Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Yalta'da Tarih Tekerrür Ediyor

Burada Günümüzeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi hakkında konular bulabilirsiniz

Yalta'da Tarih Tekerrür Ediyor

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 18:02

YALTA'DA TARİH TEKERRÜR EDİYOR

Kırım'ın her bir kenti tarihin ayrı bir dönemine damgasını vur­ muş. Bahçesaray, Kırım hanlarına merkez olmuş. Sevastopol, Kırım savaşında kana boğulmuş. Yalta, Soğuk Savaş'ın doğduğu şehir.

Yalta'da Livadiye Sarayı'nda tarih yazılmıştı. Yüzlerce turistin arasından sıyrılıp müdüriyeti buluyor Aleksandr'dan izin alıyorum. Önce sert bir üslupla, uzun bir zaman önce kameralara izin için baş­ vurmuş olmam gerektiğini söylüyor, kısa bir sohbetten sonra onu ikna ediyorum. Roosevelt'in çalışma masasının önüne gidip duvardaki resimlere bakıyorum. O meşhur poster, Amerikan politikasın­ da yılların bir şey değiştirmediğini gösteriyor. Amerikan bayrağın­ dan yapılmış silindir şapkasıyla parmağını ileri uzatmış devlet baba "America wants you" diyor.
İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna doğru 1944'te, Avrupa kan gö­lüne dönmüşken Amerika, vatandaşlarını askere çağırıyordu. "Ame­rika seni istiyor" diyordu. Savaşın sonunda kimileri ölmüş, kimileri masaya oturmuştu.

Yalta Konferansı 1945 Şubatında Stalin, Churchill, Roosevelt başkanlığında Livadiye Sarayı'nda toplanmıştı. Bir döneme nokta koyan imzaların atıldığı yuvarlak masaya oturulmuştu. İkinci kez Ali Kiremitçiyle Yalta'da Livadiye Sarayı önünde.
dünyayı paylaşanlar, yeni bir dönemin de açılışını yapıyorlardı. So­ğuk Savaş başlamıştı.

Savaşın fiilen bitişinin hemen ardından Kırım halkı savaşta Sovyetler Birliğine ihanet suçuyla tehcire tabi tutulmuştu. Bazı Kırım Tatarlarının Alman kuvvetlerine katıldığı ileri sürülerek, bütün Kırım halkı önce Sibirya'ya, sonra Orta Asya steplerine sü­rülmüştü.
1944'te birkaç ay süren bu zorunlu göç sonrası sağ kalan Kırım­lılar; Urallar, Sibirya, Kazakistan, Tacikistan ve büyük çoğunluğu da Özbekistan olmak üzere yarımadadan binlerce kilometre uzağa nak­ledilmişlerdi.

Avrupa'nın kaderi Yalta'da çizilmiş, dünya siyasetine burada yön verilmişti. Birleşmiş Milletler'in doğum yeriydi, Livadiye Sarayı.
Saray, Osmanlı yönetimine de, Rus yönetimine de ev sahipliği yapmış, burada dönemler kapanıp dönemler açılmıştı.
Livadiye Sarayı'nın bahçesi, sarayın her köşesini ayrı ayrı inceleyen Rus turistlerle doluydu. Binanın tarihini, tüm özelliklerini en ince ayrıntısına kadar biliyorlardı. Kıskandım acaba kaç Türk genci Livadiye Sarayının nelere tanıklık ettiğini söyleyebilirdi?
Yirmili yaşlarında, sarışın, uzun boylu bir Slav, sarayın önünde dalgın gözlerle oturuyordu. "Nerelisiniz?" dedim. "Rus'um" diye ce­vapladı. "Burası bizim için çok önemli" dedi. "Biliyorsunuz, son Rus çarının kaldığı saraydır, Livadiye. Burası Rus kültürünün bir parça­sıdır."
Adı Vladimır'di. "Ekim Devrimi'nin yıldönümünde doğmuşum, Adım o yüzden Lenin in önadıyla aynı."
Livadiye Sarayından limana indik. Bir cümbüşün ortasına düş­tük. Yalta şehrinin 166. kuruluş günüymüş. Meydandaki Lenin hey­keli şaşkın. Kulaklara eziyet bir gürültü eşliğinde, tam önüne kuru­lu koca sahnedeki kaykay turnuvasını seyrediyor.
Kiev'den Rusya'dan gelen yüzlerce kişi, bir kortej oluşturuyor. Kortejdeki tek yabancı bayrak, israillilerinki.
Limanda, koca bir savaş gemisi halka açılmış. Önünde kuyruk­lar, askeri gemi geziliyor.

Turistler ve yerli halk tüm kıya şeridini doldurmuş. Alan tıklım tıklım. Yürümeyi bırakın durmak bile zor. Kuruluşunun 166. yılıymış. Yani 1838. Osmanlı'nın idam fermanının imzalandığı yıl.
Bir grup öğrenciye yaklaşıyorum. "Ne kutlanıyor burada?" diye soruyorum.
Genç bir kız, bilmememe şaşarak bağırıyor, "Yalta'nın 166. yaş günü!" diyor.
"Ama bu şehir, en az bin yıllık" diyorum. Duruyor. "Galiba ye­niden kuruluşunun yıldönümü... Yani öyle bir şey..." deyip uzakla­şıyor.

Bahçesaray: Bin Yıllık Kültür Başkenti

XIII. yüzyılda bu topraklar Kırım hanlarına bağlıydı. Sonra Cenovalılar üstünlük sağladı. Ve Fatih Sultan Mehmed'in saltanatı sı­rasında Kırım Hanlığı, Osmanlı Devleti'ne bağlandı. XV. yüzyılda hanların şehri Bahçesaray, bir kültür merkeziydi, hanların başken­tiydi.

Peki ya şimdi? Şimdi ise çeşitli kültürlerin savaşının merkezi. Bahçesaray'da Hansaray'da iğne atsan yere düşmez. Oya gibi işlen­miş Hansaray'ın her köşesi ona hayranlığını sunanlarla dolu. Arada başları kırmızı kurdeleli gelinler.
Biz Hansaray'ın müdürü Server Bey'i arıyoruz. Gelene kadar Olegsa'yı bize müzeyi gezdirmesi için yolluyor. Olegsandr Hayvoronski 30 yaşlarında Ukraynalı bir araştırmacı. Gözlerinde koyu renk gözlükler, hayatı hafife alır bir hali var. Bir pop grubundan fır­lamış gibi görünüyor.

Yürürken bilgi veriyor. "Burası Kırım Tatarları için kutsal bir yerdir" diyor. "Onların bir zamanlar var olan devletlerinin merkezi­dir. Kırım Tatarlarının yeniden bir devlet kurma özlemlerinin sim­gesidir burası. Aynı zamanda sürgünü de haklı gösteren bir simge­dir. Ne yazık ki Kırım Tatarlarının yetişmiş uzmanları, tarihçileri olmadığı için uzun bir süre Rus kaynakları esas kabul edilmiştir."

Bir Ukraynalı olarak Kırım'da bağımsız bir devlet kurulmasına gösterdiği müsamaha bize Türkiye'deki bazı aydınları hatırlatıyor.
Bana bir Ukrayna milliyetçisi olduğunu söylüyor. Sık sık Ame­rikan kaynaklarından örnekler veriyor.

"Bir Ukrayna milliyetçisi olan siz, çok sık Amerikan kaynakla­rına başvuruyorsunuz. Peki, Amerika'nın, bu bölgeye yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?" diye soruyorum.

Olegsa:

"Amerikan yaklaşımı ne yazık ki fazla yavaş. Çok pasif­ler" diyor. "Burada hızlı, aktif bir politikayla değişime destek verme­liler."

Olegsandr, Ukrayna'da yükselen milliyetçi akımın bir temsilcisi. 1989'da Sovyet döneminin son günlerinde henüz 15 yaşınday­ken, Amerika'nın "Gençlik Elçileri Projesi'yle Washıngton'a davet edilmiş parlak öğrencilerden biri.
Orada gerekli eğitimi aldıktan sonra ülkesine dönmüş ve Rus aleyhtarı, Amerikan sempatizanı örgütlerde çalışmış.

"Kendinizi milliyetçi olarak tanımlıyorsunuz. O zaman bütün yabancı güçlere karşı olmanız gerekmez mı?" diye bir kez daha so­ruyorum. Şaşırmıyor.
"Aslında o yüzden kendimi 'milliyetçi' değil de, 'milliyetçi de­mokrat' olarak adlandırıyorum. Biliyor musunuz ben Amerika'ya hayranım, keşke Rusya yerine Amerika'yla komşu olsaydık. Bugün bambaşka bir yerde olurduk." Yüksek sesle gülüyor.

Olegsandr gibi biriyle, Balıçesaray'da bin yıllık bir kültürün içinde dolaşmak, hâkim kültürlerin aynasına bakmak gibiydi. Acı vericiydi.
Server Bey'in yanma gittim. Bizi Zincirli Medrese'ye götürdü. Bir zamanlar eğitim Zincirli Medrese'den yaydırmış doğuya ve batıya!
Güneşten ve sıcaktan korunmak için beyaz tülbentlerle başları bağlı içerdeki işçiler, geçmişten fırlamış birer figür sanki. Server Bey, medresenin kapısının önünde, "1500 yıllarında 2. Kırım hanı tarafından yaptırılmış bir bilgi merkezi, kütüphane" diyor.

Tam kapının önüne geldiğimde bel hizasında bir zincirle karşı­laşıyorum. Arkamda işçilerden biri, girmemi bekliyor. Dönüp ona soruyorum.
"Zincir ne için?"

Türkçe cevaplıyor:

"Bunu padişah asmış. Kü­çük büyük her kim bu kapıya gelirse, ilmin önünde eğilerek içeri girsin, diye..."
Dimdik duruyor, kahverengi gözleri dümdüz bakıyor, ağzın­ dan bu sözler dökülürken hafifçe gülümsüyor. O bir işçiden çok diplomata benziyor.
Medreseyi geziyoruz, yüzyıllar önce dünya bambaşka bir den­gedeyken, ilim irfan sahibi kim bilir kimlerin bu odalarda okuyup yazdığını hayal ediyoruz.
Zincirli Medrese'nin hemen yanında, geçen yüzyılın büyük fikir adamı İsmail Gaspıralı'nın anıtı.

Zafer Karatay'ın Türkiye'ye tanıttığı İsmail Gaspıralı'nın müze haline getirilmiş, ilk Türkçe gazetenin yayımlandığı matbaasını ziya­ ret ediyoruz.
Türkçe'nin bayraktarlığını yapan Gaspıralı, Türk-Tatar ayrımı­ na bir asır önce noktayı koyan aydındı.

Yüzyıl sonra burada hâlâ tartışılan konuya ilişkin fikirleri şöyleydi:

"Türk dilinin çeşitli lehçelerini kullanan halklar, boylar vardır" diyordu eserlerinde ve "Bunlar Tatar değil Türk'türler!" Yaşamını Türklük ve Türk dili tarihini anlatmaya adamıştı. Türk ve Tatar ay­rımı birilerinin işine mi geliyordu? Server Ebubekirov'la birlikte Hansaray'da tanıştığımız Türk işadamı İbrahim Akyüz'ün evine gi­diyoruz. Kendisi Adanalı, eşi Kırımlı. Yaz tatillerini Bahçesaray'da geçiriyorlar. Server Bey ile bizi alıp evine yemeğe konuk ediyor. Ka­yınpederi Rüstem Amirov, 3 yaşında bu topraklardan ayrılmış ve 45 yılını sürgünde geçirmiş. 10 yıl önce vatanına dönebilmiş.

Avluda koca bir sofra. Kadınların hepsi mutfakta çalışıyor. Ben Rüstem ve Server'le çene çalıyorum. Rüstem Bey, "Bizim milleti bağlasan durmaz değil mi Server?" diyor. "Bizde ver bana 5-10 kapik borç, diyen yoktur, herkes çalışır."

"Öyledir" diyor Server Bey. "Burada birçok azınlık var, ama en iyi durumda olan Tatarlar. Devlette çalışırlar, sonra evde domates, hıyar yetiştirir satarlar. Bu çalışkanlık bazılarının canını bile sıkar. Rakip görürler bizi."

İşsizliğin had safhada, ekonomik krizin hep gündemde olduğu ülkelerde yeni gelene kucak açılır mı, hoş geldin denir mi hiç. Rüstem'in kırk yıllık eşi Olga "Denir" diyor. Olga'nın bir adı da Aliye. "Sovyet zamanında böyle şeyler yoktu. Rus, Tatar ayırmazdık hiç" diyor.
"Sürgünden dönenlere nasıl bakıyordu Ruslar?" diye soruyo­rum Olga'ya.

Rüstem lafa karışıyor:

"Rus halkı çok yardımseverdir" diyor. "Hele Rus köylüleri yemez yedirirler. Özbek'e gidenlerin yansı telef oldu, ama Rusya'ya gidenler, sapasağlam döndüler."
Olga "Biz ayrım yapmayız" diyor "Bakın, annem babam Rus. Ben bir Tatar'la evlenmişim. Bir damadımız Rus, iki damat Türk, beş damat Tatar."
Bunları gayet güzel bir Türkçe'yle söylüyor Olga, benimsediği adıyla Aliye. Türkçe'yi çanak antenle izlediği Türk televizyonları sa­yesinde öğrenmiş.

Artık Bahçesaray'da dostlarımız var. Rüstem, Aliye ve Server'in yanında sanki akrabalarımızın yanındayız.

Laspi'de Tanıştık Sultaniye'yle

Bahçesaray'dan Sevastopol'e doğru yola çıkarken Hansaray'a son bir kez bakıyorum. Kırımlılar en mutlu günlerinde onlarca şair­lerine, yazarlarına ilham veren Hansaray'ı ziyaret ediyor.
Başka yerlerin başka ziyaretçileri var. Onlar Rus gelinler. Sivas­topol yolunda Laspi'de duruyoruz. Laspi'nin kayaları yukardan Ka­radeniz'e bakıyor.
Her geçen gün sayıları biraz daha artan kiliselerden biri de bu­rada. Günde en az 30 yeni evli Hıristiyan çift burayı ziyaret ediyor. Çevredeki lokantaların, dükkânların turistik eşya stantlarının başın­ da Kırımlı Türkler var ya da onların deyişiyle Kırım Tatarları.
Küçük inci tanesi gibi bir kız. Önünde tahta işlemeler. "Ne için alıyorlar bunları?" diyorum.

Gülümsüyor. "Uğur getirsin diye işte" diyor. "En çok Ruslar ge­ lir buraya" Ondan ahşap ekmek tahtası alıyorum. "İyi kazanıyor musun?" diye soruyorum.
"300 grivnalık satayım ki 20 grivna alayım" diyor. Yüzde 7'ye çalışıyor. Buraya iki saatlik yoldan geliyor.
"İnşallah çok satarsın" diyorum . Öyle bir "Sağol" diyor ki, onu Kucaklıyorum.

Yol boyunca onlara rastlıyoruz. En alt gelir düzeyinde, yer alı­yorlar. Çok çalışıyorlar, ama eğitimde, ülke yönetiminde söz sahibi olacak düzeye erişemiyorlar.
Merdivenlerin altında kızıl saçlı 15 yaşlarında biri daha. "Adın ne?"

"Sultaniye" Soyadını "Familya?" diyerek soruyorum. " Abdurrahmanova."

"Okula gidiyor musun?"

Masmavi gözlerini açarak "11. sınıftayım" diyor.

Şimdi salona astığım üstü armut, elma, üzüm motifli tahta işle­ meyi ondan alıyorum. Önce elimi elma ve armutlu olana uzatıyo­rum. Beni durduruyor. "Onu alma bunu al daha güzel" diyor. "Bak üzerinde hem elma hem üzüm var."
Onlar evlerine dört dolar götürmek için çabalarken iyi bir lo­kantada gelen hesap kişi başına 40 doların altına inmiyordu. Ve dünyanın her yerinde olduğu gibi burada da sorunlar parada dü­ğümleniyordu.

Sivastopol zenginlerin kenti. Ukrayna ve Rus filolarının ev sa­hibi. Bölgenin en önemli limanlarından biri. Ve paraya para deme­ yenlerin uğrak yeri.
Mustafa, Sivastopol'e girerken "1783 yılına kadar burası Akyar diye bilinirmiş" diyor. "Kırım'ın işgali sırasında bir general onun adını değiştirmiş."
Kente girer girmez Belediye Başkanı Vladimir Arabacı'yı arıyo­ruz. Onun adını bize Teoman Arsay verdi. KAYRA (Karadeniz Yat Rallisi) sırasında tanışmışlardı. Belediyenin önünde buluştuk. Te­oman'ı o kadar sevgi ve saygıyla anıyordu ki, onun aracılığıyla gel­diğim için bana bir karşılama notu bile hazırlamıştı. Sanırım Gagauz'du. Adı bana bunu çağrıştırıyordu. Uzun yıllar Türkiye'de çalış­mıştı. Bizi aldı bir tepeye çıkardı. Sovyet dönemine ait devasa bir as­ker heykelinin önünden limanı gösterdi.

"Sivastopol, 200 yıldır dışa tamamen kapalı gizli bir donanma üssüydü. Şimdi artık sonuna kadar açığız. Rus ve Ukrayna donan­maları burada duruyor. Bu kente para bırakıyorlar. Bizi zenginleştiriyorlar. Belediye bütçesinin yüzde 20'den fazlası onlardan geliyor" diyor.
"Biz Sivastopollüler, savaş yorgunu insanlarız. Düşünün Kırım Savaşı, ardından Birinci Dünya Savaşı, sonra İkinci Dünya Savaşı derken Soğuk Savaş. Artık yaşamak istiyoruz."

Yaşıyorlardı. Sivastopol diğer kentlerin yanında bol turisti, garantili gelirleri ve ülkenin her yanından gelen zenginleriyle göz dolduruyordu.
Kent nüfusunun çoğunu Ruslar oluşturuyor. Gelen turistlerin çoğu da Rusya Federasyonu'ndan.
Gece bizi yemeğe davet etti. Sivastopol'ün en güzel liman lo­kantasında Rus şarkıları eşliğinde karısı Natali'yle bütün gece dans etti.
Sivastopol'de günü Vladimir ve eşi Natali'yle noktaladık. Sivastopol, uluslararası ticaretin, Doğu'nun ve Batı'nın ilgi oda­ğı olmanın keyfini sürüyordu.

Sabah Panorama'ya gittim. Kırım Savaşı'nı anlatıyor bu müze. Dünya devlerinin büyük paylaşıma hazırlık savaşıdır Kırım. Osman­lı, Ruslarla sürekli savaşmıştır, ama Osmanlı'nın tarihinde, İngiliz­lerle ve Fransızlarla bir olup Rusya'ya saldırdığı ilk savaştır Kırım.
Müzenin içinde 360 derece dönerek, âdeta canlıymışçasına res­medilmiş Kırım Savaşı'nı izliyorsunuz. Dikkatimizi çeken Osman­lı'ya dair tek bir resmin ya da işaretin olmaması.

Kırım Savaşı deyince bir durmak gerek. Osmanlı'nın en zorlu zamanı. Bölgede büyük paylaşımın sıcak rüzgârları esiyor. Osmanlı hasta adam, Navarin'de donanması yanmış, Edirne işgal edilmiş, Anadolu'da ayaklanma üstüne ayaklanma oluyor. Osmanlı Ruslar­ dan yardım istiyor.
Sonra korkup, denge kurma amacıyla İngiltere'ye yanaşınca, önüne sürülen İngiliz ticaret anlaşmasını imzalayıveriyor.
Batı boyunduruğuna giriyor, açık pazar oluyor. Yıl 1838. Sade­ce 16 yıl sonra Batı'yla bir olup Rusya'ya saldıracaktır, ama artık çarlar ile Batı arasında oynanan oyunun bir parçasıdır Osmanlı. Kırım büyük çaplı paylaşım savaşlarının başlangıcıdır.
İşin acı yanı, bu topraklar hep öyle kalacak gibi görünüyor.

Kırım'da 10 gün bir nefeste geçiverdi. Orada zamanın boyutla­rı değişik. Bir anda XIII. yüzyıldan günümüze kadar gelirsiniz. Kı­ rım'da zaman tüneline girer, Kırım hanlarını ticarette oyuna getiren Cenovalılarla, Venediklilerle, Bizans'la karşılaşırsınız.

Bahçesaray'da Osmanlı medreselerine girer.Türk aydınlarının savaşını izlersiniz. Sivastopol'de Kırım Savaşı'nı yaşar. Birinci Dünya Savaşı'nın eşiğinde durduğunuzu hissedersiniz. Ve Yalta'da bugünkü dünya siyasetinin çizildiği saraylarda dolaşır, çizilen yolun sonuçlarını yaşıyor olmaktan ürperirsiniz.
Kırım size tarih anlatır. Anlamak isterseniz.

Yüzlerce yoksa binlerce mi desek, yılın geleneği. Altın Orda Devleti'nden bu yana Karadeniz'in kıyılarında, bozkırlarda, stepler­ de insanlar yaşar. Bir Türk boyundandırlar. XIII . yüzyıldan beri sa­vaşır, sürülür, göçer ve konarlar. Büyük medeniyetlere ait olmanın duruşunu taşırlar. Nerede olurlarsa olsunlar şarkılarını unutmazlar, dertlerini danslarına karıştırırlar.

Simferepol yani Akmescit'te, Server Kakura başkanlığında bir folklor topluluğu var. Kısıtlı zamanda kapılarını çalıvermiştik. Yılla­rın büyüttüğü isimler Münir ve Hediye Ablayev küçük öğrencileriy­le ilgileniyorlardı.

Ağırbaşlı, zarif, hemen başkalığını hissettiren koyu renk gözleri gurur kadar hüznü de taşıyor, konuşmadan önce karşısındakini tartıyor Münir Hoca:

"50 sene sürgün yaşadık. Öyle bir millet yok dendi. O yüzden folklorumuz da yoktu" diyor.

"Özbekistan'da mesela sadece düğünlerde Kırım danslarını oy­nardık. Ben 25 yıldır dans ediyorum. Türk folkloruna çok yakın danslarımız. Yalı boyu dansı var. Karadeniz yöresinin danslarına benzer. Çöl dansı, daha çok Kafkas dansına yakındır. Bu çeşitlilik Türk dünyasının zenginliğidir."
Ona yıllarca dans ettiğimi söylüyorum. "O zaman sana özel bir gösteri yapayım" diyor. Server Kakura piyanoya geçiyor. Hediye Ablayev söylüyor ve Münir Hoca yüzyıllar içinde bizi bir yolculuğa çı­karıyor.
Adımları, bakışları, ellerinin ustalığı ve olanca zarafetiyle bize aynı halktan olduğumuzu anlatıyor.

Kaynakça
Kitap: SINIRLAR ARASINDA
Yazar: BANU AVAR
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Günümüzdeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir