Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Bulgaristan'da "Ek Demokrasi"

Burada Günümüzeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi hakkında konular bulabilirsiniz

Bulgaristan'da "Ek Demokrasi"

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 17:55

BULGARİSTAN'DA "EKŞİ DEMOKRASİ"

Bulgaristan 2007'de Avrupa Birliği'ne tam üye olacak. Demok­ rasi Bulgaristan'da henüz çok yeni.

Sadece 15 yıl oldu sistem değişeli ve bakın Deliormanlı çiftçi Hüdaim nasıl tanımlıyor demokrasi­yi:

"Ekşiiii ama çalımlı". Leman, lise öğrencisi "Demokrasi geldi ama demokrasiyi yaşamak için imkânımız yok."

Ve ünlü heykeltıraş Vec­di Raşidov diyor ki:

"Öyle bir demokrasi yaptık ki dünyada eşi yok." Ve Nevriye Teyze de yakınıyor demokrasiden "Yüzde 10 çok zengin geri kalan çöp topluyor."
Ve Razgrad'da bir müftü vakıf mallarının Müslümanlara bir tür­lü iade edilemediğini söylüyor, iadesi bir yana kullanımları da en­gelleniyor. 500 yıllık İbrahim Paşa Camii ölüyor. Kiliselerin resto­rasyonuna çuvalla para ayıran Açık Toplum Vakfı Başkanı Rayna "Pek adil bir durum değil ama n'apalım, kiliselerin lobi faaliyetleri daha yoğun" diyor.

Bulgaristan 2007'de Avrupa Birliği'ne tam üye olacak. Tabii us­lu olursa. Üyeliğe sadece iki yıl kala mafya ülkeyi kasıp kavuruyor.
2004 yazında Bulgaristan'da incelemelerde bulunan Bryan Davis ad­lı İngiliz uzman raporunda, "Mafya devlete meydan okuyor" sözle­rine yer verdi.

İşin ilginç yam Bulgaristan'da mafya faaliyetlerinin Avrupa Bir­liği üyeliği yaklaştıkça daha da büyük bir ivme kazanması. Çeteler arası güç kavgası ve Avrupa fonlarından gelen milyonlarca avroyu paylaşma savaşı, Sofya'da, Hollywood filmlerine taş çıkartan görün­ tülere sebep oluyor.
Bir lokantanın önünde uzayıp giden siyah Mercedeslerden uzun siyah deri pardösülü, dazlak kafalı ve gözlüklü adamlar iniyor. Kapılar açılıyor, korumalar arasında kaybolmuş birileri lokantaya giriyor. Bu bizim gördüğümüz. Gazetelerde bir Mercedes'in yanın­ da yatan bir adam resmi. Arabaya binerken taranmış bir "baba". Bunlar Sofya'da olağan haberler, kimse şaşmıyor.

Metin Akınla buluşuyoruz. Yıllardır Sofya'da. Anadolu Ajansı temsilcisi. Bürosuna girilmiş ve bilgisayarı, hard diski ve tüm disket­leri yok edilmiş. "Burası böyle" diyor.

"Birileri çok büyük paralar kazandı. Bu paralar demokrasi içe­risinde iyi bir sermaye oldu. Lokomotif gücünü oluşturdu. Mafya şirketleştı. Mafyanın henüz şirketleşmediği dönemlerde devlet rad­yosunda bir reklam yayınlanıyordu. Kulaklarınıza inanamazdınız. Fonda Baba filminin müziği çalıyor. Tok bir erkek sesi 'Biz size gel­meden siz bize gelin' diyor. Bu bir sigorta şirketi. Sigorta şirketi bu­nu söylüyor insanlara. Bize mutlaka gelin sigortanızı yaptırın. Yok­ sa biz size geliriz. Devletin radyosunda böyle bir reklam yayınlana­biliyordu. Gerçekten de arabasını bu şirkete sigorta ettirmeyen biri­nin arabası aniden yok oluyordu. O araya dursun birkaç gün sonra kapısına bir adam gelip 'Arabanı geri almak istiyorsan şu kadar pa­ra ver artı sigortanı yaptır' diyordu. Benzer örnekler çoktu."
Bulgaristan'da kayıt dışı ekonomi toplam ekonominin yüzde 40'ına yakın. Bu 6-7 milyar dolar gibi bir rakam ediyor. Rakam bü­yük olunca kopan gürültü de büyük oluyor.

2004 sonbaharında mafyanın ünlü isimleri Sofya'nın ortasında birer birer öldürülüyordu ya bir loto bayiinde ya bir lokantada ya da sokağın ortasında, ama mutlaka bir Mercedes'in yanında.

Metin anlatıyordu:

"Sosyalizm bir halk ortaklığıydı. Ortaklık 1989'da bitti. Bir ortaklık biterken, şu kadar malımız, şu kadar paramız var, şöyle bölüşelim denir. İşte bu bölüşme adaletli olmadı. Halkın yüzde 80'lik bir bölümü bu mal ortaklığından payına düşe­ni alamadı. Sadece yüzde 10'luk bir bölüm, malları aralarında pay­laştı. Güya halk özgürleşti. Ama parasız özgürlüğün bir şeye benze­mediğini gördüler. Halkın geneli, eskisinden daha kötü durumda yaşıyor. Eskiden çok az kira ödüyordu. Şimdi kira da yiyecek de ateş pahası. Çok küçük bir kesim, burjuva sınıfını oluşturdu. Bun­ların çoğu kara parayla zengin olanlar. Bir gün önce Sovyet yapımı küçücük otomobillere binerken, ertesi gün Mercedes'lere binmeye başladılar. Bir gecede nasıl elde edildi bütün bunlar?" Nasıl elde et­mişlerdi?

1989'da Doğu Bloku'nun çökmesiyle Bulgaristan demokrasiye ilk adımlarını atmıştı. 1990'da ilk genel seçimler yapıldı. Bulgaris­tan, rotasını Batıya çevirmişti ve ilkin İMF paketleriyle tanıştı.

Acilen özelleştirmeler yapıldı. Havayollarından demiryollarına, telekomünikasyondan hidroelektrik santrallerine kadar her şey satı­şa sunuldu. Özelleştirmelerde o kadar acele edilmişti ki ilk özelleş­tirmeler yapılırken henüz konuyla ilgili bir yasa bile yoktu.

1997'de Birleşik Demokratik Güçler hükümeti iktidara geldi. Seçim vaadi, işsizliği azaltmak ve yaşam koşullarını iyileştirmekti. Ama ilk işi, devleti küçültmek adına on binden fazla işçiyi sokağa atmak oldu.
İşsizlik o gün bugün Bulgaristan'ın en yakıcı sorunu. Halk hız­la değişen koşullara uyum sağlamaya çalışıyor.

Nevriye lbrahimova, Sofya'da yaşayan ve artık parmakla sayılan Bulgaristan Türklerinden biri. Aslen Silistreli. Dünyaca ünlü sanatçı Yıldız İbrahimova'nın annesi.
Mütevazı evinde onun her şeyi bilen mavi gözlerine dalmış, oturuyorum. "Birileri çok zengin Nevriye Teyze" diyorum.
"Yüzde 10 öyle yaşıyor" diyor.

"Çok büyük arabalar görüyorum. 100.000-200.000 avroluk." "Görürsün. Kapitalizm bu demek. Yüzde 10 çok zengin, geri kalan çöp topluyor. Çöp toplayanımız da var. Önceleri yoktu, işsiz­lik de yoktu. Hatta işi beğenmez bırakır başka işe giderdin, ama şimdi?"
"Ama Nevriye Teyze" diyorum. "Şimdi özgürlük var, demokra­si var."

Gülümseyen gözlerini kısıp bana bakıyor.
"Haydi, gel, Vecdi'ye gidelim. O sana demokrasi anlatsın" di­yor.

Yıldız dışarıdaydı. Dönmesini bekledik. Gelir gelmez arabaya atladık Sofya'nın zenginler mahallesi Buyana'ya doğru yola koyul­duk.
Vecdi Raşidov aile dostlarıydı. Bulgaristan'ın dünyaca ünlü hey­ keltıraşı. Aydınların çoğu gibi o da geçmişe kırgın, bugüne öfkeli. Buyana'da kalın duvarların arkasına gizlenmiş, köpekler ve hizmet­ kârlarla korunan koca bir evde oturuyordu. Evin arkasında atölyesi vardı. Bahçe heykellerle doluydu.
En çok Hak ve Özgürlükler Hareketi adlı Türk partisinin duru­muna üzülüyordu. "Parti cahil ve gözlerini para hırsı bürümüş adamların eline düştü" diyordu.

"Politika aslında bir mafya! Kendi içlerine kapanıyorlar. Ne ka­dar cahil adam varsa politikacıların etrafında yalaka. Olan halka oluyor, halk aç açık bekliyor."
Gün kararana kadar konuştuk. Vecdi Raşidov kulağıma aşina hikâyeler anlattı. Türklerin güvenecek kimsesi olmadığını, koltuğa oturanın Türklüğünü unutup paranın tabiiyetine geçtiğini söylüyor örnekler veriyordu.

Çukurköy'de Hüdaim ile Recep

Ertesi gün yola düştük Sofya'dan Deliorman'a gidiyoruz. Bere­ketli topraklar saatlerce bize eşlik ediyor. Yol üstünde Çukurköy'e uğruyoruz. Hüdaim Üzeyir ve Recep Nasuh güleç yüzlerle karşılıyor bizi.
Yıllardır Çukurköy'de çiftçilik, hayvancılık yapıyorlar. "Bir za­manlar sendika başkanları, fabrika müdürleri, vali, aklına kim gelir­se bir bütündük. Ayrımız gayrımız yoktu. Birlikte yemek yenirdi. Şurada bizi otururken görseler şimdi kafasını çevirip geçenler o za­man dostluk ederdi. Bir günde her şey değişti. Demokrasi gelmişti. Birilerinin cebine para girmişti."

Bulgaristan'a gelen demokrasiyi limona benzetiyorlardı. Hüda­im bu yöreye özgü anlatımla "Limon gibi durmuyor, ama meğer limonmuş. O zamana kadar hep elma gibi görünmüş. Hart diye ısırınca ekşi mi ekşi çıktı. Demokrasi böyle işte. Çok ekşiii ama çalım­lı. Isırınca anladık."
"Balkanlar'da Türklerin en güçlü olduğu ülke Bulgaristan.
2004'te Türk partisi Hak ve Özgürlükler Hareketi koalisyon ortağı. Bunun bir yardımı olmuyor mu size?" diye soruyorum.
Hüdaim, "Olacak zannettik" diyor. "Ama onların yardımı ken­dilerine oldu. Kısaca durumu özetlersek, hükümete yakın olanlar parayı topladılar. Bizle kimsenin ilgilendiği yok."

Avrupa Birliği sürecinde buraya bazı kurumlar aracılığıyla çok para pompalandı. Bazı çiftçiler işlerini uydurup, projeler hazırlaya­rak AB fonlarından yararlandılar. Bu AB fonları neyin peşinde o da ayrı bir konu.

Isparuh'a yani Kemallere gelirken yine yol kenarında geniş arazi­ler. Birkaç çiftçi görüp duruyor, durumu soruyoruz. "AB lafları başla­dıktan sonra aniden zengin olanlar oldu. İşlerini uyduranlar." O bir zi­raat mühendisiydi. Geniş araziyi gösterdi. "Buralar onlarca küçük çift­ çiye aitti. Fakirleştikçe toprakları kiraladılar. İvan Kriçinov denen adam, 100.000 dönümden fazla toprağı böyle topladı. Halk çaresiz, bir eşeği bir atı var adamın, toprağından verim alamıyor. İyi bir kira teklif edilince karşı koyamaz duruma geldi. Böyle böyle toprak üç beş kişinin elinde birikti. AB'nin istediği de buydu. Kolay kontrol edilir tarımın yolu bu. Hak ve özgürlüklere oyumuzu verdik. Özgürlüğümü­zü aldık ama hakkımızı gasp ettiler. Bu toprağı tekeline alanların hep­ si onların adamları. Tarım bakanı Türk. Ama bize bir faydası yok."

Bir Eski Kral ve Türk Partisi İktidar

Türk partisi, 2001'de 50 yıllık "bir sürgünden dönen ve bir ay içinde başbakan olan Bulgaristan'ın eski kralı Simeon un partisiyle birlikte iktidarda.
2004'te hükümette 2 bakan ve 20 milletvekiliyle temsil edili­yorlardı.
2005 sonbaharında güçlü bir şekilde bir kez daha koalisyon or­tağı oldular. Üç bakanlık aldılar. Aşırı milliyetçi parti ATTAKA'nın saldırısına uğradılar. Bundan dolayı demokratların sempatisini ka­zandılar. Ama işin acıklı yanı, onlara oy verenler çaresizlikten ver­ diklerini söylüyorlar.
Onlardan randevu almak çok zordu. Türkiye'den bir gazeteciyle görüşmek istemediklerini düşünmeye başlamıştım ki bir iki isme ulaştım. Peki parti başkanı Ahmet Doğanla görüşemez miydim? "Zor, çok meşgul"dü.

Parti binasında Merkez Komite'nın toplanacağını, orada görüşe­ bileceğimi söylediler. Gittim. Genel Başkan Ahmet Doğan, yardım­ cısı Sofya Valisi Vladimirov ve diğerleri yuvarlak bir masada sfenks gibi oturuyorlardı. Toplantıdan önce sadece bir dakika görüntü al­mak için iznimiz olduğu söylendi. Sanırım Kral Başbakan Simeon'dan bir randevu almak daha kolay olacaktı.

Kendimi hakarete uğramış gibi hissettim. Odadan içeri girdi­ğimde Ahmet Doğana doğru hamle yaptığımda ayağa bile kalkma­ ya teşebbüs etmedi. Yanındakine döndü ve Bulgarca bir şeyler söy­ledi. Düşmanca bir tutumu olduğu bile söylenebilirdi.
Sebebi sonradan anlaşıldı. Hak ve Özgürlükler Hareketi artık bir Türk partisi olarak anılmak istemiyordu. Ziyaretimizden hemen önce, Amerikan büyükelçisinin, Bulgaristan'da azınlık partilerini pek sıcak bakmadığına yönelik beyanatı basında yer almıştı. Oysa Bulgar meclisindeki 20 Türk milletvekilinden bazıları sadece Türki­ye'deki göçmen oyları sayesinde meclise girebilmişti. Bunlardan bi­ri Ahmet Hüseyin'di.

Telefonda görüşmüştük. Beni meclise götürecekti. Meclisin kır­ mızı halıları üzerinde yürürken duvarlarda asılı fotoğraflara bakı­ yordum. Bulgaristan'ın Osmanlı'dan ayrılışı, ilk devlet başkanları, ilk başbakanlar, meclis başkanlarının resimleriydi bunlar.
"Bir Türk partisinin mecliste bulunması neleri değiştiriyor?" di­ye soruyorum.

"Türk partisi olarak geçiyor dünyada ama" diyor, "bizim Bulgar üyelerimiz de var. Yönetim Kurulunun başkan vekili Bulgar'dır. Kendisi Sofya valisidir."
Hak ve Özgürlükler Hareketi Türk damgasından kurtulmak için büyük çaba harcıyordu. Sorumu yineliyorum.
"Partinin, koalisyon hükümetinde yer alması Türkler açısından ne gibi iyileştirmeler sağladı. Çünkü konuştuğumuz birçok tarım iş­ çisi çok mağdur durumda. Türkler koalisyon ortağıysa tarım baka­nı Türk'se, o zaman niye Türklerin durumu kırsal alanda bu kadar kötü?"
"Kötü durumdalar diyemeyiz. Avrupa fonlarından gelen yar­dımları bütün Bulgar vatandaşlarının kullanma hakkı var. Kullana­mayanlar zorlanıyor."
500 milyon avro Avrupa fonlarından gelmişti gelmesine, ama halka ne kadarı ulaşmıştı bilinmez. Zaten Avrupa fonlarını kullana­ bilmek bir maharet işiydi. Razgrad Valisi Behçet Küçükov, Avrupa fonlarına ulaşabilmek için iyi proje şirketleri tanımak gerektiğini ve bunun epey paraya mal olduğunu söylüyordu.
Bu küçük çiftçinin becerebileceği bir iş değildi.

Deliorman'ın Ferhatlar Köyü'nden çiftçi Bilal İbrahim tütün ye­tiştiriyordu.
Eskiden alımların çok daha iyi olduğunu söylüyordu. Şimdi tü­tünü devlet almıyor, diyordu. Tütünün kilosuna üç leva aldığını söylüyordu. Yol kenarında oturmuş konuşurken afilli bir cip hızla yanımızdan geçti., Bilal "Bak!" dedi. "Bu adam işini uydurdu. Proje­ler hazırlattı. Binlerce dekar arazisi var şimdi. Bizim gibi küçük çift­çilerden kiraladı. Ürünü aracılara pazarlıyor. 18 bin dekarı var." "Senin kaç dekarın var?" diye soruyorum. 10 dekarı olduğunu söy­lüyor.

Sonsuz tarlalar arasından Sarman Köyü'ne geliyoruz. İlk dikka­timi çeken kıvrılmış tenekeden yapılmış cami minaresi. Küçük bir kulübenin üstüne oturtulmuş.
Talat Aliyev, Sarman Köyü eski muhtarı. O da tütün yetiştiriyor. Altın renkli yapraklar arasında konuşuyoruz. Onun ciddi kah­verengi gözlerinde umutsuzluk görüyoruz. "Aracılar nasıl devreye giriyorlar?" diyorum. "Zorda olan çiftçiye yanaşıyorlar" diyor. "Be­ nim param var, sen zordasın, ver tütününü bir, bir buçuk levaya di­yorlar. Zamanı geldiğinde üç levaya satıyorlar."

Parti merkezinde konuştuğumuz HÖH milletvekili Ünal Lütfü:

"Bakanlarımızdan biri tarım bakanı" diyordu "Tarım Bakanlığı bizim soydaşlarımızın tütün problemlerini hemen hemen çözdü. Süt ve et problemini çözdü" diye ekliyordu.
Çok şık görünüyordu. Parti merkezinin önünde art arda dizili BMW'lerin önünde konuşmuştuk. Kravat ve mendili yeşil satendi. "Parası olan AB fonlarından yararlanıyor. Küçük çiftçi her gün biraz daha küçülüyor" dediğimde, geniş bir gülümsemeyle "Şimdilik öy­le" demişti. "İnşallah AB'ye girince adil bir şekilde çözülecek."

Deliorman: Pehlivanlar Yatağı

Burası delice koşan atların ve pehlivanların anavatanı diye bili­nir Deliorman aslında bir şiirdir.
Kemaller'de bir festival var. Ve yıllardır ilk kez yapılıyor. Buranın Bulgarca adı Isparuh. Koca bir alanda binlerce insan.
Bu bir Türk festivali. Atlar bir yanda, pehlivanlar bir yanda, zurna­lar çalınıyor, davullar vuruluyor. Alanda heyecan da var kırgınlıklar, umutsuzluklar da.
Çoğunluğu pırıl pırıl yüzlü gençler. Konuşurken kararıyorlar. Hepsi liseyi yeni bitirmiş ve işsizler.
İşsizlik ülkenin her yanında, ama en çok Deliorman'ın köyle­rinde, kasabalarında.

İş bulanlar düşük maaşla çalışıyor. Üniversiteye gidenler "Me­zun olsak ne fayda, Türkleri işe almazlar" diyorlar.
Alanda anonslar yankılanıyor. Birden atların nal sesleri ortalığı kaplıyor. Deliorman, Osmanlı'nın en büyük haralarının olduğu yer­di bir zamanlar. Dünyanın en deli koşan atları yine Deliorman'da o sabah.

Kemaller Belediye Başkam Adil Bey.
Leman ve arkadaşlarıyla tanışıyorum alanda. Bir inci gibi otu­ruyor Leman. İncecik, zarif bir genç kız. On sekizinde var yok. Gözlerinden neşe okunmuyor. Dalgalı, uzun saçlarıyla oynuyor. "Kimin parası varsa onun şansı var" diyor.
"Benim şansım yok" diyor. Annesi Türkiye'de çocuk bakıyor­ muş üç beş kuruşa. Babası emekli edilmiş genç yaşta. 80 leva emek­li maaşı alıyormuş.
"Peki, nasıl okuyorsun bu şartlarda?" diyorum.

"Bekleyeni, annem yollasın diye. Bazen parasız bile giderem mektebe" diyor. Gözlerim doluyor. Her şeyi kısaca özetleyiveriyor.
"Annem bana anlatır eski zamanı. Paramız vardı. Yememiz var­dı. Okuyabiliyorduk. Ama şimdi tam tersi. Demokrasi geldi. Ama şimdi demokrasiyi yaşamak için imkânımız yok."

Alan yavaş yavaş doluyor. Politikacılar, valiler, bakan yardımcı­ları protokole yerleşiyor. Ben mavi gözleri iyi iyi bakan telaşlı ve se­vimli bir adamın yanına gidiyorum. O Kemaller Belediye Başkanı Adil Bey.

"Bizim belimizi büken işsizlik" diyor. "Bulgaristan'ın sosyalizm dönemindeki pazarları kaybolduktan sonra pazarsız kaldık. Yöre­mizde çalışan fabrikalarımız kapandı. Yahut özelleştirildi. Orada ça­lışan işçilerimiz işsiz kaldılar."
Bulgaristan'daki Türkler eğitim alamıyor, iş bulamıyor. Hâlâ hayal kuranlar da var. Yaşı küçük olanlar. Bir yol kenarı sohbetinde Gülsüm'le tanışmıştım. Kırdaki çiçeklerden biriydi. Deliorman'da güneş dağların ardında kaybolurken o kuzuları seyrediyordu. Örgü­lü saçları ve kocaman gözleriyle bana doktor olacağını söylüyordu.

Gülsüm Muhsin önündeki engelleri aşabilirse doktor olacaktı. Yani babası mahsulü satabilirse, iyi Bulgarca öğrenebilirse, liseye gi­debilirse ve diğerlerinden en az iki kat fazla çalışırsa Gülsüm doktor olacaktı.

Razgrad'da Bir Cami Ölüyor

Razgrad'a demokrasi gelememişti. Türk azınlık her gün daha da kötüleşen şartlarda yaşıyordu. Razgrad'a vardığımızda ünlü İbrahim Paşa Camii'ne gittik. 500 yıllık bir sanat eserini ziyaret ettik.
Yavaş bir ölüme mahkûm edilmişti İbrahim Paşa Camii. Her ya­nı çatlaklar içinde. Etrafı alüminyum perdelerle kapatılmıştı. İçinde bir kazı başlatılmıştı. Birileri İbrahim Paşa Camii'nin altında bir ki­ lisenin varlığından bahsetmişti. Kısacası İbrahim Paşa Camii son günlerin deydi. Razgrad'ın genç müftüsü Mehmet Ala bize çaresizli­ği anlattı.

"1500'lerde yapılmış bir camii bu. 1971'de ibadete kapanıyor, yıkıma terk ediliyor. Türkiye ve Bulgaristan kültür bakanları restorasyonu için 2002'de protokol imzaladılar. 2004'te Bulgarlar onay­ladı. Ama hâlâ bir hareket yok."
"Müftülük aktif bir rol oynayamıyor mu?" diye soruyorum. "Hangi müftülük?" diyor.
Bulgar hükümeti müftülüğün arasına nifak sokmuş. Şimdi üç. ayrı müftülük var. 1992'de ilk demokratik seçimde halk bir başmüftü seçmiş. Dışardan müdahaleler gelmiş, seçilmiş müftü uzaklaştırılmış, yerine Nedim Gence getirilmiş. Sonra bir seçim daha ol­muş, başkası gelmiş.

Mehmet Ala "AB uyum yasaları çerçevesinde din kanunu onay­ landı. Müslümanlara ve diğerlerine eşit haklar tanındı. Vakıf malla­rının sahiplerine iadesine karar verildi. Din kanununa göre belediye başkanları ve valiler hakların düzenlenmesinde söz sahibi olacaklar­dı. Davalar Sofya Şehir Mahkemesi'nde görülecekti. Ama aynı ka­nunlar mesela Tarım Bakanlığı'na uygulanmadığı için herkesin eli bağlı kaldı. Çünkü vakıf mallarının bir kısmı Tarım Bakanlığı'na bağlı topraklardaydı."

"Peki ya kilise malları. Onlar da aynı mevzuatla mı idare edili­yor?"
"Onlar Sofya Şehir Mahkemesine, belediyelere bağlanmadı. Ki­ liseler diyanete bağlı kaldılar. Diyanete bağlı olanlar vakıf mallarını alabiliyorlar."
AB uyum yasaları din konusunda öyle bir ayrımcılığa sebep ol­muştu ki yaratılan kaosun düzeltilmesi hemen hemen imkânsızdı.

Sonuç 500 yıllık İbrahim Paşa Camii çaresiz ölüme terk edil­mişti. Yetki karmaşası Müslümanların vakıf mal ve arazilerine sahip olmasını engelliyordu. Yetkililer bir çözüm getiremiyordu. Peki, Bulgaristan'da her taşın altından çıkan demokrasinin keskin bekçi­ si, azınlık haklarının yılmaz koruyucusu sivil toplum örgütleri ne diyordu?

Rayna Gavrilova Soros'un ünlü Açık Toplum Vakfının Bulga­ristan Ofisi genel başkanı. Sofya'nın ortasında şık bir eski binada ko­nuşuyoruz. Orta yaşlı, pembe, ham ipek takımı ve bir Amerikalıdan farksız vücut diliyle açık toplumun faydalarını anlatıyor.
"Biz Açık Toplum Vakfı olarak halkın bilgi edinme hakkını, ay­rımcılığa karşı mücadeleyi, azınlık haklarını savunmayı bayrak edindik ve özellikle basınla beraber bu konuda yoğun çalışmalar ya­pıyoruz" diyor.
"Ama ayrımcılık had safhada. Çoğu bölgede okul bile yok, ay­rıca Müslümanlara eşit davranılmıyor" diyorum.

Şaşırıyor. Bunları ilk kez duymuş gibi gözlerini açıyor. "Bunlar­ la yerel yönetimler ilgilenmeli" diyor. "Sivil toplum örgütlen kurma­lılar ve haklarını almak için mücadele etmeliler" diye ekliyor.
Ona Açık Toplum Vakfı'nın Ortodoks Kilisesi'ne verdiği deste­ği hatırlatıyorum.

"Onlara yardım ediyoruz. Kiliselerin restorasyonu ve bu gibi fa­aliyetlerde kendilerini destekliyoruz. Maalesef eşit oranda herkese yardım edemiyoruz. Bu pek adil bir durum değil, ama ne yapabili­riz kiliselerin lobi faaliyetleri daha yoğun" cevabını alıyorum.
Yardım edilen kiliselerin çoğu Yunan çizgisindeki Ortodoks ki­ liseler. Bağımsız Bulgar Kilisesi küresel yardımlardan yararlanamı­ yor. Bu da işin başka bir yanıydı. Bulgar Kilisesi'nden Nikolay Lalovski'yle buluştuk. Bize Bulgaristan'da kilisenin de tıpkı müftülük gibi dış baskılar sonucu ikiye bölündüğünü anlattı. Kilisede de kü­ resel çıkar çatışmalarının çatlaklara yol açtığından söz etti.
Nikolay, "Artık kiliseye siyaset girmiştir" diyordu. "Kilisenin bir bölümü resmi siyasetin çizgisinde olanlar, Yunan Ortodoks kilisesi yandaşı. Diğer bölüm Bağımsız Bulgar Kilisesi."

Yunan çizgisini takip eden taraf Amerikan desteğinde siyaset yürütürken, diğeri Rusya'daki patrikhaneyle iyi ilişkiler içindeydi. Her şey siyasetin renklerine göre ayrışmaktaydı.
Nikolay Lalovski "Her şeyin nedeni" demişti "Kilise Bulgaris­tan'da en büyük mal sahibi."

Amerikan siyaseti Bulgar Kilisesi'ni de ikiye bölmüştü. Bulgaris­tan'da Ortodoks Kilisesi'nde iki patrik vardı. Başmüftülük'te üç ayrı karar organı vardı. Bu arada bir kültürel miras yok oluyor, Osman­lı'nın tüm izleri yavaşça ortadan kalkıyordu.

Resim
Yıldız Ibrahimova ve annesi Nevriye Teyzeyle birlikte

Kaynakça
Kitap: SINIRLAR ARASINDA
Yazar: BANU AVAR
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BULGARİSTAN'DA "EK DEMOKRASİ"

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 17:56

BULGARİSTAN BAĞIMSIZLIĞINI ROBERT KOLEJE BORÇLU

Eylül 2004 Yolculuğundan


Bulgaristan 500 yıl boyunca Osmanlı egemenliğindeydi. İmpa­ atorluğun toprak kaybı tüm hızıyla sürerken 1908'de Balkanlar'da ayrı bir devlet kuruldu.
İlginçtir Batılı yazarlar bir adı da Bulgar Koleji olan Robert Kolej'in Bulgaristan'ın bağımsızlığını kazanmasında en büyük rolü oy­nadığını yazdılar. Amerikan misyonerleri tarafından 1863'te açılan okul 40 yıl içinde, binlerce Bulgar öğrenci mezun etti. Kolejin mü­ dürü olan Papaz Washburn, ülkesine dönünce yazdığı kitapta Bul­ gar ulusuna rehber olan gençleri biz eğittik, Bulgarlar varlıklarını bi­ze borçlular diyecekti. Gerçekten de Bulgaristan'ın başına geçen devlet adamlarının çoğu Robert Kolejliydi.

Bulgaristan bağımsızlığına kavuşur kavuşmaz bu topraklarda yaşayan Türklerin yüzyıl sürecek göç serüveni başladı.
1950-1951 yıllarında Bulgar hükümeti, 250.000 Türk'ü Türkiye'ye gönderme kararı aldı.
1968'de göç sonunda dağılan aileleri birleştirmek için iki ülke arasında bir anlaşma imzalandı ve bu anlaşmanın sonucunda 130 000 civarında Türk, Türkiye'ye döndü.
1980'lere gelindiğinde yine yol görünüyordu. Bulgar Türklerinin kaderi...

Hasan'lar Hasanov Olmalı

ATTAKA genel başkanı 2005 Temmuzu'nda bu sözleri söyledi. Aslında Bulgaristan Türkleri bu sözlere çok aşinaydı.
Isparuh yani Kemaller Belediye Başkanı Adil Bey, bana Ömer Dede'den bahsetmişti.
Genç bir adamken Ömer Dede'yle karşılaşmıştı. Ömer Dede ona beş kuşağın hikâyesini özetlemişti. Dedesi, babası, kendisi, oğ­lu ve torunları. Beş kuşak göç mağduru. Küçücük bir çocukken de­ desi "Gö ç var Türkiye'ye gidiyoruz" demişti. Gidememişlerdi. Dede­ si ölmüş aradan 10 yıl geçmişti. Yine göçe yeltenmişlerdi, şartlar da­ yanılır gibi değildi. Bu kez de evraklar hazırlanamamış, sınırlar ka­ panmıştı. Gidememişlerdi. 1950'de Ömer Dede ailenin başındaydı. Tam göç hazırlığı içindeyken sınırlar kapanmıştı. "Sandıklanınız di­zili kaldı" demişti Ömer Dede.
1977'de,1978'de oğlu göçe bir kez daha yeltenmişti.

Adil Bey'in gözleri yaşardı. Yutkunuyor konuşma zorluğu çeki­ yordu. "Dün akşam oğlu gelmiş Ömer Dede'nin. Varna'da doktor­luk için okuyor. Sevdiği kızı almış gelmiş 'Dede ne yapalım' demiş." Yanaklarından ip gibi gözyaşı iniyordu. "Bulgaristan Türkleri­nin kaderi bu. Bugün değilse yarın gideceğiz."
Elimle yanaklarını siliyor ona sarılıyorum. Öylece kalakalıyoruz.
20 yıl önce bir şubat soğuğunda bir ay içinde bu ülkedeki tüm Türklerin adı değiştirilmişti. Mezar taşlarındaki isimler buna dahil­ di. Bu kez 300.000 Türk sınıra yığılmıştı.

Adil Bey "1985'te benim de adım değiştirildi. Andrea oldu.
1989'a kadar bu isimle anıldım. O zaman buradan üç ayda 10.000 kişi göçtü."
Birden Nevriye Teyze'nin anlattıklarını hatırladım. "Bana dedi­ler ki Nevena olasın. Nüfus dairesinden ağlayarak çıktım." Sesi titri­ yordu. "Arkamdan biri geldi. 'Gel sen ne istiyorsun öyle yapalım is­ mini' dedi. Ben de 'Nevaaaaa olacak' dedim. Onların Neva ismini komik bir şekilde söyledim. O zaman radyoda çalışıyordum. Bulga­ristan'da 1985'e kadar Türk halkına yayın vardı. Ekonomi kötüye gidiyordu. Küçücük bir ülkeydi. Azınlık olayını ortadan kaldırmak istediler. Hepimiz Bulgar'ız, demek istediler. Bulgar adları alınca Bulgar hissedeceğimizi düşündüler. Öyle olmadı."
Nevriye Teyze adı değiştirildikten sonra işi bırakmış eve kapan­mıştı. O isimle ortada dolaşamazdı.
Kızı daha o zaman adı Bulgaristan sınırlarını aşmış bir caz şar­kıcısıydı. Birden onun da hayatı sarsıldı.

"Demokratik Güçler Birliği 1990'da kuruldu. O zaman inanıl­maz mitingler oluyordu. Özgürlük mitingi yapıldığında alanda 2 milyon insan toplanmıştı. İnsanlar birbirlerine sarılıyor, sokaklarda ağlıyorlardı. Büyük bir konser olacaktı ve o konserde sadece caz şar­kıcıları vardı. Bir afiş yaptırdılar. Gerçi isimler iade edilmişti, ama hâlâ tam onaylanmamıştı. Afişte benim adım yoktu. Sadece 'Bulga­ ristan'ın en iyi caz şarkıcısı' yazmışlardı. Yıldız yazamazlardı, hâlâ kanundışıydı, Suzanna yazsalar olmaz. O ulusal radyo benimle can­lı röportaja geldi. Muhabirin elindeki notta Yıldız İbrahimova yazı­lıydı. Beş yıldır ilk defa ismimi gördüm, ağlamaya başladım."

Şimdi o da ağlıyordu. Sozopol'deydik. Yıldız'ın konseri vardı. Açık hava tiyatrosu ağzına kadar dolu. O gece Türkler de Bul­garlar da onu bağrına basıyordu. "Parla yıldızım parla..." diye başla­dığında bu kez ben hıçkırıklara boğuluyordum. O bana bakarak Çingene şarkıları söylüyordu.

Yıldız şimdi Ankara'da yaşıyor. Eşi milletvekili Ali Dinçer de bir Bulgar göçmeni. Ara sıra Bulgaristan'da annesini ziyaret ediyor, konserler veriyor.
Art arda şoklar, acılar yaşamış, kuşaklar boyu ayrılığın, bırakıp bırakıp gitmek zorunda kalmanın hüznü genlerine işlemiş insanlar­ dan bin.

Bağrında 1 milyondan fazla Türk'ü taşıyan Bulgaristan'daydık.
2007'de AB'ye üye olacak bir ülkedeydik.
Ve 2005 seçimlerinde milliyetçi güç ittifakı ATTAKA'nın "Tüm Hasan'lar Hasanov olmalı" dediği bir ülkedeydik.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Günümüzdeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir