Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Özbekistan Türkleri

Burada Günümüzeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi hakkında konular bulabilirsiniz

Özbekistan Türkleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 18:23

GELECEK ASYA'DADIR

Nisan 2005 Yolculuğundan
Andican'da patlak veren olaylardan sadece bir hafta önce Özbekistan'ı terk etmiştik. Biz oradayken fırtına öncesi sessizlik vardı. Ve o sessizli in içinde binlerce yılın gelene ini sürdüren sakin, sabırlı ve güleryüzlü bir halk bize çok renkli bir geçmişi yaşattı.

Özbekistan'da Darbe Girişimi

Sovyetler, Balkanlar, Kafkasya derken Orta Asya'nın ortası Özbekistan'da, renkli darbelere bir girizgah sahnelendi. Kan döküldü, imdilik bastırıldı.
Bir yanda ölüler vardı, sivil halk üzerine ate açıldığı söyleniyordu. Batı basınında ağlayan kadın ve çocukların, kaldırılan cenazelerin foto raflarına yer verildi
Öte yandan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov devlete karşı örgütlenmiş bir silahlı ayaklanmadan bahsediyor "Ben dış müdahaleye karşı durmak, rejimi korumak zorundayım" diyordu.
Bu arada "demokrasi" adıyla girişilen renkli darbelerden biri ilk kez başarısızlığa uğruyordu.

Sisler arasında darbe girişimleri hazırlanır, suikastlar düzenlenir, gizli servis çalışmaları sürerken biz Özbekistan halkıyla kucaklaşmıştık. Binlerce yıllık bir kültürü selamlamış, tarihte bir yolculuk yapmıştık.
Dünya nüfusunun yarısını kapsayan ve dünya do al kaynaklarının büyük bir bölümüne sahip bu coğrafyanın tam ortasında yer alıyor Özbekistan. Beyaz altın diye adlandırılan pamukta dünya üçüncüsü. Altın rezervleri, doğalgazı, petrolü, tarım ürünleriyle göz kamaştırıcı. Gencecik bir ülke. Bir yanıyla bin yıllık. Bir yanıyla çok taze.

Zorlu bir tarihten geliyorlardı, istilaların, göçlerin miraslarıyla Ta kent, Sovyetler döneminde Orta Asya'nın bölgesel, ticari ve askeri merkezi konumundaydı.
199l'de bölgedeki yeni cumhuriyetlerden biri de Özbekistan'dı. 31 ağustos 199l'de bağımsızlığını ilan etmişti. Ve Komünist Parti başkanı İslam Kerimov cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuştu.
Ülke bir geçi dönemi ya ayacak yeniden doğacaktı.

Bağımsızlığın ilanıyla yeni Özbekistan bayrağı göndere çekildi. Latin alfabesine geçildi.
1992'de milli marş kabul edildi. Güftesi, şair ve düşünür Abdullah Oripov tarafından yazılacaktı. Şairler diyarının en önemli şairlerinden biri.
Onu ziyarete gittiğim zaman beni bir şiirle karşıladı.
Bir bakarım bütün dünya etrafımda
Bir bakarım duvarlar çekilmiş her yanıma
Bir bakarım, her amacıma ulaşmışım
Bir bakarım gözlerim açık gideceğim bu dünyaya
Bir bakarım an şöhretle sarılmışım
Bir bakarım bir bebek gibiyim yeni doğmuşum...
Özbekistan bu şiir gibiydi...
Bağımsızlığını kazanır kazanmaz Batinin özel ilgisine mazhar

oldu. Batı güdümlü birçok sivil toplum örgütü ülkeye doluştu. Finans grupları ve yabancı şirketler geldi.
Ve kısa bir süre sonra ortalık karı maya başladı.
1999 başında kargaşa ve çatışmalar çıktı. Ülke için için kaynıyordu. 2004 Martı'nda yine isyan, yine bastırıldı.
Sadece Özbekistan de il, iç içe geçmiş tüm Orta Asya Türk devletlerinde huzursuzluk vardı. 2001'de Amerika'nın teröre karşı yeni önlemler paketiyle bu bölgedeki faaliyetler daha da artacaktı. Orta Asya ülkeleri bir araya gelmeye başladı. Şanghay işbirliği Örgütü kuruldu.
Son dört yıl içinde bu coğrafya tuhaf gelişmelere sahne olmuştu. Önce Amerikan orduları Afganistan'a, Özbekistan'ın komşusu olan bir ülkeye girdi. Her türden terörist ortalıkta cirit atıyordu. 2002'de Özbekistan, Amerika'yla bir stratejik iş birliği anlaşması imzaladı. Ekonomik, askeri ve insani konularda iş birliği yapılacaktı.
Aradan sadece iki yıl geçti. Anlaşmayla beraber Özbekistan, Batılı sivil toplum örgütlerinin istilasına uğradı. Dış destekli gençlik ve kadın örgütleri özgürlük sloganlarıyla sokaklara döküldü.
2003'te Avrupa Kalkınma Bankası ve Amerika, daha fazla özgür medya, daha çok sivil toplum örgütü faaliyetine izin vermesi için Özbekistan'a bir yıl mühlet verdiklerini açıkladılar.

2004'te Özbekistan hükümeti dayatmaları kabul etmeyeceğini açıkladı.
Ve ülkede zararlı faaliyette bulunan örgütlerin ülkeden çıkartılması kararını aldı. İşte o zaman kıyamet koptu. Medya, demokrasi kuruluşları, insan hakları dernekleri, Özbekistan'ı demokrasi ihlaliyle suçladılar. Uluslararası örgütler ülkenin demokrasi puanını düşürdü.

Oripov'a sormuştum:

"Sizce Batılı kurumlar neden bu kadar kötü notlar veriyorlar Özbekistan'a?"
"Hasetten" demişti. "Bizim gelişmemizi istemiyorlar. Onlar bizi kendi hapsoldukları çerçeveden bakarak yargılıyorlar. Bize hiçbir şey dikte edemezler. Ben onların gözlükleriyle dünyaya bakmak istemiyorum. Benim kendi gözlüklerim var ve numarası çok farklı."
Abdulla Oripov şair ve siyasetçi olarak, bu genç devletin kuruluşunda yer almış, bu toprakların binlerce yıllık gelene ini hep damarlarında taşımıştı.
"Bir ülke ancak bağımsızsa gelişebilir. Dili, adetleri başkalarına bağlı olmazsa, ananelerini sürdürürse küçülüp gitmez, dışarıdan gelen kötü etkilere karşı koyabilir. En önemli unsur bağımsızlıktır ancak milli gurura sahip devletler gelişir. Diğerlerinin sonu gelir."
Geçen yıl ülkeye zararlı faaliyetleri tespit edilen sivil toplum örgütlerinin kapatılmasından hemen sonra Taşkent'te, Fergana'da gösteriler düzenlenmiş, bombalar patlamış, kargaşa çıkartılmıştı.

Batı medyası Özbekistan'a demokrasi ithal edilmesi gerekti ini yazıyordu. Özbekistan demokrasiyi öğrenmeliydi. Oripov'un söyleyecekleri vardı.
"Cihanda en büyük simalar buradan çıkmış. Mesela Ulu bey astronomiyi buldu. El Harezmi logaritmayı ortaya koydu. Dünyaya ilmi El Binini öğretti. Tıbbı İbni Sina getirdi. Bunlar benim vatandaşlarım. Onlar bize ne öğretebilirler ki."
Gerçekten dünyanın ilk bilim adamları onun vatandaşlarıydı. Bu topraklarda matematiğin ve gökbilimin kuralları konmuştu.
Bilimin böylesine gelişebilmesi için devletin güçlü, yönetimin sağlam, refahın yerinde olması gerekirdi. Ve öyleydi.

Bilimin Anavatanı

Batılı tarihçiler Orta Asya rönesansını yaratan Timur'u dünyayı ateşe veren bir kan dökücü, barbar bir cengaver olarak dünyaya tanıttılar. Oysa Türkiye Cumhuriyetinde basılan ilk kitaplardan biri onun Tüzükname'sidir: Belki de en son onun askeri başarılarından bahsedilmesi gerekir.
Devlet nizamından, sanata ve bilime kadar her konuda büyük yeniliklere imza atmış bir hükümdardı Emir Timur. Atatürk'ün deyişiyle "Demir".

Kitabında "Devlet işlerine yabancı el sürmemelidir. Bu hükümet hikmeti icabıdır. İdare yabancılara verilmemelidir" diyordu. Asayişten, zayıfı güçlüye kar ı korumaktan, adaletin olmadığı devletin yok olacağından bahsediyordu. Mührü Doğu'nun tevazusuna kanıttı: "Men Timur, Tanrı kulu."
O yoktan devlet kurmuş, pek çok bilim adamını toplayıp Semerkant'a yerleştirmiş, şehri bir bilim ve kültür merkezi haline getirmişti. Semerkant onun döneminde bir üniversite şehriydi.

Semerkant'ta 600 yıl önceye bir yolculuk yapacaktık. Timur'un torunu Uluğ Bey'e saygılarımızı sunacaktık.
Uluğ bey'in müzesinin önünde çok genç, çok güzel, altın renkli elbisesi ve doppo'suyla Nigina Vahidova'ya karşılaştık. Müzeyi o gezdirdi.
"Timur'un ölümünden sonra Ulu bey Semerkant valisi oldu, ama o astronomi biliminin kurucusu olarak isim yaptı. Bir rasathane kurdu. Ulu bey o lu tarafından öldürüldü ve rasathane saldırıya uğradı."

"Neden, araştırmalardan mı korktular?"

"Halk astronomiyi anlamıyordu ve o zaman da cahiller vardı." Ama Orta Asya bilginler yatağıydı. El Harezmi, Ali Kuşçu, İbni Sina, Binini, Ömer Hayyam, Alişir Nevai, Babur ve diğerleri... Yani burası medeniyetin beşiğiydi.

Yumuşak bir ses tonuyla hızlı hızlı konuşuyordu. Onlar bizle aynı dili konuşmuştu, aynı kültür ağacından geliyorduk, diyordu.
Onlar dünyaya bilimi hediye etmişler ve sessizce yerlerine dönmüşlerdi. Şimdi Asya yeni bir doğuşu bekliyordu.
Semerkant'ta binalardan, resimlerden, yüzlerce yıllık tünellerden, sokaklardan fısıltılar geliyordu.
Doğuda elde kılıç çadırlarda ya ayan Türk halklarından bahsedenlere kanmayın. Bu topraklarda, 12 asır önce, matematikle, gökbilimle, tıpla, felsefeyle, şiirle müzikle uğraşılıyordu.

Müzenin içinde her bir portrenin önünde duruyorum. Alt yazıları okuyorum: Binini, biyoloji, coğrafya ve mineralojiyle ilgili çalışmalar yapmıştı.
Bunlar 1000 yıl önceydi. Binini, Türkçe'nin yanı sıra Arapça, Farsça, Yunanca ve İbranice konu urdu. Batı İbni Sina'yı görmezden gelemedi, ama adını değiştirdi. Onu Avicenna olarak tanıdı. Avrupa'da doktorlar tıbbı onun kitaplarından öğrendi. Kimya ve felsefeyle uğraştı.

Resim
Semerkand'ta, bu büyük kültürün genç mirasçısıyla.

Muhammed el Harezmi! Cebiri o kurdu. Sibernetik bilim dalı onun kurduğu logaritma temeli üzerine inşa edildi.
Ömer Hayyam filozof ve matematikçiydi. Gıyasettin Cemşid matematik ve astronomiyi bir adım ileri götürmüştü, ilk botanik kitabı olan Babürname'yi yazan Babür. Onlar sa lam bir devletin çatısı altında bilim yaptılar. Ozanlar, şairler şiirler yazdılar, musikide makamlar ortaya çıktı. Tüm bunlar 1000 yıl önce vardı. Sonra araya karanlık girdi. Batı palazlandı, madde önem kazandı, insanın değeri kalmadı.
Oripov, Doğu ile Batı'yı kıyaslıyordu.

"şark felsefesinin merkezinde insan vardır. Ahlak, namus gibi kavramlar öne çıkar. Manevi güzellik, ruh güzelliği, fikir esastır. Bunlar sanata ve edebiyata da yansır.
Batı'da ise teknoloji gelişmiştir. Dış görünü önemlidir. Şiddet vardır, sömürü vardır.
Bakın, ingilizler yüzlerce yıl Hindistan'ı sömürmüşlerdir. Doğu'da yüzlerce yıl halkların zenginliklerine el konulmuştur. Bilimsel gelişmeleri engellenmiştir."

Bin Yıllık Bir Pazar

Semerkant'tan çıktık yola, Tacikistan sınırına doğru gidiyoruz. Orta Asya halklarının çok rağbet etti i sınır tanımayan bir pazar yerinde bin yıllık renklerle buluşmaya.
Şoförümüz şöhretle ilk iki günden sonra gayet güzel anla maya başladık. Bazı kelimeler değişik anlamlarıyla bizi şaşırtsa da iki değişik Türkçe bir noktada buluşuyordu.
"şöhret, karşı dağlar neresi?"

"Bunlar Ürgüt Dağları, Pamir Dağları, dağın ardı Tacikistan." Ürgüt Pazarı Asya'da en büyük pazarlardan biri. Tacikistan'dan, Türkmenistan, Kırgızistan'dan her yerden geliyorlar.
Kırgızlar, Tacikler, Özbekler... Ürgüt Pazarı yüzlerce yıldır buradaydı. Ha Anadolu'da bir pazardayım ha burada! Sonsuz zamanda aynı dili konu an insanlar arasında gün boyu dolaştım.
Bazılarıyla daha kolay anlaştım. Onlar Tacik'ti.
"Bacım, nereden geliyorsunuz?"
"Ürgüt'ten."
"Ne satacaksın?"
"Kuma ."
Sabahat ile Nilhan tahta bacaklı masada bohçalarını açıyorlardı. Bohçaların içinden rengarenk kadifeler, pırıltılı jarseler çıkarıyorlardı.

130 Halk Bir Arada

Özbekistan birbirinden farklı 130 etnik gruba vatan olmuş bir ülke. Kim saymış nasıl ayrılmış anlamak zor, ama Orta Asyalılık gözle görülür biçimde ortak bir kimlik.
Ömer Bey bir Ahıska Türkü. Ahıskalılar gününe davetliyiz.
Hıncahınç dolu bir salon, bir renk cümbüşü. Özbekistan'da

50.000 Ahıska Türkü yaşıyor. Bugün "Özbekistan Yurdumuz!" Festivali birincisi Cevdet kızı Selmanin konseri var. Konserin ilk parçası Sibel Can'ın şarkısı.
Sahnede, yere kadar uzun uçuk mavi, parlak elbisesi, saçlarına iliştirilmiş tülüyle 20 yaşında var yok ak pak bir genç kız ve billur bir ses var.
Özbekistan'da 130 halk yaşıyor. Sayıları yüzü bulan kültür merkezi var. Bu toprakları payla an halklar bu merkezlerde bir araya geliyor. Sık sık eğlenceler düzenleniyor. Problemler de buralarda konu uluyor, kararlar alınıyor, tartışmalar yapılıyor.

Nüfus 25 milyon. Yüzde 60'ı köylerde, kırsal kesimde. Nüfus artışı yaklaşık yüzde 2,5 ve nüfusun yüzde 60i 25 yaşın altında.
Toplam tarımsal üretimin nerdeyse yansı pamuk yani beyaz altın. Dünyanın en kaliteli pamuğu Özbekistan'da üretiliyor.
Uçsuz bucaksız pamuk tarlalarında yaşları 12 17 arasında değişen çocuklar görüyorum. Çiftçiye benzemiyorlar. Neşe içinde çalışıyorlar. Birbirleriyle şakalaşıyorlar. Arabayı durdurup seyrediyorum. Pamuk topluyorlar. şöhret, onların öğrenci olduklarını söylüyor.
Öğrenciler tatil günlerinde birkaç saat tarlalarda çalışıyor. şöhret, Batılı gazetecilerin, bu durumu "çocuk işçilerin" sömürüsü olarak yansıttıklarını söylüyor. "Bu koca bir yalan" diyor.

"Biz de yaptık. Toprakta çalı an çocuk, toprağın kıymetini anlar. Büyüyünce toprağın kokusunu anımsar. Her öğrenci tatil günlerinde yarım gün toprakla uğraşır. Bu aslında eğitimin bir parçasıdır."

Dünyanın en zengin meyve bahçeleri Özbekistan'da. Her türlü tahılın yanı sıra 150 çeşit üzüm, 30 çeşit kavun, karpuz bu ülkede yetişir. Özbekistan bereketli.
Yol boyu meyve ağaçları, sebze bahçeleri. Sık sık duruyoruz. Mahdune'yle böyle tanışıyoruz. Bütün bir aile, dört be kadın, küçük çocuklar, ailenin erkekleri çapa yapıyorlardı. Havuç, patates ekili alanlar, üzüm başlarından çitlerle ayrılmıştı.

Abdüssani arap üretiyordu. Kucağında dünyanın en güzel bebeklerden biri, tarçın renkli elbisesiyle bir kadın, "Gel yemek ye" dedi. Ağaçların altında dinlenmeye gidiyorlardı.

Yol boyu büyük hayvan sürüleri gördük. Özbekistan uçsuz bucaksız otlaklara sahipti. Bu ülkede, istatistiklere göre 10 milyona yakın koyun, 3 milyon sı ır, yarım milyon keçi beslenmekteydi. Kürk koyunculu unun büyük önemi vardı ve yılda bir milyondan fazla astragan elde ediliyordu.
Semerkant'ın turistik meydanlarında çoğunluğu Rus bir kısmı italyan turist arabalarına rastladık. Turist kızların beli açık, göğüs dekolteli modern giysileriyle geleneksel giysili Özbek kadınlar tuhaf bir tezat teşkil ediyordu. Bir de arkalarında yükselen bin yıllık Registan'ı düşünün.

Toylar ve Aksakallar

Cumartesi günü olduğu aklıma gelince şöhrete "Bugün düğün günü" diyorum. Onları nerede bulacağımı biliyorum. Yanılmıyorum.
Emir Timur'un heykelinin önü onlarca gelinle ve damatla dolu.
Benim düğün tutkum malum. Kendimi davet ettireceğim bir çift arıyorum. Çifte bir düğün buluyorum. Damatlar ikiz, düğün şenlikli olacak.
Akşamüstü verilen adrese gidiyorum. Tariklerin ağırlıklı olduğu bir mahalle. Burada düğünler mahalle arasındaki toplantı bahçelerinde yapılıyor. Evlerin çevrelediği bu bahçelerde tüm mahalle halkının gayretiyle düğün organize ediliyor, yemekler elbirliğiyle pişiriliyor, çalgıcılar ayarlanıyor ve inanın sabaha kadar içilip dans ediliyor.
Düğüne gelen yabancı misafir varsa önce ona söz veriliyor. Ben de alıyorum mikrofonu elime mutluluk diliyorum. Büyük bir alkış kopuyor. Türkiye, halkının selam ve sevgilerini iletiyorum. Kocaman alkışlanıyorum.

Yeni evlilere 50 dolar de erinde Özbek parasını adet üzere uzatıyorum. Ama o ne! ki çift birden ayağa kalkıp desteden bir parayı bana doğru uzatıyorlar. Bunu anlamıyorum. O parayı alıp oynayarak büyük bir deste haline getirmem gerekiyormuş sonra öğreniyorum.
Biliyor musunuz dikkatimi en çok çeken ey insanların birbirine gösteri yapmamaları oluyor. Hepsi çok renkli, pırıltılı, canlı kumaşlar içinde, ama her biri gecenin keyfini dedikodusuz geçiriyor. Ve hemen hepsi saatlerce oynuyor.

Gecenin sonunda toy çadırından şarkılarla çıktılar. Ate in etrafında "yar yar" türküsüyle dönüp, ocaklarının hep tütmesini dilediler. Sonra ikiz damatlar gelinleri kucaklayıp evlerine girdiler. Geride mutlu yüzlü aileler ve aksakallar kaldı. Özbekistan'da sosyal örgütlenme eski Türk devlet geleneklerini hatırlatıyor. Her mahallede bir aksakal yani bilge ve yaşlı kişi otoriteyi elinde tutuyor. Ona danışılıyor. Her sosyal olayda oluru almıyor.
Seyid Ahmedov Isakian mahallenin aksakalı. Bana aksakallığı anlatıyor.
"Altı yedi mahallenin bir aksakalı vardır. Bu tüm ülkeye yayıl-mı bir teşkilatlanmadır. Mahalleler bir bölgeyi, bölgeler ili meydana getirir. Mahalle komiteleri aksakalları seçer ve bu aksakallar tüm ülke çapında Aksakallar Meclisi'ni oluştururlar."
Aksakallar, mahalleler deki tüm sosyal ve siyasal olaylarla, tek tek bireylerin problemleriyle ilgileniyorlardı. Düğünlerden ölümlere, toplumsal dayanışmayı örgütlüyor, problemlere çözüm öneriyorlardı.

Taşkent'te kaldığımız Türk Oteli'ni evimiz sayıyoruz. Orada öyle rahat ettiriliyoruz ki tekrar dönmek için can atıyoruz. Otel sorumlusu sadece otel hizmetleriyle değil, tadına doyulmaz sohbeti, verdi-i bilgilerle bizi Taşkent'le buluşturuyor.
Son gece bir sürpriz yapıyor. Otel çar ısında bana özel bir defile düzenliyor. O güne kadar otel üniformasıyla gördüğüm iki genç Özbek, Nadire ve Zafer yeni evlilerin giysileriyle karşıma çıkıveriyor. Elişi işlemelere hayran hayran baka kalıyorum.
Zafer "İşte evlenince altı ay kadar bu giysilerle sokağa çıkıyoruz" diyor. "adet bu!"

Büyük şehirlerde bunu pek göremiyorsunuz, ama köyler hala geleneklerle yaşıyor.
Ne yazık ki artık el işleri de pek muteber değil. Artık dünyanın en kaliteli pamuğu en donanımlı fabrikalarda işleniyor. Taşkent'e yarım saat mesafede Çırçık'ta bir Türk fabrikasına gidiyoruz. Modern donanımla büyüleniyoruz.
5.000 ki inin çalıştığı fabrikada her yer bal dök yala. Renk laboratuarından boyahaneye, yıkamadan dokumaya, duşlardan bahçedeki çiçeklere kadar her ey yeni yapılmış bir maketi andırıyor.
Burhan Enuştekin "Yakında ev tekstiline başlayacağız" diyor.
45 milyon dolarlık bir fabrika bu. Pamuk giriyor ve birbirinden güzel giyecekler dünya piyasasına da ılıyor.

Asya Tipi Futbol Festivali

Özbekistan'da son günüm. Otel lokantasında değişik tipte onlarca çocuğu görünce soruyorum. Bir Asya Futbol Festivali için geldiklerini söylüyorlar. Festival sözü kulağımı tırmalıyor. Aklımdan "şampiyona" demek istediler diyorum. Sonra yanıldığımı anlıyorum. Bunun bir gençler futbol festivali olduğunu öğreniyorum.
Orta Asya'nın altı ülkesinin çocukları Taşkent'te bir aradaydı. Ve bana unutamayacağım bir ders verdiler. Onlar Asya'nın asıl felsefesinin canlı kanıtlarıydı.
Düzenleme komitesinden Rigi "Bu 13 yaş altı çocuklar için bir futbol festivali" dedi.
"Yani şampiyona" dedim.
Rigi "Hayır. Bu bir yarışma de il, bu bir festival" diye ısrar etti.
"Puan için burada değiller. Hakemlerle, çalıştırıcılarıyla ve birbirleriyle ekip çalışmasını anlamaları için düzenlenmiş bir festival bu. Özbekistan, Tacikistan, Türkmenistan, Kırgızistan, İran ve Hindistan'ın katıldığı bir Orta Asya futbol festivali."
"Asya ülkeleri bir araya geliyor, bu birçok şeyi simgeliyor değil mi?"
"Evet. Bizim söylediğimiz de bu. Gelecek Asya'dadır!" Sabah otelin önünde bekleyen sıra sıra otobüslerden birine atladık ve çocuk stadyumundaki heyecanlı kalabalığa karıştık. Önce resmigeçit yapıldı. Önümden Orta Asya'nın altı ülkesinin takımları geçiyordu. Büyük adamlar gibiydiler. Ben sabırsızlıkla maçın bağlamasını bekledim. Futbol festivali sözünü anlayamamıştım.
İranlı ve Özbek antrenörler de bunun bir yarışma olmadığının altını çizdi. Peki, ama sonuçta birileri kazanacak birileri yenilecekti.
Maç başladı 20 dakika sürdü. Gollerin önemi yoktu. Burada, en ahlaklı, en dürüst olmak, sporculuk yeteneklerini sergilemek, çalıştırıcıların dedi ine harfiyen uymak, diğer takımlarla iyi geçinmek ve hakeme itaat puan kazandırıyordu. Festival Asya'nın birli ini simgeliyordu. Gelecek Asya'daydı.
Sahada Seyid Akbar Hoca'nın sözleri aklıma geldi. Bu sözler siyasetten sanata, spora kadar her alana uyardı.
"Bizde bir atasözü vardır 'Güç birliktedir' diye. Güçlü olmanın tek yolu birleşmektir."

Özbekistan halkı en çok şimdi beraberliğe muhtaç. Zengin kaynaklarına göz dikenler, Orta Asya'nın tam ortasında olmasının dayanılmaz cazibesine kapılanlar, onu sinsice kuşatıyor. Kalelerini içten yıkmaya hazırlanıyorlar.
Yenidünya düzeni onlara suni değişimler öneriyor. Başındaki diktatörden kurtul, bana gel, diye fısıldıyor. Demokrasi, özgürlük vaat ediyor. Batılı sivil toplum örgütleri fareli köyün kavalcıları gibi. Artlarına önce medya mensupları, aydınların ve sanatçıların bir kısmı takılıyor.
Onlar garip ve hipnotize edici nağmelerin peşinde dans ederlerse kendi diktatörlerini mumla aratacak bir geleceğe gidebilirler. Vaat edilen demokrasi çokuluslu şirketlerin ağında debelenmeyi, milli kimli in solup kurumasını, ulusal dilin yok olmasını ve binlerce yıllık kültürün popüler kültürle yer değiştirmesini hedeflemekte. Birileri bunu bilir. Birileri devlerin oyunu içinde erir, birileri oyunlarda kurban edilir.
Ama Abdullah Oripov'un dedi i gibi kim ne yaparsa yapsın,
...fakat gene halk yaşar... fakat gene kalır halk!

Kaynakça
Kitap: SINIRLAR ARASINDA
Yazar: BANU AVAR
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Günümüzdeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir