Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

İran Türkleri

Burada Günümüzeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi hakkında konular bulabilirsiniz

İran Türkleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 18:12

"Türkler İran'ın her yerine yayılmıştır" diyor Asgar Fardi. O dış işleri eski bakanı Ali Akbar Velayeti'nin danışmanı. Bir gece, evinde konuşuyoruz.
"İran hükümetinde bakanların yarısı Türk'tür" diyor. "Amerika etnik sınırlar çizmek istiyor" diye ekliyor. "Ben İranlıyım. Ben bilirim ki, Türkiye'ye kar ya sa ben burada üşürüm" diyor.

2005 Ocak ayı, iran'dayız. George Bush "Sırada İran var. Her an müdahale edebiliriz" türü beyanlarda bulunuyor. İran'dan derhal nükleer enerji programım durdurması isteniyor. Öyle bir hava var ki müdahale gün meselesi. Aradan yedi sekiz ay geçiyor. İran sessiz sakin "Enerji ihtiyacım için diğer ülkeler gibi nükleer çalışmalarımı sürdüreceğim" diyor ve Amerikan yönetiminin sert üslubunda yumuşama gözleniyor. Avrupa'dan ses çıkmıyor. Binlerce yıllık imparatorluk İran, kaba blöfleri ciddiye almıyor. ine bakıyor.
Amerika, İran'ı dünyadaki en tehlikeli yerlerden biri olarak niteliyor. İran'a tehditler giderek sıklaşıyor. İran, tıpkı Irak gibi nükleer silah üretimi hazırlı ıyla suçlanıyor.

Son zamanlarda Amerika'nın gizli operasyonlar için İran'a Pentagon komandoları yolladığı haberleri basında dolaşıyor.
Pentagon'un özel timlerinin İran'daki nükleer tesislerin yerlerini tespit etmek için gizli operasyonlar yürüttüğü söyleniyor.
Pentagon'da bu gizli operasyonların başındaki general, üzerindeki askeri üniformayla bir sinagogda "Müslümanlar şeytandır" diye basına demeç veriyor.
Haberler böyleyken biz İran'daydık.

Uzun zamandır İran Parlamentosu'na kabul edilen ilk yabancı televizyon ekibiydik. Milletvekilleriyle, dış işleri mensuplarıyla, öğrencilerle, sanatçılarla ve halkla konuştuk. Oradan Amerika'nın nasıl göründü üne, hayatın nasıl aktığına, tehditlerin nasıl algılandığına baktık.'

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Bush, Roma imparatorlarının taç giyme törenini andıran atafatlı yemin seremonisinden hemen sonra dünyanın bütün ekranlarında bir kez daha yineledi:

"İran'a askeri müdahale masada". Gerekçe fazla yaratıcı de ildi. Irak işgalinde kullanılan senaryonun aynıydı. Galiba iran'da nükleer silah üretimi vardı.

Ama tehditleri anlamak için haritalara bakmak yeterli.
Iran Ortadoğu'nun kalbi. Bölgenin en güçlü ülkelerinden biri. Dünyanın petrol rezervlerinde Suudi Arabistan'dan sonra ikinci sırada. Dünyanın Rusya'dan sonra eh fazla doğalgaz üreten ülkesi.

Dünya petrol taşımacılığının yarısının gerçekleştirildiği Basra Körfezi'nde, en uzun kıyıya sahip ülke.
Amerika ve israil'i diplomatik olarak tanımayan bir ülke.
Ve Irak'tan sonra nükleer silah üretimiyle suçlanan ikinci ülke. Irak bu nedenle işgal edilmiş ve işgalden bir yıl sonra C A, ülkede nükleer silah bulunmadığını resmen rapor etmişti.
Irak keş mekeş içindeyken İran'a yönelik tehditler artarak devam etti. Uluslararası Atom Enerji Ajansı'nın " İran'da nükleer silah üretimi yok" raporuna rağmen suçlamalar sürdü. Iran semalarında Amerikan casus uçakları dolaştı.

Meclisteyiz

İran Parlamentosu'na girmek kolay de ildi. Kapının önüne yığılmış büyük bir memur kalabalığı bir şeyler istiyordu. Aralarından sıyrılıp ana kapıya varmak bayağı zaman aldı. Bunca tehdit altında olan bir ülkede yabancılara karşı alınan tedbirler do al olarak son derece sıkı. Davetli olduğumuz yerlerde bile hareket kabiliyetimiz sınırlı. Dikkatli bir güvenlik aramasından sonra işte iran Parlamentosu'ndayız.

İçerde siyah ve kahverengi giysilerin ağırlığı var. Sıraların arasında mollalar dolaşıyor. İçerde oturum sürüyor. Çok sayıda kadın dikkatimizi çekiyor. Özellikle kadın gazeteciler epeyce fazla. Ben milletvekilleriyle konuşuyorum. Bazılarıyla tercüman aracılığıyla, kimileriyle Türkçe, zaman zaman ingilizce.
Amerika'nın tehditleriyle ilgili sorular genellikle hafif bir gülümseme ve "Irak'ı gördük!" ifadesiyle cevaplanıyor.

Refet Beyat bağımsız bir kadın milletvekili. Çarşafının ardında aydınlık yüzü ve ciddi gözleriyle "Amerika kendi de bilir ki adil değildir" diyor.
"Bakın israil ve Amerika, kendi kitle imha silahları ve nükleer silah üretimlerinden hiç söz etmiyor, ama kendi hedefleri için önlerine geleni suçluyorlar. Amerika ve israil, başka ülkelerdeki her türlü teknolojik gelişmeyi bahane olarak kullanıyor. Biz Uluslararası Atom Ajansı üyesiyiz ve şeffaf bir faaliyet yürütüyoruz, denetleniyoruz. in tuhafı bu ajansa dahil olmayanlar tarafından, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı anlaşmalarına imza koymayanlar tarafından tehdit ediliyoruz."
"Bir de demokrasi konusunda suçlanıyorsunuz. Siz Amerika'nın demokrasi operasyonları konusunda ne düşünüyorsunuz?" diye soruyorum.

Gözlerini açıyor, mükemmel ingilizce'siyle cevaplıyor:

"Biz niye Amerika'nın demokrasi anlayışını uygulamak zorunda olalım bunu anlayamıyorum. Irak'a demokrasi getirdiklerini söylediler. Demek onlar için işgal ve cinayet demokrasi demek."

ABD'nin, iran'a yönelik nükleer silah üretimi suçlamaları yıllardan beri süregeliyor, iran'ın sanayii güçlendikçe suçlamaların boyutları da arttı ve bugün müdahale sınırına dayandı.
2003'te Iran nükleer silahların yayılmasını önleme anlaşmasını imzalamıştı. Ayrıca Uluslararası Atom Enerji Ajansı'nın kısmi denetimini de kabul etmişti. Ama tehditler bitmedi.

Kamal Danıyar, meclisin, Ekonomi Komisyonu Başkanı. "Bence asıl Amerika zor durumda. Saldırganlaşması zor durumda olduğunun bir göstergesi. Biz onlarla değil, mazlum milletlerle işbirliği yapıyoruz. Biliyorsunuz, Amerika ve israil'le aramız iyi de il, ama siz, Türkiye, onlara yakınsınız. O iki ülke, öncelikle Suriye, İran ve Türkiye'nin arasını açacak. Hedefleri bu. Unutmayın Suriye ve Irak, Osmanlı toprağıydı. Kim ayırdı onları, bölgeyi kim parçaladı, ingilizler ve Amerika."
Meclisten çıkıp İran'ın büyük kapalı çarşısında dolaşıyoruz. Önümüze gelen herkesle konuşuyoruz. Esnafın, alı veri edenlerin çoğuyla Türkçe anlaşıyoruz.
Halk siyasetin nabzım tutuyor. İran siyasetinde belirleyici role sahip küçük esnaf, Amerika'nın tehditlerine kulak asmıyor gibi görünüyor. Orada geçirdi imiz yarım gün içinde konuştuğumuz herkes bize, nükleer enerjiye sahip olmanın güçlü ve bağımsız bir ülke olmanın ilk artı oldu unu, nükleer enerji santrallerinin çoğalmasının ve ihtiyaç duyulan yakıtın diğer büyük devletler gibi ülke içinde üretilmesinin gerekti ini söylüyorlar.

Bir halıcı:

"Her memleketin var. ABD'nin, ingiltere'nin var. Bize engel oluyorlar. Türkiye'ye engel oluyorlar. Biz istiyoruz, özümüz için. Ekonomimiz için" diyor.
Bir seyyar poşaçacı "Amerika, zulüm yapıyor. Ama biz zalimden korkmayız" diyor.
Çarşıda konuştuğumuz herkes Türkiye'ye sevgi dolu selamlar yolluyor. "Bu bölgede yan yanayız, kom uyuz ve birbirimize muhtacız" diyor.
Akşam Türkiye Büyükelçiliği konutuna davetliyiz. Tahran'ın en güzel yerinde, belki de en güzel elçilik Türkiye'nin Iran Büyükelçiligi. Dış kapıdan içeri girdikten sonra dört be dakika yol sürüyor. Ormanlar arasından geçerek konuta varıyorsunuz. Atatürk'ün isteğiyle, o dönem mimarisiyle yapılmış, geçmişin kokusunu taşıyor. Restore edilmiş salonun içinde bir havuz ve koca şömine, her yer ye ilişkler içinde ve sıcacık bir ışıklandırma. Elçilik konutuna hayran kalıyoruz.

Sefiremiz bir sanatçı. Bir keman virtüözü. Bozkurt Aran, yemek sırasında "Bu rejimin en büyük özelliği ihtilalci olması" diyor. "Dünyaya kafa tutuyor ve ili kilerini bazen geriyor. Düğünün 400 yıldır aynı sınırları paylaşıyoruz. Son zamanlarda ticari ilişkilerimiz daha da canlanıyor. 2003 yılın rakamlarında bölgede üçüncü büyük yatırımcıydık."

Rıza şah Atatürk'ü örnek Almıştı

O gece sefaret konutunda Büyükelçi Bozkurt Aran'ın eşi Zeynep Aran'ın büyüleyici müziğini dinlerken, iki ülkenin tarihin belli noktalarında paylaştıklarını düşündüm.
1934'te Rıza ah ilk yurtdışı gezisini Türkiye'ye yapmıştı. Atatürk'le bir ay geçirmiş ve ülkesine döndüğü zaman yeni Türkiye Cumhuriyeti ona ilham vermişti.
8 Temmuz 1937'de Atatürk'ün önderli inde, Türkiye, İran, Irak ve Afganistan'ın oluşturduğu Sadabad Paktı, Tahran'da imzalanmıştı.
Iran ve Türkiye. Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda Batı için çok de erli olan bu ülkelerin her ikisi de yabancı işgali altındaydı.
1920'lerde her iki ülke için de bağımsızlığı kazanmak temel hedefti ve her iki ülkenin ortak düşmanı ingiltere'ydi.
On yıl içinde İran, Atatürk devrimlerini örnek alarak kendini Kemalist ilan eden Afganistan ve Osmanlı'dan kısa bir süre önce koparılan Irak, Batı'nın göz diktiği Ortadoğu'da, mükemmel bir ittifak gerçekleştirmişlerdi.
Atatürk için Ortadoğu'da birlik çok önemliydi. Çünkü o güne kadar bütün tehlike Batı'dan gelmişti.

Tüm bölgede önemli bir güç olu turan Sadabad Paktı'nın imzalandığından sadece bir yıl sonra Atatürk ölmüş, emperyalist güçler ikinci paylaşım savaşına girmişlerdi. İran yeniden işgal edilmiş Rıza şah sürgüne gönderilmiş, yerine oğlu Rıza Pehlevi geçmişti.

Kısa zamanda İran, ingilizlerin ve Amerikalıların at oynattığı bir alan haline geldi, o dönemde Türkiye'de, iran'dan söz ederken sadece Süreyya ve Farah Diba hatırlandı, iki halkın derin dostluğu unutuldu, iran'a ili kin bilgiler magazin haberlerine indirgendi. Komşularımızla ilişkilerimiz Batılı rüzgarların etkisin deydi.
Tam o sırada beklenmedik bir ey oldu. 1950'de Iran halkı Batı'yı şaşkına çevirdi.

Dr. Musaddık ve Batı'nın Korkusu

Dr. Musaddık, komünistlerden toprak soylularına kadar halkın büyük bir çoğunluğunun desteğiyle başbakan seçildi ve İran'da, yabancı ülke ayrıcalıklarına son verildi.
İran'ın tüm petrolünün üzerinde oturan ingiliz petrol şirketi feshedildi millileştirme hareketi başlatıldı. Bu Batı'nın çıkarlarına kar ı ciddi bir tehditti ve gereği yapıldı.

Dr. Musaddık öldürüldü. Sadece üç yıl iktidarda kalabilmişti, Batı ve i birlikçileri aha iktidar koltuğunu hediye ettiler.
1954'te ingiltere'yle yeniden petrol anlaşması imzalandı ve İran, 25 milyon sterlin devletleştirme tazminatı ödedi.
ahın geri dönüğü İran halkına çok pahalıya mal oldu. imdi Ortadoğu'ya demokrasi vaat edenler, 1953'te İran'da demokrasiyi bir darbeyle yok etmekle kalmadılar, yıllar süren baskı ve zulme göz yumdular, toplu katliamlara seyirci kaldılar ve böylece 1979 devriminin ön koşullarını hazırladılar.
Ayetullah Humeyni ismi işte ilk o zaman duyuldu. 1960'lı yıllarda halkın direni inin sembolü oldu.
Önce Türkiye'ye sürüldü, sonra uzun yıllarını Paris'te sürgünde geçirdi. İran halkı bu sembolün gücüyle yeniden örgütlenmeye başladı. Çok kısa bir sürede bu güç orduya sızdı. Sokaklar kaynıyor, çatışmasız gün geçmiyordu.

16 Ocak 1979'da ah ailesi ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Önce Mısır'a sonra da Bahamalar'a gittiler. Türkiye'de büyük medya yine sadece işin magazin kısmını işledi. İran'daysa bir döneme nokta konmuş, sarayların önünde ah ailesinden sadece çizmeler kalmıştı.
Sarayın önüne doğru yürürken karşılaştığım heykel, ya anan yılların bir özeti gibiydi. Heykel devasa olmalıydı. Çünkü çizmeler bile insan boyundaydı. Ve sadece bronz çizmeler oradaydı. Üstü kesilip alınmıştı.

1 şubat 1979'da Humeyni, Paris'te geçirdiği uzun bir sürgün hayatından sonra, Tahran'a döndü. Havaalanında 3 milyon ki i tarafından karşılandı.
Humeyni'nin ilk icraatı israil'le ilişkileri kesmek oldu. Sonra Tahran'da Filistin Kurtulu Örgütü bürosunun açılığını yaptı.
Gelişinden iki ay sonra, İran halkı tarihinde ilk kez bir referanduma gitti ve İran İslam Cumhuriyeti'nin kuruluğu ilan edildi.
Humeyni kısa süre sonra, ABD'yle askeri işbirliğinin bittişini açıkladı.

4 Kasım 1979'da Tahran'daki Amerikan Elçiliği bir grup öğrenci tarafından basıldı ve büyükelçilik personeli ancak bir buçuk yıl sonra ülkelerine iade edildi. İran Amerika'yla başlarını tamamen koparmıştı. Batı'ya açılan tek kapısı, komşusu Türkiye'ydi.
Türkiye, ağır baskılara karşın İran'a ambargo uygulamayı reddetti, komşu İran'a kapılarını açık tuttu.
1980'de tüm bu kaos suni olarak yaratılmış bir savaşla taçlandı. Irak, İran'a sava açtı. Komşu ve akraba iki halk kıyıma uğradı. Saddam Amerika'nın desteğiyle bölgede sekiz yıl sürecek bir savaşa imza attı. O zaman 23 yıl sonra (2003'te) başına gelecekleri hayal bile etmiyordu.

Tarih Bizi Birleştiriyor

iran Dış işleri Bakanlığı'na girerken, yarım asırdır bölge ülkeleri arasındaki barışın nasıl dinamitlendi ini yıl yıl aklımdan geçiriyordum.
Dış işleri Bakan Yardımcısı Muhsin Eminzade, Doğu'nun zarif ama sert üslubuyla "Bölgede bağımsız, güçlü ve birbirleriyle iyi geçinen ülkeler birilerinin işine gelmiyor. Mesele budur" diyor.

"Tarih ve coğrafya bizi birle meye ve bir güç oluşturmaya zorluyor. İran ve komşularının kültürü de tarihi de benzerlikler taşır. Coğrafyaya iyi bakın. Türkiye için İran'la iyi ili kiler içinde olmak ya da İran için Türkiye'yle iyi ilişkiler kurmak bir avantajdır. Daha da önemlisi bir zorunluluktur. Unutmayalım ki bu bölgede huzur ve istikrar istemeyen birçok odak var. Bazı ülkeler bu coğrafyayı karıştırmaktan çok hoşlanıyor. Dolayısıyla iki komşu olarak çıkarlarımızı iyi tartmak ve sağlam bir işbirliği içinde olmalıyız."

İngilizceyi mükemmel kullanıyor ve gözlerinden kıvılcımlar saçıyor. Yüzü zarif ve mütebessim. Sert ifadeleri söylerken bile yüzündeki bu ifade kaybolmuyor.
" İran ile Türkiye'nin iyi geçinmemesi en çok kimin işine gelir diye düşünsek, yeterli" diyorum.
"Bu iyi bir sağlama olur" diyor. "Kimler Türkiye'de ve iran'da halka karşıysa, kimlerin bizim pazarlarımızda çıkarları varsa, onlar iki ülkeyi birbirinden uzaklaştırmaya çalışır. Unutmayalım bu bölgede yaratılan kargaşa birilerinin bu coğrafyaya gelmesine yarıyor. Hatta bölgeye yerleşmelerini sağlıyor. Hatırlayın Amerika buraya Taliban ve El Kaide sayesinde geldi ve yerle ti."

Türkçe "Bahane" diye mırıldanıyorum. Gülerek Türkçe "Evet bahane" diyor. "Bize uygulanan çifte standarda bakın" diyor. "Yanı başımızda israil, nükleer silah dolu. Ama kimse onlara bir ey söylemiyor. israil, bölgede askeri amaçlı endüstri geliştiriyor, silah üretimi yapıyor. Biz barışçıl amaçlarla sanayi yatırımları yapınca kıyamet kopuyor."
Bölgede uygulanan politika, Batılı devletlerin uzun yıllardır izle ye geldi i bir politikaydı. Öncelikle bölge ülkeleri birbiriyle yakınlaşmayacak, her fırsatta kavga etmeleri sağlanacak. Darbeler düzenlenecek, söz dinleyen adamlar başa gelecek, eğer halk isyan ederse uygun bir formülle bastırılacaklardı. 1980'lerde bölge yangın yeriydi.
Iran Irak Sava ı sahneye konulmuş, Türkiye'de PKK terörü tezgahlanmıştı.

Sonra Amerika, aniden Ortadoğu'nun kalbindeki yerini kaybetmiş, israil güçlü bir düşman kazanmış, İran denetimden çıkmıştı.
Batı'nın "demokrasi" oyunlarına kapalı olduğu için sivil toplum örgütleri adı altında ülke içinde faaliyet gösterilemiyordu, ama tarihin en eski kavimlerini içinde barındıran bu ülkede etnik gruplar dışardan kışkırtılabilirdi. Türkiye'ye karşı oynanan Kürt kartı gibi, İran'da da Türk kartı masaya sürüldü.
Özellikle Azeri Türklerine ağırlık verildi. 70 milyonluk İran'da sadece Azeriler değil, Türkmen, Bahtiyarı, Kaşkay gibi Türk dili konuşan 25 milyon insan ya ıyordu ve bunlar çoğunluğu olu turan Azerilerin önderli inde ayaklandırılabilirdi.

Bu amaçla liderler yeti tirildi. Federe İran propagandası yaptırıldı. İran'ın tek kurtuluşunun bir Amerikan müdahalesi olacağı bile söylendi.
Güney Azerbaycan Milli Uyanı Hareketi lideri Mahmut Ali Çöhreganlı, uzun zamandır Amerika'da yaşıyordu ve ABD'nin İran'a "demokrasi" getireceğini savunuyordu. Olası bir müdahalede ABD'yle işbirliği yapacaklarını da söylüyordu.

Bakan Bush şubat başındaki konuşmasında, İran halkına "Özgürlüğünüz için ayaklanın! Irak halkına verdiğimiz desteği size de vermeye hazırız!" diyordu. Böyle bir cümle, ancak bir mizah dergisinde yer alabilirdi. Ama Bush'un ağzından tarihe geçti.

Bir Türkiye Sevdalısı: Asgar Fardi

İranlı aydınlarının çoğu gibi, Dış işleri Bakanlığı eski danışmanı Profesör Asgar Fardi de bölgede olup biteni net görebilenlerden biri.
"ABD, hürriyet, demokrasi bunalımı başlattı. Bunu önce Balkanlar'da başlattı. Afganistan, Irak, Türkiye, derken İran'da da yaymak istiyor. Amerika şu anda İran'da Türk ve Kürt meselesini destekliyor. Buradan kaçmış Türklerin, Azeri Türklerin bazılarını şişirişyor. İran'da Azerbaycan Türk ayrımını söz konusu etmeye çalışıyor. Bunu eskiden Türkiye mecrasından İran'da yapıyordu. Şimdi Türkiye biliyor ki, bu, kendi başına da sorun olabilir. Biz kendi etnik meselelerimizi kendimiz tez mi tez çözmeliyiz. Amerika, bu işe büyük para harcıyor. İran'da etnik grupları desteklemek için 50 milyon doları aşkın fon yatırdığı söyleniyor."
Bölgede büyük çaplı de i imler, etnik esasa göre bölünmüş ve kolay hazmedilir küçük devletler yaratılması projeleri artık sır de il. Aslında her ey açık istihbaratla gözümüzün önünde. Daha bir yıl önce Washington Post, Amerikan yönetiminin Fas'tan Çin sınırına kadar 22 ülkenin siyasi ve ekonomik coğrafyasını değiştirmeyi hedefledi ini yazdı.

Bu değişim için Türkiye'nin merkez üs seçildi ini de ekledi.
Asgar Fardi, 'Türkiye ve İran birbirine karşı çok açık olmalı. Garp'ın, Batı'nın, tek dişi kalmış canavarın çökmekte oldu unu görebilmeliyiz. Bunu görebildi imiz zaman birbirimizin de erini iyice anlarız. Biz, birbirimize muhtacız. Hava kadar, su kadar muhtacız."

Şiraz'da Bir Buluşma: Kaşkaylar

Türklerin en yoğun yaşadığı Tebriz'e gidemedik. Onu bir sonraki seyahate bıraktık, ama Türk dili kullanan birçok aşiretin bulunduğu Şiraz yakınlarında İran'ın güneybatısında dolaştık.
Uçakla Şiraz Havaalanı'nda iner inmez, saatlerce Enformasyon Ofisi'nden izin bekledim. Göçerlere gidecektim, iş uzayınca, kendi başımıza gitmeye karar verdik. Enformasyon Ofisi'nin önünde, dizi dizi taksiler. Şoförlerden birine gözüm takılıyor. Yanına gidiyorum. "Selamünaleyküm" diyorum. Gülümsüyor. Kırık bir Türkçe'yle konu maya başlıyor. Türk kökenli. Uzun yıllar önce sınırlar arasında kalanlardan biri. Çok uygun bir fiyata Halil'le yollara düşüyoruz. Tam olarak nereye gideceğimizi bilmiyoruz. Halil, göçerler için geç kaldığımızı düşünüyor.
Tarihin ilk krallıklarının kurulduğu yerdeyiz. Dünyayı sarsan imparatorluklar bu topraklarda oturmuş, ilk kitaplar, ilk şiirler buralarda yazılmıştı. 3000 yıl önce Batı'da barbarlık hüküm sürerken, burada sanat icra ediliyor, resimler yapılıyordu.

Resim
Piruzabad'dan bir grup Kaşkay Türkü.

Bu bereketli topraklarda paylaşım da ve sava da hiç eksik olmamıştı. Şiraz'dan yola koyulur koyulmaz her 10 15 kilometrede bir tabelalar karşımıza çıkıyor. İran Irak Savaşı'nda ölen genç askerlerin portreleri bize kanlı bir geçmişi hatırlatıyor. Tabelalar savaşı haykırıyor. Bu toprakların çok zengin ve o nedenle de çok çileli oldu unu anlatıyor.

İki saat sonra Firuzabad'ı geçiyoruz. Kamyoneti yatak yorgan yüklü bir adamı durduruyoruz. "İki saatlik yolumuz var, takılın peşime Kahramanilerle tanışın" diyor. Yüzü bizden, kelimeleri bizden, kendimi Anadolu'da hissediyorum..
Halil'le durumu tartıyoruz. ki saat daha gitsek geri dönebilecek miyiz?. Önce iki saat daha yolculuğu göze alıyoruz. Ve aniden yolun kenarında Gohar ile Marya'yı görüyorum. Ve onlarla kalmaya o an karar veriyorum.
İlk bakışta Gohar'ın nefti yeşil, yere kadar uzun, etekleri farbaları kostümüne gözüm takılıyor. Başında siyah tülbendi, kapkara gözleri ve elinden tuttuğu Marya'nın papatyaları kıskandıran güzelliği. Onun da elbisesi farbalalı, fistolu, rengarenk tastamam.

"Nereye gidiyorsunuz?" diyorum. Yolun kenarında yabancı bir araba dursa içinden yabancı kılıklı bir kadın, birkaç adam inse ve böyle damdan düşercesine bir soru sorsa ne yaparsınız?

Onlar çok do al karşılayıp cevap veriyor:

"Aha" diyor Gohar (yani Güher), sanki beni yüzyıldır tanıyor "Köye yürüyoruz." "Yürümeyin, arabaya binin beraber gidelim" diyorum. Hiç düşünmüyor, ikisi arkada yanımda, kimim neyim anlatıyorum. "Tamam, misafirimiz ol" diyorlar.

Bir zamanlar göçerlermiş. Şimdi Hüseyinabade Surai Köyü'nün sakinleri. Onlar Kaşkay Türkleri. Gohar, garip misafirleriyle gururlu, alıyor bizi, diğerleriyle tanıştırıyor. Bu kuş uçmaz kervan geçmez köyde herkes Türkiye'yi gayet yakından izliyor. Köyün gençleri, bizim Türkiye'den geldiğimizi duyunca "Hasan ağ!" diyor "Galatasaray!" diyor. Köyün orta yaşlıları "ibrahim Tatlıses!" "Emel Sayın!" diyor.

Ben güzel gözlü, çivit mavisi tülbendi bir kadına:

"Sen hangi boydansın?" diye soruyorum.

"Kaşkay'ız" diyor gülen gözleriyle. Köyün içinde yürüyoruz. Arkamızda 50-60 kişi.
Gohar'a dönüyorum. O köye girdiğimizden beri sa kolumda. "Neyle geçiniyorsunuz Gohar?"
Ne eyle "Kabak çiçeği, halı dokuyoz" diyor.
"Halı yapmak zor mu?"
"Çetindir" diyor, yine gülüyor.
Beni halı dokuyan akrabalarının yanına götürüyor. Yan yana birkaç oda. Odalar arasında camsız pencereler. Hava soğuk. Halı tezgahının olduğu odanın kapısı dışarıya açılıyor. İçerde iki genç kadın yere oturmuş, dünyanın en güzel halılarından birine carı veriyor. Pek konuşmuyorlar. Çocuklar camsız pencereden merakla bana bakıyor.
Halıcılık, hayvancılık ve tarım yapıyorlardı. Artık göçmüyorlardı, ama her an gidecekmiş gibi yaşıyorlardı. Gohar'ın. tıpkı göçer çadırı gibi bir tarafına yastık, yatak ve önemli eşyaların yığılmış odasına dönüyoruz. Odaya girebilen giriyor. Sanırım küçük bir odada yaklaşık 20 kişiyiz. Giremeyenler dışarıda bekliyor. Bize ikram edebildikleri neleri varsa getirip önümüze koyuyorlar. Çay, birkaç salatalık, bir iki hamur ve şekerleme. O odada Anadolu'nun sıcaklığını hissediyoruz.
Gohar'ın oğlu bu toprakların sesini bize hediye ediyor. Odada kilerin hepsinin eşliğinde bir Kaşkay Türküsü söyleniyor. Odada bizlerden başka Sibel Can da var. Yeni ve antensiz olduğu için kullanılamayan bir televizyonun köşesine sıkıştırılmış bize bakıyor.
Akşam olmadan odadakilerle dışarı çıkıp bir resim çektiriyoruz. Arabamıza binerken selamlar topluyoruz.
"Bizim için Türkiye'ye bir selam söyleyin!"
"ibrahim Tatlıses'e bizden selam söyleyin!"
"Sibel Can'a da selam söyleyin!"

Gün batarken onlardan ayrıldık, iki halkın ne kadar birbirine yakın oldu unu kalplerin nasıl aynı tonda attığını bir kez daha anladık.
İran'da Araplar, Türkler, Kürtler, Lurlar gibi kavimlere bağlı yüzlerce aile topluluğu vardı. Bahtiyariler, Boyarahmadlar, Kermanlar, Beluciler yüzyıllar ötesinden bugüne diller, renkler, adetler taşımışlardı. Böylesine çeşitlik gösteren etnik gruplar, bugün bölgenin gerçeklerini anlayamayanlar için oynadıkları taşlar olarak görülüyorlardı.

Aynı aşirete, aynı etnik topluluğa ait insanlar "Birinci Petrol Savaşı" diye adlandırabileceğimiz ilk dünya savaşında cetvelle çizilmiş sınırların bir o yanında, bir bu yanında kalmışlardı. Dünyanın uzak köşelerinde onlarla ilgili hesaplar vardı.
Tahran'ın tarih dolu sokaklarından Tahran Üniversitesi'ne doğru giderken dilbilim öğrencisi mihmandarımız Celil'le bunları konuşuyorduk.
"İran'da kuzeydoğuda Azeriler var. 16 17 milyon. Batısında Kürtler var. Kuzeydoğu tarafında Türkmenler var. Ve Horasan bölgesinde Afganlar. Kaşkaylar Şiraz'da bulunuyor. İran'ın güney bölgesinde Araplar var. Bunların hepsi yıllardır bir denge içinde yaşıyor. Ama Amerika bu dengeyi bozmaya çalışıyor."
Etnik ayrılıkları körüklemek eski ve bildik bir hikaye. Batı bunu son yüzyılda dünyanın her yerinde enine boyuna uyguluyor. Son 20 yıldır buna "demokrasi" havariliği eşlik ediyor.

Son yıllarda uydu antenli televizyonların, internet kullanımının yaygınlaşması, sava sonrası büyüyen ve zenginle en İran'da, Batı'nın, genç nüfusa yönelik propagandasına zemin hazırlıyor.
Haziran 2003'te Tahran Üniversitesi'ndeki öğrenci gösterileri Batı medyasında geni yer almış, "İşte İran'da muhalif hareket başladı!" "Bir millet uyanıyor!" manşetleriyle verilmişti.

Batılı sivil toplum örgütleri Balkanlar'daki ve Kafkasya'daki kadar rahat faaliyet gösteremedikleri için imdilik daha çok internet ve illegal radyo yayınlarıyla çalışmalarını sürüyordu.
Propagandalar küçük ve zengin bir azınlığa mensup genç kesimde az da olsa yankı bulmuş görünüyordu.

Üniversitenin önünde modern giyimli, saçları özenle taranmış, yürüyüşü, duruşu afralı "bir genç adam:

"Biz Amerika'nın bu toprağa gelmesini bekliyoruz. Burada hiç demokrasi yok" diyor.
"Demokrasiyi İran'a Amerika mı getirecek?"
"Evet! Çünkü hiçbir zaman bu devlet bize demokrasi getirmedi.

Bir tek yol kaldı:

o da Amerika'nın buraya demokrasi getirmesi."

Acaba onun için demokrasi ne ifade ediyor, merak ediyorum.
"Mesela..." diyor, susuyor. " arkı söylemek bile yasak. Ben single yapmak istiyorum."
"Başka?"
"Mesela kızlarla dolaşamıyoruz, elele dolaşmak bile yasak."
" arkı söylemek, kızlarla el ele dolaşmak istiyorsun. Hepsi bu mu?"
Susup gidiyor. Rehberimiz Celil "Bak, bak!" diye omzuma vuruyor. Bizim genç adam bir kızla güle oynaya caddeyi geçiyor.
Yabancı propaganda son hızla sürerken, itiraf etmek gerekir ki İran, basını, televizyonu ve çeşitli yayınları kullanarak halkı eğitme işini büyük bir dikkatle yapıyor. Kendi rejimini koruma adına Batı'nın propagandalarına kalkanlar oluşturuyor. Bunun en bariz örneği yılda 3.000 animasyon film üreten İran Devlet Televizyonu'na başlı SABA animasyon şirketi.

İsmail Bey, İran Devlet Televizyonu'ndan ve SABA'nın kurucusu.
Büyük, donanımlı bir binada, animasyon filmler yapan ressamlar arasında dolaşıyoruz. Sonra Amerika'dan yeni dönmüş, biraz da Amerikanlaşmış genç bir İranlı animasyon ustasının tercümanlığıyla İsmail Bey'in sohbetini dinliyoruz.

"Kendi kültürümüze dayalı ileri teknikle uygulanmış animasyonlar üretiyoruz. Çok zengin bir kültüre sahibiz ve bunu animasyona taşıyoruz. Çocuklarımıza kendi geçmişimizi kendi yazarlarımızı, şairlerimizi küçük ya ta öğretiyoruz. Bakın birkaç hafta önce Belucistan bölgesinde yapılan kazılarda 5000 yıl öncesine ait bir vazo bulundu. Üzerinde sekanslar anlatan kareler vardı. Animasyon binlerce yıl önce burada başlamıştır. Bunun farkında olmak lazım." ,
40 yaşlarında bir adamdı. Heyecanla konuşuyordu.

"Türkiye ve İran, çok önemli kültürel birikimlere sahip iki kardeş ülkedir. Batı, her eyi bizlerden öğrendi. Biz, onların aslında sahip olmadıkları eylerin ardından gideceğimize, bize ait olanları yüceltip gurur duymalıyız. Kendi kültürümüzü kendimiz aşağılarsak, yabancılardan nasıl saygı bekleyebiliriz ki."
Akşam oldu unda Tahran'ın ünlü şehir tiyatrosunun güzel binasının önündeydik. Yuvarlak binanın önünde gitar çalanlar, nağmelere kendini kaptırıp dans edenler bile vardı. İnce, uzun boylu bir kız, yanındaki adamın önünde dönerken saçlarından eşarbı aşağı kaydı. Zaten eşarplar varla yok arasıydı.

İki Ünlü Sanatçı

Biz tiyatroya girdik. Asyalı, anlamlı siyah gözleri dik dik bakan, yüzünün yarısı karanlığa gömülmüş bir aktörün portresine bakıyoruz. Birazdan onun bir oyununu seyredeceğiz. Rıza Kianian, iran'ın ünlü sanatçılarından biri. O makyajını yaparken iki ülkenin kültürel yakınlığından, iç içe geçmiş lisanından söz ediyoruz.
Konservatuarda okuduğumu ve bir dönem profesyonel tiyatro yaptığımı söyleyince "Bir teklifim var" diyor. "Sen Türkçe konu , ben Farsça konu ayım. Bir oyun sahneye koyalım. Müthiş bir fikir de il mi? Biz bunu Japonlarla yapacağız. Proje Kültür Bakanlığı'nda." Bu teklifi, Türk tiyatrocularına ileteceğime söz veriyorum.
"İran'da yerleşik bir tiyatro kültürü var. Tesettür ve yasaklar tiyatroyu etkilemedi mi?" diye soruyorum. Beni üst kattaki sahneye gönderiyor. "Bak nasıl halletmişler" diyor.

Büyük Adam Ağlama! adlı oyun sahnede. Usulca içeri giriyorum. Sahne düzeni mükemmel. Dekor yaratıcı. Kalabalık bir sahne. Ve kadın sanatçıların hepsi peruklu.
Tiyatro'dan çıktım, ünlü oyun yazan Pari Saberi'yle İrandevum var. En son Mevlana ile Tebrizi'yi yazmış, oyun seyirci rekorları kırmıştı. Sanırım Rafsancani'yle akrabaydı. İran'ın en saygın sanatçılarından biriydi ve büyükelçimiz onunla tanışmanın bir mutluluk oldu unu söylemişti.
Tahran'ın en güzel yerinde, müstakil bir evi var. İçi Doğu antikalarıyla döşenmiş.
Hint, İran ve Fransız etkisi seziliyordu. Başında kırmızı bir tülbentle geldi. Hafif bir makyajı vardı ve güzel gözleri ilerleyen yaşına rağmen "Ben buradayım" diyordu.

Çaylarımızı yudumlarken ahenkli sesiyle konuşuyor:

"Bizim 3000 yıllık beraberli imiz ve ortak bir kültürümüz var."
"Benzerliklerimiz çok" diyorum.
"Bakın" diyor. "Biz çok duygusal insanlarız. Mantıklı de iliz. Fransızlar gibi kartezyen de iliz. ki kere iki, dört etmiyor her zaman..."
"Siz 13 yaşında ailenizle Paris'e gittiniz. Eğitiminizi orada aldınız ve sonra 30 yaşında her eyi bırakıp geri döndünüz. Üstelik burası karmakarışıktı, sava vardı. Neden Batı'da kalmadınız?" diye soruyorum.

"Çünkü köklerim burada" diyor. "Her şeyimle buraya aidim. Bu zengin kültürün bir parçasıyım. Köklerini unutan sanatçı, yaratırken neyi referans alabilir ki! Ülkesiz sanatçı olunmaz ki!"

Iran Irak Savaşı sırasında bazı aydınlar kendilerini yurtdışına atarlarken, o ülkesine dönmüştü. En üretken olduğu dönem o dönemdi. Sava sürerken o var gücüyle çalışıyor, oyunlar yazıp yönetiyordu. Çocukken ayrıldığı ülkesinin derin kültürünü keşfediyordu.
Ziyaretimin sonunda bana salonun bir köşesinde duran bir portreyi gösterdi. Siyah beyaz, genç bir kadın portresiydi bu. Çok güzeldi. Koyu, büyük gözleri yargılar gibi bakıyordu. Uzun saçları omuzlarına dökülüyordu. Merakla bana baktığını görünce anladım. O, 40 yıl önceki Pari Saberi'ydi.
Doğduğunda şah, Atatürk'ü ziyaret ediyordu. Musaddık'ı, Rıza Rehlevi'yi, Humeyni'yi izlemişti. İran'ın en Batıcı zamanını, en koyu İslam'ı yaşamıştı. O bir Doğulu sanatçıydı. "Tevekkül edeceksin" diyordu. Son yazdı ı oyun Mevlana hakkındaydı.
Ben İran'a giderken ve döndükten sonra sorulan soruların büyük bölümü, başımı nasıl kapattığım ya da İran'da bir kadın olarak neler hissetti imle ilgiliydi.

Tüm bölge yangın yerine dönmüş ve bu daha bir başlangıçken öncelikleri iyi saptamak gerek diye düşünüyorum, İran'da bizim kendimizi yakın hissetmedi imiz bir sistem olabilir. Bu Iran halkının sorunu. Atatürk Afganistan, Irak ve İran'la ittifaklara girerken bu ülkelerin krallıkla mı şahlıkla mı yönetildi ine bakmamıştı. Bölgesel çıkarları ön plana almıştı.

Bizi yıllardır İran öcüsüyle korkutanlara Amerika ile Çin'in giderek artan ili kisini örnek vermek sanırım yeterli. Ayrıca Avrupa'nın devlerinin İran'la ili kileri her geçen gün biraz daha artıyor.
Amerika bugün en büyük krediyi Çin'e açıyor, sistemini hiç de onaylamadığı bir ülkeyle yakın ilişkiler kurmaya çabalıyorsa biz niye yüzlerce yıllık dostumuz ve komşumuz İran'la ili kilerimizi geliştirmeyelim ki! Aksini düşünmek suiniyet olmaz mı?

Kaynakça
Kitap: SINIRLAR ARASINDA
Yazar: BANU AVAR
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Günümüzdeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir