Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türkmen'in Altın Asrı

Burada Günümüzeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi hakkında konular bulabilirsiniz

Türkmen'in Altın Asrı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 18:19

TÜRKMEN'İN ALTIN ASRI

İtiraf edeyim kesinlikle böyle bir yer beklemiyordum. Aşkabad'a adım attığım andan itibaren binalara, temizliğe, yollara ve anıtlara hayran kaldım. Bana kuraklıktan bahsetmişlerdi. Kentin her yanından sular fışkırıyor.
Bana kıtlıktan bahsetmişlerdi. Kentin pazarları rengarenk.
1993'te ekmek bulamayan Türkmenistan halkı imdi buğday ihraç ediyor.
10 yıl önce pamuğunun sadece yüzde 3'ünü işleyen Türkmenistan, her eyalette bir tekstil fabrikası kurmuş, dünyaya en kaliteli tekstil ürünlerini ihraç ediyor. Rusya'ya Ukrayna'ya doğalgaz satıyor, Karakum Çölü'ne göl yapıyor.
Aşkabad kadınları milli kıyafetleriyle çiçekler gibi yollarda, okullarda, çarşı pazarlarda karşımıza çıkıyor, milli gururu ve zarafeti temsil ediyorlar.
Ülkede birlik ve beraberlik ruhu var. Konuştuğumuz herkes "Daha da ileri gideceğiz" diyor.

Aslanlı yolun başında Milli Müze Müdürü Övezmuhammed Mametnurov'a soruyorum:

"Burada bir mucize başarılmış. Bu nasıl gerçekle ti?"

"Biz uzun yıllar uyuduk" diyor. "600 sene bir devletimiz olmadı. imdi devlete kavuştuk. Uzun yıllar başka devletlerin altında uyuduk, ama imdi başka bir yerde duruyoruz. Çünkü bir yol gösterenimiz var."

Türkmenbaşı

O da cumhurbaşkanı, şair ve yazar Saparmurad Niyazov'du. 1940 yılında bir işçi ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babasını kinci Dünya Savaşında henüz 3 yaşındayken yitirdi. Annesi ve iki kardeşini Aşkabad depreminde kaybetti inde sekiz yaşındaydı. Yerle bir olan evden canlı kurtulan sadece kendisiydi.

Ruhname adlı eserinde 8 yaşındaki bir çocuğun duygularını aktarıyordu:

"Yıkılan evimizin üstünde henüz sekiz yaşını doldurmamı çocuk halimle tek başıma düşünüp duruyordum. Bu şekilde altı gece ve gündüz tek başıma oturdum. Yedinci gün geldiler ölen annemi, kardeşlerimi götürüp imanı Kasım Mezarlığı'na defnettiler. O gün çocuklu umun bitti ini anladım. Gözlerimdeki yaşlar sonsuza kadar kurudu. Yemin ettim. Sizin gerçekleştiremedi iniz hayallerinizi ben gerçekle tirece im, maksadıma ulaşacağım dedim."İlk önce yetimhanede, sonra uzak aile fertlerinin evinde büyüdü. Tüm olumsuz koşullara rağmen Leningrad Teknik Üniversitesi'nden enerji' mühendisi olarak mezun oldu. Mühendislik yaptı. Daha sonra Komünist Partisi'ne üye oldu.

1985 yılında Türkmenistan Milletvekilleri Konseyi başkanlığına atandı. Daha sonra Türkmen Komünist Partisi Merkez Komite birinci sekreterli ine seçildi.
25 yıl devlet tecrübesinden sonra 51 yaşında Türkmenistan'ın ilk cumhurbaşkanı oldu. Sekiz yaşındaki yeminini hiç unutmadı. Türkmenistan, 27 Ekim 1991'de bağımsızlığına kavuştu. Dağılan Sovyetler Birliği cumhuriyetleri içinde en yoksullarından biriydi. Bir yoklar ülkesiydi. 10 yıl içinde dünyanın en hızlı kalkınan ülkesi oldu.
Tıpkı Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında oldu u gibi planlı ekonomiyi benimsedi, ilk be yıl içinde inanılmaz bir sanayi atılımı yaptı, ikinci 5 yılda da birer birer hedeflerini gerçekleştirdi.

Gelecek 10 yıl içindeki hedefleri arasında, 100 milyon ton petrol ve 200 milyar metreküp doğalgaz üretimi var.
Kökünü kendi tarihinden alan demokrasi gelene ini uygulamaya başladı. "Aksakallar Meclisi" ya da" Yaşlılar Maslahatı" tüm ülkeden 2.500 temsilciyle her yıl toplanıyor ve doğrudan demokrasinin çağda bir örneğini veriyor.

Türkmenbaşı, Atatürk'ü en iyi incelemiş liderlerden biridir. Atatürk'e olan büyük sevgisini Aşkabad'ın en güzel parklarından birine onun adını vererek gösterdi.
Batı'nın demokrasi konusundaki sert uyarılarına ve verdi i kötü notlara hiç kulak asmadan ulusal sanayiyi dışardan en ufak bir destek almadan kurdu. Belki de bu yüzden notları düştü. Ülkesinde unutulmuş bir milli kültürü en ince ayrıntısına kadar yeniden olu turdu.

İşte böyle bir ülkeden bizde ve dünya basınında çok az söz edilir. Batı medyası Türkmenistan deyince cumhurbaşkanının yazdığı Ruhname adlı kitabın zorla ezberletildiği ya da halkın altın dişlerinin zorla çıkartıldığı ya da Türkmenbaşı'nın kendi heykellerini zorla kentin çeşitli yerlerine diktirdiği gibi komik haberlere yer verirler.

Öte yandan hızla gelişen ve yabancı yatırıma açık bu ülkede Batılı şirket temsilcileri cumhurbaşkanının önünde iki büklüm dolaşırlar. Amerikan ve Fransız şirketleri bu zengin pazarda var olabilmek için birbirine düşer.

Ama Türkmenistan'daki yatırımların büyük çoğunluğu Türkler tarafından yapılıyor. Tekstil, inşaat, enerji alanında Türk firmaları en iyi sınavı veriyor. Dünyanın en kaliteli inşaatlarına imza atılıyor.
Ahmet Çalık, Çalık Holding'in başında, 1992 yılından beri burada.
Yeni toplu konut inşaatını kaplayan tepelerin önünde soruyorum. "Neye borçlu Türkmen halkı bu gelişmeyi? ilk geldiğinizde nasıldı Türkmenistan?"

Tek kelimeyle cevap veriyor:

"Planlı ekonomiye. Her eyi planladılar. inanılması güç bir programdı. Ve hayata geçti. Bugün gördü ünüz gibi, Türkmenistan bir şantiye halinde, her alanda gelişme var. Birkaç sene içerisinde Aşkabad'a 10 tiyatro yapıldı. ki tane 35.000 ki ilik stadyum yapıldı. Yüzme havuzları, kütüphaneler, müzeler yapıldı. Aşkabad, dünyanın en iddialı ve en güzel şehirlerinden biri haline geldi. Birkaç senede 70 milyon ağaç dikildi."

2020 yılına kadar belirlenmiş bir kalkınma programı vardı.
Türkmenistan enerji ihraç ediyordu. Gaz, petrol, tekstil, petro kimya ihracatı yapıyordu. Ve aşacaksınız ama Türkmenbaşı halka gaz, elektrik ve suyu bedava veriyordu.
Türkmenistan görülmeden anlaşılamazdı, ihracat gelirleri ithalatının iki misliydi. Ve bu noktaya sadece 10 yılda gelinmişti.

"Ruhname"

Çorak, kurak, en büyük depremlerden birini görmüş olan Türkmenistan, sadece enerji, tekstil, bayındırlık alanlarında dev atılımlar yapmakla kalmıyor, ruhen de ayaklanıyordu.
Cumhurbaşkanının kendi kaleme aldığı Ruhname Türkmen halkına beraberlik ve ulus olma bilincini a ılıyordu. Onları uzun yıllar ayrı kaldıkları gelenekleriyle tekrar buluşturuyordu.
Türkmenbaşı, Ruhnamede "Yeni bir Türkmen ulusu doğuyor" diyordu. "Bizi sofra gibi etrafına toplayan anadilimiz, devletimiz, kanımız, ruhumuz, kılık kıyafetimiz, geleneklerimizdir." Bağımsızlık Parkı'na gidiyoruz.
Parkın ortasında 91 metrelik bir anıt göğe doğru yükseliyor. 91'de bağımsızlığa ulaştığı için bu anıtın boyu 91 metre. Bir Türk şirketi tarafından inşa edilmiş. Heykelin çevresi Türk dünyasının büyük komutanları, bilginleri ve düşünürlerinin heykelleriyle dolu.

O parkın içinde bu coğrafyanın en büyük şairlerinden Mah dumkulu'yla buluşabilir, Alparslan, Sultan Sencer ve Melikşah'i anabilirsiniz. Büyük bir tarihi hatırlar, bugünkü zorluklara karşı güçlenirsiniz.
Tuğrul Bey'in heykelinin yanından geçerken, ne eli sesler duyuyorum.
Bir düğün alayı yaklaşıyor. Sadece Türkmenistan'da değil, tüm bu coğrafyada düğün sırasında düğün alayı kentin en önemli meydanına geliyor. Büyüklerine saygı sunuyor.

Yepyeni bir aile daha, bugün bu parkta bu coğrafyanın büyük kahramanları önünde, önce geçmişi hatırlayacaklarına, tarihlerinden kopmayacaklarına, geleceği kurarken geçmişin derslerini unutmayacaklarına dair söz veriyorlar.
Gelinin üzerinde gümü işlemelerle süslü ağır bir düğün giysisi. Beyaz bir dantel başından omuzlarına dökülüyor. Diğer kadınlar göğsü işlemeli yere kadar inen kadife Türkmen giysileri giymiş. Topuzları üzerinde bağlanmış yağlıklarıyla çok şıklar.
Arcabibi ve Berdimurat bugün dünya evine giriyorlar. Tesadüf bu ya başka çiftler de var. Aşkabad'da evlenen 10 15 çift Bağımsızlık Anıtı önündeler.

Arcabibi ve Berdimurat

"Allah saadet, uzun ömür versin" diyorum. Hiç yadırgamıyorlar. Çocuk bahçesindeki çocuklar kadar rahat dans ediyorlar, birbirleriyle kucaklaşıyorlar. Kendimi onlarla hafif, mutlu, rahat hissediyorum. Arcabibi'nin halasının koluna girip dans ediyorum.
O lan evindeki hazırlıklara davet ediliyoruz. 10 dakikalık bir araba yolculu undan sonra damadın oturduğu mahalleye geliyoruz. Apartmanların ortasında bir çadır. Önünde koca bir masa, sandalyeler... Teypten bir müzik yayılıyor. Ve en önemlisi ate teki koca kazanda pi en düğün pilavı.
Pilavı erkekler pişiriyor. Koca bir kazanda cızırdayan yağa soğan, havuç ve büyük et parçaları attılar. Güçlükle karıştırabiliyorlar. Bir anda kulaklarıma inanamıyorum. Teypten, Davut Güloğlu'nun "Nurcanım" diyen sesi geliyor.

Damadın babası neşe içinde pilavı denetliyor. "Aileyi korumak için en önemli ey nedir? Onlara ne öğüt vereceksiniz?" diye soruyorum.
Ruhnamenin dizeleri ağzından dökülüyor. "Ağızları bir olmalıdır!"
Damadın dedesine tüm bunlar gerçek mi yoksa masal mı diye soruyorum.
"Türkiye'de biri evlenirken eyvah imdi bizim çocuk nerede oturacak, kirasını nasıl ödeyecek diye düşünülür. Siz böyle bir şey düşünüyor musunuz?"

Cuma Hüdavendigar, mahcup, gülüyor:

"Evi hazır" diyor

"Bizde ev yapmak çok zor. Kim yaptı evi?" diye soruyorum. Cuma Bey "Babası" diyor. Sonra ekliyor "Zaten çok şükür do al gaz, elektrik, su bedava."
Bu kadarla kalmıyor. Türkmen vatandaşlarının büyük bir çoğunluğu ev kirası da ödemiyor. Yüzde 90'ı ev sahibi ve geleneklere göre baba evlenen oğlunun evini de yapıyor. Bunu yaparken de devletten yardım alabiliyor.

Cuma Bey bana bunları anlatırken eşi Meretgül yine aynı mahcup gülümsemeyle onu seyrediyor. Yanma gidip ona sarılıyorum. "Tebrik ederim" diyorum. "Mutlu olmanın yolu nedir Meretgül Ana?"
Eşini gösteriyor "Ona sor" diyor.

O da cevap veriyor:

"Çalışmaktır."

O öğleden sonra Cuma Dede ve Meretgül bana Türkmen ailelerinin çocuklarına verdiği en büyük zenginliği anlatıyorlar.
"Türkmen'in geleneği çalışmaktır. Rüzgarlar önünde savrulmamaktır. İşsizlik, akılsızlık ve tembellik hiçbir düşmanın veremeyeceği zararı verir. Zaman yabani ve yırtıcıdır. Onu eğitirsen hizmetinde olur. Evlatlara bunlar öğretilir."
Ben düğün alayıyla beraber gelin evine gidiyorum. Arcabibi 1000 yıldır değişmeyen gelin kıyafetini giyiyor.
Arcabibi yüzlerce yıllık bir geleneği tekrarlıyor. Ailenin tüm kadınları odanın bir tarafında, Arcabibi'ye gelinlik giydiriliyor. Aslında o modern bir genç kız, ama gelenekler gere i yüzünü göstermiyor.

Aynı odada gelin tarafı çeyizlerin üzerine oturmuş damat tarafından gelenlerle pazarlık yapıyor. Ne kadar bahşiş o kadar çeyiz.
Cuma Dede ve gelinin büyükleri bir odada sessizce töreni bekliyor.
Bahçede tüm mahallenin kadınları ve ülkenin uzak yerlerinden gelen akrabalar gelini bekliyor.

Resim
Bir düğün alayı. Oğlan da bizim kız da bizim.

Sonunda Arcabibi gümü işlemelerle bezeli 38 kilo ağırlığındaki gelinliğiyle hazır. Çeyizleri verildi artık bundan sonra yalayacağı eve gidecek damadın annesinin elini öpecek.

Paralar uçuşuyor havada. Gelinin önüne, elinde yanan bir gaz lambasıyla akrabalardan biri düşüyor. Arabaya biniyorlar ve kornaların sesi müziğe karışıyor.
Damat ülkenin doğusundan, Lebab vilayetinden. Lebab'dan çok sayıda misafir var. Gülbadem, Aynebat ve dedenin kardeşi Oğulbibi onlardan bazıları.
"Kaç ki i geldiniz Lebab'dan buraya?"

Gülbadem cevaplıyor:

"16 kişi geldik." "Neyle geldiniz?" "Uçakla geldik toy kutlamaya."
16 kişi gelmişlerdi hem de uçakla. Ülkemizde bir aileden 16 ki-i Van'dan İstanbul'a düğüne gelebilirler miydi diye düşündüm. Zenginlerse evet.
"Gülbadem, mesleğin ne?" "Emekliyim." "Aynebat seninki?" "Tarih öğretmeniyim."

Ama onlar öğretmen, ebe, eğitmendi. Emekli maaşlarıyla rahatça geçiniyor ülkenin her yerine sadece 27.000 manata yani bir dolara uçabiliyorlardı.
Aşkabad'ın ortasında Türklerin açtığı bir alı veri merkezi. Türkmenler buralara "sevda merkezi" diyor.
Atacan Atdayeviç, Aşkabad'daki TRT Bürosu'nda çalışıyor. Yüzünde devamlı güller açıyor. Sevda merkezinde eski Aşkabad'ı konuşuyoruz.
"Böyle binalar yoktu. Dümdüz desek doğru olur."
"Ama imdi en güzel stadyumlar, en güzel binalar, en güzel heykeller burada."
"Evet, en güzel binalar. Onun sayesinde."
"Nasıl oldu peki?"

"Adamların alnı değişti. Adamların düşünceleri değişti. Bağımsızlık nedir, kararsızlık nedir insanlar onu bildiler."
İnsanların düşünce yapısı değişmişti. Birlik beraberlik ruhu yeşermişti. Bu tüm milleti kenetleyen bir cumhurbaşkanı sayesindeydi.

Resim
Mihmandanmız Atacan Atdayeviç, namı diğer "Afacan"

Tiyatroların önünden geçiyoruz. Bugün cumartesi. Her yer tıklım tıklım dolu. Mahdumkulu Tiyatrosu'nda Pak Sevginin Gücü adlı oyununun galası var.
Peki ya işçiler, düşük ücretliler onlar bu nimetlerden yararlanıyor mu? Hala kuşku içindeyim.
İşçilere sormalıyım. Bir tekstil fabrikasında bu fırsatı yakalıyorum. Genç bir kıza bir aylık maaşını neye harcadığını soruyorum.
"Bir haftada yiyeceğe 100.000 manat harcanıyor."
"Peki, sinema tiyatroya gidebiliyor musun?"
"Tabii gidiyorum. 5.000 manat, 3.000 manat çok paraya de il."
Altı yeni lira aylık mutfak masrafıydı. 300.000 lira ya da 30 yeni kuru yani bir gazete parasına onlar tiyatroya gidebiliyorlardı. Peki, ortalama kaç para kazanıyorlardı?

Tekstil fabrikasındaki ustabaşı Maysa Başer cevaplıyordu:

"Ortalama 150 dolar civarında bir maaşımız var. Biliyorsunuz suyumuz bedava, elektriğimiz bedava, doğalgaz bedava. Telefonumuzun senelik ücreti 12.000 manat yani yarım dolar, ev kirası da öyle bedava gibi. Bir ayda 5 dolar falan."
"Peki, 90 öncesinde Aşkabad nasıldı?"
"Aşkabad o zaman sahipsiz gibiydi. O zaman biz kendimizi yönetmiyorduk. O zamanlar Rusya'ya bağlıydık. Devletimizi kurunca bu fabrikalar açıldı, her ey değişti."
1990'da Aşkabad'da tek bir tekstil fabrikası varmış. Bugün her şehirde bir tane var, bazılarında iki üç. Avrupa ve Amerika'nın her yerine istediği kadar ihracat yapabiliyor. Hiçbir uluslararası kuruluşa üye olmayan Türkmenistan'a tekstil ürünlerinde hiç kota uygulanmıyor. O nedenle birçok Türk firması ihracatını buradan gerçekleştiriyor.

"Gönül gözlerinizi açın. Millet ruhuyla bir topluma dönüşür."

Türkmenbaşı Türk geleneklerine büyük de er veriyor. "Türkmen'in her eyi Türkmence olmalı" diyor. Mesela bağımsızlığa kadar aylar günler Hıristiyan esaslı kelimelerle anılırken artık onların da Türkmence adları var.

Pazartesi eskiden tüm Sovyet coğrafyasında olduğu gibi "birinci gün" olarak andırmış. Artık haftanın ilk günü "hoş gün". Salı: "ya gün." Pazar: "dinç gün."
Saparmurad Türkmenbaşı "Türkmen ulusu yeniden doğdu!" derken kabile ve aşiretlerin en koyu olduğu bu coğrafyada artık bir milletin doğduğunu; bu milletin bir sofrada cem olduğunu, bunun kadrinin bilinmesi gerekti ini sık sık tekrarlıyor.

Çöl Pazarı

Çöl Pazarında çeşitli aşiretlerden yüzlerce insanla bir anda buluşabilirsiniz. Zaman tünelinde binlerce yıl geriye gider bugüne dönebilirsiniz. Ben bu yolculuğu yaptım.
Çöl Pazarında kendime bir kalpak aldım. Ata Bey'den bir şiir dinledim. Bin yıl öncenin sesini dinledim. Türkmen boylarının tüm bu coğrafyada at koşturdu unu hayal ettim.

Oğuzlardan Selçuklulardan Osmanlı İmparatorluğu'na uzanan bir tarihin yüzleriydi onlar.
Germiyanoğulları, Dulkadiroğulları, Kaçar Hanedanı, Avşar Hanedanı gibi beylikler bu topraklarda kurulup yaşamışlar, sonunda birçoğu Osman Gazi tarafından kurulan Osmanlı Devleti'ne dahil olmuşlardı.

Musul'da Şam'da Halep'te, Sivas, Mardin, Diyarbakır'da beylikler kurulmuş, İran'dan Hindistan'a, Afganistan'dan Suriye'ye yayılan Türkmen beyleri iktidar olmuş, ticaret yapmış, savaşmış, kurulup yıkılmışlardı ve Çöl Pazarı, uzak zamanların tüm renkleriyle o zamandan bugüne bir tarihin tanığıydı.
Ruhnamede, "Ey genç Türkmen milleti!" diyordu. "Yurdumuzda kurulan güzel binalarla gurur duyduğumuz kadar kalbimizi de inşa etmeliyiz. En güzel binalar şehirlerde köylerde de il kalbimizde kurulmalı! Onları görebilmek için de gönül gözleri edinmeliyiz. Millet ruhuyla bir topluma dönüşür."
Orada bir ruh vardı. Elle tutulurcasına oradaydı.
Profesör Muratgeldi Soyegov'la üniversitede buluşuyoruz.

"901ı yıllar ile bugünü kıyasladığınız zaman en önemli değişim ne?"
"Sokaklara bakın görürsünüz. Onlar maddi değişimler. Ama ruhumuzda da de i meler oldu."
"Türkmenistan, politik haklar ve özgürlükler konusunda Batılı kuruluşlarca 'kötünün en kötüsü' olarak notlandırılıyor. Demokrasi yok deniyor. Ne dersiniz?"
"Demokrasi denilen eyi anlatın bana. Biz rahat yaşayabiliyoruz. Rahat konuşabiliyoruz. Başka ne gerekiyor? Devlete küfür etmek özgürlüğü demokrasi mi?"
Ülkelere özgürlük karnesi verenlerden biri de Freedom House, "Özgürlükler Evi" adlı bir sivil toplum kuruluşu. 1941'de Roosevelt tarafından kurulmuş. Freedom House e er bir ülkeyi özgür buluyorsa bir ile iki buçuk arasında bir not veriyor. Yarı özgür diye nitelediği ülkelere üç ila be arası notu uygun görüyor. Türkiye Freedom House'a göre yarı özgür bir ülke.

Eğer ülke bu Amerikalı sivil toplum örgütüne göre özgür de ilse be buçuk ile yedi arasında notla baskıcı rejim olarak niteleniyor.
İşte Türkmenistan bunlardan sonuncusu. Amerikalılara göre kötünün en kötüsü. Bunda, Batı'nın sivil toplum örgütlerine kapalı olmasının rolü büyük olmalı.
Müze müdürü Övez Bey açıklıyor.

"Bir devlet büyüyorsa dursun istiyorlar. Uyusun istiyorlar. Biz de uyumak istemiyoruz. Bizim kendi geleceğimiz var. Biz, Batı da de il, Doğu da de il biz olmak istiyoruz.
Biz onların tarafını tutmuyoruz. Onların emirlerine boyun eğmiyoruz. Biz NATO'ya girmiyoruz. MF'yi çağırmıyoruz. Biz kendi tarafımızdayız. Onun için onlar bizi ve cumhurbaşkanımızı sevmiyorlar."

Aşkabad'da Amerikan Kültürü

Freedom House, amacını, dünyada özgürlü ün küresel yayılmasında aktif rol oynamak olarak açıklıyor ve bütün dünyaya demokrasiyi yaymayı hedefledi ini söylüyor.

Ve bakın ne diyor:

"Özgürlük kendi toplumlarını değiştirmek amacına odaklanmış cesur kadın ve erkeklerin çabalarıyla yakalanabilir. Ama tarih göstermiştir ki demokratik haklar için mücadelede dışardan gelecek deste in de toplumların de i imine büyük katkısı olacaktır. Freedom House, bu mücadeleleri destekler, toplumların demokrasiye geçişlerine yardım eder. Açık hükümetleri, insan haklarını, bağımsız yargıyı ve özgür medyayı destekler."
Nasıl size bir eyler hatırlatıyor mu? Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan'dan kulağınıza sesler gelmiyor mu?

Aşkabad'da bir kültür merkezinde ailesi Çinli olan genç bir Amerikalı'yla karşılaştım. Christina Tan'di adı. Aşkabad'daki Amerikan Elçiliği'nde çalışıyordu ve ingilizce eğitim veren okullardan birinin öğrencilerine tiyatro hocalığı yapıyordu. Hayır, amaçlı bir piyes sahneleyeceklerdi. O gün prova vardı.
Sahnenin üzerinde, birbirlerine sıkıca sarılmış beş altı çifte, ingiliz kraliyet dansına benzer bir ey yaptırıyorlardı. Yaklaşık dört saattir çalışıyorlardı.
Çalışmaları izlerken nedense yüreğimde soğuk rüzgarlar esti. Burayı öyle sevmiştim ki sanırım her eyden kıskanır oldum.
Christina Tan'i zorbela konu maya ikna ettim. Amaçları neydi?

"Amerikan Sefareti faaliyetleri çerçevesinde 13 17 yaşarası çocuklarla ocak ayından beri çalışıyoruz. Konferanslar düzenliyoruz. Eğitim kurslarımız var. Tartışma sınıfları oluşturuyoruz. Özellikle gençlere yönelik birçok çalışmamız var. Ayrıca Amerikan üniversiteleriyle buradaki öğrenciler arasında değişim programı uyguluyoruz."
"Sizin kültürünüz ile buranın kültürü arasında büyük bir fark var. Buraya neleri tanıtıyorsunuz?"
"Amerikan kültürünü tabii. Değişik, alternatif bir kültürü tanıtıyoruz."
"Ama bu ülke küresel kültürü benimsemeye pek istekli görünmüyor."
"Biz onlara yepyeni bir kültür sunuyoruz. Başka kültürleri tanımalarına yardımcı oluyoruz. Bazıları çok mutaassıp. Bizim misyonumuz onlara küresel kültürü öğrenme şansını vermek."

İçerdeki genç kız ve erkeklerle dilim döndüğü kadar Türkçe ve Türkmence konuşmaya çalışıyorum. O zaman işin vehametini daha iyi anlıyorum. Sadece ingilizce konuşacaklarını ne Türkçe ne de Türkmence konuşmak istemediklerini söylüyorlar.
Cemal Niyazova 15 yaşında, bir Türk kolejinde ingilizce ve Türkçe öğreniyor, ama ingilizce dışında bir dil konuşmak istemediğini vurguluyor. Sonra mükemmel Amerikan aksanıyla: "20.000 manata bu gösterinin biletlerini satıyoruz ve hasılatını yetimlere başlayacağız" diyor.
Global kültür, daracık aralardan kapı çatlaklarından da olsa her yere sızmaya çalışıyordu. Belki küçük ve gözü dışarıda bir azınlığı etkileyebilirdi, ama gençlerin çoğunluğu Türkmenbaşının çocuklarıydı.
Ertesi gün üniversitede derslerden birine giriyorum.

Sınıfta Gülbahar'a soruyorum:

"Türkiye hakkında ne düşünüyorsun?" Tereddüt ediyor, biraz bekliyor sonra beni kırmaktan çekinir bir tavırla:
"Kendilerine benzemiyorlar. Batılılara benziyorlar" diyor. "Bizde gençlerin çoğu yurtdışına gidebilme hayalleri kurar. Amerika'ya, ingiltere'ye gitme düşü kurar. Burada da öyle mi?"

Gülbahar "Bizim yurdumuz genç, burada kalmalı geliştirmeliyiz" diyor.
Etkileniyorum.
"Atatürk'ün çocukları gibisiniz" diye mırıldanıyorum. Gülbahar mütevazı bir sesle:
"Biz de Türkmenbaşının çocuklarıyız" diyor. Kurban Durdu geldiyev üniversitede Ruhnameden ders veriyor. Ruhname'yi ediniyorum. Türk Kültür Merkezinin tertemiz ve konforlu odasında okumaya başlıyorum. Ve aşağıda okuyacağınız satırlarda gözlerimin bulandığını hissediyorum:

Türkmenoğlu yalnızlık basıp hüzün çamuruna batışında da, coşup kalbin göğsüne sığmadığında da tabiata; daşlara, denizlere, ırmak kıyılarına, çöllere çıkarsın. Kalbin, çocuk uçurtması gibi gökte dalgalanmaya başlar! O an yalan dünyanın tüm dert ıstıraplarını unutup ruh ve mana alemine dalarsın. Yedi iklimi dola san, Türkmen dağından yüz kat güzel dağlara bile çıksan, o dağlar ne senin dilini anlar ne de senin kalbindeki derdi paylaşır! Sen bu yurttan başka yerde, yüreğindeki derdi payla an çölleri denizleri bulamazsın! Türkmence arkı söyleyip Türkmence saz çalarak ya an yağmurları duyamazsın!

"Türkmence Yağan Yağmurlar"

Bu satırlar Aşkabad müzik okulunda hayatım boyunca unutamayacağım bir gün geçirdikten sonra iyice anlam kazandı. Eğer o müthiş yetenekli küçük müzisyenleri göremeden Aşkabad'dan ayrıl saydım, Türkmence saz çalarak ya an yağmurları hiç hatırlayamayacaktım.
Beni okulun kapısında müzikle karşıladılar sonra inanır mısınız bu müzik ziyafeti okulun her köşesinde sürdü gitti.
Zamanın nasıl geçtiği hala bir muamma. Beraber ağlayıp gülerek bir yolculuk yaptık, bir tarihin içinde dola tık.
Oradan ayrılırken tüm dünyanın dertlerini, acılarını ve tüm sırları paylaştığımızı düşündüm. şurası kesindi ki ben bu okula yine gelecektim. Türkmence saz çalarak ya an yağmurları, çağlayan dereleri duyabilmek için.

Daha sonra Bibicemal ve Amangeldi Amanov gibi üstatlarla karşılaştım ve Türkmen CD'leri en zor anlarda bana güç veren kaynaklar oldu. O müzikler dünyaya Türkmence bir sevgi anlatıyorlardı.

Bunca ülke gezdim en çok Türkmenistan'dan etkilendim. Yine Cumhurba kanı Saparmurad Türkmenbaşı'nın cümleleriyle bitirelim.
Yurtsuz millet olmaz, evsiz de aile! Yurt Türkçe'de, milletin evi demek olduğu kadar ailenin, neslin de evidir. Evinin pencereleri senin yüreğinin gözleridir, kapıları sevgi dolu ellerindir. iyi niyetle gelene gözlerini aç, bağrına basmak için kucağını aç.

O, çileli bir yakamdan derlediklerini eserlerine koyuyor, ailenin, akrabaların dostların önemini milletine anlatıyor.
"ki büyük dostun var!" diyor Ruhnamede Türkmen halkına. "Hiçbir zaman döneklik etmeyen, vefasızlık etmeyen, senden yüz çevirmeyen, seni terk edip gitmeyen, sözüne ters cevap vermeyen iki tane dost vardır. Bunlar vatan ve millettir. Vatanının dostlu unu unutma! Milletinin dostlu unu unutma!"

Kaynakça
Kitap: SINIRLAR ARASINDA
Yazar: BANU AVAR
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Günümüzdeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir