Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Gagauzya Türkleri

Burada Günümüzeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi hakkında konular bulabilirsiniz

Gagauzya Türkleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 17:58

GAGAUZYA: KIZLARINA HASRET ANALAR ÜLKESİ

Kasım 2004 Yolculuğundan


Gagauzları hiç duydunuz mu? Kimi Gökoğuzlar diyor onlara. Türkçe konuşuyorlar ya da Türkçe kökenli bir dil. Kısacası anlaşa­ biliyoruz. Oğuzlardan gelen bir Türk boyu onlar. Müslüman olma­ yan bir Türk boyu. Onlar Hıristiyan Ortodoks. Moldova'da özerk bir bölgede yaşıyorlar. Gagauzya'da. Bulgaristan'da, Yunanistan'da, Romanya'da hatta dünyanın öbür ucunda yaşayan Gagauzlar da var, ama sadece Moldova devleti içindeki bir bölgede, adlarını taşıyan bir toprağa sahipler, özgürce dillerini konuşabiliyor, bayraklarını dalgalandırıyorlar.

Toprakları çok bereketli. En lezzetli üzüm, en güzel ceviz bura­ da yetişiyor. Yemyeşil vadiler, gür ormanlar ve bin bir yemişli ağaç­lar, kilometrelerce uzanan çayırlarda koyunlar, kuzular. Gagauzya yazan sınırı geçerken çevrede gördüğünüz bunlar.
Parasızlık ve ekonomik zorluklar onları ülkelerinden uzaklara savuruyor. En çok dilini bildikleri Türkiye'ye geliyorlar. Çok eğitim­li bile olsalar vasıfsız işçi olarak çalışıyorlar. Kaçak işçi olarak sınır­larda ağır bedel ödüyorlar.
Burada çocuklar hep anne özlemi içinde. Anneler hep uzakta, para peşinde. Aklımda tek bir şey kaldı seyahat dönüşünde.

Torun­larına bakan ninelerin dudaklarından dökülen birkaç kelime:

"Kızıma selam söyle!"

Gagauz topraklarında kime rastlasanız bir akrabası Türkiye'de. Daha çok kadınlar göçten nasibini alanlar. Küçük çocuklar ve yaşlı anneler, özlemi en çok tadanlar.
Sınırdan girdik. Yol boyunca küçük bahçeli evler. Evlerin önünde yol boyunca kaldırıma oturmuş sohbet eden insanlar. Bir kalabalığın önünde duruyoruz. "Türkiye'den selam getirdik" diyo­ruz. Bir heyecan dalgası sarıyor hepsini.
Kadınlar enselerinde bağlamışlar güllü eşarplarını. Koyu renk esvapları ve renkli hırkaları var. Erkekler tıpkı Anadolu'daki gibi.

Önce Tanya Bekir konuşuyor:

"Çok çoluk çocuk var orda" di­yor "Hepsi orada, selam söyle onlara, tez dönmelerini söylememle­ kete."
Yaşlılar pek konuşmuyor.

"Dilimiz iyi değil" diyor bir yaşlı kadın eşarbını ağzına sıkıştıra­rak. Tanya "Bizim dilimiz sizinle uyduğundan, herkes orda çalışır" diyor.
Yanımıza yaklaşan bir yaşlı adam Tanya'nın kayınbabası, lafa karışıyor. "Gagauz dili Türkiye'den gelir. Bir zamanlar Türkler buradaymışlar."
Hepsi bir dönem Türkiye'de çalışmış. Kimi çocuk, kimi yaşlı ya da hasta bakmış.
Çömelmiş sessiz duran yaşlı kadın Maria. Soyadı Berber. Genel­likle ön isimler Hıristiyan, soyadlar Türkçe kalmış.

"Benim bir kızım var orda, bilmirem nerde, İstanbul'da mı nerde" diye mırıldanıyor.
Yanında Anya Dimcioğlu, "Benim de kızım Türkiye'de" diyor. Her biri tek tek kızlarının Türkiye'de olduğunu söylüyor. Söyledik­ çe rahatlayacaklarmışçasma bıkmadan tekrarlıyorlar. Hep aynı cüm­le yankılanıyor sokakta. "Kızım Türkiye'de..."

Anya bizi evine davet ediyor. Kış hazırlıkları daha yeni tamam­ lanmış. Her evin bodrumunda dizi dizi turşular, domatesler, patlı­ canlar kavanozlanmış, ağır kış şartlarında tüm ev halkına yetecek kadar yiyecek var. "Anya, kız ne zaman gitti Türkiye'ye?" diye soru­ yorum. Yüzünü domateslerden çevirmeden cevaplıyor. "May'da!" Bu mayıs demek.
"Altı ay olmuş özlemedin mi?" der demez hızla dönüyor. Du­dakları gülüyor, ama gözleri yaşlı.

Öyle bir "Özledimmm" diyor ki, can dayanmaz.
Her aileden birileri uzakta, sebebi para. Hepsiyle ayrı ayrı kucaklaşıyorum. Bana sarılırken kızlarına sarılır gibi sarılıyorlar. His­ sediyorum. Onlar hissettiğimi biliyor.

Kıpçak Köyüne akşam olmadan ulaşmak istiyorum. Gagauzya, üç ayrı bölgeden oluşuyor. Kıpçak Köyü bu adacıklardan biri. Kıp­ çak'a gelirken yolda bir kez daha duruyoruz. Çünkü ilk kez birkaç genç kızı sohbet ederken görüyoruz. Birinin elinde Rusça bir gazete iş ilanlarına bakıyor. Adı Nela Anatolyevna. 18 yaşında. Kişinyov Üniversitesi'nde hukuk okuyormuş.
Öfkeli bir genç kız. Türkiye'den geldiğimizi söyleyince hepten susuyor. "Nasıl, okul iyi mi?" diyorum. "Hiçbir şey iyi değil" diyor. "Herkes" diyor öfkeyle "Size gidiyor."

Soruyorum:

"Niye gidiyorlar?"

İyice kızıyor. "Para kazanmaya. Niye olacak."

Biz orada azan işitirken, arkada tombul, neşeli bir kadın yanın­ da beyaz saçlı, atletli bir adam. "Türkiye'den mi?" diyorlar. "Evet" diyor, adını soruyorum. "Luba" diyor. "Soyadın?" "Terzi." Adamı gösterip "Eşin mi?" diye soruyorum.
Neşeyle, "O benim adamım" diyor.

"Para yok, herkes yollara düşüyor, Türkiye'ye varıyor" diyorlar. Bir şeyler ikram etmeye çalışıyorlar. Kıpçak'a gideceğimizi söylüyo­ ruz. "Düğüne mi davetlisin" diye soruyorlar. Ee bugün pazar... Bir ya da birkaç düğün olduğu muhakkak. Birini yakalayacağız.

Kıpçak'ın Gelinleri

Kıpçak'ta hemen belediye meydanına geliyoruz. Daha yolda meydandan kopup gelen müzik sesleri karşılıyor bizi. Ve çabuk adımlarla meydana doğru yürüyen şık giyimli insanlar görüyoruz. Belediyeye vardığımız anda bir filmin içine düşüyoruz. Caddenin bir ucunda davul, klarnet ve keman eşliğinde dans ederek yürüyen kalabalık bir grup beliriyor. Arkalarında beyaz elbisesiyle gelin ve si­yah takım elbiseli damat.
Aynı anda caddenin öbür başında bir kamyon beliriyor. Arkası ağzına kadar yatak, yorgan, eşya dolu. Yastıkların saten başlıkları ve danteller görünüyor. Kamyonun kasasında eşyalardan kalan yere sı­ğışmış dört kişilik bir müzisyen grubu ayrı bir hava çalıyor. İki mü­zik birbirine karışıyor.
Balkan-Kafkas karışımı müzikler ve birbirinden içli çalan mü­zisyenler bir noktada buluşuyor. Belediye meydanında bir anda beş gelin alayı birbiriyle kavuşuyor. Hepsinin arkadaşları, akrabaları dans etmeye başlıyor. Siz bu cümbüşü hayal ededurun. Beni de ha­ laya katmayı unutmadan.
Akşam erkek evinde yapılacak düğünden önce âdet olduğu üzere kentin en önemli meydanı ziyaret ediliyor. Meydanın ortasın­daki Lenin heykeli olan biteni sessiz seyrediyor. Moldova'nın birçok yerinde Lenin heykelleri kaldırılmış, ama Kıpçak'ta hâlâ gelenekler sürüyor.
Ayrıca Kıpçak, kolhoz sistemini kaldırmamış olan tek bölge. Hâlâ ortaklaşa iş yapılıyor, kooperatifler varlığını sürdürüyorlar. Meydandakilerin hemen hepsi kolhozda çalışıyor.

Bir genç kız yanıma yaklaşıp, "Ben Asena'da, Türk fabrikasında çalışıyorum" diyor.
Kasım soğuğunda kolları çıplak, derin dekolteli gelinleri ve genç kızları seyrediyorum. Gelinler pek hareket etmediklerinden için için titriyorlar. Kenardan kalabalığı izliyorum.

Gözüm Vera'ya takılıyor. Soyadı Üzümbeli. Gülümseyen ağzına hüzünlü gözleri yakışmıyor. Küçük bir oğlanı sıkı sıkı önünde tutu­ yor. Yanına gidince, dönüp "Ben de İstanbul'a gidicem" diyor.

"Ne yapacaksın orda?" "Bilmem, çağırıyorlar."
"Buralı mısın?" diye soruyorum.

Ağzı gülüyor, ama yüzünde sanki bir maske var. "Evet Kıpçaklıyım. Bu da oğlum."
"O da gelecek mi seninle?"

Dudakları inceliyor, sonra beş altı yaşındaki oğlanı sıkarak "Yok! O burada kalacak" diyor bir nefeste.
Vera bu gece oğlundan ayrılacak. Kalbinin yarısını burada bıra­kıp yola çıkacak.
Yeni evli çiftlerden biri balayım Türkiye'de geçireceklerini söy­lüyor.

"Nerede?" diyorum.
"Her yeri gezeceğiz!" diye bağırıyorlar.
Kadının biri göbekli, bıyıklı, karakaşlı kara gözlü bir adamı çe­kiştirerek bana bağırıyor.

"Bu Türk'e benzer mi sence?"
Adam "Benzerim tabii yaa!" deyip göbeğini şişiriyor, göz süzer­ken bıyık buruyor.

"Hiç gittiniz mi Türkiye'ye?" diye soruyorum.
"Yok, biz gidemedik" diyor adam. "Kardeşim gidiyor bu gece" Vera'nın ağabeyi o.
Sıcacıklar. Ha Anadolu'nun bir köyündeyim ha Gagauzya'nın Kıpçak'ında. Beni öylesine sarıp sarmalıyorlar.

Neşeli gruptan kısık sesli bir kadın "Ben Ankara'da oturuyo­rum!" diye bağırıyor.
"Ne yapıyorsun Ankara'da?" diyorum.

"Hacettepe'deyim. Kocam da Gazi Üniversitesinde işletme mas­ tın yapıyor" diyor. Tüm bu konuşmalar gelin alayının, çalgıcıların ve dans edenlerin oluşturduğu kalabalığın orta yerinde oluyor.
Düğündü dernekti, neşe vardı, ama adı tam konamayan bir garip hüzün de bizle beraber meydandaydı. Herkes eğleniyordu, ama herkes yarın birilerinin artık burada durmayacağını biliyordu.

Kıpçak, Gagauzya'nın durumu en iyi belediyelerinden biri. Çünkü kooperatifi yani kolhozu dağıtılmamış tek belediye.
Düşe Kurdoğlu "Her yerde kolhoz kapandı. Sadece bizim köyde bir kolhoz kaldı. Kolhoz kalktığı yerlerde de insanlar aç kaldı" diyor.
Afanasi Kurdo köyün eri neşeli ihtiyarı. Hiçbir şey yapmasa kendi kendine dans ediyor. Konuşmaları duyunca duruyor "En zen­gin, en varlıklı, en büyük kolhoz bizdedir" diyor.

Afanasi, diğer bölgelerde gençlerin yeni akımlara kapılıp, ime­ce usulünü terk ettiklerini sonra da sen ben kavgasına düşüp açıkta kaldıklarını anlatıyor bana. "Bu oyunlara gelmemeli" diyor. Sonra kendini müziğin ritmine bırakıp, Kafkas dansı adımlarına benzeyen adımlarla uzaklaşıyor.
En çok davulcu dikkatimi çekiyor. İncecik bir adam. Kedi gibi çevik ve çok zarif. Lakabı "Horoz"muş! Yanında 18 yaşında var yok tertemiz yüzlü bir genç adam. Keman çalıyor. Kişinyov'da hukuk öğrencisiymiş. Adı Şaşa. Horoza büyük saygı gösteriyor. "Ondan öğreniyorum" diyor.
Birden en zarif hareketlerle dans ederken çalmaya başlıyorlar. "Bunun adı kadınca. Dans et!" diyorlar. Eski bir folklorcu olarak karşı koyamıyorum. Onlarla kadınca, düz hava, Allah ne verdiyse, dans ediyorum.

"Karılar Birliği"

Ertesi gün Gagauzya Halk Topluşu na gittik. Gagauz Kadınlar Birliği, onların diliyle Gagauz Karılar Birliği'nde Kültür Bakanı Valentina Değirmenciyle, Olga'yla ve Maria'yla ve diğerleriyle rande­vumuz vardı.

Mana Kara, Gagauz Kanlar Birliği başkanı. Onun odasında otu­ruyoruz. "En büyük problem bizim kanlara iş yok" diyor. "Çoğu yurtdışına gidiyor. Biz istiyoruz kanlar burada çalışsınlar o yüzden bir birlik kurduk. Yükseköğrenimli herkes yurtdışına gidiyor. Türk kadınlarla buluşup konuşmak istiyoruz. Siz bize yardım edin Türk karılarla bir köprü kurun."

Zarif yüzlü topluca bir hanımdı. "Kadın" sözcüğünü kullanma­ ya çalışıyor yine de bazen dili "karı"ya gidiyordu. Sonra gülümseyip "Türkçe'de farklı kullanılıyor ama bizim dilde böyle" diyordu.
Sorunları sıralıyorlardı. Sokakta duyduklarımızı tekrarlıyorlar­dı. Çocuklar anasız babasız kalıyordu. Aileler bozuluyor, doğum oranı düşüyordu. Çocuk bakmaya gidip kötü yola düşen gençler vardı. Onlar memleketlerine de dönemiyorlardı. Gagauzya'da en çok "kanlar" acı çekiyordu.

"Çadır Lunga" Uzun Çadır Demek

Kasım Bayramı'ydı. Kıpçak'tan Çadır Lunga'daki yani Uzun Çadır'daki kiliseye gittik. Önce tepede gördük kiliseyi. Kıvrılarak giden yoldan yukarı tırmandık. Kurban kesen, dilek dileyen, uzaktakilere dua edenlerle hıncahınç doluydu kilisenin çevresi.

Hepsinin bir sevdiği uzaklarda çalışıyordu. Çadır Lunga Kilise­ si bir Kasım Bayramı'nda daha yalnızlığına sarınmış nineleri, anne­leri, çocukları avutuyordu.
Dualar uzaktakilere yollandı. Kurbanlar kavuşmak için kesildi. Fukaralık bitsin kimse bu cennet vatandan gitmek zorunda kalma­ sın, anasından, babasından, yavrusundan ayrılmasın diye dualar edildi. Küçük kiliseden dışarı taşmışlardı. Çoğunluk bahçede dua ediyordu. Yanımda Kültür Bakanı Valentina Değirmenci "Bak, giysi­ler değişik, oradakiler Bulgar köylüleri" diyor. Burada bir tarih göz­lerimizin önünden geçiyor.

Gagauzlar Uzak Asya'dan Balkanlar'a göç ettikleri söylenen bir Türk boyu. Yüzyıllarca kendilerine toprak bulmak için dünyanın dört bir yanına dağılmışlar. Osmanlı İmparatorluğu içinde yaşarken Balkanlar'ın karışmasıyla kendilerini önce Bulgar sonra Rumen sı­nırları içinde bulmuşlar. Derken Sovyetler Birliği yönetimi içinde yaşamaya başlamışlar ve 1990'larda Moldova Cumhuriyeti içinde özerk bir yapıya kavuşmuşlar. Kısacası onlar yüzyıllarca sınırlar ara­sında bir yerlere sıkışıp kalarak yaşamış olanlar.

Kaynakça
Kitap: SINIRLAR ARASINDA
Yazar: BANU AVAR
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: GAGAUZYA TÜRKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 17:58

Çok ilginç bir başka özellikleri var.

Gagauz halkı dünyada ken­di toprağına ve bayrağına kan dökmeden kavuşan tek etnik toplu­luk:

Yıl 1991. Sovyetler dağılırken Moldova'da ve Gagauzlar arasın­ da milliyetçi hareketler başladı.
Moldova sınırları içinde yaşayan yaklaşık 200.000 Gagauz ayrı bir cumhuriyet ilan etmek istiyordu. Bu istek kısa zamanda büyük gösterilere dönüştü.

Ajanslar Gagauz haberlerini geçerken bir şeyin altını ısrarlar çizdiler:

Gagauzlar, Hıristiyan bir Türk boyuydu.
Önce karşılarında Moldova askerlerini buldular. Etrafları sarıl­dı. Topu topu 200.000 kişiydiler. Gerginlik had safhaya vardı ve Rusya'nın müdahalesiyle sokaklar biraz duruldu.
Ama yıl 1991'i gösterdiğinde artık Moldova da bağımsız bir ül­keydi. Gagauzlar bir kez daha bağımsızlık taleplerini yinelediler ve Moldova devletine bağlı kalmak kaydıyla özerklik istediler. 23 Ara­lık 1994'te yani tam 10 yıl önce Moldova meclisince bu istekleri ka­bul edildi.

"Gagauz yeri" artık özerk bir bölgeydi. Kendi toprakları, kilise­leri ve bayrakları vardı...
İlk ziyaret edenlerden biri Süleyman Demirel'di. Komrat Devlet Üniversitesi'nin açılışına Türkiye Cumhuriyeti katkıda bulunmuş, ortak projeler geliştirilmişti.
Üniversitenin rektörü Stepan Varban, "10 yılı tamamladık" di­yordu.

"Gagauzya'mızın da üniversitemizin de kuruluşundan . 10 yıl geçti. Durumumuz pek de iyi değil. İsteriz daha iyi olsun. 10 yıl uzun bir zaman, ama tarihe göre çok değil. Biz bugünü görüyoruz. Biz hatırlarız, eski zaman daha iyiydi. Ekonomi iyiydi. Sonra ne ol­ duysa oldu Moldova bağımsız oldu. Ama problemleri de büyük ol­du. Toprağımız güzel bereketli toprak, ama ekonomiyi düzeltemi­yoruz. Niçin? Yeni bir devlet olarak piyasalara giremiyoruz. Eski Sovyet zamanında bir piyasa vardı. Şu anda piyasa ekonomisine geçtik. Moldova, piyasaya kendiciğini tanıtmaya uğraşıyor."

Stepan Varban üniversitenin kuruluşundan bu yana rektörlük görevini sürdürüyor. Üniversite Türkiye'yle sıkı bir işbirliği içinde. Türkiye'ye öğrenci yolluyor, Türkiye'den öğrencilere kapılarını açı­ yor, iki ülke arasında bir kültür köprüsü oluşturuyor.
Üniversitede 16 bölüm var. Sayıları 2.500'ü aşan da talebe. Bunlardan 70'i Türkiye'den gelme.

"Kemal'in Üretmenleri"

O gün dersi olan Türk öğrencileri selamlamadan okuldan ayrıl­mak olmaz. Bir kısmını Rus dili hazırlık sınıfında bulduk. Henüz iki aydır oradaydılar.
Gencecik bir kız sınıfın ortasında. Öğrenci sanıyorum. Ama otoriter duruşu beni şüpheye düşürüyor.
"Hoca mısınız?"

"Benzemiyor muyum?" deyip basıyor kahkahayı. Sınıfta tek bir kız var. Ona yaklaşıyorum.
"Ben Rusça öğrenmeye geldim, Gagauzca konuşmaya bile baş­ladım" diyor.

İşletme öğrencisiymiş. "Çok mutluyum burada olduğuma" di­yor. "Rusça geleceğin dili. Ve çok iyi bir öğretmenden öğreniyo­rum."
Sınıfta Türkiye'nin dört bir yanından, Manisa'dan, Tekir­ dağ'dan, izmir'den, Antalya'dan gençler var. Okuldan ÖSYM yoluy­la haberdar olmuşlar.
Hepsi değişik bölümlerde okuyordu. Hallerinden hiç de şikâ­yetçi görünmüyorlardı.

Batı'ya giden diğer öğrencilere göre bir ayrı­calıkları vardı:

Burada alıştıkları türden cana yakın, sıcak bir ilgiye mazhar oluyorlardı. Onların yaşamında bu ülkenin özel bir yeri ola­caktı.
Bir de Gagauzların sınıfına girelim dedik. Genç öğretmen adaylarını ziyaret ettik. Sınıf dolusu genç kız anadillerini yeniden keşfe­ diyorlardı, Gagauzca'yı aile içi konuşma dışında tanımaya, grameri, edebi dili öğrenmeye çalışıyorlardı.

Gagauzya'da yaşayanların çoğu Moldovaca'yı pek bilmiyor, ev içinde Gagauzca, okulda da Rusça konuşuyorlardı. Bugün hâlâ sokakta Rusça'nın ağırlığı hissediliyor. Belki de bu sebepten Gagauz­lar, özerkliklerine kavuştukları son 10 yıldır, Gagauzca konusunda öğretmen yetiştirmeye özen gösteriyorlar.

Önde oturan genç bir kıza soruyorum:

"Siz yeni mi öğreniyor­sunuz?"
"Biliyorduk ama praktika yapıyoruz."

Nadya bir başka öğretmen adayı. Beni anlamakta biraz daha zorlanıyor.
"Bir özet yapsana neler öğretiliyor?" diyorum.

Gülüyor, utanarak cevaplıyor. "Burada Komrat'ta okullara gide­ceğiz. Uşaklara ders okutacağız. Gagauzca hocası olacağız" diyor.
Ziyaretin sonunda Türkiye'ye armağan olarak bir şiir yolladılar. Şiirin adı "Bucak"tı. Buraların eski adı.
Gagauzlar uzun yıllar farklı yönetimler altında dillerini unutmaya başlamışlardı. Oralarda dolaşırken bazı bölgelerde dilin cap­canlı ayakta olduğunu fark ettik. Bunun sebebini sonra anladık.

Türkiye'nin dışında kalmış olan Türk boylarına Atatürk'ün gösterdiği ilgi, Gagauzlara da ulaşmış, Mustafa Kemal 1930'larda, Kürt isyanları gibi türlü dertle boğuşurken bile buraları ihmal etmemiş, Türkiye'den öğretmenler göndermişti. İşte dilini korumuş olanlar, bu öğretmenlerin görev yaptığı köylerde yaşayanlar.
1930'larda yaklaşık 10 yıl boyunca o bölgeye trenlerle Türkçe okuma kitapları taşındı. Türk öğretmenler oralarda yaşadı, evlendi, oralarda öldüler.
Gagauzlar o yıllarda Çadır'a, Vulkaneşti'ye, Tomay'a gelip öğ­retmenlik yapan ilkokul öğretmenlerine "Kemal'in üretmenleri" de­ diler.
Sadece bu kadarla da kalınmıyor. Onca yokluk içinde devlet, Gagauz yerinden yetenekli çocukları seçip onları Türkiye'ye getiri­ yor, burslar veriyor.
Ünlü yazar Stepan Bulgar'la Komrat'ta karşılaşıp konuşmuştuk.

"1929'da 1940'ta, 1944'te Türkiye Büyükelçisi Hamdullah Sup­hi Bey, burayı dolaşmış ve yetenekli 100 çocuğu Türkiye'ye yolla­mış. Aralarından 15'i yazar, öğretmen ve müzisyen olmuş. Bir kitap çıkardık. Veysel Arseven, Baurçu köyündendi. Asıl adı Vasili Öküzcü. Büyük bir müzik adamıydı. Bunlar eğitim almaya Türkiye'ye gitmişler, ama sonra İkinci Dünya Harbi başlamış, dönememişler. Ya­şamları Türkiye'de geçmiş orada evlenmişler, orada ölmüşler.
1930'lu yıllarda burası Romanya'ydı. Veysel Arseven'in kız kardeşi anlatmıştı. Veysel, 'Ben müzisyen olacağım' demiş annesine. Ama kuruş para yok. Papazdan 500 ley borç para almışlar. Veysel'i Tür­kiye'ye yollamışlar."

Stepan Bulgar şimdi Sabah Yıldızı adlı Türkçe bir dergi çıkarı­yor.
2003'te bir sayıyı Veysel Arseven'e namı diğer Vasili Öküzcü'ye ayırmışlar.
Dergide yer alan bir şiir Arseven'e sesleniyordu.

Vasi, baurçu oğlu Nerelara sen vardın Turtiyaya bulup yolu Kısmetini aradın Evdan kırlayıp gitin.
Bir parça ekmaa deyni Senselini kaybettin Yaşamak buldun eni...

Stepan bir Türkçe âşığı. "Bana kalsa" diyor "Serbest televizyon olmalı. Bu çok önemli. Çünkü gazete kitap bunu yapamıyor. Tele­ vizyonla konuşma dili çok kolay öğreniliyor."

Az da olsa bugün bile eğitim kurumlarıyla ve Gagauz televizyonuyla Türkiye'nin ilişkileri devam ediyor. Cumhuriyetin başında öylesine sağlam bir temel atılmış ki bugün hâlâ gelenekler devam edebiliyor. Gagauzya Devlet Televizyonu'nu ziyaret ettiğimizde bu­ na tanık olduk.
Simeon kapıda karşıladı bizi. Mütevazı bir binadan içeri girdik. "Moldovaca, Türkçe, Bulgarca, Gagauzca yayınımız var" diyor. "15 dakika bu dillerde haber veriyoruz her gün."
Benimle bir röportaj yapmak istiyorlar. Ana kumandaya gidiyo­ ruz. Yakışıklı olsun diye.

Orada soruyorum:

"Türkiye'den yardım alabiliyor musunuz?" diye. Sonra sorduğuma pişman oluyorum. Biliyormuşum da mahsus sormuşum gibi oluyor. Çünkü Simeon, "Ne diyorsunuz. Arkanızda gördüğünüz tüm aletler Türkiye'den geldi" diyor. "TRT düzdü hepsini."

Oksana Golupsova'yla tanışıyoruz. Türkiye'ye gidip TRT'de staj görmüş bir televizyon spikeri.
Habere beş kala konuşuyoruz, "ilk defa mı gittin Ankara'ya?" diyorum. "Evet" diyor heyecanla. "Ben ilk kere Ankara'ya gittim. İlk kere TRT'ye düştüm. Canıma çok iyi geldi." işte böyle diyor Oksana.
Adını soruyorum. Gülüyor, "Oksana Sarmacı aslında" diyor. Anlamıyorum. "Yani dolma yaprağından yaparız ya hani."

Gagauzya'nın Çocukları

Gagauz televizyonu, TRT'nin yayınları, okullarda Gagauzca dersler derken ölmeye yüz tutmuş bu dil yeniden canlanıyordu.
Ertesi sabah Komrat'ta bir ilkokula gittim. Bu benim âdetim, çocukları ziyaret etmeden bölgeden ayrılamam.
Cıvıl cıvıl bir sürü çocuk. Çoğunun annesi ya Türkiye'de çalış­mış ya hâlâ çalışıyor. Ailelerinden mutlaka birileri Türkiye'de.
İletişim sorunumuz yok. Belki biraz utangaçlık aramızı bozu­yor. Ama şiir söz konusu olunca o duvar da aşılıyor.
Biri "Küçük Küçük Balık" şiirini okuyor, bir başkası "Üzüm" şi­iriyle karşımıza çıkıyor.

Birine "Annenle Gagauzca mı konuşursun?" diye soruyorum. "Mamuyla Gaguzca laf edirem" cevabını veriyor. İşte bu, Türk­çe soruya Gagauzca bir cevaptı.
Bir başkasına "Türkiye'ye mesajın var mı?" diyorum.

Örgüleriyle oynayıp başını yana eğiyor:

"Çok sağlık yollarım onlara" diyor. Onu öpüyorum.
Ders kitaplarını merak ediyorum ve onlara imreniyorum.
Bakın Komrat'taki bu küçük öğrenciler tarih kitaplarında neler öğreniyorlar. "Dedelerimiz Gagauzlar Aral Gölü kıyısından yola çık­mışlar, Gökoğuzlar kuzeyden Akoğuzlar güneyden yürümüşler, Gökoğuzlar Hıristiyan, Akoğuzlar Müslüman olmuşlar, köklerini hiç unutmamışlar..."

Stepan Bulgar "Dünyanın her yerinde Gagauzlar var" demişti. "Amerika'da 4.000 Gagauz var."
Belki de dünyaya en çok yayılmış etnik topluluklardan biri de Gagauzlardı. Büyük kıtlık zamanında yüzyılın başlarında birçok ai­le Amerika'ya, Avustralya'ya kadar gitmiş, büyük kalabalık aileler uzak diyarlara göç etmişti.

Tarihimiz, kültürümüz', mimiklerimiz, âdetlerimiz o kadar ben­ziyor ki... Stepan Bulgar'a "Bu kadar yakınız, ama bir o kadar uzak bırakılmışız" demiştim.

"Ne acayip değil mi?" diyerek gülümsemiş ve eklemişti:

"Bir şeyler yapmalıyız."

Beşelma Köyünde Bir Müze

Beşelma Köyündeki Gagauzya Etnografya Müzesi'nde bu renk­li kültüre bir kez daha yakından tanık olduk. 1966 yılında Dimitri Karaçoban tarafından kurulan müzeye şimdi kızı Luda müdürlük yapıyordu.
Müzenin kapısına vardığımızda yerel kıyafetleriyle genç bir kız ve genç bir adam bizi karşıladı. Ekmek ve şarap uzattılar. Sevgileri­ni de.
İçerde Gagauz Türklerinin tarihlerinden, kullandıkları eşyalara, folklorik bilgilerine kadar her şey özenle sergileniyordu.
Beşelma köyü Gagauzların 1791'de Dobruca'dan gelip yerleş­ tikleri yerdi. Burada doğup Moskova'da edebiyat okuyan sonra da Gagauzca'nın ilk öğreticilerinden biri olan Dimitri Karaçoban, ya­ zar, şair ve ressamdı. Müze onun en büyük tutkusu olmuş, yaşamı­nı Gagauz araştırmalarına adamıştı.
Müzenin bir köşesi, Türkiye'den gelen konuklara, özellikle de 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e ayrılmıştı.

Müzeyi gezdik sonra sinema salonuna girip, 1940'larda Beşelma'da çekilmiş bir düğün merasimini seyrettik. Halkın yaşantısın­ dan örnekler çekmişti Karaçoban. Bu halka öylesine âşıktı ki onu yakaladığı her anında resmetmiş, filme çekmiş, yazmıştı. Karaçoban onların içinde onlar için yaşamıştı.

Cenaze ve Düğün

Müzeden çıkarken yüzlerce yılın ruhunu üstümüzde hissettik. Havada bir ağırlık vardı. Arabaya bineli sadece beş dakika olmuştu. Tarlaların içinde yürüyen bir kalabalık gördük. Önde bir kamyon ağır ağır gidiyordu. Beşelma Köyü'nde o gün biri ölmüştü. Cenaze­ sine katıldık. Onlarla kol kola yürümeye başladım.
Kıtlıklar, kuraklıklar, ekonomik bunalımlar, sınırın bir o yaka­sında bir bu yakasında kalanlar, ölenler ve doğanlar.

Gagauz yerinde akşam oluyordu.

Her şey Etnografya Müzesi'nde gördüğümüz film gibiydi... Kıpçak'taki düğün de yılların bu topraklarda çok şey değiştir­mediğini kanıtlıyordu.
Yüzlerce, hatta binlerce yıl öncesinden renkler taşıyor düğün­ler, cenazeler. Belli bir dinden ziyade bu toprağa sinmiş gelenek fış­ kırıyor yaşamdan da ölümden de.
ölenleri yeni doğanlar izliyor. Yeni hayatlar kuruluyor Gagauz yerinde. Yaşam devam ediyor.
Meydanda rastladığımız çiftlerden birinin düğününe davetliy­dik o gece. Buruk bir neşeyi yaşadık. Yine çocuklarından uzak an­ nelerden bir kucak dolusu selam topladık.

Gece Kıpçak'a çökmüştü. Önce çeyizleri taşıyan kamyonlar dü­ğün evinin önüne geldi. Hiç yorulmadan dans eden gençler çeyiz kamyonunun önünde dansa devam ettiler. Eşyalar dansla indirildi.

Gelin ve damat kamyonun önünde bekledi. Sonra evin kadın­ları ellerinde ekmek ve balla tüm misafirleri "balladılar". Ballanan bal kaşığı ağzındayken gafil avlanırsa ensesine bir tokat yiyordu. Ben de nasibimi aldım.
Sonra kenarda birikmiş kadınların yanına gittim. Hemen he­ men hepsinden aynı sözleri duyacaktım. "Benim kızım sizin orada, selam götürün."
"Benim kız gelecek ay gelecek." "Benimki bir yıldır orada."

Kucaklarında küçük çocuklar hatta bebekler vardı. Torunlarıy­dı.
Damadın babası kalabalığın arasından fırlıyor; bizim için bir konuşma yaptığını Türkiye sözcüğünü duyunca anlıyorum. "Büyük hayırlar Türkiye! Spasiba'size bin kere!" "Biz teşekkür ederiz" diyorum, "Hayır olsun size, köyünüze!"

Yemekler koca bir mutfakta hazırlanıyor. Beş altı kadın sürekli servis yapıyor. Beni sundurmanın altına çekiyorlar. Önüme o meş­hur kavurmalarını koyuyorlar. Oleg Garizan'ı orada tanıyorum. O belediye başkanı. "Balkanlar'da, Sovyet zamanında da Rumen zama­nında da zor zamanlar geçirdik" diyor. "Ama bu cümbüşlük bu hal­kı kurtarıyor. Cümbüşü unutan halk kaybediyor. Zorluklar cümbü­şü unutturursa halk kaybeder; cümbüş zorluğu unutturursa halk kazanır" diyor. Votkasından koca bir yudum alıyor.

Oleg cümbüşü unutan halk kaybeder demişti. Zorluklar cüm­büşü unutturursa çöküş gelirdi. Cümbüş zorluklara direnmek için birlik beraberlik içindi. Beraber gülmeyenler acıları göğüsleyemezlerdi.
Gagauzya'da bir hafta geçirdik. Memleket gibiydi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Günümüzdeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir