Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Kosova'da Bir Seçim

Burada Günümüzeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi hakkında konular bulabilirsiniz

Kosova'da Bir Seçim

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 17:49

KOSOVA'DA BİR SEÇİM

Onları uzun zaman göremeyeceğimi düşünürken, seçimler söz konusu olunca iki ay sonra kendimi 2004 Temmuzu'nda yeniden Kosova'da buldum.
Savaştan sonraki ikinci parlamento seçimlerinin arifesiydi. Amerika ve Avrupa'nın siyasi ağırlığı altında iş yapan Birleşmiş Mil­letler, beş yıldır Kosova'da tek yetkili.
Bölgede demokrasi, insan hakları, ekonomik refah, azınlıkların dil haklarına saygı, yaklaşan seçim kampanyasının ana başlıkları. Seçim kampanyasının hemen başında, Kosova'daki yönetenler ve yönetilenlerle bir kez daha konuştuk.
Kosova Meclisi 120 sandalyeli. Bunun 100'ü Arnavutlara ait. Kalan 20 sandalye azınlıklar arasında bölüştürülmüş. Bu 20 sandal­ yenin 10'u Sırpların kontenjanı. Geriye 10 sandalye kaldı. Bunlar da Türkler, Pomaklar, Boşnaklar arasında paylaştırılıyor. Her bir azın­lığın bir sandalye kontenjanı var. Geriye kalan iki ya da üç sandal­yeyi seçim sonuçları belirtiyor.

Bir zamanların efsanesi Priştina radyosunda program yapımcı­ları, Güner Şaban, Erol Şilek, Ekrem Safçı'yla konuşuyoruz. "Seçimler anlamını yitirdi" diyorlar. "İlk parlamento seçimlerinde insanlar umutluydu. Sonra parlamentonun hiçbir derde deva ol­ madığı anlaşıldı. Günlük hayatta da hiçbir şey değişmedi. En önem­ li sorunu oluşturan elektrik kesintilerine bile beş yıldır çare buluna­madı. Su sorunu devam etti. Suikastlar önlenemedi. Yönetime yetki verilmedi. Sırplar dışındakiler azınlık sayılmadı. Kosova'daki Birleş­miş Milletler Misyonu 'krallığında' yaşam devam ediyor. Şimdi de kalkmışlar, demokrasi gösterisi yapıyorlar. Seçim kampanyası bizim neyimize."

Genel hissiyatı özetlemişlerdi. Priştina'da da Prizren'de de ben­ zer bir küskünlük vardı. Seçimlerle ilgili sorularımdan kaçmıyorlar ya da "Oy kullanmayacağım" diyorlardı. Biri "120 kukla seçiliyor" demişti.

Komedya

Kosova'da, savaştan sonra ilk seçim heyecanı 28 Ekim 2000'de yaşanmıştı. Yerel seçimlere Birleşmiş Milletler Yüksek Temsilcisi Bernard Koushner damgasını vurmuş, kasıtlı olarak halklar arasın da uçurumlar oluşturulmuştu.
NAT O bombardımanından yaklaşık iki buçuk yıl sonra, bu de­fa 17 Kasım 2001'de, Kosovalılar yine sandık başına gitti.

Seçimlerin sonunda ılımlı lider İbrahim Rugova'nın partisi yüz­ de 58'lik bir oy oranıyla, içinde Priştina'nın da bulunduğu 30 bele­diyeden 21'mi kazandı. Ama Rugova, yönetimde söz sahibi olamadı, eli kolu bağlı kaldı. Birleşmiş Milletler yönetiminin Kosova'nın tarihindeki ilk demokratik serbest seçimler olarak nitelediği seçimleri, Kosova'daki 110 000 Sırp, hareket özgürlüklerinin ve can gü­venliklerinin olmadığını söyleyerek boykot etti. Türklerin büyük çoğunluğu da, Birleşmiş Milletlerin tavrı nedeniyle seçimlerin uza­ğında kaldı.

Seçimlerin ardından BM'nin Kosova Misyon Şefi Haekkerup, "Seçimlerin bağımsızlık anlamına gelmediğini, Kosova'nın statüsü­ nün gelecek üç yıl içerisinde belirlenmesinin mümkün olmadığını" söyledi.
Bu şu anlama geliyordu. Arnavutlar seçim sonucunda siyasi kurumları ellerinde bulundurmuş olsalar da BM, yönetim üzerinde söz sahibi olmaya devam edecek ve Misyon Şefi Haekkerup, Arnavut kurumlarında alınan kararları veto etme hakkına sahip olacaktı.

2004 Ekiminde Kosova Priştina'daki üçüncü seçimin heyecanı­nı yaşıyordu. Kosova'ya yeni bir Birleşmiş Milletler yöneticisi atan­mıştı. Danimarkalıydı. Diplomat Soren Yessen Petersen'in de yığıl­mış sorunlar altında ezilen halka verebileceği bir şey yoktu.
Petersen'in göreve geldiği gün malul emeklilerden yaklaşık 200 kişi açlık grevine başladı.

Bu gelişimde yönetimde etkili olanlardan iki randevu almıştım. Biri yine Birleşmiş Milletler yetkililerindendi.
Jeff Bıeley'e halkın neye oy verebileceğini soruyorum. "Kosova'yı beş yıldır Birleşmiş Milletler idare ediyor. Savunma, adalet, ekonomi ve dışişleri bakanlığı gibi en önemli bakanlıklar Birleşmiş Milletlerin elinde. Peki, bu halk seçimlerde neye oy veriyor?"

O da cevaplıyor:

"Ama birçok kurum da Kosovalıların elinde. Mesela, Sağlık Bakanlığı'nın, Eğitim Bakanlığının başında Kosovalılar var. Tabii, da­ ha çok kurumu onlara devretme çalışmalarını sürdürüyoruz. Seçim­lerden sonra yerel yönetime daha fazla sorumluluk devredileceğini zannediyorum. Bu yavaş bir geçiş süreci. Kosovalılar sorumluluk al­ maya ne kadar hazır olurlarsa, o kadarını onlara devredeceğiz..."

Bu açıklama gerçeği yansıtmıyordu. Tüm ekonomik kararlar BM'de olduğu için ve tüm bakanlıkların malı kararları dış merciler­ den çıktığı için herkesin eli kolu bağlı kalıyordu. Başbakanın bile herhangi bir mali karar alma yetkisi bulunmuyordu. Kosova'nın maliyesi bir yabancının elindeydi.
Enerji, su, maden bakımından çok zengin bir bölgeydi burası. Halk hepsinin yokluğunu çekiyordu. Emeklilere ya da savaş malul­ lerine maaşları ödenemiyordu. Evleri bombalanmış evsizler hâlâ so­kaklarda, komşu evlerinde yatıyordu. Azınlıkların hakları verilmek bir yana geri alınıyordu. Burada yaşayan Türk azınlık, beş yıldır alfabeye uymuyor diye adlarını bile doğru dürüst yazamıyordu.

Nasıl Bir Demokrasi Bu?

Jeff Bieley'in de Türkçe konusundaki cevabını merak ediyor­dum:


"Ama Kosova Parlamentosunda Türkçe konuşabiliyorlar. Çe­virmenleri var ve Türkçe bir bülten bile basılıyor. Biz, azınlık haklarını özellikle de dil hakkını sonuna kadar savunuyoruz. Eğer Türkler bu saydıklarım dışında haklar istiyorlarsa, bunun gerekliliğini anlatır, isteklerini dillendirir, yönetimi ikna ederler."
BM yetkilisinin pişkinliği dayanılmazdı.

Türklerin daha önce anayasada tanınan haklarının BM temsil­cisi eliyle iptal edildiğinden haberiniz yok mu?"
"Öyleyse Türk politikacılar, bunu yeniden gündeme getirmeli ve haklarını geri almak için çaba sarf etmeliler."
Çok sakin, hiçbir hayat belirtisi olmayan bir monotonlukla ko­nuşuyordu.

"Vazoyu kırdık. Yapıştırmak mı istiyorsunuz? Buyrun uğraşadurun" diyordu.
Bu konuyla ilgili kitapları bulunan, uzun yıllardır mücadele eden hukukçu Altay Suroy Receboğlu'na "Acaba, her şeye rağmen dil konusu yeniden meclise getirilebilir mi?" diye sormuştum. "Ko­sova Meclisi'nin yapacağı bir şey yok" demişti. "Kosova Misyon şefi istese bir gecede bir karar çıkarır. Bizim dil hakkımızı, Kosova Mec­lisi elimizden almadı ki BM yetkilisi aldı."

BM Basın Sözcüsü Jeff Bieley'e sormuştum:

"Kosova'da BM Mis­yonu en sevilmeyen kurumların başında geliyor. Bunu neye bağlı­yorsunuz. Elektrik yok, su yok, konut yok, iş yok."
Aynı soğukkanlılığıyla cevaplamıştı.

"Evet, çok zor durumdalar. Ve sonuçta öfke bize odaklanıyor. Ama Kosovalılar da hiçbir sorumluluğu üstlenmiyor. Elektrik, su, yol istiyorlar, ama faturaları ödemiyorlar. Tabii bunda işsizliğin bü­yük payı var."

Onunla konuşurken bunca adaletsizliğe bir insan olarak nasıl katlandığını merak etmiştim. "Sizce nasıl bir demokrasi bu? Hiç Batı demokrasilerine benzemiyor. Muhalefet partisi bile yok" dediğim­de yine tahmin edemeyeceğim kadar ilginç bir cevap vermişti. "Muhalefet, demokrasi için bir şart değildir ki! Önemli olan bir
ülkede karşıt görüşlü siyasi partilerin serbest rekabetleridir, ifade özgürlüğüdür, özgür medyadır."

Bir deneme daha yaptım:

"Mesela" dedim, "İşçilerin haklarını temsil eden bir parti var mı burada? Batı demokrasilerin de toplu­mun her kesimi temsil edilir."

"Buna bir şey diyemem" diye cevapladı. Camdan dışarı baktı. Kosova'nın nüfusu 2 milyon. Görevli yabancıların sayısı 20.000'i aşıyor, iyi bir Lokantada iki kişi 40 avroya yemek yiyebili­yor. Bu para, bir emeklinin bir aylık maaşı. Ama genellikle emekli maaşları ödenmiyor.

Burada sadece yabancılarla iş yapanlar, Birleşmiş Milletler yani UNMİK'te veya Amerika Ofisi'nde çalışanlar, yabancı işadamlarına veya yabancı sivil toplum örgütlerine hizmet verenler, yabancıların denetimindeki medya kuruluşlarına iş yapanlar iyi yaşam şartlarına kavuşabiliyor.
Seçimlerde burada yaşayan Türkleri Kosova Türk Demokratik Partisi temsil ediyor. Bundan önce de mecliste yer alan KTDP Genel Başkanı Mahir Yağcılar, bıkkın halka "seçimlere katılın" çağrısında bulunuyor.

"Kazanımlarımızı adım adım genişletmeliyiz. Daha fazla iktidar olmaya çalışmalıyız. Şimdi BM de sanırım bazı konuların farkına va­rıyor. Artık ekonomide bir şeyler yapılması lazım. Yetkiler konu­sunda karar almaları lazım. Bizim seçmene vaadimiz mücadele et­mektir. Olur ya da olmaz. Ama eğer bırakırsak daha kötü olur. Her platformda bunu dillendirmeye çalışıyoruz. Halkımız notunu verir."
Ona ABD temsilciliğinin karar mekanizmasındaki önemini so­ruyorum.

"Bütün dünyada ABD etkisi var. Buradaki tüm kurumlarda et­kileri büyük" diye cevaplıyor.

Her Yerde Amerikan Bayrağı

Amerika'nın Kosova'daki etkisi, seçim zamanı daha da öne çık­mıştı. Yollarda, seçim afişlerinde, lokantalarda ve aklınıza gelebile­cek herhangi bir yerde Amerika karşınıza çıkıyordu. Evlenecek kızlar omuzlarını Amerikan bayrağıyla örterek düğüne gidiyorlar. Ara­ baların arka camına Amerikan bayrağı konuluyor, lokantalarda ma­salar üzerinde minik bir ABD bayrağı görebiliyorsunuz.

Biz Priştina'daki Amerikan Temsilciliğine gidiyoruz. Temsilci­lik deyince aklınıza alelade bir bina gelmesin. Orası bir mahalle. Her yanı güvenlik çemberi altına alınmış, içinde onlarca elektronik kapı olan. onlarca sokaklı, kentin tepelerine kurulmuş koca bir mahalle. Priştina'ya tepelerden bakıyor. Birkaç kilometrekarelik alana kimse yaklaşamıyor.

Philip Goldberg sadece iki ay önce görevi devralmıştı. Prişti­ na'daki Amerikan temsilcisi. O, Kosova'nın aslında en yetkili kişisi. Amerikan dışişlerinin önemli isimlerinden biri. Dayton Barış Görüş­meleri'nde Amerikan heyetinin başında yer almıştı.

"Sizce buranın halkı bir gün, yabancılara sormadan, özgürce kendi kaderlerini tayin hakkına sahip olacaklar mı?" diye sordum.
Güllerin ve yeni boyanan parmaklıkların önünde duruyoruz. "Kosova" diyor "Birleşmiş Milletlerin 1244 Sayılı Kararına göre yönetiliyor. Kosova'yı UNMİK yönetiyor. Yerel yetkililer de var.

Ama uluslararası topluluk da burada. Kosova belli standartlara ula­şınca, demokratik ve mültietnik iklim yerine oturunca son adım atı­lacaktır."
"Sizce Kosova'nın gelecekteki statüsü ne olacak?" diye soruyo­rum.

"Şu anda demokratik kurumların doğru dürüst işlediği, ekonominin iyi çalıştığı bir yer olması için gerekli kurumları oluşturmaya çalışıyoruz."
"Ama burası 4-5 yıldır Birleşmiş Milletler yönetiminde ve eko­nomide bir arpa boyu yol gidilmedi."

"Haklısınız. Çok fazla gelişme olamadı ve uluslararası topluluk, amaçlarına ulaşamadı. Ama Kosova, savaşın sonunda paramparçay­ dı. Şimdi tekrar kuruluyor. Özelleştirme gerçekleşemedi. Küçük iş­letmeler hayata geçirilemedi."
"Amerikan Temsilciliği olarak buradaki azınlıkları destekliyormusunuz? Burada azınlık denince sadece Sırplar anlaşılıyor oysa Türkler de var. Ve UNMİ K yönetime gelir gelmez Türklerin resmi dil hakkını anayasadan çıkardı. 600 yıllık bir kültürel hak gasp edil­ di. Türkleri dil mücadelelerinde destekleyecek misiniz?"
"Kesinlikle! Biz tüm grupların dillerini kullanma haklarını destekliyoruz. Ama Türkçe zaten burada konuşulan bir dil." "Ama res­ mi dil olmaktan çıkarıldı."
"Ama kaç tane resmi dil koyabilirsiniz ki! Bunun da bir limiti var tabii ki. Çünkü pratikte bir sürü dilde baskı yapmak bile çok zor." işte yine dönüp dolaşıp aynı yere gelmiştik. Şaşırtıcı olan, Amerika'nın ve Birleşmiş Milletlerin, özgürlükler konusunda dün­ yanın çeşitli bölgelerine göre değişen söylemleri. Bir bölgede 600 yıllık bir dil, Türkçe, resmi dil olmaktan çıkartılırken, bir başka bölgede yüzyıllardır yerel kalmış bir dil için Avrupa İnsan Hakları Mah­kemeleri harekete geçirilebiliyor, Batılı meclisler ayağa kalkıyor.

Shyqri Nimani

Karışık bir isim değil mi? Shyqri Arnavutçası, Türkçesi Şükrü. Profesör Shyqri Nimani'yle tesadüfen tanıştık. Arnavutluk'ta
doğmuş Belgrad'da büyümüş Kosovalı bir sanatçı. Ya da Yugoslav­yalı mı desem. Priştina Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi profe­sörlerinden. Son kitabının adı Arnavud. Alt başlığı Osmanlı İmpa­ ratorluğunda Arnavud Sanatçılar. Kallavi bir eser. Elimde tutarken içimden "Ah" diyorum, "Osmanlı'daki sanatçıların alt kimliklerine girersek işin içinden çıkabilir miyiz?" Bu eser Kosova'da son dönem­ de Türk ve Arnavut algılarındaki değişime de ışık tutuyor.

Priştina'da otelin terasında "Aslına bakarsanız burada her şey 3 000 yıl önce başlamış" diyor, "Bu topraklar Roma İmparatorluğu ve Bizans tarafından yönetilmiş. Sonra Türkler ve Slavlar gelmiş, ama şimdi bizim zamanımız. Kendi geleceğimiz için karar verme zamanı. Her millet bizimle aynı haklara sahip olmalı" diye de de­vam ediyor. "Biz Sırp yönetimi altında ezilmiştik. Şimdi diğer azın­lıklara iyi şekilde davranmalıyız. Buranın güzelliği bu. Türkçe'yi, Sırpça'yı, İngilizce'yi, Arnavutça'yı bir arada duymak. Bunlar bura­nın zenginliği."

Oldukça sert gelişen olaylara romantik bir bakışı vardı. "Arnavud adlı kitabınızı geçen yıl yayımladınız, değil mi?" "Evet, 2003'te. Arnavutlar, Osmanlı imparatorluğu zamanında devletin önemli makamlarında görev yapmanın yanı sıra birçok sa­nal eserine de imza attılar. Kitap bunun hakkında."

Aslında kitap ulusal bir tarih özlemini yansıtıyordu. Uzun yıl­lar, Osmanlı sonra Slav idaresinde kalan Arnavut halkı tarihin bu döneminde ilk kez büyük güçlerin gözdesi oluyor, uluslararası des­teğe kavuşmanın heyecanım yaşıyordu. Kitapta Piri Reis'ten, Evliya Çelebiye Mimar Sinan'a kadar Osmanlı'nın ünlü isimlerinin Arnavut kökenli olduklarından söz ediliyor; Mehmet Akif gibi kendini Türklüğe adamış büyük sanatçıların Arnavut köklerinin altı çizili­yordu.

İki Kardeşten Biri "Amavut'um" Diyor, Öteki "Türk'üm"

Bu ve benzeri çabalar Kosova'da Arnavutlar için de çok ye­ ni... Bir zamanlar bir bütün olan halklar bu kısa sürede öylesine birbirinden uzaklaştırılmış ki, inanır mısınız Kosova'da bir aile­nin içinden "Ben Türk'üm" diyen de çıkıyor "Ben Arnavut'um" diyen de.

Daha önce Prizren'de tanıştığım, Kosova'da Türk kimliğinin ateşli savunucularından biri olan Altay Suroy buna en iyi örnekti. Hukukçu ve yazar Altay Bey, Kosova'da Türklerin asimilasyonuna karşı en ön saflarda yer almış, Kosova'da Türkçe veya Kimlik Müca­delesi gibi kitaplara imza atmıştı.
Suroy ailesinin bir başka üyesi kuzeni Veton Suroi adını bile farklı yazıyordu. Priştina'da, günde 24 saat Arnavutça yayın yapan en gözde televizyon kanallarından KOHA'nın sahibi ayrıca yeni ku­rulan ORA Partisi'nin de başkanıydı. Arnavut kimliğinin en önemli savunucularından biriydi.

Altay Suroy'a bunu nasıl yorumlamak gerektiğini sormuştum:

"Her isteyen milliyetini kolayca değiştirebiliyor mu burada?"

"Unutmayın" demişti, "Kosova'da ve Batı Makedonya'da, 1951' den sonra Türklere kendi dilerinde eğitim alma hakkı tanındı. Bu 50 yılda kimi Türk aileler, Türkçe'yi sadece evlerinde konuştu. Da­ ha iyi eğitim alsınlar diye çocuklarını Türk okullarına göndermediler. Çocuklar çoğunlukla okullarda Arnavutça okudular. Arnavutça eğitimin tabii ki etkisinde kaldılar. Tabii çıkar ilişkileri de tabiiyet seçiminde önemli bir rol oynadı. Bundan dolayı birçok ailede, milli kimlik konusunda ayrımlar yaşandı. Çünkü çoğu milli kimliğinden uzaklaşmıştı. Anadili Türkçe de olsa Türk edebiyatını, tarihini tanı­ mayan, aileden duyduğu üç beş kelimeyle sınırlı kalan çok sayıda insan var. Bizde de böyle oldu. Onunla kardeş çocuğuyuz. Biz Türk kültürüyle, Türk okullarında büyümüşüz, diğer kardeş çocuklarını Arnavutça okullara göndermiş. Bırakın kardeş çocuklarını bazen aynı kandan iki kardeşten biri Müslüman; bakıyorsunuz diğer kardeş
Hıristiyanlığı kabul etmiş."

Altay Suroy Receboğlu ile Veton Suroi'nin aynı aileden olduğu­ na inanmak zordu. Veton Suroi sabah dokuz randevusuna biraz ge­cikmeli geldi. Batının büyük desteğine sahip KOHA televizyonu­nun yanı sıra şimdi yeni kurduğu ORA Partisi'yle, çok iddialı bir bi­çimde seçimlere hazırlanıyordu.
"Türkçe biliyorsunuz değil mi?" diye sordum. İngilizce "Tele­ vizyonda konuşacak kadar iyi değil!" dedi. Her şeyiyle, tüm görüşleriyle, Altay Suroy'un tam zıttıydı. "Politik durumu belirsiz bir böl­ genin polıtikacısısınız" dedim. "Burada savunma, ekonomi, dışişleri Batılıların elinde. Sonuç olarak böyle bir bölgede bağımsız bir poli­tika yürütmek mümkün müdür?"

"Biz kendimizi Batı toplumunun bir uzantısı olarak görüyoruz. Ve Batı'nın, değişim sürecimizde bize yardım etmesini istiyoruz."
"Batı sizce ne amaçla yardım ediyor? Yani Batı size yardım eder­ken kendi çıkarlarını mı yoksa sizinkileri mi gözetir?"

"Bize yardım ederlerse kendileri de kârlı çıkar. Burada yolunda giden bir ekonomi ve demokrasi onların çıkarmadır, çünkü biz eninde sonunda Avrupa Birliği içinde yer alacağız."
Ne ilgisi var demeyin. Cevap böyleydi.

"Diyelim ki bu seçim bitti ve siz de seçilerek en üst seviyeye gel­ diniz ya da başbakan oldunuz. Böyle bir ülkede bu yetkilerle ne ya­pabilirsiniz? Çünkü elektrik idaresi İrlandalıların elinde, tüm yöne­ tim BM'nin elinde. Telekom ihalesini Kosovalı bir şirket kazanıyor ama Amerikan Temsilciliği bundan hoşlanmadığı için ihaleyi iptal ediyor. Bu durumda nasıl ekonomiye ya da politikaya yön verebilir­ siniz?"

"Bir politika saptadığınızda sabır gösterirsiniz, uluslararası top­lumla bir anlaşma yaparsınız, ilişkilerinizi iyi kurarsınız. Ben kendi adıma bunları yerine getireceğimi düşünüyorum."

Veton Suroi'nin özel kanalı KOHA'nın, Açık Toplum gibi Ame­rikancı sivil toplum örgütlerinden ve ülkelerde turuncu darbelere imza atan George Soros'tan büyük yardımlar aldığı söyleniyordu.

Hazır karşısında otururken sorduk:

"Seçimlere çok az bir zaman kaldı. Bugün dünyanın çeşitli ül­kelerinde genellikle Soros'un destek verdiği politikacılar seçimleri kazanıyor. Siz neler yapabileceğinizi düşünüyorsunuz?"
"Hükümet olacağımızı düşünüyorum."
Bu ilk raundu kazanamadı. Ama eminim önümüzdeki yıllarda Kosova siyasetinde adı duyulacaktır.

Bir Seçim Heyecanı

Kosova seçimlerine 30'dan fazla parti katılıyordu. Sokaklarda gördüğümüz seçim afişleri ve ara sıra müzikli yayın yapan minibüs­ler dışında bir seçim belirtisine rastlanmıyordu. Hani o alışageldiği­miz bayrakları, balonları, insanlarla dolu meydanları Kosova'da göremiyordunuz. Seçim kampanyaları sinema, tiyatro binalarında ge­nellikle sanatçıların katılımıyla yapılmaktaydı. ORA Partisi'nden çı­kışta Cumhurbaşkanı İbrahim Rugova'nın partisinin seçim konvo­yuna rastladık.

Kampanyalarda tüm partiler için iki vazgeçilmez un­ sur vardı:

biri Arnavut sanatçılar ve folklor, diğeri Amerikan bayrak­ları.

Arabalardan sallanan Arnavut ve ABD bayraklarını takip ederek bir toplantı salonunun önüne geldik, içerde 200 kişilik bir kalaba­lık vardı. İbrahim Rugova ve diğer partililer sahnede oturuyordu. Önlerinde seyircilere doğru dans eden folklor ekibi vardı. Onlar sahnenin dip tarafında sıcaktan bunalmış bir halde birbirleriyle ko­nuşuyorlardı.

Dışarıya taşan kalabalıktan bir kadına aniden Türkçe:

"Bu par­ti kazanır mı dersin?" diye soruyorum. Gülerek "Evvvet! Kesin!" di­ yor.

Sonra birden başım çeviriyor ve Arnavutça bir şeyler söyleyerek uzaklaşıyor.
Toplantı bitiminde dışarı çıkan kalabalıktan bir adama yaklaşıyo­rum. "Rugova da çıkıyor mu?" diye telaşla bir soru soruyorum. "Evet, arkada" diyor, Ama sonra ne dersem diyeyim, Türkçesini unutmuş gi­bi yapıyor ve o da Arnavutça söylenerek gözden kayboluyor.

Bir başkası gülerek yanımıza geliyor. "Türkçe soru sorabilirmi­yim?" diye Türkçe soruyorum. Cevap İngilizce olarak geliyor. "Ben sadece Arnavutça veya ingilizce konuşurum, başka dil konuşmam."
İngilizceyi kabul etmek zorunda kalıyoruz. Arkasında yığılmış Amerikan bayraklarını ve seçim afişleri üzerindeki Amerikan bayra­ğını göstererek soruyorum.
"Burada Amerika çok benimseniyor galiba." "Amerika bize çok yardım ediyor da ondan." Gülümsüyorum.
"Neden Amerika size bu kadar yardım ediyor? Sizleri çok sev­diği için mi?" diye soruyorum.

"Çünkü" diyor, "Amerika demokratik bir ülke." "Peki ya Irak'a, Afganistan'a getirdiği demokrasi?"
"Onu bilmem. Genel olarak Amerika'nın her şeyi iyi. Biz Wilson'ı, Clinton'ı ve Albright'ı çok seviyoruz. Bize büyük iyilikleri var. Amerika, bağımsızlık yolunda bize en büyük yardımcı."

Bağımsızlık, özgürlük kendi kararlarını verebilmek. Birleşmiş Milletlerden yetkileri devralabilmek, ama aynı zamanda Ameri­ ka'nın koruması altında olmak ve kendini güvende hissetmek.

Ben Kosova Radyo Televizyonu'na doğru giderken soru sordu­ ğum herkesin beni anladıkları halde Arnavutça ya da İngilizce cevap vermelerini neye yormalı diye düşünüyordum. Resmi olmayan bir dili konuşmak istememelerine mi?
Türkçe bölümündeki arkadaşlara kafamda dönüp duran soru­ları soruyorum.

Ekrem, "Bak" diyor, "Radyonun durumu her şeyi anlatıyor." "Bir zamanlar Avrupa'nın her yerine günde 8 saat Türkçe yayın yapan Priştina Radyosunun Türkçe Bölümünün sesi iyice kısıldı."
"Yayın bir saat dinlenebiliyor, bir saat sonra dinlenemez hale geliyor."

"O nasıl oluyor?"
"Bir saatimizi bir frekanstan, devamını başka bir frekanstan ya­yınlıyorlar. Hangi dinleyici bu kadar kargaşayla uğraşır."
Erol Şilek, "Bir zamanlar Orta Asya'dan dinlenirdik. Mektuplar gelirdi! Muğla'dan, Bursa'dan mektup gelirdi. Avustralya'ya, Kanada'ya kadar ulaşırdık."
Her şeye rağmen, canla başla, fedakârca çalışmaya devam ediyor­lardı. Dinleyicileri de onları tüm zor şartlara rağmen bırakmıyordu.

Çıktık, Priştina Radyosu kadar dillere destan bir yer daha var ziyaret edeceğimiz.
Gerçek Derneği. 10 yıl öncesine kadar tam teşekküllü bir kül­ tür merkeziydi. Çok sayıda sanatçı yetiştirmiş, sanat ve kültür faali­ yetleriyle Türkiye ile bu topraklar arasında bir köprü olmuştu. Şim­ di kültürü yaşatma savaşını, hayatta kalma mücadelesiyle bir arada yürütüyor. Gerçek Demeği'nin minik folklorcuları geleceği burada değil Türkiye'de görüyor.

Bugün folklor çalışmaları var. Atatürk'ün ve Türk bayrağının asılı olduğu boş bir salonda toplanıyorlar. Yaşları yedi ila on bir.
"Türkçe eğitim alıyor musunuz?" diye soruyorum, kahverengi, kocaman gözlü bir kıza.
"Evet" diyor.

"Ortaokul bitince ne yapacaksın?"
"Türkiye'ye gideceğim." diyor. Ekliyor, "Eczacı olmak istiyo­rum."
"Peki ya gidemezsen?" diyorum.

"O zaman" diyor. "Buradaki fakülteye giderim." "Arnavutçan yeterli mi, bunun için?"
"Yükseköğrenim için pek yeterli değil." Küçücük bir kafa lafa giriyor.
"Ben öğretmen olacağım. Ben de Türkiye'ye gelmek istiyorum." "Neden?"
"Eğitim daha güzel. Arnavutça eğitim istemiyoruz. Biz Türk'üz." "Peki, Batı ülkelerine gitmek istemez miydin? İngiltere'ye Amerika'ya?" "Hayır." "Neden?" Hiç duraksamadan cevap veriyor. "Her yerde iyi eğitim var, ama en güzel Türkiye'de. Çünkü Türkçe" diyor.

Türkiye'de kaç kişi bunun bilincinde.

O gün folklor çalışmalarını müziksiz yaptılar. Gelmesi gereken müzisyenler bir türlü gelmedi.
Bu kez, bir zamanlar Yugoslavya'nın da gözbebeği olan Kosova'nın milli şarkı ve dans topluluğu ŞOTA'yı ziyaret ediyoruz. Savaş­ tan önce bu kurum, Yugoslavya'da yaşayan tüm halkların kültürel zenginliğine ev sahipliği yapardı. Ama artık sadece Arnavut folklo­ runa yer veriyor.
Agron Shala, ŞOTA'nın yöneticisi. Bizimle Türkçe konuşuyor. "Harpten önce bütün oyunlar vardı. Eski Yugoslavya'dayken Sırpların Türklerin danslarına da yer veriyorduk. Harpten sonra Kosova bölgesi dansları kaldı."

Bana Arnavut folklor kıyafetlerini gösteriyor. "Şalvar" diyorum. "Çitiyan deriz ona" diyor, "Türk vaktinden kalmadır. Osmanlı'dan."
Birbiriyle dayanışma içinde olması gereken kardeş halklar içine kapalı mikro dünyalara ayrıştırılmıştı. Kafalar her geçen gün biraz daha karışıyor, halklar birbirinden uzaklaştırılırken, birileri bu böl­ genin zenginliğine el koymaya hazırlanıyordu.

Prizren'de Mehmet Bütüç'e sormuştum:

"Sence seçim yapmanın amacı neydi?" Gülmüş "Formalite" demişti.

Esin kafasını kaldırıp dudaklarını gererek eklemişti:

"Demokrasinin gereği."

Sonra bana yeni Dönem Gazetesinin seçimlere ilişkin yaptığı bir anketi göstermişti. Seçim tarihine ilişkin soruya ankete katılan­ ların yüzde 74'ü kesin bir cevap verememişti. Cevap verebilenlerin yaklaşık yüzde 50'si "Biliyorum" derken geri kalanı "Çok yakında" ya da "Elbet bir gün yapılacaktır" gibi seçenekleri işaretlemişti.

Kaynakça
Kitap: SINIRLAR ARASINDA
Yazar: BANU AVAR
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Günümüzdeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir