Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Halep: Babamın Doğduğu Şehir

Burada Günümüzeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi hakkında konular bulabilirsiniz

Halep: Babamın Doğduğu Şehir

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 18:16

HALEP: BABAMIN DOĞDUĞU ŞEHİR

Şubat 2005 Yolculuğundan


Bir gece vakti vardık Halep'e. Osmanlı kokan sokaklardan geçip bir konağa girdik. Aklımda babam, doğduğu ev... Yüzyıl öncesine ait rüyalar gördüm. Paramparça edilen bir imparatorluktan kalanları gördüm. Hain bir cetvelin çizgileri arasında kalan ailelerin arasındaydım.
Halep işgali yaşamıştı. Özgürlüğü ve esareti yaşamıştı. Ağırbaşlı bir yalnızlığı vardı.
Sınırları yapaydı, o da biliyordu. işgalci kuvvetler, işgal ettikleri tüm ülkelerde yaptıklarını burada da yapmışlardı. Giderlerken arkalarında uzun yıllar at oynatabilecekleri koşulları bırakmışlardı.
Geride parçalanmış aileler kaldı. Bugün bile birbirini yeni bulan ailelerden söz ediliyor. Dedeler çoktan gitmiş torunlar kavuşuyor.
Her bayramda ekranlarda gördüklerimiz boğazımızın düğümlenmesine neden olur. Dikenli teller arasından hasretle sarılan insanlar birbirine hediyeler verir. Sonra cetvelle çizilmiş sınırların gerisine dönerler.

Resim
Arkada babamın sevgili şehri Halep.

Hiç merak ettiniz mı onlar o sınırlara nerelerden gelirler, nasıl yaşar, neyle geçinir, ne düşünürler.
Hep merak ederdim. O kavuşmaları. Sabah Halep'ten sınır köylerine doğru yola çıktık.
Ahmet "Gaziantep'e 60 km burası" diyor.
"O zaman sık sık gidiyorsunuzdur" diyorum.
"Hm, gidiyoruz. Bizim Türkiye'de akrabalarımız var."
"Nerede?"
"Antakya'da."
"Ne yapıyorlar orada?"
"Çiftçilik."
"Gidip kalıyor musun sen orada?"
"Yo, daha bu sene tanıştık."
"Bu sene mi tanıştınız? Nasıl tanıştınız?"
"Babamın dayısının oğlu oraya gitti sordu soru turdu. Bizim künyemizden babamın emmisinin uşaklarını araştırdı. Sonra buldu onları."
Ahmet'i yoldan almıştık. Doğduğundan beri sınırın öte yanından hikayeler dinlemişti.
Ve bir yıl önce artık masalla an akrabalarının gerçek oldu unu anlamı , onlarla tanışmıştı.
Sınırın dibindeki köye Babü'l limon yani "limon kapısı" Köyü' ne bizi o götürmüştü.

Babül Limon Köyü

Önce Nazife'yle tanıştık. Köyün başındaki evdeydi. Evin arkasından Türkiye sınırı görünüyordu.
"Sınırın ötesine bak orada bir Türk köyü var, gözüküyor" tarlaların gerisinde evler görünüyordu.
Nazife, küçükken dinlediklerini hatırlıyordu. "Anam babam anlatırlardı, derlerdi ki çok eziyet çektik, çok sava oldu, çok kan aktı derlerdi."
Sava olmuştu. Hem de ilk büyük dünya savaşı. O sava bir zamanlar aynı ülkenin çocukları olan insanların kar ısına cetvelle çizilmiş sınırlar çıkarmıştı.
Yüzyılın başı. Petrolün en yoğun bulunduğu yer Osmanlı Devleti toprakları.
Osmanlı hasta adam, güçsüz, borç batağında. O halde... Paylaşımın başlayacağı yer de orası.
ingiltere ve Fransa Osmanlı'nın ölümü için aralarında gizli bir antlaşma imzalıyor. Bu antlaşma imzacıların isimleriyle anılıyor. Sykes Picot Antlaşmasıyla tüm Ortadoğu haritası değişiyor Yıl 1916.

Bir emperyalist devlet niye savaşırsa, Fransızları harekete geçiren de oydu. Fransız Dupleix Komitesi o yıllarda Osmanlı topraklarının nimetlerini öyle açıklıyordu:
Kilikya, Suriye, Filistin, Kürdistan ve Musul bize hemen şunları sağlayacaktır:

Buğday: yılda 115 milyon kental.

Petrol: başka hiçbir yerde bulamadığımız ve yarın onsuz büyük bir millet olunamayacak olan petrol. Zira hayati önem taşıyan petrolsüz ne ordu ne deniz kuvveti mümkündür.

Pamuk ve yün: işletmelerimiz bu maddeleri büyük güçlük ve korkunç fiyatlarla ingiltere ve Amerika'dan alabiliyor.

Hasta adamın elindekiler çekiştirilirken kullanılacak en önemli kart etnik karttı. Araplar, Kürtler ve Ermeniler bu i için kullanıldı. Emperyalist devletlerin iyi eğitilmiş ajanları bölgede fink atıyordu.

En ünlü olanı, Osmanlı'dan ayırmak üzere Arapları ayaklandıran para ve silah desteği sağlayan Lawrence'dı.
1918'de savaş bitmiş Osmanlı topraklarının paylaşımına geçilmişti. Mustafa Kemal Fransızlara karşı Halep'te çete savaşı örgütlü yordu. içerden birileri mandacılığı savunuyor, halk direniyordu.

Özellikle Suriye'nin kuzeyi Anadolu'da başlayan mücadeleden etkilenmişti. İbrahim Hananu gibi Suriyeli liderler direniyordu. Hananu İstanbul'da askeri akademide okumuş, İstanbul Hukuk Fakültesi mezunu bir aydındı. Fransızlara karşı direni örgütlü yordu. Mustafa Kemal'le ilişki halindeydi. Direnişe katılmak üzere Suriye'ye birçok Türk subayı gelmişti.
Eğer Mustafa Kemal önderli inde bir ulusal kurtuluş hareketi örgütlenmeseydi, Sivas, Malatya, Adana, Urfa, Antep, Maraş da Suriye gibi Fransız mandası altında olacaktı.

"Ayrılıktan Harabatlık Doğar"

Babü'l limon Köyü camiine doğru yürüyorum. Yanımda Ahmet, İsmail, Nazife. Bugün hicri yılın ilk günü. Babü'l limon'da halk camide toplanmış. İmamın Türkçe vaazını dinliyor. Yepyeni bir yıl için dua ediyor. Zalimlerin şerrinden korunmayı diliyor.
Caminin kapısında bekliyorum. Dışarı çıkıyorlar. Hepsinin başında kırmızı poşular. Pembe yanakları ve sevecen gözleriyle bana çocukları hatırlatıyorlar.
Sohbet başlıyor. En az 20 30 kişi ağır ağır köy odasına doğru yürüyoruz. Heyecanla anlatıyorlar. "Burası bereketli bir köydür" diyor biri.
"Merkeple geçti inde limon ağaçlarının dikenleri gözlerine değermiş! Ondan adı 'limon kapısı' yaa..."
"Burada üç dört Türkmen aşireti var. İlbeyliler var 5.000 6.000 kadar İlbeyli var burada."
Eski ahşap oyma bir kapı. Kapının üzerideki mermerde Arapça 1308 yazıyor. Ben bir masalın içinden mi geçiyorum?
Beni hiç yadırgamıyorlar, sanki uzun yıllardır görüşmemi akrabalar gibiyiz. Birkaç basamak çıkıp köy odasının önündeki çıkmada oturuyoruz. Giderek kalabalıklaşıyoruz.
Hepsinin bir akrabası sınırın öbür tarafında. Her Kurban Bayramı'nda sınırda buluşuyorlarmış.
Yeni gelenler "Çok selam ederiz Türk kardeşlere, büyüğüne küçüğüne" diyor.
Utangaç, çekingen duruyorlar, "Ne olacak bu işlerin sonu, dünya kötüye gidiyor" diyorlar.
Babü'l limon Köyü'nde tıpkı 100 yıl önce olduğu gibi bir arada oturuyoruz. Yeni gelen yılın getireceklerini, endişelerimizi konuşuyoruz.
İran ve Suriye'ye yönelik Amerikan tehditleri hakkında ne düşündüklerini soruyorum. Susup poşusuyla oynuyor mavi gözlü biri. Bir başkası, "Amerika yanlı yapıyor" diyor "Seni kandırıyor ötekini korkutuyor, İslamları ayırıyor, vuruyor, kırıyor..."
"Korkuyor musunuz?" diye soruyorum.
"Türkiye yanımızda korkmayız" diyor, donuyorum.
"Biz hepimiz aynı ülkenin çocuklarıyız aslında" diye mırıldanıyorum. "Babam da Halep doğumlu. imdi iki ayrı ülkedeyiz, ama biz biriz" diyorum. Başlarını sallıyorlar.

Yaşlılardan biri "Ayrılıktan harabattık doğar" diyor. Diğerleri tekrar ediyor. "Ayrılıktan harabatlık doğar."
Sanki hiç ayrılmamışız. Sanki aynı sınırların halkıyız. Yüzyıl önceki gibi saldırganlara karşı en büyük güvence Türkiye. Ne tuhaf! Bir yüzyılın daha başındayız ve aynı tehlikelerden bahsediyoruz.
"Biz birlik oldukça kimse bir ey yapamaz bize gayrı."
Köye geldiğimizi duyan herkes evinden dışarı uğruyor. Türkiye'deki akrabalarıyla buluşmuşçasına bize hoşgeldin diyorlar, sarılıp öpüşüyoruz, onlar bizde akrabalarını görüyor.

Kalabalıkta Kerime'yi fark ediyorum. Öylesine güzel yüzlü, yılların hediye ettiği çizgileri öylesine anlamlı ki. Çenesinde dövmeler var.
"Pek güzel süslerin" deyince utanıyor, gülüyor, "Küçükken etmişler bana" diyor
Arkasındaki yaşlı adam onu dürtüklüyor. "Hadi söyle söyle" diyor.
Hacı Muhammed, Kerime'nin kocası. "Bak şimdi saa ne diyacak. Bunu çek de televizyonda söyle. Bunun emmisinin Antep'te evleri vardı, verem hastanesinin hemen yanı başında. Emmi çocuklarını kaybettik. Bir haber alabilsek."

Hacı Muhammed Antep'e bir kere gitmişti, ama işte o kadar. ki kolunda gençler köy meydanına yürüyen Ayşe Nine'yi gördüm sonra. Biz geldik diye sokağa çıkmıştı aylardır ilk defa. Ona Türkiye'den gelmişler demişlerdi o da "çorapsız fırlamıştı".
100 yaşındaydı. Teyze kızının Türkiye'de kaldığını onu bir daha göremedi ini anlattı.
İçinden bir his ona Perihan'ın hala hayatta oldu unu söylüyordu.
"Televizyonda de ki, Ayşe Türkmen; Perihan'a çok selam ediyor de."

Bir adı da hasret köyü Babü'l limon'un. Bir hicri yılbaşına, 1426 yılına, Babü'l limon'da, dualar ve dilekler arasında asırlık bir köy odasında işte böyle giriyoruz.

Abdülkadir, masmavi gözleri, kırmızı yanaklarını ortaya çıkaran mavi beresiyle tombul ellerini iki yana açıyor, iyi bir yıl için dua ediyor:

"Dünya biraz başımızı ağrıtıyor. İnşAllah umdu una nail olmaz!" "Amin" diyoruz.

Sonra inceden bir Türkü başlıyor. Yine, bir masalın içinden geçiyormuşum duygusu..,
Dünya malı kimseye kalmamı ne Süleyman ne Muhammed ebediyen yaşamış.
Yüzlerce yıldır oradaydılar. Onca kavganın arasında ya adılar. Sert rüzgarlarda eğilerek kırılmamayı başardılar. Yüzlerce yıl daha orada olacaklar.

Weys Ailesi

1918'de Mondros Antlaşması imzalandığında Suriye'yle olan sınır çizgimiz hala belli de ildi. Ayrıca Batılı devletlerin ağzında dolaşan Suriye, Irak ve Kilikya'dan ne kastedildi i de meçhuldü. Sonunda hepsi Osmanlı imparatorluğu toprağıydı. imdi payla ılıyordu. Fransızlar, Suriye'den Şam vilayetini anladıklarını söylüyorlardı. O zaman Halep Osmanlı'da mı kalacaktı. Ellerinde cetvel, haritalar çizenler bile Halep'in iskenderun'un, Kilis ve Antakya ahalisinin Türklerden oluştuğunu kayda geçmişlerdi.
Sava bitmişti ate kes ilan edilmişti. İngilizler tüm anlaşmaları ihlal ederek savaşta işgal edemedikleri Halep, İskenderun, ve Musul'u işgale ate kesten sonra başladılar. Ate kesten 16 gün sonra pervasızca bu kentlere ingiliz bayrakları diktiler.
Sonra oturup anlaştılar; yerlerini Fransız birliklerine bıraktılar.
Osmanlı topraklarından do an yeni devletler biçilirken tarihte hiç görülmedik çekişme ve didişmeler ya andı, arada bölge insanı kaldı.
Çobanbeyli'de arada kalanların torunları vardı, konuk olduğumuz Weys ailesi işte onlardan biri.
Babü'l limon'dan dönüş yolunda Ahmet bizi ailesine götürdü. Birbirinden zeki sekiz çocukla böyle tanıştım.
Evde 13 kişiydiler.
En küçükler yani Hazım ve aza hariç çocukların hepsi okula gidiyordu. Tüm çocuklar gibi derslerden ve oyundan, artakalan zaman televizyon kar ısında geçiyordu.

Cuma, Antakya'da dedesinin akrabalarını bulu unu anlattı. Çocuk gözleriyle Hasan'dan şemsettin'den bahsediyordu. Bir yıl önce tanışmışlardı. "Türkiye ile Suriye'nin arası düzelince biz de birbirimizi bulduk" diyordu. "Artık her bayram kavuşuyoruz."
Hayatımda yedi im en lezzetli kebabı Weyslerde yedim. Yere serilen örtünün etrafında keyifli saatler geçirdim. Çoluk çocuk bizi ağırladılar. Sevdiklerine selam yolladılar.

Sonra Halep şehrine doğru yola koyulduk.
Bu bölgede Fransa'yla kozların paylaşılması uzun zaman alacaktı.
20 Ekim 1921'de Fransa ile Türkiye arasında Ankara Antlaşması imzalandı. Bu bölge Türk bölgesiydi ve Batılı devletler de bunun farkındaydı.
Ve bu nedenle İskenderun sancağı, Suriye'den ayrı bir statüye tabi tutulmuştu. Yapılan antla maya göre İskenderun beldesi için özel bir idare belirlenecek, Türklerin hak ve hukukları korunacaktı. Bu insanların kültürel haklarına saygı gösterilecek eğitim imkanı sağlanacak, diline ve dinine karışılmayacaktı. Ama tüm anlaşmalar kağıt üzerinde kaldı.

Halk arasında huzursuzluk her geçen gün arttı.
Halep'e doğru giderken gün batıyordu. Uçsuz bucaksız ovalar uzanıyordu. Havada ağır bulutlar. Sanki ilerde atlar koşuyordu. Sanki ben doludizgin nal seslerini duyuyordum. Osmanlı bakiyesi bu topraklarda bir yüzyıl önce kimbilir ne dramlar yaşanmıştı. işgal altında kalan, direnişler örgütleyen, savaşan ve şehit düşenlere dualar yolladık.

Bir saat sonra Halep'teydik. Babamın doğduğu yerde. Dedem, padişahın emriyle Halep'e sürülmüştü. Birileri bu Dağıstanlı komutanın fazla güçlendi ini padi ahın kulağına fısıldamıştı. Yaşamının 20 yılını bu kentte geçirmişti. Babam orada doğmuştu.
Sabah otelin terasından bir Türk Şehri olan Halep'e babamın gözleriyle bakmaya çalıştım. Acaba nerede do mu , çocuklu unun anılarını nerelerde toplamı tı.

Abdullah Herdan ve Habib Bey

Dört yüzyıl boyunca Halep idari bir merkez, dahası bir kültür kenti olmuş, cazibesi uzak diyarlara yayılmıştı. Babam oradan bahsederken büyülü bir masal şehrini anlatırdı.
Bir gün boyunca doğduğu yeri aradım. Elimdeki adresi bulmak imkansızdı. Yıllar içinde sokak isimleri caddeler ve pafta numaraları değiştirilmişti.
Abdullah Herdan'la evi ararken tanıştım. Halepli bir emlakçıydı. Garip bir öyküsü vardı.
Anadolu toprakları düşman çizmesi altındayken Abdullah Herdan'ın dedesi Kurtuluş Savaşı'na katılmış. Ve sınırın öbür tarafında kalmıştı. Abdullah Bey'in hayattaki tek isteği Herdan ailesinden birilerine ulaşmaktı.
Biz paftaların arasına dalmışken bu ulu gözlerle bize bakıyordu. Birden ağlamaya başladı.

Şaşkınlıkla rehbere sordum:

"Niye bu kadar çok istiyor bunu?" "Amcaoğlunu, akrabalarını görebilmek için her eyi yaparım, diyor."
Koca adam gözyaşları döküyordu. "Bana yardım edin, onları bulayım."
Halep hasret kokuyordu. Sokaklarda TRT amblemini gören herkes, esnaf, Çerkez balıkçılar "Arapça konuştuğumuza bakma! Biz Türk'üz" diyorlardı. Ailelerinden biri mutlaka Türkiye'de do mu ya da orada ölmüştü.

Halep'in güzelim sokaklarından geçtik, eski konaklarda yemekler yedik. Avlularda, duvarlarda, yerdeki taşlarda bir Osmanlı müziği, yüreğimizde hızlı bir kanun taksimi.
Habib Bey Beyt Vakil'in sahibi. Burası eskiden bir vekilin konağıymış. imdi Halep'in en gözde lokantası. Avluya yayılmış masalar arasında bin bir çiçek, üst katlardan aşağı sarkan yeşillikler, Do ulu bir aydınlatma, mükemmel yemekler ve sunuş.
Habib Bey temiz Türkçesiyle anlatıyor.
"Ben Türkiye ve Atatürk hayranıyım. Bütün kalbimle onu severim. Fikirlerini severim. Biliyor musun bu Türkçe'yi onun hatırı için iyice öğrendim. Ben Lübnan'da okudum. Ve oradaki üniversitede Türk dili diploması aldım. unu iyi bilin biz sizleri her zaman sev dik ve sevmeye de devam edece iz. Benim selamımı götürün oralara, İstanbul'a, Antakya'ya... "

Hatay'da Gövde Gösterisi

Aradan yıllar geçti. Bu topraklar Birinci Dünya Savaşından sonraki 20 yılı belirsizlikler içinde ve Fransız mandası altında geçirdi. İkinci paylaşım savaşı yaklaşırken 1936'da Fransa, manda idaresine son verece ini açıkladı. Suriye topraklarında petrol çıkmamıştı. Ayrıca sistemin içine monte etti i bürokratlar sayesinde Fransa gitse de, kalmış gibi olacaktı.

Ancak giderayak çözülmesi gereken bir sorun vardı, İskenderun sancağı ya da daha sonra Atatürk'ün verdiği adla Hatay.
Atatürk yaşamının son yıllarında bu uğurda her şeyi yapmaya hazır oldu unu söylüyor 1 Kasım 1936'da meclisi açarken "Türklerin yaşadığı İskenderun Antakya ve havalisinin mukadderatı milletimizin en önemli meselesidir!" diyordu. Mustafa Kemal hayatının son yıllarında Batinin göz diktiği bu bölge konusunda tek bir taviz vermeyeceğini her şekilde ilan etti. Gerekirse bir çete savaşını göze alacağını da.
Halep'te otelin lokantasında bir gece daha. Fransız, Lübnanlı, Arap iş adamları... Fransız konsolosu yan masada.
Sofralarda gözü ve damağı mest eden Halep işi mezeler.

Aşağıda Osmanlı saat kulesinin ışıltıları. Kulağımıza gelen Üsküdar'dan tınılar.

70 yıl önce Mustafa Kemal Atatürk'ün bir yemekte Hatay davasını Fransız ve ingiliz elçilerine ne şekilde ilettiğini gözümüzün önüne getiriyoruz:

Yanına komşu ülkelerin genelkurmay başkanlarını alıyor. Fransız Sefiri.

Ponsot'ya dönüyor Hatay meselesinde geri adım atmayacağını net şekilde söylüyor:

"Kendi dostlu umun yanında, şu yanımda gördü ünüz Balkan ve Sadabad Paktı kuvvetlerinin kıymetli, kudretli ve muazzam dostluğu var. Bunun önemini devletinizin anlamamasını tasavvur edemiyorum" diyor.
Aslında o, bir büyük Ortadoğu projesinden söz ediyor. Balkan ve Sadabad paktlarıyla güçlendirilmiş Ankara merkezli bir dış politikayla Hatay konusunda ağzı sulananları durduruyor.

Mustafa Kemal, Osmanlı'dan koparılıp işgal altında kalan bölgelerin bağımsız devletler haline gelmelerini istiyor ve onlarla bir federasyon ya da konfederasyon kurulabileceğini söylüyordu. Hatay meselesi patlak verdi inde Batılı devlet yetkililerinin kar ısına bu planın gücüyle çıkmıştı.
"Ben toprak büyütme meraklısı de ilim. Barı bozma alışkanlığım da yoktur. Ancak anla maya dayalı haklarımızın peşindeyim" diyordu. O, kısaca, emperyalistlere Hatay konusunda tuzaklar kurmaya devam ederlerse, karşılarında halkın silahlı direni ini bulacaklarını söylüyordu.

Sözleri tehditten ibaret de ildi. Fransızların Hatay'da oynadı ı oyunların hemen ardından Atatürk önce Türk Fransız Dostluk Anlaşması'nı feshetti. Ölümünden sadece 5 ay önce ayakta zor dururken bölgeye gitti, Mersin ve Adana'da gövde gösterisi yaptı. Ve 30.000 ki ilik bir kuvveti sınıra yerle tirdi. Ve sanca a bir birlik gönderdi.
Tüm bunlar iki ay içinde gerçekle tirildi ve İskenderun sancağında seçimlere gidildi.
Adı Atatürk tarafından konulan bağımsız Hatay Cumhuriyeti böyle ilan edildi.
O zamanlar çözümler netti, kesin olarak uygulamaya geçilirdi.
1939 yılında Hatay ili Türkiye'ye resmen ilhak edildi. Bir referandum sonucu Hatay halkı Türkiye'den yana oy kullandı.

Dış Politikada Zikzaklar

Tüm bunlardan sonra bir büyük paylaşım savaşı daha patladı. Sava tan sonra Ortadoğu yeniden karıştırılacaktı. Hem Amerika'nın hem Avrupa'nın bölgeye yönelik istekleri vardı. Tıpkı 100 yıl öncesindeki gibi bu hedefler için hep etnik gruplar kullanıldı.
1970'ten 1980li yılların ortalarına kadar Alevi Sünni çatışması körüklendi. Bir ey elde edilemedi. Oyun tutmamıştı.
Mehmet Yuva anlatıyordu. "O dönemde Suriye'de istikrarsızlık yaratmak için büyük çaba harcandı. Ardı ardına suikastlar, provokasyonlar yapıldı 8 Mart 2004'te Suriye'de etnik kökenli bazı çatışmalara ortam hazırlamaya çalıştılar. Kürt kökenli vatandaşlar bu oyuna gelmedi. Bunu kabul etmediler."
Şam'a gelirken Türkiye'nin Atatürk'ün ölümünden sonra değişen dış politikası aklımızdan geçiyordu. Kim çıkarmıştı "Ne Şam'ın şekeri ne Arap'ın yüzü" laflarını. Bundan çıkan olanlar mı?

Her iki ülke de ili kileri geren büyük hatalara imza atmıştı, ama gelin biz çuvaldızı kendimize batıralım:

Atatürk'ün ölümüyle 180 derece tersine çevrilen Türk dış politikasının dönüm noktalarını hatırlayalım.
Atatürk'ün Batı'ya karşı komşularıyla ittifaklara dayandırdığı hatta konfederasyon düşlediği bölge politikası 1949'da tamamen tersine dönmüştü.
Türkiye, ingiliz oyunuyla tüm Ortadoğu'yu altüst eden israil devletini ilk tanıyan Müslüman ülke oldu.
1956'da Süveyş millileştirildi inde emperyalist devletlerin Mısır'a saldırısında Türkiye Mısır'ı suçladı.
1957'de Suriye'nin Sovyetler Birliği'yle yakınlaşmasını bahane edip, Amerika'nın tavsiyeleriyle Suriye sınırına asker yığdı.
1958'de Amerika, demokrasi getirme bahanesiyle Lübnan'a çıkarma yaptığında Türkiye resmen memnuniyetini iletti ve İncirlik Üssü'nü kullanıma açtı.
1960'lı yıllarda belki de Kıbrıs konusunda Batı'nın tavrının etkisiyle yeniden komşularla sıcak ili kiler başladı. 1967'de Arap israil Savaşı başladığında, Türkiye'deki üslerin Araplara karşı kullanılması reddedildi, Suriye'ye yardım yollandı, saldırganlar protesto edildi.
Hamidiye Çariısı bana İstanbulu hatırlatıyor. Ardımda giderek büyüyen bir kalabalıkla yürüyorum. Türkçe konuşanlarla karşılaşıyorum.

Genç birkaç çocuk, yolumu kesip "Biz Türk'üz El Abadi'den (Türkiye Suriye sının) geliyoruz" diyorlar.
O sırada şemsi Ahmet Paşa Camii'nin önünden geçiyoruz.
Dükkanların içinde hep o tanıdık yüzler. Osmanlı esnafı bir yüzyıl öncesinden bize bakıyor. Nasıl mı? Her dükkanın duvarında özenle çerçevelenmiş eski fotoğraflar var.
Bir dükkan sahibine "Bu kim?" diye soruyorum. "Dedem" diyor. Resim 1903 yılında çekilmiş.
Ayrılma vakti geliyor. Bir baba memleketi, bir kardeş topraktan şimdilik ayrılıyoruz. Nihayet rahat rahat buralara gelip gidebildiğimize şükrediyoruz. Dışardan birileri komşularımıza yaklaşırsak uluslararası toplumdan izole edileceğimizi fısıldıyor, içerden birileri de baş sallayıp onlara hak veriyor.
Mehmet Yuva "Türkiye Suriye sınırı 800 km'lik bir sınırdır" diyor. "Avrupa, ekonomik, sosyal, siyasal gücünü birleştirirken bizden komşularımızdan ayrılmamızı istiyorlar. Neden?"

Sonra devam ediyor:

"Bu coğrafyayı bir araya getiren ortak de-er Avrupa ve ABD'yi bir araya getiren ortak de erlerden çok daha fazladır. Ve bu coğrafyada birbirinden çok farklı uluslar da yoktur."

Sesleri duyuyor musunuz? Suriye ya da başka komşularla yakın ve sıcak ili kiler birilerini nasıl da rahatsız ediyor. Ne zaman Atatürk'ün temellerini attığı dış politikayı hatırlamaya başlasak "Aman Batiyi darıltmayalım!" çığlıkları yeri göğü sarıyor. "Biz Batıcıyız! Komşu falan anlamayız" diyor birileri. Peki ya sağduyu ne diyor?
Halklar ne istiyor?

Biz kardeş halklarız. Birbirimize hava ve su kadar muhtacız. Bunu büyük hatalardan geçerek öğrendik. Ayrılıp küçülerek de il yan yana gelerek büyüyebileceğiz. Birilerinin çıkarlarına uymuyor diye birbirimizi görmezden gelmeyi bırakacağız. Kendi başkentlerimizde üretilen politikaların izinden gideceğiz.
İşte Limon Kapısı köyünden Şam'a kadar duyup görüp derlediklerimizin özeti bu.


Kaynakça
Kitap: SINIRLAR ARASINDA
Yazar: BANU AVAR
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Günümüzdeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir