Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Bosna'nın Başında Bir Kral

Burada Günümüzeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi hakkında konular bulabilirsiniz

Bosna'nın Başında Bir Kral

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 17:39

BOSNA'NIN BAŞINDA BİR KRAL BOSNA'DA BİR DEREBEYLİK VAR

Mayıs 2004 Yolculuğundan


Bugün savaşın korkunç yüzünü Irak'ta izliyoruz. Dün savaşın yol açtığı acıların simgesi Bosna'ydı. Bosna denince aklımıza soykı­rım, binlerce ölü, kayıplar, katliamlar geliyordu.
Aradan 10 yıl geçti. Çoğumuz Bosna diye bir yerin varlığından savaş çıkınca haberdar olduk; savaş bitince de aynı hızla unuttuk.
Peki bu 10 yılda Bosna'da neler oldu; Bosna'ya demokrasi getir­ dik diyen güçler Bosna'da ne gibi yenilikler yaptı? On binlerce insa­nı öldüren, perişan eden savaştan kim galip çıktı? Bosna, ekonomik ve politik özgürlüğüne kavuştu mu? Herkes işinde gücünde mi? Çocuklar rahat rahat okullarına gidebiliyor mu? Kültürel hayat geliştirilebildi mi? En önemlisi acaba Bosna'yı şimdi kim yönetiyor? Bos­nalılar mı? Ekonomi kimin elinde? Bosnalıların mı? Peki. soykırıma uğrayan Boşnaklar ne durumda? Bir buzdağı gibi Bosna. Altında lav­lar.

1970lerden itibaren Batılı güçler ülkedeki halklar mozaiğini, birbirine karşı kışkırtmaya çalıştı. Bosna'da yaşayan Boşnak, Hırvat, Sırp azınlıklar futbol takımı tutar gibi davranan birtakım Batılı ülke­lerce desteklendi. Katolik Hırvatların arkasında Vatikan, Sırpların arkasında Ortodoks Kilisesi vardı. Sonunda ekilen kin tohumların­ dan kan çiçekleri açtı. Savaş patladı. Sahipsiz Boşnaklar kıyıma uğ­radı. Dünya seyirci kaldı.
Avrupa'nın ortasında korkunç bir layım yaşanırken medeni devletler bir kenarda seyretti.
Ve nihayet aylar sonra Birleşmiş Milletler duruma müdahale et­ ti. Ardından aylar süren idari tartışmalar başladı. Bosna-Hersek'in milliyetlere göre bölünmesi istendi. Sonra bundan vazgeçildi. Eko­nomik bölünme gündeme geldi. Bu da olmadı. Sırbistan, Hırvatis­tan ve Bosna hükümeti tarafından özerk bölgeler oluşturulması ve buna göre toprakların paylaşımı önerildi. Ama BM uzmanları bun­ dan da vazgeçtiler. Federasyon fikrini ortaya attılar. Ve Dayton Ba­rış Anlaşması imzalandı.

2004'ün sonunda durum şöyle:

Bosna devletinin Sırp, Hırvat ve Boşnak olmak üzere üç cumhurbaşkanı var. Bir devlet içinde birbi­rinden ayrı yönetim birimleri mevcut. Öncelikle Sırpların savaş sırasında işgal ettikleri topraklar, idari bir bölge olarak tanındı. Bosna-Hersek devleti içinde bir Bosna-Sırp Cumhuriyeti kuruldu. Batı bir yandan savaşın tek sorumlusu olarak Sırpları gösterirken diğer eliyle Sırplara Bosna devleti içinde ayrı bir cumhuriyet hediye etti. Yani şimdi Bosna-Hersek devleti içinde ayrı bir Bosna-Sırp Cumhu­riyeti var.

Yine Bosna-Hersek devletinin içinde Boşnaklardan ve Hırvatlar- dan oluşan bir federasyon kuruldu ve bu federasyon 10 ayrı kanto­ na bölündü.
Hepsinin başında ayrı idari birimler var. Yani şu anda Bosna- Hersek devletinin 13 değişik hükümet organı aynı anda faaliyet gös­ teriyor.
Şoförümüz Haris Hacik'le Saraybosna'nın eteklerinde durmuş, 10 yıl sonra bile halâ orada olan savaş kalıntılarına bakıyoruz.

Yağmur yağdı yağacak. Bosna'da sonbahar.
"Çok kafa karıştırıcı bir durum var burada, federatif yapıyı anlayabiliyor musunuz?" diye soruyorum. "Hiç anlayamıyoruz" diye cevaplıyor.
Ertesi gün Bosna Üniversitesi Uluslararası İlişkiler uzmanı Şakir Filandra'ya aynı soruyu soruyoruz.

"Şu anda Bosna nasıl yönetiliyor? Bosna'nın içinde bir Sırp Cumhuriyeti var. Bir Biçka bölgesi var. Orada da Sırplar yaşıyor." "Ülke dört bölgeye ayrılmış. Savaş bitmiş, ama idare oturtula­mamış. Dünyada böyle yönetilen bir başka ülke olduğunu sanmıyo­rum. "

"O zaman sorunlar Dayton Barış Anlaşmasına dayanıyor. An­laşmada bir arıza var!"

"Doğru! Dayton Barış Anlaşması Bosna'yı parçaladı. Etnik ordu­ lar tarafından işgal edilmiş bölgeleri, idari bölgeler olarak tanıdı. Ül­ke 10 yıldır idari yapılanmayı oturtamadı. Oysa amaç birleştirici ol­ maktı."
"Ama daha önce bu ülke zaten tek bir ülkeydi." "Evet, öyleydi."
"Sonra birileri ülkeyi üçe böldü ve şimdi yeniden birleştirmek istiyorlar."
"Evet, öyle oldu!"

Kafanız karıştı mı? Tersi tuhaf olurdu. Sonuçta Bosna'da pa­ramparça bir yönetim var ve bir de bir kral. Birleşmiş Milletler Yük­ sek Temsilcisi Paddy Ashdown.
On a kral diyoruz, çünkü tüm bu karmaşık idari yapılar bir yana, Bosna'da o ne derse o oluyor. Yeni kanunlar çıkarabiliyor, beğenmediklerini bir kenara atabiliyor. Böyle bir yetkisi var. Bir başka önemli yetkisi, istediğini istediği göreve atayabilmesi ya da görevden alabilmesi. Kısacası, Bosna'daki tüm idari yapılar, sayı­ lan, üçü beşi bulan cumhurbaşkanları bir yana, ülkeyi, bir İngiliz yüksek temsilci ya da onun temsil ettiği "uluslararası irade" yöne­tiyor.

Kral Kim?

Ashdown, İngiltere'nin üçüncü partisi, Liberal Demokrat Parti'nin eski lideriydi. Birleşmiş Milletler Kosova temsilciliğine ilk aday oydu. İsmi Bemard Kouchner'den önce İngiliz hükümeti tarafından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne teklif edilmişti. Ancak ulus­lararası profili düşük görülmüştü. Sonunda Bosna'nın başına getiril­di. Görevi, ülkedeki ekonomik ve politik yapıyı Avrupa Birliği stan­dartları seviyesine getirmekti. Değişimler Bosna'nın bayrağıyla baş­ladı. Eski bayrak atıldı Avrupa Birliği bayrağını anımsatan bir bay­rak ortaya çıktı.

Birleşmiş Milletler binasına geldik. Onunla randevumuz vardı. Arandık tarandık metal kapılardan geçtik. Haris de bizimleydi. Bizi bir toplantı odasına aldılar. Odanın yarısını kaplayan "yeni Bosna bayrağı". Haris'in gözleri buğulu, "Bu mu Bosna bayrağı?" diye ken­di kendine söylendi.
Derken hızla kapı açıldı, basın müşaviriyle beraber kral içeri girdi. Gri takım elbisesiyle moda dergilerinden fırlamış gibiydi. İngiliz zarafetiyle oturmamı işaret etti. Gazetecilere çok alışkın görünüyordu. Duvara bakarak sorumu bekledi. Sanırım cevaplar çoktan hazırdı.

"Sizinle yıllar önce Londra'da bir söyleşi yapmıştım. Henüz Londra City Üniversitesi'nde öğrenciydim" dedim. Bir kahkaha attı. "Hayret unutmuşum" dedi. Sesinde iltifata bulaşmış bir alay vardı.

"Bir röportajınızda, Bosnalıları Avrupalı yapmaya çalıştığınızı söylediniz. Ne demek istediniz?"
"Avrupa, sadece ülkelerin birliği değil, aynı zamanda bir değer­ler birliğidir. Bu birliğin ekonomik değerleri, demokratik değerleri vardır. Dolayısıyla bu ülke eğer Avrupa Birliği'ne girmenin avantaj­larından, yani serbest dolaşımdan, entegrasyondan yararlanacaksa, o zaman demokratik ve ekonomik standartları sağlamamız gereki­yor. Gelecek bu. Başka gelecek yok. Diğer bütün gelecekler karga­şayla sonuçlanacaktır."
Öne. eğildi. Bu söyleyeceği çok önemliydi. Gözlerini kıstı.

"Avrupa Birliği, burada yaşayan herkesin geleceğidir. Buradaki tüm politik partiler, aşın sağcılardan aşın solculara kadar aynı yerde buluşuyorlar: Avrupa Birliğine girmek. Bu ülkeyi, bir arada tutan şey bu."
"Peki sizce bu ülkede kararları kim veriyor? Üç cumhurbaşka­nı, başbakan ve birçok idari yetkili."

"Anahtar kişi Adnan'dır." Adamından bahseder gibiydi. Oysa bahsettiği Bosna-Hersek Başbakanı Adnan Terziç'ti.
Terziç, 2002'de devletin başına 4 yıl için atanan ilk başbakan­dı. Politikaya Aliya lzzetbegoviç'in partisinde atılmıştı. Savaştan sonra, iki dönem Bosna merkez kantonu valiliği yapmıştı.

Başbakan olur olmaz, halka ilk seslenişinde, reform sözü ver­miş, "toplumun demokratikleştirileceğini, piyasa ekonomisinin güç­lendirileceğini" söylemişti. Bizimle konuşurken de hemen hemen aynı cümleleri tekrarlıyordu.
Paddy Ashdown, düşünmeksizin onun adını vermişti. Adnan Terziç'in onun hakkında düşüncelerini merak ettik.

Hükümetin ve yüksek temsilcinin hedeflen aynı mı?

"Bosna-Hersek'te yaşanan bu korkunç savaştan sonra, bizim tek garantimiz ve güvencemiz Avroatlantik örgütlerdir. Yani NATO'ya ve Avrupa Birliğine üyelik bizim en büyük hedefimizdir."

"Bu ülkede Paddy Ashdovra'ıın gücü nerede başlıyor, nerede bitiyor?"
"Her şey Dayton Barış Anlaşması'yla başlayıp bitiyor. Dayton Anlaşması'yla birlikte gelen yüksek temsilcinin esas görevi barışı sağlamak. Garanti vermek. Hükümetimiz ve yüksek temsilcilik, ay­nı amaç için beraber çalışan ve aynı şeyleri hedefleyen kurumlardır. Her iki taraf da, Bosna-Hersek'in iyiliği için aynı şeyleri istiyor."
"Yani bir başbakan olarak Paddy Ashdownun ülkenin yöneti­mine karışmasını yadırgamıyorsunuz? Geldiğinde, üç ay sonra gide­ceği söylenmişti."
"Bana sorarsanız üç ay sonra değil, 'dün' gitmesi gerekirdi."

Paddy Ashdown'ın anahtar kişi dediği Başbakan Adnan Terziç, bir yandan Birleşmiş Milletler müdahalesinden rahatsızlığını dile ge­tiriyor, öte yandan onsuz yapamayacaklarını belirtiyordu.

Son söz­leri şöyleydi:

"Yüksek Temsilcilik, Bosna-Hersek için gerekli bir yapı değil, yani bir an önce gitmesi gerekiyor diye düşünüyorum. Ama maale­sef ŞU anda Bosna'da, siyasi yapı olarak onun sahip olduğu yetkileri devralacak kimse yok. Dolayısıyla şimdilik ona ihtiyacımız var."

Cevap verirken, gözleri odadaki eşyaları tarıyordu. Yüzüne ge­niş bir gülümsemenin yayıldığı an, iznini istediğimiz andı.
Paddy Ashdown'la olan konuşma da benzer biçimde bitmişti. "Bu ülkede sizi çok sempatik bulmayan önemli bir çoğunluk var kanımca, ne hissediyorsunuz?" dediğimde, gözlerini yukarı de­virerek, elini sallamış, "C'mon! Ben yıllardır politikanın içindeyim. Her şeye alıştım. İşim, bu ülkede demokrasinin kurulmasına yardım ilmek ve serbest piyasa sistemini oturtmak. Bu, bazı insanların elin­ den sahip oldukları gücü almak demek."

"Demokrasi hâlâ aksıyor peki ekonomiyi yerine oturtabildiniz mi? Üretim neredeyse yok gibi."
"Çok fazla satın alıp, çok az üretiyoruz. Maalesef ithalat ihraca tın dört katı. Hiçbir ülke bu şekilde büyüyemez."
Yugoslavya parçalanırken önce ekonomik sonra da siyasi krize girmişti. Tito nun ölümünden sonra IMFyle anlaşmalar imzalanmış ve sadece beş yıl sonra 1985'te enflasyon yüzde 100'e işsizlik yüzde 15'e fırlamıştı... 1989'da ABD yeni bir reform planı hazırladı. Plana göre ücretler dondurulacak, devlet harcamaları kısılacak, devlet iş­letmeleri özelleştirilecekti. Bosna-Hersek büyük oranda borçlandı­rıldı, sonra da ekonomik yardım paketleriyle ödüllendirildi.
Ayni oyun, Yugoslavya'dan ayrılan parçalarda da yaratıcı deği­şimlere gerek görülmeden, sahneye konuyordu.

Saraybosna'da bir öğle sonrası... Yerdeki satranç tahtası üzerin­ de birileri hızla piyonları oynatıyor. Ben Bosnalı aydınlarla sohbet ediyorum.
Erol Manisalı'nın "içimizdeki Danimarkalılar" deyişi kulakla­rımda...

"Burada şimdi ne değişti peki, ekonomi mi?" "Özgürlük geldi, insan haklan, iyi yaşam standardı..." "Yani her şey eskisinden daha iyi, öyle mi?"
"Daha iyi, daha dinamik, ama bazıları daha fakir bazıları daha zengin..."
"Bu daha mı iyi?"

"Bazıları daha zengin bazıları daha fakir, ama bu doğal bir uçu­rum. Şu anda Batı'yla Çok iyi bir iletişim içindeyiz."
Başbakan Adnan Terziç'le de benzer minvalde konuşmalar yap­mıştık. Bazen kulaklarımıza inanamamıştık.

"Fabrikaların özelleştirilmesi konusunda ne düşünüyorsunuz? Çoğu çalışmıyor çalışanlar da işçilerine çok az para ödüyor. Ayda 20 avro işsizlik parasıyla yaşayanlar var."
"Bosna-Hersek'te şu anda büyük bir sorun yaşanıyor. Devlete ait olan malların sadece yüzde 30'unu özelleştirebildik. Birçok şir­ ket battı. Biz uçurumdan yuvarlanan şirketlerin devletin elinde de­ ğil özel ellerde batmasını istiyoruz. Onları elden çıkarmamız lazım."

Zenitza kasabası bir zamanlar Yugoslavya'nın demir ihtiyacının yüzde 80'nini karşılayan bir fabrikaya ev sahipliği yapıyordu. Savaş öncesi nüfusun çoğu bu fabrikadan ekmek yiyordu. Yan sanayileriyle birlikte fabrika 40 000-50 000 kişinin geçimini sağlıyor ve Zenit­za, iyi durumdaki şehirler arasında sayılıyordu.
Zenitsa'ya gittik. Yollarda, kahvelerde oturan mutsuz yüzler karşıladı bizi. işsizlik bulaşıcı bir hastalık gibiydi.
Zenitsa'da çocukların, kadınların yüz ifadeleri ciddiydi. Zenitsa, savaşla ölümü yaşamış, yeniden hayata dönmüş sonra da işsizlikle ağır bir hastalığın pençesine düşmüştü.

Zenitsa kalbimde bir yara daha açtı. Kahvelerin fabrikaya bakan cephelerinde oturarak geçmiş günleri konuşan, üç kuruşluk işsizlik parasıyla geçinmek zorunda kalarak, yorgun elleri ve umutsuz yüzleriyle sokakları dolduran otuzlu, kırklı, ellili yaşlardaki bir yığın sağlam adam... Akşam işten eve dönen biri gibi davranmaya çalışı­yorlar. Hayatlarının anlamını yitirmiş gibiler.

Zenitza'nın demir fabrikası Osmanlı zamanında kurulmuş. Öy­ le, uzun bir tarihi var ki. Ön bina, geçmişe tanıklık eden bir müze. Makinelerin önünde poz vermiş başları sarıklı, ayakları çarıklı Os­manlı işçileri. Nice savaşlara top, tüfek, mermi yapmış, nice demir­ yollarını döşemiş. 1860'lardan 1995'e kadar aralıksız çalışmış, böl­ genin zengin demir madenini işlemiş.
Savaş her şeyi durdurmuş. Diğer fabrikalar gibi o da askeri ka­rargâh olarak kullanılmış. Bosna BM'nin eline ve uluslararası serma­yenin denetimine geçince satılmış.
Kocaman, mavi gözleri alevlerin yaladığı karanlıkta birer fener gibi parıldayan, bareti yana eğik bir işçi ona doğru yürüdüğümüzü görünce başını çeviriyor.

Yine de soruyorum:


"Geçmişe göre yaşam nasıl gidiyor?" "Bir şeye benzemiyor ama çalışıyoruz." "Kaç senedir?"
"20 yıldır."

O binlerce giden arasında kalabilenlerdendi. Hâlâ fabrikasındaydı.
Bosna'ya Avrupa standartlarını getirdiklerini söyleyenler işçile­ri unutmuşlardı. Serbest piyasa ekonomisi, uluslararası şirketlerin kârlı iş yapmalarını hedefliyordu.

Bosna'da tüm idari yapıya hükmeden Paddy Ashdown'a sor­muştuk:

"Avrupa standartlarından bahsediyorsunuz. Özetle nedir bu standartlar?"
"Demokrasi, insan haklan, serbest piyasa ekonomisi, bağımsız medya, serbest pazar ekonomisini yöneten temiz bir politik sistem" demişti.
Acaba savaştan sonraki 10 yıl içinde Birleşmiş Milletler Yüksek Temsilcisi Paddy Ashdown'ın sıraladıklarından hangileri ne şekilde
Bosna'da hayata geçirildi?

Irak işgalinin ardından, terör uzmanı Bağdat valisi de basına benzer açıklamalarda bulunmuş "Irak'ın ekonomisi özelleştirilecek, gerçek demokrasi gelecek!" demişti.

Bosna'ya da Irak'a geldiği kadar demokrasi gelmişti. Anlaşılan büyük güçlere göre gerçek demokrasi, diğer ülkelerdeki zenginlik­lerin paylaşımına izin veren idare biçimiydi. Bu paylaşımdan çıkar sağlayan küçük yerli bir zümre de onlarla aynı fikirdeydi.
Zenitsa'da fabrikanın 35 yıllık müdürü son gelişmeleri kıvanç­ la karşıladığını söylüyor, yabancı sermayenin el koyduğu fabrikada genel müdürlüğe devam ettiği için kendini çok şanslı saydığını ek­liyordu.

Dayanamayıp soruyordum:

"35 yıldır burada genel müdürsünüz, bu fabrikanın yabancıla­ra gitmesi sizi üzmüyor mu?"

"Kesinlikle. LNM ve Kuveyt firmaları, demir konusunda dünya çapında çok büyük iş kapasitesine sahip firmalar ve biz yabancı ser­maye sayesinde yeniden Balkanlar'ın en büyük demir fabrikası ola­ cağız. Fabrikanın yenilenmesi bitince 4 000 işçi çalışacak burada."
"Bir zamanlar 20 000 işçinin ekmek kapısıydı burası. Ne oldu işsiz kalanlara?"
"Bekliyorlar. Bazıları yeniden işe alınabilir. Geri kalanlar ayda 40 mark işsizlik parası alıyor."

Zenitsa'da artık çalışandan çok çalışmayan var. Onlardan biri de Ferid Novaliç. Bir araba parkında arkadaşlarıyla voleybol oynuyor­ du. 40 yaşındaydı. 18 yaşında fabrikaya girmişti. Şimdilerde sudan çıkmış balık gibi. Haftanın her günü voleybol oynadığını söyledi.

Onların Çocukları ve Avrupalılaşmak

Küçük kentlerde işsiz kalan anne babaların çocuklarını Saray- bosna'da küçük ama reytingi büyük bir televizyonun koridorların­ da buluyoruz.

Kanalın adı ingilizce:

Openbroadcasting Network! Açık Yayın Kuruluşu!

Hani Paddy Ashdown, bağımsız medyadan söz etmişti ya. OB N televizyonu Bosna'da uygulanan demokrasiyi yansıtan bir medya or­ganı.

Bağımsız mı? Kanalın yetkilisi Vladimir Bilıç'e sorduk:

"1996'da Avrupa Birliği örgütlerinin desteğiyle yayına başladı." "Kanalın sahibi kim?"
"Bosna'dan, İngiltere'den, Almanya'dan, Ukrayna'dan işa­damları."

"Nasıl bir yayın politikası uyguluyorsunuz? Ne tür programlar yayınlıyorsunuz?"
"Daha çok reklam alabilecek ticari programlara ağırlık veriyo­ruz. Bol pembe dizi var, moda programlan, spor programları ve ya­rışmalar. Geç saatlerde de Playboy TV var."

Konuşmaktan sıkılıyordu. Paramı alırım işime bakarım, hava­sındaydı. Yani çok profesyoneldi. "Ne istiyorsanız çekin" diyerek ya­nımızdan ayrıldı.
Kapıda gördüğümüz kalabalık, yetenek şovlarından biri içindi. Artık bir anda şöhret olup köşeyi dönmenin dışında çare olmadığı­nı düşünüyorlardı. Neleri varsa onu ortaya dökecek, kör talihi yene­ceklerdi. Herkes oradaydı. Gözleri kapkara boyalı başı tesettürlüler de, göbeği açıkta küçücük kızlar da karanlıkta dahi güneş gözlükle­rini çıkartmayan, kulakları küpeli 15 yaşlarındaki gencecik çocuk­lar da itiş kakış bekleşiyorlardı.
Kendimi bir sirkte hissettim. Bu ülkenin pırıl pırıl gençleri bü­yük bir kültür hazinesinin üzerinde oturuyorlar, ama bir televizyo­nun dişlileri arasında tahıl olmayı seçiyorlardı. Onlara bunu seçti­renler vardı.

Çoğu Yoksul Ailelerin Çocuklarıydı

Bosna'nın iyi eğitim almış, yabancı dil bilen iyi aile çocukları­ na gelince... Onlar Avrupalılaştırılıyorlardı. Çoğu, neye uğradığını anlamadan bir kimlik bunalımının girdabında yaşıyordu. Onlar son 10 yıldır, yani savaşın bitiminden beri ne olduklarını düşünü­yorlardı.

Yabancı şirketlerin sponsorluğunda düzenlenen caz festivalleri, sinema festivalleri, rock konserlerine gidiyorlar, bunların televiz­yondaki canlı yayınlarında kendilerini çılgınca eğlenirken görüp gü­ ven tazeliyor, "cool" tişörtleri, spor ayakkabıları ve düşük belli pantolonlarıyla kendilerinden hoşnut kalıyorlar, ama ertesi gün yeniden mutsuzluğa gark oluyorlardı. Onlara göre "Bosna adam olmayacak­tı. Sokaklar kıro doluydu. Bir türlü Avrupalılaşamıyorlardı."
Saraybosna .10. Film Festivali açılış gecesinde sokağın kenarın­ da durmuş, kırmızı halının üzerinde gururla yürüyen belediye baş­ kanına, eşine, ünlü avukat filanca ile ünlü işadamı falancaya bakıyo­rum. Uçuşan şifon etekler, yanık sırtlar, derin dekolteler ve beyaz takım elbiseler görüyorum. Film izlemeye gidenler bir defileye im­za atıyor. Onlar Zenitza'daki insanlara hiç benzemiyor.

Canlı yayın hazırlıkları yapan, kuzguni saçları omuzlarına dö­külen, uzun boylu güzel sunucu Anya, bize kısa hır açıklama yapı­ yor. "Bu yıl festivalde sosyal içerikli (!) çok özel filmlere, ayrıca de­ neme filmlerine, ağırlık verildi. Hükümet festivali destekliyor; Telekom şirketi sponsorumuz" diyor.
Bosnalı seçkinler, festivalin kırmızı halısında arzı endam eder­ken, basına ayrılan bölümde Sırbistan televizyonundan bir sunucu, "Life Style Show"unu sunuyormuş.
Bosna'da olmaktan çok mutluymuş.

Bosnalılar ona büyük bir misafirperverlik gösteriyormuş. Ken­dini âdeta memleketinde hissediyormuş. "Sonuçta hepiniz Yugos­lavyalı değil miydiniz?" diye araya giriyorum.
Bosna'nın bir başka bölgesinde tepkiyle karşılanabilecek bu Sırp sunucuyu, entelektüel çevreler "egzotik" buluyordu. Bosna'da milliyetçi duygular, yer alınan çevreye göre değişiyordu.

Savaş yorgunu, ekonomisi krizde, politikası karmakarışık Bos­na'da medya büyük oranda yabancıların denetimindeydi ve Bosna için ellerinden geleni yapıyorlardı.
Gülmeye eğlenmeye hasret, işsizliği, yığılan sorunları unutma­ ya hazır insanlara istedikleri veriliyordu. Bol yarışma, pembe dizi, dedikodu programları, her çeşit spor... Playboy TV'yi de bunlara ekleyelim. Daha üst gelir gruplarının eğlenmesi için sinema, tiyatro, opera, yaşa göre pop, rock, caz konserleri...
Bosnalıların bu pencerelerden dünyaya bakmaları isteniyordu.

Boşnak Enstitüsü Mü, ingiliz Kulübü Mü?

İleri yaşlardaki Bosnalılar kültürel ve ekonomik değişimi hay­ retle izliyorlardı. Bu karmaşadan kaçmak istiyor, sığınacak yer arı­yorlardı. Saraybosna büyükelçimizin önerisiyle Boşnak Enstitüsü'ne gittiğimde, bir sığınma noktası bulduklarını gördüm.
Boşnak Enstitüsü inanılmaz bir yerdi. Eski bir hamama bitişik ultramodern bir bina. İçinde özel havalandırmalı bir arşiv, kütüpha­neler, sergi salonları ve ingiliz stili döşenmiş bir club! Ağır İngiliz stili koltuk ve abajurlar, boydan boya ahşap bir bar. Buraya epey para dökülmüştü.
Bu şaşaalı karanlık atmosfere gömülmüş yaşlı birkaç beyefendi ben odaya dalınca yavaşça başlarını çevirdi. Bazıları görmezden gel­ di, yüzlerini sakladı. Selamlaştık. Kimiz, neyiz anlattık.
Şikâyetlerini sıraladılar. "Bankalar türedi, insanların paralarına el koyuyorlar. Dünya nereye gidiyor bilmem" diyor biri.

Nazmi Bey, bize enstitüyü gezdiriyor. Türkoloji'de hoca, ama inalla Boşnakça konuşuyor. Enstitü, Aliya İzzetbegoviç'in görüşleri çerçevesinde Boşnak milliyetçiliğine katkı sağlamak için kurulmuş. Batı'da yaşayan Boşnak bir işadamı tarafından açılan bu enstitü, Boş­nak milletinin kültürel mirasına sahip çıkma iddiasında.
Tercüman aracılığıyla Türkoloji hocası Nazmi Beyle konuşuyo­ruz.
"Buranın insanları savaşmadı. Aslında dışarıdakiler kendi aralarında savaştı" diyor.

"Dışarıdakiler kim?"

"Sırbistan'daki Sırplar, Hırvatistan'daki Hırvatlar ve ötekiler. Ne yerli Sırplar ne de yerli Hırvatlar yaptı bunu. Dışarıdan kotarıldı. Sonra yerliler bu rüzgara kapıldı."
"Sizce kim kazançlı çıktı?"

"Herkes kaybetti!"

Bosna-Hersek'te 3 milyon Boşnak var... Türkiye'de de bir o ka­dar. Neden mi? Çünkü onlar 400 yılı aşkın bir süreyi Osmanlı İm­paratorluğu tebaası olarak geçirdiler. XV. yüzyılda bir yandan Kato­liklerin, bir yandan da Ortodoksların baskı ve zulmüne uğradı Boş­naklar. O zaman Hıristiyanlığın değişik bir mezhebine bağlıydılar. Osmanlı İmparatorluğu bölgede hâkim olunca, dini Özgürlüklerini kazandılar. Baskı görmediler. Böylesi bir hoşgörü Boşnakların Müs­lümanlığı seçmesine neden oldu ve bazı yabancı tarihçilerin deyişiy­le Boşnaklar, o gün bugün Türk'ten fazla Türk oldular.

1878'de Osmanlı idaresinden çıkana kadar Bosna-Hersek'te bı­rakın baskı ve zulmü, birçok Boşnak, devlet idaresinde önemli gö­revlere getirildi. Çöküş dönemindeki Osmanlı, o tarihte Bosna-Hersek'i masa başında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'na devretti. Bu dönemde Müslüman Bosna-Hersek kan ve gözyaşına boğuldu. Büyük göçlere sahne oldu. Göç edenlerin yerine Sırplar yerleştirildi ve Bosna'da etnik yapının değişmesi sağlandı. Yüzlerce yıllık huzur, yerini kargaşaya bıraktı.
Enstitünün duvarlarında Osmanlı'nın bıraktığı Bosna-Hersek'te yaşananların, savaş ve zulmün tasvirleri vardı.

Çatısından baktığınızda Osmanlı yapıları ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun etkisini yansıtan binalar kolayca ayırt edi­liyordu.
Çarşı hâlâ Osmanlı'nın bıraktığı güzellikteydi. Yerlilerin, savaş zengini köylülerin, çarşıya damgalarını vurduklarını, eski, ağırbaşlı güzelliğinin kalmadığım söyleseler de, kapalı çarşıları, sokak kahve­leri, mükemmel mantı ve börekleriyle sanki Türkiye'de bir yerdey­diniz.
Çarşı girişindeki çeşme ve fıskiyeler, başlarından ayrılmayan güvercinleriyle, hâlâ başka bir yüzyılın şarkılarını söylüyordu.

Mostar'ın İki Yanı, Dünyalar Kadar Ayrı

Sadece insanlar değil yüzlerce yıllık bir simge de kana boyandı savaşta. Hırvat topçuları 1993'te Mostar Köprüsünü hedefledi. Yüz­lerce yıllık köprü, Neretva Nehrine gömüldü. Medeniyetin ve kül­ türün simgesiydi... Ve tabii ki Osmanlının...
Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1566'da Mimar Hayreddin'e yaptırılmıştı.
Mostar Köprüsü 11 yıl sonra, 2004 Temmuz ayında Türki­ye'nin büyük katkısıyla yeniden hayat buldu. Yeniden doğdu. Ama açılışta Türkiye de destek vermiş olduğu halde Katolik askerlerin ve Yüksek Temsilci Paddy Ashdown'ın gösterisi öne çıktı.
Köprüsü onarılsa da şehrin iki yakası yine de bir araya geleme­di.
Giderek fakirleşen Boşnaklar ve dış desteklerle her gün biraz daha zenginleşen Hırvatlar arasındaki uçurum sürüyor.

Bölgedeki tüm büyük fabrikalar Hırvat işadamlarının eline geç­miş. Onlar da önce Boşnakları işten çıkarmışlar. Evet, savaş bitti, ama en kanlısından ekonomik bir savaş sürüyor ve bunun sonucun da birileri aç kalıyor.

Mostar Köprüsü yine Neretva'yı gururla seyrediyor, ama fabri­kalarda, okullarda, toplu taşımacılıkta ayrımcılık eskisi gibi sürüyor. Boşnak ve Hırvat işçiler aynı fabrikada çalışmıyor, Hırvat ve Boşnak öğrenciler aynı okullara gidemiyorlar.
Belediye başkanıyla çocukluğunun geçtiği mahallelerde yürü­yoruz. Köprüden geçiyoruz. O esnafı selamlıyor. "Yeni dönemde başkan olmayacağım" diyor.
"Bir tane belediye başkanı var. O da sizsiniz öyle değil mi?" "Evet."
"Bir ara altı belediye başkanı vardı Mostar'da." "Bu sene 2004'ün mart ayında bitti o uygulama."
Mostar ülkenin geri kalanı gibi, yazboz tahtasına çevrilmişti.

2003 un sonunda Bosna'ya gelen Alman bir uzman Mostar için tas­ lak bir statü hazırlamıştı. Taslak statüye göre, Mostar gibi küçücük bir yerde üçü Hırvat, üçü Boşnak, altı belediye kurulacaktı. Bosna yüksek temsilcisi taslağı kabul etti. Ancak her şey kâğıt üstündeki kadar kolay değildi. Belediyeler kuruldu, işler Arap saçına dönünce hepsi kapatıldı. Mostar deneme tahtasıydı. Boşnak bir belediye baş­ kanı seçildi, yine de Mostarın iki yakası bir araya gelmedi. Hırvat veliler çocuklarını Bosnalı öğrencilerle aynı okula yollamadı.

Belediye başkanına soruyorum:

"Mostar'da, sizce yakın bir zamanda bu iki toplumun bir araya gelmesi mümkün olacak mı?"
"Seçimlerden sonra yeni bir başkan ve meclis oluşacak, ama bi­zim planlarımız var, şehrin birleşmesi için bir enstitü oluşturduk. Her kim gelirse gelsin, Şehir Meclisi ortak bir yaşamın oluşturulması için çalışacak."

İyi niyetler bir yana, Mostar, Bosna'da oynanan oyunun aynası. Mostar'da simgeleşen zıtlıklar tehlikeli sinyaller veriyor. 2004 son­ baharında, Boşnak bir belediye başkanının seçilmesi bile zor görü­nüyor. Sırp ve Hırvat yerleşimi o kadar yoğun ki, seçimler bu oranı yansıtacak ve artık yüzlerce yıllık Müslüman Mostar, Katolik ve yet kileri çok geniş bir belediye başkanının kenti olacak.

Boşnaklar ekonomik olarak derin bir hiçliğin içine bırakılmış­lar. Mostarin bir yanı gelişip modernleşiyor, tüm yatırımlar Hırvat tarafına yapılıyor. Boşnakların oturduğu mahalleler gecekondular­ dan hallice, işsizlik burada da Boşnakların belini büküyor, işte bir örnek. Mostarin eteklerinde ülkenin en büyük alüminyum fabrika­sı var. Eskiden işçilerinin çoğu Boşnak'mış. Şimdi fabrikaya Boşnaklar alınmıyor. Yönetim, devletin elinden Hırvat bir işadamına geç­miş. Sanki bir el Boşnakları yavaşça geriye çekiyor. Onları ekono­mik savaşta ölüme terk ediyor.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BOSNA'NIN BATINDA BİR KRAL

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 17:40

NATO'nun Mostar'a Armağanı

Zengin Hırvatlar Boşnakları adamdan saymadılar, çünkü arka­larında, yükselen değer Hıristiyanlık, Vatikan sermayesi ve NATO askerlerinin desteği vardı.
Sadece 10 yıldır dini alışkanlıklarına geri dönen Katolik Hırvat­lar, pazar ayinlerini görkemli kiliselerde buluşarak yapıyorlar. Onlar için kiliseye gitmek, sadece dini bir vecibe değil, sosyalleşmenin, üst kesim olmanın bir göstergesi gibi.

Bir pazar sabahı. Saat 10.00. Mostar'ın batı yakasında, şık elbi­seleri, yatılarında çocukları kiliselere yürüyen Hırvatlar. Biz de giri­yoruz. Ültramodern mimariye sahip bu yepyeni kilise Hırvat toplu­munun ileri gelenleriyle ağzına kadar dolu. Bir de üsttekilere yakın olmaya gayret gösteren daha mütevazı aileler var.
Şimdi Mostar'da Katolik ailelerde yetişen çocuklar, Müslüman Boşnak kardeşlerinden daha da uzak. Din adamları uluslararası güç­lere daha yakın. Mesajları, vaazları, önyargıları kartopu gibi büyütü­yor.

Çoğunluğu Müslüman olan Bosna'da, sembolik öneme sahip Mostar'a gönderilen NATO askerleri İspanyollardan ve İtalyanlar dan seçilmişti. Onlar da bölgedeki Katolik-Müslüman ayrımını körüklercesine, Hırvat din adamlarının işbirliğiyle, Mostarın tepesine en pahalısından bir haç dikmişlerdi.
Bu haç, Mostar'a İspanyol NATO gücünün armağanıydı.

2004'ün sonunda Dayton Barış Anlaşmasından sonra bölgeye yerleşen NATO , görevini Avrupa Birliği askerlerine bırakacak. 7 500 askerden meydana gelen SPOR gücünü Avrupa Birliği devralacak. Bu yeni gücün görev süresi sınırsız olacak.
Dünyaca ünlü turuncu devrim yapımcısı George Soros, Financial Times gazetesine verdiği bir demeçte "Bosna'ya ABD'den hayır yok, Avrupa sorumluluğu üzerine alsın" demişti, işte 2004 sonunda Avrupa sorumluluğu süresiz olarak ele geçiriyor. Soros, "Balkanlar'ı, Afganistan'ı işgal ettik sonra onları kendi hallerine bıraktık" diyor­du. Parçalanan ülkelerde serbest piyasa ekonomisinin yeterince oturtulamamış olmasından şikâyet ediyor, "Küresel güçler bu ülkelerin kaynaklarından yeterince faydalanamıyorlar" diyordu.

Ömer Pobriç ve Gönüllere Akan Sevdalinkalar

Yağmur yağmaya başladığında bazen önünüzü göremezsiniz. Bir perde gibi iner gökten. O gün öyle bir gündü. Araba köy yollarında zorlukla ilerledi. Ömer Pobriç'in evine geldik. Aslında bir stüdyo, bir müzik müzesi ve bir yaşam alanı, her tür meyve ve seb­zenin yetiştiği bahçelerin ortasında bir mekân kurmuştu kendine.

Bosna'nın yetiştirdiği en önemli müzisyenlerden biriydi. O sevdalinka çalarsa, binlerce yılı ve kilometreleri aşar, gönüllere ulaşırdı.
Pek konuşmadık. Oturduk ve eline akordeonlarından birini al­dı. Sehpada üzerinde Divan'dan bir kutu çikolata vardı. Eliyle "Al ondan" diye işaret etti ve çalmaya başladı. Gözleri kapalı, suskun. "Hayatın türkülerini, aşkı ve mutluluğu en iyi yorumlayanlar ölüme en çok yaklaşanlardır" dedi.
Birkaç saat sevdalinkalarla bu topraklarda dolaştık. Sonra kal­bimizi tuttuk, onunla kucaklaştık. Elimiz kolumuz verdiği hediye­lerle dolu. Tüm CD'leri, kitaplar hatta meyveler. Arabamız virajı dö­nene o, gözden kayboluncaya kadar baktık. Yağmur durmuştu.
Yolda eski bir mezarlık. Durup içine daldık. Tüm mezar taşları
Osmanlıca yazılı. Üzerlerinde Arapça harfler aylar yıldızlar... Hayata ve ölüme yüzlerce yıldır tanık. Akrabalarımızdan birilerinin kay­
boldu kaybolacak mezarlarıydı bunlar.

Mostar'ın belediye başkanıyla Neretva'nın deli deli akan suları­ na bakarken "Düşünün" demişti. "Bu ülkede 3 milyon Boşnak var. Türkiye'de de bir o kadar. Her üç Boşnak'tan birinin akrabası Tür­kiye'de yaşar."

Bir an, ben mi arayıp buluyorum hüzün vadilerini diye düşün­düm. Nereye gitsem hüzün... Tarihin gepgeniş yolunda, hüznün dönemecinde mi yoksa Boşnaklar. Hatta koca Balkanlar.
Bosna'da savaştan önce herkes barış içinde yaşıyordu. Savaşta kırıldılar.
Şimdi barış var. Kimin aklına gelirdi ki bu halkların birbiriyle savaşa duracağını. Öyleyse yine kim söyleyebilir barışın kalıcı olaca­ğını.

Hırvat ve Boşnak aynı fabrikada çalışamıyor, Hırvat ve Boşnak öğrenciler aynı okulda aynı sınıfı paylaşamıyor, birlikte aynı otobüs­ te seyahat edemiyorlarsa kim barışın kalıcılığından söz edebilir ki! Boşnak kardeşlerimiz ve bu ülkenin tüm halkları umarız adil bir ba­rışa kavuşabilir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Günümüzdeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir