Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Bir Zamanlar Yugoslavya Diye Bir Ülke Vardı

Burada Günümüzeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi hakkında konular bulabilirsiniz

Bir Zamanlar Yugoslavya Diye Bir Ülke Vardı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 17:41

BİR ZAMANLAR YUGOSLAVYA DİYE BİR ÜLKE VARDI

Ağustos 2004 Yolculuğundan


Bir ülke parçalandı, Avrupa'nın tam ortasındaydı. Yugoslavya sanayii, kaynakları, insan gücüyle Avrupa'nın en güçlü devletlerin­ den biriydi. Vatandaşları dünyanın her yerine vizesiz gidebilirdi. Şimdi sınırın öbür tarafına bile geçemiyorlar.
Koskoca Yugoslavya kolu kanadı kırık, Sırbistan ve Karadağ Federasyonu'ndan ibaret kaldı. Duvarları yıkmakla övünenler yüzyıl­larca kardeşçe yaşayan halkların araşma kan duvarları çektiler. Son­ra oturup seyrettiler.
Söyleyin, hangimizin aklına gelirdi bu? Biri bize 10 yıl içinde Yugoslavya'nın adı bile kalmayacak deseydi, inanır mıydınız? Ama oldu. İşte şimdi adı bile tartışmalı.
Kim masum, kim zalim; her şey birbirine karıştı. Birileri şeytan, '' birileri kurban ilan edildi. Peki, kim kazandı? Balkanlar nasıl bu ha­le geldi?

Bu soruyu cumhurbaşkanından sanatçısına, Sırplara sorduk. Son yılların şeytan (!) ilan edilmiş halkıyla konuştuk...
George Adamov, Duşan Jeliçiç'in arkadaşı. Belgrad'da bize ara­ basını tahsis etti. Aslında öğrenci.

Belgrad yemyeşil, sonbahar renkleri yeni yeni yeşile karışıyor. George, bizi otele götürürken soruyorum:

"Şimdi Yugoslavya neresi oluyor? Buraya Yugoslavya mı diyece­ğiz yoksa Sırbistan ve Karadağ mı?"

"Ben Yugoslavya demek istiyorum" diyor, susuyor.
George, birkaç yıl önce Yugoslavya diye bildiği, doğduğu büyü­düğü ülkesine ne diyeceğini düşünüyor.
Trim Otel'in bahçesinde Belgrad Üniversitesi'nden genç tarihçi Duşan Jeliçiç'le yakın geçmişi konuşuyoruz.

"Yugoslavya'yı mahveden şey azınlık milliyetçiliği oldu. Dünya­nın her yerinde Roma İmparatorluğu'ndan beri hep aynı senaryo sahnelendi. Boşnaklar, 'En zengin kültüre biz sahibiz' dediler; Sırp ve Hırvatlardan daha iyi olduklarını iddia ettiler. Hırvat Devlet Baş­ kanı Tujman 'Biz Germen ırkıyız, üstünüz' dedi. Sırplar, 'XIII. yüz­ yıldan beri imparatorluğumuz var' dediler, 'en iyi biziz' dediler. 'Yu­goslavya'yı biz kontrol etmeliyiz' dediler."
"İyi de, yıllarca bir arada yaşamıştınız. Bu düşünceler o zaman­larda da vardı."

"Batılı devletler önce Sovyetler sonra Yugoslavya parçalanacak fetvasını vermişlerdi. Yıllarca bu coğrafyada çalıştılar, önce ordu­ muzu karalama kampanyası başlattılar. Sonra 'orduya ne gerek var' tezi ortaya atıldı. Batı'nın orduları vardı ya, ihtiyacı karşılardı. Son­ra ekonomide yönetimi ele aldılar. Yavaş yavaş kültürel gelişme dur­ duruldu. Batı kültürü her yanımızı sardı. Sonunda bağımsızlığımızı kaybettik."
Yugoslavya'da iç savaş 1991'de başlamıştı. 1995'te imzalanan Dayton Anlaşması'yla son buldu. Önce Hırvatistan ve Slovenya, ar­dından Bosna-Hersek ve Makedonya, Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'nden ayrılıp bağımsızlıklarını ilan ettiler. Kala kala Sır­bistan ve Karadağ kaldı.
Sırbistan ve Karadağ önce iki ayrı devlet görünümündeydi.

Sonra aynı devlet yapısı içine sokuldular. Ortaya çıkan devletin adı­nın Yugoslavya olarak kalmasına da karşı çıktılar. 2002'de dünyanın en genç devleti kuruldu. Sırbistan ve Karadağ.
Yugoslavya'dan artakalanlar, Avrupa Birliği Yüksek Temsilcisi Solana'nın baskısıyla Yugoslavya'nın, Sırbistan ve Karadağ olarak yeni bir devlete dönüşmesini kabul ettiler.
Bölgedeki diğer devletlerde olduğu gibi, burada da çok karma­ şık bir devlet modeli ortaya çıktı. Birilerinin Yugoslavya, birilerinin Sırbistan ve Karadağ dediği bu ülkede federal bir hükümet oluştu­ruldu. Ayrıca hem Sırbistan hükümeti hem Karadağ hükümeti ku­ruldu. Hepsinin ayrı ayrı cumhurbaşkanları ve bakanları oldu. Yet­ ki ve haklar son derece karmaşık biçimde düzenlendi. Yetkililer sa­ dece kendi kısıtlı alanlarında görevlerini yapıyorlar, diğerlerinin ne­yi ne kadar yaptığından pek haberdar değiller.

Batılılar, eski Yugoslavya'ya, işte bu modeli uygun gördü.
Bu ülke yüzyıllara yayılan siyasi gelişmeleri birkaç senede yaşa­dı. Bombaladı, bombalandı, savaşa girdi, bölündü, parçalandı, işte Belgrad, işte böyle bir ülkenin başkenti.

Şimdi Sırbistan vatandaşları, hakanın her günü Batılı ülkelerin konsolosluk kapılarında uzun sıralar oluşturuyor. Gençlerin tek he­ defi kendilerini buradan dışarı atmak, işsizlik had safhada, umutsuz bir bekleyiş var.
Ülkede en hızlı gelişen sektör lüks inşaat sektörü. Nereye dön­ sem bir bina yükseliyor. Binalar bitirilince adları "bizinis sentır" olu­yor. Ama sanayi durgun, fabrikalar boş, özelleştirmeler sürüyor, pul parasına koca fabrikalar el değiştiriyor, üretim yok.
George, yarısı bombalarla yok olmuş bir binanın önünde yavaş­lıyor. "Eski başbakan tam bu binanın önünde öldürülmüştü" diyor.

12 Mart 2003'te yani Amerika'nın Irak'ı bombalamasından sa­ dece dokuz gün önce Irak'la sıkı ilişkileri olan Cumhurbaşkanı Cinciç, bu binanın önünde bir suikast sonucu hayatını kaybetmişti. Olaydan sonra Sırbistan'da savaşta bile görülmemiş bir kargaşa ya­ şanmış, 11.000 kişi tutuklanmıştı.

Yazar Aleksandar Volin tutuklananlar arasındaydı. "Hükümeti desteklemeyen herkes düşman ilan edildi. Bir anda bütün siyasi partiler, siyasi özgürlüklerini kaybetti. Olağanüstü hal oluşturuldu ve tüm haklar gasp edildi. Aydınların büyük bir kısmı hapse girdi" di­ye de ekledi.
Sırbistan'da, 2002'den başlayarak sessiz bir darbe gerçekleşmiş­ti. Savunma bakanlığı ve genelkurmayda geleceği şekillendirecek değişiklikler yapılmıştı.

Kaynakça
Kitap: SINIRLAR ARASINDA
Yazar: BANU AVAR
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BİR ZAMANLAR YUGOSLAVYA DİYE BİR ÜLKE VARDI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 17:41

Cumhurbaşkanı Boris Tadiç

Sırplar, 2002'den beri cumhurbaşkanlığı seçimlerini boykot ediyorlardı, yeterli oy oranına bir türlü ulaşılamıyordu. Çare bulun­du, kanunlar değiştirildi ve 2004 Temmuz ayında savunma eski ba­kanı Boris Tadiç, Sırbistan cumhurbaşkanı seçildi.
Kentin tam ortasında, Cumhurbaşkanlığı binasına girdim. Girişte Miloseviç zamanından kalma işçi köylü heykellerinin arasın­ dan geçip üst kata çıktık. Cumhurbaşkanlığı basın müşaviri, yakın­ da dekorasyonun tamamlanacağını ve eskiye ait tüm bu sosyalist süslemenin buradan kalkacağını söyledi.
Şık bir salonda oturup bekledik. Kısa süre sonra Cumhurbaş­kanı Boris Tadiç içeri girdi. Ellili yaşlarda uzun boylu, enerjik bir adamdı.
Bildiği tüm Türkçe kelimeleri sıralamaya başladı.

Ve ekledi:

"Bunların hepsi bizim gündelik yaşamda kullandığımız kelimeler. Sırp dili Türkçe kelimelerle doludur, mandaldan yastığa, masadan pencereye kadar birçok kelime Türkçe'dir."

Önceden kendisine verilmiş soruları tekrarladım:

"Şu anda uluslararası arenada Sırpların genel algılanışı sizi ra­hatsız ediyor olmalı. Bunda savaşta olan bitenin büyük rolü var. Siz Sırpların uluslararası algılanışını nasıl değerlendiriyorsunuz?"
"Şu anda genel algılanışımız hiç iyi değil. Savaşla birlikte tüm ülkenin imajı değişti. Eski Yugoslavya, bir sempati merkeziydi, ama şimdi tam tersi."

"Kim suçlu sizce?"

"Miloseviç tabii! Aslında hepimiz kurban edilenleriz. Ama şu anda, tüm bölge halklarının güvenini kazanmak için uğraşıyoruz. Bu yolda her şeyi yapmaya hazırız."
"Seçimlerden hemen sonra Rusya ve Amerika'yı ziyaret ettiniz. Ne tür değerlendirmelerle döndünüz?"
"Seçimlerden önce Rusya'ya gittim. Seçim sonrasında ilk ve tek ziyaretimse Amerika'ya oldu. Amerikalılardan büyük destek aldım. Colin Powell'la ve Dick Chency'le görüşme fırsatım oldu. Çok bü­yük destek verdiler."

Boris Tadiç, eski Cumhurbaşkanı Zoran Cinciç'in öldürülmesinden kısa süre önce savunma bakanlığına getirilmişti. Onun döne­minde genelkurmay doğrudan savunma bakanlığına bağlanmıştı. Ve NATO'yla ilişkileri sıcak tutmak için, Afganistan'a bir Sırp birliği yollama fikri de ona aitti.
"NATO'nun buradaki varlığını nasıl değerlendiriyorsunuz?"

"Ben savunma bakanlığı yaptım. Geçenlerde sizin savunma ba­kanınız da bizi ziyaret etti. Bölgede iki şemsiye var. Politik olarak, tabii ki Avrupa Birliği. Savunma şemsiyesi ise NATO'dur. Bu bölge­ de tek çözüm NATO şemsiyesidir. Ve biz mutlaka onun içinde yer almak istiyoruz."
Belgrad, çok değil sadece beş yıl önce, 1999'da, NAT O uçakla­rı tarafından üç hafta boyunca bombalanmıştı. Bombardıman sonu­cu Miloseviç, dayatılan anlaşmayı kabul etmiş, NATO'nun Kosova'ya yerleşmesi sağlanmıştı. Sırbistan, böylece tamamen denetim altına alınmıştı.
Ülkede acele bir seçim yapılmış ve Zoran Cinciç cumhurbaş­kanlığına gelmişti. Yapılan pazarlıklar sonucu Miloseviç, uluslarara­sı savaş mahkemesine gönderilmişti.
Mahkemedeki savunmasında, "Yugoslavya'yı Almanya ve Vati­kan, Amerikan desteğini arkalarına alarak parçaladılar" diyor ve şa­hit olarak dinlenmesi için Clinton ve Tony Blair'i istiyordu.

Miloseviç kendisi yargılanırken, ellerini kana bulamış birçok Sırp yetkilinin Amerikalılarla pazarlıklara oturduğundan söz ediyor, şahitlerin pazarlıkların içyüzünü açıklamalarını istiyordu.
Rasim Ljajiç, Sırbistan Karadağ Federal hükümetinin, Etnik iliş­ kiler ve Ulusal Azınlıklardan Sorumlu bakanı. Aynı zamanda Miloseviç'i ve yandaşlarını sorgulayan savaş suçları komitesinin başkanı. Üstelik Boşnak.
"Bu işin Sırbistan'da bir Boşnak'a tevdi edilmiş olması entere­san. Bir kesimin büyük tepkisiyle karşılaşıyorsunuzdur sanırım. Çok zor bir görev, öyle değil mi?"

Gülerek tercümana dönüyor, Sırpça veya Boşnakça (ikisi birbi­rine çok yakın) kısa birkaç cümle söylüyor.
"Eğer kolay görev isteseydim balıkçılar derneği başkanı olur­dum. Politika bu. Bazen istemediğiniz görevler üstünüze kalabili­yor" dediğini öğreniyorum.
"Dünyada ve burada, savaş suçu işleyen birçok lider Batı tara­fından mazur görüldü, ama Miloseviç'e pek o kadar hoşgörülü davranılmadı. Bu iş nasıl sonuçlanır sizce?"

"Ne gerekiyorsa o yapılır" diyor, kestirip atıyor. "Bizim kısa va­dede amacımız Avrupa Birliği'ne girmek. Orada etkin rol almalı ve en kısa zamanda aktörlerden biri haline gelmeliyiz. Tüm başvurula­rımızı yaptık ve bekliyoruz."
Duşan Jeliçiç, Sosyalist Parti'dendi. Beni o gün, Sosyalist Parti Başkan Yardımcısı Zarko Obradoviç'le tanıştırdı.

Zarko Obradoviç, Avrupa Birliği fikrine ve iktidardaki partinin tüm icraatlarına ve hedeflerine karşı çıkıyordu:

"Bir kere Avrupa Birliği'ne girdiğimizde sorunlar çözülecek ol­ saydı, Avrupa Birliği içindeki ülkelerin azınlık problemleri olmazdı. Bakın Fransa, İngiltere, Belçika, İspanya azınlık problemlerini halle­ debilmiş mi. Biz, tüm azınlıkların haklarını özgürce kullanabilmele­rini ve çoğunluk tarafından korunmalarını savunuyoruz. Öte yan­ dan aşırı milliyetçiliğe karşıyız ve her azınlık grubun kendine bir devlet kurma hayalini de eleştiriyoruz. O zaman biraz daha parçala­nır, biraz daha bölünürüz ve bu sadece bu topraklarda gözü olanla­rın işine yarar."

Belgrad'da Bir Cami, Bir Kadın, Yakılmış Kitaplar

Muhalefet böyle düşünüyordu. Öte yandan Sırbistan Müftüsü Hamdiya Yusuf Spahiç de aynı görüşü paylaşıyordu.
"Avrupa daha birleşme nedir bilmezken biz birleşmeden yanay­dık!"

Bağırarak konuşuyor, odadaki üç dört tesettürlü kadın dikkat­ le dinliyordu.
"Ama şimdi hep ayrılık rüzgârları esiyor, estiriliyor" dedim. "Ne yazık ki öyle. Bu topluluklar, yüzyıllardır barış içinde bir arada yaşadı. Bana sorarsanız ne Türkiye ne Sırbistan, Avrupa Birliği'ne alınacak. Müslümanları ve Ortodoksları dışlayacaklar. Avrupa iddia ettiği gibi demokrat olsaydı hangi din mensubu olduğumuzun hiç önemi olmazdı."

Onu Belgrad'da kalan tek Osmanlı camiinin arkasındaki bina­ da ziyaret ettim. 2004 mart ayında bir grup provokatör tarafından yakılmak istenmişti Bayraklı Camii. Belgrad'daki 273 camiden sade­ce biriydi. Bugün tek başına ve bu topraklarda, dinler arasında kış­kırtılan nefretin hedefi.
"Neden yaktılar burayı?"

"Kiliselerin yakılmasını bahane ettiler. En eski cami bu." Arnavutlar, Sırp kiliselerini yakınca bir grup genç camiye sal­dırmış, yakabildikleri yerleri yakmıştı. Caminin arkasında yeni inşa edilen bir binanın alt katında, kısmen yanmış eski kitaplar çerçöp içinde duruyordu. Çoğu Arap alfabesiyle..
Üst kata henüz yapımı süren bir merdivenden çıkmış, bir oda­ ya girmiş ve herkesi selamlamıştık. Eylül sıcağında üzerimde uzun kollu bir ceket ve uzunca bir etek vardı. Müftüyle konuşmamın bir yerinde arkada oturan tesettürlü hanım aniden bağırmaya başladı. Çok esmer ufak tefek, Arap gözlü bir hanımdı.
Tercümana ne dediğini sordum. Bir müftünün yanına ne cesa­retle kafamı örtmeden girdiğimi soruyormuş! "Ben laik Türkiye Cumhuriyeti'nden geliyorum. Orada konuşacağımız insana göre ka­famızı ayarlamıyoruz. Ayrıca, misafire bağırması İslam'la bağdaşmı­yor" dedim.
Sonra yumuşadı. "Başını örtmen gerek" dedi. Ben de "İslam'da zorlama yok" cevabını verdim. Sarılıp vedalaşanı. Giderken "Cami­ de bir görevli misiniz?" diye sordum. "Hayır! Müftünün karışıyım" dedi. Mısırlıymış.

Osmanlı Sırbistan'ı Masa Başında Kaybetti

Bir zamanlar bu topraklar başta Sırplar, Hırvatlar, Boşnaklar, Türkler olmak üzere onlarca azınlığa ev sahipliği yaptı. Sırplar, 300 yıl boyunca Osmanlı idaresinde kalmışlardı. Hıristiyan Batı, Avrupa'nın göbeğindeki Osmanlı'ya o zaman da pek sıcak bakmıyordu. Zamanın emperyalist devletleri, Müslümanlara karşı kâh Bosna'daki Sırpları ayaklandırıyor kâh Sırbistan'daki Sırpları, Boşnakları kılıç­ tan geçirmeleri için kışkırtıyordu.
Tarihin üçüncü bin yılında hâlâ aynı oyunlar oynanıyor. Sırbistan ile Osmanlı'nın bağlarının gevşemesi 150 yıl önceydi.
Bugüne ışık tutacak birkaç anlaşmayla Osmanlı'nın Sırbistan'la bağ­ları koptu.

Osmanlı 1856'da Kırım Harbi'nden zaferle çıkmıştı. Ama sava­şın sonunda imzalanan Paris Antlaşmasında, Batılı müttefiklerinin oyununa gelmiş ve Sırbistan'ın denetimini kaybetmişti. Paris Anlaşması'na göre, Osmanlı artık Batılı devletlerin onayı olmadan Sırbis­tan'a askeri müdahalede bulunamayacaktı. Bu karar bütün dengele­ri altüst etti. Sırplar Batı'dan aldıkları güvenceyle bölgede Türklere büyük baskı ve katliam uyguladılar. Buralardan Anadolu'ya ilk bü­yük göç bu dönemde gerçekleşti. Batılı devletler bölgeyi Osman­lı'dan temizlemişlerdi.
Benzer oyunlar hep sahnelendi. Yugoslavya'yı önce kan gölün e çeviren sonra parçalayıp bölen güçler Sırp dekoru ardına saklandı­lar ve işlerine baktılar.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BİR ZAMANLAR YUGOSLAVYA DİYE BİR ÜLKE VARDI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 17:42

Dutsi

Ljubodrag Simenoviç, namı diğer Dutsi, Yugoslavya'nın en ün­lü isimlerinden biriydi. 1970'te dünya şampiyonu olan Yugoslav milli basketbol takımının unutulmaz ismi. Aynı zamanda felsefe ve hukuk alanında çok sayıdaki kitabın yazarı, Olimpik Ateş adlı fil­min senaristi ve Sırbistan'da görüşüne sık başvurulan muhalif bir fi­kir adamı.

Gecenin ilerleyen saatlerinde Belgradin bir kahvehane­ sinde heyecanla anlatıyor:

"Aslında Yugoslavya'nın yıkılışı 1991'den çok önce başladı.
1991, ülkemizin çöküşünün son safhasıydı. Yugoslavya ekonomisi o dönemde doludizgin gidiyordu. Bir kere bunu iyi incelemek ge­rek. Sonra İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasındaki gelişmeleri çok iyi bilmek gerek. Yugoslavya'da o zamanlar çok güçlü akımlar vardı. 1970'lerde bunlar su yüzüne çıkmıştı. Faşist bir hareket baş­lamıştı. Ve Almanya'yla doğrudan bağlantılıydı, Almanya tarafından maddi manevi destekleniyordu.
Daha sonra Amerikan çıkarları devreye girdi. Amerika, Balkan Yarımadası'nda, bir yandan Müslüman kartını, bir yandan da Arna­vut kartını oynayarak Almanya'nın etkisini kırmak istedi ve halkla­rın bazı temsilcilerini bu yönde kullandı."
"Peki ya şimdi? Bugünü nasıl görüyorsunuz?"

"Bugün durum farklı. Sorun şu ki bizim hükümetimiz kölelik yolunda gidiyor. Onlar oy alarak başa gelmedi. Amerika onları başa getirdi. Ve şimdi bunun karşılığını vermek zorundalar.
Ekonomimizi, kurumlarımızı, her şeyimizi yok ediyorlar. Ve biz artık nefes alamıyoruz, yaşayamıyoruz."
Bir zamanların basketbol yıldızı, önemli bir yazar ve muhalif bir aydın. Ayağında hayli yıpranmış bir ayakkabı, elinde kenarla­rı açılmış bir çanta vardı, iki metreye yakın boyuyla heybetli gö­rünüyordu. Kocaman kahverengi gözleri bazen acıyla kısılıyordu. "Sadece benimle değil, karımın, kızımın, oğlumun hayatlarıyla, işleriyle oynadılar. Akrabam olmaları işlerini kaybetmeleri için yeterli oldu."
Gece Duşan bizi gözde bir lokantada yemeğe götürmüştü. Dut­si, yan masada avaz avaz şarkı söyleyen şık giyimli genç kalabalığı göstererek, "Bak bunlar savaştan kârlı çıkanlar. Yeni zenginlerimiz. Küresel güçlerin evlatları" dedi. "Biliyor musun beş yıldır ilk kez ak­şam dışarıya çıkıyorum, insanlara bakıyorum da, durum düşündü­ğümden de vahim."

Durum vahimdi. Savaştan sonra iki milyon göçmen. 450 milyar dolar zarar. Eski Yugoslavya, başına gelenlerle cebelleşmeye çalışı­ yordu.
Hükümetin ana hedefi NATO ve Avrupa Birliği üyeliği. Sokak­lar son 10 yılda neye uğradığını şaşırmış erkekler, kadınlar ve genç­lerle dolu. Bu insanlar 15 yıl önce 2.3 milyonluk bir ülkenin vatandaşlarıydı. Bir anda 8 milyon nüfuslu küçük bir ülkede yaşamaya başladılar.
Ekonomik olarak son derece güçlü, büyük Yugoslavya'nın in­ sanları birdenbire kendilerini kapitalizmin en vahşi biçiminin orta­sında buldular.
İçlerinde ırkçılar, Çetnikler, kötüler vardı, ama ya geri kalanı. Onlar da kurbandı.
Kurbanlaştırılma medya eliyle başlatıldı. Kültürel alanda deği­şim 20 yıllık bir planın sonucunda gerçekleştirildi.

B92 Radyosu Turuncu Devrimin Meşalesi

Avrupa fonları, son 15 yılda Yugoslavya'da çok sayıda televiz­yonun ve radyonun açılmasını desteklemiş, medyaya büyük paralar yatırmıştı. Bunlardan biri de 1992'de yani Yugoslavya'nın dağılış sü­recinde yayına giren B92 adlı radyoydu. Daha sonra televizyon ya­yınını da başladı.
Şimdi en çok seyredilen televizyon kanallarından biri. Miloseviç'in mahkeme kayıtlarının yayın haklarına sahip tek kanal. Tele­ vizyonun yayınına başladığı tarih son derece manidar. Ekim 2000 Miloseviç'in yargıya gönderildiği gün.

Şaşa, kırklı yaşlarda, beyaz tişörtü ve pantolonuyla çok trendy görünüyor, İngilizce'yi Amerikalılar gibi konuşuyor. Saçları yukarı doğru jöleli.
Bana B92'nin sahibinin çalışanlar olduğunu söylüyor. Biraz ısrar edince "Yüzde 51'i çalışanların, yüzde 49'u Media Development l'und'a (Basın Geliştirme Kuruluşu'na bağlı bir fon) ait" diyor.
Yani televizyonu küresel güçler kontrol ediyor.

Televizyonun modern binası içinde dolaşırken, Miloseviç'e kar­şı yapılan gösteriler, grevler, protesto yürüyüşlerinin fotoğraflarıyla karşılaşıyoruz. "Oradakiler biziz" diyor.
"Bu kanalın hedefi nedir, yayın politikasını özetler misiniz?" di­ye soruyorum.

"Biz hep azınlıkları koruduk. Toplumun demokratikleşmesini öne çıkardık. Yayınlarımız yüzünden Miloseviç bizi defalarca kapat­tı. Çoğunluk, kanalın popüler olamayacağını düşünüyordu. Ama özellikle demokratik değişimlerden sonra çok popüler olduk."

Defalarca yasaklanmışlardı, ama işin ilginç yanı ülkede bu ka­nalın sesi hiç kesilememişti. Tüm kargaşa boyunca ülkenin her ya­nından izlenebilmişti. Bu BBC'nin uyduları sayesinde gerçekleşmiş­ti. Her yasaklanışlarında, B92, Batı'nın vericileri marifetiyle geniş kitlelere ulaştırılmıştı. Sırbistan'da B92 gibi Batının maddi manevi büyük desteğine sahip televizyon ve radyo kanallarının sayısı 1990'lardan beri hızla çoğalıyor.
"Seçimler sırasında yayınlarınız etkili oldu mu?" diye soruyo­rum.

Görevini iyi yapmış insanların gururuyla cevaplıyor:

"Bu kanal, cumhurbaşkanının seçimleri kazanmasında büyük rol oynadı, insanlara sosyalistler baştayken neler kaybettiklerini hatırlattık her gün."
"En büyük yardımı hangi ülkelerden alıyorsunuz?"

"Amerikan hükümetiyle iyi ilişkilerimiz var. Çünkü 15 yıldır onlarla çalışıyoruz. Avrupa'da yeniden yapılanmamıza yardım edi­yor."
Yenidünyada bu işler böyle yapılıyordu. Sırbistan Batılı devlet­lerin medya yoluyla büyük işlere imza attığı ülkelerden sadece biriy­di.

Dutsi kısaca özetliyordu:

"Burada sadece san basın var. Beyin­lerimizi yıkıyor. Gerçek sorunlar hiçbir şekilde gazetelerde, televiz­yonlarda yer almıyor. İnsanları, gerçekleri göremeyecek hale getiri­yorlar. Beyinlerimizi uyuşturuyorlar.
Süreç içinde hepimiz köleleştirildik. Slovenler, Bosnalılar, Sırp­lar, Makedonlar, hepimiz."

Jadranka Jovanoviç

Onunla tanışabilmek için opera binasına gittim. Yugoslavya'nın en ünlü opera sanatçılarından biriydi. Tito zamanında konservatuar öğrencisiydi.
"10 yıl önce koca bir ülkenin, Yugoslavya'nın sanatçısıydınız. Bugün giderek küçülen bir ülkede sanat yapıyorsunuz" diye başlı­ yorum söze.
"Yugoslavya'da doğdum. Onunla gurur duyuyordum. Ama ül­kem dışardan gelen etkilerle bölündü. Yugoslavya'dan daha güçlü olanlar bize tahammül edemedi.

Bunca olaydan sonra bir tek şeyden eminim:

Bir ülkenin bağımsızlığı çok önemli. İnsanların özgürlüğü, devletlerin bağımsızlığına bağlı. Şunu iyice biliyorum ki insan, sa­ dece tam bağımsız bir ülkede yaşarsa mutlu olur."

Otuzlarındayken Yugoslavya parçalanıyordu, kırklarına geldi­ğinde ise yaşadığı yer Sırbistan olmuştu. Hüzün dolu kara gözleri, simsiyah saçlarıyla "Tipimden dolayı, bana Bayan Yugoslavya der­lerdi" diyor. "Ama artık Yugoslavya yok ki!.."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Günümüzdeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir