Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Kafkaslarda İlk Turuncu Darbe

Burada Günümüzeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi hakkında konular bulabilirsiniz

Kafkaslarda İlk Turuncu Darbe

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 18:03

KAFKASLAR'DA İLK TURUNCU DARBE

Ağustos 2004 Yolculuğundan


Gürcistan'dayız. Yüzyıllardır Iran, Osmanlı ve Rus imparator­lukları arasında rekabete sahne olmuş bir ülkedeyiz. Avrupa ile As­ya'nın buluştuğu kavşak noktasındayız.

Gürcistan, XIX . yüzyılda Rusya tarafından ilhak edildi ve 70 yıl boyunca Sovyet yönetiminde kaldı. Yosif Stalin Cugaşvili'nin mem­leketiydi. Bu nedenle bir dönem Sovyetlerin gözbebeğiydi. 1991'de bağımsızlığına kavuştu, ama bu zor zamanların sonu değildi. Sov­yetler parçalanmıştı. Çarkları döndüren dişliler bağımsızlaşmıştı, ama aynı zamanda da fakirleşmişti.

Bağımsızlıkla birlikte, Sovyetler Birliği'nin en zengin bölgelerin­ den biri olan Gürcistan eski Sovyet cumhuriyetleri içindeki en yok­sul ülkelerden biri oldu. İçinde dünyanın sayılı zenginlerini barın­dıran yoksul bir ülke.
Bu bölge tarihin hiçbir döneminde rahat yüzü görmedi. Şimdi yine tehlikeli sularda yol alıyor. Son yıllarda içine girdiği değişim rüzgârı onu Atlantik'in ötesine iteliyor. Üstelik yanı başında koca Rusya varken.
Sovyetlerin son dışişleri bakanı olan Edvard Şevardnadze, doğ­duğu toprakların, bağımsız Gürcistan'ın ilk-cumhurbaşkanı oldu.

Batı'ya açık bir politika güdüyordu. Ülke 1991'den 2003'e ka­dar 12 yıl boyunca onun yönetiminde, yoksulluğun, yolsuzluğun ve kaçakçılığın merkezi haline geldi.
Şevardnadze, 2003 yılının kasım ayındaki genel seçimlerden de zaferle çıktı. Ama halkın ve Batılı müttefiklerinin desteğini kaybet­mişti.
2003 yılında dünya, Gürcistan parlamentosunu şaşkınlıkla iz­ledi. Sovyetlerin deneyimli politikacısı, Gürcistan'ın lideri Şevard­ nadze, genç bir politikacı tarafından itilip kakılarak parlamentodan uzaklaştırıldı. Kafkaslar'da ilk turuncu darbe yaşanmıştı.
36 yaşında, Amerika'dan diplomalı genç bir adam, Mihail Saakaşvıli, Gürcistan'ın yeni devlet başkanıydı.

Randevuyu Liman Başkanı Ayarladı

Gürcistan'a gitmeden Cumhurbaşkanlığından randevu istemiş­ tik. Ama cevap gelmedi. Biz de atladık gittik. Batum'da İstanbul'da­ ki eşi dostu arıyoruz. Gürcistan'da nüfuzlu birilerini tanıyan bir ar­kadaşım, "Sana bir numara vereceğim. Kendisi Poti liman başkanı­ dır" dedi. "Liman başkanı deyip geçme, önemli bir adam. Ayrıca Saakaşvili'nin arkadaşı" diye de ekledi. Jemal Inayişvili'yi günlerce ara­dım. Telefona cevap vermiyordu. Sonunda bir mesaj atmayı akıl edebildim. Cevap geldi.
Batum'da Oasis Otel'de buluşacaktık. Randevu saatinden yarım saat önce otelin resepsiyonunda yerimizi aldık. Birden otelin önünü bir dizi BMW cip kapladı. İçinden korumalar ve spor giysili, uzun boylu, kumral bir adam indi. Kırklı yaşlardaydı. Jemal İnayisvili'yle selamlaştık. Ve cumhurbaşkanından bir mülakat isteğimizi söyle­ dik. "Yüzde 50 şansınız var" dedi. "Tiflis'e gidin ve bekleyin."

Mihail Saakaşvili

Tiflis'e gittik ve iki gün sonra Cumhurbaşkanlığından haber geldi. Saakaşvili bizi kabul edecekti. Cumhurbaşkanlığının sekizin­ci ayında ona iki ülke arasındaki ilişkileri sorduk.

"Biz Gürcistan'ın ekonomik olarak Türkiye'nin uzantısı olduğu­ na inanıyoruz. Türkiye, başından beri kendi ekonomik zorluklarına rağmen bize çok yardim etti. Şunu belirtmeliyim ki, hiçbir ülke bi­ze Türkiye kadar yardım etmedi" diye söze başladı.
Gürcistan'ın Rusya dışında bütün komşularıyla ilişkilerinin çok iyi olduğunu söylüyordu. Gürcistan'ın en büyük hedefinin Avrupa Birliği'nde yer almak olduğunun altını çiziyordu.

"Sizin Avrupa Birliği'ne girmeniz bizim için çok önemli" diyor­du. "Eğer Türkiye Avrupa Birliği'ne girmezse bizim şansımız çok azalır. Türkiye birliğe girerse Gürcistan'ın da şansı artar. Ve tüm bölge değişir. Unutmayın ki biz sadece bir Kafkas ülkesi değil aynı zamanda bir Karadeniz ülkesiyiz. Rusya'yla sınırımız var ve Orta As­ya'ya açılan bir kapıyız. Açık bir toplum haline gelmek için AB'ye girmemiz şart."
Acaristan'da yönetimin bir darbeyle değiştirilmesi, Abhazya'daki ve Osetya'daki ayrılıkçı rüzgârlar hakkında görüşlerini soruyo­rum.

"Acara çok önemliydi" diyor. "Çünkü Acara, Gürcistan devleti­nin ekonomik temel taşlarından biridir. Abhazya öyle değil. Acara gibi değil. Güney Osetya'ya gelince çok küçük bir sorun. Biliyorsu­nuz orası Lüksemburg devletinin dörtte biri kadar bir yer. Tsinvali'nin bir kısmındaki köylerde ayrılıkçılar var. Ruslarla ortak bir çö­züm bulmaya çalışıyoruz. Bana Abhazya'yı sordukları zaman Anka­ra'da Atatürk Müzesi'nde gördüğüm bir haritayı hatırlıyorum. Sevr haritasını. Türkiye, o haritada büyük devletler tarafından parampar­ça edilmişti. Topraklarının sadece beşte biri Türklere kalıyordu. Atatürk eğer buna boyun eğseydi bugün Türkiye diye bir yer olma­yacaktı. O, ülkedeki tüm etnik grupları birleştirdi ve barış içinde ya­şayacakları bir ülke hazırladı. Ülkeye çoğulcu demokrasiyi yerleştir­ di ve tüm halkların huzur içinde bir arada yaşamalarını sağladı. Be­ nim için Atatürk ideal bir liderdir. Ve ben de onun tüm politik adımlarını takip etmeye çalışacağım."

Amerika'da eğitim almış genç bir hukukçu olarak 27 yaşında parlamentoya girmişti. Edvard Şevardnadze'nin adalet bakanıydı.
2002'de ülkede had safhaya varan yolsuzlukları öne sürerek hükü­metten istifa etti. Ve kısa zaman sonra Tiflis belediye meclis başkan­ lığına adaylığını koydu. Kazandı. Bir sonraki adım Milli Demokra­tik Parti'nin kurulmasıydı.

Batı'dan aldığı güçlü destekle seçimlere girdi ve 36 yaşında bir darbeyle Gürcistan'ın cumhurbaşkanı oldu.
Amerikan derin devletinin dünya çapındaki ismi George Soros, daha sonra darbeyi, Açık Toplum Derneğinin katkılarıyla örgütledi­ğini açık örneklerle anlatacaktı. Yugoslavya'nın bölünmesinde bü­yük rol oynayan OTPOR örgütünün kardeş örgütü KMARA'ya sağ­lanan maddi destek medyayı, milletvekillerini, iş dünyasını ihmal etmemiş ve zemin hazırlanmıştı. Saakaşvili, bu zeminde cumhur­ başkanlığına yükselmişti.
"Dünyanın en genç başkanlarından biri olmalısınız" demiştim. "Bir gün bu noktaya gelmeyi hayal etmiş miydiniz?"
"Beni çok karmaşık şartlar buraya getirdi" diye cevap verdi.

Maia, Caz ve Amerikan İş Konseyi

O karmaşık şartlar 10 yıllık bir çabanın eseriydi. Uluslararası çabaların merkezine ulaşmada bana Maia yardımcı oldu.
Maia'nın ismini, daha önce Gürcistan'ı ziyaret eden arkadaşım Buket Veziroğlu vermişti. Aslında o bir caz şarkıcısıydı. Ama Gür­cistan'da faaliyet gösteren Gürcistan-Amerikan Ticaret Odası'nda da çalışıyordu.

"Benim bir işim de basınla ilişkiler" diyerek beni ofise götürü­ yor. Önce Allison'la tanışıyorum. 35 yaşında olmalı. Bostonlu bir Amerikalı.
Maia, Allison ve ben iş Konseyi başkanı olan patronlarının ofi­si önünde çene çalıyoruz. Onun çok özel biri olduğunu anlatıyorlar. İkisi de Fady O. Asly'ye hayranlar. Fady O. Asly aslında bir Lübnan­lı. Tüm yaşamı Amerika'da geçmiş. Şimdi Gürcistan ile Amerika ara­sında mekik dokuyor.
Biz odasının önünde durmuş sohbet ederken önce elinde bir bavulla şoförü içeri giriyor. Maia ve Allison heyecanla kalkıyor. Son­ra Fady kapıda görünüyor.
Uzun boylu, esmer, 40 yaşlarında bir adam. Hanımlarla öpüşü­ yor ve hızlı hareketlerle masasına oturup ellerini ovuşturuyor. "Well..." diye bir başlangıç yapıyor. Küresel bir işadamının bütün jestlerine sahip olduğunu gözlüyorum.

"Gürcistan'la ilgili bir program ha. Burası coğrafi durumu itiba­riyle çok önemlidir. Düşünün burası Orta Asya ve Hazar petrol ve gazının, Iran ve Rusya yolu kullanılmadan geçebileceği tek çıkış kapısıdır. Yani, petrol ve gaz buradan, herhangi bir politik durumdan etkilenmeden dışarı akabilir. Bu yüzden Gürcistan, Amerikan çıkar­ları açısından çok önemlidir. Şu anda Ortadoğu'daki karmaşayı dü­şünürsek, buranın önemini çok daha iyi anlarız. Ortadoğu'ya alter­natif bir bölge gerekiyor ve işte burası da enerji üretim merkezleri­nin tam ortası. Buranın istikrarı küresel ekonominin istikrarı demektir. Ve yine tam da bu yüzden Gürcistan'ın Avrupa ailesiyle bü­ tünleşmesi çok önemli."
Bir anda küresel politikayı özetledi. Arkasına yaslandı.

"Bu ve benzeri ülkeler, gelişmekte olan pazarlar. Buralarda çok geniş imkânlar var. Son 10 yılda inanılmaz ölçülerde gelişmeler kay­ dedildi. Bakın meyve işiyle başladık, şimdi et işine de girdik" dedi.
Gürcistan'da ithalat patlaması yaşanıyordu. Ve o, bu işi organi­ze edenlerin başındaydı. "Gürcistan'dan bir şeyler ihraç ediyor mu­sunuz?" diye sordum.
"Hayır. Biz sadece buraya ithalat yapıyoruz" dedi.

Çok işi var, iznini istiyoruz. Allison bizi almak için kapısında bekliyor. Odasına inerken koridorda 20Ti yaşlarda esmer, yakışıklı, kısa boylu bir adamı işaret ediyor. "Onunla tanış" diyor. El sıkışıyo­ruz. Onlar öpüşüyor. Allison ondan hayli büyük duruyor. Ama son­radan evli olduklarını öğreniyorum. Allison Ekberg, birkaç yıldır Gürcistan'da. Değişimler gözünün önünde oluyor. Amerikan Tica­ret Odası bünyesinde günlük bir gazetenin ve haftalık bir derginin editörlüğünü yapıyor. Dikkatimi çeken, Gürcülerin içinde bulundu­ ğu durumu romantik kavramlarla açıklaması. Bu da küresel bünye­nin temsilcilerinin tipik söylemi.
"Çok umut verici bir durum var burada" diyor. "Toplumda gelir farkı çok büyük değil mi?"
"Evet, ama Gürcüler sihirbaz gibidirler. Har şartta yaşamayı be­cerirler. Tüm fertleri işsiz olan bir aile bile hem bir şekilde geçinip gider hem de hayattan zevk alarak yapar bunu."
Dalga mı geçiyor diye bakıyorum. Hayır, o, çok ciddi.

"75 yıllık Sovyet yönetimi korkunç bir devletçilik yerleştirmiş" diyor. "Eee tabii bunu düzeltmek uzun zaman alacak. Eski yönetim­lerde sadece hükümete yakın olanlar kaynakları kullanabiliyordu. Geri kalanlar hiçbir imkândan yararlanamıyordu; doğru insanla tanışamayan işsiz kaldı."
"Şimdi de aynı durum devam etmiyor mu?"

"Hayır. Bu süreçte her şey çok rasyonelleşiyor" diyor. Editörlüğünü yaptığı dergide Abhazya ve Osetya'yla ilgili maka­leler var.
"Bölgede ABD, Gürcistan'ın arazi bütünlüğüne büyük önem veriyor. Oysa Amerika Birleşik Devletleri'nin her yerde bu politikayı güttüğünü söylemek zor. Mesela Kürt meselesinde politikası bu de­ğil. Bu değişik politikaları nasıl değerlendiriyorsunuz?" diye soruyo­rum.
Cevaplamak işine gelmiyor. "Ama burada bu politikayı destek­leyen sadece ABD değil ki" diyor. "Birleşmiş Milletler de, Gürcis­tan'ın toprak bütünlüğüne çok önem veriyor ve Abhazya ve Osetya'yı, Gürcistan içinde mütalaa ediyor."

Allison, Türkiye dahil dünyanın birçok karışık bölgesinde bu­lunmuş, yakında Amerika'ya döneceğini, buradaki misyonunu ta­mamladığını söylüyor.
Amerikan yönetimi, Rusya'nın arka bahçesindeki bu geçidin is­tikrara kavuşmasını istiyordu. Burası Hazar ve Orta Asya'nın tüm doğal zenginliklerini Batı'ya bağlayacak bir köprü. O yüzden Ame­rika için çok önemli. Kafkasya'nın gözbebeği!..
Tiflis'te gece her şeyi açığa çıkarıyor. Kumarhanelerin önü lüks arabalarla dolu. Ana caddeleri bir bir dolaşıyoruz. Gecenin içinde David'in heykelinin önünde duruyoruz. Heykel, Abhazya'clan gelen göçmenlerin doldurduğu, bir zamanların lüks oteli Iveria'nın tam önünde. Atının üzerinde gururla ileri bakan Kral David'in işaret par­mağına belli bir açıdan bakarsanız, Iveria'nın otel odalarında 10 yıl­ dır türlü türlü dramlar yaşayan insanların siluetleriyle çarpışırsınız.

Onlar bir zamanlar Abhazya'da yaşayan Gürcüler. 10 yıldır bu otelin odalarında ailece kalan mülteciler.
1990'larda Gürcistan bağımsızlığına koşarken o topraklar için­de yer alan Abhazya ve Osetya kanlı ayaklanmalara sahne oluyordu.

1992'de Gürcistan'ın kuzeybatısında, Karadeniz'in kıyısındaki Abhazya'da bir savaş başladı. Binlerce kişi hayatını kaybetti. Bölge­ de yaşayan Gürcüler, Abhazya'dan göç ettiler. Abhazya'nın statüsü­ nü belirlemek için yapılan görüşmeler sonuçsuz kaldı. O artık sınır­ lar arasındaydı.
Gürcistan'ın kuzeyindeki Güney Osetya'nın durumu da karma­ şıklığını korudu. Rusya sınırları içinde kalan Kuzey Osetya'yla etnik ve kültürel bağları bulunan Güney Osetya, Gürcistan'ın bağımsızlığını elde ettiği 1992'den beri Tiflis'in otoritesine direndi. Rusya'yla birleşme isteğini açıkça dile getirdi. O da sınırlar arasında kaldı.
Gürcistan'da esen ayrılıkçı rüzgârlardan en çok yararlananlar kanundışı ticari şebekeler oldu. Otorite boşluğu bir biçimde dolduruluyordu. Mafya, belirsizliğini koruyan bölgelerde otoriteyi ele al­dı ve her iki tarafça kullanıldı.

Giorgi Haindrava: Bakan Olan Yönetmen

Ertesi gün bir meslektaşımızla randevumuz var. Birkaç yıl ön­cesine kadar, Abhazya'da çektiği belgesellerle ün kazanmış bir yö­ netmenle. Ama artık belgesel yapmıyor. Giorgi Haindrava, kabine­ de Abhazya'dan ve Osetya'dan sorumlu bakan olarak yer alıyor. Ve resmi görevi, sanatçı tarafını hiç gölgelemiyor.
Görüşmeye gittiğimizde asistanıyla bir şeyler konuştular, bir koşuşturma başladı. Arka odaya doğru heyecanlı bir şekilde yürü­ dü. Birkaç dakika sonra elinde nadide bir Abhaz şarabıyla yanımıza geldi.
"Önce bunu bir tadın" dedi. "Abhazya en nadide üzümleri ye­tiştirir."

İri, kahverengi Kafkas gözleri ve doğal hareketleriyle diğerlerin­ den ayrılıyordu. Yüzündeki çizgileri sanki özel bir ışık aydınlatıyor­du. "Osetya ve Abhazya uzun zamandır Gürcistan'ı etkileyen Rus­ya'nın elindeki iki önemli koz" diye söze başladı.
"1991'den sonra her ikisiyle de oynandı. Her iki yerde de gücü elinde tutanlar Rusya'yla birleşme isteklerini tekrarlıyorlar" diyo­rum.
"Bu asla olmayacak" diyor. "Biz, Avrupa yapılanması içine gire­ceğiz." Buna gerçekten inanıyor muydu, yoksa... Birden yüzündeki ışık soldu.
Çıkıyoruz. Tiflis'e akşam çöküyor. Ana caddelerde ışık selinde bir damla oluyoruz. Işıltılı caddeleri uğuldatan arabaların çoğu son model. Bir zenginlik var bu kentte. Ama en yüksek maaş 47 lars ya­ni 24 dolar. Peki, nasıl yaşıyorlar?

Mariott Otelinin önünde limuzinler, korumalar. Maia, bu ak­şam, Mariott'un alt katında Pro Credit Bank'ın 5. yıldönümü kok­teylinde şarkı söylüyor. Siyasiler, iş adamları, yabancı misyon ve on­larla iş yürüten birçok üst düzey görevli Mariott Oteli'nin müdavim­leri.

Şık olmaya çalışanlar, gerçekten çok şık olanlar, etrafı kolaçan edenler, açık büfeye dalanlar, burnunu tavana yapışık tutanlarla do­lu kokteyl salonu. Salonun en dibinde Maia ve arkadaşları... Tiflis'te caz yapıyorlar.
Saba Saakaşvili, Gürcistan İş Konfederasyonu'nun direktörü.

Kiev Üniversitesi'ni bitirmiş ve mastırını İngiltere'de yapmış. O günden beri de iş dünyasının tam göbeğinde. Kokteylin gürültü pa­tırtısı içinde kulağında telefonu ara sıra saatine bakıyor. Yine de ko­nuşuyoruz.
"Yeni hükümetle tüm ekonomi değişti. Burada iyi bir iş atmos­feri yoktu" diyor. "Geçen hafta hükümet yeni vergi yasasını da çıkar­dı, çok liberal bir vergi sistemi geliyor."
"Peki ya üretim?" diye soruyorum.

Saba şaşkın gözlerle bana bakıyor. İnsiyaki olarak tekrarlıyor "Üretim!" O da ne der gibi bakıyor.

"Hedefimize varıyoruz. Yabancı yatırımcılar Gürcistan'a rahat­lıkla yatırım yapabilecekler."
"Peki, Gürcüler fabrikalar açacak duruma gelebilecekler mi?" diye soruyorum. Yine duruyor. Sorularım onun iletişim hatlarına uygun değil. Sonra devam ediyor.
"Evet, çok yakında daha iyi durumda olacağız. Petrol kaynakla­nınız var ve yabancılar bunlarla ilgileniyor."

Aslında ünlü ekonomi bakanıyla görüşmeyi çok istiyorum. Ama ülke dışında olduğunu söylüyorlar. Genç yardımcısı Natia Turnava'dan randevu alıyorum.
Odasından içeri girince otuzlu yaşlarda, sarışın, güzel ve hiperaktif bir kadınla karşılaşıyorum. Duvarlarda diplomaları ve refe­ransları asılı.

Asya'da olduğumu resmi makamları ziyaret ettikçe daha iyi anlıyorum. Resmiyet hemen aradan kalkıyor. Devlet yetkilileri arka­daşça davranıyor. İlgi çekici bir samimiyet var. Natia Turnava'nın bu görevinde dördüncü dönemi. O, Gürcistan'ın en ünlü bakanı Lukidze'nin yardımcısı. Bana günlük gazetede Lukidze'nin resmini gösterip altındaki yazıyı İngilizceye çeviriyor. "Her şeyi satacağız" diyor Lukidze, beyanatında. Bir zamanlar Rusya'nın dünyaca ünlü Gürcü işadamı şimdilerde Rusya'ya giremiyor, yolsuzlukla suçlanı­yor.
Natia elinde gazete, "Lukidze! Dünyaca ünlüdür o" diyor. "Rus­ya'dan Gürcü bir milyoner. Şimdi Gürcistan'ın ekonomi bakanı."
"Bakın, burada da Şevardnadze'nin villasını en çok verene sata­cağını söylüyor..."

Çünkü onun ana hedefi çok hızlı bir özelleştirme.
"Bayan Turnava" diyorum, "İneği sağmak yerine neden kesip satmalı? Tüm bu coğrafyada moda olan bu özelleştirmeler sizce çok mu sağlıklı. Bakın Batı'da özelleştirme hiç bu seviyelerde değil."

O küresel ekonominin sözcülüğünü yapıyor. "Bence yatırımın kendisi önemli hangi ülkenin elinde olduğu değil. Yabancı yatırımı buraya getirmek ana hedefimiz. Bence işadamı yerel mi yabancı mı hiç önemi yok. Çünkü yabancı yatırımcıyla gelen sadece iş değil. Ye­ni bir iş kültürünü, yeni bir anlayışı da beraberlerinde getiriyorlar. Biz sadece 12 yıldır bağımsızız. Pazar ekonomisini ve kültürünü da­ ha yeni öğreniyoruz. Bir zamanlar Gürcistan zengindi, ama Rus eko­nomisinin çarklarından biriydi. Bağlar kopunca fakirleşti. Şimdi ye­ni bağlar kuruluyor. Şimdi yeni bir küresel ekonomi trendinin içine giriyoruz."

Gürcistan'da önce kadrolar eğitilip hazırlanmış, ulusal çıkarla­rın önüne küresel çıkarlar konmuştu. Natia Turnava'ya "Bu pozis­yona gelmeden önce ne yapıyordunuz?" diye soruyorum.
"Tiflis'te üniversiteyi bitirdim ve İMF sponsorluğunda Viyana'da kurslara katıldım" diyor.

Duvardaki diplomalardan birini gös­teriyor:

"En büyük şansım Lukidze. O çok deneyimli bir işadamı. Rusya'da yaşıyordu. Saakaşvili'nin davetini kabul etti ve geldi. Acil he­ defi aktif özelleştirmeyi gerçekleştirmek. Hedef, devlet kuruluşları­nı ve doğal kaynakları satmak. Devlet hiçbir zaman özel sektör gibi olamaz her şey el değiştirmeli."
Bunları bir nefeste söylüyor. Gürcistan bir değişimin tam ortasındaydı. Sokaklar değişimin aynasıydı.

Ekonomi bakanlığından çıkınca bir parkın kenarında kalabalık gördük. Evlerini satmak için küçük kâğıtları iplere dizmişlerdi. Ora­ da yorgun, umutsuz ve bitkin bekleyen genç yaşlı kadınlı erkekli gruba baktım. Onlar için gelecek bir tünelin içindeydi. Kafkasya uz­manı Mamuka Areşidze her şeyi kısaca özetlemişti. "Kafkasya çok önemli bir merkezdir. Ruslar bu bölgeyi kaybetmek istemez. Bu böl­gedeki etkilerini sürdürmek için her şeyi yapacaklardır. Çünkü bu­rası, Amerika Birleşik Devletleri'nin ve Rusya'nın çıkarlarının tokuş­ tuğu noktadır. Gürcistan şu anda Amerika'nın dümen suyunda gi­diyor. Ama ekonomik olarak hâlâ Rusya'ya bağımlı. Rusya'yla iyi ge­çinmek zorunda, ama bu giderek zorlaşacak gibi görünüyor. Gürcistan'da şu anda hiç olmadığı kadar çok yabancı sivil toplum örgü­tü, çok sayıda yabancı lobi çalışma yürütüyor. Onlar her ne kadar Kafkasya'nın çıkarlarından söz etseler de bunlar kâğıt üstünde laf­lar. Aslında kendi çıkarları için çalışıyorlar."
Art arda travmalar yaşamışlardı. 70 yıllık Sovyet dönemi hâlâ belleklerde sıcaktı. Bağımsızlığın ardından yaşanan otorite boşluğunu dolduranlar halkı bir süre canından bezdirmişti. Yokluk, yolsuzluk umutsuzluk doğurmuştu. Gürcistan halkı dünyanın en çok sanatçı, edebiyatçı, ressam çıkarmış, sanatla iç içe yaşayan, yüksek bir kültürün evlatlarıydı. Şimdi bir şeyler değişiyordu. Ve meslektaşım Natia Abramia umutluydu.

Rustavi Televizyonu ve Misyonerlik

Rustavi Televizyonu Gürcistan'daki turuncu darbeye büyük katkı sağlayan medya organlarının başında geliyordu.
Natia, "Sovyet döneminde" diyordu, "bağımsız ve özgür değil­dik. Şimdi fakiriz ama mutluyuz. Ekonomimiz büyük problemlerle boğuşuyor. Biz yolsuzluk kâbusunun içine düştük ve bunu biz ken­di kendimize yaptık. Kendimiz ettik kendimiz bulduk. Yolsuzluk, hortumculuk en önemli sorunumuzdu. Yoksulluğa henüz çözüm bulunamadı, ama biliyoruz ki, devlet başkanımız dürüst, hükümet dürüst. Onlar eski yönetimden çok farklılar."
Natia inanıyordu. Çok yakında yoksulluk bitecek, Amerikan rüyası burada da gerçekleşecekti.

Boynundaki haçı göstererek sor­dum:

"Natia sence, kiliselere olan büyük ilginin yoksulluk ve umut­suzlukla bir ilgisi var mı? Burada dine gösterilen ilgi dikkatimi çek­ti."

"70 yıldır kiliseye gidemiyorduk. Şimdi din seçmede de dinle buluşmada da serbestiz. O yüzden insanlar kiliselere koşuyor. İlk yıllarda bu çok daha fazlaydı. Çok Hıristiyan olduklarından değil, yasak kalktığı için kiliselere koştular."

Tiflis'te nereye dönseniz bir kilise inşaatıyla karşılaşıyordunuz. Ve insanlar aniden bir yasaktan kurtulmuş olmanın heyecanı mıdır bilmem, olur olmaz haç çıkarıyorlardı.
"Natia, burada uluslararası örgütlerin büyük destek sağladıkla­rı bir Hıristiyanlaştırma faaliyeti var. Müslüman halk da Hıristiyanlaştırılıyor. Rustavi televizyonu, Hıristiyan misyonerlerine, vaftiz tö­renlerine büyük yer veriyor" diyorum.
Natia "Hıristiyanlığa dönenler kendi seçimlerini yaptılar. En azından şimdi seçme şansları var" diye cevaplıyor.
Kanaldan çıkınca şoförümüz Hamdi'ye soruyoruz. Müslüman halk hangi şartlarda Hıristiyanlaştırılıyor?
Yükselen değer Hıristiyanlık nasıl oluyor da bin yıllık gelenek­leri ezip geçiyor?

"Müslümanlara Tatar derler. Önce gençleri etkiliyorlar. Sünnet­li çocuğu Talar diye kızdırıyorlar. Tiflisliler için bu Müslüman demek, geri kalmış demek. Modern olmamak demek. Acara yüzde 80 Müslüman'dır ama Tiflisliler onların sonradan Müslüman yapıldığı­nı aslında hepimizin Hıristiyan olduğumuzu düşünür."

Maia Barataşvili ve onun aşkla sevdiği rahibiyle buluşmaya gidiyoruz. Maia'yı bir caddeden elinde koca glayöllerle arabaya alıyo­ruz. Boynunda işaret parmağı büyüklüğünde abartılı bir haç var. Caz, haç, Amerikan iş Konseyi, Maia'nın kişiliğinde bütünleşiyor.
Rahip Temuras'ın kilise yakınındaki evine gidiyoruz. Salonda rahibin at üstünde fotoğrafları. Kendisinin harası olduğunu öğreni­yoruz. Daha konuşmanın başında, tüm bu bölgenin Osmanlı'nın zoruyla Müslümanlaştırıldığını söylüyor. Sonra bir zamanlar Türki­ye'nin her yanının kiliselerle sarılı olduğunu ve Atatürk'ün politika­ sı sonucu Hıristiyanların mağdur olduklarından bahsediyor.

Nedense bir din adamından ziyade bir küresel politikacı karşı­sında olduğumu hissediyorum. Sadece bir soru soruyorum. "Fener Rum patriğiyle ilişkileriniz nasıl?" "Bartolemeos'la çok yakın ilişkile­rimiz vardır. Bu coğrafyada biz bir bütünüz" diyor.

Temuras Berişvili'ye Hıristiyanlaştırma faaliyetleriyle ilgili görüş­lerini sorduğumda beklediğim cevabı aldım:

"Onlar zaten eskiden Müslüman değildi. Türkler tarafından zorla Müslüman yapıldılar."

Evinden kilisesine kadar yürüdük. Rahip elbisesini giyerek ev­ den çıkmış, ruhani bir havaya bürünmüştü. Maia, o ağzını her açtı­ğında içine düşecek gibiydi. "Onunla tüm dertlerimi konuşurum. O benim psikologum, arkadaşım, idolüm" diyordu.
Rahipleri sokaklarda son 10 yıldır gören halk, yapılan propa­gandaların da etkisiyle Temuras'a büyük ilgi gösteriyor o geçerken önünde reverans yapıyordu. Kilise sosyal bir olaydı. İnsanları örgüt­lüyor, maddi manevi yardımlarda bulunuyor, her türlü dertle meş­gul oluyordu; her şeyden haberdardı.
Rahip Temuras'ı kilisede bıraktık. Yoksul oldukları belli kadınlar ve çocuklar günah çıkarıyor, kimileri mum yakıyor kimileri yakarıyordu.

Aklımda tek bir şey kaldı:

Temuras, bir din adamıydı ama Türkiye'yi de, Müslümanları da sevdiği söylenemezdi.

Tiflis'te bir gün daha. Eski Tiflis Oteli'nin (Old Tblisi Hotel) terasından yüzlerce yıllık kavgalara sahne olan tepelere, sonra da deli deli akan nehre bakıyorum. Gürcüce ya da buralarda konuşulan bir­ kaç dilde huzur kelimesinin nasıl söylendiğini öğrenmek istiyorum.

Gürcülerin anası Kartuli Ana heykeli tepelerin üzerinden bana bakıyor. Bir elinde düşmanlar için hazır tuttuğu kılıç, öbür elinde dostlara uzattığı bir şarap kadehi var.
Bugün Süleyman Efendiyle buluşacağım. Gürcistan gazetesinin sahibi, yazan, BBC'nin muhabiri.
Sanırım ellinin üzerinde, ince, zarif bir adam. Türk'e benziyor yüzü. Daha önce Süleyman Süleymanov'muş adı. Soyadını "Efendi" olarak değiştirmiş. Yani adı Süleyman, soyadı Efendi.

Beraber Tiflis'in tek camiine gidiyoruz. İnşası dokuz asır sür­müş. Geçen yüzyılda restore edilmiş. Önünde bakımsız haldeki ha­mamlar. Arka tepeye tırmanıyoruz. Türk mezarlığındaki ay yıldızlı mezarların önünde duruyoruz.

Hüzünle tepelere bakıyorum. Dedemin doğduğu topraklar bu­ranın, çok değil biraz daha doğusunda.
Süleyman Efendi, bana bu coğrafyanın neden bu kadar ilgi çek­tiğini anlatıyor.

"Biz Azerbaycan Türkü'yüz. Ama Azeri anayasasında Azerbay­canlı kabul edilmişiz. Ancak millet olarak biz Azerbaycan coğrafya­sında yaşıyoruz. Şimdi bize 'Sizin tarihi vatanınız Azerbaycan' diyor­lar. Benim tarihi vatanım Gürcistan. Azerbaycan benim etnik vata­nım. Herkesin kafasını karıştırıyorlar. Bu konuları istedikleri gibi döndürüp dolaştırıyorlar. Bilir misiniz, 1936'ya kadar benim baba­mın pasaportunda milliyeti Türk yazılıydı. Gürcüce, Rusça Türk ya­zılıydı. 1937'de değişmeye başladı."

Süleyman Efendi, "Gürcistan zengin bir diyar" diyor. "Yeraltı yer üstü serveti çok. Doğuda 400 milyonluk neft yatakları var. Batı­ da Karakum sahillerinde 200 milyonluk neft ihtiyatı var. Amerika için burası stratejik bir mekân. Rusya için de öyle. Zaten Rusya, iki yüz yıldır buranın sahibi. Her köşesini çok iyi biliyor, ona göre oy­nuyor. Amerika ise taze (yeni) başlıyor. Gürcistan'ın Avrupa'ya ka­vuşmasını istiyor ki onu Rusya'nın kucağından çıkarsın. Burası da­ ha yüzlerce yıl kargaşanın ortası."

Şehre inince şaşırıyorum. Tüm yollarda Azerbaycan, Gürcistan bayrakları asılı. Azerbaycan Devlet Başkanı ilham Aliyev, Gürcistan'ı ziyaret ediyor. Yollar kesilmiş. Cumhurbaşkanı Saakaşvili'nin ve il­ham Aliyev'in eskortları ve resmi araba konvoyu geçiyor önümüz­ den.

Amerika buralarda henüz çok taze diyordu Süleyman Efendi. Bir Batılının bu dağları taşları bu insan örgüsünü bu birbiriyle iç içe geçmiş yüzlerce lehçeyi ve bu binlerce yıllık kavgaları anlamasının zor olduğunu düşünüyorum.
Gürcistan'da insanlar yepyeni bir dönemin eşiğinde duruyor. Kafkasya halkları şimdi hiç bilmedikleri yeni bir dünya düzeninin asli oyuncuları olmaya hazırlanıyor.

Süleyman Efendi'yle Tiflis'in tepelerinde yaptığımız konuşma hâlâ kulağımda:

"Hepsi öz çıkarını güdüyor. Amerika gelip burada Gürcistan'a can yazdırabilir, ama Türkiye hiçbir şey ummadan bize yardım eli uzatıyor, istiyor ki bu ülke kalkınsın. Geçen asırda Atatürk Çiz kar­deşlerimizin güçlü ve bağımsız olmasını isteriz' demişti. Ama öbür devletler böyle düşünmüyor."

Kaynakça
Kitap: SINIRLAR ARASINDA
Yazar: BANU AVAR
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Günümüzdeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir