Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Batum Urasdur Da!

Burada Günümüzeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi hakkında konular bulabilirsiniz

Batum Urasdur Da!

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 18:04

"BATUM ŞURASİDUR DA!"

Batum'a vardığımızın ertesi sabahı Batum konsolosumuz Hüse­yin Avni Karslıoğlu'yla, bu sınırlar arasındaki yaşamlardan söz et­miştik. Hüseyin Bey, parçalanmış ailelerin hikâyelerini anlatmış, 90 yaşındaki Saniye Nine'yi sınırdan geçirip Trabzon'a götürdüğünü söylemişti. Saniye Nine'yi biz de ziyaret etmiş. Karadeniz'deki köy­ler gibi bir köyde derme çatma evinin verandasında onu uyurken yakalamıştık. Minyon, incecik 90 yaşında bir kadın, iri, yeşil gözle­ri ve hafif kemerli güzel burnu onun bir zamanlar çok can yaktığını anlatıyordu. Çevresinde torunları, kediler ve çiçekler şekerleme ya­pıyordu.
"Saniye Nine uyuyor muydun?" "Yok, yok, oturun."
Sonra evin önündeki dar patikada yürürken dertleşmiştik.

"Anam İzmir'dendi" demişti. "Anam buradayken yollar kapan­mış. Anam burada kalmış. Anam Türkçe'den başka konuşamazdı. Gürcüce bilmezdi."
Anlıyor muyum diye durup yüzüme baktı.

O, Batum'un Köyü'nden Saniye Saridze'ydi. Annesi İzmir'den Sevriye Kasımoğlu.
Sınırlar arasında yaşayanlar vardır. Ne bir sınıra ne de ötekine tam ait olmayanlar, tarihin gadrine uğrayanlar.
Türkiye öyle bir coğrafyada yer alıyor ki gerek Balkanlar'da ge­rekse Kafkasya'da insanlar sınırlar arasında yaşıyor.
Batum sınırlar arasında kalmış bizden insanların diyarı. Batum Türkiye'den sadece üç dakika uzakta.

"Batum" diye başlayan bir yığın betimleyici cümle yerine Metin Kumuşoğlu'nun deyişiyle "Batum şurasidur da!"
Trabzon'dan Rize'ye vardığımızda 21.00 sularıydı. Emin Gürses, Metin Kumuşoğlu'nun telefonunu vermiş, gidince onu görün demişti. Geleceğimizi öğrenince o da "Siz Rize'ye gelin, gerisini düşünmeyin" demişti. Kumuşoğlu Petrole geldik. Taner bekliyordu. Metin Kumuşoğlu'nun yeğeni. Bizi sınıra o götürecek. İki saat sonra Hopa sınır kapısındayız. Hiç tanımadıkları bi­rine inanılmaz bir misafirperverlik gösteriyorlardı. Sınırda Ta­ner'den ayrıldık. Eşyalarımızı bir el arabasına yığdık, vizemizi al­dık sınırdan geçtik. Gümrük kapılarının dışında Metin Kumuşoğ­lu bekliyor. Onu ilk kez görüyoruz. 50 yaşlarında, tez canlı, titiz, sinirli ve belli ki çok zeki. Rize'nin köklü ailelerinden, Batum'da iş kurmuş, Batum ile Rize arasında yaşıyor. O, aslında bir aile ge­leneğini devam ettiriyor.

Kafkasya'nın Kapısı

Arabada Karadeniz'i takip ederek Batum şehir merkezine doğ­ru ilerlerken anlatıyor:


"Batum eskiden beri Türklerin gurbet şehriydi. Rize'nin yarısı gurbete İstanbul'a yarısı Batum'a gelirdi. Batum Karadeniz'in Rus­ ya'ya açılan limanı ve kapısıdır. O yüzden Türkler için çok önemli bir liman şehri Batum. Kapılar açılmadan önce biz Sarp'a ziyarete gelirdik. Rusya'yı görmek için. Bizi sürekli uyarır 'Sakın fotoğraf çekmeyin! Dürbünle bakmayın!' derlerdi. Aynı şekilde Gürcülere de söylerlermiş. 1989'da biz geldiğimiz zaman hudut kasabalarına giriş yasaktı. O köy doğumlu olmayanları sokmuyorlardı. İzin gerekiyor­du. Benim amcam gençliğini buralarda geçirmiş. Buralarda Rusça konuşulduğunu söylerdi. Kendisi de Rusça'yı anadili gibi bilirdi. Bu da gösteriyor ki Batum'un merkezi Gürcüce konuşmazdı. Ya Rusça ya Türkçe konuşurdu. Kapı açılınca merak ettiğim ilk ülke burası oldu. Geldim, çok sevdim. Rize'ye benziyordu. Gürcüler de bize benzer."

İşte Kafkasya'nın kapısındaydık. Türkiye'yi Orta Asya'ya bağla­yan kapı burası. Tarihin, siyasetin en karmaşık oluşumlarına sahne olan yerlerden biri. Türkiye-Gürcistan sınırında başlayan ve Çorloki'ye kadar dayanan bölgeye Acaristan deniyor. 1920'lerde Misakı Milli sınırları içinde yer alan bir vilayetimizdi.
Sonra kapılar kapandı ve uzun süre öyle kaldı.

Metin Kumuşoğlu bizi önce evine götürdü, çay demlenmiş, ki­razlar masada. Gece yarısı kendimizi evimizde hissediyoruz. Sonra götürüp bizi otele yerleştiriyor. Ertesi sabah onca işinin arasında bi­zi alıp limanı gezdiriyor.
"Batum Limanı doğal limandır. Bu limanı Çoruh Nehri yapmış­tır. Petrol bakımından Kazar Denizinin kapısı Batum'dur."

Limanda konuşurken art arda tren vagonları geçiyor. Onları işaret ediyor.
"Azerbaycan'dan akaryakıt daha önceleri boru hattıyla taşınırdı. Şimdi boru hattı eskidiğinden trenle taşmıyor. Bir katar 2 ton civa­rında akaryakıt taşıyabiliyor. Depolanan yakıt uluslararası tankerler­ le dünya borsalarına giriyor. Bu liman, Çar Nikola tarafından, 1900'lü yılların başında neft limanı olarak yaptırılmış."

Limanda bir hareket, balık tutanlar, el ele yürüyen sevgililer, canı sıkkın Karadeniz'e bakan yaşlılar.
Batum, birçok güç odağı için vazgeçilmez bir önem taşıyordu. Buranın son lideri, Aslan Abaşidze, Acaristan'ı yıllarca yan özerk bir cumhuriyet konumunda tutmuştu. Bu küçücük bölgenin mutlak hâkimiydi, ama 2004'te her şey değişti.
Yeni cumhurbaşkanı Saakaşvili, Gürcistan'ı bütünleştirme ça­balarına en zayıf halka Acaristan'la başladı.

Acaristan Tarihe Karışırken

Saakaşvili Acaristan'da seçimlere çok az bir zaman kala kam­panya faaliyetleri için bölgeye gitti ve Abaşidze'nin güvenlik güçle­rince durduruldu. Pandora'nın Kutusu açılmıştı.
Abaşidze, gücü elinde tuttuğu yıllarda adil bir yönetim gerçek­leştirememişti. Olanca zenginliğiyle Batum, bir yokluk kenti haline dönüşmüş, rüşvet ve yolsuzluk her yere işlemişti. Abaşidze'ye bağlı devlet birimleri mafyaya dönüşmüştü.
Bir kral gibi davranıyordu. O bir yerden bir yere giderken yol­lar kapatılıyordu. Köpek ve at çiftliklerine, Acaristan'daki herkesi doyuracak kadar servet harcanıyordu. O lüks içinde yüzerken hal­ kın nefesi kokuyordu.

Üstüne üstlük Abaşidze, Hıristiyan olan eşinin ölümünden son­ra Müslümanlığı bıraktığını artık Hıristiyan dinini benimsediğini açıklamıştı. Halk onu sevmiyordu.
Saakaşvili'nin iktidara gelişiyle, ekonomik önemi çok büyük olan Batum'da sivil toplum örgütleri harekete geçirildi. Birkaç ay sonra çalışmalar meyvelerini verdi. Abaşidze'nin istifasını isteyen binlerce Acar, sokaklara döküldü. Abaşidze yolları kapadı ama pro­testoları engelleyemedi. Saakaşvili, para gücüyle güvenlik kuvvetle­rini de ele geçirmişti. Abaşidze'yı istifaya çağırdı. Ardından da Acaristan'ı, merkezi yönetime bağladığını açıkladı.
Bu açıklamadan sadece birkaç gün sonra Acaristan ile Gürcis­tan'ı birbirine bağlayan köprüler havaya uçuruldu. Halk ayaklan­mıştı ve dış dünya Abaşidze'yle ilgilenmiyordu. Apar topar Acaristan'a gelen Rusya Güvenlik Konseyi Başkanı Igor İvanov bir gece ya­rısı Batum'dan ayrıldı. Acaristan tarihe karışacaktı.
Saakaşvili'ye büyük destek veren Amerika Birleşik Devletleri gelişmeleri memnuniyetle karşılayarak, bunun Gürcistan açısından tarihi bir gün olduğunu açıkladı. Petrol yollarından birinin önünde­ ki engel kaldırılmıştı.
önce cadde ve meydanlardan Abaşidze'nin posterleri, Acara bayrakları kaldırıldı. Sonra her yere Saakaşvili posterleri asıldı. Kentte, Abaşidze'yi hatırlatacak en ufak bir iz bile kalmamıştı.

Sadece bir heykel hâlâ yerinde duruyordu. Merkezdeki parkın ortasında üzerine kuşlar pislemiş bronz bir heykel eski günleri ha­tırlatıyordu. Bu Abaşidze'nin dedesiydi. Bir Osmanlı vahşiydi.
Şoför Hamdi, "Bir zamanlar bu heykel günde üç kez temizlenir­di" diye mırıldanıyor.

Metin, "Hâlâ burada olması bile garip" diyor. "Osmanlı döne­minde Batum valisi olan Abaşidze'nin torunu yarım asır sonra se­çimle başa geldi. Yapılan darbenin ardından Rusya'ya kaçtı. Bir da­ ha gelirsen bunu da burada göreceğini sanmam."
Parkın tam karşısında oturuyor, Metin. "Osmanlı zamanından kalma buralar" diyor. "Tam burada bir bina vardı. Rus garnizonu olarak kullanılıyordu. Bir Osmanlı binasıydı. Sonra o da yıkıldı. Batum'u seven biri olarak içim yandı."
Sadece Abaşidze'den kalanlar değil ortadan yok olanlar. Ba­tum'da Osmanlı'ya ait birçok eser artık sadece tablolarda.

Artık Batum'un eski çarşısı, eski mahalleleri, camileri, çok sayı­daki Osmanlı mimari örnekleri, Batumlu sanatçıların hayallerinden tuvallere geçiyor, o kadar. Konsolos Hüseyin Avni, bu ressamlar kentinde bu eserlerin tuvale geçmesine vesile oluyor.
Kentin dışına doğru çıkıyoruz. Yeşilin her tonu bize eşlik ediyor. Şimdi botanik bahçesi olan Osmanlı Mezarlığı'nın kıyısından geçip başka bir dünyaya giriyoruz. Oasis Otel Gürcistan devlet yetkilileri­nin, işadamlarının, cüzdanı kabarık olanların, tatil için seçtikleri yer.
Bahçede bol dekolteli, değişik havalı genç kadınlarla karşılaşı­yoruz. Otelin içinde de onlardan var. Gruplar halinde asansörün önünde bekleşiyorlar. Kameramanımız Ali "Burada çok iş dönüyor" diyor.

Otelde Gürcistan Parlamentosu Başkanı Giorgi Tsereteli var. Üzerinde spor gömlek, ayağında şort bahçede konuşuyoruz.
"Gürcistan'ın temel meselesi toprak bütünlüğünün sağlanması­ dır" diyor. "Abhazya ve Güney Osetya'da durum henüz kontrol al­ tında değil ama Acara'da yeni bir dönem başladı bile. Büyük deği­şimler olacak burada."

"Her şey durmuş gibi görünüyor burada, insanlar pasaport ala­mıyor, fabrikalar çalışmıyor, inşaatlar yarım kalmış. Hepsi acil so­runlar. Bunları nasıl çözeceksiniz?" diye soruyorum.
"Son yıllarda Acara'da insanlar çok zor şartlar altında yaşadılar. Maaşlar verilmedi. Çoğu aile fakirlik sının altında yaşadı. Yeni baş­ kan ve ekibinin hedefi ekonomiyi düzeltmek ve burayı cazip hale getirmek ve yabancı yatırımı çekmek."
Sonra hep duyduğumuz cümleyi söylüyor.

"Gürcistan çok yakında NATO'ya girecek; Avrupa Birliği yolun­ da da adımlar atıyor. Hem Avrupa'yla hem Amerika'yla çok yakın iş­ birliğine gireceğiz."
"Uzun yıllar Ruslarla beraber yaşadınız. Ama şimdi ilişkiler ge­rildi. Siz Batı blokunu hedef seçtiniz Rusya'yla ilişkileriniz ne ola­cak?"
Tsereteli, Putin'in gelişiyle ilişkilerin gerginleştiğini ima ediyor. "Rus politikacıları ve işadamları arasından bir grup, Gürcistan'la iyi ilişkiler içinde. Ama bunların karşısında Gürcistan'ı kendi ülkeleri­nin devamı gibi görenler de var. Burası bağımsız bir ülke ve onun gereğini yapıyor."
Metin Kumuşoğlu, Gürcistan'ın küresel güçler tarafından özgür bırakılamayacak kadar değerli olduğunu söylüyordu. "Gürcistan, Kafkasya'ya ve Orta Asya'ya tek yoldur. Başka bir yol yoktur. Ve bu yol da Tiflis'ten geçmek zorundadır. Liman da, demiryolları da, ka­rayolları da Sarp Kapısı'nı ve Batum'u kullanır. Bu bölge Orta As­ya'nın kilit noktasıdır. İşte bu yüzden Amerika buraya elini atmış­tır."

Oasis Otel'den dönüşte yollar hareketli. Onlarca yıldır doku­nulmayan yollarda çalışmalar var. Acaristan'da yeni yönetim, seçim­lere hazırlanıyordu biz oradayken. Seçim sonuçlan, çabalarını ödüllendirecekti. Şoförümüz Hamdi, gelecek konusunda temkinli.
"Abaşidze gitti, her yeri yapmaya başladılar. Seçime kadar in­ sanlara gösteri yapıyorlar belki de. Burada durum içler acısı. Benim arabam var, taksicilikle geçiniyorum ama çoğu aç, mecbur Rusya'ya işçi oluyorlar."

Yolda boş araziler gözümüze takılıyor. Boş binalar yağmalanmış işyerleri ciddi bir ekonomik krizin bariz göstergeleri. Önce özelleş­ tirilmiş sonra da yerle bir edilmiş bir fabrika arazisinin kıyısında bir tanık duruyor. Bir işçi heykeli bu. Hamdi bir gecede tüm fabrikala­rın yağmalandığını, yine bir gecede tüm tramvay kablolarının çalın­dığını anlatıyor.
Revaz Turmanidze, Metin Kumuşoğlu'nun ortağı. Bizi Mahvilauri köyündeki evine götürürken yolda duruyor. Yine o boşaltılmış binalardan birini gösteriyor.
"Bak, burası devlet garajıydı, arkada park vardı. Ben otomobil mühendisi olarak burada çalışıyordum. Bağımsızlıktan sonra fabri­kalar durdu. Önce şoförler fabrikaların hisselerini aldılar. Yüzde 60 özelleştirildi. Yüzde 40 devlette kaldı. Sonra yağmalandı ve ortada bir şey kalmadı."

Yarım saat sonra Mahvilauri'ye geliyoruz. Her biri iki üç katlı villalar tepelere yayılmış. Burada da evlenen oğul, anne babasıyla oturduğu için evler büyük tutulmuş. Revaz'ın evi, 300 hanelik kö­yün en tepesinde, tüm aile bir arada. Annesi Uyman, Türkçe konuşuyor, eşi Pepela Rusça biliyor, oğullan, Türkiye'yle ticaret yaptıklarından Türkçe biliyor, ama torunu küçük Meryem büyüyünce muhtemelen Gürcüce konuşacak.
Bahçede koca fırınlı bir mutfak daha. Orada etler, balıklar pişi­riliyor. Salonda koca bir televizyon. Evin kadınları pembe dizileri seyrediyor. Gece bize bir ziyafet veriliyor. Biz yine akrabalarımızdan ayrılıyormuş duygusuyla onlara veda ediyoruz.

İsmet Yetimoğlu

Ertesi gün Metin Kumuşoğlu'nun işyerine gidiyoruz. Kapıda in­ ce bir adam var. Gür saçları bembeyaz, gözleri koskocaman, duru­ şu saygılı ve onurlu. Yaşamındaki tüm incelikler yüzüne yansımış. Hep gülümseyen gözleri, içinde katılıp kalmış bir acıyı saklıyor.
O çok özel bir adamdı. Adı İsmet soyadı Yetimoğlu. Tarih öğretmeniymiş, emekli olmuş, şimdi Metinle çalışıyor. Batumlu. Bu­nun altında nasıl bir hikâye var bilemezsiniz.

Onun yaşamı buralarda doğup büyümüş birçok kişininki gibi acılarla, ayrılıklarla, yitirilenlerle dolu...
O, Misakı Milli sınırları içindeki Acara Özerk Bölgesi'nde doğu­ yor. Batum'dan Sarp'a her gün insanlar gidip geliyor, İsmet Yetimoğlu'nun annesi kucağında yeni doğan bebeği Bahri'yi anneanne­ sini ziyarete Sarp'a götürüyor. Yıl 1927.

"Annem, birkaç gün sonra Batum'a dönmek zorunda kalmış. Ninem demiş ki 'Bebek burada kalsın. Sen nasıl olsa bir iki güne dö­nersin'. Annem gelmiş Batum'a, bir iki gün sonra dönecek. Ertesi gün sabah uyandığında haber gelmiş, yollar kapandı diye. Ağabeyim Bahri'yi bir daha görememiş."
İsmet'in annesinin fotoğrafına bakıyorum. Yüzüne acı yerleş­miş, ağzı gülmeyi unutmuş, poz verirken bile tebessümü yok olmuş. Büyük oğlunu ancak 40 yıl sonra görebilmiş. Battım, o tarihten bu yana, birkaç parçaya bölünmüş yürekler ülkesi.

Yıl 1944. Bu kez İsmet'in babası Slalin'in ünlü tehcir politikası sonucu bir vagona bindirilip uzaklara gönderilmiş. Az daha küçük İsmet de aynı vagonla meçhule gidecekmiş.
"Gece babamla beni aldılar. Ağzına kadar dolu bir vagona bı­raktılar. Sürülecektik. Trenin dibindeyken bir kadının 'İsmet, İs­ met!' diye bana bağırdığını duydum. Henüz 5 yaşındaydım. Kadına doğru koştum. Beni aldı sakladı. Dağlara Hula Bölgesine götürdü­ ler beni, hemen adımı değiştirdiler, ismet oldi Aleksandr, soyadını oldi Yakobadze!" Gözleri iyice buğulanıyor. "Ama beni hep İsmet diye çağırdılar" diyor.
Bahri anneannesinde kalmıştı. Sınırlar kapalıydı. Yıllarını aile­ sine ulaşmak için çabalayarak geçirdi. Stalin'in ölümünden sonra bir daha denedi. 1961'de İstanbul'dan Batum Camiine bir mektup gönderdi.

İsmet'in gözlerinden yaşlar iniyordu. İkimiz karşılıklı ağlıyor­duk. Gözyaşlarını siliyor, anlatmaya devam ediyordu. "Annem ile kardeşimi bulun" diye yazmış. Bizi buldular. Mektubu verdiler. O mektubu hâlâ saklıyorum."
Cebinden buruşuk binlerce kez okunmuş bir kâğıt çıkarıyor.

Çiçek motifleri arasında şunlar yazıyor:

Karakuş boyanır mı? Çağırsam uyanır mı? Sen orada ben burada Buna can dayanır mı?

İkimizin de gözleri şiş. Revaz ile Metin ön ofiste halimize gülü­yorlar. Metin, İsmete "Yine ağladın, ağlattın" diye takılıyor. Belli ki o bu hikâyeyi çok iyi biliyor. Ayağa kalkıp dışarı çıkıyorum, işte böyleydi bu topraklar. Hasretin de vuslatın da tadını en iyi onlar bi­liyor.
Hani böyle duygular coşar coşar gırtlağınıza düğümlenir durur ya... Ya da içimizi bazen bilinmez heyecanlar sarar ya... İşte onlar yüzlerce yıldır bu coğrafyada yaşana gelenlerin kanımızdaki tortularıdır.

Balkanlar'da ya da Kafkaslar'da dolaşırken hep içimde o garip keman sesi. Bir süre sonra uzun yıllardır görmediğim bir akrabama kavuşacakmışım gibi bir heyecan duymak, buralarda bir iç titremesiyle dolaşmak... Babanım ataları Kafkasya'dan, anneminkiler Balkanlar'dan göçmüş anavatana. Kim bilir belki de her iki yörenin he­yecanları karışıp duruyor kanımda.
lsmet'in söz ettiği Batum Camii'ne gittim ertesi gün. Cuma na­ mazına Hula'dan gelenler var. Bunlar bizim insanlar. Çoğu yaşlı. Namazdan önce yanlarına gidiyorum. Biri takkesini geriye atıp "Hoş geldin" diyor. Adı Niyazi Efendi. Ardahan'dan gelen var, Taş­kent'ten gelen var. 80 yaşlarındalar. Türkçe'yi unutmamışlar. Sonra genç bir çocuk. "Ben Azerbaycan'dan geldim, burada okuyorum" di­yor.

Hepsinin bir akrabası Türkiye'de, kimisi Konya'da İnebolu'da, Eskişehir'de.
Yaşlı ve görmüş geçirmiş Enver Baba bastonunun ucunu taşa batırırcasına bastırıyor. Utangaç bir ifadeyle "Türkçe'm biraz gitti" diyor. Bastonunun ucuna buruk buruk bakıyor. "Önemli değil, yüreklerimiz konuşur" diyorum, "Hah!" diyor. Metin namaza gidiyor, diğerleri de. Boş avluda ürperiyorum. Yavaşça zaman tünelinden çıkmaya çalışıyorum.

Batum Hıristiyanlaştırılıyor

Metin işine dönüyor. Şoförümüz Hamdi bizi Batum Üniversitesi'nin önünden geçiriyor. Arabadan öğrencilere bakıyorum. Çoğu­nun boynunda haç var. Trendy giysiler. Jöleli saçlar, kulaklarda kü­peler. Batı'nın "çağdaş uygarlık seviyesine" üst başlarıyla ulaşmaya çalışıyorlar.
Hamdi, gençlerin hızla Hıristiyanlaştırıldığını söylüyor. Yemek için bizi şık bir lokantaya götürüyor. Absaros Lokantası'nın sahibi bir öğretmen. Lia, elinde güller masamıza geliyor. "Annem, Türkçe konuşurdu" diyor.

"Lia, halkın yüzde 80'i Müslüman, ama son yıllarda bir değişim var. Hıristiyanlık moda olmuş gibi görünüyor" diyorum. "20-30 se­ne önce kimse Müslüman, Hıristiyan diye bir şey düşünmüyordu. Yasaktı böyle şeyler, gizli gizli namaz kılınıyor, sünnet yapılıyordu" diyor. "Ama şimdi bir şeyler değişti. Artık çocuklar ne istiyorsa öyle olsun, diyoruz. Bizden geçti. Dinsiz büyüdük. Onlar şimdi me­raklı."
"Peki, çocuklar daha çok Hıristiyanlığa mı merak salıyor?' Televizyon, basın ve Ortodoks Kilisesi'nin propagandası etkili olmuş. Söylenenleri tekrarlıyor. "Dedelerimiz Hıristiyan'mış zaten.
Asıllarına dönüyorlar" diyor.

Kafamda evirip çeviriyorum söylediklerini. Batum'da geçen haf­ ta 100 çocuğu daha vaftiz ettiklerini öğreniyorum. Vaftiz olanlara kilise yardım ediyor. Onlar daha kolay iş buluyor. Aileler kiliseden yardım alıyor.
"Hamdi senin çocukların ne yapıyor?"

"Şimdilik Müslümanlar, ama büyüyünce bilmem ne yaparlar!" diyor.

Çorloki Aç, Kimse Umursamıyor

Batum'dan ayrılmadan önce Acaristan ile Gürcistan sınırına, di­namitlenen köprülere gitmek istedik. Yol birden kapandı. Önümüz­ de dizi dizi kamyonlar. Çoğu Türk TIR'ları. Uzaktan gürültüler ge­liyordu.
Cumhurbaşkanı Saakaşvili Batum'a geliyordu. Haberi duyan çay üreticileri yolu kesmişlerdi. Yüzlerce kişi bir ağızdan bağırıyor­du. Aralarına karıştık. Türkçe konuşmaya çalıştım. Hiç cevap ver­mediler. Sonra yavaş yavaş anladığımız bir dili duymaya başladık.
"Adın ne?"

"Timur Saakadze."

Bir kadın öteden bağırdı. "Onun adı aslında Ateşoğlu'dur da!" Genç adam gülümsedi. "Doğrudur da!" "Benim babanın kardeş
Borçka'dan Rize'den!" "Ne oluyor burada?" diye sordum. Başında siyah yemenisi, elleri çay rengi, avurtları çökük bir kadın bağırıyor. "Ne oluyor da! Biz iş isterik!" "Siz çay mı üretiyorsunuz?"
"Ho ! Parayı vermiyorlar ki. Satamıyoz. 10 kapik verirler bir ki­lo çaya!" Adı Meryem.

Kalabalık bizi sürüklemeye başlıyor. En öndeki birkaç lüks ara­ba hareket ediyor. Halkın üzerine doğru sürüyorlar. Kadının biri arabanın altında kalmaktan son anda kurtuluyor.

Yeni yönetimin arabaları, yıkık köprünün yanına inşa edilmiş yeni bir köprüden göstericileri âdeta ezerek geçip gidiyor. Çorloki halkı çaresiz kızgın, arkalarından bakakalıyor.

Kaynakça
Kitap: SINIRLAR ARASINDA
Yazar: BANU AVAR
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Günümüzdeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir

cron