Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlı Şehirlerinde Mahkeme

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Osmanlı Şehirlerinde Mahkeme

Mesajgönderen TurkmenCopur » 31 Ara 2010, 01:59

OSMANLI ŞEHİRLERİNDE MAHKEME
(Binanın Yeri, Yargılama Usulü, Mahkeme Görevlileri, Mahkeme Gelirleri ve Arşiv)

Bu bölümde Osmanlı kentindeki mahkeme, mahkeme görevleri ve görevlileri, arşiv, mahkeme gelirleri ve yargılama usulünden söz edilecektir.

Osmanlı şehirlerinde mahkeme binasının yeri

Geleneksel kentlerde mahkeme binası zamanla kurumlaşma sonucu ortaya çıkan bir yapıdır. Ortaçağ İslam topluluklarında da bu özellik göze çarpmaktadır. Ortadoğu ülkelerinde çağdaş endüstriyel metropoliten kent oluşumuna geçiş, Avrupadan biraz geç oluştuğu için bu geleneksel özellik bazı istisnalarıyla daha uzun zaman devam etmiştir.

İslamın ilk zamanlarından bu yana Kadı'nın yargı makamını saptarken, bu kurumun prensiplerini hatırlatmak gerekiyor. Kadı İslam cemaatinin hakimi olduğundan davayı camilerde görmekteydi. Cami aynı zamanda medrese idi. 8. miladi asra kadar bu tatbikatın yaygın olduğu E. Tyan tarafından teyid ediliyor. Ancak mahkeme'nin camide kurulması gibi bir kesin kurala da teoride rastlanmamaktadır. Tersine Şafii doktrininde mahkemeye her başvuranın (uygunsuz kimselerin) camiye girmesi mekruh sayıldığından bu uygulama yasaklanmaktadır. Hükümdar Şafii mezhebten olursa, kadı Hanefi de olsa camide yargılama yasak edilebili. Esas prensip; Müslümanların kolayca ulaşabilecekleri bir yerde mahkeme kurulmasıdır.

Adaletin icrasında mekan farkı gözetilmez. Kadı mahkemeyi rivayete göre evinde de kurmuştur. Eski Iran ananelerinin taklidi sonucu; kadı'nın evinin kapısında yargı görevini yerine getirdiği de biliniyor.

Kadı kentin açık yolu üzerinde de hüküm verebilir. Nihayet kadı müderris ise medresede de adaleti yerine getirebilir. (Camide mahkeme kurarsa umumiyetle sırtını mihraba döndürerek oturması tavsiye edilmektedir.) Fatimiler, Eyyubiler ve Memlükler devrinde kadıların kendi evlerinde mahkeme kurdukları da bilinmektedir.

Osmanlı kentlerinde anıtsal bir resmi mahkeme binası yoktu. Genellikle kadı kendi evini mahkeme olarak kullanır. Ancak bu bina hususi mesken niteliğini de kaybeder. Ahardavayı serbestçe takib edebilir ve burası mahkeme binası niteliğini kazanır. Prof. Akdağ mahkemenin bazen kentin büyük camii yanında olduğunu söyler. Ancak büyük cami etrafı, esasen yüksek rütbeli kimselerin oturduğu yer olduğuna göre durum bundan ileri geliyor olabilir. 19. yy. ortalarına kadar istanbul kadısının belli bir mahkeme binası yoktu. Kadı'nın hususi konağı mahkeme olarak kullanılmaktaydı. Örneğin 1252 H./1836 M/ de İstanbul Kadılığı Mahkemesi Edirnekapı'da idi. Ertesi yıl kadı değişince mahkeme binası da halefinin Ayasofya'daki konağı oldu. Fakat 1837'de kadı-nın fonksiyonları azaltılmış, memuriyet eski önemini kaybetmişti. Bunun üzerine İstanbul kadı'sının makamını ve dolayısiyle mahkemesini Bab-ı Meşihatteki boş odalara naklettiler ve böylece belki de İslam tarihinde ilk defa olarak kadı anonim, resmi bir mahkeme dairesinde görevini yerine getirmeğe başlamış oldu. Bu kentsel modernleşmenin bir sonucudur.

Anadolu kentlerinde de durum İstanbuldaki gibi idi. Mesela 16 y.y. sonlarında Ankara'da belirli bir mahkeme binası yoktu. (1605 Martında Ankara'ya tayin edilen Kadı Şemseddin Efendi, Mercan Beyin evini kiralamış ve burası mahkeme olmuştu)(8)Konya'da da belirli bir mahkeme binası yoktu.

Mahkeme böylesine hususi meskende bulunmasına rağmen dokunulmazlığı ve resmi niteliği olan bir bina haline gelmişti. Bu hareket şiddetle cezalandırılmış, ve fiilin haksızlıktan ileri gelip gelmediği araştırılmaya gerek görülmeden; isyancıların cezalandırılmaları için merkezden emir gönderilmişti.

Yargılama Usulü

İslam Hukukuna göre mahkeme sadece bir hakim-'den kurulacakdır. Yargının bir hakimler kurulunca yerine getirilmesi yasaktır. Bu monist kural İslam yargılama usulünün temelidir ve Sünni mezhebinin bütün okullarınca kabul edilmişti. E. Tyan bu kuralı, Bizans valisinin'tek yargıç olma sisteminin devamı olarak niteliyor. Orada da valinin yanında bir consilium magistra vardı. Bu müessese İslam yargılama usulünde «maşveret» prensibi ile devam etti. Bu meşveret fonksiyonu isminden anlaşılacağı üzere «consultation juridique» düzeyindedir. Yargılama ve hüküm ise sadece kadı'ya aittır.

Mahkemenin açık olması prensibi:

Mahkemede diğer fukahanın ve dinleyicilerin hazır bulunması temel prensiptir. İslam hukukçularının genel kanısına göre açıkta cereyan etmeyen bir duruşma şaibelidir. Bu nedenle kadı, hatta «maşveret» fonksiyonunu bile ilgili kişilerle örneğin evinde yerine getiremez. Ayrıca bunların kanaat ve önerilerinin kayda geçirilmesi gerekli görülmüştür.

«Maşveret» sistemi temelde İslam hukukunun temel kurumlarından bin yani ifta (fatvva) ile biçimlenmiştir. Ibn Fadlan'a göre Kadılar dava sonunda hüküm verirken iki müşavirin orada hazır olması gereklidir. Bu kurat ve kurumun Osmanlı hukukunda devam ettiği görülecektir.

Kadı aslında kendisine müracaat eden ve aralarında münazaa olanlara hakemlik eden kimsedir, icra ve infaz kudreti olmadan kanuna (şeriat) göre hükmeden kışıdır Bu nedenlerle kararlarını yalnız olarak vermesi gerekir. Emeviler devrinde kadı ceza ve infaz meseleleriyle meşguldü. Fakat Abbasilerin ilk devrinden itibaren kadı cezai konularda tahkik ve teftiş ve infaz görevini bıraktı. Bu konu kısmen polise (şutta) bırakıldı ki müessese Osmanlılarda daha da gelişmiş gibi görünmektedir. Ancak onun hükmün infazı konusunda da sorumluluğu olduğu açıktır.

Kadının duruşması herkese açık olmalıdır. Başlangıçta cami bunun için mahkeme yeri olarak seçilmişti. Başka bir binada yargılama yapılıyor ise kapı açık olmalıdır. Şayet kadı'nın evi mahkeme ise; evinin kapısını açık tutmalıdır. Nazariyatda mahkeme günlerinin adı ve sayısı saptanmamıştır.

Kadı İslamın ilk zamanlarından beri bu konuda serbesttir. Duruşma için istediği günleri seçer. Uygulamada iki gün seçmekte olduklarını Tyan bildiriyor. Kadı kadınlar için ayrı bir gün tayin eder veya onları erkeklerden önce mahkemeye attı.

Osmanlı mahkemelerinde açıklık prensibi cari idi Mahkeme esasta gece gündüz müracaata açık olmalıdır. Özellikle örf ehlinin ani müracaatı geri çevrilemez Mahkemelerde duruşmaların açık olduğu sicill-i mahfuz denilen zabıt defterlerinde her kaydın altında o dava ile ilgili bir takım kimselerin isimlerinin yazılı olmasından anlaşılıyor. Bunlar davaya göre değişmektedir. Bazı davada şehir kethüdası, müderrisler, yeniçeri ihtiyarları, esnaf davalarında esnaf ileri gelenleri dinleyici ve şuhud'ul hal üyeleri arasında yer alıyor Bazı ahvalde buraya girenlerin bir önceki davada şahit olduğu da görülüyor. Şuhud'ul hal muhtemelen müşavere vazifesini de gören bir kuruldu. Bu konu ilerde bu açıdan tekrar ele alınacaktır.

Mahkemenin bir davaya bakarken yetki ve görev yönünden ne gibi kıstaslara dayandığını da gözden geçirmek gerekir. Prof. İnalcık, XV. yy. sicillerine göre Osmanlı mahkemelerine mustaminlerin de (tebadan olmayan gayri müslim) baş vurduğunu söylüyor. Bunlar sadece Müslimler veya tebadan gayri müslimler ile olan davalarında değil, kendi aralarında ki nizaa'nın halli için de Osmanlı kadısına başvurmaktaydılar. Böyle durumda Kadı davayı bir hakem kuruluna havale ederek hüküm veriyor. Sözügeçen kurul yabancılardan kuruluydu ve böyle bir çözüm şekli şer1! hukuka uygundu.

Osmanlı Kadısı yargılamayı Hanefi mezhebi'nin kurallarına göre yapar. Fakat davacı davasının diğer üç mezhepten birinin ahkamına ve içtihadına göre bakılmasını taleb ederse buna uyulmak zorundadır. Nitekim Bursa sicillerinde Şafii okulun kurallarına göre verilen hükümler bulunduğunu Prof. inalcık zikretmektedir. Aynı şekilde seri mahiyette olmayan meseleler için kadı'lar ilgili kurallara göre hüküm verir. Yani örfi kanunlar, yasakname ve benzeri kaynaklar, özellikle mali konular için bağlayıcıdır.

Esas olarak; davalıların kendi bölgesi kadılığının mahkemesinde yargılanmayı isteme hakkı olduğunu Ebu'suud Efendi'nin\bir fetvasından öğreniyoruz. Burada mudde-i aleyh'in bölgesi mahkemesi yetkili kılınmıştır.

Kadı'nın yetkili veya yetkisiz olduğunu saptamaya yarayan ölçüler ise şunlardır. Kadı, babasının (azadlı köle ise eski efendisinin) ve nesebten birinci derecedeki yakınlarının taraf olduğu davada hüküm veremez. Buna karşılık hasta, aç ve aşırı yorgun değilse hiç bir dava ve müracaatı reddedemez. Her iki tarafa da (Müslim, gayrimüslim kadın erkek) eşit şekilde muamele etmek zorundadır. Eşitlik önemli prensiptir. Tarafların öneri, ifade ve cümlelerini dinlemekten ve nazar-ı dikkate almaktan kaçınamaz. Kimseye kaba davranamaz ve şahidlere cevap ve ifade teklif edemez. Bu konuda fukaha kadı'nın yargılama esnasındaki davranış ve etiketini ayrıntısı ile belirtmişlerdir. Buna göre; kadı adaleti uygularken en iyi ve temiz bir şekilde giyinmeli, laubali bir biçimde oturmamalı, taraflarla katiyen selamlaşınamalıdır. Şahit selam verirse selamını iade eder. Kadı taraflardan biriyle, dava konusu dışında konuşamaz, işaretleşemez, sessizce konuşma ve latife etme gibi fiillerde bulunamaz. Taraflardan birine ziyafet vermesi veya ziyafete icabeti de yasakdır. Klasik İslami dönemde; mahkemelerde kadı'nın sağında ve solunda şuhud yani consilium üyeleri yer alıyordu. Cilvaz denen memur kapıda durup, müracaatçılara yer gösteriyordu. Taraflar kadının bulunduğu yerden en aşağı t,<i arşın aşağıda yer alacak ve ifade sırasında ayakta duracaklardır. Mahkemeye çıkış sıraya göredir. Gerek davarım gerek müracaatçıların sırasını önceden tesbit ederler ve pusulalarla bildirirlerdi. Muhzır veya avan denen memur inzibatı temin ederdi. Duruşma sırasında gülmek, konuşmak, laf etmek derhal cezalandırılır. Kadıyı celse esnasında adaletsizlikle suçlamak cezayı müstelzimdır. Davalı ve davacı da duruşmanın inzibatını bozup karşılıklı tartışamaz. Bu durumlarda verilecek ceza kadfnm takdirine göredir. Örneğin Osm. Imp. da gayrimüslim teba'nın kendi cemaat mahkemelerine başvurması da bu son durumun yarattığı bir özellik, bir kurumdur. Mamafih gayrimüslimlerin dava veya alacağın ve satışın tescili ve miras taksimi konusunda mahkeme-i şer"e başvurduğunun sayısız örnekleri vardır.

Kadı duruşmada hazır olmayan taraf (ğa'ib) aleyhinde hüküm veremez. Ancak bu kimse adına onun vekilinin hazır olması gereklidir. O takdirde hüküm verilebilir. Hüküm vermeden önce kadının fukahanın veya konu üzerinde bilgisi olanların oyuna başvurma hakkı vardır. Müşavere İslam hukukçularınca tavsiye edilmektedir. Üçüncü hicri asırdan beri kadılar hüküm vermek istedikleri sayıda müşavir tayin ediyorlardı. Böylelikle daha sağlıklı hüküm verebiliyorlardı. Osmanlı mahkemelerinde benzer fonksiyona sahip olan müessese'nin şu-hud ul hal olduğu belirtilmişti. Bunlar muhtemelen kadıyı ayrıntıdaki hukuk konularından çok, ticaret ve zenaata veya maliye ve araziye ait sorunlarda mahalli uygulama veya örfi hukuk ve gelenekler konusunda aydınlatmış olabilirler. Mamafih kayıtlarda ehl-i vukuf tabiri geçmekledir.

Kadı kendisine müracaat edılıb, davayı görmek istediğinde ilk önce davacıyı dinler; bundan sonra davalıyı dinler. Sonra davalıya davacının iddiası ile ilgili sorular sorar. Eğer davalı muddeinin iddiasını kabul ederse karar safhasına geçilir ve mesele vuzuha kavuşur. Gerek ceza davalarında, gerekse bizim hususi hukuk dediğimiz alana giren davalarda davalı'nın ikrarı mühimdir ve derhal zabta geçirilmesi gerektir. Eğer davalı iddiayı reddederse bu takdirde kadı davacıya iddiasını ispatlamasını bildirir. Fakat şayet davacı iddiasını ispat babında (beyyine külfeti ona ait olduğu anlaşılıyor) hukuki delil getiremez veya lehine şahidler bulamaz ise, onun talebi üzerine kadı davalıya yemin etmesini emreder. Bu yemin iddianın doğru veya yanlış olduğu konusundadır. Eğer davalı yemin ederse dava düşer. Eğer yemin etmeyi reddederse (nükul) o takdirde hüküm davacı lehine verilecektik.

Genellikle kadı davalıya yemin ettirmeden önce davacı tarafından getirilen' şahidler gibi, davalının gösterdiği şahidleri de dinlemek zorundadır. (Schacht'ın da üzerinde durduğu bu usul bizce İslam hukuku'nun ve usul-ü muhakematınm muasır Romanist hukukdan en önemli farkıdır. Zira Beccaria'dan beri muddeialeyh hiçbir şekilde yemine zorlanamaz, hatta hakim bunu isteyemez). Diğer önemli bir nokta da sadece davalının yemine zorlanacağıdır. Şahidler yemin etmezler diyor Schacht. Ancak bu konu pek kesin değildir. Nitekim Ebus'suud Efendi'nin bir fetvasına nazaran bu konuda hukuki kesinlik ve hakim lehine önemli bir uygulama görülüyor. Hakim şahidi mutlak surette yemine zorlayamazsa da şahadetini kabul için yemini şart koşabilir.

Tarafların vekil ile temsili mümkündür. Esasen vekili de bulunmayan gaib aleyhine hüküm verilemez. Şahidleri dinlerken Kadı'nın iki hususu gözönünde bulundurması gerekir. -Bu da lüzumluluk ve meriyet esasıdır. Her ikisi de bazen birbirine zıt olabilir, yani ifade ve gerekli noktalar ve bunların geçerliliğinin takdiri gerekir. Kadı bir fasik'in şehadet ve delilini kabul edemez, aksi takdirde hükmü geçerli değildi.

Gerçekte şahadet İslam hukukunda bir ispat aracı olarak kabul edilmiştir.
Bundan anlaşılan sözlü delildir. Yazılı vesaik ispat aracı olarak makbul değildir. Zira tahrif ve sahtekarlık herzaman için mümkündür. Bu nedenledir ki bu gibi yazılı vesikanın iki şahid tarafından tasdik edilmiş olması şartı aranmaktaydı. O takdirde yazılı vesikaya güvenilebilirdi.

Şahidleri kabul edip etmemek konusunda, İslam'ın ilk asırlarında kadı geniş yetki sahibiydi. Mısır'da 750'lerde, şahidin ahlaki durumunu tesbit için bir soruşturma sistemi (tezkiye), ihdas edildi.

Kadı'nın şahidin dürüstlüğü üzerinde objektif kıstasların dışındaki değerlendirmelere bile başvurduğu oluyor. Esasen bu konuya dikkat ediliyordu. Ebu'suud Efendinin bir fetvasına göre; kilise veya havraya gitmeyen bir gayrimüslimin şehadeti kabul edilemezdi. Bununla beraber bu durum, İslam hukukundan çok geleneksel toplumun bu konudaki katılığından ileri gelir. ingiltere ve bazı Amerikan kalonilerinde yüzyılımıza kadar; dinsiz olan, hatta dindar olmadığı söylenen kimselere karşı yargılamadaki haksızlıklar ve şehadetlerine itibar etmeme adeta legal bir kurum haline getirilmiştir.

Şahadet konusunda dikkate değer bir diğer kurum da (prensip) nakl-i şahadettir. Bu bir mahkemede saptanan ve kabul edilen şehadetin bir ispat vasıtası (delil) olarak, bir başka mahkemeye getirilmesidir. Kadı bunu kabul ettiğinde (şer'an objektif şartlar mevcutsa etmek zorundadır) ne davacı ne de davalı bunun reddini taleb edemez. Hatta yeniden şahid dinlenmesini veya şahidlerden birinin oraya getirilib dinlenmesini de taleb edemezler.

Kadı mahkemesindeki görevliler gerekli ahvalde şehadet edebilirler bir manı yoktu.
Kadı ispat vasıtası için şahadetle yetinemez. Gerektiğinde keşif yapması gerekir. Bu gibi hallerde gereken tahkikat için gereğine göre muayyen kişilere emir verebilir. Mesela tabib ve cerrahlara bir ölünün, na'şını gözden geçirip tetkiklerini emreder, bu otopsidir. Bazı diğer konularda ilgili uzmanların tetkikini emrede.

Osmanlı sisteminde gereken halde keşfe çıkmak, taleb durumunda tereke taksimi v.s. gibi konular için etraf köylere gitmek bizzat kadı'nın görevi idi. Kadı'ınn bir özrü varsa naiblerini görevlendirebilir. Ancak bu görev ve yetki özellikle 16. yy. dan sonra enflasyon dönemlerinde niyabet makamının para ile satılmasından dolayı, görevlilerin halkı soymak için sık sık kalabalık grublarla köylere gidip, zorla miras taksimi, cerirne (tazminat) tahsili gibi tatsızlıklar yaratmasına da neden olmuşturA45). Bu devre çıkmak fitilinin merkezi hükümetçe sık sık yasaklandığını fakat önlemediğini biliyoruz.

Genellikle kadı veya naibimin keşfe çıkmasını gerektiren haller şunlardır:

a) Reayanın aralarında bir anlaşmazlık çıktığında çözüm için başvurup çağırmaları... Biri ölür veya varisleri küçük olup, hisselerinin kaybolmaması için res'en müdahale gerekirse,
b) Aynı şekilde varisler fazla ihtiyar olunca miras taksimi için,
c) Kati vs. gibi olaylarda keşif için.

Kadı'nın hükümlerinin tam ve kesin olması gerekir. Bu hüküm hiçbir münakaşa, nizaa ve yorum farklılığı göstermeyecek kadar açık olmalıdır. Verdiği hüküm derhal zabta geçirilip sicile kayıt edilir. Bu konuda genel İslami uygulama Osmanlılarca da aynen izlenmiştir.

Teoride ve pratikte İslam kadısının hükmü, sadece iki şahid tarafından tasdik edildikten sonra yürürlüğe girer. Bu nedenle İslam ülkelerinde şahitler Osmanlı mahkemelerinde de şuhud'ulhal bu fonksiyonu görmekteydi. Bu kimselerin isimleri, sicilide kadı'ınn verdiği hükmün veya davanın niteliği yazıldıktan sonra, hemen yazılırdı. (Örneğin Ankara'nın 1 No.lu şer'iyye sicili incelendiğinde birçok dava tutanağının altında, Osman Çelebi b. Mustafa, Müderris İbrahim Ef. vs. gibi isimler vardır.) Bu isimler her davada değişmektedir. Mesela bir davada şuhud'ulhal arasında ismi geçen Haci Habib b. Ha'cı Il-yas bir evvelki davada kadı huzuruna gelen taraflardandır. Demekki dinleyicilerden de şahid olarak tasdik etmeleri isteniyor. Kararın suretini havi bir hüccet kadı tarafından ilgiliye verili. Burada ilamla hüccet arasındaki farka değinelim. Hüccet kadı'nın hükmünü bildiren ve şuhud'ul halin tasdikini havi belgedir. Bu sayede geçerli olur. ilam ise genellikle bir tahkik ve keşfin sonucunu bildiren ve kadı'nın bir hukuki problem hakkındaki reyini havi bir nevi rapordur. Bu sonuncunun sadece, kadı'nın mühür ve imzasını taşıdığını belirtmek gerekir.

Mahkeme'nin istiklali:

Kadı mahkemesi hükümlerinin, ehl-i örf ve hatta Sultanın emirlerinden bile bağımsız olmasına dayanan ve Osmanlı hukuk sisteminin temellerinden biri olan bir prensiptir. Medeni (hususi) hukuk davalarında Sultan bile kadı hükmünü kabule mecburdur. Miras davalarında böyleydi. Gene kadı hükmü olmaksızın hiçbir ferd ehli örf tarafından cezalandırılamaz. Örneğin Şakayıkta (Taşköprülüzade) Molla Gürani'nin verdiği hükme Sultan müdahale ettiği için, Molla'nın istiklal-i mahkeme gereğini ileri sürerek istifa ettiği ve bu davranışın saygı gördüğü naklediliyor. Yargılama olmadan ve kadı hükmü olmaksızın hiç kimsenin adaleti yerine getiremeyeceği kesindK53)İnfaz hiçbir şekilde kadt hükmü olmaksızın, yapılamazdı. Bununla beraber Osmanlı tarihinde uygulamalar her zaman kanunlardaki gibi değildir. Kadı'nın bağımsızlığı mülki amirler dışında, mahalli nüfuz grupları tarafından da ihlal edilmiş ve müdahaleler olmuştur. Bu kötü uygulamanın yaygınlığı, bu gibi eğilim ve davranışların fermanlarla; bazen yasaklanmasından anlaşılıyor. Özellikle bazı mütteferrika, dergah-ı ali çavuşı ve vilayet ayanı gibi nüfuzlu kimseler bazen adamları ile, beylerbeyi divanına, mahkemelere girip davalara karışıyor yalan şehadet veya tehditle kanunsuz işlem ve yargılamalara sebep oluyorlardı. Bu geleneksel devletde, merkeziyetçi mekanizma ve gücün zayıflığından dolayı adliyenin daima yerel güçlerin etkisi altında kaldığını gösteren tipik bir durumdur.

Mahkeme Görevlileri


Kadı'nın yardımcısı olan bu personeli, bugün olduğu gibi adliye silkine dahil memurlar olarak düşünmekten çok, onun kendi şahsına ait personel diye düşünmek gereklidir. Üstelik bu personel; kadı'nın sadece adli görevlerinde değil, mülki görevlerinde de birinci göreve paralel, yardımcı rolü olan kimselerden meydana gelmektedir.

Klasik İslam mahkemelerindeki personelin görev ve sayıları pek belirgin görünmüyor. Osmanlı kadısı ise mülki ve adli görevleri dolayısiyle bu konuda birlikte görev yapan bir personelin başıdır. Klasik dönemde mahkemelerde şahitlerin bir tür bilirkişi ve imza ve tasdik selahiyeti olan memurlar olarak bulunduğunu belirtmiştik. Osmanlı mahkemesinde böyle bir görev olmayıp, verilen hükümlere şahit olarak imza atmak veya bazı konularda bilirkişilik yapmak herzaman değişik kişilerce yapılıyor. Bunlara toptan «şuhud'ulhal» deniyordu ve sürekli resmi bir görev sayılamazdı. Bu heyetin kompozisyonu devamlı değişiyordu. Duruma göre müderris, ayan, hirfet ehli vs. den alelade kimselere kadar herkesin bulunabileceğini belirtmiştik.

Kadı mahkemesinin asli görevlilerinin başında kadı naibleri gelir. Naib, kadı'nın vekili, onun yargı alanının (fizik mekanda) bir bölümünde görevlerini yükümlenen memurdur. Kadı tarafından tayin, teftiş ve azledilir. Memlüklerde de naib vardı. Bunlar zamanla fazla bağımsız hareket etmişti. Osmanlı döneminde naiblerin bu bağımsızlığı fiiliyatda ne dereceye çıkmıştı sorunu halen çözülmedi.

Mahkemenin içinde ve kadı'nın yanında görevli en önemli memur katibdir. Dava kaydı, şahidin ifadesini kaydetmek onun görevidir. Sicillerin saklanmasından ve düzgün tutulmasından sorumludur. Katib'in şeriatı bilmesi de gereklidir. 16.yy.'a kadar mahkeme katibleri o yerin sayılı münevverlerinden idiler. Örneğin Bursa'da Katib Eflatun böyle biriyd. Unutmayalım ki kentin umumi durumunu, kanunları, örf adeti bilen, zenginlik ve sefaleti yan yana gören bu insanlar, Avrupa kentlerinde de bilgi ve etkinlikleri dolayısiyle kent yönetiminde önemli yere sahipti. Britanya'da (townsclerk) denen bu zümre belediye ve kent devriminin öncülerinden olmuştur. Osmanlı adliye örgütünde de mahkeme ile ilgili yazışmaları yürütmek, merkezden gelen fermanları, iltizam beratlarını kaydetmek, vakfiye, hüccet, ıtakname gibi belgeleri düzenleyip saklamak bunların göreviydi. Bu görevin suistimali Osmanlı bürokrasisinin çöküntü zamanlarında en çok baş ağırları bir konu olmuştur. Katibler bu işlemler için, müracaatçılardan belirli bir ücret alırlardı.

Klasik İslam'ı devirlerde mütercim (çeviri yapan) cilvaz (duruşma inzibat amiri) hacify (mübaşir) avan (tebliğ memuru, föevvab (kapıcı) gibi memurlar da vardı(5A'. Bunların görevi Osmanlı döneminde daha çok katib, emin (noter-mütercim) ve muhzır (adli polis) gibi memurlarda toplanmıştır. Bu sonuncusu galiba, klasik İslam dönemindeki avan'ın fonksiyonel devamıdır. Bu arada miras taksimi işleriyle uğraşan kassam'dan da bahsedelim. Bu görev Osmanlılarda önemli idi ve Bab-ı meşihatte bile bir Kassam-/ umumi vardı. Bu görev klasik İslami devirlerden beri devam edegelmiştir. Nihayet klasik İslami devirlerde bulunan, fakat Osmanlılarda herzaman görünmeyen memur, hazin-i divan'ul hüküm denen arşiv muhafızı idi.

Adli görevden çok beledi ve mülki görevlerde kadı'nın bir yardımcısı olan muhtesib\en burada söz elmiyoruz.
Mahkemenin adli polis fonksiyonuyla yükümlü memuru muhzır idi. Alacak davalarında, kati ve hırsızlık da davalı ve davacıyı mahkemeye celbederdi. Bu görev (ihzariyye) padişahça bir muhzır başı'na verilir. O da bu görevi çeşitli yerlerde seçtiği muhzırlara devrederdi. Bu görev, taşradaki kapıkullarına tımar olarak da verilmiştir. Çünkü tahsil edilen alacakların % 2 si muhzırın idi. Yani muhzırlık, mukataa veya havale suretinde verilen bir memuriyet idi. (Tevkii Abdurrahman Paşa kanunnamesi; Mahkemelerde muhzırlar olub, şer1! şerif meclisine ihzarı lazım olanları ihzar idüb bad'es subut hakkını eshabına alıverdikten sonra % 2 akçe alır.) der.
Bütün bu görevliler üzerinde, kadı'nın tam bir yönetim ve disiplin kurma hakkı vardır ve bu onun görevidir.

Mahkeme Arşivi (Sicil)

Kadı mahkemesindeki yazışma ve diğer hukuki muamelatın biçimi sukük denen kitablarda fıkıh fasıllarına göre açılan bölümlerde gösterilmiştir. Bu sicill-i sakk (sukuk) denen defterler içinde adeta sistematik olarak hüccet, ilam örnekleri fetvalar yer aldığı gibi; şiirler hatta ilaç tarifi kaydedilenler bile vardır. Bunların tetkiki hem kültür, edebiyat hem de hukuk anlayışının kavranması bakımından önemli olur. Bunlar resmi kayıt olmayıp kadının şahsi ilmühaberi mahiyetindedirler. Bu bürokratik muamelat katı ve kesin kurallara göre işlemekle beraber, bazı sanıların tersine tüm ayrıntıları kapsayan ayrıntılı bir kayıt sistemi sözkonusu olamaz. Geleneksel bürokrasilerde kayıt sistemlerinde, önemli bir ayırımlaşma ve pekinlik yoktur.

Buna göre, bir kadı mahkemesinde de; merkezden gelen fermanlar, normal askerlik işlemleri ve dava özetleri fazla ayrıntıya germeden kaydedilmiştir. Ancak konuların çeşitliliği bu kayıtların Osmanlı tarih araştırmaları için en zengin kaynaklar olmasını sağlamıştır. Klasik İslam çağlarında bütün bu kayıtlar kadı'nın evinde veya camide saklanıyordu. Kadı'nın tekbaşına sorumluluğu yeterli görülmemiş ve bu iş için ayrıca bir bazın divan'ul hukm tayin edilip, arşiv bir tür resmiyet kazanmıştı.

Osmanlı mahkeme arşivleri daha ayrıntılı olup, bu-belgelerin saklanması ve düzeni, bürokraside üzerinde önemle durulan bir konu idi. Yani kayıtların düzgün tutulması ve teftiş ve görevin devri anında sicil ve belgelerin eksiksiz olması ve tahrif edilmemiş olmasına özellikle dikkat ediliyordu.

Burada şu evrak vardı:

a) dava zabitin, mukavele, senet, satış, vakfiye kayıtları; vekalet, kelet, vesayet, ıtakname-borçlanma tereke ve taksim se-!setleri..r (metrukat defteri) Günlük narh listeleri ve esnaf teftişi ile ilgili kayıtların tutulduğu birinci sicil,
b) ferman, berat, divan, mektub, ruus, tezkire kayıtlarının yani mülki görevlerle ilgili konuların bulunduğu sicil... Bununla beraber bu sayılan vesikalar ekseri bir defterde kayıtlı bulunur. Ancak Bursa, Edirne gibi büyük şehirlerde ihtisaslaşmış kayıtlar söz konusudur.

Bir kadı'nın bu defterleri kayıb etmesi veya tahrifi cezayı gerektirir:

Nitekim bir tarihte Niğde'de 40-50 kadar sicili kaçıran Anduğı Kadı'sının cezalandırılması söz konusu olmuştu. Bu defterlerin ve evrak külliyatının saklanması sırf teftiş ve ilgililerin durumunu belirlemenin de ötesinde; görevin yeni gelen kadı'ya devri için gereklidir. Tayin edilen yeni kadı selefinin divanını (evrak tor-basım) ister, ve iki emin atayarak onların önünde gözden geçirir. Verilen hükümlerin üzerinde durması, hab-sedilenleri görüp, yeniden dinlemesi ve tesbtt edilen nafaka ve alacakları da gözden geçirmesi lazımdır. Fuka-ha'nın tavsiyesi yeni kadı'nın eskisinin hükümleri ile amel eylememesidir. Bir yerde mahkeme sicili, kentin ticaret sicili ve noterlik arşivi demekti.

Mahkeme Gelirleri

İslam hukukunda mahkeme harçları belirlenmiş değildir. Eğer kadı'nın başka geliri yoksa mahkemedeki görevinde makul bir ücret alması uygun görülmüştür. Sonraları kadı'nın görevinde belirli bir harç alması adeta kanunlaşmıştır.

Osmanlı adli sisteminde ise, alınacak harçlar, her-sancak kanunnamelerinde ayrıntılı olarak belirlenmiştir. Tabii bu miktarların zaman içinde farkettiğini söylemek gerekir. Kaldı ki gerçek hayatta bu miktarın üstünde kanunsuz olarak harç alınması da sonraları yaygınlaşan bir yolsuzluk türü idi. Bunun sık sık önlenmesi için fermanlar çıkmıştır.

Mahkeme harçlarını belirleyen ilk kanunname /. Bayezid devrinde H. 976/M. 1394 yılında çıkan kanunnamedir. (Kanun-u resmsicili). Buna göre resm-i sicili 6-8 akça, deftere geçen böyle bir hüküm ilamı 10 akça, hüccet 20-30 akça idi. Bundan başka Itakname, resm-i kısmet (miras taksim harcı) nikah resmi ve kassamlara ödenen ruus vardı.

Kadı, davalı ve davacıdan belirli bir miktar hare alır. Bu dava konusu olan meblağa bağlıdır (% 2 gibi). Eğer nikah söz konusu ise, tesbit edilen mehr'e göre alınır. Ö. Ergenç XV. asırda. Fatih kanunnamesine göre bu harçları şu şekilde belirtiyor.

Bu miktarlar'zamanla artmıştır. Ne varki enflasyondan sonra, kanuni gelirler bütün bürokrasi üyeleri gibi kadı ve yardımcılarını da tatmin etmemiş ve yolsuzluk başlamıştır. Harçlar artmış 100-150 akçalık cerimeler (cezai nakdi) yerine 1000-1500 akça alındığı olmuştur. Nüvvab akçesi, kitabet akçesi gibi gayri kanuni harçlar istenmeye başlanmıştır. 16. yy. belgeleri bu gibi yolsuzluklarla doludur.

Esasen Tevkii Abdurrahman Paşa Kanunnamesi, zorla miras taksimi yapılamayacağını belirtiyorA). Buna rağmen, kadı veya naiblerinin köy, köy dolaşıp zorla miras taksimine giriştikleri ve yüksek oranda harç tahsil ettikleri sıkça görülüyor. Örneğin 16. y.y. da kanunlarda Itakname için 66 akçe (50 kadı için, 10 naib ve 6 katib) saptandığı halde bunun dışında «kitabet ve nüv-vab akçesi» isteniyormuş, Gene hüccet için 20 akçe alınacakken 30 akçe alınıyormuş(69). Bundan başka kadı'-ların birbirlerinin yargı dairelerine tecavüz etmeleri de bu fazla gelir toplama hırsıyla yakından ilgilidir.

Bu yolsuzluk derecesine varan usulsüz harç taleb-lerinin ahaliyi mahkemeye başvurmaktan ürkütecek duruma getirdiği açıktır. Mamafih bu durum, kapalı köy cemaati üyelerinin kendi sorunlarını aralarında çözümleme eğilimiyle de bağdaşmaktadır. Adliye hizmetinin yoğunlaşması daha çok kent toplumunun büyümesi ve ekonomik faaliyetinin gelişmesiyle yakından ilgilidir. Osmanlı hiyerarşisinde kadı göreve 25 akçe yevmiye ile başlardı. Tayin edildiği kaza ve sancak merkezine göre (bu terfihtir) yevmiye miktarı artıyordu. Bu miktarlar günde bir kaç yüz akçaya kadar ulaşabiliyordu.

SONUÇ

Osmanlı Kadı'sının mülki ve adli yetkileri üzerinde bundan evvelki iki bölümde ve bu bölümde ele aldığımız konular ve vardığımız sonuçları şu şekilde özetlemek mümkündür.

a) Bugüne kadar Osmanlı kadısı seri hukukun uygulayıcısı ve şeriat esasına dayanan bir yönetimin temsilcisi olarak ele alınmıştır. Bundan başka; geleneksel hukuk ve yönetim sistemlerinde olduğu gibi Osmanlı kadısının önündeki hukuki mevzuat sadece fıkıh kaynakları değil (Kuran-ı kerim) , Hadis-icma-ictihad belki dünyevi otoritenin koyduğu kurallardan ve geniş ölçüde de yazısız örf, adet ve teamülden neydana gelmektedir.

b) Kadı'nınkine benzer biçim Je bir mülki ve adli görev birliği salt şark monarşilerinde değil, batı Avrupa feodal düzeninde de gözlenebilir. Şehirlerin Belediye reislerinin aynı zamanda yargıç olmaları bunu açıklar.

c) Kadı'nın merkezi otoriteye bağımlılığı ve onun tarafından atanmasının da ayırıcı bir ölçüt olmadığını belirtelim. Örneğin Avusturya Habsburgları belediye reisi ve şehir yargıcı olan Bürgermeister'i 13 yy. ortalarına kadar tayin ederlerdi. Ancak kent burjuvazisinin güçlenmesi sonucu seçim sistemine geçilmiştir. Gene Osmanlı kadı'sı yerel güçlerin ve kuralların çok etkisinde idi. Bu geleneksel devletin hukuki mevzuatının kodifiye edilmemesinden, standard olmamasından da ileri geliyor, ikinci olarak adliye örgütünün yapısına baktık; kadı'nın yargı alanı içinde atadığı naibler (ki yerel kimselerdi) bu örgütün adem-i merkeziyetçi yapısını göstermektedir. Halk ile karşılaşan devlet ve yargı gücü, asıl bu yerel kimselerdir.

d) Mahkeme harçları İslami bir kurum olarak değil, bütün geleneksel toplumlarda olduğu gibi bir bürokratik ücret sisteminin gereği olarak gelişmiştir.

e) Son olarak göze çarpan, bürokratik örgütlen-me'nin göreli gelişmesi dolayısiyle, Osmanlı sisteminde kadı'nın belli bir eğitim ve kariyer sonucu mesleğe girdiğidir. 19. yy. daki reformlar, medrese eğitiminin yerini ve önemini sarstığıO gibi fonksiyonel olarak kadı'nın görevlerini de sarsıntıya uğratmış ve önce mülki görev alanında, sonra da ceza yargılama alanında yetkilerini kaybetmiştir. Böylece bu kurum, modernleşen yönetim sistemine uyum sağlamayıp, eriyip kaybolma yoluna girmiştir.

18. yüzyıl boyu kadıların eyaletlerdeki hiyerarşisi ve görevleri ve durumları konusunda aydınlatıcı bir eser yoktur. Arab eyaletlerindeki durum üzerinde Suriyeli Abdülkerim Rafek'in çalışmaları aydınlatıcı olsa da, genelde Osmanlı ulemesmm durumumı bitmediği ve değerlendirmelerinin bu açıdan noksan olduğunu belirtmek gerekir. (Örneğin A.K. Rafeq. The lavv-court registers and their importance for a socio-economic and urban study of Ot-toman Syria adlı makale 1979, s. 51-58) H.A.R. Gibb ve Bovven'in (Islamic Society and the West Oxford University press, vol lApart II, 1969, s. 70-138) eseri de bu alanda doyurucu ve sistematik değildir ve gene Arap eyaletleri üzerinde çok durmaktadır. Oysa asıl ilginç gelişme; 18f yüzyılda mali bünyede yaşanan değişiklik ve adem-i merkeziyetçi bir mali idare dolayısıyle Rumeli ve Anadolu eyaletlerinde çıkan yeni kuvvet grupları; yani ayan, mütesellim karşısında Anadolu ve Rumeli'deki kadıların mali görevlerinin ve asayiş konusundaki idareci rollerinin nasıl eridiği veya ne ölçüde muhafaza edilebildiğidir. II. Mahmud dönemi reformlarının bu konuda büyük değişiklik getirdiği ve kadıların artık idari ve mali görevlerini ve yetkilerini büyük ölçüde kaybettikleri malümdur. Vakıflar, Evkaf-Nezaretine, yeniçerilik kaldırılınca vergi toplama ve asayiş ihtisab nazırlarına bırakılmıştır, kadı artık sadece bir yargıç olarak bırakılmıştır. Bu nedenle istanbul'da bile istanbul kadısının bir müddet sonra Bab-ı meşihat binasındaki bazı odalara nakledildiği ve böylece orada adeta istanbul mahkemesi başkanlığı görevini gördüğünü belirttik. Tanzimattan sonra Nizami mahkemelerin kurulması ticaret ve ceza konusunda bir nevi çifte uygulama ve çifte muhakeme sisteminin çıkmasıyla kadı'nın görevleri bugünkü hususi hukuk alanına ait sahayla sınırlı kalmış ve son asırda gittikçe bir görev aşımmına uğramıştır. Fakat gene bu asırda medreset'ul nüvvab veya medreset'ulkuzatın kurulmasıyla Osmanlı kadılarının eğitimi de ıslah edilmiş ve naib-i şer"i unvanıyla vilayet yargı sisteminde memuriyetlerini koruyabilmişlerdir. Ama Tanzimat asrı hukuk mevzuat ve yargı sistemi açısından eskisinden çok farklıdır ve devamlı değişildik geçirmektedir.

Şurası açıktır ki; 19. yüzyıl medrese eğitimi aleyhine, laik eğitimin geliştiği bir dönemdir. Bu arada asıl önemlisi Osmanlı hukuk mevzuatı da romanize olmakta: idare hukuku, ceza hukuku ve özel hukuka münhasır sahalarda dahi bu süreç devam etmektedir. Kuşkusuz yargılama usulü ve hakimlik müessesesi de but yönde romanize olmakta ve monist yargı sistemi terkedilmekte; karma mahkemeler, çok hakimli ceza mahkemeleri yanında, noterlik, savcılık ve avukatlık gibi kurumlar adli örgütlenmemizde yer almaktadır. Gerçi fıkıh eğitimi kendini yeni şartlara uydurmakta başarı göstermektedir. Diğer yandan ilmiyye sınıfı mensubları arasında medrese eğitimindeki farklı yapılanmalar dolayısıyle; çeşitli bilimlerin öğrenimi, konulara yaklaşım ve metod yönünden de farklılıklar görülmektedir. 19. yüzyılın medrese müfredatı artık eskisi gibi değildir; bu konudaki bilgimiz sınırlıdır, ama bildiklerimiz, Osmanlı medreselerinin bir arayış içine girdiğini gösteriyor. Bazı medreseler çökerken, bazıları dikkate şayan bir renklenme dönemine girmektedir. (Son asır medreseleri üzerinde nadir tetkikat arasında şu ikisini zikretmeliyiz: Mübahat Kütükoğlu; "Dar'ul hilafet'ul aliyye medresesi ve kuruluşu arifesinde istanbul medreseleri" bkz. kaynaklar ve Nesimi Yazıcı; "Osmanlıların Son Döneminde Dingörevlisi Yetiştirme Çabaları" Diyanet Dergisi C. XXVII, sayı 4/1991, sh. 55-123).

Fukahanın arasındaki hiyerarşi son Osmanlı asrında, klasik devirlerdekine göre farklılaşmaktadır. Şer'i mahkemelerin alanı daralmakla birlikte üst kademelere terfi edenler, bu rütbedeki göreve sahip olmasa bile payeyi almakta, buna karşılık gerek Bab-ı meşihatte fetva ve seri tetkik encümenlerinde, gerekse makam-ı meşihat dışındaki birtakım yargı organları, teşrii komisyonlar ve istişari organlarda görev görmektedirler. 1334/1915-16 tarihli ilmiyye Salnamesine göre; Rumeli kazaskeri pa-yeliler üç kişi, Anadolu kazaskeri payeliler ise 23 kişidir, istanbul payeliler 35, Haremeyn-i muhteremeyn payeliler 61 kişidir. Mesela Anadolu payeliler içinde Meclis-i tetki-kat-ı şer'iyye azası olanlar gibi, hatta Meşihat dışında Şurayı Devlet Tanzimat dairesi azası olan zevat da vardır (ilmiyye Salnamesi sah. 58-59) Daha önceden de mesela İstanbul kadılığına bağlı olarak Mahmud Paşa naibi görevini haremeyn payeli Kerameddin Efendi ve muavinliğini de gene haremeyn payeli Reşid Efendi yerine getiriyordu. (Salname-i Devlet-i Aliyye-yi Osmaniyye sene 1302, sah. 62) Gene mesela, intihabat-ı memurin komisyonu azası, arasında istanbul payeliler vardı. Şam-ı şerif Hanefi müftüsü Ebu'l Hayr Abidin Efendi gibi yan silkde (ifta) olup da, kadı rütbesini haremeyn mevleviyeti payesiyleN taşıyanlar da vardı. Bundan başka mesela Maarif Nezareti Encümen-i teftiş azalığına; bilad-ı hamse mevalisinden faziletlu Hurrem Efendi'nin tayin edildiğine dair bir irade vardır. (BA. Maarif iradeleri 50/2436/1, 6 Z A 1310/22 Mayıs 1893) Dolayısiyle ilmi rütbe itibariyle üst payeleri alanlar mutlaka bu derecede bir görevi yapmıyordu; bundan başka fukahanın tahsili itibariyle bu payeleri taşıyanlar da mutlaka ilmiyye silkinde memuriyet yapıyor değildi, aksine renklenen ve zamana uyum sağlayan fıkıh öğrenimi dolayısiyie, mezunların bürokrasinin çeşitli dallarına girdikleri gözleniyordu. Bizzat Ah-ıned Cevdet Paşa bu duruma örnek teşkil eden asrın tipik bir ilmiyye mensubudur.

19. asır; ingiliz, Fransız Rusya ve Hollanda koloni-lerindeki kalabalık bir Müslüman nüfusun bu ayrı dünya içinde İslam şer'i mahkeme ve yargılama düzenini sürdürmek zorunda kaldığı bir devirdir. Dar'ul harb içindeki İslam hukuk nizamı ve adli teşkilatlanması, halen esaslı bir inceleme konusu olmamıştır. Osmanlı imparatorluğunda ise yeni bir hukuki ve adli düzenleme göze çarpıyordu. Kadılar ve genelde fukaha bu yeni dünyaya şayan-ı dikkat biçimde bir uyum sağlıyordu. Fakat bu zümrenin bu asırda ne eğitimleri, ne icraat ve malümatları ve asıl önemlisi ne de yeni idari teşkilat içindeki konumları, Klasik Osmanlı devri kadar teferruatıyla bilinmiyor. Yakın zaman eskisinden daha çok tetkike muhtac-dır. Bu çerçevede 19. yüzyılda kadı, naib-işerl gibi memurların idare ve hukuk tarihi içinde ele alınması gerekmektedir. 19. yüzyıl İslam ülkeleri hukuk ve adliye örgütü tarihinin aydınlatıcı bir biçimde yazıldığını kimse ileri süremez.

Üsküdar'da (Harem iskelesi Sokağı ile Tıbbiye caddesinin kavuştuğu nokta) Karacaahmed Mezarlığı'n-daki yüksek rütbeli kadılardan birinin mezar taşındaki ibare ilginçtir; "Huve'lbaki Mısır kadısı olup, Şam canibine karadan gider iken Hama'dan Trablus tarafına teveccüh ve esna-i rahda Cebeliye nam mahalde irtihaM tJar'ül bekaa iden Sultanahmetimamızade merhum ve mağfur-'ulleh es Seyyid Mustafa Nurullah Efendi ruhuyçün el Fatiha, Sene 1337 fi Şevval".

İmparatorluğun son dönemindeki rnevleviyyet payeli kadılardan birinin mezarı; 4 asırdan beri bütün mes-lekdaşları gibi mevali-i izamdan olduğunu gösteren bir kavuklu mezar taşının altındaetrafını çevreleyen hoyratlık, zevksiz modern kabristanlara karşı direnerek son uykusunu uyuyor. Mustafa Nurullah Efendi'nin hayatı bütün Osmanlı Hukuk adamlarının trajik çabasını ifade eder. Osmanlı kadısı, bütün İslam devletlerindeki seleflerinin aksine bir geniş imparatorluğun coğrafyasını sırtlayan unsurlardandı. Bu zümre her renk ve meşrepteki ve nitelikteki mensuplarıyla bu zahmetli hayatı ve görevi sürdürmüştür.

[b]Kaynakça
Kitap: Osmanlı Devleti'nde Kadı
Yazar: İlber Ortaylı
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir