Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Lambeth Konferansı Üzerine...

Lambeth Konferansı Kararları Işığında Türkiye'de Hiristiyanlık

1996'da Amerika'ya hizmet eden iki parti, DYP ve Refah Partisi, koalisyon hükümetini kurdular. 28 Şubat 1997 Milli Güvenlik Kurulu sonrasında verilen Muhtıra ile bu Amerikancı hükümetin iktidar dönemi sonlandırıldı.
Sonraki yıllarda, bu kararın Cumhuriyetimizin yararına mı yoksa zararına mı olduğu tespit edilememiştir, çünkü bu olay sonrasındaki yıllarda Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül gibi Amerikan ajanları'nın önleri açılmış oldu.
-Erbakan Milli'ydi, konuşmalarında korkmadan ABD emperyalizmi ve siyonistler hakkında önemli tespitler yapabilmekteydi. Günümüzde AKP'nin başında Erbakan olsaydı, belkide yapılan bu şerefsiz hainliklerin büyük bölümüne izin vermeyip engelleyebilirdi. ABD stratejik olarak herzaman, kendisinin kurduğu örgütlerin elemanlarına bile güvenmeyen bir politika izlemektedir. Hele hele o örgutlerin başındaki kişi Türk Soylu ise, ona hiç ve hiç güvenmeyecektir. İşte bu yüzden, Milli Görüş örgütünü yöneten hiçbir zaman Necmettin Erbakan olmamıştır. Erbakan, gelecekte örgütü temizleyip, Milli Görüş’ün gerçek(yani ABD’nin kontrol ettiği değil, Milliyetçi olan Erbakan’ın kontrol ettiği bir Milli Görüş) lideri olabilme hayalleriyle yaşamış olabilir.
Ama maalesef Erbakan’ın içinde bulunduğu örgütün genel başkanı olmasına rağmen, örgüt daima CIA’nın görevlendirilmiş olduğu elemanlar tarafından yönetilmekteydi ve bu sistem aynı şekilde günümüz AKP’siyle birlikte devam etmektedir. Erbakan gibi zeki bir insanın bu gerçeklerin farkinda olmaması mümkün değildir.

Lambeth Konferansı Üzerine...

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 03:40

LAMBETH KONFERANSI ÜZERİNE...

18 Temmuz 1998'de ingiltere'nin ünlü Canterbury Katedrali'nde bir toplantı düzenlendi. Dünyadaki tüm Anglikan Kiliselerinin katılımını öngören ve her on yılda bir düzenlenen bu toplantılar, tarihsel olarak, Lambeth Konferansı Toplantıları olarak tanınmaktadırlar. Bu konferansların ilki günümüzden 131 yıl önce 1867'de yapılmıştı. 1998'deki bu konferans 14. Lambeth Toplantısı'dır.

Lambeth Konferansları'na tüm Anglikan Kiliseleri'nin en üst düzeydeki Piskoposları ve onların denetimindeki heyetler katılırlar. Özellikle de İngiltere Milli Kilisesi (Church of England), Amerikan Episcopal Kilisesi, Kanada ve Avusturalya'daki Anglikan Kiliseleri yönlendirici roller üstlenirler. Dünyadaki yaklaşık 80 milyon Anglikan'ın dinsel inançları, duyuş, düşünüş ve davranış yönlenimleri (orientation) en üst düzeyde işte bu konferanslarda ele alınır. Kilise yönetimiyle ilgili yeni gelişmeler, Kiliselerin uymaları gereken yeni değişim planları, diğer dinlerle dialog ve rekabet ile Kiliseler-arası dialog konuları ele alınır. 10 yıllık eylem planları yapılır, Anglikan Kiliseleri, her ülkede bu eylem planına uygun davranırlar. Nedir ki bu planların bir açık (deklerasyon mahiyetinde) bir de kapalı hedefleri vardır. Bunlara az sonra değineceğiz.

Bu konferansta ortaya getirilen en önemli hususlar kapanış belgesinde şöylece sıralanmıştı, Anglikan Kilisesi en hızla gelişen Hıristiyan kuruluşu seçilmişti. Bu en önemli husustur. Kilise gerçekten de tüm dünyada Katolik, Ortodoks ve Luteran Kiliselere oranla üye sayısını en çok arttıran Kilise olmuştu. ilginçtir ki İngiltere'de üye sayısı azalırken bu Kilisenin Afrika. Orta Doğu ve Asya'da yeni üye sayısı çok hızlı bir artış göstermişti.

ASYA VE AFRİKA'DA ANGLİKANİZM

Konferansın ilk günkü açılış konuşmasını Tanzanyalı Piskopos Simon e. Chiwanga yaptı. Piskopos, Anglikanizm'in Afrika'da büyük bir hızla gelişmekte olduğunu vurguladıktan sonra ekledi: "Kilisemiz artık kırsal kesimlerde etkili olan Pastoral Kilise olmaktan çıkıp, kendini dışa vurarak misyonerlik Faaliyetlerini en üst düzeyde yerine getirebilir hale gelmiştir.".

Lambeth Konferansı'na sunulan yıllık Faaliyet raporlarında ve delege sayısında gözlemlediğimiz bazı hususlara değinmek istiyorum:

1. Konferansta İngiltere Milli Kilisesi, 1988'de 44 delegeyle tem sil edilmişti, 1998'de de bu sayı değişmedi.
2. On yıl önce Amerikan Episcopal Kilisesi 118 delegeyle temsil edilmişti, bu toplantıda ise Filipin ve Orta Amerika'ya bağlı 7 dioses'in delegeleri ayrıca temsil edildikleri için 111 delegeyle temsil edildi. (NOT: Bu kilise Türk düşmanlığıyla tanınır.)
3. Afrika ülkelerinin delege sayısı ise büyük artış gösterdi. On yıl önce üç Afrika ülkesi, Kenya, Nijerya ve Uganda 130 delegeyle temsil edilirken bu toplantıda 228 delegeyle (+98) temsil edildiler.
4. Konferansta özellikle Afrikalı din adamları yoksul ülkeleri ezmekte olan uluslararası finans, bankacılık ve ticaret kuruluşlarının "in safsız" sömürü planlarını gündeme getirdiler ve ilginçtir ki, "Yoksul ülkelerin dış borçlarının silinmesini istediler." Din adamları bu ülkelerde insanların eski dinlerinden çıkarak kitleler halinde Anglikanizm'e girmekte olduklarını belirttiler. Bu din adamlarına göre, Anglikan Kilisesi, bu yoksul ülkelerde "Dış Borçları Silme" hareketine öncülük ederse, özellikle İslam'a yönelen Afrikalıları Hıristiyanlığa kazanmak kolaylaşa caktı. Kısacası, İslam'ın "Faizciliğe" karşı çıkması Afrikalı insanları bu di ne çekiyordu. Bunu önlemek için işte bu "Borç Silme" eylemine vakit geçirilmeden başlanmalıydı.
5. Konferansta kapalı kapılar ardında konuşulan konu ise, eşcinsel erkek ve kadınların durumuydu. Bu insanlarla nasıl diyalog kurulması gerektiği yönünde bir eylem planının hazırlanmasına karar verildi. Kilise bu insanları dıştalamasın, bunları özellikle misyonerlik ve Hıristiyanlaştırma kampanyalarında kullansın denildi.

MİSYONERLİK ARTACAK

Lambeth Konferansı'nın İslam dinine ve Müslümanlara yönelik anlayışı nasıl yorumlanmak?


1. Konferans sırasında misyonerlik faaliyetlerine özellikle hız verilmesi istendi. Kiliseler en yüklü bütçelerini misyonerlik faaliyetlerinin hızlandırılması için ayırdılar. Hedef ülkeleri ise Asya'daki Türki Cumhuriyetler ve Orta Doğu'daki halkları Müslüman ülkeler olarak koydular. Söz konusu ülkelere gidecek olan Anglikan misyonerlerin "içerden" seçilmesine karar verildi. Yani örneğin Türkiye'de Anglikan yapılmış bu ülkenin insanları kullanılacak.
2. Misyonerlik faaliyetlerinde hedef kitle gençler olarak tayin edildi, Ama kırsal alandaki değil özellikle kozmopolit kültürlerin egemen olduğu büyük şehirlerin gençlerine özel ilgi gösterilmesi plana konuldu.

Lambeth Konferansı'na tüm Anglikan Kiliselerinden 800 kadar piskopos katıldı. Tümünün ortak onayıyla yayınlanan "On Yıllık Eylem Planı", Türkiye'nin öncelikli ülke olarak Anglikan Kiliseleri'nin "Kapsama Alanına" alındığını gösterdi.

Önümüzdeki on yıl içinde özellikle büyük şehirlerimizde Anglikan Kilisesi'ne katılmak isteyecek gençler çıkacaktır, buna hazırlıklı olmalıyız. Mafya'nın Çete'nin, Kartel'in egemen olduğu tüm değerlerin çiğnendiği bugünün Türkiye'sinde "cepleri para ve vaat dolu Anglikan misyonerlerinin" İslam dininden ve Milli değerlerinden kopartılmış, yapayalnız bırakılmış, köksüz gençlerimizi avladıklarını üzülerek izleyeceğiz. Ve eminim ki yine kendimiz hiç bir gayret göstermeyip yan gelip yatacağız ve Allah'tan bizleri bir kez daha -kim bilir kaçıncı kez- "Kurtarmasını" dileyeceğiz.

Kaynakça
Kitap: VATİKAN VE TAPINAK ŞÖVALYELERİ
Yazar: AYTUNÇ ALTINDAL
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: LAMBETH KONFERANSI ÜZERİNE...

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 03:41

LAMBETH KONFERANSI KARARLARI IŞIĞINDA TÜRKİYE'DE HIRİSTİYANLIK

* Lambeth Konferansı Kararlarındaki on yıllık eylem planı içinde en büyük bütçeyi misyonerlik faaliyetlerine ayırdılar. Yani, bundan sonraki önümüzdeki on yıl içerisinde Protestan kiliseleri topluca en büyük parayı misyonerlik faaliyetleri için harcayacaklar. Birinci dereceden "kapsama alanına giren ülke Türkiye olup. onu TiM Cumhuriyetler takip ediyor.

Bildiğiniz gibi Cumhuriyetin 75. yılındayız. Kurultayın adı da "Mil-li ve Dini Bütünlük Kurultayı". 75 yıl önce milli ve dini bütünlük sağlandığı için bu Cumhuriyet vardır. Önce bunu bilmemiz gerekiyor. Yani Kurtuluş Savaşı sırasında milli ve dini bütünlük sağlandı. Sağlandığı için de bir Kurtuluş Savaşı verilebildi. Bu Kurtuluş Savaşının adı üstünde; Milli Kurtuluş Savaşı. Bu Milli Kurtuluş Savaşı'nın sonucunda da milli ve dini bütünlük olduğu için kurulmuş olan bir Cumhuriyet var. Öyleyse, öncelikle, bilmemiz gereken husus: Bu Cumhuriyet bizimdir. Bizden başkasına da ait olamaz. Niçin? Çünkü, dibacesinde, başlangıcında, bunun milli ve dini bütünlük ile kurulmuş olması söz konusudur. Yani Müslüman kesim askeriyle, siviliyle Cumhuriyetin kurulmasında birinci derecede rol oynamıştır.

Cumhuriyet bizim ise, yani bir hanedanlık değil ise veya bir başka güce ait değilse, bu Cumhuriyete sahip çıkmak da bizim görevimizdir. Niçin bizim görevimiz? Çünkü Türkiye'den başka bir ülke yok. Buradan, Türkiye'den bizleri şu veya bu şekilde dıştalamak, bizleri mümkünse yeniden Orta Asyalara göndermek arzusunda olanlar çok, pek çoktur. Sadece Hıristiyan veya Yahudi alemi de değildir. Kendi içimizde de böyle adamlar çoktur. Öyleyse bu mücadelenin çok boyutlu ve çok yönlü olduğunu hiçbir zaman unutmamamız gerekmektedir.

Türkiye'deki Müslümanların ayakta kalma mücadelesi aynı zamanda dünya Müslümanları ve İslam dini için de birinci derecede önem kazanıyor. Niçin? Çünkü eğer Türkiye kalesi çökerse, Türkiye'nin çökmesi ile birlikte ortaya çıkacak olan boşluğu doldurmaya hazır güçler vardır. Öyleyse öncelikle Türkiye'deki İslamiyet'in ayakta kalması, Türkiye'de Müslümanların Cumhuriyete ve vatana yeniden sahip çıkma mücadelesi, yeni bir Kurtuluş Savaşı'yla mümkündür. Bu, hangi anlamda bir kurtuluş savaşıdır? Özellikle de ekonomik alanda kurtuluş savaşıdır. Öyleyse Türkiye'de yeniden araştırılması gereken, yerine oturtulması gereken ruh "Kuvay-ı Milliye Ruhu"dur. Buradaki "milli" kelimesini milliyetçi anlamında değil daru'l İslam anlamında kullanıyorum. Doğrusu da budur. Öyleyse Kuvay-ı Milliye ruhuyla davranarak, yeniden müdafaa-i hukuklar tesis edilmelidir; çünkü Müslümanların hak ve hukukları da bugün tehlikededir. Hanımlarımızın başörtüsünden başlayarak sürekli olarak yangınlaştırılmış olan çeşitli yasaklar bir yanda, bir de Müslümanların kendi içinde, sırtından hançerleyerek, çeşitli manipülasyonlarla onları emperyalizmin oltasına takmaya çalışan güçler vardır. Bunların başında Türkiye'de İslamiyet'i Protestanlaştırma diye bilinen bir hareket var. Benim tebliğim zaten özellikle bununla ilgili.

TÜRKİYE'DE İSLAM'I PROTESTANLAŞTIRMA HAREKETİ

Bu tebliğe geçmeden önce bazı ön bilgiler vermek istiyorum.

İslam dininde Protestanlaştırma hareketi nedir? Tarihsel olarak da kısaca nasıl gelmektedir?

Bildiğiniz gibi ortaya iki yeni kavram getirildi. Bunlardan biri "Siyasal İslam", diğeri "Türkiye Müslümanlığı". "Siyasal İslam" kavramı çok ilginçtir ki, 1930'larda, "Siyasal din" diye bilinen, bir üniversite çatısı altında toplanmış bilim adamları tarafından bulunmuş bir kavramdır, ilk kez İsveç'te, Stockholm'de, 1939'da, "Siyasal Din" diye bir disiplin kuruldu. Kürsü açıldı, Açılan bu kürsüde siyasal bir din oluşturulma çabalarına gidildi. Nerede? Özellikle Almanya'da... Bu siyasal din olarak da Almanya'da, Hitler döneminde ortaya getirildi. Burası çok mühim. Bunlar Türkiye'de ilk kez yeni, yeni ortaya getiriliyor.

Hitler dedi ki, "Biz, hem Katolik kilisesine hem de Protestan kilisesine karşıyız. Biz yeni bir din getiriyoruz. Bu yeni dinin en üst kavramı da Führer kavramıdır." Bu Führer kavramı nedir? "Yüce Önder" kavramıdır. "Yüce Önder" kavramı, Peygamber kavramının bir adım önünde, Tanrının bir adım gerisindeki bir kavramdır. Yani bir insanı alıp Peygamberden bir adım öne, Tanrıdan da bir adım geriye koyma girişimidir. Dedi ki, "Bunun adı Alman Hıristiyanlığı olacak." Bu Alman Hıristiyanlığındaki temel öğeler neydi? Birincisi Hitler ve arkadaşları dediler ki; "Isa (bizim için Isa Peygamber), Tevrat'ta anlatıldığı gibi değildir. Ya nedir? Isa, bir Almandır. Uzun boylu, sarışın, mavi gözlü bir Alman prensidir." Böyle, büyük afişler yaptılar. Bu afişlerde Hz. İsa, elinde kılıç, mavi gözlü, sarışın, uzun boylu, atletik bir adam olarak gösterildi. Ve dediler ki; "Isa Filistin'e Alman Prensliğini kurtarmak ve kurmak amacıyla gitti. Yoksa Tevrat'ta anlatıldığı gibi Tanrının oğlu vs. olmak amacıyla gitmedi. Çünkü Yahudi bile yoktu." Ne demek Yahudi bile yoktu? Şu demek: Yeni bir İncil bastılar. 10 Şubat 1939'da basılan bu yeni İncil'de beş kelimenin bulunmamasını istediler. Birincisi "Yahudi" kelimesi, ikincisi "Sion" kelimesi, üçüncüsü "Kudüs" kelimesi, dördüncüsü "Sionizm (yani sionculuk yapmak)" kelimesi, beşincisi de "Judaism (yani Yahudilik)" kelimesi... Bu kavramlardan arındırılmış, temizlenmiş ve Yahudileri hiçbir şekilde konu edinmeyen yeni bir incil bastılar.

Hitler dönemindeki diktatoryal yapıda "Alman Hıristiyanlığı" diye bir olay çıkartılıyor. Türkiye'ye bakıyoruz. Türkiye'de de "Türk Müslümanlığı" diye bir şey ortaya çıkıyor. Bunun da içinde birtakım hurafeler var. Yani bir türlü İslam dinini olması gerektiği gibi yaşama şansı ne hikmetse bu memlekette insanlara verilmiyor. Bakıyorsunuz bir adam çıkıyor, "Günde beş defa namaz kılmaya gerek yok. Günde bir defa kılarsınız, olur, biter" diyor. "Peki" diyorsunuz, "Beyefendi bir kere de olsun siz namaz kılacak mısınız?" "Yooo!" diyor. "Bir kere de mi kılmayacaksın?" "Hayır! Kılmayacağım." Peki o zaman benim dinimden ne istiyorsun?

Ne istiyorsun?" "Ben isteyeyim de sen ister yap ister yapma." diyor. Veya bir başkası çıkıyor, Ağlaya, yalvara, yakara, "Başörtüsü teferruattır" diyor.

Bir şeyi bilmenin alameti doğru soru sormaktır. Ben size şu kalemi göstersem ve soru soruyorum diye, "Bu bir otobüs müdür?" desem, benim bu sorum ne kadar zırva ise, burada "otobüs mü değil mi?" tartışması da o kadar zırvadır. Çünkü bu bir kalemdir. Otobüsle hiç ilgisi yoktur, Ama Türkiye'de bugün böyle bir manipülasyon yapılıyor. "Cambaza bak" diyorlar. Ne götürmek istiyorlarsa götürüyorlar.

Peki bu durumda kimlere görev düşüyor? Kimlere ve hangi bilinçle görev düşüyor? Türkiye'nin içinde bulunduğu şartlar belli, İslam dini de tek. Kur'an dini de bütün Müslümanları birbirine bağlayan tek ve ortak dil. Hıristiyanlıkta böyle bir olgu var mı? Yok. Müslümanların 1400 yıldır böyle bir avantajları olduğu halde bugün bu avantajı niye kullanamıyorlar? Galiba burada siyaset üretememe eksikliği var. Beceriksizlik değil, bilgisizlik de değil, Fakat doğru zamanda doğru siyaset üretememek var. Bunun altında bu yatıyor.

Bu konferansa bütün dünyadan hepsi Protestan olmak üzere 800 piskopos katıldı. Sadece Amerikan delegasyonunda 111 piskopos vardı. Amerika'dan katılan Episcopal Kilisesi'dir. Presbiteryan var, bir de Episkopal var. Bunların ikisi birlikte hareket eden kiliselerdir, Amerika'dan gelen delegasyon, tarihinde Türklere karşı en acımasız, en gaddarca davranmış olan kiliseye mensuplar. Şöyle ki; Lozan Anlaşması Amerikan Senatosuna geldiğinde işte bu iki kilisenin baskısı ve "Ermenilere tehcir uygulanıyor. Ermeni katliamı yapılıyor" gerekçesiyle, Amerikan Senatosu Lozan Anlaşmasını onaylayamadı. Buna, bu kiliseler sebep oldular. Günümüzde, Amerika, Lozan anlaşmasını kabul etmediği içindir ki bizim bağımsızlığımız, Amerika ile ikili anlaşmalar çerçevesinde yürümektedir. Yoksa Lozan'a binaen değil. Şimdi, bu boşluğu görüp, buradan yola çıkarak, Türkiye'nin başına çorap örmeye hazırlanan kuruluşlar var. Bu kuruluşların özellikle kullandıkları bazı kavramlar var. Lambeth Konferansı sırasında da bu kavramlar gündeme geldi. Ben bunlardan iki tanesi üzerinde duracağım. Bir de kapalı kapıların arkasında alınmış olan bir başka karar üzerinde duracağım.

KİLİSENİN ON YILLIK EYLEM PLÂNI

LAMBETH KONFERANSI


Şimdi burada Lambeth Konferansı diye bilinen bir konferansa geçiyorum. Bu konferansın önemi nereden kaynaklanıyor? Nedir bu Lambeth?

Kiliseler, bildiğiniz gibi hiç boş durmazlar. Boş durmaları için değil, çalışmaları için kiliseler kurulur. Bunların arasında Anglikan Kilisesi, yani İngiltere'deki milli kilise, boyu-posu diğer kiliselere oranla, Katolik ve Ortodoks kiliselere oranla daha küçük olmasına rağmen, çok daha aktif bir kilisedir. Bu aktif kilise tabii Protestan bir kilise. Bu kilisenin 1867'den bu yana. 131 yıldır sürdürdüğü ve her on yılda bir yapılan ve on yıllık dönemi nasıl bir eylemle dolduracaklarını anlatan ve bunların tartışıldığı bir konferansları vardır. Bu yıl 18 Temmuz 1998'de bunların 14.sü yapıldı. Lambeth Konferansı dediğimiz bu. Lambeth Konferansında bazıları açık, bazıları gizli kararlar alındı.

Lambeth Konferansı'nda, kilise, on yıllık kendi eylem planını yaptı. Ve dediler ki, "Anglikan Kilisesi'ne çok güçlü bir yöneliş var. Nerede var? Özellikle Afrika'da var. özellikle Kenya, Uganda ve Nijerya'da, Müslümanlıktan veya Animist dinden ayrılıp Anglikanlığa geçen pek çok insan var. Biz bu Afrika'da uyguladığımız eylem planını, Ortadoğu'ya, Türkiye'ye ve Türki Cumhuriyetlere götürmek zorundayız. Orada nasıl başarılı olduysak, aynı şekilde, Ortadoğu'da, Türkiye'de ve Türki Cumhuriyetlerde de başarılı olacağız."

ilginçtir ki; Temmuz ayında alınan bu karar çerçevesinde, istanbul'a Cuma gününden itibaren bazı turistler geliyor. Pazartesi sabahı gidiyorlar, istanbul'da iki tane Anglikan kilisesi vardır. Bunlar boş dururdu. 8u turistler her Pazar ayine gidiyorlar. Kiliseler, çok aktifmiş gibi görülüyor. Gelenler kimler? Avrupalı. İngiliz. Uzun hafta sonu tatili adı altında İstanbul'a geliyorlar. Pazar günü sabahı yaşlı başlı insanlar kiliselere gidiyorlar, Ayinlerini yapıyorlar. Ya akşamüstü ya da ertesi sabah dönüyorlar. Bunları da organize eden bir güç var Avrupa'da. Yani birtakım yaşlı başlı insanlara, "Hadi bakalım, bu hafta sonu Türkiye'ye, İstanbul'a gidiyorsunuz" diyorlar, Adamlar da toparlanıp geliyorlar. Ondan sonra tekrar toparlayıp götürüyorlar.

Lambeth Konferansında, Müslümanlarla diyalog adı altında bir bölüm vardı. Bu bölüm 20 sene önce kurulmuştu. Bu bölümün hızlandırılması, diyalog kavramının geliştirilmesi ve Müslüman-Hıristiyan diyalogunun ilerde Anglikan Kilisesinin Ortadoğu'daki, Türkiye'deki ve Tür-ki Cumhuriyetlerdeki gelişmesine birinci dereceden katkıda bulunması karara bağlandı. Tanzanyalı Piskopos Simon E. Chiwanga dedi ki; "Ar-tık bizim kilisemiz pastoral bir kilise olmaktan yani kırsal alandaki cemaatleri yönlendirmek olan bir kilise olmaktan çıkıp doğrudan doğruya kendini dışa vuran ve misyonerlik faaliyetlerini doruğa çıkarması gereken kilise durumuna gelmiştir."

DİYALOGU SAĞLAYACAK ANGLİKAN OLMUŞ TÜRKLER

Burada alınan kararları söyleyelim:


- Birincisi, diyalog kararıdır. Diyalogun, özellikle Türkiye'de diyalogun tesisi.

- İkincisi ve en önemlisi; diyalogu sağlayacak olan şahısların içerden temini. Ne demek içerden temini? Yani Türkiye'de diyalogu kimler sağlayacak? Anglikan yapılmış Türkler sağlayacak. Bu diyalogu sağlamakla görevli olan Türkler, misyonerlik faaliyetlerini de "Türk Protestanları" adı altında sürdürebilirler.
Demek ki bir, diyalog olacak; iki diyalogun muhatabı Türkler karşısında birtakım İngilizleri değil Anglikan olmuş Türkleri bulacaklar. Kendi dillerinden konuşan insanları bulacaklar.

- Üçüncüsü, dediler ki, "Hedef kitle gençlerdir. Gençlerdir ama kırsal alanın gençleri değildir. Doğrudan doğruya büyük şehirlerin kozmopolit kültürü içindeki gençler, özellikle de milli ve dini bütünlüğünden kopartılmış gençler birinci derecede av alanıdır." Yani ülkemizde, özellikle Türkiye'de, birinci derecede hedef alınan kitle gençlerimizdir. Hangi gençlerimizdir? Kırsal alandaki gençlerimiz değil, büyük şehirlerimizdeki gençlerimizdir.

- Dördüncüsü, belki de en önemlisi, Lambeth Konferansı'nda "İslamiyet niçin gelişiyor? İslamiyet'in hızla yayılmasını engelleyebilmek için ne yapmalıyız?" sorusuna on yıllık araştırmalarının sonucunda buldukları cevap şu: "İslamiyet'in bir özelliği var. İslamiyet faize karşı bir din. Faize karşı olduğu için bu insanlara çok cazip geliyor. Ve Müslümanlığa doğru hızla bir yöneliş oluyor. Peki bu durum karşısında biz ne yapabiliriz?" Bakın ne buldular? Kilise, 800 piskopos bir arada dedi ki, "Bizim faizi kaldırmamız mümkün değil. Ama borç silmeye gidelim." Dikkat edin! Zengin Protestan ülkeler, "Afrika'daki yoksul ülkelerin borçlarını silerlerse İslamiyet'e yönelişi durdururuz. Borcundan kurtulan ülkeler yeniden bize katılırlar." kararındalar. Önümüzdeki dönemde Protestan kiliselerinin girişimiyle birtakım ülkeler, "Biz borç silelim. İsa'nın 2000. yılını kutluyoruz. Bakın biz ne kadar uygarız. Biz ne kadar insanlıktan yanayız" deyip, Müslümanların gözünü boyamak için, "borç siliyoruz" diye bir kampanya başlatacaklar. Bugünden söylüyorum. Bunu yemeyin. Bu karar Lambeth'de alındı. Borç silme diye bir şey zaten olmaz da, erteleme olur, başka kılıf sokarlar, o şekilde devam eder. Ama adı bunun "borç sildim" olacak.

TÜRKİYE "KAPSAMA ALANINDA

Son hususa gelince, son husus şu:

Bu on yıllık eylem planı içinde en büyük bütçeyi misyonerlik faaliyetlerine ayırdılar. Yani, bundan sonraki önümüzdeki on yıl içerisinde Protestan kiliseleri topluca en büyük parayı misyonerlik faaliyetleri için harcayacaklar. Birinci dereceden "kapsama alanı'na giren ülke Türkiye ve Türki Cumhuriyetler.
Bir husus daha var. Dediler ki, "Homoseksüel kadın ve erkekler bizim için kullanılacak."

Tekrar ediyorum, Lambeth Konferansı Kararlarının sonuncusu şu:

"Cinsel sapıklık içinde olan kadın ve erkekleri biz dışlamayalım. Tam tersine bunları içimize alalım, Anglikanlaştırma kampanyamızda kullanalım. Nasıl kullanalım? İnsan hakları, diyelim. Cinsel sapıklık da bir insan hakkıdır, diyelim. Bunları lanse edelim. Basında, yayında, televizyonda öne çıkartalım. Sürekli imaj olarak bu tipler bir memleketin en üst değerleri neyse onları temsil eder hale gelsin." Dikkat ederseniz Türkiye'de, özellikle son beş altı yıldır, bu tip insanlara tanınan müthiş bir prim vardır. Şarkıcı mı? Maalesef öyle olacak. Dergiler, gazeteler, görüyorsunuz ne halde.

Bu da Lambeth Konferansı kararlarının içinde yer aldı. Yani özgürlük adı altında cinsel sapıklarla Anglikanizmi yaygınlaştırmak bu kararlar içinde yer aldı.

Öyleyse sonuç olarak şunu söylüyorum:

Türkiye'de bir yanda kaset savaşları, bir yanda mafya savaşları, bir yanda Anayasa var ama bir de Çakıcı'nın anayasası var. Herkes Cakıcı'nın anayasasına göre davranmayı Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Anayasasına göre davranmaya tercih ediyor. Öyleyse çetelere, mafyalara, kartel basınına karşı Müslümanlar, ellerinde sadece İslam dininden başka bir silah olmadığını bilerek, bununla mücehhez olarak mücadele etmelidirler. Ne ile? Yeniden bir kuvay-ı milliye ruhu, yeniden bir müdafaa-i hukuk bilinci, yeniden bir misak-ı milli ve istiklal-i tamlık; şu dört fikirle...

GÖZE GÖZÜKMEYEN KİLİSE

Hıristiyan aleminde iki tane önemli kilise kavramı var. Bir tanesi bildiğimiz kiliseler, ikincisi "Invisible Church" dediğimiz "göze gözükmeyen kilise"dir. Yani somut ve mevcut bir dünya olarak görmediğiniz bir kilise var. Nedir bu? Protestanlar tarafından kurulmuş olan bu kilise der ki, "Şahısların Müslümanlıktan Hıristiyanlığa geçmesi gerekmez. Oldukları yerde, oldukları gibi kalsınlar, Ama bizim istediğimiz gibi düşünsünler. Yani Müslüman, Müslüman gibi düşünemesin. Hıristiyan gibi düşünsün. Müslüman gibi yaşadığını inansın." Bu çok mühim bir olaydır. Dolayısıyla da bunun adına "Invisible Church" denir.

Bugün Türkiye'de, bir çok Müslüman, maalesef Müslüman gibi düşündüğünü zannederek gerçekte Hıristiyanların kendilerinden istediği şekilde düşünüp Müslümanlığımı yerine getiriyorum, inancı içindedirler. Kısa kesmek için buraya bir nokta koyuyorum.

ikincisi, davet kısmını yapan çok önemli bir gizli teşkilatı var Katolik Kilisesi'nin. Bu kilise teşkilatının adı "Opus Dei"dir. "Tanrının İşleri" anlamına gelir. Bu teşkilat 80 bin üyesi olan bir teşkilattır. Üyelerinin tamamı "doktor, profesör, gazeteci ve zengin işadamlarıdır. Hücreler

halinde çalışır. Hücrenin başında bir kardinal vardır. Şimdi dikkat edin. Kardinali Papa tayin ediyor. Onun altındaki herkes hangi ülkede ise o ülkenin adamlarından oluşuyor. Ve onlar o ülkenin yasalarına tabi değildir, Doğrudan doğruya papaya tabidir. Yani bir ülkede "Opus Dei'nin temsilcisi olan kardinali, o ülkenin yasaları yargılayamaz. Peki bu "Opus Dei ne yapmıştır? Gelelim 2. Vatikan Konsülüne... 2. Vatikan Konsülünü toplayan Papa 23. John bu gizli teşkilata bağlı olarak 1936-1943 yılları arasında Türkiye'de bulundu. Çok fasih Türkçe konuşurdu, Aynı zamanda casustu. Enteresandır, 1954'de Papa olduktan sonra, 1958 yılında, ilk defa bir Müslüman devlet Başkanı ayağına giderek, tarihte ilk defa bir Papanın ayağına giderek kendisini kutsadı. Bu, Celal Bayar'dı. Celal Bayar'da 1960'ta ihtilalle devrilince papa da onu idamdan kurtardı. Bunu da böyle bilin. Bunu ben yazdım. Milliyet gazetesinde de sekiz sütuna manşet olarak yayınlandı.

İşte o Papanın hazırladığı ve desteklediği "Opus Dei" bakın çok önemli bir girişimde bulundu. Dedi ki, "Öncelikle okullar açmalıyız." Ve 1962'den 1984 yılına kadar dünyanın çeşitli yerlerinde, 463 üniversite, 2112 de ilköğretim okulu açtılar. Bunu da "Opus Dei"nin en önemli girişimi olarak Papalık, misyonerliğin davet bölümünü gerçekleştirdikleri gerekçesiyle kutsadı. Bunu kuran şahıs Loyola diye bir adamdı. Geçtiğimiz yıl azizliğe doğru yola çıkartıldı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1996-1999: Cumhuriyetimizin 6. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir