Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Bakü Deli Rüzgarların Kentidir

Burada Günümüzeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi hakkında konular bulabilirsiniz

Bakü Deli Rüzgarların Kentidir

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 18:10

BAKÜ DELİ RÜZGARLARIN KENTİDİR

Aralık 2004 Yolculuğundan


Oğuz'da Deli Dumrul derler bir adam vardı. Bir kuru çayın üzerine köprü yaptırmıştı. Geçenden 33 akça geçmeyenden döve döve 40 akça alırdı. Neden mi böyle yapardı? Kendisinden daha güçlü kimse olmadığını böyle ispatlardı.

Derdi ki:

Benden güçlü benden deli er var mı ki benimle sava sın? Benim gücüm Rum'a, Şam'a kadar yayılsın.
Bakü'de, Hazar'ın kıyısında Dede Korkut hikayelerinin içinden geçtim.
Bakü, tarihin bir noktasında durmak gibiydi. Geçmişi ve geleceği aynı anda görmek gibiydi. Bakü, Doğu halklarının birleştiği kentti.
Bu kent acıyla damıtılmış eserlerin, her köşeden fışkırdığı bir sanat merkeziydi. 10 günde onlarca sanatçıyla karşılaşma fırsatı yakaladık. Doğu'nun masalsı yüzü vardı her birinde. Ve medeni dünyanın bilgeli i. Bu iki eyin sentezini öylesine özlemi tik ki Bakü, bize bir ders verdi.
Bakü Devlet Tiyatrosu'nun merdivenlerinden çıkıp, neşe dolu bir kadınla buluşuyoruz.

Amelia Panahova, Azerbaycan'ın en ünlü sinema ve tiyatro sanatçılarından biri. Önemli bir yönetmen. Ve bir milletvekili. Do ulu güzel yüzü yaptığı işin cevvalliğiyle önce bir tezat sonra da mükemmel bir uyum sunuyor.
"Türkiye ile Azerbaycan'ı kavga ettirmeye çalışıyorlar. Ama biz bu oyuna düşmeyeceğiz. Haydar Aliyev'in dedi i gibi biz bir millet iki devletiz. Biz bunu anladıkça, kimse bulaşamaz bize."

Son yönetti i oyun Deli Dumrul. Oğuzlara soy vermiş Deli Dumrul. Türkiye'de kaç çocuk bilir Deli Dumrul'u?
Salona indiğimizde Deli Dumrulun bizim için toplanmış oyuncularıyla karşılaşıyoruz. Hepsi kostümlü, sahnede bekliyorlar ve bize özel bir gösteri yapıyorlar.

Koro ahenkle tekrarlıyor:

Dünyaya benim diyenler Ecel aldı yer gizledi Fani dünya kime kaldı Amelia'yla oyundan kısa pasajları izledikten sonra o, oyuncularını bir araya topluyor. Bize sevgilerini iletiyorlar. "Biz de size tüm Türk halkının sevgisini selamını getirdik" diyorum.

Çok şanslı mıyım ne... Yıllardır adını duydu um oyunlarını seyretti im bir yazarla tanışıyorum. O dünya çapında bir Dede Korkut uzmanı. Anar. Sadece önadını kullanır. Azerbaycan Yazarlar Birliği başkanı. Ona Muallim Anar da derler.

Gözlükleri piposundan saldığı kalın dumanın ardında kayboluyor. Yazarlar Birliği'nin tarih dolu salonunda, sakin, tela sız ve bilge; uzaklara bakıyor.
"Siz Dede Korkut konusunda bir uzmansınız. Dede Korkut'u nasıl özetlersiniz?" diye soruyorum.
"Temel kitaptır" diyor. "Yunanistan'ın Odisseusu, Fransa'nın Rolandı gibidir. ingilizlerin Shakespeare'i varsa bizim de Dede Kor-kutumuz var. Avrupa'nın o çapta bir destanı yoktur. Hayatın her yönünü, sanatı, yaşamı, kapsayan bir destandır."

Onun ağır ahenkli sesi, büyük yazar ve şairlerin resimleriyle süslü odada yankılanırken içimi hüzün basıyor. Evet, yüzlerce yıl ötesinden gelen baş eserlerimiz vardır, ama Dede Korkut deyince ne gelir aklınıza. "Aaa evet vardı öyle bir ey"in ötesine geçer mi? Shakespeare daha iyi bilinmez mi? Ülkemizde çocuklar daha çok La Fontaine ya da Grimm'lerden dinlemez mi masalı ya da Andersen'den. Daha korkuncu Harry Potter'dan başka şey okumazlar, işte Anar da bunu söylüyor.
"Ben kendimi veya çağdaşlarımı demiyorum. Mirza Celil, Mehmet Gulizade, Türk hayatına etkisi olacak büyük yazarlar. Ama siz tanımazsınız. Türkiye'de tanınmak, okunmak için 'büyük kapı'dan gelmelisiniz. Yani Paris'ten, New York'tan falan. Benim onca kitabım çıktı, Bahtiyar Vahapzade'nin onlarca kitabı çıktı ama ne fayda."
Muallim Anar, Avrasya coğrafyasındaki kültür birli ine ve bu ülkelerin önlerine konmuş engellerin kaldırılmasının önemine dikkat çekiyordu.

Yıllardır "kardeş ülke" tanımıyla çok yol kat edemediğimizi, klişeleri bırakıp fikir birliğiyle adımlar atmamız gerekti ini vurguluyordu.
"Türkiye bizim her şeyimiz. Dostumuz, kardeşimiz, umudumuz, arkamız, kenarımızdır. O iyiyse biz iyiyiz, kötüyse kötü! Bizde derler ki 'Kardeşim nasıl insan bilmem, çünkü onunla hiç yoldaş olmamışım'. Biz Türkiye'yle hiç tam yolda olmamışız. Şimdi yolda olmamız lazım."
Anar, "Bugüne kadar ayrı bıraktırılmış ülkelerin artık yakınlaşma zamanıdır" diyordu. Yoksa büyüyen fırtına süpürüp gidecek koca uygarlıkları.
"Üçüncü dünya savaşını yaşıyoruz. Afganistan, Irak, Karabağ, Yugoslavya bir kemer gibi. Bölgede savaşlar, zincir gibi birbirine başlandı. Dünyanın hassasiyet gösterdi i bölgeler değişti. Bazı bölgelerde ne olsa dünya ayağa kalkıyor. Bazıları görmezden geliniyor. Çifte standartlarla yaşıyoruz. Dünyada Filistin İslam teröristi diyorlar ama kimse Asala teröründen bahsetmiyor."
"Azerbaycan'a karşı terör 15 yıldır devam ediyor" diyorum. "Bunun edebiyata yansıması nasıl oldu?"

"Toplumların hayatında öyle yaralar vardır ki çok ağrılıdır" diyor. "Onların edebiyata yansıması zaman alır. Önce bu yaralar biraz soğumak. Facia kaçkınlarıyla ilgili ben de yazdım, diğer arkadaşlar da. Ama esas büyük eserler sonra ortaya çıkacak. Bu acı biraz soğuyunca."
15 yıldır Azerbaycan'ın beşte biri Ermeni işgali altında. Filmler, oyunlar, şiirler Karabağ hakkında. Ünlü yönetmen ldar Guliyev'i 25 yıl önce çektiği Babek filminin galasında yakaladım. Henüz vizyona çıkmamı olan son filmini işgal altındaki Karabağ'a ve Azerbaycan kadınına adamıştı.
Sinema salonunda 25 yıl geriye gittik. Babek'te 25 yıl önceki Amelia'yı ba rolde izleyecektik. Rol önce Türkan oraya teklif edilmiş, sonra Amelia'da karar kılınmıştı. Amelia ön sıralarda 25 yıl önceki kendisiyle karşılaşıyordu. Kültür Bakanı Polad Bülbülo lu, 25 yıl önce Babek'in müziğine imza atmıştı. Ve 25 yıl önce filme emek verenlerin hepsi, oradaydı. Babek bir kahramanlık destanıydı.

Udar Guliyev:

"Bilirsiniz, böyle kahramanlar sadece bugün için yok. Dün de lazımdı. Sabah (yarın da) da lazım. Bu toprak, bu halk nice kahramanlar yaratır. Vatan için nice kahramanı kurban eder. Zalime baş eğmez. Kanımızda Köroğluların, Babeklerin kanları var. Genç neslin bunu görmesini istiyoruz."

Sanatçılar, sanatseverler, halk, askerler, öğrenciler koca bir salon, 25 yıl önce yapılmış ve yüzlerce yıl önceden bugüne gelen bir hikayeyi izledik bir Bakü gecesinde. Sonra çıkıp Baku'nun caddelerinde serin rüzgarlara verdik kendimizi.
Bakü sanatın şehri. Her gün onlarca değişik yerde bir kültür faaliyetinin pırıltılarına rastlıyoruz.
Ertesi gün Müze Merkezi'nin güzel binasında eski kültür bakanını anma toplantısı var. 25 yıl önce film müziklerine imza atan Kültür Bakanı Polad Bülbüloğlu ve her biri birbirinden de erli çok sayıda sanatçılar Zakir Bakırov'u anıyor. En güzel besteler çalınıyor, en güzel şiirler söyleniyor. Bir dostla yeniden vedalaşıyorlar.
Huraman Kasımov'un büyülü sesi, Farhat Badalbeyli'nin tu karından çıkan hüzün. Bir şairin ağlayan dizeleri.

Bir anma toplantısıydı, ama öyle içten ve yalındı ki. Başında kalpağıyla oturan yaşlı adam, gümü saçlarını şık bir topuzla toplamı yaşlı hanım gözyaşlarını sildiler. Önlerindeki gümüşamdandaki mum, sönmeden önce son bir kez titredi. Gözümü kısınca yüzleri mum alevinde bir film karesine dönüştü. Hüzünlüydüler. Anılar çok uzaklardaydı ve çevrelerindeki dünya büyük bir hızla değişiyordu.
Gümü saçlı hanımın gözlerinden bir damla ya masaya düştü. Kalplerimiz aynı hüznü paylaştı.

Gecenin sonunda Kültür Bakanı Polad Bülbüloğlu öyle diyordu:

"internet, cep telefonları, robotlar, sınır tanımayan teknoloji. Ama kültürde küreselleşme olmaz. Kültür, ancak öz hususiyetiyle yaşayabilir. Ve ne kadar milli olsa o kadar dikkati çeker. 200 yıldır Ruslarla bir arada yaşıyoruz. Ve Ruslardan çok iyi şeyler almışız. Rus kültürü, sadece votka, silah demek de il. Rus medeniyeti Çaykovs ki, Puşkin, Korsakov da demektir. Dostoyevski, Lermontov demektir. Ve tarih bizi bu noktaya getirdi. Türklerin bir parçası İran'da, bir parçası Rusya'da kaldı. Biz Rusya'ya geçen parçada kaldık. Ve öz kültürümüz için bundan iyi istifade ettik. Rus ve Avrupa kültürü bir sentez haline geldi. Bakın benim babam 1928'den 1932 yılına kadar La Scala'da ders aldı, belkanto öğrendi. Sonra öğrendiklerini Azerbaycan'a getirdi. Bir gün ona, 'Niye italya'da kalmadın?' diye sormuştum. 'Ben orada tekniği öğrendim ki öz halkıma vereyim' demişti. Ve Azerbaycan'da bir ekol yarattı."

Sadece bir ekol olmakla kalmadı Bülbül. Adıyla anılan Bülbül Okulu'nda, bugün Azerbaycan'ın en yetenekli müzik öğreticileri yetişiyor. Orada geleceğin büyük isimleriyle karşılaştık. Biri şehriyar manov'du. Bu ismi unutmayın.
Çünkü çok kısa bir zaman sonra karşınıza çıkacak ve size Doğu'nun büyüsünü anlatacak.
Bana o gün anlattı. Tarım çalarken beni ağlattı. Savaşlardan söz ediyordu bana. Bir avuç zalimin hırsı yüzünden yüz binlerce insanın çektiklerinden. Ölenlerden, geride kalanlardan. Ve tüm yaşamı heba olup gidenlerden söz etti. Henüz 14 yaşındaydı. Bülbül Okulu'nun bir odasındaydık. Birkaç dakika için zaman ve mekan yok oldu. Tanrı'nın nağmeleri yüreğimizi dünyaya saçtı.
Sonra bir başka sınıfta birbirinden yetenekli ilkokul öğrencileriyle tanıştık.

Öğretmenleri, kocaman beyaz kurdeleli, gözlüklerinin ardından bakan güleç kahverengi gözleriyle Nermin'e baktı:

"Nermin, konuklara sen bir ey çalasın" dedi.

Her sınıfta bir piyano var. Nermin 8 yaşındaydı. Birçok bestesi vardı. Elleri küçük, beyaz, kardelenler gibi tuşlara basıyor, gözleri dünyaya meydan okuyordu. Öyle zarif, öyle asil ki. Nermin Necefli'yi de sakın unutmayın. Onlar Bülbül Okulu'nda rastladığımız ve aklımızdan hiç çıkarmayacağımız sanatçı adaylarından sadece ikisiydi. Ben Bülbül Okulu'ndan ayrılmaya hazırlanırken Nermin, bana Türkiye'ye götürmem için bir de şiir hediye etti.
Bakü'ye bir güzellemeydi.

Efsane şair: Bahtiyar Vahapzade

Anar'a rica ettim. Onunla tanışmak istediğimi söyledim. "Bakü'de olmayabilir" dedi. Bir iki yere telefon etti. "Bakü'deymiş ama biraz rahatsız" dedi. Yine de telefon etti. Bahtiyar Vahapzade beni kabul edecekti. O Doğu'nun en ünlü şair ve yazarlarından biri. Devlet erkanının oturduğu bölgede bir evi vardı. Güvenlik kontrolünden geçip eve vardık. Gür beyaz saçları dağınık, anlamlı gözleri yorgun, sigarasını birbirine ekliyor, kendimi tanıtırken sessiz, beni tartıyor. Sonra kızgın konu maya başlıyor. Aslında kendisi olmayanlara, Batı'ya özenenlere öfkeleniyor. Türkiye bu coğrafya için çok önemli, ama bir türlü kendisi olamıyor, diyor.

"Her bir millete benzemek istiyorsunuz, ama kendinize benzemek istemiyorsunuz. Önce kendimiz olmalıyız, iyiysek de biz olalım kötüysek de biz olalım."
"Gülistan" şiirini 1959'da yazmıştı. Şiir, geçen yüzyılda Azerbaycan'ın parçalanışını anlatıyordu. Sadece yerel bir gazetede yayımlanmış, ama Türkler arasında elden ele gizlice tüm Azerbaycan'a yayılmıştı.

Haydar Aliyev o zaman Azerbaycan'da KGB'de görevliydi. Biraz da onun gayretleriyle hapse girmekten zor kurtulmuştu. Aliyev, Sovyet politikasına aykırı olmasına rağmen Vahapzade'yi kollamıştı. Yıllar geçmiş karşılaşmışlardı.
"Ne konuştunuz o karşılaşmada, "Gülistan" şiiriyle ilgili size bir ey dedi mi?"
"Dedi ki, 'Niye bunu yazdın da başına bela açtın'. Ben de dedim: 'Yazmıyabilemezdim'."

O zaman başını öne eğip şiirinden bir bölüm okudu, ezbere. "Min kere vurdular şerefimize/ Verdik, sahibimiz gene ver dedi/ Biri baran dedi biri her dedi... Yani koyun veya eşek dediler Türklere"
Azerbaycan, Sovyetler'den koparken binlerce insan "Bahtiyar, Bahtiyar!" diye sokaklarda bağırıyor, onu omuzlar üzerinde taşıyordu. Vahapzade kitlelerin önünde yürüdü. Ama bugün geçmişi farklı değerlendiriyor.

"Ben size bir hakikati söyleyeyim. Sovyetler Birliği çöktü ve ben onun çökmesini çok arzu ettim." Sigarasından derin bir nefes aldı. Gözlerini kıstı. "Ama sonra ben gördüm ki o devlet güzel devletti. Orada çok iyi eyler vardı. İnsanın müdafaası vardı. Şahsiyetin müdafaası vardı." Susup önüne bakıyor. Anlatmaktan yoruluyor.
Bu yorgun kavga ve gönül adamı zaten konuşmayı hiç sevmiyor. "Sanatçı, çok de erliydi de il mi o zaman?" diyorum. "Sanatçı çok önemliydi, en büyük adam sanatçıydı, yazardı." diyor.

"Siz Türk dilinin en büyük savaşçılarından birisiniz." Sorumu bitirmeden "Dil yoksa millet yoktur" diye ekliyor. "Anadilimiz bizim bayrağımız bizim şerefimizdir. Dil yoksa biz millet de iliz. Benim bir sloganım vardır. Ne olursan ol kendin ol! Kendin olmadan seni yerler mahvederler. Milletin öz iffeti, öz siması olmalıdır."
Bir saatlik ziyaretimiz süresince onlarca kez bu sözleri tekrarladı. Kendin ol! iki kelimeyle ifade edilen bu söz, yaşamının özeti ve en önemli tavsiyesiydi. Yılların içinden damıtık gelmişti. Ayrılırken yine sitem etti. "Senin memleketin şiirden uzaklaşıyor" dedi. Haksız mı?
"Bizde düğün merasimlerinde, her yerde şiir okurlar Fuzuli'den, klasiklerden, büyük şairlerden... Türkiye'de meclislerde Mehmet Akiften Yahya Kemal'den şiir okundu unu görmedim hiç."

Gözlerinde aniden kıvılcımlar, Mehmet Akif in dizelerini söylüyor:

"Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın! Gömelim seni tarihe desem sığmazsın!"

Başını öne eğip mırıldanıyor, "Büyük şair çok büyük. Türkiye'de onu sevmezler. Ben ölürüm onun için" diyor.
"şiir çok önemlidir" diye devam ediyor. "şiiri duyunca, senin dedelerin babaların canlanır, hayat bulurlar. Tarihtir şiir."
Çalışma odasında Atatürk'ün resimleri, duvarda baş ucunda asılı şiirler. Masasında yeni yazdı ı oyunun satırları. Bana bir kitabını imzalayıp veriyor. Ben giderken yüzü daha yumuşak. 80 yıllık bir kavganın yüzüne sinmiş güzelliği, ona sarılıp öpüyorum. İzin veriyor. Eşi ve kızıyla kucaklaşıp onu bir daha görebilmeyi diliyorum.

Dada ova ve Doğu'nun Misafirperverliği

Bahtiyar Vahapzade'nin dediği gibi şiir Azerbaycan'da hayatın içindeydi.
Her toplantıda, her eğlencede, her yasta, her düğünde hayatın her alanında şiir vardı. Azerbaycanlı şiirle yaşıyordu.
aşık Pehlivan, ince Sanat Fakültesi yani Güzel Sanatlar Akademisi'nde profesör. Bir düğünde sazını sözüyle birleştiriyordu. şiirlerle damada ve geline aydınlık bir gelecek, mutluluk diliyordu. Başında aşık kalpağı, bej ceketi ve çizmeleri, sazının kenarına sıkıştırılmış mikrofon ve göğsüne yapıştırdığı sazı, Doğu'nun büyülü karakterlerinden biriydi. Saatçi köyündendi.

O gece Bakü'de birileri evleniyordu. Düğün görmek istiyordum ya, kendimi davet ettirdim. Nasıl mı? Bunun hikayesi ayrı.
Onu önce Türkiye'de bir televizyon programında görmüştüm. Sanırım bir eğlence programıydı. Diğer konukların aksine çok mütevazı ve çok sevimliydi.
Sonra ona İstanbul'da sokakta rastladım, konuştuk. "Gelirsen mutlaka ara" demişti. Ben de aradım. Azerbaycan'da ünlü bir pop yıldızıydı. Brilliant Dadaşova hem eşi Adalet, hem de çalışma arkadaşları misafirperverlikleriyle bizi utandırdılar.

O düğüne de onun sayesinde gittim. Koca bir düğün salonuydu. Her yer kırmızı kurdelelerle dolu. Salonda belki 500 kişi. Gençler tafralı, yaşlılar meraklıydı.
Zengin bir köyün eşrafından birileri çocuklarını evlendiriyor. Brilliant'a ve müzisyenlere ayrılmış masada oturuyoruz. Yemek servisi hiç bitmiyor. Bıldırcınlar gidiyor, kuzu kapamalar geliyor, içki su gibi akıyor. Brilliant, sevilen popüler şarkılar söylüyor. Coşanlar, Kafkas folkloruyla, Batılı dansları sentezliyor.
Bizde de öyle olmaz mı? O kadar benziyoruz ki. Batı müziğiyle başlarız ya eğlencelere, ama hep halayla biter.
O gece erken ayrılıyoruz düğünden, ama Brilliant söz alıyor bizden, yarın buluşacağız.

Ertesi gün Müze Merkezi'nde klipi çekiliyor, işi bitince beni arabasına alıyor. O gece onu tanıyanlara selam vererek gece trafiğine karışıyoruz. Kocaman, beyaz bir Cadillac'la Bakü'yu dolaşıyoruz. Fayton Lokantası'nın önünde duruyor. "Burası Nahcivanlıların" diyor. Özel köy dekorasyonlu, bakır taslar, dantelli örtülerle süslü bir mekana giriyoruz. Müzik güzel, mezeler hazır. Siyah, şeffaf bluzlu, simsiyah saçları topuz yapılmış bir hanım, Fayton'un Nahcivanlı sahibi. 10 ki ilik bir masaya oturuyoruz. Brilliant'ın kocası, oğlu, televizyoncu arkadaşları, yardımcısı ve biz. Azerbaycan'ın özel yemeklerini yiyiyoruz.

Resim
Ünlü yorumcu Brililant Dadaşova, Türkiye ve Azerbaycan'ın yakınlaşmasının engellendiğini düşünüyor Akşamki düğünün sahiplerim soruyorum. "Ne işle meşguller? O düğün nerden baksan 50.000 dolar" diyorum.
"Bizde düğünde para harcamak için o kadar zengin olmaya gerek yok" diyor. "Çocuk do ar doğmaz para biriktirmeye başlanır. Para oldukça çeyiz düzülür."
"Hadi canım" diyorum. "Bu zengin bir düğündü. Bir kere seni çağırmışlardı." Gülüyor, "Böyle konu ursan beni bir daha kimse çağırmayacak" diyor.
Gece ilerledikçe içerisi Azerbaycan'da i yapan yabancılarla doluyor. Yan masaya Amerikalı ve italyan petrolcüler oturuyor. Dada ova'ya iltifat ediyorlar. Işıklar lo la ıyor. Bir oyun havası başlıyor. Sansın, uzun boylu, etli butlu bir Rus hanım göbek dansı yapıyor. Petrolcüler kostümüne para sıkıştırıyor.
Brilliant'la gece boyu iki ülkenin ili kilerini konuşuyoruz. Türkiye'ye sık sık geldiği için genel havayı çok iyi biliyor.
"Büyük devletlerin ana projesi, Türkiye ile Azerbaycan'ı birbirinden uzak tutmaktır" diyor. "Kuzuyu yemek istersen onu sürüden ayıracaksın ve bizi yalnızla tırma projeleri hala devam ediyor, içerden birileri de buna çanak tutuyor."

"öz Musikin Senin Öz Canındır"

Bakü'de bir gün daha. Bir mücevher, filarmoni binası, insan kıskanıyor. Tarın en önemli üstatlarından birini dinleyeceğiz. Ramiz Guliyev konseri için akın akın insanlar geliyor. Ellerinde çiçekler. Burada konsere en şık kıyafetlerle ve ellerde bin bir çeşit çiçeklerle geliniyor. Ramiz Guliyev konseri Bakü'nun tüm kalburüstü sanatçılarını bir araya toplamış.

Devlet sanatçısı Ali Can Ekberov'la tadına doyum olmaz bir sohbet başlıyor. Gülen gözleri ve olanca zarafetiyle "Bakın dünyanın iki canlısı vardır" diyor. "Onların seslerinin benzeri yoktur. Biri bülbüldür, o balaca (küçük) kuş. Biri insandır. Ve bu balaca kuş bülbülün konuştuğu Türk lisanıdır."
Türkçe'ye bu ak ve her karşılaştığımız sanatçının övgüleri içime hüzün saçıyor. Biz, bu aşkı nasıl kaybettik.
Azerbaycan'ın milli enstrümanı tar. Senfonik müziğin içinde en güzel yeri almış. Milli bir çalgıyla çok sesli müzik harmanlanmış. Tanrı en büyük üstatlarından biri Ramiz Guliyev.

Konserden önce kulağımıza küpe birkaç cümle söylüyor:

"Biz öz derdimizi, öz varlığımızı dünyaya öz milli aletimizle duyururuz. Bu en büyük gururdur. Düğünün, dedemin miras bıraktığı bu aleti, seslendirmek imkanındayun. Başkasının musikisi güzeldir, ama senin öz musikin senin öz canındır. Öz vatanındır. Vatan budur. Onların vatanını kendi insanına getireceğine, kendi musikini onlara götür, kendi vatanını dışarıda göster."

Konserin sonunda sazın, bağlamanın, klarnetin, kanunun çoksesli müzikle sentezini hayal ediyorum. Kulağımda bugüne kadar hiç duymadığım bir dünya müziği var.

Türk Dünyası Ortak Yayını

Baku de kaldığımız 10 gün boyunca sanatçılar, yazarlar, fikir adamlarıyla tanı tık. Yazarlar Birliği'nde, ince Sanat Fakültesinde TRT genel müdürünün de katıldı ı ve seçkin davetlilere verilen konferansları izledik. Konu kültürün ulusallığıydı.
Peki, onlar bu konuda ne yapıyorlardı? Azerbaycan Devlet Televizyonu Genel Müdürü Nizami Kudayev, Türkçe'nin çeşitli lehçelerinde anlaşılabilecek bir ortak yayın politikası öneriyor hatta yazılı basınla da bunun desteklenmesi gerekti im düşünüyordu.
Türkçe konusunda kitapları vardı.

"Bugün 250 milyonluk Türk dünyası, medya yoluyla, televizyonu radyosuyla birbiriyle sıkı ili kide olmalıdır. Artık bütün dünya birbirine bakıyor, birbirini dinliyor. Bu bakımdan Azerbaycan televizyonu ile Türkiye televizyonu ortak projelere imza atmalıdır. TRT bütün Türk cumhuriyetlerinin televizyon başkanlarını bir araya getirebilir. Ankara'da böyle bir toplantı örgütlense, TRT etrafında Türk cumhuriyetlerinin başkanları bir araya gelirse ve birbiriyle mukavele imzalarsa her birimiz birbirimizle program mübadelesi yapabilir, ortak noktalarda buluşabilir, tele köprüler yaratabiliriz. Bu Türkçe'yi gönendirir."
"Bugüne kadar bu yönde bir çalışma yapılmadı mı?" diye soruyorum.

"Bazen küçük ili kiler olur. O da tesadüfen olur. Sistem içinde olmaz. Ben çeşitli programların TRT vasıtasıyla yayınlanmasını ve bütün Türk cumhuriyetlerinin bunları izleyebilmesini öneriyorum Türk birliği hakkında, Türk halkları hakkında, Türk folkloru hakkında, Türk kültürü hakkında sistemli programlar yapmaktan bahsediyorum."
2005'te Venezuela'nın başkanlığında bir "Güney Amerika Yayın Birliği" kurulmuş ve kültürel ortaklığı sahip tüm kıtaya yayına başlamıştı. Güney Amerika'yı etkisi altına alan Amerikan propagandalarına bir bariyer kurmayı planlıyorlardı. Nizami Kudayev, Türk dünyası için benzer bir projeyi öneriyordu. Küresel politikaların Türkçe'yi yıprattığını söylüyor, "Türk kültürünü canlı tutmanın tek yolu bu ve benzeri projelerdir" diyordu. Aslında iş birliği bağlamıştı bile. Anar'ın Dede Korkut oyununun TRT ekranlarına gelmesi söz konusuydu.
Bakü'de benzerliklerimizin, ortak masallarımızın, tarihimizin biraz daha farkına vardık. Ortak tınılara kulak verdik, şiirler dinledik.

En çok Bahtiyar Vahapzade'nin bir şiirinden etkilendik:

Yaşamak yanmaktır, yanağın gerek!
Hayatın manası yalnız ondadır.
Mum eğer yaranıyorsa yaşamıyor demek,
Onun yaşaması yanmasındadır!

Kaynakça
Kitap: SINIRLAR ARASINDA
Yazar: BANU AVAR
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Günümüzdeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir