiler, muhafazakârlar, solcular ve fanatik İttihatçılar. Tartışma eksik değil. Belki de dünyanın en özgür meclisiyiz. Paşa, dağınıklığı gidermek ve muhalefete karşı dayanışma içinde olmak için ilericilerle bir grup kurmayı düşünüyor."

Y. Kadri inanmakta zorluk çekti:

"Demek muhalefet zorlu."

Dr. Adnan gülerek, "Hatta bazı kez çok zorlu.." dedi, "..tutucular saltanatı kaldırıp cumhuriyete gideceğinden kuşkulanıyor. Solcular Bolşevikliği benimsemediği için karşılar. İlericilerin içinde de bakan olamadığı için küskünler, kaprisliler var. İttihatçıların çoğu Paşa'nın yanında ama en sert muhalefeti fanatik İttihatçılar yapıyor." "Dertleri ne?"

"Bunlar Enver Paşa'dan başka lider kabul etmiyorlar." "Nerde Enver şimdi? Almanya'da mı?" "Hayır. Moskova'da."
MOSKOVA'da çarlık zamanından kalma büyük binanın zengin döşeli, geniş odasının bir köşesinde, örtüsü halı desenli bir masanın başında çay içiyorlardı. Masanın üstünde
fokurdayan, büyükçe bir Rus semaveri vardı.

Ali Fuat Paşa konuşmasını sürdürdü:

"..İşgal kuvvetleri silahlarımızın büyük kısmını İstanbul'da topladılar. El koydukları toplarımızın sayısı iki bine yakındır.."
Çiçerin uzun bir 'oooo!' çekti.
"..Ayrıca birçok topumuzu da kamalarını alarak kullanılmaz hale getirdiler. Damat Ferit, İngilizlere yaranmak için 90 bin sandık cephaneyi Marmara denizine döktürdü.." "Ne diyorsunuz?"

"Evet, örneğine az rastlanılır türden bir haindi. İngiltere Türkiye'ye silah satılmasını yasakladı. Elimizde yalnız Doğu ve İç Anadolu'daki depolar var. Mesafeler uzak, yol yok, taşıt az, silahlar eski. Buna rağmen Sayın Komiser, zoru başardık, bugüne kadar bu sınırlı kaynaklarımıza dayanarak savaştık. Ama ne zamana kadar böyle sürdürebiliriz?" Çiçerin alıngan bir sesle, "Size hayli silah ve cephane yardımı yaptık" dedi. "

Teşekkür ederiz ama şunu söylememe izin veriniz:

Biz emperyalizmin donattığı bir ordu ile savaşıyoruz. Bugüne kadar yaptığınız yardımlar ise bir tümeni bile donatmaya yetmez." "Yanlışınız var!"
"Sadece 8 top, 20 hafif makineli tüfek ve 4.076 piyade tüfeği." 91 "Emin misiniz?" "Kesinlikle. İşte liste.."
Listeyi Çiçerin'in önüne bırakarak, "..Ama sorun bu değil" dedi.
"Nedir?"

"İki ay kadar önce sizinle çıkarlarımızı dengeleyen bir antlaşma yapt ık. Bu antlaşma ile siz, en hassas yeriniz olan güney sınırınızı güven altına aldınız. Boğazlar yeniden bizim olunca, Akdeniz yolunuz da açılmış olacak, dünya ile bağlantınızı sağlayacaksınız. Siz de buna karşılık bize silah ve para yardımında bulunmayı taahhüt etmiştiniz."

Dışişleri Komiseri sesini yükseltti:

"Biz taahhütlerimize sadığız."
"öyleyse Anadolu'ya silah sevkıyatını niye durdurduğunuzu sorabilir miyim?"

Çiçerin hırçınca reddetti:

"Böyle bir olay yok!"

Ali Fuat Paşanın sesi de yükseldi:

"Var! Sorun da bu işte."

"Yardım devam ediyor!"
"Hayır! Durdurdunuz Sayın Komiser.."
Çiçerin'in gözlerinin içine bakarak konuştu:

"..Çünkü bize yardım ederek İngilizleri kızdırmaktan çekiniyorsunuz."

Çiçerin sertleşti:

"Biz mi İngilizlerden çekiniyoruz?"
"Evet siz! Çünkü siz de bizim gibi abluka altındasınız. Batıda İngiliz ve Fransız, doğuda Japon ablukası sürüyor. Nefes alamıyorsunuz. Bu çemberi kırabilmek için kısa bir süre önce İngilizlerle bir ticaret sözleşmesi imzaladınız. Ama daha bu sözleşmeyi çalışır hale getiremediniz. Gelin, açık konuşalım. Halden anlarız. Emperyalizmin ne olduğunu sizden daha iyi biliyoruz. Çünkü onun kurbanıyız." Ayağa kalktı.
"..Bunun içindir ki savaşı sürdürüyoruz. Bunun içindir ki Bekir Sami Bey'in yaptığı bütün anlaşmaları reddettik. Yoldaş Çiçerin! Eğer uzlaşamazsak emperyalizm ikimizi birden avlayacak.. "

Sesini düşürdü:

"..istiyorsanız, silah sevkıyatını İngilizlerden gizli yapalım."

Bu öneri Çiçerin'i derinden sarstı.
Abluka, isyanlar ve kıtlık içinde tutunup yaşayabilmek için çırpınan yeni rejim, herkesten ve her şeyden kuşkulanmaktaydı. Bekir Sami'nin Lloyd George'a yaptığı öneriyi öğrenmişler, bundan çok rahatsız olmuşlardı. İngilizleri yumuşatmak için azaltılan silah sevkıyatı, bunun üzerine gerçekten durdurulmuştu. Galiba durumu yeniden değerlendirmek doğru olacaktı. Başını kaldırdı, "Oturun dostum." dedi, "..çayımız ve vaktimiz var. Konuşalım."

İNGİLİZLERİN, özellikle Albay Rawlinson'u Ankara'nın elinden alamadıkları için İstanbul'da yeni bir milliyetçi avına çıkacakları duyulmuştu.96 Ankara sürekli, sicili temiz subay, usta, silah, cephane ve askeri gereç isterken, Muharip örgütünün bu söylentiyi dikkate alıp çalışmaları durdurması söz konusu olamazdı. Gizliliğe daha çok dikkat ederek çalışmayı sürdürdüler.
Haliç'teki depolardan birinin komutanı, deposunun sıkı denetim altında olmadığını söylemişti.
Parça parça kaçakçılık yapıp tehlike olasılığını artıracaklarına, bu kez büyük kaçakçılık yapmaya karar verdiler. Bunun için İngilizleri uyandırmayacak bir yol bulmak gerekiyordu. Haberalma* kolu harekete geçti. Üç gün sonra akşamüstü Binbaşı Ekrem, Yüzbaşı Aziz Hüdai ve örgütün haberalma kolunun başı Kurmay Yüzbaşı Seyfı Akkoç, gerektikçe kullandıkları Aksaray'daki güvenli evde biraraya geldiler. Örgütün bunun gibi birkaç güvenli evi daha vardı.
Yüzbaşı Seyfi gelir gelmez, daha oturmadan, "Galiba aradığımız gibi birini bulduk" dedi.
"Yaşayın!"
Perdeleri kapalı küçük odaya geçtiler.
"İngiliz Haberalma Teşkilatı'nın deniz bölümü Galata'da İstav-ropulos hanında çalışıyor. Şefi Yüzbaşı Gordon. Emrinde birçok ajan bulunuyor. Çoğu Ermeni ve Rum. Birkaç da Türk var."

Aziz Hüdai sunturlu bir küfür savurdu. Ekrem yüzünü buruşturarak, "Yoksa bu satılık
Türklerden birinin yardımını mı isteyeceğiz?" diye sordu.
"Hayır. Yüzbaşı Gordon'un çok güvendiği şeflerden birine çengel atacağız."
"Kim bu?"
"Babası, vaktiyle önemli devlet hizmetlerinde bulunmuş bir Osmanlı Ermenisi. Yüzbaşı
Gordon'un en önemli adamı. Birçok haberalma ajanı bu adama bağlı. Bize yanaşabilirmiş.
Çünkü İngilizlerden beklediğini bulamamış."
"Ne bekliyormuş İngilizlerden?"
"İnsanca, uygarca muamele."
Güldüler.
"Adı ne bu safdilin?" "Pandikyan."

PANDİKYAN EFENDİ, geç saatte çalıştığı handan çıktı. Galata'daki Cenyo lokantasına doğru yürümeye başladı. Üç günden beri kendisini izleyen gizli örgütün fessiz, pardösülü iki adamı da peşine takıldı. İşten çıkınca bu lokantaya uğrayıp yemek yediğini saptamışlardı. Adamlar, Pandikyan Cenyo'ya yaklaşırken, hızla iki yanına geçtiler. Soldaki, pardösüsünün cebindeki tabancanın namlusunu Pandikyan'a dayadı.

Yırtıcı bir sesle fısıldadı:

"Sakın bağırayım, kaçmaya yelteneyim deme. Kalbura dönersin. Ne söylenirse onu yap." Böğrüne dayanan namlu Pandikyan için çok açıklayıcıydı.
"Peki."
"Sakin yürü."
Sağdaki ilk sokağa döndüler. Az ilerde bir otomobil bekliyordu. Sivil giyinmiş bir subay olan şoför kapıyı açtı. Bindiler. Şoför telaş etmeden, çevreye göz atarak yerine geçti. Araba hareket etti.

Adamlardan biri siyah bir torba uzattı:

"Başına geçir Pandikyan Efendi." Pandikyan söylenileni yaptı."
Otomobil örgütün Aksaray'daki gizli evinin önünde durdu. Hava iyice kararmıştı. Pandikyan ve iki adam indiler. Otomobil beklemeden uzaklaştı. Evin kapısı çalınmadan açıldı. İçeri girdiler. Pandikyan'ı kollarından tutarak biraz yürüttüler, bir iskemleye oturttular.

Aziz Hüdai, "Gözlerini açabilirsin" dedi.
Ter içindeki Ermeni torbayı başından çekip aldı. Küçük gaz lambasının soluk ışığı altında, tam karşısındaki masasın başında üç üniformalı subayın oturduğunu gördü. Gölge gibi görünüyorlardı. Ortada oturan Aziz Hüdai, "Pandikyan Efendi.." dedi, "..Türk milli kuvvetlerinin misafirisin." Pandikyan titredi.
"..Sen de bizim gibi bu toprakta doğdun, büyüdün, okudun. Ne Ermenisin diye aşağılandın, ne Hıristiyansın diye eziyet gördün. Yüzyıllarca birlikte çaldık, oynadık, yedik, içtik, ağladık, güldük. Çünkü yurt kardeşiydik. Sonra aramıza birtakım entrikacılar, dünyayı yalnız kendilerinin sanan güçler ve satılık, kiralık, hayalci adamlar girdi. Acı olaylar oldu. Bugüne geldik. Bu yurdun hepimizin üstünde hakkı var. Bu hak, bu yurdun insanlarına zerre kadar saygısı ve acıması olmayanlara hizmet edilerek mi ödenir? Vicdanını yokla ve cevap ver!" Pandikyan'ın gözleri nemlenmişti. "Konuşabilir miyim?" "Lütfen."
Pandikyan Efendi konuşmaya başladı.

M. KEMAL PAŞA gece geç saate kadar Genelkurmay'da çalışmış, gece de orada kalmıştı. Görüşmek için çağırdığı Albay Kâzım Özalp'i bekliyor, karargâhın bir odasında kalan Dr. Refik Saydam'ın Kadife Hanım adlı güzel kedisiyle oynuyordu. Yaver Salih, Kâzım Özalp'in geldiğini bildirdi. "Buyursun."
Kedinin gıdısını okşayıp yere bıraktı, ayağa kalkıp Kâzım Bey'i karşıladı. En güvendiği komutanlardan biriydi. Oturdular.

Paşa hemen konuya girdi:

"Batı Cephesi birlikleri grup düzenine geçti. Yunan işgali altındaki İzmit bölgesi çevresindeki dağınık kuvvetlerimizi de bir komuta altında toplamak istiyoruz. Orada zayıf bir tümen ile bir süvari tugayı, birkaç da milli müfreze yani disiplinli çete var. Bu birliği grup olarak değil, düşmanın güçlü sanması için Mürettep Kolordu diye adlandıracağız.. "

Baktı:

"..Komutanlığını kabul etmenizi istiyorum."
Albay Kâzım doğuda-batıda birçok birlikte görev almış, ateşten geçmiş, iyi örgütçü, her an göreve hazır bir subaydı.

Duraksamadan cevap verdi:

"Emredersiniz."
"Ne zaman hareket edebilirsiniz?" "Ne zaman hareket etmeliyim?" "Bir an önce."
"Öyleyse yarın sabah yola çıkabilirim."
SABAH Yüzbaşı Aziz Hüdai Sirkeci'de, köprü yakınında, Reşadiye caddesinin başındaki Türkiye Nakliyat Ambarı'nın kapısından içeri girdi. Sivil giyinmişti. Üst üste yığılmış sandıkların ve çuvalların arasından geçerek ilerledi. Depo bekçisi Mahmut Ağa önüne çıktı. Aziz Hüdayi Bey'i tanıyınca yol verdi:

"Hüsnü Bey yerinde."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1 Nisan 1921 - 9 Temmuz 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Sa

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:38

Küçük odada, üstü dosyalarda dolu eski, tahta bir masanın başında, uzun yüzlü, tel gözlüklü, badem bıyıklı, kollarına gömleği eskimesin diye siyah kolluklar takmış, küçük memur havalı biri oturuyordu. Hüsnü Himmetoğlu, terhis olduktan sonra serbest hayata atılarak emanetçilik ve komisyonculuk yapmaya başlamış, Yavuz grubundan bir subayın önerisi üzerine Anadolu'ya küçük çapta silah ve malzeme kaçırmak için başarılı bir kaçakçılık teşkilatı kurmuştu.

Kazancını ticari nakliyattan sağlıyor, kaçak askeri malzemenin Anadolu'ya gizlice ulaştırılması işinden ücret almıyordu. Çeşitli gruplar ve örgütler, hemen her gün ambara beş-on sandık kaçak askeri eşya getirirlerdi. Muharip örgütüyle de çok iş yapmıştı. El sıkıştılar. Hüsnü Bey kapıyı kapadı. Oturdular. "Hemen konuya gireyim. Bu kez iş büyük."
"Ne kadar?"
"Yaklaşık 300 ton."

Hüsnü Bey umutsuzca başını kaşıdı:

"Ooo! Yüzlerce sandık tutar. Bu kadar malı depodan nasıl çıkarırız? Gemiye nasıl taşıtırız? Gümrükten nasıl geçiririz? Askeri denetimi nasıl atlatırız? Çok zor, hatta imkânsız." "Depodan çıkarma konusunu biz çözeriz. ötesini konuşalım. Pandikyan Efendi'yle görüşüp anlaştık."

Hüsnü Bey'in gözleri açıldı:

"Nasıl anlaştınız? "

"Yine İngilizlerle çalışmaya devam edecek ama yaptıklarımızı görmezden, duymazdan gelecek. Yardımcı olacak. Bir aksilik olursa önceden haber verecek."

Hüsnü Bey gevşedi:

"Bu çok iyi. Eğer Pandikyan bir açığımızı yakalamak için peşimizde dolaşan adamlarını bizden uzak tutarsa, gümrükten kolay geçeriz. İhracat Müdürü Pertev Bey ve gümrükçülerin çoğu Anadolu'yu destekliyor. Gümrük Müfettişi Murat Davutyan da, Rıht ım Şirketi Müdürü Yahudi Bohor Efendi de adamımdır.101a En zor kısım, askeri denetimi aşabilmek. Onu ne yapacağız?"
"Birlikte bir çare düşünelim." "Peki. Hazırlık yapayım mı?"
"Evet."
Ayağa kalktılar. Elleri sımsıkı buluştu.

YÜZBAŞI AZİZ HÜDAİ Hüsnü Bey'in yanından ayrılırken, İstanbul'daki İngiliz Kuvvetleri Komutanı General Harington da, Harbiye'deki karargâhında, bir büro subayına, Genelkurmay Başkanı Mareşal Wilson'a göndereceği raporun ana çizgilerini dikte ediyordu:

"Yunan ordusu iyi yönetilmiyor. Türk ordusu ise günden güne güçleniyor ve akıllıca yönetiliyor. Türklerin İzmit'in çevresinde bir kolordu kuracaklarını öğrendik. Yunanlılara devrettiğimiz İzmit Türklerin eline geçerse, İngiliz ve Türk birlikleri, tarafsız bölgenin doğu sınırında, Gebze-Şile arasında karşı karşıya gelecekler. İstanbul'a yürümeleri halinde çok zor durumda kalırız. Çünkü emrimdeki birlikler, Kemalist kuvvetlere karşı koyabilecek sayıda değil.. "

Sıra, Majestelerinin hükümetini ayağa kaldıracak olan önerisine gelmişti:

"..Yenilip ayrılmak zorunda kalmadan, İstanbul'dan ve Çanakkale Boğazı'ndan kendimiz çekilmeliyiz. Hükümete bu önerimin gerekçelerini ayrıntılı ve sözlü olarak da arz etmeye hazırım."

Subay şaşkın bakıyordu.
"Kurmay Başkanına verin bu notu. Genişçe bir rapor olarak yazıp getirsin. Bugün Londra'ya yollamak istiyorum."
Ertesi günü kıyamet kopacak, Harington acele Londra'ya çağrılacaktı.

LONDRA kaynarken, Hüsnü Bey, elinde çantası, Hovagimyan işhanının dönerek yükselen mermer merdivenlerini t ırmanıyordu. İkinci katta, kapısında Fransız Denizcilik Şirketi yazan açık kapının önünde durdu. Şirketin direktörü Mösyö Şarl Kalçi'yi tanırdı. İngilizlerden nefret eden, şakacı, kültürlü, özgürlükçü, güvenilir bir insandı.

Onunla birçok küçük iş yapmıştı. Ama bu seferki ötekilere benzemiyordu. Besmele çekerek içeri girdi. İçerisi denizciler, nakliyeciler, bir odadan öbür odaya koşuşan görevlilerle doluydu. Sivri sakallı Rum memur, gözü Anadolu'ya ara sıra silah kaçırdığını duyduğu Hüsnü Bey'e ilişince, huylandı.

Kalçi'nin sekreteri ise dostça güldü:

"Buyrun, bekliyor."

Hüsnü Bey, kapıyı kapadı, oturdu, alçak sesle, "Kaptanı ve tayfaları güvenilir bir gemi istiyorum" dedi.
"Sen işi iyice büyüttün ha! Gemiyi ne yapacaksın?" "Elimde birikmiş çok yük var." "Nereye taşıyacak? Patagonya'ya mı?"
"İnebolu'ya."

Kalçi muzip muzip güldü:

"Anlaşıldı. Başka bir şey sormayacağım. Benim için hava hoş. Yakalanırsanız, sahtekâr Hüsnü beni kandırmış der, atlatırım. Yükünüz zıpzıp mıdır, fişek midir, nedir, ben nereden bileceğim? Benim işim aracılık."

Ciddileşti:

"Çok dikkatli olun. Bugünlerde Pandikyan'ın adamları.."

Hüsnü Bey sözünü kesti:

"Pandikyan tamam."
"Ooo! İşte bu iyi. Ama çıkışta askeri denetim var."
Evet. Bu büyük sorundu. Hüsnü Bey uzun uzun kafa yormuş, bir çözüm bulmuştu. Utana
utana, "Bana şu kızı olan Rus kaptanın gemisini verebilir misin?" diye sordu.
Mösyö Kalçi'nin ağzı açık kaldı. Hüsnü Bey söze ve işe kadın karıştırılmasından hiç
hoşlanmayan katı bir adamdı. Dikkatle yüzüne baktı. Hüsnü Bey kıpkırmızı kesilerek, "Başka
çare bulamadım" diye mırıldandı.

Kalçi uzun bir kahkaha attı:

"Sonunda sen de yola geldin ha! Merak etme, gerekeni yapacağım. Şimdi ödeme nasıl olacak, ondan haber ver."

Fazla çekişmeden uyuştular.
Hüsnü Bey kapora olarak kendi cebinden 500 lira verdi. Çünkü Ankara, bu tarz toplu, büyük kaçakçılığı uygun görmüyordu. Başarılabileceğine güvenmiyor, yakalanırlarsa, kaçırılan malzemenin imha edileceğini, bunun da bir felaket olacağını düşünüyordu. Az ve güvenli kaçakçılık yeğlenmekteydi. Bu yüzden para yollamamışlardı.

"Gemiyi ne zaman istiyorsun?" "En çabuk zamanda."

BELÇİKA'mn İstanbul Elçisi De Well, Türk gazetelerinde çıkan ilginç yazıları çevirtir, ajans haberlerini izler, diplomatik çevrelerden edindiği bilgileri birleştirip yorumlar, Brüksel'e düzenli olarak rapor ederdi. Başka yapacak ciddi bir işi yoktu.

Bugünkü raporunu yazıyordu:

"Kemalist hareket, Ankara'dan, Kafkasya, İran, Arabistan, Suriye ve Mısır'a aksetmekle kalmadı, etki alanını Balkanlar, Rumeli ve Arnavutluk'a kadar genişletti..'.' 104a Büyük tehlikeydi bu. Sömürüye dayalı Avrupa ekonomisinin ve siyasetinin geleceği için Kemalistler'in yenilmeleri şarttı. Ama yenilecek gibi görünmüyorlardı. S ıkıntı içinde bir puro yaktı.

ODESA adlı gemi, iki gün sonra, bakım bahanesi ile Halic'e girdi ve deponun yakınında demirledi. Rus soylularını ve Bolşevik karşıtlarını İstanbul'a kaçırıp sonra Rusya'ya dönemeyen küçükçe gemilerden biriydi. Kuşku çekmemek için gemi üç gün sessizce bekleyecekti. Bu arada Aziz Hüdai ve Hüsnü Bey son hazırlıkları tamamlayacaklardı. Hüsnü Bey Mavnacılar Derneğinin Başkanı Mehmet Kahraman ve kalabalık bir hamal grubunun başı Kürt Abuzer Ağa ile bağlantı kurdu. Bunlar ağızları sıkı, yurtsever insanlardı.

Çözülmesi gerekli ilk çetin sorun şuydu:

Depodaki İngiliz nöbetçileri olay yaratmadan nasıl atlatacaklar ya da adamları ne yapacaklardı? Çünkü daha soyulacak pek çok depo vardı. İngilizlerin uyanıp sıkı önlemler almasına yol açmamak gerekiyordu. Depo komutanı, "Biraz paramız var mı?" diye sordu.
Bir yıldır buradaydı. Nöbetçileri iyi tanıyordu. Düşündüğü çözümü anlattı. Yüzbaşı Seyfî, "Ohooo.." dedi neşeyle, "..o kadarcık parayı, Yeni Cami önünde dilenir yine buluruz." RUŞEN EŞREF, Y. Kadri'ye, "Yarın M. Kemal Paşa seni öğle yemeğine bekliyor" dedi. Y. Kadri'nin kalbi ağzına geldi. İki yıldır tanımak için can attığı insanı sonunda görebilecekti. Y. Kadri'yi Çankaya'ya faytonuyla Halide Hanım götürdü. M. Kemal Paşa Çankaya'daki eve yeni taşınmıştı. Bakımsız bir toprak yolu izleyerek bağlar ve bahçeler arasından geçip Çankaya'ya çıktılar. Yolda Halide Hanım, "Fikriye Hanım'ı görürsen, selamımı söyle" dedi.
"O kim?"

"Paşanın üvey babasının yeğeniymiş. Paşa'ya hayran olduğu anlaşılıyor. Kış başında İstanbul'dan çıkageldi. Böylece Paşa da zarif bir hanım elinin bakım ve özenine kavuştu." Sesindeki kadınsı titreşimler Y. Kadri'nin dikkatinden kaçmadı.

"..Olağanüstü güzel gözleri olan bir genç hanım. Piyano çalmasını da biliyormuş. Gelişi dedikodulara neden olmuştu ama zamanla alışıldı, konuşulmaz oldu. Bilgi düzeyi Paşa'yı tatmin eder mi, bilemem. Malum, Paşa böyle şeylere çok önem veriyor." Yerel giysileri içinde birkaç Giresunlunun beklediği bir nöbetçi noktasından geçerek iki katlı bir bağ köşkünün önünde durdular. Halide Hanım geri dönerken Yaver Muzaffer Kılıç Y. Kadri'yi karşıladı, misafir salonuna aldı. Bir dakika sonra M. Kemal Paşa geldi. Üzerinde iyi dikilmiş lacivert bir elbise vardı.

Y. Kadri M. Kemal'i, İkdam gazetesinde yayımlanacak olan yazısında şöyle anlatacaktı:

"M. Kemal Paşa, sivil giyinmiş, ortadan biraz daha boylu, zayıf ve sarışın bir zattı. Gazetelerde gördüğümüz resimlerinden hiçbirine benzemiyordu. Kendisi bu resimlerin hepsinden daha sevimli, daha canlı, daha müstesna bir simaydı. Yüzü renk ve çizgi itibariyle bir tunç parçası üzerine oyulmuş bir eski madalyonu andırır. Elmacık kemikleri çıkık, ağız kemikleri kuvvetli ve alnı sertti. Ve bu yüzün bütününde, çok zahmet görmüş, çok uğraşmış, çok düşünmüş kimselerin çehresindeki ifade vardır, fakat hiçbir yorgunluk emaresi göstermemek şartıyla. Kısık ve sıcak bir sesle konuşuyor, mavi gözleri muammalı nazarlarla bakıyor. Vücudunun kımıldanışları genç bir parsın kımıldanışları gibi sevimli, munis bir tarzda haşin ve çevik. Elleri mütemadiyen iri taneli bir kehribar tespihle oynuyor!' Yemeği giriş katındaki mermer döşeli, küçükhavuzlu sofada yediler. Yemeğe Hamdullah Suphi, Ruşen Eşref ve Ferit Tek de katıldılar. Hamdullah Suphi Bey, Paşa'yı 'fırtına kuşu' gibi benzetmelerle övmeye kalkışınca M. Kemal Paşa hemen sözü değiştirdi. Bu sade haliyle, bir ihtilalin ve emperyalizme karşı verilen çok cepheli, büyük bir savaşın kararlı liderinden, mazlum milletleri etkileyen bir öncüden çok, nazik, sakin bir aydına benziyordu. Onca işi arasında, yeni çıkan kitapları okuduğu, İstanbul gazete ve dergilerini dikkatle izlediği anlaşılıyordu. Etkileyici bir üslubu vardı.

Çankaya'dan o da bir M. Kemal hayranı olarak ayrılacak, sonuna kadar öyle kalacaktı. BAZI BAKANLAR, Mareşal Wilson ve General Harington, Başbakan Lloyd George'un başkanlığında, Başbakanlık'ta toplanmışlardı. Lloyd George, Lord Curzon ve Churchill çok gergindiler.
Kurul, önce General Harington'un ayrıntılı açıklamasını, sonra da Savaş Bakanı Sir L.W. Evans ve Mareşal Wilson'u dinlemişti.
Lord Curzon, "Anlaşılmaz bir şey.." dedi, "..Savaş Bakanlığı da, Genelkurmay Başkanlığı da, General Harington'un önerisini askeri gerekçelerle benimseyerek, İstanbul'un ve Çanakkale Boğazı'nın boşaltılmasını destekliyorlar. Bakanlığım bu önerinin kesinlikle karşı-sındadır. Geri çekilmemizin geniş ve felaketli yankıları olur. İngiltere'nin prestiji çok ağır bir darbe alır. Bize çok pahalıya mal olmuş zaferin bütün meyvelerini kaybederiz. Sevr Antlaşması'nı Ankara'ya kabul ettirene kadar Boğazları elimizde tutmak zorundayız. Askerlerimizin, İstanbul'u ve Çanakkale'yi bırakmak için gerekçe aramak yerine, onları nasıl elimizde tutacağımızı düşünmeleri daha doğru olurdu." Sömürgeler Bakanı Churchill elini kaldırdı. "Evet Mister Churchill."

Churchill uzun bir konuşma yaparak, Lord Curzon'un görüşüne katıldığını, İstanbul'u boşaltırlarsa, Irak'ta, Filistin'de, Mısır'da durumlarının çok ciddi şekilde sarsılacağını belirtti.

Sözünü şöyle bitirdi:

"Bu öneriyi şiddetle reddediyorum. Gerekiyorsa İstanbul ve Çanakkale'deki birliklerimizi takviye eder ve dövüşüz."
Boğazlar onun duyarlı noktasıydı. Çanakkale Boğazı'nın 1915'te donanma ile zorlanması planını da, kara birliklerinin Gelibolu'ya çıkarılarak Boğaz'ın düşürülüp İstanbul'un ele geçirilmesi düşüncesini de, bütün gücüyle desteklemişti. Donanma yenilip geri çekilmiş, kara ordusu ise 7 ay süren bir savaştan sonra başarısızlığı kabul ederek Gelibolu'yu boşaltmıştı.

Türklerin emsalsiz savunması Britanya'ya yüz binden fazla kayba mal olmuş, Rus Çarlığı'nın da yıkılmasına yol açmıştı. Şimdi iki Boğaz da ellerindeydi ve dövüşmekten kaçınan bir komutan buralardan yine çekilmeyi öneriyordu! Bu asla kabul edilemezdi.

Hindistan İşleri Bakanı Mr. Montagu ikisinden farklı düşünmekteydi:

"Bence İstanbul'dan çekilmek, Hindistan'daki durumumuz bakımından son derece yararlı olacaktır. Özellikle Hindistan Müslümanları üzerinde çok olumlu bir etki yapacağını düşünüyorum."

Sabırsız Lord Curzon, elini masaya vurarak, "Bu düşünceye katılmıyorum!" dedi. Churchill de büyük bir kararlılıkla Curzon'u onayladı. Başbakan Yardımcısı Chamberlain'ın da Curzon ve Churchill gibi düşündüğü belli oluyordu.

Lloyd George bıyıklarını çekiştirip durmaktaydı:

"Görüş farklılıkları çok keskin. Bir karara varmak zor. Toplantıyı sürdürmekte bir yarar görmüyorum. Savaş Bakanlığı'nın, konuyu, yalnız askeji açıdan değil, genel siyasetimiz ve çıkarlarımız bakımından da, bir daha incelemesini istiyorum. Dışişleri Bakanlığı'nın da bir rapor hazırlamasını rica ederim. Yeniden görüşelim."
Savaş Bakanı başını eğdi. Lord Curzon ile Churchill bakıştılar ve belli belirsiz gülümsediler.

Mareşal Wilson Harington'un kulağına eğildi:

"Şu siyasetçilere bak. öyle bir barış yapmışlar ki, uygulamak için de savaş gerekiyor." YUNANLILAR dışında, savaşı göze alanlar yalnız bazı İngiliz siyasetçileri ile diplomatlarıydı.
İkinci İnönü zaferi ve Yunan ordusunun Afyon'u boşaltıp güçlükle Dumlupınar'a çekilmesi, İtalyanların cesaretini kırmıştı. Toparlanıp 25 Mayısta Marmaris'ten, 1 Haziranda Antalya dolaylarından çekildiler. Çekilişleri sürüyordu. Ganimetten pay almak umuduyla İstanbul'da bekleyeceklerdi.

Güney cephesinde dövüşen Fransızlar da Çukurova'yı elde edemeyeceklerini anlamışlardı. Çukurova ve çevresindeki Türkler dişe diş dövüşmekte, dirençleri gün geçtikçe artmaktaydı. 40 kişilik bir Türk çetesi, 400 kişilik bir Fransız birliğini Toros geçitlerinden birinde, esir etmeyi başarmıştı. Antep gibi küçük bir şehri bile ancak on ayda düşürebilmişlerdi. Fransız birlikleri gittikçe eriyordu.

Bakanlar Kurulu'nu ikna eden Başbakan Briand, İngiltere'yi çıldırtacak bir şey yaptı:

Parlamento Dışişleri Komisyonu Başkanı Franklin Bouillon'u ve iyi Türkçe bilen Albay Sarou'yu Ankara'ya yolladı. Anlaşamazlarsa, Türkiye'yi örnek alan Suriye'de de tutunamayacaklarını kavramıştı.

F. Bouillon ve Sarou 2 Haziran günü İnebolu'ya indiler. Yusuf Kemal Bey misafirleri İnebolu'da bekliyordu.
İnebolulular sabahleyin iki güzel faytonla üçünü Kastamonu'ya uğurladılar.

ALBAY KÂZIM ÖZALP, Mürettep Kolordu karargâhının bulunduğu Geyve'ye gelmiş, sade bir törenle karşılanmıştı. Küçük tören birliği yeni komutanı düşündürdü. Seçkin olması gereken bu birlik bile görünümü bakımından içler acısı bir haldeydi.

Yalnız kaldıkları zaman, adı şatafatlı, içyüzü acıklı birliğin Kurmay Başkanı Yarbay Hayrullah Fişek harita başında durumu açıkladı:

"Bütün Kocaeli yarımadası, Sakarya'nın batı kıyısından Gebze'ye kadar, 11. Yunan Tümeni'nin işgali altında. Bu da öteki Yunan tümenleri gibi dolgun, 13.000 kişi. Çok gaddar ve pis bir tümen. Ayrıca bu kesimde çapulcu, yağmacı Rum, Ermeni, Çerkez ve Abaza çeteleri var. Onlar da 1.500 kişi kadar."
"Biz?"
"Milli müfrezelerle birlikte bütün mevcudumuz 3.200 kişi."105b "Yani feci durumdayız."

"Evet."
"Çevreden asker toplamamız mümkün değil mi?"

Yarbay başını salladı:

"Mümkün fakat elimizde ne fazla subay var, ne de silah. Doğu Cephesinden bir tümen geldi, onu Batı Cephesine verdiler. Yeni bir tümen gelir de bize verirlerse.. "
"Almak için çalışırım. Şimdi şöyle yapalım. Çevreye, gizli bilgiy-miş gibi, burada bir kolordu kurulduğunu, emrinde önemli kuvvetlerin toplanmaya başladığını yayalım. Benim at üstünde çekilmiş fiyakalı bir fotoğrafımı, yeni Kolordu Komutanı diye İstanbul basınına ulaştırarak.. " Nal sesleri yaklaştı.

Keskin bir kadın sesi duyuldu:

"Dur!"

Albay Kâzım konuşmasına ara verdi:

"Kim bu?"
"Fatma Seher Hanım. Kara Fatma diye ünlü bir çete reisimiz. Kadınlardan kurulu çetesiyle son İnönü savaşına katıldı, hayli şehit deverdi."
Albay pencereden baktı. Çapraz silahlı kadın süvariler düzenli bir biçimde sıralanmışlardı.
Kırk üç kişiydiler.

Yeni komutan ilk kez güldü:

"Bu güzel birliği selamlayalım." Dışarı çıktılar.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1 Nisan 1921 - 9 Temmuz 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Sa

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:38

İKİ İNGİLİZ NÖBETÇİ, büyük ambarın yanındaki binada, depo komutanının odasında hazırlanmış olan zengince sofrada yiyip içiyordu. Komutan ziyafetin başında nöbetçilere, dostluk anısı olarak İstanbul işi telkari zarflı, yaldızlı altışar çay bardağı ile birer kutu da fındıklı lokum ve badem ezmesi hediye etmişti. Evlerinden uzak askerlerin mutlu olmadıklarını ve çok az para aldıklarını bilmekteydi. Orucunu yeni açmıştı. Allanın bağışlayacağını ümit ederek nöbetçilerle birlikte o da içki içiyor, Mısır'daki esir kampında öğrenebildiği çat pat İngilizcesiyle sohbet ediyordu.

Nöbetçiler, bu beklenilmez cömertliğin ve ilk kez tattıkları rakının etkisiyle mest olmuşlardı.
Bu sırada Hüsnü Bey'in kalabalık adamları ambarı sessizce ve şaşırtıcı bir hızla boşaltıp irili ufaklı sandıkları deponun rıhtımına yığıyor, bir başka ekip de yandaki hurda ambarından alınan içi boş sandıkları, boşaldığı anlaşılmayacak biçimde depoya yerleştiriyorlardı. Depo komutanının bir adamı da, içleri doluymuş gibi, hepsini etiketlemekteydi.

Üçüncü ekip ise, soluk bile almadan sandıkları, rıhtıma yanaştırılmış 60 tonluk mavnaya taşıyordu.
Hepsi çıplak ayak ve kanter içindeydi. Mermi ve fişeklerin patlamaması için çok dikkatli hareket ediyorlardı. Her ekibin başında, tabancasının emniyeti açık, sivil giyimli bir subay bulunmaktaydı.

İlk mavna dolar dolmaz, küçük bir römorkör tarafından çekilerek ışıkları karartılmış gemiye yanaştırıldı. Yerini hızla, ikinci bir römorkun çektiği yeni mavna aldı. Vinçleri çalıştırmak çok gürültü yapıp dikkati çekeceği için Hüsnü Bey'in buluşu olarak, geminin kıç tarafından denize, halat ve kalaslardan yapılmış iskeleler sarkıtılmıştı. Mermi, fişek ve el bombası sandıkları, çuvallara sarılı silahlar, ayaklı topçu dürbünleri, fişek doldurma aygıtları, silah yağları vb., gemideki dördüncü ekip tarafından, hiç konuşmadan, mavnadan alınıp iskelelerin yardımıyla güverteye taşınmaya başlandı. Mermi, fişek ve bomba sandıkları, tahtadan yapılmış oluklar yardımıyla yavaş yavaş ambarlara kaydırılıp denetimi zorlaştıracak biçimde yerleştirilecekti.
İşi bu gece bitirmek zorundaydılar. Aynı oyun iki kez oynanamazdı.

Gün ağarırken beş mavna dolusu malzeme Odesa'ya taşınmıştı. Hüsnü Bey ve Aziz Hüdai, komutana, boşaltılan malzemenin cinsini, sayısını ve teslim alındığını gösterir bir belge imzalayıp verdiler. Savaş sona erince Ankara tek fişeğin bile hesabını sorardı. Komutan, yeni nöbetçiler gelmeden, çoktan sızmış olan iki İngilizi uyandırdı. Çay ve taze simit ikram etti. Nöbetçiler teşekkür ederek ayrıldılar. Bu güzel geceyi hiç unutmayacaklardı. Heyecandan kaskatı kesilmiş komutan da unutmayacaktı.
Gemi gündüz hareketsiz bekledi, gece yarısı Haliç'ten çıkıp Galata açığında demirledi. Hüsnü Bey sabahleyin gümrük işlemlerini başlattı. Yük, manifatura, dikiş makinesi, hurda demir, sac levhalar, tarım, demirci ve marangoz araçları, hırdavat, ahşap eşya gibi sakıncasız şeyler olarak gösterilmişti. Gümrük ve liman işletmesindeki namuslu Türklerin yardımıyla işlemler bir terslik olmadan sonuçlandı. Pandikyan sözünü tutarak adamlarının yaklaşmasını engellemişti.
Köylü, memur, esnaf ve tüccar kılığındaki yüz kadar subay ile son 'imalat-ı harbiye' usta ve işçileri, yolcu olarak, öğleden sonra sandallarla gemiye alındılar. Bazılarının eşleri ve çocukları da birlikteydi. Yolcular arasında Teğmen İhsan ile Bursalı Osman Çavuş da vardı. Yük sahibi olarak Hüsnü Bey de gemiye geldi. Mösyö Kalçi kulaklarını bükmüştü, kaptan ve kızı Sonya, denetçileri ağırlamak için hazırlıklıydılar. Hüsnü Bey övgüsünü çok duyduğu kızı ilk kez gördü.
Sahiden çok güzel ve pek cana yakındı.

Akşama doğru denetçi subayları taşıyan motor, Hüsnü Bey'in ardarda okuduğu dualar arasında, gemiye yanaştı. İşin son ve en tehlikeli bölümü başlamıştı. Bu kadar çok cephane ve gerecin yakalanması sahiden felaket olurdu.
Galata'daki bir meyhanenin üst katında, Ekrem, Aziz Hüdai ve Seyfi de, yürekleri ağızlarında, gözlerini gemiye dikmişler, ateş üstünde bekliyorlardı.
İngiliz, Fransız ve İtalyan subaylarından oluşan üç kişilik kurul, yolcu ve yük denetimi yapmak üzere ağır ağır gemiye çıktı. Kurulu, merdivenin başında kaptan, Sonya, ikinci kaptan ve Hüsnü Bey karşıladı. İngiliz fena halde İngilizdi. Hüsnü Bey'in morali bozuldu.

Sonya tüm şuhluğu ve zarifliğiyle subayları bir kadeh içki içmeye davet etti, su gibi akan bir Fransızcayla, "Yorgun olmalısınız.." diye şakıdı, "..biraz dinlenirsiniz. Haydi gelin!" Cevap beklemeden, yol göstermek için önden yürüdü. Dar elbisesinin içinde kalçaları kazaska oynuyordu. Zavallı Hüsnü Bey bakışlarını telaş içinde başka yere kaçırdı. Önce ip bıyıklı İtalyan subayı Sonya'nın rüzgârına kapıldı, sonra da Fransız. Ciddi İngiliz surat içinde meslektaşlarını izledi. Küçük içki salonuna girdiler.
Hüsnü Bey yavaşça geride kaldı. Kapı kapandı. Küpeşteye yaslanıp beklemeye koyuldu. Bir süre sonra dışarı kahkahalar yansımaya başladı. Sonra da kızın iç gıcıklayan sesi duyuldu. Balalayka çalarak Rusça bir şarkı söylüyordu. Güneş Boğaziçi'ni yangına vererek ağır ağır battı.
İkinci Kaptan kapıyı aralayıp Hüsnü Bey'i çağırdı.

Hüsnü Bey evrak çantasını alıp içeri girdi:

"Bismillah."

Sonya, kucağında balalayka, içki tezgâhının üstüne oturmuş, gülüyordu. Gülüşü de şarkı gibiydi. Subaylar öyle sarhoş ve o kadar mutluydular ki ambarları denetlemeden eşya belgelerini imzaladılar. Yolcuları görmeden yolcu listesini onayladılar. Birer bardak votka daha içtikten sonra, yıkılarak dışarı çıktılar. Aynı dostlukla uğurlandılar. Motor hareket etti. Sonya'ya el sallayan İngiliz subayı motorun içine yuvarlanınca ip bıyıklı İtalyan yağlı bir kahkaha salıverdi.
Hüsnü Bey sevinçten uçuyordu. Kendini tutamadı, bakmaya çekindiği Sonya'yı kucaklayıp şapur şupur öptü. Geminin düdüğü üç kez öttü. Bu, işler yolunda demekti. Ekrem, Aziz Hüdai ve Seyfi Beyler, ayağa fırlayıp birbirlerine sarıldılar.
MÖSYÖ KALÇİ'nin memurlarından sivri sakallı Rum herkesin gitmesini bekliyordu. Son görevli de çıkınca, Ladil'le ilgili bütün belgeleri toplayıp çantasına koydu, şapkasını kaptı ve Beyoğlu'ndaki Yunan Yüksek Komiserliği'ne koştu. Nöbetçi görevliye kuşkusunu anlattı.

Yunan Yüksek Komiserliği alarma geçti. Rus yardımını engellemek için bu sırada Batum açığında devriye gezmekte olan 13.000 tonluk Kılkış zırhlısı, üç saat sonra İstanbul'daki donanma irtibat subaylığından bir telsiz mesajı aldı. Mesajda, Fransız bandıralı bir geminin yarın sabah İnebolu'da olacağı, çok miktarda silah ve cephane taşıdığı bildiriliyor, silah ve cephanelerin teslim alınması veya imha edilmesi için gerekenin yapılması emrediliyordu. Geminin rotası İnebolu'ya çevrildi. Kılkış'la birlikte devriye gezen Panter torpidobotuna ışıldakla Kılkış'ı izlemesi talimatı verildi.
Seyir subayı öbür gün sabah İnebolu'da olacaklarını hesap etmişti.

ODESA sabah İnebolu'ya ulaştı. Durum bildirildiği için İnebolu hazırdı.
Gemi uzun uzun düdük çalarak İnebolu'yu selamladı, yavaşladı, deniz sığ olduğu için açıkta durdu, gürültüyle demir attı. Yarbay Ni-dai, Binbaşı Kemal, Liman Başkanı Neyyir Bey ve yolcuları denetleyecek subaylar bir kayıkla gelip gemiye çıktılar.

Üniformalarını giymiş kaçak subaylar, babacan kaptan, güzel Sonya ve deryadil gemicilerle vedalaşmış, bekliyorlardı. Yolcuları taşıyacak kayıklar gemiye yanaştılar. Örgüt hepsi hakkında temiz kâğıdı verdiği için işlem uzun sürmedi, kayıklara binmeye başladılar.

Yarbay Nidai, yükün çabuk boşaltılması için sabırsızlanan Hüsnü Bey'i yatıştırdı:

"Merak etmeyin. Kayıkçılarımız yamandır. Gemiyi çabuk boşaltırız. Akşama kalmaz, geri dönersiniz."
"Öyleyse malzemeyi yarın sabah Ankara'ya sevk etmeye başlarsınız, değil mi?" Nidai Hüsnü Bey'in sırtını okşadı.
"Nasıl sevk edelim? Telaştan unutmuş olacaksınız. Yarın Ramazan bayramı." "Aaah, sahi."
Birlikte ambarlara baktılar. İrili ufaklı pek çok sandığı gören Nidai, "Benim bayramım başladı bile.." dedi neşeyle, "..bu gece deliksiz bir uyku çekeceğim."

Kendi yaşındaki Hüsnü Bey'in elini kapıp öptü:

"Sağ olun."

Büyük kayıklar gemiyi sarmışlardı. Boşaltma işine yardım edecek taşıyıcılar gemiye çıktılar. Bu işin ustası olmuştu hepsi. İki vinç gürül gürül çalışmaya başladı.
Deniz öğleden sonra dalga yaptığı için boşaltma uzun sürdü. Son sandık da yalıya çıkarıldığı sırada, vakit gece yarısına yaklaşıyordu. Ancak beşte biri Yarbaşı'na, çadır bezlerine ve çuvallara sarılı silahlar ve gereçler ise yakındaki İkmal Komutanlığı binasına taşınmıştı. Kalan sandıklar, yalıyı doldurmuş, iç sokaklara taşmıştı. Halktan arife günü daha fazla çalışmalarını istemeye utanmışlardı. Herkes bayrama hazırlanıyordu. Zafer Kemal "Sabah ola hayır ola" dedi.

Bir kaza olmasın diye mermi ve fişek sandıklarının başına nöbetçiler bıraktılar. Hüsnü Bey'i ellerinden, yanaklarından öperek gemiye uğurladılar.
Ertesi gün bayramı büyük bir mutluluk içinde kutlayacaklarını sanıyorlardı.

9 HAZİRAN 1921 Perşembe sabahı, Yarbay Nidai gün doğarken, uzun bir düdük sesiyle derin uykudan uyandı. Yataktan fırlayıp pencereye koştu. Odesa İnebolu'yu selamlıyordu.

Tüm ışıklarını yakmıştı. Az sonra İstanbul'a dönmek üzere sabah pusu içinde gözden kaybolacaktı. Esenlikle varmasını dileyerek tıraş oldu, eşi yıpranmış üniformasını gece silip ütülemişti. Namazdan sonra bayramlaşmak üzere giyinip evden çıktı. Önce yalıya inip duruma göz attı. Bir vukuat yoktu. Deniz sakin, hava güzeldi. Bayram namazına katılmak için Yahyapaşa camisine yürüdü.
Cami az zamanda doldu.
YUNAN ve İngiliz savaş gemilerini izlemek amacıyla Karadeniz kıyısı boyunca gözetleme noktalan kurulmuştu. Biri ötekini gören tepelerde bulunan noktalar, elde telefon ağı kuracak malzeme olmadığından, renkli bayraklarla haberleşiyorlardı. Böylece, limanı olan şehirler ve limandaki gemiler önceden uyarılıyordu. Yunan savaş gemileri daha önce Samsun, Sinop ve Ereğli'yi bombalamışlardı.

İnebolu'nun 100 km. doğusundaki gözcü, sabah erkenden bir zırhlı ile bir torpidobotun batıya doğru seyrettiğini fark etmişti. İşaret bayrağını sallayarak bir sonraki gözcüye durumu bildirdi. Noktadan noktaya işaretleşilerek haber Abana ve İnebolu'ya iletildi. İnebolu noktasındaki nöbetçi gözcü haberi alır almaz, tepeden aşağıya, şehre koşmaya başladı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1 Nisan 1921 - 9 Temmuz 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Sa

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:38

YAHYA PAŞA CAMİİNDE bayram namazının sonuna gelinmişti.

Gözcünün haykırışı duyuldu:

"Düşman gemileri geliyoooooooooo!"
Son selamı verip ayaklandılar. Müftü, "Ey cemaat.." dedi, "..tehlike savuşunca bayramlaşırız.
Şimdi yalıya koşalım!"
Cemaat yalıya aktı.

Kayyım İnebolu sokaklarına daldı:

"Ey ahaliiii, düşman gemisi bastırmadan yalı boşaltılacaaak! Allahını, vatanını seven imeceyeeeeü!"

Bayram unutuldu.
Pratik subaylar çabucak bir düzen kurdular. Birkaç yükleme yeri belirlendi. Taşıma başladı. Bütün İnebolu yalıya toplanmış, evlerde yalnız çok yaşlılar, hastalar, hamileler ve bebekler kalmıştı.

Bayramlık giysilerini giymiş herkes sıraya girdi:

Kaymakam, Belediye Başkanı, müftü, öğretmenler, memurlar, zanaatkarlar, esnaflar, kayıkçılar, subaylar, erler, yaşlılar, kadınlar, gençler.. Bir gün önce İnebolu'ya inmiş olan subaylar, usta ve işçiler de koşup yardıma geldiler.

Yüzünden ter fışkıran bir subay, tek kişinin taşıyamayacağı ağır sandıkların kapaklarını zorlayıp açıyor, mermileri tek tek yeni yetme kızlarla oğlanlara uzatıyordu:

"Dikkatli olun, düşürmeyin ha!"

Hiç düşürürler miydi? Hepsi bir merminin ne kadar değerli ve tehlikeli olduğunu çoktan öğrenmişti. Yaşlı kadınlara makineli tüfek şeridi, tüfek gibi hafif şeyler veriliyordu. Onlar da bunları kollarında, torunları gibi sakınarak taşımaktaydılar. Zafer Kemal, jandarma çavuşuna, "Köylere haber sal.." dedi, "Ne kadar araba, kağnı varsa, Yarbaşı'na gelsin. Sandıklarla açık mermileri birikmeden İkiçay'a atalım!"
Az sonra üç atlı köylere uçacaktı.

Genç erkeklerin bir kısmım da Yarbaşı'na gönderdi. Bunların görevi sandıkları taşıyanların sırtından dikkatle yere indirmek, sonra da arabayla İkiçay'daki cephaneliğe taşınmasını sağlamaktı.
Merdivenli yolun yarısından, sandık ve çıplak mermi taşıyanlar dikkatle tırmanıyor, öbür yarısından, yükünü bırakanlar koşar adım iniyordu. İnebolu soluk soluğaydı.

Arada bir çığlığa benzer yakanlar duyuluyordu:

"Hızlı! Allah aşkına daha hızlı!"

Yakın köylerden arabalar gelmeye başlamıştı. Yarbaşı karınca yuvasına döndü. Sonunda korkulan oldu. İki savaş gemisi, homurdanarak İnebolu önünde belirdi. Fazla yaklaşmadan, açıkta durdular. Yalı boyuna dağ gibi yığılmış mermi sandıklarını görebilecek uzaklıktaydılar. Lanet olsun!
Kılkış'tan denize indirilen beyaz bayraklı üç çifte bir kayık yaklaşmaya başladı. İskeleye yanaşacağı anlaşılıyordu. Yarbay Nidai ve Kaymakam iskelenin ortasına kadar ilerlediler. Bir Yunan deniz subayı iskeleye çıktı. Birbirlerine doğru birkaç adım atıp durdular. Askerce selamlaştılar. Subay mermi sandıklarından yana bir göz attı, bir şey demeden bir zarf uzattı. Döndü.
Kayık uzaklaştı.

Kaymakam, Belediye Başkanı, Nidai, Zafer Kemal, Askerlik Şubesi Başkanı Binbaşı Hasan Fehmi Bey, Neyyir Bey, Müftü, Kayıkçılar Kâhyası İlyas Kaptan, bazı kaymakamlık ve belediye ileri gelenleri iskelenin başında biraraya geldiler. Zarfın içinde Fransızca yazılmış kısacık bir ültimatom vardı.

Kaymakam kaygıyla okudu ve açıkladı:

"Komutan bütün silah ve cephaneyi teslim etmemizi istiyor. İki saat mühlet vermiş. Cevabımızı almak için kayık yeniden gelecekmiş. Teslim etmezsek şehri bombalayacaklar." Bir sessizlik oldu. Zafer Kemal öfkeden titreyerek, "Teslim edecek miyiz beyler?" diye sordu.

Hepsi birden silkinip isyan ettiler:

"Hayır!"
"Öyleyse ne duruyoruz? Yaşlıları, hastalan, çocukları hemen İkiçay'a yollayalım. Sandıkları taşımaya devam edelim."
"Haydiiii!"

Ortalık karıştı, her şey dehşetli hızlandı. Evler boşaltıldı. Sessizliğin yerini emirler, haykırışlar, çocuk ağlamaları, beddualar aldı. Zaman insafsızca akmaya başladı. İki saatin dolmasına az kalmıştı. Yalıda iki yüzden fazla sandık vardı daha. Nidai, Zafer Kemal'e, "Ben tepeye çıkıyorum.." dedi, "..kalan sandıkları yukarı göndermeye zaman yetmezse, taş binalara, mahzenlere taşıt. Kadınları da artık uzaklaştır. Ateş açılmadan siz de yukarı gelin."
Yarbaşı'na çıktı, ilerdeki fundalıklı tepeye geldi. Burada eski model toplardan kurulu bir batarya bulunuyordu.
"Topları atışa hazırlayın.." dedi, "..sahte toplan da çıkarıp yerleştirin. Belki gemilerin yaklaşmasını önleriz."
Sahte toplar çıkarıldı. Bunlar, ziftle boyanmış üç uzunca soba borusu ile yine zifte bulanmış uzun ve yuvarlak bir çam gövdesiydi. Fundalıkların arasından, çapraz ayaklara yerleştirilerek top namluları gibi uzatıldılar.

Süre dolmuş, kayık Kılkış'tan ayrılmış, yaklaşıyordu.
"Şunun önüne bir mermi savurun bakalım. Cevabımızı öğrensin."
İlk mermi motorun hayli uzağına düştü. Ama ikinci mermi geliş yoluna rastladı. Havaya başı köpüklü bir su sütunu yükseldi. Kayık hızla geri döndü.

Subay emekli topu okşadı:

"Aferin güzelim."
Nidai dürbünle baktı. Karadaki topların atış mesafesi dışında kalmaya dikkat eden Kılkış'ın ön direğine kırmızı bir flama çekiliyordu.
"Ateş flaması çektiler. Bombardımana başlayacaklar."
Geminin uzun menzilli iki topu gürledi. İlk mermiler denize düştü. Beşinci mermi yalıya isabet etti. Birkaç büyük sandal parçalandı. Ateş giderek yoğunlaştı.

İNGİLİZ HÜKÜMETİNİN, Çanakkale ve İstanbul'un Türklere karşı kesin olarak
savunulmasını kararlaştırdığı haberi General Harington'u şaşırtmadı. Yüzünü buruşturarak, "Tahmin ediyordum" dedi.

Sir Rumbold'un bir de sürpriz haberi vardı:

"Bunun için de İngiliz, Fransız ve İtalyan birliklerinin, bir komuta altında birleştirilmesi öngörülüyor. Lord Curzon, önümüzdeki hafta Paris'te yapılacak toplantıda, Müttefik Kuvvetlerin Başkomutanlığı için sizi önerecekmiş."

Geleceğin başkomutanı yerinden fırladı:

" İşte bu olamaz! Çekilip gitmeyi öneren bir adama bu görev verilir mi? İngiliz mizahı bu olsa gerek."
KILKIŞ bir süre sonra ateşi kesmişti.
Nidai terini silerek, "Şehirde ciddi bir hasar olduğunu sanmıyorum.." dedi, "..ama galiba çok kayık kaybettik."

Sahte toplardan birini tekmeleyerek devirdi:

"Allah kahretsin!" Erlerden biri, "Gidiyorlar" dedi. Gemiler batı yönünde uzaklaşmaktaydı. "Cehenneme kadar yolları var."
Koşar adım Yarbaşı'na geldi. Erkeklerin bir kısmı burada kalmıştı. Yüksek sesle, "Daha tehlike geçmedi.." dedi, "..şehri boşalttığımızı anladılar, şaşırtmaca veriyorlar. Her an geri gelebilirler. Akşama kadar hiçbiriniz şehre dönmeyin!"

Genç bir subayı Yarbaşı'na dikti:

"Ben izin vermedikçe kimseyi aşağıya salma!"
"Baş üstüne."

Zafer Kemal'le koşarak yalıya indiler. İkisinin de gözleri yaşardı. Kayıkların yarıdan çoğu kullanılmaz hale gelmiş, iskele çökmüş, birkaç ev isabet almıştı. Zafer Kemal, "Yeni cephane gelse, çok zorda kalırız.." diye inledi, "..en uygun liman burasıydı."

Nidai, "İşgalci devletler, ilan ettikleri gibi sahiden tarafsız olsalardı.." dedi".. Yunan donanmasının İstanbul'u üs olarak kullanmasına izin verirler miydi? n0 Bu insanlar kendilerine uygar, başkalarına vahşi."
"Hakkın var. Beyaz yamyam bunlar!"

Sağlam kayıkların bir kısmını içerilere, sokak aralarına çektirdiler. Sonra yürüyerek hayli içerdeki İkiçay'a geldiler. Halk İkiçay'ın kıvrımlarına sığınmıştı. Oyun oynayan çocukların sesleri çınlıyordu. Yakın köylerden kağnılar gelmiş beklemekteydi. Vakit kaybetmeden sandıkları kağnılara yüklediler. Bir kağnıyla ancak orta büyüklükte bir sandık ya da küçük iki sandık taşınabiliyordu. Taşıma gücü bu kadardı. Orduda çalışır durumda birkaç kamyon vardı ama hepsi cephedeydi. "Haydi selametle anam, selametle bacılar!"

Kolbaşı yaşlıca, yanık yüzlü bir kadındı, "Haydi!" dedi. Kağnı kolu iki atlı jandarma eşliğinde yola çıktı.
Yarbaşı'nda bekleyenler, başlarında Müftü, ikindi namazını kılmak için şehre inmek istediler. Subay yollarını kesti.
"Biliyorsunuz, Komutan şehre girmeyi yasak etti."

Müftü, "Hele beni bir dinle oğul.." dedi, "..ev yıkılsa yapılır. Ama cephane elden çıksaydı ne yapardık? Bir mermi bile ziyan olmadı, hepsi kurtuldu. Şimdi izin ver de, Allah'a şükür borcumuzu ödeyelim." Bakıştılar.
Genç subay saygıyla çekilip yol verdi.

Cemaat Yahya Paşa camiine girerken Kılkış ve Panter birdenbire geri döndüler. Uyarı çığlıkları yükseldi. Subay cemaati geri çevirmek için koştu ama yetişemeden ilk mermi düştü. Şiddetli bir patlama duyuldu. Camiye girdiği zaman namaz başlamıştı. Tekbir getirerek secdeye kapanmaktaydılar. Bir an duraksadıktan sonra o da sessizce en arkadaki safa katıldı. Ara vermeden, mermi ıslıkları ve boğuk patlama sesleri içinde, cami titredikçe dökülen sıva parçaları altında, sükûnetle namaza devam ettiler.

İNEBOLU bombalanırken, Yunan Başbakanı Gunaris, çevik ve geniş adımlarla parlamento kürsüsüne yürüyordu. Uğultu kesildi.
"Sayın milletvekilleri, önemli bir konuda bilgi sunmak için huzurunuzdayım. "

Sesini vereceği habere ayarladı:

"..Kral Hazretleri, Anadolu'daki ordumuzla birlikte olmaya karar vermiştir. Yarın, Bizans geleneğine uyularak, Atina Katedrali'nde bir ayin yapılacak, sonra da Kral Hazretleri ordumuzun yanına, İzmir'e hareket edecektir." Herkes ayağa kalktı.
Alkışlara "Yaşasın Kral!" sesleri karıştı.

Biri "Ankara'ya!" diye haykırınca, bütün parlamento coştu; hep birden avaz avaz bağırmaya başladılar:

"Ankara'ya! Ankara'ya!! Ankara'ya!!!"

ANKARA'da silahların ve cephanenin İnebolu'ya ulaştığı haberi büyük sevinçle karşılanmış, geminin ücreti hemen İstanbul'a havale edilmişti.
Ama sevinç uzun sürmedi. Öğleden sonra Moskova Büyükelçiliği'nin şifresi Dışişlerine bomba gibi düştü. Ali Fuat Paşa, Enver Paşa'nın niyetini bildiriyordu. Türkiye'ye yolladığı mektupların metinlerini de geçmişti.
Enver Paşa'nın yeniden tarih sahnesine dönmek istemesi Ankara'yı büyük kaygıya düşürdü. Anadolu'nun artık maceraya tahammülü yoktu.

Genelkurmay, Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa'ya durumu bildirdi ve şu emri verdi:

"Anadolu'ya girmek istemesi halinde Enver'i ve arkadaşlarını tutuklayınız!"
ALİ FUAT PAŞA ile Binbaşı Saffet neşe içinde kahve içmekteydiler.

Az önce Binbaşı ateş topu gibi gelmiş, müjdeyi vermişti:

"Rus yardımı yeniden başladı. Batum'da bekleyen bir gemimize, silah ve cephane yükleniyor. Birkaç gün içinde İnebolu'ya hareket edecek."

Paşa kahvesinden höpürdeterek kocaman bir yudum aldı:

"Çifte bayram yaşıyoruz."

OYSA İnebolu'da sadece sokak aralarına çekilmiş birkaç kayık sağlam kalmıştı. Beş bin nüfuslu şehir boşaltılmış olduğu için ölü yoktu, birkaç yaralı vardı. Bazı taş ev ve dükkânlar yıkılmış, birkaç atölye, depo, ahşap bina yanmış, kaymakamlık ve kayıkhane yara almış, Osmanlı Bankası'nın yarısı çökmüştü. Başta gümrük sokağındakiler olmak üzere pek çok evin camları kırılmış, bazılarının duvarları çatlamış, yollarda, bahçelerde mermi çukurları açılmıştı. Yarbaşı'na çıkan taş merdiven de hasar görmüştü. Halk İkiçay'dan geri dönerken şehrin üstüne kül ve moloz tozu yağmaya devam ediyordu.

Evleri yanmış, yıkılmış kadınların çığlıkları, akşama özgü o görkemli sakinliği parça parça etti.
İZMÎR'de ise evlerden yollara kahkahalar ve şarkılar dökülmekteydi. Kral'ın geleceğini öğrenen Rumlar sevinç içinde yüzüyorlardı. Balkonlar, pencereler defne dallarıyla,
dükkânların vitrinleri Kral'ın fotoğraflarıyla süslenmişti. Kral'ı karşılayacak genç kızlar için beyaz giysiler dikilmiş, başlarına takmaları için çiçekten taçlar yapılmıştı. Karşıyaka'da bulunan yan yana iki güzel, beyaz ev, Kral ve maiyeti için düzenlenip döşenmişti.
İzmir coşku içinde Kral'ı bekliyordu.

ÇALIŞKAN İNEBOLU sızlanmadı, yakınmadı, kimseden yardım da istemedi. Sabahleyin yaralarını sarmaya koyuldu. Evleri yıkılmış, yanmış ailelere daha geceden komşular sahip çıkmışlardı.
Kastamonu Bölge Komutanı Muhittin Akyüz Paşa'nın sabah erkenden İnebolu'ya gelmesi halkı sevindirdi. Paşa, her iyi ve kötü günde aralarında olmuştu. Paşa'nın gelmesi azimlerini biledi. Yıkıntıları hızla kaldırmaya, kırık ve çatlakları onarmaya, çukurları doldurmaya başladılar. En öncelikli sorun kayıklardı. Kayıkçılar, kalafat ustaları ve Menzil Komutanlığı erleri, denize ve kumsala yayılmış kayık parçalarını topluyorlardı.

Bu artıklardan belki acele birkaç kayık yapılabilirdi. Çünkü hemen her gün bir gemi uğruyor, karaya yolcu ya da eşya çıkarmak gerekiyordu.
Yeter sayıda sandal yapılıncaya kadar büyük parti kaçak mal ve yardım malzemesi başka Karadeniz limanlarına indirilecek, bu da zaman kaybına sebep olacaktı. KARABEKİR PAŞA, savaşın kimsesiz bıraktığı çocukları toplamış, kolordusunun koruması altına almıştı. Görevlendirdiği subaylar bu talihsiz çocukları izci-asker karışımı bir düzen içinde özenle eğitip yetiştiriyorlardı. Paşa da bu çocuklara ara sıra ders verirdi.

Bugün de koroya kendi yazıp bestelediği bir marşı öğretmeye çalışıyordu:

Türk yılmaz Türk yılmaz Cihan yıkılsa Türk yılmaz...
Koro yine iyi söyleyemeyince, Paşa kızmış gibi yaparak, "Olmadı cuklar.." dedi, "..baştan alacağız. Daha canlı. Haydi!"

Sevimli koro avaz avaz yeniden başladı:

Çelik gibi kollu Tunçtan ayaklı Türk hiç yılar mı Türk hiç yılar mı Türk yılmaz Türk yılmaz...
Emir subayı korkarak yaklaşıp "Paşam" diye fısıldadı. Çocuklar sustular.

Karabekir Paşa bu kez sahiden kızdı:

"Bizi rahatsız etmeyin demiştim."

Emir Subayı "Özür dilerim.." dedi, "..Genelkurmay'dan 'geciktirilmesi idamı muciptir' kayıtlı bir şifre geldi efendim. "
Karabekir çocukları bugünlük terhis edip odasına çıktı. Şifre Enver Paşa hakkındaydı. Trabzon'daki Enverciler yüzünden zaten huzursuzdu. Enver Paşa'nın Bolşevik bir birlikle sınıra dayanması olasılığı huzursuzluğunu iyice artırdı. Emir Subayına çeşitli emirler yazdırdı. Genelkurmay Doğu Cephesinde bir tehlike kalmadığı için iki tümenini Batı Cephesine yollamasını istemiş, o da bir tümenini yollamıştı. İlk önlem olarak, yola çıkmaya hazırlanan ikinci tümenin hareketini durdurdu. Bu tümen Mürettep Kolordu'nun yana yakıla beklediği tümendi. Kütahya-Eskişehir Savaşı'ndan sonra yeniden yola çıkarılacaktı ama Erzurum-Ankara arasında demiryolu olmadığı için yayan gelecek, Sakarya Savaşı'na yetişemeyecekti. BİR ZAFER kazanarak Venizelos efsanesini silmek isteyen Yunan Kralı Konstantin Atina'dan ayrılmadan önce bir bildiri yayımladı.

Bildiri şöyle başlıyordu:

"Ordumun başına geçmek üzere yola çıkıyorum!"

Oysa hükümet hevesli Kral'ın ordunun fiilen başına geçmesini doğru bulmamıştı.115 Başbakan, hükümetin bu görüşünü söyleyebilmek için uygun bir zaman kollamaktaydı. 12 Haziran 1921 Pazar günü Kral Konstantin, Limnos savaş gemisiyle, beraberinde oğulları, Başbakan Gunaris, Dışişleri Bakanı Baltacis, Savaş Bakanı Teotokis, Denizcilik Bakanı Mavromihalis, Genelkurmay Başkanı General Dusmanis, yardımcısı General Stratigos olduğu halde saat 16.15'te İzmir'e geldi. Üzerinde beyaz feldmareşal üniforması vardı. Top atışları ve törenle karşılandı. Beyaz elbiseli güzel kızlar güvercinler uçurdular, çiçekler serptiler. Kral'ın ayaklarına kapananlar oldu. On binlerce Rum Kordonboyu'nu doldurmuş, bütün Rum evleri bayraklarla donatılmıştı. Bando durmaksızın Yunan marşları çalıyordu. Türkler evlerine çekilmişlerdi.

Kral ordu karargâhını ziyaret ettikten sonra, mızraklı süvarilerin eşlik ettiği otomobil kafilesiyle Kordonboyu'ndan geçerek Karşıyaka'ya yol aldı. Açık bir otomobile binmişti. Halk çılgınca alkışlıyor, balkonlardan, pencerelerden çiçekler atılıyor, haykırışlar yükseliyordu.
Karşıyakalı Rumlar da Kral'ı aynı taşkınlıkla karşıladılar. Kafile Kral için hazırlanmış beyaz evin önünde durdu. Genel Vali Steryadis saygıyla yol gösterdi, önde Kral, arkada Başbakan ve öteki ileri gelenler, bahçe yolundan eve doğru yürüdüler. Geniş ve gösterişli kapı açıktı.
Kapının önünde görevliler Kral'ı karşılamak için bekliyorlardı.
Evin mermer girişine büyük bir Türk bayrağı serilmişti.
Kral, Rumların gurur haykırışları içinde, bayrağı çiğneyerek eve girdi.

YETMİŞ BEŞ kağnılık bir kağnı kolu İnebolu-İkiçay'dan yola çıkmak üzereydi. Zafer Kemal "Uğurlar olsun anam!" diye seslendi.
Kolbaşı, "Sağ ol oğul" dedi, elindeki sopayla öküzünü dürttü. Kağnılar tekerleri inleyerek kımıldayıp yürüdüler. Kağnıcıların hepsi kadındı. Yalnız üçüncü kağnıyı 12 yaşında bir erkek çocuk yediyordu. Kadınlardan biri hamileydi. Yedinci kağnının yanında yürüyen sırım gibi genç kadının ayakları çıplaktı. Bazı kadınlar bebeklerini torbalayıp sırtlarına bağlamışlardı. Genç subaylardan biri içi ürpererek, "Ne mübarek kadınlar bunlar" dedi. öyleydiler. Yavrularına yiyecek taşıyan anaç kuşlar gibi orduyu besliyorlardı. Kağnı kolu gacırdıya gacırdaya uzaklaşıp gitti.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1 Nisan 1921 - 9 Temmuz 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Sa

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:39

FRANKLİN BOUILLON, Ankara'ya gelirken yol boyunca kağnı kollarını görmüştü.
Kağnıcıların çoğunun kadın olmasının Fransız diplomatı çok etkilediği anlaşılıyordu.

Yemekte sürekli bu konudan söz etti. Övgü ve heyecanı Türk tarafına ümit verdi.
Anlaşma sağlanırsa emperyalist cephe ikiye bölünecek, ayrıca güneyde de savaş sona ererse, Ankara oradaki İkinci Kolordu'yu Batı Cephesine kaydırabilecekti.
Yemekten sonra görüşmelere geçildi. Ankara'yı M. Kemal, Fevzi Paşa ve Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Tengirşenk temsil ediyordu; Fransa'yı Franklin Bouillon ve Albay Sarou.
Görüşme neşeyle başladı. M. Bouillon'un Fransız askerlerinin Karadeniz Ereğlisi'nden çekileceklerini bildirmesi neşeyi artırdı. Fakat yeni anlaşma için Sevr Antlaşması ile Bekir Sami'nin imzaladığı anlaşmanın temel alınmasını istemesi havayı gerginleştirecekti.

M. Kemal Ankara'nın ilkelerini belirtti:

"Sevr Antlaşması'nı kafasından silmeyen hükümetlerle anlaşmamız mümkün değildir. Türkiye Büyük Millet Meclisi milli yeminimize (Misak-ı Milli'ye) aykırı bir anlaşmayı kabul etmez."

M. Bouillon şaşırdı:

"Böyle bir yeminin varlığını ilk defa duyuyorum. Bekir Sami Bey bir milli yemininiz olduğundan hiç söz etmemişti."

"Bu ihmali yüzünden de görevinden çekilmek zorunda kaldı. Görüşmeye başlamadan milli yeminin metnini incelemenizde yarar var. Yusuf Kemal Bey size yardımcı olur. İncelemeniz bitince yeniden biraraya geliriz." Ayağa kalktı, ötekiler de.
"Mösyö Bouillon, milli yeminimizin özü tam bağımsızlıktır. Yani siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, kısacası her hususta bağımsızlık! Türk milleti kanını tam bağımsızlığı sağlamak için akıtıyor."

Başıyla hafif bir selam verip Fevzi Paşa'yla birlikte çıktı. Odada M. Bouillon, Albay Sarou ve Yusuf Kemal Bey kalmışlardı.

M. Bouillon merakla Yusuf Kemal Bey'e yaklaştı:

"Yoksa siz aklınızdan kapitülasyonları kaldırmayı mı geçiriyorsunuz?" Yusuf Kemal Bey, duraksamadan, "Evet Mösyö Bouillon." dedi, "..Milli Mücadele toprak için yapılmıyor. Osmanlı topraklarının dörtte üçünü oralardaki halkın iradesine bıraktık. Biz istiklal için mücadele ediyoruz. Büyük Millet Meclisi kapitülasyonların kalktığını görmeden kılıcım kınına koymaz."'

Fransız diplomat gülümsedi:

"Ah dostum, azminizi ve sabrınızı temsil eden kağnı kollarını büyük bir hayranlıkla izledim. Ama gerçekçi olun ve bizimle uzlaşmaya bakın. Çünkü kağnı, kamyonu yenemez!" Kamyon dediği emperyalizmdi.

NESRİN akşam dayısından, laf arasında, hayranı olduğu Halide Edip Hanım'ın Eskişehir hastanesine gönüllü hastabakıcı olarak gideceğini öğrenince, kararını vermiş, ertesi günü Sağlık Bakanlığı'na baş vurmuştu.

İlgili müdür tel gözlüklü Dr. Kâmil Bey'di. Nesrin'i dinleyen Kâmil Bey şefkatle, "Bu savaş, bugüne kadar yaptığımız hiçbir savaşa benzemiyor.." dedi, "..milletçe savaşıyoruz ve uyanıyoruz. Kalemi, silahı, kağnısı, yüreği ile hayata karışan kadını bir daha kimse eve hap-sedemez. Senin gibi öncüler sayesinde bambaşka, yepyeni bir Türkiye kuruluyor. Ortaçağdan çıkıyoruz. Verdiğin karar için seni kutlarım. Ama kızcağızım, hastabakıcılık çetin iş. Bu ayın sonunda burada Çocuk Esirgeme Kurumu faaliyete geçecek. Kimsesiz çocuklarımıza sahip çıkacağız. Hazırlıklar bitti. Senden orada yararlanalım."

Nesrin doktorun gözlerinin içine baktı:

"Beni lütfen Halide Hanımla birlikte Eskişehir'e yollayın efendim."

Kâmil Bey bu kararlı bakışa teslim oldu:

"Peki kızım."

KRALİN MESAJI, İkinci İnönü yenilgisinin ezikliğini üzerinden atmış olan orduyu daha da canlandırdı.

Mesajı askerlere, bütün birliklerde olduğu gibi Aydında da bir subay okudu:

"Askerler!
Vatanın sesi, beni yeniden sizin komutanınız olmaya çağırdı. Kralınızdan size yürekten selam! Milletin kurtuluş savaşındaki azimli çarpışmalarınızdan gurur duyuyorum. Şampiyonluğunu yaptığınız asil ülküleri unutmuş değilsiniz. Bu kutsal toprak üzerinde, dünyanın hayran olageldiği eşsiz uygarlığı işte tam bu noktada yaratmış olan Yunan ülküsü için çarpışıyorsunuz. Sizin değeriniz savaşın başarısını sağlayacaktır. Sizin erdeminiz fedakârlığınızı garanti edecektir ve zaferleriniz yeniden yaratıcılığına layık olduğunuz eşsiz uygarlığı çiçeklendirecektir. Çocuklarımıza miras olarak, atalarımıza ve bize layık bir görev bırakacağız. Askerler!
Hepiniz bu görevle beraber, tek ve bölünmez Yunanistan aşkıyla dolu, büyük ve ölmez ülküye kendinizi adamış oldunuz.
İleri!
Kralınız sizinle beraberdir. Sizi, vatanın emrettiği yere götürmektedir. Tanrı haklı savaşımızı kutsasın!"

Mesaj ürkek Panayot'un da kanını kaynatmıştı. O da, birçok asker gibi ciğerlerinin tüm gücüyle, "Yaşasın Kral!" diye haykırdı. Savaş canavarı olanca iştahı ile uyanmıştı.
PUNTA (ALSANCAK) limanına yanaşmış bir İngiliz şilebinden, yeni alınan son kamyonlar ve ambulanslar, vinç gümbürtüleri ve haykırışlar arasında, rıhtıma indirilmekteydi. Liman alanını yoldan ayıran tel örgülerin arkasında toplanmış olan meraklı Rumlar, Tillor ve Fiat marka gıcır gıcır araçları hayranlık ve gururla izliyorlardı.

Ordu yalnız büyümüyor, büyük bir hızla silah, taşıt ve gereç bakımından da çok güçleniyordu. Bu sefer Türkleri ezeceklerdi.
BATI CEPHESİ Kurmay Başkanı Yarbay Naci Tınaz odaya girdi. İsmet Paşa, Binbaşı Tevfik, Muharrem ve Kemal Beylerle harita başında çalışmaktaydı.

Başını kaldırdı:

"Sen kötü bir haber vereceksin." "Evet efendim."
"Söyle bakalım."
"Franklin Bouillon ile yapılan görüşmelere ara verilmiş. Bugün Ankara'dan ayrılıyormuş.

İkinci Kolordu'yu batıya kaydıramayacağız.»
İsmet Paşanın yüzünden bir an için mor bir bulut akıp geçti. Binbaşı Kemal, "Düşman en azından iki katımız" diye yakındı.

İsmet Paşa, duygularını saklayan demir maskeyi yeniden yüzüne geçirdi:

"Ne zaman kuvvetçe denk olabildik ki Kemal Bey.." dedi, "..kendi yağımızla kavrulacağız." Oradan buradan Batı Cephesine küçük büyük birlikler ve bazı silahlar yollanmıştı. Ama bu çaba Yunan güçlenmesine oranla çok yetersizdi.
Orduda 12 cins tüfek, 8 cins ağır makineli tüfek, 4 cins hafif makineli tüfek, 24 cins top vardı. Silah ve cephane ikmali zaten büyük bir sorundu; bu kadar çeşitlilik ikmal sorununu bazı kez içinden çıkılmaz hale getiriyordu.

YUNANLILAR taarruz hazırlıklarım hızlandırmışlardı. İzmit'teki 11. Yunan Tümeni'ne 'birliklerini hızla İzmit'te toplamaya başlaması, toplanma biter bitmez deniz ve kara yoluyla Bursa doğusuna çekilmesi' emredildi. Ordu bu uzak birliğini Bursa yakınma çekerek, yürüyüşe geçecek olan ordunun sol gerisini güven altına almak istiyordu.
Emir 11. Tümen Komutanı Albay Kladas'ı ürküttü. Karadeniz'e kadar yarımadaya yayılmış birliklerini toplamak kolay değildi. Karşılarında yeni kurulmuş bir kolordu vardı. Türklerin yaydığı söylenti yüzünden bu kolordunun güçlü olduğunu sanıyordu. Onun takibi altında çekilebilmek büyük sorundu, ayrıca bu kesimdeki Rumlar ne olacaktı?

Kurmay Başkanı, "Artık burada kalabileceklerini hiç sanmıyorum" dedi. Doğru söylüyordu. Tümene mensup askerler ile çevredeki çeteler köylerde askerlik ve insanlık dışı birçok suç işlemiş, yerli Rumların bir kısmı da bu tümene güvenerek Türklere çok eziyet etmişti.

Çekilirken, köylerin, değirmenlerin, köprülerin yakılıp yıkılması kararlaştırıldı. Çekiliş Rumlara gizlice duyurulacaktı. Süratle bir çekiliş planı yapıldı. Türklerin elindeki bütün arabalar toplanacak, İzmit çevresindeki ve doğusundaki iki alay güçlü artçıların koruması altında İzmit'te toplanıp deniz yoluyla Bandırma'ya taşınacaktı. İzmit'in güneyinde bulunan alay ise Karamürsel-Yalova yoluyla Gemlik'e çekilmeye çalışacaktı.

ANKARA İSTASYONU kalabalık, katar harekete hazırdı. Vagonların çoğu yük vagonuydu. Vagonlara mermi sandıkları, erzak çuvalları ve küfeleri yükleniyordu. Sundurmanın altında Halide Hanım ile onu geçirmeye gelen Dr. Adnan Bey, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Yakup Kadri ile Nesrin, Vedia ve Yüzbaşı Vedat bir öbek oluşturmuşlardı.

Y. Kadri ile Nesrin'in samimi konuşması Halide Hanım'ın dikkatini çekti:

"Siz tanışıyor muydunuz?"

"Tabii. Nesrin Hanım'la İstanbul'dan Ankara'ya birlikte gelmiştik. Silah arkadaşı sayılırız." Gülüştüler.

Bir görevli yaklaşıp selam verdi:

"Hareket ediyoruz efendim."

Halide Hanım ile Nesrin, uğurlamaya gelenlerle vedalaştılar. Lokomotif kazanının zonklaması artmıştı. Düdükler ötüyordu. Asker ve subay dolu üç yolcu vagonundan ilkine bindiler. Askerlerin çoğu üniformasızdı. Üzerlerinde köylü giysisi vardı. Halide Hanım ile Nesrin kendileri için ayrılmış olan karşılıklı iki boş sıraya oturdular.
Tren istasyondan çıkar çıkmaz ağaçsız ve kirli sarı bozkır başladı.

Halide Hanım, Ruşen Eşrefin eşinin de haftaya Eskişehir hastanesine gönüllü hemşire olarak katılacağım söylerken, bir subay yaklaşıp selam verdi, "Rahatsız edebilir miyim?" diye sordu, Halide Hanım'a kendini tanıttı:

"Yüzbaşı Faruk. İstiklal yolunu Nesrin Hanım'la birlikte yürümüştük. Selamlamadan geçmek istemedim."

Nesrin'e eğildi:

"Nasılsınız?"
"Teşekkür ederim. Siz de mi Eskişehir'e gidiyorsunuz?"
"Hayır, ben daha ileriye, Kütahya'ya gidiyorum. 4. Tümen'e tayin edildim."
Halide Hanım, "Yarbay Nâzım'ın tümenine öyleyse.." dedi, "..çok talihlisiniz yüzbaşı.
Oturmaz mısınız?"
Faruk çekinerek oturdu.

"Eşim ve ben Nâzım Bey'i çok severiz. Subaylarının ve askerlerinin Nâzım Bey'e ne kadar bağlı olduklarını göreceksiniz. Gözünün içine bakarlar. Bu genç komutanda insanları kendine bağlayan bir büyü var. Meclisin açıldığı dönemdeki bunalım günlerini birlikte yaşadık. Ne acı, ne ümitsiz günlerdi o günler. Belki güleceksiniz ama o günleri düşündükçe şimdi bana, çok zenginmişiz gibi geliyor."

Faruk'un eliyle dizindeki yamayı örtmeye çalıştığını fark edince, "Lütfen örtmeyin.. " dedi,
"..utanmayın da. O yama bizim için İngilizlerin dizbağı nişanından çok daha değerli.
Ordumuz heybetini yoksulluğundan alıyor."

Geri kaçan telgraf direklerine ve akan bozkıra baktı:

"Hepimize bu mağrur üslubu M. Kemal Paşa kazandırdı."

ATİNA'daki İngiliz Ataşemiliteri Albay Nairne, Anadolu'ya geçerek Yunan ordusunun son durumunu incelemiş, bir rapor hazırlamıştı. Raporunda Yunan ordusunu 'pek etkili bir savaş makinesi' olarak niteliyor, 'moral, disiplin ve eğitimin olağanüstü olduğunu' bildiriyordu. Sadece uçaklardan çekilen fotoğraflar net olmuyordu, iyi okunamıyordu. General Harington raporu iyimser buldu.

Bir de General Marden'den rapor istedi. General Marden hızla tüm Yunan ordusunu denetledi. Ziyaret ettikleri her birlikte İngiliz Milli Marşı ile karşılandı, İngiltere ve Lloyd George için sevgi gösterileri yapıldı.
General Marden, İngiliz hayranı Yunan ordusunu iyi, subaylarını yetersiz bulmuştu. Harington da böyle düşünüyordu.

Genelkurmay Başkanı Mareşal Wilson, Yunan ordusunun ancak bazı mevzii başarılar elde edebileceğini ileri sürdü:

"Türk ordusunun arkasında, çekilebileceği bin kilometrelik bir derinlik var. Yunan ordusu bu derinlikte kaybolur gider."

Olumsuz değerlendirmeler, politikasını Yunan zaferine bağlamış olan Lloyd George'u öfkelendirdi. Bakanlar Kurulu toplantısında kendini tutamayıp bağırmaya başladı: "Yeter! Bizim generallerin Yunan ordusu hakkındaki kuşkuları ana artık gülünç gelmeye başladı. Bu defa çok iyi hazırlandıklarını herkes biliyor. Türkleri yenerlerse, bu bizim için paha biçilmez bir kazanç olacak. Büyük ve güçlü bir Yunanistan, uzakdoğuya giden su yollarımızın Akdeniz'deki bekçiliğini yapabilir. Bırakalım savaşsınlar."

Savaş Bakanı gerilemedi:

"Genelkurmay olaya askerlik ölçüleriyle bakıyor ve Yunan ordusunun bir kazaya uğrayabileceği görüşünde ısrar ediyor."

Dışişleri Bakam Lord Curzon da yeni bir Yunan yenilgisinin, İngiltere'nin yakındoğu, hatta doğu politikasını çökertebileceğinden kaygılanmaktaydı. Paris ile Ankara arasında görüşmeler yapıldığı hakkındaki söylenti kaygısını daha da artırmıştı. Anlaşma olursa Türkler bütün güçleriyle batıya döneceklerdi.
"Ben bu kritik aşamada izlenecek en doğru yolun, Atina ve Ankara'ya barış için arabuluculuk önermek, böylece bu sonu belirsiz savaşı erteletmeye çalışmak olduğunu düşünüyorum." Lord Curzon'un, sanki bu savaşı yaratan ve uzamasına yol açan İngiltere değilmiş gibi konuşması Savaş Bakanını içinden güldürdü. İngiliz politikasındaki mantıksızlık, kaypaklık ve bencillik, iktidarda ve muhalefette Türklere sempati duyanların, hiç olmazsa haksız davranıldığım düşünenlerin sayısını artırıyordu. Ama politikanın dizgini ve kamçısı Yunan bağımlısı Lloyd George'un elindeydi.

Uzun tartışmalardan sonra Lloyd George, arabuluculuk önerisinin Paris'te yapılacak müttefikler arası toplantıda görüşülmesine razı oldu.
TREN gece yarısı Eskişehir'e ulaştı. Yüzbaşı Faruk hanımların bavullarını indirdi. Kızılay Hastanesi Başhekimi Dr. Şemsettin Bey'in ve cephe karargâhından bir subayın hanımları beklediğini görünce, içi rahat etti. Kimse beklemiyorsa kalacakları pansiyona kadar götürecekti. Tren burada en az bir saat bekliyordu. Buna gerek kalmadığı için çabucak vedalaştılar. Halide Hanım faytona yürürken, Nesrin'e abla şefkatiyle, "İnşallah sağ salim döner ve yeniden karşılaşırsınız" dedi. Gençleri birbirlerine yakıştırmıştı. Madam Tadia'nın pansiyonuna yerleştiler.
İLERİ BİRLİKLERDEN Mürettep Kolordu karargâhına, düşmanda çekilme belirtileri görüldüğü bildirilmekteydi. Yunan ve Türk keşif kolları arasında sürekli küçük çatışmalar oluyordu.

önce götürebilecekleri eşyaları arabalara yükleyen Rumlar İzmit'e doğru göç yoluna düştüler. Sonra da Yunan askerleri, bazı köprüleri atmaya, bırakılan köyleri yakmaya başladılar. Çekiliş kesinleşmişti.
Gerekli emirler telgraf ve atlı habercilerle birliklere ulaştırıldı. İlk adımda Adapazarı'nı yakılmadan kurtarmak gerekiyordu. Baskın kolları gece yarısı harekete geçecek, 17. Tümen de sabah Sapanca Gölü'nün güneyinden taarruza kalkacaktı. Başarılı olurlarsa, Yunan tümenini, İzmit çevresinde iki ucundan kıskaca alabilirlerdi. İNGİLİZ, Fransız ve İtalyan yetkililer Paris'te toplandılar. Lord Curzon öncelikle, Ankara'ya karşı ortak hareket edilmesi gerektiği üzerinde durarak, müttefiklerden hiçbirinin Ankara ile tek başına, açık ya da gizli görüşmelerde bulunmamasını istedi, F. Bouillon'un Ankara ziyareti dolayısıyla Fransız Başbakanı Briand'ı sıkıştırdı. Briand, 'Mösyö Bouillon'un Ankara'ya gazeteci olarak gittiğini' söyleyerek öfkeli lordu atlattı.

Toplantıdan iki karar çıktı:

Barış için önce Yunanistan'a arabuluculuk önerilecek, Yunanistan kabul ederse aynı öneri Ankara'ya da yapılacaktı. General Harington da Çanakkale ve İstanbul'da bulunan müttefik birliklerinin Başkomutanlığına getirildi. Barış için arabuluculuk önerisi gece Atina'ya bildirilecekti.
ARABULUCULUK önerisi Atina'ya geçilirken, iyi hazırlanmış üç baskın kolu da, sallarla gizlice Sakarya'yı geçti, sessizce ilerledi ve 04.00'te Adapazarı'na rüzgâr gibi girdi. Arkadan gelen birlikler de yetişti. Yunanlılar şehri yakmaya fırsat bulamadılar. Kısa bir çatışmadan sonra şehrin batısına çekilip mevzilendiler. Adapazarlılar sevinçle sokaklara döküldüler.

17. Tümen de gün atarken Sapanca Gölü'nün güneyinden taarruza geçmişti. 07.30'da Sapanca'yı geri aldı, Yunan artçılarıyla vuruşarak batıya doğru ilerlemeye başladı. BARIŞ ÖNERİSİ Yunan hükümetini bocalatmıştı. İngilizleri gücendirmek istemiyorlardı. Ama Yunanistan böyle büyük bir ordunun yükünü uzun süre taşıyamazdı. Bir an önce taarruza geçmek, her imkânı kullanarak Türk ordusunu ezmek, halkı yıldırmak ve Sevr Antlaşması'nı kabul ettirmek zorundaydılar. Bu amaçla Kürtleri ayaklandırmak ve Kemalistler! arkadan vurmaları için Bedirhan ailesinin reisi Emin Ali ve oğlu Celalettin'le de ilişki kurmuşlardı.

Notayı reddetmeden önce, düşüncelerini bir muhtıra ile patronları İngilizlere bildirmeyi yararlı buldular:

"Yunan hükümeti hayati Elen çıkarlarına ve Elenizm'in tarihi amaçlarına uygun bir politika izlemektedir... Elenizm'in, Ege Denizi'nin iki yakasına ve denizdeki adalara ihtiyacı vardır. Ancak o topraklara yerleştikten sonradır ki Elenizm kendine düşen görevi yerine getirebilir. Bu görev Asya tehlikesine karşı Avrupa'yı korumak görevidir. Başka bir deyimle uygarlığın bekçiliği görevidir. Ege Denizi'nin Avrupa ve Asya yakası, affedilmez Türk yönetiminden kurtulmadıkça, doğuda gerçek ve ömürlü bir barış yapılamaz. Bu toprakların kurtarılmasından sonra yapılacak barış ise, İngiltere'nin bölgedeki çıkarlarına uygun olacaktır!"

Muhtıra Yunanistan'ın İstanbul hakkındaki emelini açıklayan şu diplomatik cümle ile bitiyordu:

"Ayrıca Yunanistan, Boğazlardan geçiş serbestliğinin samimi bekçisi olabilir ve bu görevi yüklenmeye hazırdır."

İZMİT kaynıyordu. Uzaktan top sesleri yansımakta, Rum göç kolları ardarda gelip istasyona ve limana yığılmaktaydı. Şehirde çok gergin bir hava vardı. Askerler çok sinirli, Rumlar telaşlı, şaşkın ve öfkeliydi. Bir Rum, birlikte götüremeyeceği malları dükkânından çıkarıp deli gibi sokağın ortasına yığdı, ateşe verdi.
Saatçi Ali Efendi, ayak altında ezilmemek için geri döndü. Hristo'nun atölyesine uğramayı göze alamadı. O sokakta kargaşalık vardı. Eve dönerken Hristoların kapısını çaldı ama açan olmadı. Eve geldi. Karısının gözleri ağlamaktan şişmişti.
"Ne oldu?"
"Hristolar burda. Seni bekliyorlar. Gidiyorlarmış."
Ali Efendi odaya daldı. Hristo'nun saçları daha beyazlaşmış gibiydi.
"Selamunaleyküm."
"Kalimera."
Oturdular. Hristo, "Şehir karışık." dedi, "..eve döneceğini tahmin ettim. Sonra belki fırsat olmaz, ortalık daha da karışmadan veda etmek istedik. Şimdi de göç sırası bize geldi Ali Efendi."

Ali Efendi Hristo'nun dizini okşadı. Göçün ne olduğunu iyi bilirdi. O da uzun yıllar önce, göçe zorlanmış Rumelilerdendi. Göçmenliğin her türlü acısını tatmıştı.
"Ne zaman gidiyorsunuz?"
"Bu akşam."
"Nereye gideceksiniz?"
"Kimi trenle İstanbul'a gidiyor. Biz gemiyle Bandırma'ya gideceğiz. Sonrasını bilmiyorum."
"İşiniz zor. Göç eden acı yer, dert içer."

Hristo kuruyan dudaklarını sildi:

"Eee, rüzgâr ektikti, şimdi fırtına biçiyoruz."

İkisinin de gözleri doldu. Yirmi yıllık komşu ve dosttular. Dertlerini ve sevinçlerini paylaşarak birlikte yaşlanmış, Rumların ya da Türklerin aşırılarına karşı, birbirlerine sığınagelmişlerdi. Hristo, "Sizin ordu dönene kadar sakın dışarı çıkma.. " dedi, "..deli çok." Sustular.
Top sesleri devam ediyordu.

SAĞDAKİ TAKIM, Sapanca batısında duraklamış, ilerlemiyordu. Tabur komutanı öfkelenmişti. Sabredemedi, ateş hattına daldı, yata kalka ilerledi, takım komutanını buldu. Takım komutanı tabura yeni katılmış deneysiz bir yedek teğmendi. "Niye hücum etmiyorsun?" diye çıkıştı.

Teğmen kekeledi:

"Askerin çoğunun süngüsü yok komutanım..."

Komutan parladı:

"Süngüsü yoksa, dipçiği, küreği, yumruğu, tekmesi, dişi, tırnağı yok mu? Çek silahını askerin önüne geç.. "

Sesi yumuşadı, teğmeni belki de ölüme yolluyordu:

"..Haydi oğlum, Mehmet seni takip eder." "Anladım komutanım."
Az sonra savaş sisi, top uğultuları ve makineli tüfek takırtıları içinde takım hücuma kalktı. Çok geçmeden Yanıkköy'e girecekti.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1 Nisan 1921 - 9 Temmuz 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Sa

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:40

İNGİLİZ DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI notaya bir an önce ve kesin cevap verilmesi için diretince, Yunan hükümeti, Kral'ın da onayını alarak, bir karşı nota ile müttefiklerin arabuluculuğunu, dolayısıyla barışı reddetti:

"Yunanistan, Elenizm'in yüzyıllık emellerini ve Sevr Antlaşması'nın kendisine tanıdığı hakları savunurken, aynı zamanda Doğu Akdeniz havzasında ve Boğazlarda, uygar dünyanın çıkarlarını da savunduğu kanısındadır. Bu çifte misyonun önemini kavrayarak, maddi ve manevi güçlerini son haddine kadar toplamış ve Sevr Antlaşması'nı Ankara'ya empoze edebilecek duruma gelmiştir. Bu görev anlayışı Yunanistan'ı, barış yapılıncaya kadar, kendisinden istenen bütün fedakârlıklarda bulunmaya ve Sevr Antlaşması'nm uygulanmasından kaçınmaya çalışan Türklere karşı, kendi yetenekleriyle yeni bir savaşı kabul ettirmeye itmiştir.
Bu zorlayıcı nedenlerle, Yunan Kraliyet Hükümeti, hararetli arzusuna rağmen büyük müttefiklerinin tavsiyelerine uyamamaktadır. Çünkü askeri harekâtın, ordu şeflerime saptanmış sürenin ötesine ertelenmesi, askeri durumu Yunanistan aleyhine tehlikeye sokacak ve hasım [düşman] tarafa, büyük devletlerin kesin emirlerine karşı yeniden direnme cesareti verecektir?

Yunanlılar savaş istiyorlardı.
KARŞIYAKA'daki köşkte, üzerine harita paftalarının serili olduğu büyük ceviz masanın çevresinde savaş meclisi toplanmıştı. Kral'ın sağında Başbakan Gunaris, Savaş Bakanı Teotokis, Genelkurmay Başkanı General Dusmanis, yardımcısı General Stratigos, solunda General Papulas, Ordu Kurmay Başkanı Albay Pallis, Kurmay Başkan Yardımcısı Albay Sariyanis vardı.

Papulas ordunun durumu hakkında bilgi sundu:

Yunanistan'da 58.000 kişi, Anadolu'da da 12.000 Rum askere alınıp eğitilmişti. Anavatandan iki de yeni tümen gelmişti. Ordu mevcudu 200.000 kişiyi geçmişti. Top, ağır ve hafif makineli tüfek ile uçak bakımından Türklerden çok üstün bir durumdaydılar. Bazı birlikler Türklerde olmayan otomatik tüfeklerle donatılmıştı. Yunanistan'dan lokomotif ve vagonlar getirtilmiş, 1.500 kamyon ve 250 ambulans alınmış, Bursa-Kestel arasına demiryolu döşenmiş, Ege halkının elindeki develer ve at arabaları da toplanmıştı. İaşe ve sağlık teşkilatı mükemmeldi. İki hastane gemisi, bir hastane treni vardı. Yedek cephane boldu. Fransa'dan yeteri kadar mermi satın alınmıştı. Kâğıt üzerinde silah satışını yasaklamış görünen İngiltere'den, istedikleri her şeyi, el altından, aracılar kanalıyla satın alabiliyorlardı.

Heyecandan dolgun yüzü kızarmış, pos bıyıkları dikilmiş olan Papulas, "Kral Hazretleri.." dedi, "..Yunan tarihinin en büyük ve güçlü ordusunu kuran hükümete, huzurunuzda teşekkürlerimi sunuyorum. Ordumuz savaşa hazır, zaferden emindir." Taarruz planını Albay Pallis açıkladı. Planın ana amacı, Türk ordusunu savaşı kabule zorlayarak imha etmekti.
İnönü'deki ve Kütahya doğusundaki mevziler çok güçlüydü. Türk asıl kuvvetleri bu kesimde toplanmıştı. Bu nedenle cepheden taarruzdan sakınılması gerekiyordu.

Bu görüşle hazırlanan plan şöyle özetlenebilirdi:

Türk ordusunun büyük kısmını cepheden yapılacak gösteriş taarruzlarıyla yerinde tutmak, yeterli kuvvetle ve Türklerin kuvvet kaydırmasına vakit bırakmadan, Seyitgazi doğrultusunda taarruz ederek, güney kanadını kuşatıp orduyu yok etmek.

Bunun için güneyde Afyon'a ilerlenerek Afyon düşürülecekti. Sonra da bu güçlü kol, Türk güney (sol) kanadına taarruz etmek ve gerisine dolanarak kuşatmak amacıyla, Seyitgazi'ye ve sonra da Eskişehir'e yönelecekti. Bu geniş kuşatma hareketi sonunda, ya Türk ordusu yok olacak ya da teslim olup barış şartlarını kabul edecekti.

General Dusmanis, Papulas'ı küçümser, ordu kurmaylarına güvenmezdi. Yunan ordusunun iki kez yenilmesine neden olmuşlardı. Plan sonuç vericiymiş gibi görünüyordu ama yine güvenmedi. Kaba bir sesle, "Ayrıntılı hareket planını incelemek istiyorum." dedi, "..düşüncelerimi Kral Hazretlerine arz edeceğim. Planı, Kral Hazretleri onayladıktan sonra, birliklere tebliğ edersiniz."
Albay Sariyanis sakin sakin, "Plan birliklere tebliğ edildi generalim" dedi.

Dusmanis şaşırdı:

"Kral Hazretleri onaylamadan mı?"
Gunaris Kral'a eğildi, "Özel konuşalım efendim" diye fısıldadı. Kral donuk bir yüzle doğruldu, herkes ayağa kalktı. Kral Sariyanis'e öfkeyle baktı. İki nefret dolu gözle karşılaştı. Yandaki odaya geçtiler.
Gerçeği açıklamanın zamanı gelmişti. Gunaris, "Efendimiz.." dedi, "..hükümetiniz fiilen ordunun başına geçmenizi doğru bulmuyor."

Kral'ın yüz kasları kabardı:

"Neden?"
"Bu kıyasıya savaşın sizi yoracağından korkuyoruz. Ayrıca sizinle ordu arasında anlaşmazlık çıkmasından da kaygı duyuyoruz. Orduda Venizelos taraftarı gizli ve geniş bir örgüt var." "Hâlâ mı temizlenemedi bunlar?"
"Pek azı ayrılıp İstanbul'a gitmiş. Bir bölümünü anavatana aldık. Kalanlar orduda ve önemli yerlerdeler. Çoğu da ordunun en başarılı komutan ve subayları. En parlakları da Albay Sariyanis. Orduda efsanevi bir ünü var. Bu savaşın planını o hazırlamış. Papulas yerinden almaya cesaret edemedi. Bunlarla ister istemez iyi geçinmeye çalışıyor. Venizeloscular, Tanrı korusun, bir başarısızlık halinde, bütün sorumluluğu üzerinize yıkarlar. Bu da rejimin, dolayısıyla hepimizin sonu olur.. "

Yutkundu:

"..Orduyu serbest bırakalım efendim."

Kral'ın yüzü daha da donuklaştı. Daha 53 yaşındaydı ama sağlığı iyi gitmiyordu. Mücadele
edebilecek kadar güçlü değildi artık. Hükümetin kararına boyun eğecek, zaferin şerefini
Venizelosculara kaptırmamak için de ordunun peşinden ayrılmayacaktı.
MÜRETTEP KOLORDU ağır yaralıları ilk bakımlarını yapıp bulabildiği her taşıtla Eskişehir'e yolluyordu.
Hastane kan ve yara kokmaktaydı.

Koridor yeni gelen yaralıların yattığı sedyelerle dolmuştu. Gencecik bir er "anacığım" diye inliyordu. Halide Hanım, "Savaş denilen kanlı ziyafetin mutfağındayız.." dedi, "..nasıl? Dayanabilecek misin?"
Nesrin içi çekilerek, "Çalışacağım efendim" dedi. Ameliyattan yeni çıkmış hastaların yattığı koğuşa girdiler.
MÜRETTEP KOLORDUNUN GÜCÜ, 11. Tümen'i durdurmaya yetmemiş, iki Yunan alayı, kuvvetli artçıların koruması altında, pek az kayıp vererek İzmit'e çekilmişti. İki savaş gemisi İzmit'e sokulan Türk birliklerini sürekli ateş altında tutarak yaklaşmalarını engelliyordu. Kolordu birlikleri şehri yarım daire içine almışlardı ama bütün çabalarına rağmen artçıları ve ateş çemberini aşamıyorlardı.

Güneydeki Üçüncü Yunan Alayı ise çatışa çatışa Karamürsel'e doğru çekilmekteydi. Üç kişilik bir atlı keşif kolu, hava kararınca, İzmit'in kuzeyindeki uzakça tepelerden birine sokuldu. Atları ere bırakıp teğmenle onbaşı usulca tepeye tırmandılar. Teğmen dürbününe sarıldı. Projektörlerin keskin ışığı altında askerlerin telaşla gemiye bindikleri zor da olsa görülebiliyordu. Liman alanı asker, eşya ve kaynaşan sivillerle doluydu. Açıkta iki gemi daha bekliyordu. Teğmen dişlerini gıcırdatarak, "Kaçıyor katiller.." diye sızlandı, "..göz göre göre. Ah be, bir tek topumuz olsaydı şurada!"

Onbaşı, "Emret, kuş gibi uçar haber veririm.." dedi, "..topları yetiştirip analarını bellerler. Uçayım mı?"

Teğmenin sesi üzüntüden çatladı:

"Hangi topları şaşkın? Koca kolorduda beş tane top var, onlar da bir günlük yolda."

Onbaşı inledi:

"Vah anam! Bu kadar kanadı kırık olduğumuzu valla bilmiyordum."

Yumruğunu Yunanlılara doğru uzattı, kısık sesle bağırdı:

"Ülen fırsatçılar! Topumuz, tüfeğimiz varken neredeydiniz? Ağalarınız kanadımızı kırdıktan sonra ortaya çıkmak marifet mi? Ordu orduyken gelmeliydiniz ki ben sizi göreyim. Ey 11. Tümen! Seni unutmayacağız. Bir gün elbet elimize düşersin."

Teğmen göreceğini görmüştü, "Haydi, gidiyoruz!" dedi. Dört nala geri döndüler. Keşif kolunun raporu telgrafla Kolordu karargâhına ulaştırıldı. Karargâhta heyecana yol açtı. 11. Tümen İzmit'i de bırakmak üzereydi! Birliklere yeni emirler yollandı. 28 HAZİRAN 1921 günü, öğleye doğru, Eskişehir'deki cephe karargâhında İsmet Paşa kurmay kuruluyla toplantı halindeydi.

Düşmanın ağırlıklı olarak Uşak bölgesinde toplandığı tahmin edilmekteydi. Uçakların arızalanması ya da kısıtlı benzin yüzünden sağlıklı ve sürekli hava keşfi yapılamıyordu. Cephenin elinde sadece 300 litre uçak benzini kalmıştı. Benzin kullanımını azaltmak için uçakların Kütahya'da toplanarak cepheye yaklaştırılması kararlaştırıldı. Komutanlığına usta pilot Yüzbaşı Fazıl getirildi.

Türk ordusunun savaş planı, taarruz edecek güce kavuşana kadar yine stratejik savunmada kalmaktı. Cephe, eldeki kuvvete göre çok uzundu ama ihtiyat ve takviyeler, cephe gerisindeki Eskişehir-Kütahya-Afyon demiryoluyla gereken kesime kaydırılabilirdi. Yunan ordusunun yaklaşma ve taarruz olasılıkları uzun uzun irdelenmiş, bu olasılıklar ve arazinin özellikleri dikkate alınarak, yer yer iyi tahkim edilmiş savunma mevzileri hazırlanmıştı.

Her mevzi üç hattan oluşuyordu:

Birinci hat güvenlik hattı, ikinci hat asıl savunma hattı, üçüncü hat ihtiyat hattıydı. Bazı yerlerde tel örgü engelleri ve mayınlı alanlar vardı.
Ne var ki çok güçlendiği öğrenilen Yunan ordusuna karşı, Batı Cephesi'nde sadece 160 top ve 55.000 savaşçı (silahlı) asker bulunuyordu. Geri kalanlar yardımcı sınıfların ve geri hizmet birimlerinin askerleriydi.
Binbaşı Kemal "En azından 20.000 savaşçıya ve daha çok topa ihtiyacımız vardı" dedi. Sesi karamsardı.

Savaş öncesinde bu karamsarlığı tehlikeli bulan İsmet Paşa azarladı:

"Memleketin imkânı bu kadar. Sabırlı ve iyimser olmak zorundayız.

Bizim bir tek gerçek müttefikimiz var:

Zaman! Zaman kazanmaya bakacağız. Zamanla askerce ve silahça güçleniriz, zamanla halkın desteği daha da artar. O zaman gelince de vatanımızı düşmandan
temizleriz. Şimdi bize düşen, ümitsizliğe kapılmadan, var olanla yetinmek, dağlarımıza, ovalarımıza tırnaklarımızı geçirip o güzel zaman gelene kadar direnmektir."
Bir subay sessizce içeri girip Yarbay Naci Tınaz'ın önüne bir not bıraktı.

Yarbayın gözleri parladı:

"Paşam! Sabah İzmit'i geri almışız." İsmet Paşa neşeyle, "Haydi kahve içelim" dedi.

Yüzbaşı Cevdet Kerim İncedayı boynunu büktü:

"Affedersiniz paşam, kahvemiz bitti. Çay da daha gelmedi."

İsmet Paşa güldü:

"Bu güzel haberin şerefine bir şey içmeden olmaz. Haydi, birer sigara içelim."

İlk sigarayı kendi yaktı.
GÜN ATARKEN, İzmit'e önce bir süvari birliği girdi. Onu kuzeydeki tepelerden inen milli müfrezeler ve doğudan gelen bir piyade birliği izledi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Sonraki

Dön 1919-1923: Türk Kurtuluş Savaşı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir