Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Teşkilat-ı Mahsusa (1914): Osmanlı Casusların Açık Pazarıydı

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Teşkilat-ı Mahsusa (1914): Osmanlı Casusların Açık Pazarıydı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 18:19

TEŞKİLAT-I MAHSUSA (1914): OSMANLI CASUSLARIN AÇIK PAZARIYDI

Osmanlı, Avrupa'da gelişen gizli servis ağının ve bunun savaşlar ile ticaretteki etkisinin farkında dahi olmadan yaşamış, bütün bunların dışında kalmıştır. Bunun doğal bir sonucu olarak ülkesini casusların açık pazarı haline dönüştürmüştür.

Osmanlı Devleti, batılı mutlak monarşiler gibi homojen bir ulusa ve gelişen bir pazara dayanan merkeziyetçi devlet değildir. Bu yüzden Osmanlılar 19. yüzyıl ortalarına kadar gizli bir haberalma örgütüne sahip olamamışlar ve klasik muhbirliklerle yetinmişlerdir. Osmanlılar, istihbarat servisine en güçlü olduğu 16 yüzyıl da bile gerek duymamışlardır. Ekonomilerini de hep başka ülkelerin mal haretlerine ve yönlendirmelerine açık tuttukları için , ekonomik casuslukla da hiç alakaları olmamıştır. Onlar hep casus kurbanı olarak kalmışlardır. Ancak Osmanlılar'da ve onlardan önce de diğer Türk boylarındaki yazılı kaynaklarda, yöneticilerin sürekli olarak casusluk faaliyetlerine karşı uyarıldıklarını görülmektedir. Türkler tehlikeyi görmüş, ama önlemini alamamışlardır.

Osmanlılar'da bir çeşit yönetim bilimi ilkelerini teşkil eden "Siyasetnameler" de sık sık casusluğun önemini belirtmişlerdir. Örneğin Nizamülmülk'ün Siyasetname'sinde " Her tarafa tacir, seyyah, sufi, ilaç satan ziy kıyafetinde daima casuslar gitmeli ve ne işitirlerse haber getirmelidir...Çok vakit olur ki valile, mukataa erbabı, memurin ve ümera isyan ve muhalefete meyleder ve padişah hakkında fenalık ister ve sufi fikirde bulunur. Casus gelip haber verince, heman padişah atına biner ve askerini sevkeder" denmiştir.

Türklerin Orta Asya'da Çin ile ilişkilerinde, daha sonra Araplarla ve son olarak da kendilerini derinden etkileyen Bizans ve İran kültürleriyle girdikleri etkileşimde, casusluğun önemini kavrayan aydın ve yöneticileri zaman zaman görülmüştür. Ancak bunlar hiç bir devrede casusluk faaliyetlerini kurumlaştıra-mamışlardır.
Osmanlılar da istihbaratçılığı dış ve iç hedefli olmak üzere iki düzeyde kullanmışlardır.Osmanlı yükseliş çağında yabancı ülkelerle ilgili bilgileri genelikle Hıristiyan ve Yahudi cemaatler arasından çıkan kimseler sağlamıştır. Batılı ülkeler de özellikle ticari ilişkilerinde ya da taht kavgalarında Osmanlı'ya düşmanları ile ilgili bilgiler aktarmışlardır. Ancak bunlar casusluk teşkilatları aracılığıyla olmamıştır. Örneğin Fransa ile Osmanlı'nın Kanuni dönemindeki ilişkileri bu çerçevededir. Ortadaki tablo kraldan, krala düşmana karşı ittifak amacıyla ulaştıralan haberlerden oluşmaktadır. F. Babinger, Fatih Sultan Mehmed ile ilgili biyografisinde Sultan'ın sarayına davet ettiği İtalyan sanatkarlardan zaman zaman istihbarat amacıyla yararlandığını yazmaktadır. Ancak nedense o dönemde bile Osmanlı'nın en iyi padişah ve yönetici kadroları yurtdışında elçilik açmayı düşünmemişlerdir.

OSMANLI'YI İÇTEN VURAN KADIN: ROXELANE

Osmanlı yükseliş döneminde sağladığı bu bilgileri daha sonra sağlayamamıştır. Bir zamanlar içinden yetiştirdiği Hırıstiyan ve Yahudi "Martolos"ları ise, daha sonra düşmanlarının ele geçirdiği ve kullandığı görülmektedir.

Prof. Dr. Taner Timur bu döneme ilişkin değerlendirmesinde Osmanlı'nın neden geri kaldığını şöyle yorumlamaktadır:

"Dış ülkelerle istihbarat konusunda Batı ile Osmanlı Devleti'ni karşılaştırırken önemli bir noktayı gözden uzak tutmamak gerekiyor. Toplumsal bilimler ilerledikçe ve çeşitli ülkeler arasındaki temas olanakları arttıkça, yabancı memleketlerle ilgili istihbaratın büyük bir kısmı legal yollarla toplanmaya başlamış ve casusluk başka yollarla edinilemeyen, sır teşkil eden bilgilere dayandırılmıştır. Örneğin yasal alanda, batılıların Osmanlı toplumu ile ilgili olarak kaleme aldıkları yüzlerce "Seyahatnameleri" düşünelim. Aslında misyoner, tüccar, asker, maceraperest gibi çeşitli kimseler tarafından yazılan bu seyahatnameler, kısmen birer istihbarat raporu gibi kaleme alınmışlardır. Bunların bir çoğu prenslere ithaf olunmuş olup, içlerinde planlar, askeri ve stratejik bilgiler ihtiva edenler de az değildir. Hatta bunlardan Türklere karşı bir savaş planı ile bitenler vardır. Ayrıca bu gibi geçici misyonlar dışında, batılılar 16. yüzyılın ortalarından itibaren İstanbul'da devamlı diplomatik temsilcilikler kurarak, istihbaratı kurumsallaştırmışlardır. Osmanlılar ise ilkel ve bağnaz bir inatla, Batıda olup bitenleri küçümsemişlerdir. 19. yüzyıla kadar Batıda devamlı elçilikler kuramamışlardır. Fransız düşünürü Voltaire, 12. Charles adlı eserinde , Osmanlı Devleti'nin kendini beğenmişlik içinde Batıya temsilci göndermediğini bu yüzden dış politikasının tam bir cehalet içinde olduğunu yazar. Oysa daha 17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı sarayı ile ilgili ayrıntılı dedikodular ve bilgiler Batı gazetelerinde haber olarak çıkmaktadır. Osmanlılar Batı ile ilgili olan bu bilgisizliklerinin acısını, özellikle gerileme devrinde çekmişlerdir. Bu dönemde İstanbul'da büyük devletlerin elçilikleri, dragomanları, ticari ve askeri uzmanları ve yerli ajanları ile birlikte birer iktidar mihrakı haline gelmiş 'Şark Meselesi' adı altında asıl siyasi mücadele bunlar arasında geçmeye başlamıştır. Burada Türkiye'de egemen tarih görüşünde hala süregelen bir yanlışın altını çizmek isterim. Osmanlılar askeri alanda başarısızlıklara uğramaya başlayınca, batılı devletler askeri uzmanlar göndermeye ve bu alanda reformlara öncülük etmeye başlamışlardır.
Gerçekten Baron de Tott, Moltke gibi subaylarından Osmanlı ordusunda Batılı askeri eğitim açısından yararlı oldukları doğrudur. Ancak unutmamak gerekir ki bu subaylar aynı zamanda diplomat olarak ikili bir işleve sahiptiler. Amaçları Osmanlı ordusunun savaş yeteneğini arttırmak; fakat aynı zamanda kendi ülkelerinin ulusal çıkarları yönünde kullanmaktı. Yüzyıllar boyunca Osmanlı ordusunu baş düşman olarak görmüş Avrupalı uluslar, neden şimdi onu güçlendirmeye çalışacaklardı? " Osmanlı sarayında Kanuni döneminde en etkili kişiler arasında Fransa ve Venedik elçileri sayılmaktadır. Bu elçiler rüşvet ile olmazsa sarayda kendilerini destekleyen ve Hürrem Sultan olarak bilinen Roxelane (Polonya asıllı fakir bir papazın kızıydı) önce esir, sonra cariye, daha sonra Sultan olmayı başaran bu kadın aracılığıyla, Kanuni'ye ulaşmayı başarmışlardır.

O dönem içinde elçilerin ülkelerine gönderdikleri mektuplardan, Osmanlı ordusu ve toplum yaşamı ile, Osmanlı'yı oluşturan toplum mozaiği üzerine en ince ayrıntısına kadar her türlü bilgiyi bulmak mümkündür. Bu elçiler ordu ile birlikte savaşlara dahi götürülüp, Osmanlı savaş sistemi onlara tanıtılmıştır. O dönemin Fransız Kralı Ferdinand'ın elçisi Busbecq mektuplarında saray dedikodularının yanı sıra Kanuni Sultan Süleyman'ın oğullarından Mustafa'yı da çok yakından izlediğini belirtmektedir. Mustafa'nın tahta geçmesinden çekinen Avrupa, elçinin bir mektubunda Kanuni'nin öz oğlu Mustafa'yı ve çocukları ile eşlerini nasıl boğdurttuğunu öğrenince sevinmiştir. Kanuni'nin Mustafa'yı nasıl gözlerinin önünde kementçilerine boğdurduğunun detaylı anlatımı yine bu mektuplarda yeralmıştır. Kanuni'ye bunları yaptıran ise Osmanlı'da rüşveti tırmandırıp, özellikle eğitim sisteminin çökmesinde ilk kayırmacılıkları başlatan, bugünkü tanımıyla bir "Köstebek"; yani içerdeki çökertici gibi çalışan Hürrem Sultan, ya da diğer adıyla Roxelane'dır.

HAFİYELER KELLE AVINDA

Osmanlı idaresi, zaman içinde gövdesindeki kurt misali, devlet yönetimindeki casusların da farkına varır. Ancak artık güç onların elindedir. Sistem onlar için üretmekte ve yok etmektedir.

Bu çevrelerin de desteği ile iktidar olan Mustafa Reşid Paşa acı da olsa şunları söyler:

- "Bir vezir memleketin iyiliği için çalıştığı vakit, yabancı ajanlar ustalıkla onun rakiplerinin etrafını sarıyor. Bir yandan kıskançlıklarını tahrik ederek, öte yandan da Sultan nezninde bir sürü entrika ile ruhunda bin türlü şüphe yaratıyorlar idi."

Osmanlı'da iç istihbarat ise kötü bir dedikodu ve gammazcılık ağıyla bütün devleti, hatta halkı sarmalamıştır. 4. Murat, Köprülü Mehmed Paşa, 2. Mahmud, 2. Abdülhamid, Nakl-i Kelam olarak adlandırılan muhbirciliği ve muhbirleri en çok kullanan yöneticiler olmuşlardır. Osmanlı'da aşağılanan bu hafiyecilik türü çok yaygın olarak kullanılmıştır. Bir de Osmanlı'da tarih içinde sayısız örneği gözlenen kışkırtıcı ajan ve provakatörler, yöneticilerin iktidar kavgalarının en önemli kozları olmuşlardır. 2. Abdülhamit haber almada çokça da tarikat şeyh ve dervişlerini kullanmıştır. Özelikle Sufi Şeyhler Abdülhamit için birer casus gibi hizmet etmişler, bölgelerinde ne olup bitiğini Yıldız Sarayına aktarmışlardır. Nakşi tarikatı bu amaçla çokça kullanılmıştır. Osmanlı da önceleri kötü bir Fransız kopyası olan istihbarat çalışmaları, daha sonra Almanlaştırılmaya çalışılır. Bunun için Alman uzmanlar da getirtilir.

Bakın Osmanlı istihbarat sistemi üzerine Alman uzman Von der Goltz neler diyor:

"Türkiye casusluğun klasik bir yurdudur. Sultanlar hakimiyetlerini muhafaza edebilmek için hafiyeliğe büyük önem vermişlerdir. Hafiyelik Abdülhamit döneminde son noktasına ulaşmıştır. Bu düşünüş ta Bizans'tan kalma bir zandır. Bütün yüksek memurların yanında yaver, muavin, katip gibi gözcüler bulunurdu. Abdülhamit kendi ailesinin arasına bile casuslar ve hafiyeler sokmuştu. Devletin en yüksek memuru adi bir hafiyenin vereceği jurnalden korkardı. Abdülhamit'in bu hafiye veya casus teşkilatı sadece kendi halkı aleyhine işliyor, Türkiye ile harbedecek devletlerin sınırlarında çalışmak akla bile gelmiyordu. Halbuki yabancı casuslar, içerde ve dışarda serbestçe , hiç durmadan ve hummalı bir surette çalışıyorlardı. Avrupa "Hasta Adam" ın mirasını bölüşmek için gayret sarfediyordu. Başta Rusya, İngiltere ve Fransa olmak üzere her devlet istihbarat hizmetleri vasıtasıyla İstanbul'a gerek Türkiye'nin içindeki vaziyeti, gerek Avrupalı rakiplerin çalışması hakkında bilgi almaya çalışıyordu. Türkiye'de azınlıklar Türklere düşman oldukları için Birinci Dünya Savaşı sırasında itilaf devletleri kendi tabanlarından casus kullanmaya lüzum görmediler. Zira Türkiye'deki Ermeni, Rum, Yahudilerden gönüllü casus bulmak kolaydı."

19. yüzyılda Osmanlı artık bağımsızlığını yitirmek üzeredir. Saray dahil her devlet kademesinde casusların etkinliği tartışmasızdır. OSMANLI'YA İLK GİZLİ SERVİSİ İNGİLİZLER KURDURDU Osmanlı'da ilk gizli polis teşkilatı da tam bu sıralarda bir yabancı elçinin girişimiyle, hatta dayatmasıyla kurulmuş ve başına da bir yabancı getirilmiştir.

Bu konuda 1891 yılında Sultan 2. Abdülhamit tarafından hazırlatılan, yazarı konusunda net bir bilgi bulunmayan, 51 sayfalık bir kitapcık bulunmaktadır. Fransız Ulusal Kütüphasnesinde kıymetli kitaplar bölümde halen 2 nüshası saklanan kitapcık, Osmanlı gizli polisinin öyküsünü anlatmaktadır. Bu kitabın Sultan Abdülhamit'in özel doktoru Mavroyani Paşa tarafından yazıldığı da iddia edilmiştir. Mavroyani'nin de Osmanlı sarayındaki çift taraflı ajan olarak görev yapan diğer doktorlardan biri olduğu ortadadır. Yazandan çok kitabı Fransız Ulusal Kütüphanesine gönderen kişinin Mavroyani olduğu da belirtilmektedir. Osmanlı Sarayı, tarihi boyunca bu ajan doktorların cirit attığı ve şüpheli ölümlere yolaçtıkları bir casus kazanı olmuştur.

Kitap 2. Abdülhamit 'in isteğiyle hazırlandıktan sonra yine Sultanın isteğiyle toplatılmış ve yokedilmiştir.
Kitaba göre Osmanlı gizli örgütü İngiliz Elçisi Startford Canning'in telkinleri üzerine kurulmuştur. Mustafa Reşit Paşa tarafından kuruluşu kabul edilen teşkilat için, önce Batılı ülkelerin teşkilatları incelenmeye alınmıştır.
Napolyon'un gizli servisini kuran ve eski bir sabıkalı olan Vidocq tecrübesinin üzerinde durulur. Bu konuda Paris'deki Türk elçisinin hazırladığı kalınca bir rapor incelenir. Teşkilatın başına da bir Rum getirilir. Bu Rum, Rus Çariçe'sinin elmaslarını da çalmayı başaran Civinis Efendi'dir. Civinis kah imam, kah zengin bir batılı ama hep sahtekar olarak Anadolu'da dolaşmış durmuştur. Mustafa Reşit Paşa'yı da etkilemeyi başarınca, Albay rütbesi ile Osmanlı Gizli Polis Teşkilatı'nın başına getirilmiştir. Buradan da emekli olmuştur. Osmanlı Sarayı'nın İngiliz elçinin iseğiyle kurduğu, başına bir Rum'u (büyük olasılık çift taraflı ajandı) getirdiği bu ilk gizli polis teşkilatı, çalışmalarında öncelikle üst düzey yöneticileri ve onların ilişkileriyle özel yaşamlarını çok sıkı bir şekilde gözaltında tutmuştur. Haremden, sokağa her yerde özel hayatlara ilişkin bilgiler toplanmış ve bunlar adam yoketmede siyasi amaçlarla kullanılmıştır. Osmanlı devlet adamlarının birbirlerinin özel hayatlarına ilişkin dedikodu yazılarını kahkahalarla okumaları bir anlamda bu teşkilatın da sonu olur. Osmanlı bürokrasisi başına geleni geç de olsa anlamış ve özel yaşamına sahip çıkmıştır. Örgüt kapatılır.

GİZLİ SERVİSİNİN BAŞI OSMANLI'YI NASIL SATTI

1863 yılında çalışmalarına yeniden başlamasına yine yabancı baskısıyla izin verilir. Bu sefer de örgütün başına büyük bir Katolik Ermeni grubunun isteği üzerine, Dniester kıyılarında doğmuş olan Baron C,(Baron'un adı kaynaklarda böyle belirtiliyor) getirilir. Ancak örgüt Osmanlı içinde adeta bir hançerdir.

Sahibini durmadan vuran bir hançer. Bakın Baron C...., nasıl örgüt yönetir ve neden işinden olur:

Baron C... , yabancı bir elçiye, elde ettiği bir anlaşma taslağının kopyasını yüksek bir fiyatla satar. Taslağa göre Osmanlılar elçinin ülkesine karşı bir başka ülke ile birlikte saldırı planları yapmaktadırlar. Taslağı elde eden elçi çok sinirli bir şekilde Sadrazam Ali Paşa'nın yanına çıkar.

Ali Paşa taslağı görünce çekmecesinden bir başka taslak çıkartır. Viyana'daki Türk büyükelçisinin çok para ödeyerek elde ettiği bu taslağa göreyse elçinin ülkesi Osmanlı'ya karşı bir taksim anlaşması imzalamış bulunmaktadır. Sonuçta taslaklar karşılaştırılınca her ikisinin de Osmanlı gizli servisinin başındaki Baron C... ' nin kaleminden çıktığı anlaşılır. Ali Paşa sinirlenir, ancak elçi tutum değiştirip kendisine taslağı satan Osmanlı Gizli Polis Şefi'nin terfisini bile ister. Elçinin bastırması sonucu Baron C işini korur. Ama daha sonra başının altından çıkan bir başka olay nedeniyle kovulur. Baron C Osmanlı'nın sırtından kazandığı yüklüce bir servet ile Anadolu topraklarını kazasız belasız terkeder.

Evet Osmanlı İmparatorluğu artık tarih olmak üzeredir. Bu gizli polis teşkilatı macerası bunun delillerinden sadece bir küçük örnektir. Bu dönem Osmanlı sosyal yaşamı, siyasi etkinliği ve en önemlisi ekonomisyle artık bir hasta adamdır.

1535 Şubatında ilk defa Osmanlı'nın yakın ilişkiler içinde bulunduğu Fransa Kralı 1. François'e tanınan Kapütülasyonlar, daha sonra 1579 'da İngilizlere, 1615 da Avusturyalılara, 1680 de Hollandalılara, 1737'de İsveç, 1740 da Sicilya, 1746 da Danimarka, 1761'de Prusya, 1728'de İspanya, 1783'de Rusya, 1823'de Sardinya, 1830'da Amerika Birleşik Devletleri, 1838'de Belçika, 1843'de Portekiz, 1855'de Yunanistan, 1858'de Brezilya, 1870'de Bavyera'ya da tanınmış ve Türk ekonomisi bir büyük pazar haline gelmiştir. Bu ayrıcalıklar kaldırılmak istenmesine karşın bu ülkelerin baskısıyla bir türlü bu gerçekleştirilememiş ve Türk ekonomisi adım adım sömürgeleştirilme yolunda ilerlenmiştir. Bu ayrıcalıkların kaldırılışı ancak Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla, Sait Halim Paşa Hükümeti'nin aldığı 13 Ekim 1914 tarihli ve epey gürültü koparan bir karar ile mümkün olabilmiştir.

OSMANLI'NIN GAMMAZCILARI YIKILIŞI GÖREMİYOR

Osmanlı kendisine yönelik kararları bile alamamaktadır. İttihatçıların izlemeye çalıştıkları Milli İktisat Politikası yabancılarca, "düşmanlık" olarak adlandırılmış ve baltalanmıştır.

Osmanlı Devleti'nin 1875 tarihinde ilan edilen borç tutarı 5 milyar 297 milyon 676 bin 500 Fransız Frangıdır. Bu borçların faiz tutarı da 299 milyon 069 bin Fransız Frangıdır. Devletin bu dönem içindeki geliri ise 380 milyon Fransız Frangı olmuştur. Yani Osmanlı maliyesi iflas etmiştir. 20 Aralık 1881 Muharrem Kararnamesi ile Düyunu Umumiye İdaresi kurulmuştur. Bu kurum içinde sadece bir Osmanlı memurunun danışman statüsüyle bulunduğunu, geri kalan çalışanların yabancı uyruklu olduğunu gözönüne alırsak, ve bu kurumun Osmanlı'nın borçlarını ödemek üzere tümüyle kendi emrine verilen devlet vergilerini, gümrük resimlerini toplama hakkına sahip olduğunu belirtirsek, Osmanlı'nın içinde bulunduğu tablo daha net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

İnsan yaşamında olduğu gibi, tarihte de kaybedilmiş zamanların ağlama veya suçlu yaratma ile yeniden yaşanır kılındığı hiç görülmemiştir. 19 yüzyılın sonlarında Osmanlı İmparatorluğu süper güç olma olanaklarını artık yitirmiştir. Ekonomisi, bilimi, teknolojisi, sosyal yaşamı, eğitimi ve sistemininin herşeyi olan askeri gücü çökmüştür. Osmanlı yönetimi geçmişinin görkeminin hayaliyle avunmakta, dününe bakıp günü için suçlular yaratmaya çalışmaktadır. Oysa çok zamandır dünyanın yeni güç merkezleri Avrupa ve Amerikadır. Avurapa'da Almanya giderek öne çıkma arayışlarındadır. Osmanlı İmparatorluğu ise her gün yeni bir milliyetçilik dalgasıyla sarsılmakta, bir cephede Bulgarlar, Yunanlılar, Arnavutlar, Karadağlılar, Sırplar, diğer cephelerde Araplar ile mücadele etmektedir. Padişah 2. Abdülhamit 'in başlattığı, yabancı güçlerce körüklenen, sürdürülen ve bir insan avına dönüşen "gammazcılık istibdadı" hiç bir muhalif fikir hareketinin yaşamasına olanak vermemektedir. Ancak toplumda arayışlar sürmektedir. 1906 yılına gelindiğinde ülkede en önemli siyasi oluşumlardan biri İttihat ve Terakki'dir. Tıp Okulu öğrencilerinin 1889 da küçük bir hücre olarak 5 kişiyle kurdukları " İttihatı Osmani Cemiyeti " Harb Okulu, Mülkiye gibi eğitim kurumlarından öğrencilerinin katılımı ile büyümektedir. Pariste Genç Türkler hareketince oluşturulan ve liderliğini Ahmet Rıza Bey''in yaptığı cemiyet de İttihatcılarla birleşir.

Yeni ad:

"Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti" olur. Bu cemiyete 1906'da çoğunluğunu Selanik'de bulunan subayların oluşturduğu örgütler katılır.

Bütün bu birleşmeler, adını daha sonra bir döneme damgasını vuracak parti olan " İttihat ve Terakki Cemiyeti" ni ( Birlik ve ilerleme) ortaya çıkara caktır.
Tam bu sıralarda İngiltere Kralı 7. Edward ile Rus Çarı 2. Nikolay Estonya'da, Reval'de buluşarak, Makedonya sorunuyla ilgili kararlar alırlar. Aldıkları kararların bir giz perdesiyle örtülmesi, İttihat ve Terakki liderlerini bu konuda çeşitli spekülasyonları düşünmeye iter. Onlara göre bu buluşma Osmanlı'nın parçalanması ve paylaşılması içindir. Padişah bu olaylara seyircidir ama İttihat ve Terakki seyirci kalmamalı bir an önce harekete geçmelidir.

Bu tartışmalar sırasında 1. Meşrutiyetin getirdiği bütün hak ve özgürlükleri ortadan kaldıran 2. Abülhamit'e karşı, yeni bir hak ve özgürlükler hareketi başlatılması kararlaştırılır. İttihat ve Terakki'nin subaylarından Resneli Kolağası yani Ön Yüzbaşı Niyazi yanına aldığı adamlarıyla birlikte dağa çıkar. Abdülhamit'e " Hürriyet ilan edilinceye kadar silahlarını ellerinden bırakmayacaklarını" bildirir. İsyan bayrağı açılmıştır.

ENVER DİYE BİR ADAM

Abdülhamit bunun üzerine kendisini destekleyen komutanları Rumeli'ne göndererek, buraların kontrol altında tutulmasını sağlamaya çalışır. Ama bu çaba İttihat ve Terakki yanlısı subaylarla, saray yanlılarının çarpışmalarına dönüşür. Yaşanan şey bir nevi iç savaştır.

İttihat ve Terakki yanlıları bütün Rumeli'de bildiriler dağıtırlar, Manastır sokaklarını afişlerler, saraya telgraflar yağdırırlar:

"Hürriyet isteriz" diye.

İttihatçılar 2. Meşrutiyetin bir an önce ilanını ve yürürlüğe girecek Anayasa'da, özellikle ayrılıkçı şiddeti giderek arttıran Hıristiyan tebayı rahatlatacak önlemlerin alınmasında diretirler. Onlar ne kadar çok hak ve özgürlük verilirse, ayrılıkcılığın önü o kadar alınabilir, Osmanlı'nın dağılmasının önüne geçilebilir diye düşünmektedirler. Bu sırada ayaklanan Arnavutlar da bu baskıların ve uzun mücadelelerinin sonucu toprak kazanmışlardır. Osmanlı'ya karşı yürüttükleri gizli servis çalışmaları da çok ünlüdür.

Bu arada padişah ile İttihat ve Terakki yanlıları arasında süren çatışmalarda, Selanik Merkez Komutanı Nazım Bey yaralanır. Birinci Ferik, yani korgeneral Şemsi Paşa öldürülür. Müşir Tatar Osman Paşa dağa kaldırılır. Rumeli, Paris'e kadar uzanan yeni Türk hareketinin merkezi olmuştur; adeta bir kaynar kazandır. Abdülhamit kararsızdır. İttihat ve Terakki sabırsızdır.

İşte tam bu sırada Makedonya ve Rumeli' de dağlarda hiç durmaksızın ayrılıkçı çetelerle çarpışan Enver Bey, tarihteki diğer adıyla Enver Paşa, yanındaki arkadaşlarıyla birlikte İttihat ve Terakki'nin dağlardaki isyancı gruplarına katılır. Kendisi 1906'da Binbaşıyken İttihat ve Terakki ile birleşen ve Selanik'de gizlice kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyetine girmiştir. İttihat ve Terakki içinde adeta bir kuyruklu yıldız gibi parlayan Enver Paşa, özellikle çete-gerilla savaşında uzmanlaşmıştır. Bölgedeki hemen bütün milletlerin dilini konuşabilen bu genç adam, yenilgiyle sonuçlanacak Osmanlı tarihinin akışını, ya da kendi kaderini değiştirme çabalarına burada başlamıştır.

İttihat ve Terakkiciler önce 23 Temmuz 1908' de 2. Meşrutiyeti, yani 2. Anayasanın ilanını sağlarlar. Daha sonra da içten içe çürümüş ve çökmüş imparatorluğun idaresini ellerine alarak, yeni bir şans ararlar. Ama nafile. Kaybedilen zamanlar, hayali sevmeyen tarih, yenilgiyi onların kaderi yapmıştır.
Tarihte, maceraperesttiler suçlamasıyla karşı karşıya kalırlar. Oysa Birinci Dünya Savaşı'na girmelerinin macera ile bir alakası yoktur. Osmanlı'nın etrafını saran ateş çemberini yarıp çıkmak için atılmışlardır savaşın göbeğine. Daha çok idealisttirler, hayalleri ve dünyayı değiştireceğine inandıkları yürekleri vardır. Ama onlardan yana olmayan zamanı tersine çevirmeyi hiç bir zaman başaramamışlardır. Hele 41 yıllık kısa yaşam serüveninde Enver Paşa hiç bir zaman hayallerini gerçekleştirememiştir. Onlara yaklaştığını sandığı zamanlarda aslında daha da uzaklaşır. Ondan geriye şanlı bir ad, dramatik bir ölüm öyküsü ve temellerini attığı istihbarat örgütünün yapısı kalır. İttihat ve Terakki ile Enver Paşa, 1909 dan 1918'e kadar olan yönetim serüveninde modern anlamda ilk Türk gizli servisini de kurmuşlardır. Türk tarihinde, çağdaş anlamdaki istihbarat çalışmalarına en fazla önemi veren yönetim, İttihat ve Terakki olmuştur. Amaç dağılan, kum gibi parmakların arasından akıp giden Osmanlı toprağına ve devletine sahip çıkabilmektir. Bu konudaki ilk harcı İttihat ve Terakki'nin üç paşasından Enver, Cemal ve Talat Paşalardan, Enver Paşa atmıştır. 22 Kasım 1881 de İstanbul'da doğan ve 1922 de Türkistan'da Sovyet Kızılordusu'na karşı savaşarak ölen Enver Paşa, yaşamı boyunca örgütçü kimliğini hep korumuştur. Her bulunduğu yerde kendisini de içine alan bir örgütlenmenin önderi olmuştur.

İşte bu örgütlerden biri bugünkü Türk istihbarat örgütü MİT'in de köklerinin bulunduğu "Teşkilat-ı Mahsusa"dır. Ve bu örgüt ulusal bir kimlik taşır. Ülkenin dinamik unsurlarının birleşmesiyle ortaya çıkar. Teşkilat-ı Mahsusa'nın doğuş günleri tıpkı diğer ulusların ağır bunalımlı dönemlerinde ortaya çıkan, düşmana karşı direniş örgütlerinin yapılanmalarını anımsatmaktadır.

GİZLİ SERVİS MERİÇ'İN ÖTE YAKASINDA

Önceleri Enver Paşa'nın , sonra İttihat ve Terakki'nin, daha sonra da son Osmanlı yönetiminin devlet istihbarat servisi olarak çalışan Teşkilat-ı Mahsusa, 1919'dan sonra başlayan Ulusal Kurtuluş Savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan bugüne uzanan yolda, adlar değiştirerek günümüz Türk istihbarat geleneğinin temelini atmıştır. Teşkilat-ı Mahsusa ilk olarak 1909'lar da şekillenmiştir. Çekirdek anlamdaki Teşkilat-ı Mahsusa 1911' de Bingazi'de Enver Paşa komutasında bağımsız birliklerle İtalyanlara karşı başarı göstermiştir. İstanbul'a kahraman olarak dönen Enver Paşa 1. Balkan Savaşı yenilgisinin ardından, Çatalca Savaşı'nda da başarısını tekrarlamıştır. Bu sırada İstanbul'da herkes kentin Bulgarların eline düşmesinden korkmaktadır. Korkulan olmamıştır. Bulgar dağlarından gelen tecrübe ve iç siyasi dengelerin kısmen yerine oturması, bu sırada Balkanlarda başgösteren iç hesaplaşmalar , İstanbul kapılarına dayanan Bulgarların Çatalca savunma ve saldırı savaşları sonucu sökülüp atılmasını sağlamıştır.

Bu savaşta Teşkilat-ı Mahsusa da aktif bir şekilde rol oynamıştır. Teşkilat-ı Mahsusa İttihat ve Terakki ile birlikte devletin içinde ve savaşın göbeğindedir. Başında da Enver Paşa'nın dostu olan ve çete savaşlarının uzmanı sayılan Süleyman Askeri Bey vardır. Tarihte adından yazılı kayıtlarda çok az bahsedilen Teşkilat-ı Mahsusa ile ilgili bu ilk eylem bilgisi, o dönemi anılarında anlatan İttihat ve Terakki'nin üç paşasından biri olan, Cemal Paşa'ya aittir. Teşkilat-ı Mahsusa konusunda en fazla bilgi sahibi olanlardan Cemal Paşa, bu konuda diğer ittihatçılar gibi, nedense anılarında bile çok ketum davranmıştır. Ancak gizli teşkilatın hakkını vermeyi de ihmal etmemiştir. Bu tutum daha sonraları Türk gizli servislerinin en büyük başağrısını oluşturacak hastalığın, yani gizliliği ikinci plana atma sorununun, Teşkilat-ı Mahsusa içinde halledildiğinin bir örneği sayılsa gerektir.

Paşa hatıralarının 63. sayfasında 1912 yılının sonları ile 1913'ün başlarında yaşanan Balkan Harbi'ni ve bunda Teşkilat-ı Mahsusa'nın başarılarını şöyle dile getirmektedir:

"Ordunun Edirne üstüne hareketi sırasında hükümetçe neşrolunan beyannamede, ordumuzun Meriç nehrini katiyen geçmeyeceği açıkça taahhüt edilmişse de, o zaman ordu zihniyetinin ruhu olan bazı kimseler bu taahhüdün isabetsizliğini dikkat nazarına alarak hükümete bağlı olmayan yarı resmi bir Teşkilat-ı Mahsusa (Hususi Teşkilat)'nın Meriç nehrinin öte tarafında kendi istediği gibi hareket etmesine gözyummak esasını Başkumandanlığa ve Hükümete kabul ettirdiler.Ve bu Teşkilat-ı Mahsusa akıllı ve süratli bir hareketle Mesta Karasuyu Vadisine kadar bütün Batı Trakya'yı işgale muvaffak oldu. Garbi Trakya kıtası Edirne vilayetinin Ortaköy ve Karacaali kazalarıyla bütün Dedeağaç ve Gümülcine sancaklarını ve nüfusun yüzde 95'i İslamlardan terekküb eden mühim bir bölgedir.Bu kıtayı işgal eden Teşkilat-ı Mahsusanın başında şehit Süleyman Askeri Bey bulunuyor ve Çerkes Yüzbaşısı Reşit ve İzmir'li Eşref ve Kardeşi Sami ve yine yüzbaşı Fehmi Bey'lerle daha bazı zevat asli erkanını teşkil ediyorlardı."

Evet, Teşkilat-ı Mahsusa tarih kitaplarında bulunmayan, anlatılmayan küçük vurkaç eylemlerinin ardından, böylesine büyük bir eylemi başarıyla gerçekleştirebilmiştir. Bulgarların işgaline uğrayan bu bölgede 15 Ağustos 1913'de Kuşçubaşı Eşref ile Süleyman Askeri komutasında başlatılan direniş ve saldırı faaliyeti, 15 gün gibi kısa bir sürede ekibin istihbarattaki başarısı sayesinde sonuçlandırılır. Çünkü başındaki komutanların hepsi, özellikle Enver Paşa ve Süleyman Askeri bölge siyasetini, ekonomisini ve özellikle dil ve coğrafyasını çok iyi bilmektedirler.

Batı Trakya'da Bulgar işgaline karşı mücadele eden Teşkilat-ı Mahsusa kadrosu şöyle oluşmaktadır:

Kuşçubaşı Eşref (Sencer), Binbaşı Süleyman Askeri, Yüzbaşılar; Kısıklı Cemil( Irak'da şehit düştü), İlyas Seçkin ( Sonra General), Fahri ( Şehit oldu),Akkalı Kasım, Beşiktaşlı Ekrem, İhsan Eryavuz, Çolak İbrahim, Kısıklılı Ali Rıza, Hilmi, Üsteğmenler; Manastırlı Halim (Irak'da şehit düştü), Fuat Balkan ( sonra Yüzbaşı), İskeçeli Arif, Fahri, Şehreminli Sadık, Ömer Lütfü Suman, Teğmenler; Beykozlu Reşat, Nişantaşılı Sıtkı ( Şehit oldu), Filibeli Halim Cevad, Beykozlu Hasan, Tahsin, Refik, Besim, sivil istihbaratçılar; Manastırlı Hüsrev Sami, Hacı Sami ( Kuşçubaşı Eşref'in kardeşi), Çerkes Reşid ( Çerkes Etem'in kadeşi), Çakır Efe, Sabancalı Hakkı, Tatar Hasan, Karakaş İbrahim, Silahçı Hüseyin, Karagümrüklü Etem Nuri, Cihangiroğlu İbrahim ( Kafkasyalı), Giritli İsmail Kaptan, Mamaka Mustafa Kaptan, Said Kaptan.

TEŞKİLAT-I MAHSUSA DEVLET KURDU

Teşkilat-ı Mahsusa'nın bir anda ortaya çıkıp böylesine önemli bir harekatı gerçekleştirmesi mümkün olamayacağına göre, ilk şekillenmesinin ve bir gizli servis haline gelmesinin hazırlıklarının 1909 dan önceye gitmesi gerekmektedir. Gerçi ordu içindeki bir hareket olarak gelişmesi, organizasyonunu hızlandırıcı bir etken olmuştur. Ancak bazı kaynaklar 1903- 1907 yıllarından itibaren bazı örgütlenmelerin yapıldığını dile getirmektedir. Çünkü böylesine bir gizli servisin oluşturulması için en az bir iki yıllık zaman gerekmektedir. Bu örgütlenmeden önce gerek istihbarat açısından devlet içinde, gerekse dışında bağımsız muhalif unsurlar olarak-burada kastedilen rejim muhalifi gruplardır- bir takım grupların varlığı muhakkaktır. Ancak bunların hiçbirisinin yeterliliği ve gücü Teşkilat-ı Mahsusa ile bir karşılaştırma kabul etmeyecek düzeydedir. Teşkilat-ı Mahsusa bir güç merkezidir. O, diğerlerini de içinde eritmiştir. Teşkilat-ı Mahsusa Meriç Nehrinin ötesindeki bu eyleminde sadece toprak kurtarmakla kalmamıştır. İşinde usta olan her gizli servisin yapacağını yapmış ve aldığı topraklar üzerinde bir de geçici hükümet kurdurmuştur. Evet yanlış okumadınız, işgal edilen topraklar üzerinde 31 Ağustos 1913 tarihinde Anadolu'nun ilk Türk Cumhuriyeti kurulmuştur. Bu daha sonra araştırmacıların ortaya çıkardığı Kars ve civarındaki 1918 yılında kurulan Azerbaycan Türk Cumhuriyeti oluşumundan daha da öncelere rastlamaktadır. Ve bu oluşumun bir gizli servis tarafından gerçekleştirildiği unutulmamalıdır. Anadolu'nun kurtarılması ve Mustafa Kemal ile arkadaşlarının Ankara merkezli Türkiye Cumhuriyet'ini ilan etmeleri ise çok çok sonraları gerçekleşecektir. Süleyman Askeri Bey bölgenin İslam halkından ileri gelenleri Enver Paşa'nın çabalarıyla Gümülcine de bir genel kongreye davet etmiştir. Bundan önce kurulan "Muhacirin Müdüriyeti İdaresi"nin başına da Süleyman Askeri getirilerek bu tür hareketleri rahatça yapabilmesi sağlanmıştır. Gümülcine'de Süleyman Askeri "BATI TRAKYA MUHTAR TÜRK CUMHURİYETİ' nin ve Batı Trakya Muvaffak İslam Hükümeti" adı altında bir hükümetin kurulduğunu da ilan edecek düzeyde etkili çalışmıştır. İlan edilen Cumhuriyeti ve Hükümeti , Yunanlılar ile Bulgarlar tanımak zorunda kalmışlardır. Hükümet hemen para ve pul bastırmıştır. Hükümetin geçici başkanlığına da teşkilatın güvendiği Gümülcine Belediye Başkanı getirilmiştir.

Oluşturulan Hükümetin üyeleri şunlardır:

"Cumhurbaşkanı Hafız Salih Efendi, Hafız Galip, Hacı Saffet Bey, Hüseyin Paşa, Mehmet Paşa, Hacı İsa Efendi, Şükrü Bey, Süleyman Askeri, Hilmi Paşa, Kuşçubaşı Eşref (Sencer) Teşkilat-ı Mahsusa'nın iki numaralı adamı Süleyman Askeri de yeni cumhuriyetin Genelkurmay Başkanlığı'nı yürütür.

Altında oluşturduğu ordu kadrosu şöyledir:

Batı Trakya Genelkurmay 2. Başkanı Çerkes Raşit, Harekat Şube Müdürü Üsteğmen Manastırlı Halim, Topçu Kuvvetleri Komutanı Yüzbaşı İhsan Eryavuz, Süvari Kuvvetleri Komutanı Yüzbaşı İlyas Seçkin, Ağır Kuvvetler Komutanı Üsteğmen Ömer Lütfü, Akıncı Kuvvetler Komutanı Üsteğmen Sırçıfeli Ekrem, Akıncı Kuvvetler İkinci Komutanı Üsteğmen İskeceli Arif, Hücum Taburu Komutanı Yüzbaşı Kısıklılı Cemil, Milli Kuvvetler Komutanı Kuşçubaşı Eşref Sencer, Kuvayı Milliye Müfreze Komutanı Manastırlı Hüsrev Sami, Kuvayı Milliye Müfreze Komutanı Cihangiroğlu İbrahim.

ÇERKES ETHEM GİZLİ SERVİSİ ANLATIYOR

Bölge ve yeni hükümet her ne şart altında olursa olsun teşkilatın elindedir.
Türk tarihinde bilinen en eski ve şu an için ilk Cumhuriyet bu olmuştur. Buraya bağlı asker sayısı 4 Ekim 1913'de 29 bin'i bulmuştur. Bu hükümet 25 Ekim 1913'e kadar yaşayacaktır. Bundan sonrası ise gizli servis ile hükümet arasındaki anlaşmazlıklar ve karşı çıkışlarla geçer. Hükümet, barış görüşmelerinde bölgenin tamamen boşaltılmasını kabul etmiştir. Ancak Teşkilat-ı Mahsusa'nın bazı elemanları bu karara karşı direnirler. Süleyman Askeri çaresiz kalmıştır. Duruma o dönemin İstanbul Muhafızı Cemal Bey, yani Cemal Paşa müdahale eder. Teşkilat onu sevmektedir. O da bu etkisini kullanır. Sonuçta teşkilat üyeleri bölgeyi hükümetin isteği üzerine Bulgarlara bırakırlar. Ancak bu alandaki istihbarat ve kışkırtma çalışmaları devam eder. Enver Paşa buraya imam, köylü, işadamı kılığında Teşkilat-ı Mahsusa ajanları göndererek, bölge üzerindeki Türk etkinliğini korumaya çalışır. Yılar sonra bakıldığında uygulama başarılı olmuştur.

Bu ilk eylemde etkili olan İzmir'li Eşref ve Kardeşi Sami Bey'ler daha sonra Süleyman Askeri ile birlikte pek çok yerde Teşkilat-ı Mahsusa için eylemler yapmışlardır. Burada bölgede Eşref Sencer tarafından yetiştirilen Çerkes Ethem ile kardeşi Reşit Bey'de Kurtuluş Savaşı sırasında ve öncesinde çok önemli işler gerçekleştirmişlerdir.

Çerkes Ethem anılarında Ruslara ve İngilizlere karşı Teşkilat-ı Mahsusa saflarındaki mücadelelerinden şöyle sözediyor:

" Birinci Dünya Savaşı'nın ilk senesinde büyük kardeşim Reşit Bey'in kendi başına askeri ve politik amacı olan , Kürtlerden ve başka milletlerden toplanmış ' Teşkilat-ı Mahsusa' kuvvetleri ile Ruslara karşı , daha sonra İran'ın güneyinde İngiliz bölgesinde ve Efgan sefer heyetinde bulundum. Pek uzun sürecek olan bu maceralardan bahsetmeyeceğim." Her iki kardeş de Teşkilat-ı Mahsusa'nın elemanıdır. Çerkes Ethem Kurtuluş Savaşı sırasında gösterdiği büyük yararlılıklara karşın daha sonra kardeşlerinin ve sevmeyenlerinin üzerindeki oyunları sonucu "hain" damgası yemiştir. Bu Ethem için haksız ve büyük bir suçlamadır. Bu konuda Atatürk'ün sağlığı boyunca Dışişleri Bakanı olarak görev yapan ve kendisi de bir Teşkilat-ı Mahsusacı olan Dr. Tevfik Rüştü Aras'a Atatürk, Ethem'in toyluğundan ve yeterince bilgi ile donanmamışlığından yakınır. ENVER'İN GİZLİ SERVİSİNİ SULTAN DA TANIYOR 1913 de fiili eylemleriyle ortaya çıkan Teşkilat-ı Mahsusa, Osmanlı'nın yıkımı için casusların cirit attığı bir gizli örgütler savaşının ortasındadır artık. Adını İttihatçı subaylardan Veteriner Albay Rasim Bey'in koyduğu dile getirilen Teşkilat-ı Mahsusa'ya resmi belgelerde ilk kez 5 Ağustos 1914 de rastlanır. Enver Paşa bu sırada Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili olarak teşkilatın genişlemesi ve örgütünü güçlendirmesi için bir gizli emir yayınlar. Enver Paşa Padişah 5. Mehmed Reşat'ın yeğeni Naciye Sultan ile evlidir,- Gerçi bu evlilik, Sultan'ın yaşının küçük olması nedeniyle fiilen olmamıştır- emrini yayınlarken sarayın gücü de arkasındadır. İttihat ve Terakki yönetimide en etkin kişidir. Osmanlı da İttihat ve Terakki'nin Enver, Cemal ve Talat paşaların adıyla anılacak olan ve 1918'e kadar süren Üç Paşalar Devri başlamıştır. İşte bu güç ve yakınlıklarla Teşkilat-ı Mahsusa 1914' den itibaren padişah 5. Mehmed Reşad'a da benimsetilir. Sultan Reşat, Teşkilat-ı Mahsusayı devletin gizli servisi olarak onaylar.

Örgüt şeklen Sadrazama bağlı olarak çalışacak, elde ettiği bilgileri örgüt başkanı sadece Sadrazam ve Harbiye Nazırı'na iletecektir. Enver Paşa bu düzenlemeyle Teşkilat-ı Mahsusa'yı doğrudan kendisine bağlı olarak çalışan, bağımsız bir örgüt haline getirmiştir. Enver Paşa kurduğu, büyüttüğü, kabul ettirdiği bu gizli servisi, kimselere bırakma niyetinde değildir. Onu, hayallerinin gerçekleşmesinde kullanacaktır. Öyle de yapar. Buraya kadarki gelişimine baktığımızda Teşkilat-ı Mahsusa bireysel çıkışların sonucunda doğmuş bir tepki örgütüdür. Tepki Osmanlı'nın parçalanmasına karşıdır. Beslenilen kaynak askeri kıtalardır. Sığınılan yuva İttihat ve Terakki çatısıdır. Kendisi de bir gizli örgüt olarak ortaya çıkan İttihat ve Terakki ile Teşkilat-ı Mahsusa zaman zaman birbirine karıştırılmıştır. Bu iki yapılanma tamamen farklıdır. Biri parti olarak baskıcı rejime karşı örgütlenirken; siyasi bir oluşumken, diğeri casusluk ve karşı casusluk amacıyla oluşturulmuş bir askeri yapılanmadır.

TÜRK-İSLAM SENTEZCİ CASUSLAR

Teşkilatın başında ilk bulunan kişi Enver Paşa'nın ardından ikinci adam olarak anılan Süleyman Askeri Bey'dir. Askeri gözüpek bir subaydır. Teşkilat-ı Mahsusa'nın başkanlığı görevini Basra Valiliğine atanana kadar südürmüştür. Burada da teşkilat için çalışmalar yapmıştır.

Cemal Paşa onunla ilgili olarak Hatıralarında şu bilgileri verir:

" Süleyman Askeri Bey biraz aceleci ve biraz da nikbin olmasına rağmen pek mükemmel ve müteşebbis bir idare adamı sayılabilirdi. Yüksek zekası, son derece cesaret ve fedakarlığıyla muhitine itimat ve emniyet veren bu mümtaz şahsiyetten pek çok siyasi istifadeler temin edilmiştir"

Teşkilat-ı Mahsusa çete savaşı, casusluk, karşı casusluk, propaganda faaliyetlerinde bulunan, kaynağını ve köklerini ordu içinden ve dinamek genç kitlelerden alan bir gizli servistir. Ordu bütçesinin dışında bol miktarda parasal kaynak da elde edebilmektedir. Teşkilat-ı Mahsusa'nın amacı imparatorluk içindeki ihanet şebekelerini ortadan kaldırmak, gelişen milliyetçilik hareketlerini bastırmak, kontrol altında tutmak, dışardaki belirli hedeflere karşı sabotajlarda bulunmak ve Osmanlı toprağında cirit atan bütün gizli servislerle boy ölçüşebilmektir. Teşkilatın ideolojisi Pan Türkizmdir. Ancak İslam birliği temeldir. Enver Paşa gerçi zaman zaman Pan İslamcılığı da gündemine almamış değildir. Gerçi o komünistlerden bile yardım istemiştir. Ama ana temel Türkçülüktür. O dönemin ünlü Türkçü düşünürlerinden Ziya Gökalp'in hareketi etkilediği belirtilir. İslam konusundaki etkilenmenin kaynağı ise İttihat ve Terakki'nin programına Panislamizmi koyan Emiri Efendi'dir. Bugünkü tanımlamayla amaçlanan İttihatçı bir Türk-İslam sentezidir. Bugünkü arayışların kaynakları açısından o dönemin incelenmesinde büyük yarar vardır. Bugünkü Türk-İslam sentezinin şahinler kanadının ideolojik temelleri o zaman atılmıştır. Türkçülüğün geliştirilmesi için ilk kez Kuran'ın Türkçe basımı çalışmalarına geçilmiş ve bu muhalefetin büyük tepkisiyle karşılanmıştır.

Bugünkü Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği'ne bağlı Toplumla İlişkiler Başkanlığı'nın yürüttüğü propaganda ve yönlendirme çalışmaları dikkate alınacak olursa, o zamanların Türk-İslam sentezinin günümüze uyarlanmış şekline ne kadar benzediğini görmek mümkündür. Hele bu başkanlığın PKK için Güneydoğu'da yürüttüğü dine dayalı mücadele yöntemiyle, Türkiye dışındaki eylem ve örgütlenmelerine bakılacak olursa, Teşkilat-ı Mahsusa'nın yöntemleriyle büyük benzerlikler içerdiği gözlenecektir.

Teşkilat-ı Mahsusa'nın yönetici kadrosu iyi eğitilmiş asker ve sivillerden oluşmaktadır. Teşkilat içinde bulunanların büyük kısmı ordu içinden seçilmiştir. Ancak diplomatlar, gazeteciler ve bazı bakanlıkların yönetim kadroları da teşkilatın içinde yeralmışlardır.

Bu sırada 1869 yılında iç birliğini sağlayan İtalya sömürgeci bir politika izlemekte ve nüfuz alanı olarak da Trablusgarp'ı seçmiş bulunmaktadır. İkinci Meşrutiyetle birlikte Bulgaristan bağımsızlığını ilan eder, Avusturya Bosna Hersek'i, Yunanistan Girit'i ilhak eder. Bunları gören ve Osmanlı'nın dağılmakta olduğunu bilen İtalya, 1911'de Trablusgarp'e çıkar. Boğazlara gönderdiği gemilerle kıyıları bombalar. Osmanlı yönetimi olayı proteste eder, ama ötesine geçemez. Ne bir asker gönderebilir, ne de bir gemi. İşte burada devreye Teşkilat ve onunla birlikte hareket eden askerler girer.

Kaynakça
Kitap: MİLLİ İSTİHBARAT TEŞKİLATI
Yazar: TUNCAY ÖZKAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TEŞKİLAT-I MAHSUSA (1914): OSMANLI CASUSLARIN AÇIK PAZAR

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 18:19

MUSTAFA KEMAL GİZLİ SERVİS KITALARINDA

Teşkilatın organizasyonu altında , üyeleri arasında, bir süre görev alan önemli bir ad da Mustafa Kemal'dir. Teşkilat hakkında geniş bir araştırmayı bu konudaki en önemli kaynak olan Eşref Kuşçubaşı'nın anlatımları ve belge destekleriyle gerçekleştiren Phillip H. Stoddard, Teşkilat-ı Mahsusa adlı Princeton Üniversitesi'ne sunduğu doktara tezinde bu konuyu gündeme getirmektedir. Arba Yayınları tarafından kitap haline getirilen çalışmada Mustafa Kemal teşkilatın kadroları arasında sayılmaktadır. Eşref Sencer'de kadroları arasında onun adını saymaktadır. Atatürk de Balkanlardaki mücadeleler ve 31 Mart vakasının ardından, topraklarını savunmak gereğini duyan pek çok gönüllü subay gibi (kaldı ki Teşkilat-ı Mahsusadan öte İttihat ve Terakki'nin içindedir, hatta bir ara bu teşkilatın kurucusu olduğu savı da yakın çevresince iddia edilmiştir) teşikalatın organizesi altına girmiştir.

Mustafa Kemal Ekim 1905'de Şam'da gizli olarak Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kurmuştur. Daha sonra bu küçük ve etkisiz cemiyetler birleşerek İttihat ve Terakki çatısında toplanmıştır. Mustafa Kemal İttihat ve Terakki'ye 29 Ekim 1907 de üye olmuştur. Bu üyeliğin ardından İttihat ve Terakki kendisini 1908'de Avusturya-Macaristan hükümetinin Bosna Hersek sınırına yaptığı yığınak ile ilgili bilgi toplamak için gizlice ve askeri istihbarat amaçlı olarak Kasım ayında Bosna'ya göndermiştir. Mustafa Kemal bu görevi yerine getirirken ilk kez çıktığı yurtdışı görevinde Taşlıca'da 35. Tugay Komutanı olan Binbaşı Fevzi Çakmak ( Daha sonra Mareşal Fevzi Çakmak ) ile de tanışır ve ondan çokça bilgi toplar. Dönüşte gayrı resmi gizli raporunu veren Mustafa Kemal'e göre yığınak, Sırplara karşı yapılmaktadır.
Daha sonra diğer gönüllü subaylarla birlikte Mustafa Kemal de Trablusgarp cephesinde Teşkilat-ı Mahsusa ile hareket etmiştir. Mustafa Kemal'e Trablusgarp'e ilk gidiş görevini veren İttihat ve Terakki Cemiyeti'dir. Mustafa Kemal'in Bingazi'ye varış tarihi 1908'in Eylül sonudur.

Trablusgarp'taki Fransız Konsolosu A. Alrick'in Dışişlerine gönderdiği raporda bakın neler yeralıyor:

"Muhtemelen Selanik İttihat ve Terakki Komitesi üyesi olan bir Türk subayı (Mustafa Kemal'i kastediyor) bir kaç günden beri bu civarda olup bitenler ve kişiler hakkında soruşturma yapmaktadır. Kendisinin daha şimdiden bir çok yüksek memur ve eşrafı Anayasaya ve onun başlıca ilkelerini sadakat yemini yapmaya davet ettiği, hürriyet ilkesi konusunda dindaşlarının menfi davranışlarıyla veya hiç değilse tereddütleriyle karşılaştığı söylenmektedir."

Atatürk'ün bölgeye İkinci kez gidişi ise gönüllü olaraktır ve Teşkilat-ı Mahsusa'nın saflarındadır. Yanında Teşkilat-ı Mahsusacı arkadaşı , yakın dostu Ömer Naci de vardır. Ömer Naci daha sonra Teşkilat-ı Mahsusa için Kerkük'de çalışmalar yaparken 28 Ağustos1916'da ölecektir. İttihat ve Terakki'nin en güçlü hatiplerinden birisi olarak tanınır. Atatürk 23 Kasım 1916'da bu arkadaşının ölümünden duyduğu üzüntüyü not defterine kaydedecektir. Enver Paşa gönüllü subaylardan oluşturduğu gruplarla Trablusgarp'ta İtalyanlara karşı mücadele verecektir. Grup, Teşkilat-ı Mahsusa tarafından oluşturulmuştur. Mustafa Kemal'in yanında teşkilatın lider kadrosundan Eşref Sencer (Kuşçubaşı) da bulunur. Hatta Trablusgarp ile ilgili kararlılık Eşref Sencer (Kuşçubaşı) tarafından şöyle dile getirilir:
" Osmanlı Askerleri olarak haysiyetimizi yenebileceğimiz bir düşmana rehin verircesine teslim etmenin ayıbını taşıyamazdık."

MUSTAFA KEMAL'İN SAHTE KİMLİĞİ

Enver Paşa gönüllü subaylardan oluşan grubunun Mısır ve Tunus üzerinden sıcak bölgelere geçmesine karar verir. İki ayrı ekip yola çıkar. Bunlardan birinin başında kendisi ve Mustafa Kemal vardır. Bu grup Mısır üzerinden Trablusgarp'a geçecektir. Eşref Sencer de bunlara Arapça bilen rehber olarak yardım edecektir. İlk yola çıkanlar sahte kimlik, evrak ve uygun kılıklarla Enver Paşa ile Mustafa Kemal olur. Mustafa Kemal 15 Ekim 1911'de "Tanin Gazetesi Muharriri Mustafa Şerif" kimliğiyle ve Rus bandıralı bir gemiyle hareket etmiştir. Mustafa Kemal Mısır'da rahatsızlanınca, Trablusgarp'a gidişi biraz gecikir. Mısır'da kalması ve dinlenmesi gerekmiştir. Ancak daha sonra Enver Paşa, Nuri paşa ve birkaç Alman danışmanla birlikte, 30 Aralık 1911'de Derne şehrinde direniş hareketinin komuta kademesinde görev alır. Libya 'da halk uzunca süre Osmanlılara yardım etmemiştir. İtalyanlar uçaklardan halka dağıttıkları bildirilerde Türklere karşı Arapları tahrik etmekte ve sindirmeye çalışmaktadır.

Bu bildirilerden biri şöyledir:

"Bismillahirrahmanirrahim. Bingazi ve havalisi Arapları beni dinleyiniz. Bundan bir ay önce uçaklarımızla göndermiş olduğumuz bildirilerimizde şunları söylemiştik.
Siz Türklerin söyledikleri yalanların kurbanısınız. Bizim sözümüzü dinleyin ki bir parça harp gücünüz olsun. Tamamen aleyhinize olan durum lehinize dönsün. Bütün olaylar bizim haklı olduğumuzu gösterdi. Yüce Allah 12 Mart 1912, hicri sene 23 Rebiül evvel 1330 tarihinde bize büyük zaferi verdi. Yüce Allah hangi tarafa nimetini hak kıldığını bize ve size göstersin. Acaba o gün sizlerden kaç kişi geri dönmedi. Yüzlerce ve yüzlerce insan öldü. Ve biz inceledik hepsi Araplardandı. Sizin kardeşleriniz o gün bizim top ve tüfeklerimize karşı savaşırken Türkler neredeydi ve ne yapıyorlardı. Onlar her türlü tehlikeden uzak kendilerini koruyorlardı. Siz ne zaman gözlerinizi açacak ve ikna olacaksınız. Türkleri bırakmanız sizin menfaatiniz icabıdır. Onlar sizi aldatıyor ve ümidi olmayan siyasetlere alet olarak kullanıyorlar. sizi bu şekilde ölüme ve mutlak yenilgiye sürüklüyorlar. Onlar üzerinden uzun seneler geçmesine rağmen sizin memleketinizi kuraklaştırarak, harap olmuş, fakirleşmiş, adaletsizlik ve yoksulluklarla dolu bir yer olarak bırakmışlardır. Herşeye kadir olan, herşeyi gören ve herşeyi bilen Allah'tan sizin akıllarınızı aydınlatmasını dileriz. Bingazi ve beldesi sakinleri şimdi sevinçli ve huzurlu ve güven içindedirler. Ve herkes kendi ailesinin yaşamı için yardım edebilir. Dininiz saygın, örf ve adetleriniz ve yasalarınız saygın olduğuna göre mülkleriniz de saygın olacaktır. Eğer bizim tarafımıza geçerseniz sözlerimizin doğruluğunu gözlerinizle görüp , kulaklarınızla duyacaksınız. İtiaatinizin delili olarak beyaz bayrak dalgalandırıp bizim tarafımıza geçin. Bizden size hiç bir kötülük gelmeyecektir. Sizi büyük bir sevinçle karşılayacağız. O zaman aramızda konuşur, olayları düzeltir ve hepimizin hayrı için çalışırız.

Ama Allah korusun eğer, Türklerin yalanlarını dinleyerek bu halinizin devamını tercih ederseniz siz bilirsiniz; bizim silahlarımızın gücünü tanıyorsunuz. Allahın gücü ile havadan uçaklarımızla evlerinizin ve sizin üzerinize , hayvanlarınız ve arpa , buğday yetiştirdiğiniz tarlalarınız üzerine yakıcı ateş atacağız. Ama bu zararın size olmamasını yüce Allah'tan dileriz. Bilakis, o, bu memlekete birlik ve ilerleme bahşetsin. Çünkü o herşeye kadirdir.
Bingazi, 25 Mart 1912. İkinci Fırka Kumandanı General Bricola." İtalyanların bu propagandası, yerleşik halkın tavırsızlığı sabırla ve inadla yürütülen propaganda çalışmalarıyla kırılmaya ve bir başkaldırı organize edilmeye çalışılmıştır.

İNGİLİZLER TÜRK AVINDA

İngilizler, İtalyanlara karşı savaşı engellemek için teşkilat elemanlarının bölgeye gidişini durdurmaya olağanüstü bir çaba göstermişlerdir. Ancak Trablusgarp' da gönüllüler olarak adlandırılan bu grup, İtalyanlar karşısında büyük başarılar sağlamıştır. Bu sırada Osmanlı Ordusu Balkan Harbinde Çatalca'ya kadar yenilgi içinde çekilince, İstanbul'dan gelen bir emir sonucu buradaki bütün kuvvetler acele geri çağrılır. 1912 sonbaharında Libya'da hemen hemen hiç Türk yönetici kalmamıştır. İtalyanlara karşı Enver Bey'in bölgede Bedevilerden sağlanacak yardımlar karşılığında ödenecek olan paralarla birlikte bıraktığı tek komutan Aziz Ali Bey dir. Enver Paşa Libyalılara Aziz Ali Bey''in her türlü yardımda bulunacağına ve son ana kadar orada kalacağına dair söz vermiştir. Ancak aralarında orada da bir çok sorun yaşanan Enver Paşa ve Aziz Ali'nin bağları bu ayrılık sonrasında iyiden iyiye kopma noktasına gelmiştir. Aziz Ali Bey daha sonra Enver Paşa'nın bıraktığı paraların bir kısmını, Osmanlı askerlerini ve techizatı alarak Mısır'a kızkardeşinin yanına , oradan da İstanbul'a geçmiştir. Ancak kendisini burada bir sürpriz beklemektedir. Aziz Ali'nin bölgeyi terketmesine ve Bedevileri satın alması için gönderdiği paraları zimmetine geçirmesine sinirlenen Enver Paşa, onu Divanı Harpte yargılatacaktır. Enver Paşa, Aziz Ali'nin yaptıklarını bölgede Osmanlıları destekleyen Araplara ve Teşkilat-ı Mahsusa'nın ajanlarına tek tek rapor ettirmiştir.Bu Teşkilat-ı Mahsusa'nın iç denetimi de elinden bırakmadığının bir örneğidir.

Harbiye mezunu ve asıl adı Aziz Ali Mısri olan bu subay, yargılama sonucu idama mahkum olmuştur, Eniştesi Kahire Merkez Komutanıdır. Yemen ve Bingazi'de çarpışmıştır. Libya'da elindeki silahları da Sunusilere teslim etmesi talimatını almasına rağmen bunu yapmamıştır. İdama mahkumiyetinin ardından İnglizlerin araya girmesi ve zorlaması sonucu kurtulup Mısır'a sınır dışı edilmiş ve serbest bırakılmıştır. Arap milliyetçilik hareketinin Türklere ilk isyan bayrağı açan kişisi olan Şerif Hüseyin'in ordusunda Türklere karşı çarpışmıştır.Sonra Mısır Genelkurmay Başkanlığı makamına kadar yükselmiştir. Mısri'nin serbest bırakılmasında Araplara karşı bir jest isteğinde olan Osmanlı yönetiminin de etkisi olmuştur.

Bu konuda Şam'ın Fransız elçisi M. Bompar merkezine ulaştırdığı bir raporunda Türklerin, Arap örgütlerle ilgili bütün çalışmaları öğrendiğini belirterek şunları kaydediyordu:

" Aziz Ali'nin affı çok yakında başlayacak daha ciddi ve ağır tedbirleri örtmek için biçimsel bir jesttir. "

Bölgede Afrika Grupları Genel Komutanlığı görevini yürüten Nuri Paşa (Killigil) 1915'den 1918'e kadar buralarda kalarak Süveyş operasyonlarına da katılmıştır. Bunun ardından 1918'de Kafkasya İslam Orduları Komutanlığı'na gönderilmiştir. Ateşkesten sonra tutuklanarak Ardahan cezaevine konmuştur. Ancak buradan iki İngiliz memur ile dört askerin öldürülmesiyle sonuçlanan 8-9 Ağustos 1919 tarihli firarının ardından isyancı birliklere liderlik yapmak üzere Kuzey Kafkasya ve Azarbeycan'a gitmiştir. Burada da Teşkilat-ı Mahsusa'nın birliklerini organize ederek istihbarat çalışmalarına devam etmiştir. Daha sonra Anadolu'ya dönmüştür.

İLK GİZLİ SERVİS SORUŞTURMASI: TEŞKİLATI NASIL BİLİRSİNİZ

İttihat ve Terakki yönetiminin 1918' de cephelerde yenilmesi ve ülkenin içinde bulunduğu felaket üzerine yurt dışına kaçması sonucu, 1918 Kasımında Osmanlı Meclisi Mebusanı'nın "Beşinci Komitesi" İttihat ve Terakkinin ilişkilerini incelemeye almıştır. Teşkilat-ı Mahsusa incelemenin odağındaki örgütler arasında yeralır. Bu Türk gizli servisleri için parlamentoda oluşturulan ilk ve tek araştırma komisyonudur. Komite'nin Teşkilat-ı Mahsusa ile ilgili sorularına dönemin Maliye Nazırı Cavit Bey "Gizli bir askeri gruptur. Ancak kabine kararıyla kurulmamıştır" yanıtını verir. 1913-1917 yılları arasında Sadrazamlık yapan Sait Halim Paşa ise Komite'ye Teşkilat-ı Mahsusa'nın ordunun bir parçası olduğunu söyler. Ancak " Benim sorumluluğum dışındaydı" diye ekler. Kötü şöhrete sahip teşkilatın dağıtılmasını defalarca Enver Paşa'dan istediğini de söyleyen Sait Paşa, Harbiye Nezaretinin geniş parasal yetkilerinin de teşikilat için kullanıldığını belirtir. Teşkilat-ı Mahsusa üzerinde hiç bir bütçe kontrolü yoktur. İsmail Canbolat eski İçişleri Bakanı olarak komiteye Teşkilat-ı Mahsusa'nın dış güvenlikle ilişkili bir teşkilat olduğunu söyler. Milli Eğitim Bakanı Ahmet Şükrü Bey ise Teşkilat-ı Mahsusa konusunda bildiği tek şeyin, Enver Paşa'nın ilgilendiği bir gizli örgüt olduğunu komiteye açıklar. Adalet Bakanı İbrahim Bey ise Teşkilatı "kabine dışında bir askeri oluşum" olarak nitelendirir. Kabinenin geri kalan kısmı Enver Paşa'nın örgütünü bilmediğini itiraf eder. Bu da gizli servisin zaman zaman kişisel hırslar için kullanıldığı konusunda pek çok endişeyi günümüze taşımaktadır.

Teşkilatın Süleyman Askeri'den sonraki lideri Eşref Sencer( Kuşçubaşı) kabinenin bilgisizliğini "güvenilmezliklerine" bağlamaktadır. Yani o dönemin gizli servisi hükümetine güvenmez. Bu o zamandan bugünlere uzanan zaman diliminde gizli servis ile hükümetler ve parlamentolar arasında sık sık yaşanan bir açmaz olarak tarihimizde yeralmıştır. Bugün dahi pek çok gizli servis elemanı veya yöneticisi, bazı bakan ve parlamenterler ile bürokratları "güvenilmez" bulabilmektedir. Bundaki haklılık paylarını siyasetin geçirdiği değişime ve karanlık odakların güç arayışları içinde satın aldıkları mevkilere bakarak vermek, sanırız hem parlamentonun hem de diğer kurumların hakkını inkar etmek olur. MİT, ÇAĞLAYANGİL'E NEDEN GÜVENMİYOR Örneğin sırf Sovyet yakınlığı nedeniyle Türk politik yaşamının önemli adlarından biri olan ve Cumhurbaşkanlığı vekilliği gibi çok önemli görevlere dahi gelen İhsan Sabri Çağlayangil ile ilgili bazı MİT yöneticilerinin değerlendirmeleri şaşırtıcıdır. Onlara göre Çağlayangil bu Sovyet yakınlığı veya sıcak ilişkileri içinde bulunması nedeniyle üzerinde hep şüpheler ve soru işaretleri bulunan ve daima kontrol edilmesi gereken kişidir. Bunda MİT'in bazı operasyonlarıyla ilgili olarak Parlamento tutanaklarına bazı bilgileri geçirtmiş olmasının da etkisi olsa gerektir. MİT'e göre Türk siyasi yaşamının en renkli simalarından ve Cumhurbaşkanı Demirel'in yakın arkadaşlarından Çağlayangil "güvenilmez" dir. Güvenilmezlik sıralamalarında başka adlar da dün olduğu gibi bugün de yeralmaktadır.

Teşkilat-ı Mahsusa o dönemin kabinesinde üç beş kişiden başka hiç kimseyi güvenilir bulmamaktadır. Osmanlı Hükümeti'nin büyük kısmı teşkilatı sıradan insanlar kadar bilmektedir. Onunla ilgili hiç bir şeye karıştırılmamışlardır.

Teşkilat-ı Mahsusa Balkanlardan, Doğu Anadolu ve Kafkasya'ya, Suriye'den Afrika Kıtasına, Trablusgarp, Mısır, Sudan ve Habeşistana kadar olan geniş bir coğrafyada etkinliklerini devam ettirir. Avrupada Türkiye ile ilgili konferansları izler, batılı ajanlarla mücadele eder. 1914' de Enver Paşa, Süleyman Askeri, Eşref Sencer (Kuşçubaşı), Bahaeddin Şakir, Mithat Şükrü (Bleda)' den oluşan bir kurulun sorumluluğunda olan Teşkilat-ı Mahsusa'nın kadrolarına sonradan yönetici olarak İttihat ve Terakki'nin önde gelenlerinden Küçük Efendi ( Kara Kemal), Yenibahçeli Nail Bey, Binbaşı Hüsamettin Ertürk,Trabzonlu Rıza Bey de katılırlar.
Teşkilat, Enver Paşa'nın eski günler özleminin yaktığı ateşle bir o cephede bir bu cephede koşturmaktadır.

Kadrolarında Türkiye'nin en eğitimli elemanlarını bulunduran Teşkilat-ı Mahsusacılar çalışmalarında müttefik Almanların, özellikle Afrika ve Arap yarımadasındaki mücadelelerine de destek vermişlerdir. Kavga İngilizlerledir. Almanlar, ittihatçıların büyük kısmının gözünde Osmanlı'yı eski günlere taşıyacak araçtır. Osmanlı yönetimi Almanlarla birliktedir ve Almanlar bu amaçla Teşkilata para yardımında bulunmaktadır. Almanya'nın Teşkilata o dönemde ödediği paraların 1918 yılı sonundaki toplam tutarı 4 milyon altın lira , yani 1918 rakamlarıyla yaklaşık 18 milyon Dolardır. Almanlar parayı veriyor, karşılığında ise iş satın alıyorlardır. Bu yöntem bugün de diğer gizli servislerle kurulan ilişkilerde zaman zaman uygulanmaktadır. Ancak bu taktikte bazen zorlama yaratmak amacıyla Almanların musluğu kestikleri de olmuştur. Teşkilat bu durumlarda Almanları çoğunlukla umursamamayı yeğler. Zaten özellikle Arap Yarımadasındaki Alman ajanlarının İngilizlere karşı yürüttüğü operasyonların büyük bir kısmına da Teşkilat-ı Mahsusa karşı çıkıyor ama yapılacak işleri engelleyemiyordur. Almanlar da kendi istihbarat ağlarını ve elemanlarını bölgede öyle veya böyle Osmanlı idaresinden aldıkları destekle rahatça kullanmaktadırlar. Yani karşılıklı çıkar ilişkileri bir dengede devam etmektedir.

ALMAN GİZLİ SERVİSİ ORTADOĞU'YA NASIL YERLEŞTİ

Teşkilat-ı Mahsusa'nın karşı çıktığı işlerden biri de ünlü Alman casusu Wassmuss'un İran üzerine yapılacak olan ve Arap Yarımadası'nda Cihad ile birlikte İngilizlere karşı yaratılacak kargaşa planının uygulamalarıdır.Alman Gizli Servisi Teşkilat-ı Mahsusa'nın da yardımıyla Afganistan'a ulaşacak ve buradaki yöneticileri de ikna ederek Cihad çağrısına uymalarını sağlayacaktır. Bu amaçla çokça da para harcanacaktır. Bölgeye Teşkilat-ı Mahsusa'nın da yardımcı olacağı ve casuslardan oluşan kamuflajı sirk olan iki grup gönderilir. Bunlardan ilki yeteneksiz bir gruptur ve 13 Aralık 1914 de geri çekilir. İkincisi ise daha nitelikli casuslardan oluşur. Çalışmalarına başlarlar. Ancak onları da İngiliz gizli servisi durdurmayı başarır. Almanlar bu büyük doğu özlemlerini ve ele geçirme dileklerini temsil eden harekatı "Drang Nach Osten" politikası diye nitelendirdiler. Zor doğa koşulları, Arapların Türklere karşı duyduğu kin ve güvensizlik, Enver Paşa'nın Almanlardan ürkmeye başlaması ve buna bağlı olarak engelleme çabaları ortasında kanlı ve zorlu mücadelelerden sonra Almanlar düşlerine ulaşma olanağını yitirirler. Ama casusları Wassmuss, bölgede ünü çok büyük bir ajan olarak çalışmalarına devam eder. Özellikle İran üzerindeki Alman gizli servisi bağlantıları öylesine güçlü atılır ki bugün dahi Alman gizli servisi ile İran gizli servisi arasındaki bağlar son derece kuvvetlidir. İran Almanya'da öldürme eylemleri gerçekleştirmekte ve hatta adam kaçırmakta ama buna göz yumulmaktadır. Bu hep o zaman atılan temeller üzerine bugünlerde dahi sürdürülen mücadelelerin sonucudur. İran Kürdistan Demokrat Partisi lideri Sadık Şerefkendi, Berlin'de mafya usulü bir suikast sonucu öldürülür. 1992 Eylül'ünde üç gün süreyle yapılacak olan Sosyalist Enternasyonal kongresini izlemek için Berlin'e gelen Şerefkendi yemek için gittiği Mykonos Restoran'da kendileri için ayrılan özel odada arkadaşlarıyla bir araya gelir. Geceyarısına doğru lokantayı basan üç kişi susturucu takılan silahlarla Doktor Sait kod adlı Sadık Şerefkendi ile birlikte partisinin Almanya temsilcisi Humayum Ardalan , Avrupa Temsilcisi Fattah Abduli ve İran muhaliflerinden Nuri de Kurdi' yi öldürür. Suikastçiler yakalanır. Hizbullah üyesi iki lübnanlı ve bir İranlı ele geçirilir. Katillerin İran'ın emriyle hareket ettikleri belirlenir. Ama kimse İran'a ses çıkartmaz. Alman gizli servisinin bir kanadı olayın planlamasının İran'ın Bon Büyükelçiliğinde yapıldığını bilmektedir oysa. Ayrıca İran, Alman yönetiminin de gözyumması sonucu, Türk örgüt ve derneklerine sızarak buralarda propaganda da yapmaktadır. İran'ın Bon Büyükelçiliğinde 6 oda İran gizli servislerinin elemanlarına ayrılmış durumdadır. Ayrıca buradan yayın yapan bir de radyo bulunmaktadır.
Almanya'da, İran Gizli Servisi'nin şeflerine uygulanan protokol neredeyse bir başbakana uygulanılanla aynı düzeydedir. Bunda ana etkenler arasında bu tarihi sürecin geliştirilmesi sonucu ortaya çıkan ilişkiler ağı ön planda gündeme gelmektedir. İran'ın silahlanması ve Nükleer gelişiminde de Alman kaynaklı ürünlerin önemli bir yeri bulunmaktadır. Almanya'nın politik arenada 2000'li yıllarda Ortadoğu'da Amerika'nın karşısına sürebileceği elindeki koz azlığı önemlidir. "İstanbul'un Doğusunda Bitmeyen Oyun"un senaryosu hep yürürlükte bulunmaktadır. İran'ın Batılı müttefiki Almanya'dır ve Almanya olayları yakından izlemeye ve yönlendirmeye devam etmektedir.

ALMAN PARASIYLA CASUSLUK OYUNU

Teşkilat-ı Mahsusa ile Almanlar arasındaki para alışverişi konusunda teşkilatın yöneticilerinden Eşref Sencer (Kuşçubaşı) 1914 ile 1917 yılları arasında zaman zaman durdurulan ödemelerin yapılması ve Almanlarla operasyonlarda koordinasyon konusunu görüşmek için Almanya'ya gitmiştir. Kuşçubaşı, Almanların operasyonlarda direk müdahalesinin olmadığını anılarında aktarmaktadır. Ancak Enver Paşa ile Alman Genelkurmay'ı arasındaki yakın işbirliğinin teşkilatı etkilediğine de dikkat çekmektedir. Almanların etkinliğinin, teşkilatın ajan kadrolarında önemsenmemesini Eşref Bey şöyle açıklamaktadır: "Koordinasyon, mali kaynak, ideoloji gibi sorunlar görev safhasındaki ajanları nadiren ilgilendirmektedir. Çünkü biz hareket adamıydık. Filozof veya idareci değildik."

Teşkilat-ı Mahsusa ekonomik kaynakları bakımından Almanlara ne kadar yakınsa, çalışmaları ve ideolojisiyle de o kadar uzaktır. Almanlar teşkilatı parasal yönden satın alamamışlardır. Çünkü asıl kaynak Osmanlı hazinesidir. Teşkilatın ana amacı bir manda ya da kendini kullandırma değil, yeniden Büyük Osmanlıyı kurmaktır. Almanlar bu yolda kullanılmak istenilen araçtır. Bu aynı zamanda 1912 - 1913 Balkan Savaşı sırasında 12 adaları alarak Hellenizm düşünü gerçekleştirmek için saldırganlaşan Yunanistan'ı durduracak ve Boğazların kendisine kapandığı endişesiyle saldırı planları yapan Rusya'yı bu emelinden vazgeçirecek bir yöntemdir. 1914' ün kanlı savaş yıllarına gelindiğinde Teşkilat-ı Mahsusa, Enver Paşa'ya, en büyük desteklerinden birini vermiştir. Enver Paşa'nın düşlerinin gerçekleşmesinde kesin bir araç gözüyle baktığı, Birinci Dünya Savaşı'nda Almanların yanında savaşa dahil olma düşüncesinin uygulanmasına, Teşkilat-ı Mahsusa yardımcı olur. Bu konudaki iddiaların birincisi Almanlarla 3 Ağustos 1914' de İttihat ve Terakki'nin pek çok önde geleni ve hatta Padişah da atlatılarak bir gizli ittifak anlaşması imzalanması üzerinedir. Burada da gerekli altyapının teşkilatça sağlandığı düşünülebilir. Çünkü bu sırada teşkilat Anadolu dışındaki topraklarda İngilizlere karşı mücadeleye başlamıştır bile. Bu anlaşma, Cemal Paşa'dan bile saklanmıştır. Anlaşmadan iki gün sonra Teşkilat-ı Mahsusa'ya 5 Ağustos 1914 tarihli Enver Paşa genelgesiyle resmiyet kazandırılmıştır. Enver Paşa'dan gelen direktifler aynen uygulanır.

ENVER PAŞA'NIN OĞULLARI: GOBEN VE BRESLAU

Almanların İngiliz kontrolündeki Akdeniz'de sıkışan ve Çanakkale Boğazı'na yaklaşan iki gemisi Goben ve Breslau Enver Paşa'nın kabineye danışmadan verdiği emirle, boğazlara kabul edilir ve Osmanlı topçusunun korumasına alınır. 11 Ağustos 1914 günü Enver Paşa, Bakanlar Kurulu'na olayı "Bir oğlumuz dünyaya geldi !" diyerek duyurur. İngilizler önde, Fransızlar arkada telaşla durumu kınarlar. Hükümet, İngilizlerin parasını almalarına karşın, kendi tersanelerinde yapılırken Churchill'in baskısıyla el koydukları Sultan Osman ve Reşadiye adlı iki Türk gemisine karşılık, Almanlar dan bu iki geminin alındığını, birinin adının Yavuz, diğerinin ise Midilli olduğunu telaşlı İngiliz ve Fransız Büyükelçilerine iletir. Ancak, daha sonra olaylar hızla gelişir. Enver Paşa, Cemal Paşa, Talat Paşa ve birkaç İttihat ve Terakki önde geleninin aldığı bir kararla iki Alman gemisi Karadeniz de Rus donanmasına saldırır. Tarih 29 Ekim 1914 tür. Bunun sonucunda Türkiye, Almanya'nın yanında savaşa girer. Fransızlar ve İngilizler, Osmanlı'ya savaş ilan ederler.

Bu savaşa girmek neredeyse kaçınılmazdır. Yani Enver Paşa ve dönemin İttihat ve Terakki ileri gelenleri savaşa katılmakla paylaşıma dur diyebileceklerini öngörmüşlerdir. Avrupa'daki ittifaklar, İngilizlerin Osmanlı İmparatorluğunu parçalayarak yutma isteği, Ortadoğu'daki petrol alanları, etnik çıkışlar, kışkırtmalar savaşı neredeyse kaçınılmaz kılmıştır. İngilizlerin özellikle Ruslara karşı büyük destek verdikleri Osmanlı'dan uzak kalışları ve bir parçalama organizasyonu içine girmeleri İttihat ve Terakki yönetimini alternatiflere zorlamıştır. Almanlar bu boşluğu doldurmak istemişler ve Osmanlı idaresiyle Almanların geleceğe ilişkin senaryoları birbiriyle çakışmıştır.

CASUS SAVAŞI NASIL BAŞLADI

Cepheler oluşturulmadan, yani resmen savaşa girilmeden çok önce Enver Paşa'yla birlikte Teşkilat-ı Mahsusa çoktan İngiliz ve Fransızlar'a karşı savaşı başlatmıştır.
Savaşın devam ettiği yer Arap Yarımadası'dır, Afrikadır. Bu savaş gizli servisler arasında yapılmaktadır.
Savaşa girilmesinden 6 ay kadar önce, özel eğitimden geçirilmiş Teşkilat-ı Mahsusa ajanları ve propagandacıları Fas, Cezayir, Tunus, Trablusgarp, Mısır, Osmanlı'nın elindeki Arap Eyaletleri, Orta Asya, Hindistan, La Cava ve Sumatra'ya gönderilmişlerdir. Amaç, buralarda düşmana karşı savaşacak gönüllü birlikler oluşturmak ve "islam birliği" adına düşmana karşı ayaklanmalar çıkarmaktır.

Bu arada Osmanlılar Suriye, Filistin ve Mısır cephelerine asker yığınağı da yapmışlardır.
İngilizlerce bu ajan-provakatör çalışmalardaki artış belgelenmiş, ancak bunların tek bir merkezli olduğu düşünülememiştir. İngiliz raporlarında bölgelerde bir İslam birliği kampanyasının Almanların önderliğinde devam ettiği belirtilmekte, hatta Mısır'daki Osmanlı subaylarının çok tehlikeli oldukları kaydedilmektedir. Mısır'daki Teşkilat-ı Mahsusa ajanı olan Süleyman el Baruni'nin Kahire'de ihtilalci bir hareket için kışkırtıcılık yaptığı, İngiliz elçi tarafından merkeze bildirilmiştir. İngiliz casuslarının bir Türk subayın mektubunu ele geçirmeleri ve mektupta subayın İngiliz askerlerinin nakliyesi için kullanılacak dört geminin mürettebatını greve gitmeleri için teşvik ettiğini yazması, korku uyandırmıştır. İngilizlerin askerlerini gemilere bindirmesi durumunda geminin batırılacağı da mektupta yazılıdır. İngilizler mektuba ek olarak Türk subayının grevi gerçekleştiremediğini yazmışlarsa da, bu grev bir müddet sonra gerçekten yapılmıştır. İngilizler Türk subaylarının ayaklandırdığı Arapların, Mısır sınırını ihlal ettiğini merkeze iletirler.

İSLAMIN DOSTU "HACI WİLHELM" ARAP ÇÖLLERİNDE

İngilizleri buradaki faaliyetler konusunda yanıltan şey, İstanbul'daki paşaların özel konuşmalarında onları kandırmasıdır. Paşalar birbirleriyle kavgalılarmışcasına davranmaktadırlar. İttihatçılar, İngilizleri kandırmaktadırlar. Özellikle iki güçlü adam Enver ve Cemal Paşaların birbirine zıt açıklamalarda bulunmaları İngilizlerce önce anlaşılamamıştır.

Teşkilat-ı Mahsusa Sina Yarımadası'nda Bedevilerden oluşan önemli bir gönüllüler birliğini bu çalışmalar sonucunda elde etmeyi başarmıştır. Burada Almanlardan gelen paralar kullanılmaktadır. 1914 Ekim'inde Teşkilat-ı Mahsusa ve Alman ajanlarının ortak çalışmaları sonucu Halep'deki müslümanlar öylesine bir propagandaya maruz kalmışlardır ki bunu İngiliz Büyükelçisi merkeze "Halep nihayetindeki müslümanlar, Kayzer'in müslüman olduğuna ve Almanların Rusya'ya karşı İslam için savaştığına inanmış görünüyorlar. Türk ve Alman istihbaratı Wilhelm'den İslamın dostu Hacı Wilhelm diye bahsediyor" diye bildirmiştir. Bu tür ünvanların özellikle Türk istihbaratçılarını oldukça eğlendirdiğini Eşref Bey anılarında dile getirecektir. Ancak bu propagandanın sınırını da çizebilecek bilgi sahibidir Teşkilat-ı Mahsusa'cılar.

Bu konuda Eşref Sencer (Kuşçubaşı) anılarında:

"Kayzer'in adını hiç duymamış ve çok uzakta bir memleket olan Almanya'yı belli belirsiz bilen yığınların cehaletiyle sınırlı kalmıştır." yorumunu yapar.
Bu savaş öncesi hazırlıklara Enver Paşa'nın kardeşi Nuri Paşa da katılır. 600 kişilik bir Teşkilat-ı Mahsusa tarafından yetiştirilmiş özel birlikte Suriye'ye gelen Nuri Paşa daha sonra Kuzey Afrika'da birkaç başarılı sabotaj ve örgütlendirme çalışmaları yapacaktır. Bu 600 kişilik Teşkilat-ı Mahsusa birliğinin amacı Mısır'da İngiliz aleyhtarı propaganda ve sabotajdır. Burada yapılacak işlerden bazıları arasında Nil'de gerçekleştirilecek sabotajlarla nehrin yatağını değiştirmek, üzerindeki barajları havaya uçurmak, tatlı su depolarını ortadan kaldırmak gibi görevler vardır. Bunları gerçekleştirmek için yapılan sabotaj eylemlerinden büyük bir kısmında başarılı olunamamıştır. Birlikler ya İngilizlerin eline düşmüş ya da Nil'in azgın sularında yok olup gitmişlerdir. Ancak İngilizlere korkulu anlar yaşatılması sağlanmıştır. Bu sırada Süleyman Askeri Bey, Kasım ve Aralık 1914 de Güneydoğu ve Kuzey Irak'daki Kürt aşiretlerinin bağlılığını kazanmak için 5 bin liradan fazla para harcamıştır. Teşkilatın bu bölgelerdeki en önemli ideolojik kozu İslamdır. Teşkilat bunu son derece geniş ölçülerde kullanmıştır. Propagandanın temelinde İslamcılık söylemi yer almıştır. Bunda Arap Yarımadası'ndaki cehaletin ve İslam inanışındaki tutuculuğun ve bilgisizliğin büyük etkisi vardır.

SAİD-İ KÜRDİ TEŞKİLAT-I MAHSUSA'NIN GÖNÜLLÜ BİRLİKLERİNDE

Teşkilat-ı Mahsusa'nın bir dönem içinde bulunanları arasında Türk siyaset ve edebiyat dünyasının önemli adları da yer almaktadır. Bu adlardan ikisi çok ilgi çekicidir. Biri Said-i Nursi'dir. Said-i Nursi Osmanlı'nın yıkılışı ve toprakların birer birer elden çıkması üzerine buna karşı özellikle etkilediği Kürtler ve şeriatçı öğrencileriyle birlikte olayların akışını değiştirmek, hilafeti ve şeriatı korumak için Teşkilatı Mahsusa organizasyonlarına katılmıştır. Gerçi pek çok Teşkilat-ı Mahsusacı gibi o da sonraları Cumhuriyetin kurucusu ve Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın lideri Mustafa Kemal ile çatışmaya düşmüş, yargılanmış ve sürgün yaşamı çekmiştir.
Said-i Nursi veya Said-i Kürdi olarak anılan bu şeriat kavgacısı, Birinci Dünya Savaşı sırasında Kafkas ve Doğu cephelerinde Teşkilat-ı Mahsusa tarafından organize edilen gönüllü savaş birliklerine katılmıştır. Özellikle Kafkas cephesindeki gönüllü Kürt gruplarının başına geçerek

fiilen savaşmış, Ermeni ve Ruslara karşı büyük yararlılıklar göstermiştir. Daha sonra Ankara hükümetinin başını ağrıtan bu adam, bu savaşlarla geçen günlerinde Teşikat-ı Mahsusa organizasyonu altındadır. Enver Paşa'nın da takdirini kazanmıştır. Daha sonra bu sırada gösterdiği başarılar nedeniyle Ankara'ya ilk meclise de davet edilen Nursi, şeriat için yürüttüğü ayaklanma ve başkaldırı faaliyetleri sonrasında İstiklal Mahkemesi'nde yargılanmış ve sürgün cezasına çarptırılmıştır. Said-i Nursi, Kafkas cephesindeki çatışmalar sırasında Ruslara esir düşmüş, Sibirya'ya gönderilmiştir. Buradan kaçarak kurtulan Nursi, Almanya yoluyla Sofya üzerinden 17 Haziran 1918'de Türkiye'ye giriş yapmıştır. Nursi'nin hayatını kaleme alan Nur tarikatındaki öğrencilerinin hazırladıkları "Bedüizzaman Said Nursi Tarihçe-i Hayatı " adlı kitapta bu dönüş sırasında ona verilen belgenin bir örneğini de görmek mümkündür. Bu belgede Nursi gönüllü Kürt Süvari Alayının fahri Kaymakam'ı rütbesiyle anılmaktadır. Bu kitapta ayrıca olaylara ilişkin detaylara da yer verilmektedir. Kitap, Nurculuk tarikatının önde gelen yayınevlerinden olan "Yeni Asya Neşriyat" tarafından 1990 yılında basılmıştır.

MİLLİ MARŞ YAZARI MEHMET AKİF, GİZLİ SERVİSİN PROPAGANDİSTİ

İkinci isim ise Kurtuluş Savaşı'nın ünlü hatiplerinden, İstiklal Marşımızın yazarı islamcı şair Mehmet Akif Ersoy'dur. Ersoy, Teşkilat-ı Mahsusa'nın liderlerinden Eşref Sencer (Kuşçubaşı) ile birlikte Arap Yarımadasında çalışmalar yapmıştır. O da daha sonra Atatürk ile anlaşmazlığa düşenlerdendir. Bu anlaşmazlık sonucu Türkiye'yi terkedip Mısır'da yaşamayı bile tercih etmiştir.

Eşref Bey, Mehmet Akif ile teşkilatın Arap masasını yöneten Şeyh Salih (Şerif El Tunusi), Enver Paşa'nın Başyaveri Mümtaz Bey'i yanına alarak Hicaz seferine çıkmıştır. Akif güçlü bir hatiptir ve islamı iyi bilmektedir. Propagandist olarak daha önce Batı cephesini dolaşmış, sonra Almanya'ya gitmiştir. Şimdi sıra Arap Yarımadasını dolaşmaya gelmiştir. Çünkü burada isyan hazırlığı içinde olan Mekke Emiri Şerif Hüseyin ve ailesi ile Emir Faysal'ı etkiliyecek güçte tek kişi Mehmet Akif'tir. Bunu bilen Enver Paşa Teşkilat-ı Mahsusa kadroları ile birlikte Mehmet Akif'i bunların iknası için görevlendirmiştir. Heyet, dağıtmak için yanında çokça altın ve değerli hediye de götürmüştür. Mehmet Akif en güzel şiirlerini yazdığı Çanakkale zaferini de çölde öğrenmiştir. Günlerce bu zafere inanamamış ve ağlamıştır. Bu geziler sırasında ziyaret edilen İbn-i Reşit, padişahın hediyelerini de kendisine sunan bu heyete çok değerli, kabzalığı altından kılıçlar hediye etmiştir. Bu kılıçlar Teşkilat-ı Mahsusa'nın sembolü haline gelmiştir. Ancak Mehmet Akif bu kılıcı görevini tamamlayıp İstanbul'a döndükten sonra, Salihli'de Yunan işgali öncesinde Eşref Bey'e, "Daha münasip birisine veriniz bu kılıcı" diyerek teslim etmiştir. Eşref Bey de bunları işgal sırasında çiftlik evinin bahçesine gömmüştür. Mehmet Akif teşkilat tarafından bölgede etkin bir şekilde kullanılmıştır. Akif'in bu gezisiyle ilgili ayrıntılı bilgi Feridun Kandemir'in "Medine Müdafaası Peygaberimizin Gölgesinde Son Türkler" adlı hatıralarında bulunmaktadır. Nehir Yayınları tarafından, 1991 yılında çıkartılan hatıralarda Arap çöllerinde Türkler ile İngilizlerin gizli servislerinin kavgaları, tanıkların ağzından aktarılmaktadır.

Bu sırada, Medine savunmasıyla adeta kutsallaşan Fahrettin Paşa'nın 14 Mayıs 1917'de özel bir vagon ve özel bir koruma timiyle İstanbul'a gönderdiği değerli eşya ve mukaddes emanetleri de unutmamak gerekir. Bunlar Hazreti Muhammed'in mezarında bulunan eşyalardır. İngilizlerin eline geçmemeleri için savunma sırasında İstanbul'a kaçırılmıştır. Bu eşyaların ayrıntılı dökümü Kandemir'in hatıraları ile, "Medine Müdafaası Hicaz Bizden Nasıl Ayrıldı" adlı kitapta bulunmaktadır. Naci Kaşif Kıcıman'ın hatıralarının bulunduğu kitapta bu savunma ve casuslarla mücadele konusunda ilginç olaylar yer almaktadır. Kıcıman, Hicaz savunmasını yapan birliklerde askeri istihbarat görevlisi olarak da çalışmıştır. Kitap Sebil Yayınları tarafından basılmıştır.

FRANSIZ KONSOLOSLUĞU'NU BASAN AJANLAR

Mehmet Akif ile bölgedeki ortak çalışmalar sırasında Eşref Bey, Şam'da ve Beyrut'ta Fransız Konsolosluğu ile yakından ilgilenmiş ve buraya girip çıkanları saptamıştır. Bunlar arasından ajanları belirlemeye çalışmıştır. Bu çalışmalar sonrasında, onlarca kişi casusluk ve ihanet suçlarından savaş ortamının da verdiği olağanüstü koşullar nedeniyle yargılanıp idam edilecektir. İdamlarda acımasız davranılmasını isteyen, kanal seferi için bölgede bulunan Cemal Paşa'dır.

Çalışmalar sırasında Teşkilat-ı Mahsusa'ya yardımcı olacak Osmanlı'dan memnun bir grubu da toplamayı başarmışlardır. Bunlardan biri olan Hasan El Abed yazıhanesinde Fransız gizli servisince tutulan bir katil tarafından öldürülür. Katil sıkıştırılınca Fransız Konsolosluğu'na sığınır. Teşkilat-ı Mahsusa bu durumda hemen bir değerlendirme yapar. Eşref Bey teşkilattan Ali Münif Bey'i görevlendirir. Teşkilat-ı Mahsusa Fransız Konsolosluğu'nu basar, katili ele geçirir ve dışarıya çıkartır. Ayrıca Konsoloslukta bulunan bazı evrak da bu baskında Teşkilat-ı Mahsusa'nın eline geçer. Fransız Konsolosluğu'nun basılmasının ardından ele geçirilen belgeler incelendiğinde İstanbul'da Arap milliyetçiliği için mücadele eden bir gizli örgütün varlığı ortaya çıkar. Teşkilat, Arap milliyetçiliği karşısında oldukça titizdir. Çünkü bu milliyetçiliğin Osmanlı daki karşılığı çözülme ve dağılış demektir. İngiliz gizli servisi de Arap Yarımadası'nda sürekli olarak Arap milliyetçilğini kamçılamaktadır. Teşkilat-ı Mahsusa bu nedenle işinde uzman olan iki elemanı ile önemli gördüğü gizli Arap örgütlerini titizlikle izler. Bunlar arasında El Ahid, Cemiyet-i Kahtaniyye, El-Eha-ül Arabi, İlla-El Merkeziyye, Evlad-ı Arap, El Münted-ül Ebedi gibilere rastlanır.

ARAP MİLLİYETÇİLERİ GİZLİ ÖRGÜTLERİYLE ORDUYA SIZDILAR

Bunun sonucu Teşkilat-ı Mahsusa ordu içinde Arap milliyetçiliğini hedef alan karşı örgütleri belirler. Arap milliyetçiliğinin önemli örgütünden El Ahid geniş bir nüfuz alanı bulmuş, hükümet içinde de kendisine destek sağlamaya çalışmaktadır. Hristiyan kökenli Araplar ve bunları destekleyen milletvekilleri örgütlerin içindedir. Bazı Arap kökenli bakanlar da örgütlerde aktif rol alır. Ordu içindeki örgüt, Arap kökenli subaylardan oluşmuştur. Bunlarla ilgili yakınmalar Cemal Paşa'nın anılarında geniş yer almaktadır. Paşa hiç ummadığı askerlerden Arap milliyetçiliği ile ilgili övgüler duyduğunu ve hayret ettiğini yazmaktadır. Bu örgütlerin üyeleri Arap milliyetçiliği üzerine yemin ediyorlar daha sonra örgüte alınıyorlardır. Osmanlı'nın üst düzey subayı Albay rütbesindeki Selim Hafız El Cezairi bu örgütün önde gelenleri arasındadır. Teşkilat-ı Mahsusa örgüt üzerine operasyonlarına derhal başlar. Pek çok örgüt üyesi sıkıştırılıp pasifize edilirken, bir kısmı dışlanır, bir kısmı da ajan olarak kazanılır.
Bunlardan Selim El Cezairi örgüt ile ilgili bilgileri verir, kendisine koruma ve para verilerek memleketi olan Cezair'e sağ sağlim ulaşması sağlanır. Teşkilat-ı Mahsusa ile ilişkileri daha sonra da devam ettirilir.

İNGİLİZ CASUSLAR ORTADOĞU'DA: LAWRENCE DİYE BİR ADAM

Teşkilat-ı Mahsusa Balkanlarda sağladığı başarının aynısını elde etmek için bütün gücüyle Arap Yarımadası'nda da çalışmaktadır. Ancak karşısında parasal açıdan kendisinden çok üstün olan, bölge üzerindeki etkinliğini petrol alanlarına yönelik emelleri nedeniyle son derece arttırmış bulunan İngilizler, Fransızlar ve işbirlikçileri yer almaktadır. Birinci Dünya Savaşı sırasında teşkilatın faaliyetleri giderek artar. Ancak karşılarında dünyanın en iyi casuslarından biri olan ve Ortadoğu'da faaliyet gösteren, İngiliz haberalma teşkilatının bel kemiği, Merkez şefi bayan Getrude Bell ile Thomas Edward Lawrence, Captain Shakespeare ve adamları vardır. Shakespeare ve Lawrence Arap milliyetçiliğini sonuna kadar körüklemekte, düşmanın Türk olduğunu Arap'a anlatmakta ve sınırsız para olanaklarını kullanarak şeyhleri, Arap yöneticilerini satın almaktadır. Onun elindeki bir diğer güç de Arapların çok sevdiği altındır. Bol bol altın harcamakta ve vaadedmektedir. Shakespeare 1915'de, İngilizlerin verdikleri sözlerin yerine getirilmeyeceğini anlayan Suudilerce öldürülür. Bölgede zamanla İngiliz politikasının uygulayıcısı konumuna geçecek olan Lawrence'in karşısına Almanlar en iyi elemanlarından olan Wassmuss ile Otto Von Niedermayer'i koz olarak sürmüşlerdir. Bu üç casus Ortadoğu'daki mücadelelerinde neredeyse efsaneleşirler.
Mücadele kıran kırana geçer. Teşkilat-ı Mahsusa ise bunların karşısına Süleyman Askeri Bey, Eşref Sencer (Kuşçubaşı), Nuri Paşa gibi adlarla çıkmaktadır.

Eşref Sencer bu konuda şunları söyler:

"Lawrence ile Arap Yarımadası'nda adeta kovalamaca oynar gibi çalıştık."

Arabistan'da yaptıklarını anlatırken "Bütün insanlar düş kurar ama aynı biçimde değil. Geceleri zihinlerinin tozlu kıvrımlarında düş kuranlar, gündüz uyandıklarında bunun boş olduğunu anlarlar. Fakat gündüz düş görenler tehlikeli insanlardır. Çünkü gözleri açık bu düşlerini gerçekleştirmek isteyebilirler. Ben bunu yaptım." diyerek kendine hiç de haksız olmayan bir paye biçen Lawrence konusunda, bölgedeki mücadeleleri sırasında farklı düşüncede olan Türkler de bulunmaktadır. Bunlardan biri de Feridun Kandemir'dir.

Kandemir bölgedeki aktif çalışmalarına dayanan anılarında bu konuda şunları dile getirmektedir:

"Her çöl Arabı, uçsuz bucaksız çölde yalnız başına bir savaş gemisi gibi harekette serbest bulunur ve kendi kanununu yürütür. Bedevi, Hecin Devesi üzerine binince çadırına bir daha dönmek lüzumunu duymaksızın, cansız denebilecek kum deryası çöllerde haftalarca kendi kendine yeterek dolaşabilir. Bedevinin savaşmak usulü bambaşkadır. O bir avcı avını arar gibi gözüne kestirdiği düşmanının peşine düşüp, nihayet onunla karşı karşıya gelmek istemez. Bedevi düşmanının tamamiyle habersiz bulunduğu bir anda birdenbire üstüne saldırır. İşini hemencecik görebildiği kadarıyla görür ve düşman daha aklını başına toplamaya vakit bulamadan izsiz, yolsuz çölün ufkunda gözden kaybolup gider. İşte Lawrence'in Türklere karşı tatbik etmek istediği plan buydu.

Lawrence bu kararı verdiği günlerde hasta yatıyor ve Türk kuvvetleri de süratle Rabuğ üzerine yürüyordu. Lawrence Rabuğ Limanı etrafında yaptırmış olduğu siperleri kuvvetlendirecek yerde hemen Şerif Faysal'ı ve kuvvetlerini alarak kuzeye hareket etti. Yalnız Şerif Hüseyin'in küçük oğlu Emir Zeyid'i bir miktar kuvvetle Türkleri oyalamak üzere geride bıraktı. Bu suretle Türklere Mekke ve Cidde yolunu tamamen açık bırakmıştı. Kuzey'deki küçük Yenbu ve Elvecik Limanları Türklerin elinde bulunuyordu. Lawrence'in planı bu küçük fakat askerlikçe önemli limanları zaptederek Hicaz demiryolunu tehdid etmek ve Türkleri ya Medine'ye dönmeye zorlamak, yahut ulaştırma yollarını kesip çöl ortasında yiyeceksiz ve mühimmatsız kalmak tehlikesine uğratmaktı. Lawrence, Hicaz'da isyanı geliştirmek için kendi akıl ve zeka kabiliyetine güveniyordu. Lakin bir de Arapların içinden, kendisine yardımcı olacak bir şefe ihtiyaç vardı. İhtiyar ve baba Şerif Hüseyin faal bir şef olamazdı. Oğullarından Abdullah'ı tombul ve rahatına çok düşkün, Ali'yi saf, Zeyd'i soğuk, durgun ve heyecansız buldu. Sadece Faysal'ı beğendi.

Lawrence hatıralarında bu konuda şöyle der:

'Beni dikkatle süzen, beyaz ipekler giymiş bir şahsiyet gördüm. İlk bakışta anladım ki, Arabistan'da aradığım ve benim kendisine hizmet için gelmiş olduğum adam. Yani Arap isyanını zafere ulaştırabilecek şef gücüne haiz ve bizim hizmetimizden ve yardımımızdan istiğna etmeyecek akıllı adam bu idi. Bu zat bana sordu 'Ordugahımızı nasıl buluyorsunuz?' Ben de güzel fakat Şam'a pek uzak dedim. Şam kelimesi orda bulunanların içine bir kılıç gibi saplandı. Hepsinde bir kıpırdanma oldu, kaskatı kesildiler. Bir dakika nefeslerini tutular. Hepsi uzak seferin hayaline dalmış gibi oldular. En nihayet Faysal bana dönerek güldü. 'Elhamdürillah Türkler daha yakın' dedi.'

Lawrence Şerif Faysal'ı işte böyle seçti. Ve ondan sonra onunla bir işbirliği yaparak asilerin ihtiyaçlarını top, tüfek, altın dinamit, erzak, malzeme, araç, öğretmen, uzman, teknisyen vesaire tespit edip temine koyuldu. Ve Yenbu karargahına giderek ilk iş olarak bir üs kurdu. LAWRENCE TÜRKLER SAYESİNDE MEŞHUR OLDU Lawrence artık şef saydığı ve bütün Araplara da öyle gösterdiği Faysal'ın en yakın has müşaviri, fikren ve fiilen yardımcısı, bir kelimeyle sağ kolu ve sağ eli olmuştu. İki yıl sonra asilerin başında ve şefin yanında Şam'a girdi. Taç ve tahtlar dağıttı. Bu derece başarıya ve şöhrete ulaştıktan sonra Lawrence hakkında söylenmedik söz kalmadı. 'Arabistan'ın taçsız kralı', 'Tehlikeli sihirbaz, muammalı adam', 'Doğu'nun haritasını değiştiren adam', 'Müslümanların mukaddes topraklarının gerçek şefi', 'İngiltere'nin milli kahramanı', 'Dünya dinamit şampiyonu', 'Krallar yapıcısı'. Kimi de onu Mareşal Allenby'den üstün buldular. Hatta Napolyona'a benzettiler.

Umumi harp esnasında Kanal Seferini yapan 4.Ordu Kurmay Başkanı ve sonraları Harp Akademisi Kumandanı olan rahmetli General Ali Fuad Erdem ise hatıralarında bu konuda şöyle der:

'Lawrence böyle ünlü kılan biz Türkler olduk. Bizim strateji ve siyasetimiz Medine'yi ve Hicaz hattını tahliye etmemek hususundaki inat ve ısrarlarımız ki Lawrance'ı layık olmayarak masal kahramanı yaptı. Büyük okyanusun dibine bir dalgıç indirdiğimizi farzedelim. Bu derinlik azami 80 metredir. Hicaz hattı uzunluğu Dera'dan Medine'ye kadar 850 kilometre, yani okyanusun derinliğinin 10 mislidir. Dalgıçı okyanusun dibine tespit edelim ve ona bir boruyla hava, su, yiyecek gönderelim. Bu havayı, bu suyu, bu yiyeceği ulaştıran boru yüzeyden dibe kadar köpek balıklarının hücumuna hergün uğruyor. Buna rağmen dalgıç o dipte bırakılıyor. Her güçlüğe katlanarak, her tahrip ve zarar onarılarak, her hücum geri atılarak orada bırakılıyor. Dalgıç Fahrettin Paşa ve Medine garnizonudur. Nefes borusu ve can damarı Hicaz demiryoludur. Köpek balıkları da dinamitçi asilerdir. Şimdi sorarım size kimin yaptığı iş daha zordur? Katlandığı zahmet ve fedakarlık daha büyüktür? Köpek balıklarının mı? Dalgıcın mı? Yoksa nefes borusunun, yani Hicaz hattını müdafaa edenlerin mi? Hicaz hattının meçhul kahramanlarının ve meçhul şehitlerinin mi?'" Ancak bütün direnmelere rağmen Lawrence, Arap'lar ve İngiliz askerleri Teşkilat-ı Mahsusa'nın bütün çabalarını boşa çıkartmayı başarır. Araplar İngiltere'nin milliyetçilik propagandalarına kanmışlardır. Teşkilat-ı Mahsusa da Arap'lara para verir. Ancak İngilizler kadar doyurmayı ve kandırmayı başaramaz. Sonunda Lawrence'ın kışkırtıcı milliyetçiliğine esir olan Araplar İslamın kaynaştırıcılığı propagandasını yürüten, İngilizlere karşı Cihad ilan eden Osmanlı'ya karşı tutum alırlar. Lawrence'in altınla satın aldığı, derleyip toparladığı Arap'lar, bütün yarımada'da Osmanlı askerlerini ve Teşkilat-ı Mahsusa'nın ajanlarını tek tek avlarlar. Onları arkadan vururlar. Bu toplu katliamlar zaman zaman Lawrence'da bile tiksinti duygusuna yol açar.

Batı'nın, hatta hemen bütün ülkelerinin Türkleri çöle gömen adam olarak adlandırdıkları Lawrence hakkında, Türklerle ve onunla birlikte, savaşları ve bölge gerçeklerini yaşayan Subhi El Umari ise ilginç değerlendirmeler yapmaktadır. Doğan Koloğlu'nun 1969 yılında 'Lawrence'i Nasıl Tanıdım?' adlı bir kitap yazan Umari'den aktardıkları Lawrence'ın iç dünyasında karışık, yalancı, fırsatçı ve cinsel sorunlarla boğuşan bir kişi olduğu üzerine kuruludur. Lawrence yergisiyle donanmış kitabı ortaya çıkaran yazarın bir özelliği de kendisine ait fotoğrafların uzun yıllar İngiliz gizli servisi tarafından dünyaya Lawrence'ın fotoğrafıymış gibi yutturulmuş olmasıdır.

LAWRENCE'A KİM, NASIL TECAVÜZ ETTİ

Lawrence'ın anlattıkları konusunda Türk tarihçilerinin veya o dönem gizli servis elemanlarının aktarımları neredeyse yok denecek kadar azdır. Çoğu araştırmacının "yalancı" diyebildiği Lawrence'ın, bazı "yalanları" konusunda Süleyman Musa'nın ve daha sonra Sunday Times araştırmacılarının (Haziran-Temmuz 1968) yayınları yeterince bilgi vermektedir. Lawrence'ın anılarında aktardığı "Deraa Gecesi" adlı bölüm ise başlı başına bir olay olmuştur. Umari'nin başka yazarların kitaplarına almadığı bu bölümle ilgili yorumları ilginçtir.

20 Kasım 1917 günü tek başına Deraa kasabasına giren ve amacının buradaki askeri birlikler ile tren merkezi hakkında bilgi toplamak olduğunu söyleyen Lawrence, durumundan şüphelenen askerler tarafından tutuklanmış ve bölge kumandanına götürülmüştür. Dünya Deraa gecesi olayını sadece Lawrence'ın iddialarından öğrenmiştir. Olayın tek bir tanığı yoktur. İddiaya göre, Hacı Muhittin Bey ona cinsel ilişki önerisinde bulunmuş, reddedince, askerlerin önünde işkence yapmış, kamçılatmış ve tecavüz de etmiştir.

İddiayı Süleyman Musa, "İnsan üstü bir yaratığın bile dayanamayacağı nitelikte" bulduğu gerekçesiyle ciddi saymamıştır. Deraa'dan önceki savaş sırasında aldığı yaraları geçmeden Lawrence'ın, dört gün sıkı bir çöl yolculuğuyla Deraa'ya varmış olması, bütün vücudu kan içinde kalacak şekilde kırbaçlanmış, sonra tek başına yollara düşüp dört gün de deve sırtında 650 kilometreyi aşıp, Akabe'ye varmış ve hiç bir şey olmamış gibi savaşa devam etmiş olmasını, Musa akıl dışı saymıştır. Bey hakkında yaptırdığı araştırmanın da onun bu tür ilişkilerden uzak bir kişi olduğunu ortaya koyduğunu kaydetmiş ve bunların ancak Lawrence'ın hayalinden çıkmış olabileceğini belirtmiştir.

Süleyman Musa'nın kitabının Fransızca çevrisine önsöz yazan Vincent Monteil'de iddiayı kabule yanaşmaz ve Lawrence'deki homoseksüel, mozoşist eğilimleri vurgular.
Sunday Times araştırıcıları daha da ileri gitmiş ve Bey'in ailesiyle hatta düşmanlarıyla temas etmiş ve o döneme ait hatıra defterini incelemişlerdir. Pek çok tanığın da belirttiği gibi Bey'in aksine son derece 'Çapkın' olduğu saptanmış ve anılarında da Lawrence'a en ufak bir atfa rastlanmamıştır.
Lawrence tıpkı boş bulduğu savaş meydanları gibi boş bulduğu yazı meydanlarını da doldurmayı başarmıştır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Google [Bot] ve 1 misafir