Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Makedonya Türkleri

Burada Günümüzeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi hakkında konular bulabilirsiniz

Makedonya Türkleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 17:30

VARDAR'IN İKİ YAKASI

Eylül 2002


Makedonya'ya 2000'li yılların getirdiği değişim, kaldırım taşla­rında, eski Taş Köprünün bir kenara atılmış süslemelerinde, tüm Osmanlı eserlerinin hali pür melalinde hissediliyordu.
Taş Köprü iki ayrı dünyayı birleştiriyordu. Bir zamanlar Müslü­manların yaşadığı doğu tarafı ile batıyı birleştiren köprü, savaş sıra­sında kapatılmış, Üsküp'ün doğusu batısından tecrit edilmişti.

2004 Mayısı'nın son günlerinde bir kez daha Üsküp'teydim. Taş Köprüyü özlemiştim. Köprünün başındaki kilisede düğün var­dı. Dışarıda bir grup Çingene müzisyen en oynak Balkan havalarını çalıyor... Düğün sahipleri, kilise bahçesi dışında kalmalarına çabalı­ yordu. Onlar ise girmekte ısrar ediyorlardı, içeri girdim. Geçkin bir çift evleniyordu. Ortodoks kilisesi olanca ihtişamıyla davetlileri ağırlıyor... Ayin dışarı taşıyordu.
Burada Makedonların yanı sıra Arnavut, Türk, Torbeş, Ulah, Sırp, Boşnak ve Çingene azınlık yaşıyor. Nüfusun yarıdan fazlası Makedon. Alfabesi, 1945'te oluşturulan çok genç bir dil Makedonca. Kelimelerin çoğu Türkçe, bir kısmı ise Bulgarca.
Bu topraklarda 3-4 dil konuşuluyor. Değişik dil, din ve geleneklerin birbiriyle dans ettiği ya da şimdilerde kavga ettiği mi de­ sem, bu ülke, Yugoslavya'dan ayrılan cumhuriyetlerin en fakiri. Nü­fusun yüzde 24'ü yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Zenginleri yok mu? Var! "Nasıl olmaz!" Makedonya'nın özellikle de kayıt dışı zen­gini çok!

Üsküp'ün batı yakasında, giderek çoğalan yabancı isimli işyer­leri, yabancı markaların koca koca ilanları, lüks otomobiller ve ana cadde üzerindeki binalarda yabancı ülke bayrakları dikkati çekiyor. Üsküp'ün batısında kızlar daha bakımlı, etekler daha kısa, bluzlardaki yazılar, daha çok ingilizce. Dekolteyi mutlaka bir haç kolye süslüyor.
Bir de nereye giderseniz gidin, maliyeti 2 milyon dolar olan bir haç, Üsküp tepelerinden sizi izliyor.
Ana caddeden ayrılıp bir avluya giriyorum. Tüm Balkanlarda­ ki gibi burada da en yetkili merci Birleşmiş Milletler. Bölge temsil­cisi Frode Mauring'i ziyaret ediyorum. Daha önce Angola ve Polon­ya'da görev yapmış bir Norveçli. Problemli ülkelere atanıyor. Belki de o yüzden onu gülümserken görmek imkânsız.
Önce aklımıza takılan haçı soruyoruz. Ne de olsa Birleşmiş Mil­ letler Kalkınma Programı'nın (UNDP) katkılarıyla Üsküp'ün tepele­rine yerleştirilmiş. Yüzde 45'i Müslüman olan ülkede yükselen de­ğerleri temsil ediyor.
"Burası sosyalist bir ülkeydi ve o sistemde din, çok önemli bir unsur değildi. 2001'deki çatışmada din çok önemli bir rol oynama­dı. Ama çatışma başlayınca her türlü ayrım daha da su yüzüne çıkı­ yor."

"Yani bir tepki olarak mı haç tepelere kondu?" "Evet, öyle diye­ biliriz. Aynı şekilde davranan dinlerle dünyanın başka yerlerinde de karşılaşıyoruz."
UNDP, Makedonların isteğini hiç zaman kaybetmeden yerine getirmişti. Üsküp Belediyesi'yle yakından ilgileniyorlardı. Müslü­manların yaşadığı kentin doğu yakası çöpten geçilmiyor, ama Vardar'ın batı kıyısında her köşeden yeni kiliseler, yapılar, iş makinele­ri fırlıyordu.

Görmüş Geçirmiş Bir Kırgınlık

Tuhaftır, Üsküp'ün doğusu, tıpkı Makedonya'nın doğusu gibi. Daha çok Türklerin yaşadığı Makedonya'nın doğusu nasıl yolsuz, susuz, okulsuzsa; Türk, Arnavut, Çingene azınlığın yaşadığı Üs­küp'ün doğusu da ihmal edilmiş, geçmişte bırakılmış, bakımsız ve çok sessiz. Belediye hizmetlerinden, eğitimden, tahsisatlardan her şeyden en az payı onlar alıyor. Ve bu suskunluklarında... Görmüş geçirmişlikleri, bir imparatorluktan geriye kalmanın ağırbaşlılığı, çokça kırılmışlık ve belki biraz da bu ihmali kabulleniş var.

Fatih Sultan Mehmed'in 500 yıl evvel yaptırdığı Taş Köprünün olağanüstü stili şimdilerde Makedon entelektüeller arasında tartış­ma konusu. Kimisi onun Bizans mimarisi olduğuna dair tezler orta­ ya atıyor. Osmanlı'ya ait ne varsa öfkeyle karşılanıyor. Sahilde otu­rup ona bakıyorum. Mihrabı sökülüp atılmış, her yanı borularla kaplanmış, yüzlerce yıllık taşları çimentoyla sıvanmış. Üsküp'te herkesi izleyen haçın tam karşısında boynu bükük duruyor.
Esnafa "Merhaba" diyerek yürümeye başladığımız çarşıda, günü noktalamıştık.
Bir arkadaşım babasının adresini vermişti. Halil Bey çarşının çarşı olduğu dönemde burada halı satarmış. Bizi alıp bir Arnavut kahvehanesine götürdü, arkadaşlarıyla tanıştırdı. Sabit İbrahim ve diğerleriyle. Bir zamanlar ışıl ışıl olan, kuyumcusundan nalburuna, kumaşçısından helvacısına kadar her şeyin en iyisinin bulunduğu, herkesin uğrak yeri Türk çarşısında artık dükkânlar bir bir kapanı­ yor.

Çarşının arkasından dolanıp, belediyenin günlerdir uğramadığı sokaklardaki çöp yığınları arasından geçerek ünü tüm Balkanlara yayılmış, her oyunuyla ödüller alan Türk tiyatrosuna uğruyoruz. Sa­nat merkezinin bir bölümü Arnavut, bir bölümü Türk tiyatroculara ayrılmış. Ancak ödenekleri kısıtlı, ulaşımları zor ve seyircileri gün­ den güne azalıyor.
Bu tiyatro, mahallenin Türk, Arnavut, Makedon çocuklarının gözbebeği. Pazar sabahları oyun değişmediği halde hepsi kim bilir kaçıncı kez kuyrukta, kapıların açılmasını bekliyor.

Bir Zamanlar Burada

Üsküp'te kaldığım her gün Taş Köprü'nün ellerini tuttum. Öpüşen genç âşıklardan başkası yoktu kıyıda. Bir de ben. Onu tut­kuyla sevdim.
Taş Köprünün doğusunda, binalar, yapılar, kaldırımlar, yüzler, eller hep tanıdıktı. Davut Paşa Hamamı tüm vakarıyla köprünün başın­ daydı. Göz göze geldik. Gözlerini kaçırdı. Delice akan Vardar'a baktı. Pencerelerine doğru eğilen, kızıl saçlı bir ağaç onu teselli ediyordu.
Davutpaşa Hamamı bugün bir resim galerisi.

Köprünün bir tarafı doğu bir tarafı batı. Geçmiş ve gelecek, si­yah ve beyaz, zenginlik ve yoksulluk kadar keskin bir ayrım bu. Vardar deli deli akıyor. Bir tarihi anlatıyor.

Yüzyılın başıydı. Bulgar, Sırp ve Rum komitacılar, Makedon­ya'yı Osmanlı'dan koparmak için kıyasıya mücadele veriyordu. Türkler korku içindeydi. 1903 yılındaki soykırımda 5 000 Türk öl­ dürülmüş, yüzlerce kasaba harabeye çevrilmiş, 70 000 kişi evsiz kalmıştı.
Olaylar yabancı devletlerin müdahalesiyle sonuçlandı. Make­donya bölgelere ayrıldı; Ruslar, Avusturyalılar ve İtalyanlar arasında paylaştırıldı.
Yıl 1912. Osmanlı İmparatorluğu savaş ilan etti. Balkan Harbi başladı. Ve harbin sonunda Osmanlı Devleti Makedonya'yı kaybet­ ti. Bu, sonun başlangıcıydı.
Savaşın sonunda 69 000 kilometrekareyi bulan Makedon top­rakları Yunanistan, Bulgaristan ve Yugoslavya arasında paylaştırıldı.

Müslüman nüfus Yunan ve Bulgar birliklerince tarumar edildi, Balkanlar'ın paylaşılmasının acıları on yıllarca sürdü.
Lozan Antlaşması sonrası mübadele başladığında tarihe acı ka­yıtlar düşüldü.

Yunanlılar Makedonya halkını Bulgaristan'a göçe zorladılar, ço­ğu kurşuna dizildi. Göçe zorlananlar neredeyse derilerine kadar so­yularak yola çıkarıldılar. İşte Bulgar görevlinin, milli komite üyesi D. Dinev'in 11 ağustos 1924 tarihli raporu:

Aileler gece yarısından sonra 01.00 ila 01.30 arası geldiler. Dezenfek­ te edilip aşılandılar ve 3 ila 10 günlük kamplara kondular. Şimdi gü­neşin altında yanacaklar... Yağmurda ıslanacaklar. Karantina baraka­larına girmeleri yasak. Hasta da olsalar.

Tanı l Bora'nın editörlüğünü yaptığı Türk Milli Kimliği, Türk Milliyetçiliği ve Balkan Sorununda bir Milletler Topluluğu delegesi raporu şöyle yer alıyordu.
Bu korkunç ötesi. Göçmen kamplarındaki bu insanları gördükten sonra ne uyku ne yemek ne de normal herhangi bir faaliyetlerimizi sürdürebilmekten aciz kaldık.

Aradan sadece 15 yıl geçti. Balkanlar bir başka büyük savaşla sarsıldı. Açlık, kargaşa ve işgaller, bu kez 90 000 kişiye yer değiştirt­ti. Türkiye ve diğer komşu ülkelere göç ettirdi.
Savaş bittiğinde Yugoslavya derin bir nefes aldı ve Tito başkan­ lığında kurulan hükümetle Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti ilan edildi. Artık Makedonya federe bir devletti. Değişim yeni bir göç dalgasını da beraberinde getirdi.
1980'de Tito'nun ölümüyle yeniden kargaşa başladı. Yugoslav­ ya zengin bir ülke olma yolundaydı ve bu Batı'nın iştahım kabartı­ yordu. Derken kaos Balkanlar'ı bir kez daha sardı.

199l'de Slovenya ve Hırvatistan'ın ardından Makedonya ba­ğımsızlığını ilan etti.
Bir süre etnik çatışmaların uzağında kalmayı başardiysa da 2001'de sıra ona da geldi. Arnavut militanlar ile Makedon silahlı güçleri birbirlerine girdi. Sonuçta Makedonya'ya uluslararası güçler yerleşti.
199l'de bağımsızlığını ilan eden Makedonya'ya Batılı güçlerin ekonomik müdahalesi gerçekleşmiş, tüm fabrikalar özelleştirilmiş, kapatılmış işsizlik yüzde yüz artmış, ülke 10 yılda 10 kat fakirleş­mişti. Tam 10 yıl sonra, 200l'de, etnik çatışmaların patlak verme­ siyle Makedonya'ya askeri bir müdahale de gerçekleşti. Ülke yeni bir göç dalgasıyla sarsıldı. Göç veren azınlıkların başında Türkler geli­ yordu. Makedonlar Türklere kendi din ve kültürlerini dayatırken ülkedeki azınlıklar içinde en yoğun nüfusa sahip Arnavutlar da Türkleri içlerinde eritme politikası güttüler.

Bir Türk Gibi Yasamak

Rehberimiz Erkan İdrisi 2001'de çatışmaların ilk patlak verdiği Kalkandelen'de doğup büyümüş. Bizi Türk Demokratik Partisinin eski yöneticilerinden Enver Hamdi Bey'e götürecek. Üsküp-Kalkandelen yolu boyunca Üsküp radyosu, Trakya türküleri çalıyor. Yüre­ğimiz kabarık, Enver Hamdi'yle buluşuyoruz. Yürek yüreğe gece boyu konuşuyoruz.
"Bir Türk müsün, Arnavut musun gidiyor! Sen bana Türk de­ sen de demesen de ben her sabah yatağımdan kalkarken Türk ola­rak kalkıyorum. Kahvaltımı Türk gibi yapıyorum. Çarşıya çıktığım­ da arkadaşlarımla Türk olarak selamlaşıyorum. İnsanın yaşamı mil­liyetidir. Benim yaşamım da Türkçe'dir. Ölümüm de Türkçe olacak. Sen bana ne dersen de. De ki Makedon'sun, Çingene'sin, Pomak'sın. Ama ben Türk'üm. Doğarken de Türk, ölürken de. Bir Makedon gi­bi ölemem ki!"
O Yugoslav ordusundan emekli bir albay. Yugoslavya'nın dağı­lışından sonra bir tekstil fabrikasında mühendis olarak çalışmış. Sonra da hem işten hem politikadan emekli etmiş kendini.

Enver Hamdi'nin evinde geçirdiğimiz saatleri hiç unutmayaca­ğız. Sadece onun açıp kapadığı bir uydu televizyonundan Türki­ye'deki tüm tartışma programlarını dinliyor, kalbi Türkiye'yle atı­ yordu. Büyük bir Türk evinde, Türkiye'de artık "modası geçmiş" Türk âdetlerini sürdürerek yaşıyorlardı; o bildik misafirperverliğin her türlü gereğini yerine getirerek, büyük sofralarda tüm aile bir araya gelerek ve yardımlaşarak.

Mecliste Donakalmak

Ertesi sabah soluğu Makedonya Millet Meclisi'nde alıyoruz. 120 milletvekilinin 62'si Makedon, 35'i Arnavut ve 3'ü Türk. Ama bu 3 tanecik Türk milletvekili iki partiye bölünmüş. Enver Hamdi'nin bir zamanlar siyaset yaptığı Türk Demokratik Partisin'den milletvekille­ri... Kenan Hasip ve Gayyur Saraç, Makedonya İçin Birlik Koalisyo­nu içinde ilk kez iktidarda yer alan Türk milletvekilleri.
Mecliste oturum sürüyor. Kenan ve Gayyur Beyler oturuma gi­rerken, balkonda gazeteci Violetta'nın yanına oturuyoruz. Aşağıda tanıdık görüntüler: gazete okuyanlar, arkadaşıyla sohbet edenler, şakalaşanlar ve tabii uyuyanlar.

Oturumun bitmesini beklerken iktidar partisinin Meclis Grup Başkanı Jani Makaduli'ye kulak veriyoruz. Kendisi Ulah azınlığın temsilcisi. Ailesi Egeli.
"Partimiz" diyor, "Sosyal Demokratik Birlik Partisi ve Liberal Demokratlar, Çingene, Boşnak, Ulah ve Türkler gibi etnik topluluk­ların partileri arasında, büyük bir koalisyon gerçekleştirdik. Ve ilk defa Türkler, Türk milletvekiliyle temsil ediyor. AB yolunda bu bü­yük bir ilerleme."
Jani oldukça iyimserdi. Ama bu topraklarda azınlıkların kimlik­lerinin değişken olması, nüfus sayımlarında Türk'ün Arnavut, Arnavut'un Türk, Torbeş'in Makedon yazılması gibi ilginç bir durum vardı. Bu, kimlikler çıkarlara göre değişiyor demekti ve sözel oldu­ ğu için denetlenemiyordu.
Nüfus sayımında kapısına gelen memura "Ben Arnavut'um" di­yen Türk, çoğu zaman çok daha kolay iş bulabiliyordu. Aslında Ma­kedon olup "Ben Türk'üm" diyen öğrenci, Türk azınlığa ait üniver­site, kontenjanından yararlanabiliyordu. Ayrıca eğitimsiz Türklere giden art niyetli bazı memurlar, sayımlarda kayıtları kurşun kalemle Türk diye alıp sonra Türk'ü Arnavut diye yazabiliyorlardı. Böylece Türk nüfusu istatistiklerde gerçek rakamlarla yer almıyordu.

Oturum bitiminde Türk milletvekilleri ve meclisteki tek Boşnak ve tek Çingene milletvekilleriyle bir araya geliyoruz."
Kenan Hasip ve Gayyur Saraç "Bir iki yılda ne yapılabilir ki" di­yorlardı. "Her şey iyiye gidiyor, zamana ihtiyaç var." Meclisin büyü­ süne kapılmış gibiydiler. Onlar önemliydiler, politikanın içindeydi­ler.

Sohbetin sonunda alelacele siyah lüks bir arabaya atlayıp yeni seçilen başbakanı tebrik etmeye gidiyorlar. Burada her şey yeni. Cumhurbaşkanı Boris Traykovski'yi bir uçak kazasında kaybeden Makedonya'nın şimdi yepyeni bir cumhurbaşkanı var: Branco Cırvenkovski. Yeni bir başbakan ve yeni kabine üyeleri.
Akşam bu karmaşık, bunalımlı, için için kaynayan bölgeye çok yakışır bir oyun seyredeceğiz. Taş Köprü'nün dibinde 54 yıllık mazisiyle Üsküp Türk Tiyatrosu Sınırdaki Ev adlı oyunu sergiliyor. Bir evin yemek masasından üç sınır geçiyor. Sınır çizgilerinin bir tara­fında Arnavutça, öbür yanında Türkçe, bir yanında da Makedonca konuşuluyor. Gümrük memurları ve siyasi gözlemciler, annenin mutfağa, babanın yatağa gitmesini engelliyor, masada tuz ve ekmek alışverişlerine vergi uygulanıyor.

Bölünmüş, parçalanmış, etnik çatışmalara sürüklenmiş ülkele­ ri, onları ayıranları, bundan çıkan olanları ve her şeyin altında kalıp ezilenleri kara mizahla sergiliyor Üsküp Türk Tiyatrosu. Kendimize gülüyoruz.
Sonra oturup Üsküp Türk Tiyatrosunun değerli sanatçılarıyla dünyanın nasıl bir tiyatro olduğunu konuşuyoruz. Kim kapatıyor kim açıyor bu perdeleri. Bu oyunları kim koyuyor sahneye...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Makedonya Türkleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 17:33

MAKEDONYA'DA TÜRK KALABİLMEK

Mayıs 2004 Yolculuğundan


Hiç düşündünüz mü, Makedonya'da anadili Türkçe olan bir çocuk acaba ne kadar eğitim görebilir, yaşamı için neler umut ede­ bilir, hedefleri ne olabilir? Yükseköğrenime devam edebilir mi, dev­letin yönetim kademelerinde yer alabilir mi? Ders kitapları bulabilir mi? Türkiye hakkında neler öğrenir?
Bir Makedon ya da bir Arnavut çocuğa tanınan eğitim hakları bir Türk çocuğu için ne kadar geçerlidir?
Funda, Beycan, Elmira ve diğerlerinden bir öykü aktaracağız sizlere.

Funda Bekir, Makedon Devlet Televizyonu Türkçe Programlar Bölümü'nde haberleri sunuyor. Annesi Makedon babası Türk. Bu yüzden Türkçesi kadar Makedoncası da mükemmel. Üsküp'te Kiril Metodiy Üniversitesi İktisat Bölümü'nde son sınıfa kadar gelebilmiş. Bu çok ayrıcalıklı bir durum.
Neden mi?

Liman Muhacir açıklıyor:

"Üniversitelerde son sınıflara baktığınızda çoğu Makedon ve Arnavut'tur. Makedoncası iyi olmayanlar ki Türklerin çoğu bu du­rumdadır, okula girmiş olsalar bile yıllar içinde dökülüp gider."

Funda ve Liman üniversiteye girebilmiş çok küçük bir azınlığın temsilcileri.
Çünkü Türklerin üniversitelerde çok az kontenjanı var. Toplu­mun geleceğini ilgilendiren ekonomi, tıp, mimarlık, siyaset, bilim gibi bölümlerde okuyan Türk öğrenci sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor.

Makedonya'da Türkler çoğunlukla ortaöğrenimi Türkçe oku­ yor. Makedonca'ya hâkim olmadan üniversite sınavları gelip çatıyor. Genellikle Türk dili ve edebiyatı bölümünü seçiyorlar.
Funda iktisat bölümü gibi en zor bölümlerden birini seçmiş ve hiç sene kaybetmeden son sınıfa kadar gelmişti. O da liseyi Türkçe okumuştu, ama anadili Makedonca olduğu için diğerlerinden çok daha şanslıydı.

Peki Sen Nesin?

Azınlıklara tanınan kontenjanların hiçbir garantisinin olmadığı­nı, milliyetlerin beyana bağlılığının hep Türk olmayanların işine ya­radığını şöyle anlatıyor:

"Üniversiteye yazılamayan birçok Türk arkadaşım var. iki puan için giriş hakkını kaybeden Türk azınlıktan bir arkadaşım var. Oy­ sa Arnavut bir arkadaş, üniversite kontenjanından yararlanabilmek için milliyetini Türk olarak beyan etti ve Türklerin kontenjanından üniversiteye girdi."

Nüfus sayımlarında uygulanan beyana dayalı sistem, eğitime de yansıyor. Milliyetlerin bu kadar özgürce ve söze dayalı değişebilme­ si birilerinin işine geliyor.
Gözde milliyetler ve milliyeti yok sayılanlar var. Arnavutlar bi­rinci, Türkler ikinci sınıfa dahil.
Liman gibi Türk bir öğrenci, diyelim tüm zorlukları aştı ve üni­versiteye kabul edildi. Derslerinin yanı sıra öğretmenlerinin ön-yargılarıyla da boğuşması gerekiyor.

Liman Muhacir ve Funda Bekir, bazı öğretmenlerin isimlere gö­re not verdiklerinden yakmıyorlar:

İsmimizden Türk olduğumuz anlaşılıyor tabii. En küçük so­runda veya notlar hakkında öğretmenlerle konuşmaya gittiğimizde, ilk sordukları soru, 'Peki sen nesin?' oluyor. Türk azınlıktan olanlar çoğu zaman önyargılara kurban gidiyor."

Bir ülke düşünün 3-4 ayrı dile ev sahipliği yapıyor. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Türkçe ağırlıkta, Sırp Krallığı zamanında Sırpça hâkim. Aslında Makedonca 1945e kadar halk arasında ko­nuşulan ve kimi zaman Bulgarca'nın kimi zaman da Sırpça'nın leh­çesi olarak kabul edilen bir dil.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra 1945'te Makedonya federe bir devlet olunca yeni ulusu birleştirecek bir dile ihtiyaç duyuluyor ve Tito, Makedonca'yı resmi dil ilan ediyor. Bir Makedon alfabesi oluş­turuluyor.

Tito sosyalist Yugoslavya'da eğitim seferberliği başlatıyor. Tüm cumhuriyetlerde olduğu gibi Makedonya'da da azınlık dillerinde sı­ nıflar oluşturuluyor. 1950'lerde en küçük kasabada bile Türkçe, Ar­navutça ve Makedotıca sınıflarda eğitim veriliyor,
1991'de Yugoslavya dağılınca her konuda olduğu gibi eğitimde de kaos baş gösteriyor. O güne kadar kendi dillerinde eğitim alan azınlıklar, birden adil olmayan uygulamalarla karşı karşıya kalıyor. Bu durumdan mağdur olanların başını Türkler çekiyor.

İstikbal İlköğretim Okulu

Yıl 2004. Kalkandelen'de istikbal İlköğretim Okulu'ndayız. 3-5 yaşlarında, birbirinden güzel çocuklarla dolu bir odanın önünde duruyoruz. Sınıfın tam ortasından bir sınır geçiyor. Ve o yaştaki ço­cuklar o sının geçmiyor. Sınırın bir tarafında Arnavut, diğer yanın da Türk çocukları oyuncaklarıyla oynuyor. Sınıf anneleri de farklı. Biri Türk diğeri Arnavut.

Ben Arnavut çocukların tarafına geçip onlara Türkçe, sorular soruyorum. İlk anda hiç cevap alamıyorum. Sonra birine "Senin adın Teuta, beri seni tanıyorum" deyince, küçük ciddi bir yüz ifadesiyle ve Türkçe olarak "Hayır. İsmim Nazile" diyor. Ailesi onu Arnavut kaydettirmiş, o da anasınıfının Arnavut bölümüne gidiyor.

Kalkandelenli Türk çocukları

Birbirinden zeki, ışıltılı bakışlar. Gelecek onlara neler getirecek? Aslında bugünkü durumlarından tahmini kolay.
Türkçe eğitim görenler kitap bulmakta bile zorlanıyorlar. Sınırın iki tarafındakilerin şartlarının eşit olduğunu söylemek mümkün değil.

İstikbal İlköğretim Okulu, Makedonya'da Türkçe ortaöğrenim veren ender okullardan. Bazı öğrenciler buraya gelebilmek için saat­lerce yol kat ediyor.
Makedonya'da azınlıkların ilkokul eğitimlerini anadillerinde yapması, anayasa tarafından garanti altına alınıyor. Ancak başta Do­ğu Makedonya olmak üzere, birçok yerde ilkokulda bile Türkçe sı­nıfı mevcut değil. Ortaöğrenimde üç dört bölge dışında, Türkçe eği­ tim veren sınıf yok. Türklerin ülkede çok dağınık yaşaması ve göç­ le seyrelen nüfus, Türkçe sınıf oluşturulmasının önünde bir engel.

Bazı yerlerde Türk aydınlarının bir bölümü çocuklarını Türk okulları yerin.' Makedon ya da Arnavut okullarına gönderip gelecek­ teki şanslarını artırmaya çalışıyor. Bu kez de çocuk kimliğinden, kül­ türünden uzaklaşıyor. Sonuç olarak eğilim Türk azınlığı teğet geçiyor.

Gelecek Türkiye'de

İstikbal İlköğretim Okulunda, konuştuğumuz Türkçe ortaöğ­ renim gören öğrencilerin büyük bir çoğunluğun gelecek umudu Türkiye'de. Ortaöğrenimi lstikbal'de bitirip Türkiye'de üniversite okuyacaklar. En büyük hayalleri, anadillerinde üniversiteye gidebilmek. Yoksa İstikbal'de ortaöğrenimi görüp tek Türkçe meslek okulu olan Orta Tıp'ta okuyarak sağlık elemanı olarak hayata atılacaklar. Hemşire olacaklar, diş teknisyeni olacaklar, ebe olacaklar, has­ tabakıcı olacaklar... İşte seçenekler bunlar.

Makedonca'yı ve Arnavutça'yı iyi bilmeyen Türk çocukları yükseköğrenimin sözünü bile etmiyorlar.
Peki, Türk kimlikleriyle iş bulabilecekler mi? O da biraz karışık. Beycan İlyas, Türk çocuklarının neredeyse tamamının kurtuluş
olarak gördüğü "Orta Tıp"tan mezun. Okulu bitirince Türkiye'ye gitmiş Konya Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi'ni başarıyla bitirmiş ve hizmet aşkıyla ülkesine dönmüş.

Beş yıldır işsiz. Devlet hastanelerinde iş bulamıyor, Muayenehane açacak parası yok. Beycan, şartlarla savaşmaya kararlı, bir yol arıyor.
Aslında Türkiye'de eğitimi görüp de Makedonya'ya dönenler bir elin parmakları kadar. O dönmüş; pırıl pırıl mavi gözlerindeki umudu, hayat henüz söndürememiş, eksiltememiş, ama ya yarın?

"Bize Kapılar Açık"

Ülkedeki en büyük azınlık olan Arnavutların durumu farklı. Arnavut öğrenciler normal ya da özel liselere gidiyor. Makedonca ve Arnavutça eğitim veren okullarda üniversiteye hazırlanıyorlar.
Türkiye'deki üniversiteler için YÖKün açtığı sınavlara giriyor ya da ülkenin en iyi üniversitelerinde eğitimlerine devam edebiliyorlar.
Arnavut arkadaşımın kızı Elmira, Kiril Prijinovi Lisesi'nden me­zun oluyordu. Okulun bahçesinde halay çeken şarkı söyleyen genç­ler... Çoğu Türkçe biliyor, ama bilmezmiş gibi davranıyordu. Savaş­ tan sonra iyice artan Arnavut milliyetçiliği gençlere de sirayet etmiş, "Biz farklıyız!" havasındalar.

Elmira "Ben Arnavutça okudum. Lirya İlköğretim Okulu'nu bi­ tirip en iyi liselerden biri olan Kiril Prijinovi'yı kazandım. Bu yıl me­zun oluyorum. Ya YÖK sınavına girip Türkiye'de üniversiteye gide­ceğim ya da Üsküp'te Kiril Metodiy Üniversitesine gireceğim. Alına­ bilecek iyi eğitimi aldık. Şimdi meyvelerini topluyoruz. Buradan mezun olana her yerin kapısı açık" diyordu.

Ertesi gün Kalkandelen sokaklarında bir heyecan havası vardı. Sokaklarda bol makyajlı, yerlere kadar uzanan, pırıltılı abiye kıya­fetler içinde, aşın dekoltelerini çekiştiren, saçları abartılı yapılmış kızlara ve çoğunluğu başörtülü annelere rastladık. Binlerce insan ana caddenin etrafında yer kapmaya çalışıyordu. Kalkandelen'de her yıl mezuniyet böyle kutlanıyormuş. Tüm berberler dolup taşar, tüm terziler aylarca hazırlanır, o gün yeni mezun Arnavut kız ve er­ kekler ana caddede iki dirhem bir çekirdek arzı endam ederlermiş.

Yol kenarındaki iğne atsan yere düşmez kalabalıkta, bir gün ön­ ce 17 yaşında olan kızların nasıl bir günde 10 yaş büyüdüklerine şa­şarken, kulağıma Türkçe sesler geliyor.

Yaşlı bir adam:

"Bu önceleri Makedon âdetiydi, her mezuniyet günü Amerikan tarzı bir yürüyüş eylerlerdi. Şimdilerde Makedonların unuttuğu bu âdeti Arnavutlar devraldı. Bir gösteriştir gidiyor."

Gençler kentin ana caddesi sanki bir podyummuş gibi saatler­ce yürüdüler. Sokaklar, balkonlar, teraslar hıncahınç doluydu. Ara­ da kız ya da oğlanlardan birinin akrabası caddeye fırlıyor, uzaylı gi­bi yürüyen gençlerden birine sarılıp, öpüyordu.
Sanki bu gençler, hep özlemini duydukları bir geleceğe köprüydü. İstikbal ilköğretim Okulundaki Türk çocuklarına gelince ne ülkenin yönetiminde söz sahibi olabilecek eğitimi alabiliyorlar ne de iş sahibi olabiliyorlardı. Onlara yine yol görünüyordu ve galiba iste­nen de buydu.
Yıllarca süregelen göçlerle hızla azalan, bugün parmakla sayılır hale gelen Türk okullarının ve öğrencilerinin sayısı Makedonya'da 1952 yılına kadar 100 okul ve 12 900 öğrenciydi.

"Biz Umutluyuz, Düzelecek"

Bugün Türkleri mecliste Makedonya için Birlik Koalisyonu'yla temsil eden TDP'den Zerrin Abaz'la eğitimde yaşanan sorunları ko­nuşmaya gittik. Zerrin Abaz bir zamanlar Cumhurbaşkanlığı sekre­terliği görevinde de bulunmuştu.

Sorunlardan söz ediyordu. Kadro sorunu, kitap sorunu, Türk­çe'nin gün geçtikçe bozulması vs. "Ama düzelecek!" diye bitiriyordu hep sözlerini.
"Bakın, güzel bir gelişme var" diyordu. "Evlerimize bu yıl uydu anteni girdi. Çocuklarımızın Türkçesi düzeldi."
En önemlisi, Türkçe tarih kitaplarının Makedonlar tarafından hazırlandığını ve tarihi bilgilerin büyük ölçüde tahrifata uğradığını söylüyor, sonra sözlerini yine "Ama düzelecek!" diyerek bağlıyordu. "Ne yapalım" diyordu, "Sorunlar yığın yığın. Biz iktidara geleli bir buçuk iki sene oldu, hemen çözülmüyor."

Ülkede durum herkes için aynı değil. Kimileri için çoktan dü­zelmiş her şey. Kalkandelen'deki Güneydoğu Avrupa Üniversitesi bir Hollanda yatırımı. Yıllığı 1 500 dolar. Burası ne Makedonya ne Avrupa, ikisi arası bir şey. Bu üniversitede konuşulan dil ne Arna­vutça ne Makedonca ne de Türkçe. Geçer akçe İngilizce.
Ama havalı gözlükleri ve ingilizce yazılı tişörtleriyle bahçede güneşlenen gençler ingilizce iki kelimeyi bir araya getirirken zorla­ nıyorlardı. Aralarında Türkler de var. En rağbet gören bölüm işlet­me. Bir kısmı işadamı olmak istiyor. Bir kısmı çokuluslu bir şirkete kapağı atmak. Hemen hemen tümü Avrupa'da ya da Amerika'da ya­şamak istiyor. Güneydoğu Avrupa Üniversitesi Batı değerlerine hay­ran bir genç kuşak yetiştirmeyi başarmış.

Son gün buluştuğumuz Funda Bekir ve Liman Muhacir duru­mu şöyle özetliyor:

"Herkesin tek isteği, yurtdışına çıkmak. İyi düzeyde eğitim al­mış olanlar bile çocuk bakıcılığı, ev temizliği gibi işlerde çalışmayı kabul edip bu ülkeden kaçıyor."
Makedonya'da küresel değerler fırtına gibi esiyor, gençleri önü­
ne katmış sürüklüyor.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Makedonya Türkleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 17:37

Mayıs 2004 Yolculuğundan

Doğu Makedonya'nın haritadan silinmeye yüz tutmuş bir dağ köyünde bir kapıdan içeri girdim. Ya da bir eşikte durdum demeli­yim. Şimdiki zaman ile başka bir zaman arasında bir eşikte.
Orada başka bir zamanın insanlarıyla tanıştım. Hayatın en do­ğal haline, türlü türlü çilelerine, güzelliklerine, acılarına, olanca zen­ginliğine ve fakirliğine tanık oldum.

Kimileri onları allı güllü giysileri ve eşsiz güzellikleriyle yaşa­mın bir rengi olarak görüyor, kimileri yaşamlarındaki doğallığa hay­ran kalıyor.
Kimse kapılarını çalmaz, hallerini hatırlarını sormazken, bu ıs­sız dağ köylerine Hıristiyan misyonerler geliyor.

Onlar Doğu Makedonya'nın dağ köylerinde yaşayan Türkler. Asırlardır oradalar. Günden güne azalsalar da hep aynı yaşam dön­güsünde kalıyorlar.
Enver Hamdi'nin arabasında Radoviç yolunda hızla ilerliyoruz. Doğuya doğru.
Çevremizi saran tabiat, sohbetimizi suskunluklarla bölüyor, arabadaki herkes yavaş yavaş başka bir asra yolculuğa hazırlanıyor. Rüzgâr yemyeşil tarlaların üzerinde dans ediyor. Araba hızla mor, kırmızı, san çiçek öbekleri arasından geçiyor. Bulutlar, dokunacakmış gibi yaklaşıyor. Artık hiçbirimiz konuşmuyoruz.
Birden bir dizi Birleşmiş Milletler tankı yolu daraltıyor. Üstle­ rinde Hollywood filmlerinden fırlamış silahlı BM askerleri. Birden bugüne dönüyoruz.
Sonra gelincikler... Fısıltılarını yükseltiyor, içlerine çekiyorlar bizi. Uyuşuyoruz, rahatlıyoruz tekrar başka bir dünyaya dalıyoruz.
Doğu Makedonya'ya giden yol aslında bir zaman tüneli. Radoviç'e vardığımızda hangi köye gideceğimize karar veremiyoruz.

Enver Hamdi, tanıdığı bir bakkal dükkânına giriyor, sorup so­ruşturuyor. Derken yolun kenarında yürüyen bir adam görüyorum. Arabadan atlayıp selam veriyorum. Hiç yadırgamıyor. Yüzümüz, gö­zümüz gülümsememiz birbirine benziyor. "Biz uzaktan akrabayız diyorum gülüyor, "He" diyor. O, Kocaali köyü Muhtarı Yakup, bizi Kocaali köyüne götürüyor.

Gelincikler, Gelincikler, Gelincikler

Bir dağın tepesine vadileri aşağılarda bırakarak tırmanıyoruz. Bizi küçücük eller karşılıyor ilkin, yüzler, mavi mavi gözler...
Onlar da birer gelincik sanki. Biri pantolonumu çekiştiriyor, büyük haberi veriyor. Köyde yeni bir gelin var, herkes onu görmeye gitmiş. "Hadi beni de götür" diyorum. Elimi tutuyor, sonra utanıyor. Hayatımda gördüğüm giysileri en renkli çocuklar burada. Sadece çocuklar mı, kadınlar da... Tüm elbiseler robalı, kırmızı, sarı yeşil, pembe desenli. Başörtüleri de rengârenk. Çiçek açmış Kocaali köyü.

Evler taştan, bahçeler çitlerle çevrili. Renk cümbüşü, asılı çama­şırlarda da devam ediyor.

Bu neşeli kumaşları nereden buluyorsunuz diye soruyorum. "Kapalıçarşı'dan!" diyorlar, bilmeyişime şaşarak. Kocaali köyünde tüm kadınlar yediden yetmiş yediye, bir özleme kavuşur gibi renk­lere bulanıyor.

On altısında bir gelin

Köyün bir ucundan öbür ucuna yürüyoruz. Kimse bizi yadırga­mıyor. Bir selam, adın ne, biz surdan geldik buraya gidiyoruz hepsi bu... Sanki uzun zamandır tanışız.
Biz kınalı kızla gelin görmeye gidiyoruz. Buradaki en önemli hadise bu.
Önceki akşam bu köye bir kız kaçmış.
Ya da bir bebek doğmuş ya da sürüye yeni kuzular katılmış. Başaklar iyi serpilmiş, tütün bu yıl bereketli olmuş... Konular
bunlar. Gerçekten önemi olan, hayata dair şeyler.

Köyün içinde yürüdükçe ardımıza takılanların sayısı artıyor. Köyün kadınları, çocukları bir bahçede toplanıyoruz. Gelinin geldi­ ği evin merdivenlerine oturup onu bekliyoruz.

On Altısında Bir Gelin

Önce gelin ardından da damat görünüyor. İki çocuk.

Gelinin üzerinde dört kat elbiseden oluşan bir kıyafet. İç eteğin işlemelerinden kaftana kadar tümü elişi. Başında gümüş takılı başlığı, yanakları kıpkırmızı, gözleri pırıl pırıl. Henüz on altısında. Gelip yanıma oturuyor. Bin yıllık bir sohbet başlıyor.
Benimle konuşurken bir günlük kocasına yaslanıyor. O on se­kiz yaşında. Durmadan gülümsüyor, gelinin elini tutuyor.

Damadın babası dertli. "Kız bize kaçtı, ama 3 000 avro başlık parasını ödemek zorundayız" diyor. "Yoksa dünürlerle küs kalırız."
"Oooo, zengin eve kaçmışsın!" diyorum. "Yoooo paranın hiç önemi yok! Ben onu sevdim" diyor on altı yaşın gözleriyle.
"Okula gittiniz mi?" diye soruyorum. Damadın annesi araya gi­riyor. "Liseyi Türkiye'de okuttum, oğluma" diyor. Kıza dönüyorum.

Burada kızlardan en çok duyduğum cümle geliyor:

"Dörde kaa git­ tim okula." Köyün tüm kızları dördüncü sınıfa kadar okula gidiyor.

"İncil'i Anlattılar"

"Hiç gelen giden olur mu buralara" diye sorunca bir hareket başlıyor. Kalabalık bir duvar takvimi çıkarıyor. Her şayfasında Türkçe İncil ayetleri.
Hasat zamanları, incil'den hikâyeler.

Yakup Efendi, takvimi verenlerin Almanya'dan geldiklerim söy­lüyor. Biri kadın iki kişi. Adam Alman. Kadın İzmirli bir Türk olan eşiymiş. İlk geldiklerinde takvimler bırakmışlar, Hıristiyanlığın er demlerini anlatmışlar.
Yakup "Bir daha geldiklerinde pek sevecen davranamadık onla­ra, başka hesapları vardı anladık" diyor.
Dünyanın her yerinde bu böyle değil mi? Başkalarının hiçbir şey anlamadığı sanılır. Ve çok yanılınır.
Çünkü doğal yaşayanlar, doğal yetenekleriyle kendini çok zeki sananlara karşı koyarlar.
Anneler, babalar ve küçük kızlarla sohbet ederken, çitin kena­rında kalabalığa hiç karışmadan küçük bir taburenin üzerinde otu­ ran yaşlı bir adama gözüm takılıyor.

Yanına çöküyorum. "Nasılsın baba?" diyorum. "Ben hiç evlen­medim..." diyor. "Çünkü hiç para biriktiremedım, Yunana çalışma­ ya gidemedim." Buranın köylüsü sınırı geçip Yunanistan'da çoban­lık yapmaya gidiyor. Ailenin tüm erkekleri yemiyor içmiyor onlarca yıl yaban elde çalışıp iki bin üç bin avroyu kenara koyuyor ve oğlu­nu evlendiriyor. Ailesi savaşların ortasında yaşamış, o savaşın, mü­badelenin ortasına doğmuştu. Sonra İkinci Dünya Savaşı gelip çat­mış, savaşmıştı. Hayata hiç yer kalmamıştı.

Ve her düğün dernekte biraz daha içine kapanıyor, biraz daha üşüyordu.
Yakup Efendi'yle gelin evinden çıktık. Köyün kadınları, bizim kınalı kız, "Abucu" diyerek, ablalarından şeker filan isteyen iki ya­şında bir dünya güzeli, bir çitin köşesine çöktük.

"Kızlar niye en çok dörde kaa okuyor?" diye soruyorum. Yeter­li nüfus olmayınca Makedon hükümetinin sınıf açmadığını söylü­yorlar. Sonra en büyük dertlerinden bahsediyorlar. Burada su yok. Çamaşır bile taşıma suyla yıkanıyor. Çocuğu okula temiz bir göm­lekle göndermek dünyanın en zor işi diyorlar.
Kızlar genellikle 15 yaşında evleniyor, oğlanlar 18'i buluyor. Sonra onlar da başlıyorlar para biriktirmeye. Bir bebekleri oluyor. Sonra birkaç tane daha.
Dünyanın en güzel çocukları burada.

Ayrı Bir Dünya

Erkek çocuk 18'e gelene kadar ya Yunana çobanlığa gidiyor, ya Türkiye'de bir iş tutuyor. Koyunlara bakılıyor, tütün satılıyor, yen­miyor içilmiyor para biriktiriliyor.
Arada kızlara fistan alınıyor, hepsi bu.
Onlar birer gelincik. Fistansız olmaz!
Enver Bey sessizce seyrediyor. Bazen kendi kendine gülümsü­ yor bazen içini çekiyor.
O, Batı Makedonya'dan, kaç kuşak Kalkandelenli.
Bir zamanların Türk Demokratik Partisi yöneticilerinden.

Kocaalili kızlar "Dörde kaa" okuyor

"Herkesin birtakım âdetleri var. Benim de eskiden âdetlerim varmış. Buranın insanları, 100 koyunu nasıl 1 000 koyun yaparız diye düşünmüyor. Niye düşünmüyor. Düşünecek halleri yok. Sata­cak yeri yok. Ticaret yapmayı bilmiyorlar. Devletten biri geliyor. Şu kadara ürünlerinizi alacağım deyip gidiyor. Pazar nerede var, kaça satılır bilmiyorlar. Kendi dünyalarında yaşayıp gidiyorlar. Okul ol­ sa, bu âdetler de kalkmış olurdu. Düşünün bir ailede dört oğlan ol­ sa, başlık parası 12 000 avro eder. Benim böyle bir param yok, ama bu adam çocuklara kız bulmak için 12 000 avroyu toplamaya haya­ tını veriyor."
Hayatın çelişkileri yaman. Vadilere doğru yürüyoruz. Sırt çan­ talı çocuklar tepelere tırmanıyorlar. Okuldan dönüş bir saatlik yü­rüyüş.

Şadiye onları karşılıyor. 50'li yaşlarda, masmavi gözleri, altın sarısı beyaza çalan saçları var. Renkli çiçeklerle süslü elbisesinin ku­şağıyla oynuyor. Sarılıp öpüyorum. "Şadiye, benim teyze anneme benziyorsun" diyorum. "Sen soruyorsun ya içim cız ediyor" diyor. "Çok istedim okuyanı adam olam, hesapta çok iyiydim" diyor. "Olmadı, babam gâvurlarla bir arada okutmadı" diyor.
Gözüm doluyor.
Eteklerine yapışmış iki kız, Ümmüne ile Nazike, çantalar hâlâ sırtta, hazır olda duruyorlar, bana öğretmenmişim gibi davranıyorlar.

"Okuyacan mı? Dörde kaa mı?" diye soruyorum.
"Dörde kaa!" diye bir ağızdan yanıtlıyorlar. Onlara sarılıyor öy­lece kalıyorum.
Ben sulu gözlü biriyim, farkındayım.

Artık zaman tünelinden çıkacağız. Yine bir eşikte bir an için du­rup geriye bakacağız ve her şey kendi doğallığında devam edip gi­ decek. Sakin, telaşsız, doğal ve yoksul; "dörde kaa" diyecek kızlar... Gelincikler...
Yoksa değişecek mi?
Enver Hamdi'ye dönüyorum. "Burada devlet yok" diyor. "Bura­sı sınır arası. Cahillik var, yoksulluk var, buralara göz dikenler var.

Gördüğümüz o takvimler... Türkiye'de bu köyü kaç kişi bilir. Ama Allah'ın Almanı Almanya'dan gelip bir Türk kızıyla bu dağın tepesindeki köylere, 20 küsur köye Hazreti İsa'yı tanıtıyor. Devlet olsa devletin kuralları olur. Suyu getirecek, okulu getirecek, teknolojiyi getirecek. Ama burada her şey 50 yıl önce nasılsa öyle."
Kocaali Köyü'nde her geçen gün bir aile fire veriyor. Ya Çor­lu'ya ya Tekirdağ'a ya İstanbul'a.

Akrabalar bekliyor. "Elden umut yok, en iyisi bohçaları dürmek" diyorlar.
Yola hazırlanan evin ışığı gece geç saate kadar yanıyor. Sandık­lar hazırlanıyor ve binlerce yıllık bir öykü tekrarlanıyor.

Ben ninelerimi hatırlıyorum. Ümmine, Nazike, Şadiye ve Yakuplar 1912'lerde yalınayak günlerce yürüdüler. Savaşlardan kaçtılar. Çoluk çocuk... Kimi yollarda kaldı. Yaşlılar anayurda varamadı. Çocuklar hastalandı.
Ama yürüdüler, bıraktılar cinlerini çubuklarını, neleri varsa on­ları. Anılarından, köklerinden kopmak zorunda kalarak, göçtüler.

Balkan Türkleri o gün bugündür yollardadır. Yüzyıllardır ek­mek vermiş bu topraklar artık tutamaz onları. Makedonya'nın gü­neydoğusundaki bir dağ köyünde her gece fısıltılar dolaşır. Kınını gittiği kimin gideceği konuşulur.

Toptan gidilmese bile mevsimlik göçlere, ayrılıklara, para için yıl­lar süren cefalara tatlanılır. Bu toprakların verdiği huzur ve dinginlik­ ten hiç nasip almamış yörelerin hırçınlıkları yorar onları, ihtiyarlatır. Sonunda koyulur cebe 15-20 yılın bedeli, bir çocuk daha evlenir.
Gözü modern zamanlara dönük çocuklar geleceklerini ve köy­lerini sorgular.

Onla r sınırların arasında yaşar.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Günümüzdeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir

cron