Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türkiye'ye Hıristiyan Kuşatma

Demokratik Sol Partisi Genel Başkanı Kahraman Bülent Ecevit, kısa bir süreliğine olsa bile, Türkiye'miz içindeki Amerikan örgütlenmesini belirli bir ölçüde engellemiştir.

Türkiye'ye Hıristiyan Kuşatma

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 03:38

TÜRKİYE'YE HIRİSTİYAN KUŞATMA

Mensubu olmakla ne kadar övünsek az gelecek Türk milletinin tarihine baktığımız zaman dünyada belki de hiçbir millete nasip olmayan erdem, güzellik, izzet, şeref, adalet, şecaat, ilim. Fikir ve teknikle süslü kendine has bir medeniyet örneği oluşturduğunu görürüz. Bu örnek medeniyeti oluşturmanın hiç de kolay olmayıp dar geçitlerden, sarp kayalıklardan, keskin virajlardan geçildiğini görürüz. Bu medeniyet binasının inşasında kurulan nice tuzakların boşa çıkartılması, kapının önüne/evin içine bırakılan krizlerin avantaja dönüştürülebilmesinin de büyük rol oynadığını görürüz.

Yeryüzünde eşi ve benzeri bulunmayan bir medeniyetin sahibi milletimiz bugün de keskin bir virajın eşiğinde bulunuyor. Kapımızı çalmasına ramak kalan 2000 yılı milletimiz ve ülkemiz için hayati önem taşıyor. Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu'nun ısrarla üzerinde durduğu veçhile bu yılda Türkiye'nin işini bitirmek istiyorlar. Bunun için de kaynağı tarihin derinliklerine kadar uzanan planlar yürürlüğe sokuluyor, senaryolar sahneye konuluyor, Bizans entrikaları çevriliyor. Bu entrikaları çevirenlerin başında attığı her adım ile anlayana bir Bizans kurumu olduğunu hatırlatan Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi geliyor. Sadece Fener Patrikhanesi mi? Vatikan işin içinde. Batı kavramının çağrıştırdığı tüm ülkeler işin içinde. PKK işin içinde. Hepsinden önemlisi içte ve dışta nice dost bildiklerimiz de işin içinde, "İbrahimi dinler", "Üç büyük din", "İnanç turizmi", "hoşgörü" vs. gibi kavramlar ile tarif edilen faaliyetler cümlesiyle en azından zihinleri bulandırarak 2000 senaryosuna karşı gelişecek direnci kırma görevini başarıyla ifa edenler nezdinde, ülkemizin geleceği ile ilgili olarak dikkat çekilen tehlikeler bir komplo teorisinden ibaret sayılıyor. Topluma böyle lanse ediliyor, zihinlere böyle zerk ediliyor. Mevcut ve de oluşacak direnç böyle savuşturulmaya çalışılıyor. Bütün bunlar ise barış, kardeşlik, hoşgörü gibi kelimelerle kamufle ediliyor. Türkiye'nin işini bitirmek isteyenlerin bu kelimelere yüklediği mana ile bizim literatürümüzdeki mananın hiç de aynı olmadığı gerçeği gözlerden ırak tutuluyor. Bütün bunlara rağmen hem mızrak çuvala sığmıyor, hem de zor oyunu bozuyor.

Bu oyunun bozulması için zoru seçenlerden birisi Araştırmacı-Yazar Aytunç Altındal ile Türkiye'nin önündeki tuzakları, problemleri konuştuk. Kendisi ile yaptığımız görüşmede Altındal, Hıristiyan Batı dünyasının Türkiye üzerindeki amaçlarına ulaşmak için hangi araçları kullandığını ve özellikle Fener Rum Ortodoks Patrikhanesinin ekümeniklik uçlunda attığı adımların ne anlama geldiğini tahlil etti. Vatikan'ın da desteklediği Apo olayının geldiği son safhayı Türkiye'nin problemleri hanesinde nasıl okumak gerektiği konusunda bilgi verdi. Türkiye'deki demokrasi, cumhuriyet, din ve laiklik tartışmaları hakkında görüşlerini açıkladı.

Yeni Mesaj:

Sayın Altındal, bilindiği Özere ülkemiz Türkiye Vatikan başta olmak üzere Hıristiyan Batı destekli bir Ortodoks kuşatması ile karşı karşıya. Bu kuşatmanın içerde de çok önemli bir ayağı var. Bu ayağın adı Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi. Patrikhane, Hıristiyan Batının Türkiye üzerindeki emellerini gerçekleştirmek için önemli bir araç görevi görüyor. Bu görevi görürken de çok ihtiyaç duyduğu "ekümenlklik konusunda büyük adımlar atmış durumda. Patrikhanenin bu adımları Türkiye'nin bekası konusunda hassas insanlar tarafından dikkatle izlenir ve kamuoyu bilgilendirilirken bazıları tarafından da bu gelişmeler bir komplo teorisi olarak sunuluyor. Bir kere daha sormak gerekirse Türkiye bu manada gerçekten bir tehlike ile mi karşı karşıya? Yoksa Türkiye Özerinde Patrikhane başta olmak Özere Hıristiyan dünyanın oynadığı oyunlar sadece bir iddiadan, bir komplo teorisinden mi ibaret?

Aytunç Altındal:

Türkiye için hayati önemi haiz bu konu ne yazık ki Türkiye'de bazı çevreler tarafından sürekli olarak sabote edilmekte ve sanki bir "komplo teorisi'ymiş gibi gösterilmektedir. Bu nedenle bir kez daha gündeme getirmekte yarar vardır.

EKÜMENİZM KOMPLO TEORİSİ DEĞİLDİR

Öncelikle belirteyim ki "Ekümenizm" ve "Ekümenik Patriklik"in bırakın komplo teorisi olmasını yaklaşık 1000 kadar kilise belgesiyle resmiyet kazandırılmış bir olgudur. Bu belgeler Katolik, Ortodoks ve Protestan kiliseleri tarafından resmen yayınlanmış vesikalardır. Türkiye'de "ekümenizm"in "E"sini dahi bilmeyen kalemşörler bu cehaletleri anlaşılmasın diye olayı bir komplo teorisiymiş gibi yutturmaya çalışmaktadırlar. Bu yanlışlığı düzeltmek için ilkin "Ekümenik" nitelemesinin anlamı üzerinde kısaca duralım. Sonra da son 50 yıl içinde kiliseler tarafından bu alanda yapılmış olan faaliyetlerin ana başlıklarının yorumsuz bir dökümünü verelim.

Katolik kelimesi anlamı itibariyle "evrensel" demektir. Ekümenik (Yunanca oikoumene) kelimesi de aynı anlamda kullanılır, Ancak Katolik denildiğinde Hıristiyanlığın (Katolik) evrenselliği, Ekümenik denildiğinde de Kilise Konsillerinin evrenselliği anlaşılır. Öyleyse bir taraf için (Vatikan) Hıristiyanlığın Katolik yorumunun evrensel olduğu iddia edilirken, öbür taraf Ortodoks alemi için Kilise'nin ilk konsillerinin ve burada alınmış olan kararların (Efes 431; Kadıköy 451 vb.) evrensel olduğu iddia edilir. Ortodoks kiliselerinde Papalık değil Patriklik bulunur. Bu Patrikler M.S. 588'e kadar kendilerine "Ekümenik Patrik" demiyorlardı. Bu sıfat onlara kendi kutsal kitaplarınca verilmiş değildi, sonradan uydurulmuştu.

Hıristiyan aleminde toplantıya çağrılan Kilise Konsillerine, Ekümenik Konsiller denilirdi. Çünkü bu konsillerde Hıristiyanlığın her soydan ve boydan yorumlarının temsilcilerinin bulunmasına özen gösterilirdi, işte bu anlamda "evrensel"diler. Ama hiçbir Bizans imparatoru Ekümenik Konsil topladığı için kendisini Ekümenik İmparator ilan etmiş değildi.

1054 yılında Katolik ve Ortodoks Kiliseleri birbirlerini aforoz ederek ayrıldılar. 1204'de Papa İstanbul'a 4. Haçlı Seferini düzenledi ve İstanbul Hıristiyanları Avrupa'dan gelen Hıristiyanlar tarafından soykırıma tabi tutuldular. İmparator kaçtı. Hıristiyanlığa ait tüm kutsal emanetler Venedik, Napoli ve Bari'ye kaçırıldı. İstanbul yağma edildi. İki kilise arasındaki düşmanlık arttı. İstanbul 1453'te fethedilince bu kez Rus Çarlığı Ortodoksluğun merkezi oldu.

Kaynakça
Kitap: VATİKAN VE TAPINAK ŞÖVALYELERİ
Yazar: AYTUNÇ ALTINDAL
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKİYE'YE HIRİSTİYAN KUŞATMA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 03:40

DÜNYA KİLİSELER BiRLİĞiNiN BAŞ PLANLAYICISI FENER PATRİKHANESIDIR

1919'da İstanbul işgal edilince Ortodoks Kilisesi Patriği tüm dünya kiliselerine "Encyclkal" denilen bir mektup yollayarak Dünya Kiliseler birliğinin (WCC) kurulmasını resmen talep etti. Bu mektupta Kilisenin yüzlerce yıl süren Türk-Müslüman boyunduruğa düşmemek için tüm kiliselerin birleşmesi gerektiği vurgulanıyordu. İşte resmi Kilise kayıtlarına göre Ekümenizm diye bilinen oluşum ilk kez böyle başladı. Bu çağrı üzerine toplantılar düzenlendi, Araya 2. Dünya Savaşı girdi. Rusya'da Komünizm olduğu için toplantılar bir süre askıya alındı. Nihayet 1948'de Amsterdam'da Dünya Kiliseler Konseyi (WCC) kuruldu. 1954'de Katolik Papaz George Tavard ilk kez bir toplantıya resmen katıldı.

O güne kadar sadece Ortodoks ve Protestan Kiliseleri bir araya gelmişlerdi. 1957'de Vatikan bu kez Oberlin'de toplanan Dünya Kiliseler Konseyi'ne iki üst düzey yöneticisini, John Murray ve Gustav Weigel'i yolladı. 1960'da İngiliz Milli Kilisesi'nin başı Başpiskopos Geofrey Fisher, Papa 23. John'u Roma'da ziyaret etti. 1961'de Yeni Delhi'de toplanan 3. Asamblede Vatikan resmen temsilci oldu. 1962'de 2. Vatikan Konsili Ekümenik ibadet şartlarını kabul etti. 1963'te Katolikler Dünya Kilise Konseyi'nin İman ve Düzen Komisyonuna katıldılar. 1964'te Papa 4. Paul ile İstanbul Ortodoks Kilisesinin başı Patrik Athenagoras, Kudüs'te buluştular. Böylece iki kilise arasında tam 910 yıl süren düşmanlık sona erdirildi ve "Birlikte Çalışma" başlatıldı. Bu, birlikte çalışma ilkesine resmi yazışmalarda "Koinonia to Ekklesion" yani "Kiliselerin Katılımcı Üyeliği" denilir. 1965'de ilk Ekümenizm kararları (Nostra Aetate ve Dîgnitatis Humanae) yayınlandı.

Tüm Hıristiyanlardan bu kararlara uymaları istendi. 1965'de Papa 4. Paul ile Athenagoras birlikte 1054 aforozunu lanetlediler ve kaldırdılar. 1966'da Papalıkla birlikte ilk ortak eylem deklarasyonu yayınlandı. 1967'de Papa istanbul'a gelerek Athenogoras ile gizli bir görüşme yaptı. 1968'de tüm Hıristiyanlığı kapsayan "Dinler Arası Diyalog" çağrısını yapan örgütler kuruldu. 1969'da Papa Cenevre'deki Dünya Kiliseleri Konseyi merkezini ziyaret etti. 1975'te Nairobi'de Kiliselerin birleşmesi için ilk toplantı yapıldı. 1982'de Anglikan-Vatikan daimi komisyonu kuruldu, Nihai Senet imzalandı. Papa 2. Jean Paul İngiltere'ye gitti. 1987'de BEM diye bilinen Kilise ibadet tarzları ile ilgili ortak kararlar alındı. 1991'de Nihai Senet Vatikan'ın resmi mührü ile yayınlandı. 1993'de Papalık ünlü "Directoru'yi yani "Ekümenizmin Normlarını Uygulama Yönetmeliği'ni yayınladı. 1995'te Papalık, İsa'nın doğumunun 2000. yılı münasebetiyle 2000 yılında yapılacak ve beş yıl sürecek olan "Büyük Jübile" için gereken Dinter Arası Dialog ve Ekümenizm hazırlıklarını başlattı. Bu nedenle Ut Unum Sint ve Tertiuo Millenio Adveniente adlı belgeleri yayınladı. 6kümenizm bunca toplantıdan sonra Kiliselerin ortak "stratejisine verilen ad oldu. Günümüzde bu strateji Avrupa İçin Ekümenik Komisyonu (ECEC), Dünya Kiliseler Birliği (WCC) ve Avrupa İşbirliği İçin Hıristiyan Sorumluluğu (CCREC) adlı uluslararası Kiliselerin üst örgütleri tarafından yönlendirilmektedir.

HEDEF İSLAM ALEMİ VE ASYA ÜLKELERİDİR

Bu gelişmeler Protestan Kiliselerinde de sayısız toplantı ile değerlendirildi. Bunları geçiyorum. Şimdi 2000 yılının 1. Advent gününde -eğer doğru hesaplayabildiysem 26 Kasım 2000 Pazar'a denk geliyor. Ama Eskatoloji açısından bu 2. Advent sayılır- tüm Kiliseler müthiş bir propaganda ile Dinler Arası Dialog aracılığıyla Hıristiyan dininin ve uygarlığının üstünlüğünü tüm dünyaya ilan edecekler, ilk iş olarak da 18 Temmuz 1998 tarihli Lambeth Konferansı kararları çerçevesinde bazı yoksul ülkelerin faiz borçlarını Dünya Bankasından ve G7 ülkelerinden sildirerek Hıristiyanlığın insan haklarına ne kadar önem verdiğini ve hayırsever olduğunu gösterecekler.

Söz çok uzadı, kısa kesiyorum. 2000 yılında Katolik, Ortodoks ve Protestan Kiliseleri, İslam aleminin karşısına birleşmiş tek bir güç olarak çıkacaklar. Rusya, Belarusya ve Sırbistan bu ilişkilerin içindeler. Rusya'da Türkiye'nin izlemesi gereken iki din adamı vardır. Bunlar Piskopos Nikon ve Metropolit Sergei'dir. Bu ikili Rusya'deki 20.000 kiliseyi Müslümanlara karşı her an kışkırtabilirler. Fener Patrikhanesi Dünya Kiliseler Birliği'nin baş planlayıcısı ve kurucusudur, Amerikan Kiliselerinin birkaçı hariç tümü Dünya Kiliseler Birliği'ne üyedirler. Bu Hıristiyan Birliğinin hedefi başta İslam alemi olmak üzere tüm Asya ülkeleridir. Ekümenizm konusunda Türk Dışişleri Bakanlığının hiçbir ön çalışması yoktur; fakat Türk Silahlı Kuvvetleri için hazırlanmış üç çalışma mevcuttur.

DİNLER ARASI DİALOGCULAR PAPAYI ARATMAYACAK

Yeni Mesaj: Türkiye'nin başını ağrıtan, kanını akıtan, kaynaklarını emen bir problem de herkesin bildiği gibi PKK terör olayıdır. PKK'nın başı Apo'nun italya ve daha sonra Kenya'da yakalanış serüveni sırasında Vatikan'ın ortaya koyduğu tavrı gördük, Apo yargılandı ve idama mahkum edildi, ancak idam edilmemesi konusunda Batılı ülkeler Türkiye'ye baskı yapıyorlar, Aynı türden bir baskıyı Vatikan'dan da bekleyelim mi?

Ne dersiniz?

1: Abdullah Öcalan yargılandı ve idam cezasına çarptırıldı. Batılılar dahil hiç kimse onun adil yargılanmadığını iddia edemedi. Bundan sonra neler olacak? İşte soru burada başlıyor. İdam cezasının yerine getirilmesi için daha çok uzun bir yol var. Benim tahminim bu infazın onaylanması zor. Apo sorunu kendi mecrasında çözümlenir, Arada neler olur? Arada önce R6 baskı yapar, "asmayın" der. Giderek Almanya'nın, İtalya'nın ve Rusya'nın ricacıları devreye girerler. İş ciddiye binerse bu kez Vatikan'dan bir mektup yollanarak infazın onaylanmamasını istenir. Papaya rağmen Türkiye'de adam asmak kolay değildir.

Yeni Mesaj: Neden kolay değil?

Altındal: Size bir olay anlatayım. 27 Mayıs 1960 ihtilali sonrasında Celal Bayar'da idama mahkum edilmişti ama Papa 23. John eski dostu Celal Bayar'ı idamdan kurtarmayı başardı. Bu Papa 1935-42 yılları arasında Türkiye'de bulunmuştu. Usta bir istihbaratçıydı ve güzel Türkçe konuşurdu. Celal Bayar tarihte ilk kez Papanın ayağına giderek onun Papa olmasını kutlayan tek Müslüman devlet başkanıydı.

Benzer durum, hiç kimsenin kuşkusu olmasın ki Apo için de gündeme gelecektir. Vatikan'ın Dinler Arası Dialog çağrısında yer alan bazı İslami gruplarda benzer ricacılıkta Papayı aratmayacaklardır.

Bu konuda son sözüm şu:

Apo idam edilmezse, herkes şunu bilmelidir ki en geç beş yıl içinde AB, Vatikan ve yandaşları onu hapisten çıkartırlar, sonra da bir siyasi partinin başına geçirirler.

Yenl Mesaj: Görülüyor ki Türkiye'nin önünde gerçekten de keskin virajlar var. Bu virajların herhangi bir kazaya uğramadan aşılması için sorunsuz bir yolculuk ortamı gerekiyor. Fakat buna rağmen ülkemizde birçok konuda mutabakat temin edilebilmiş değil. Mesela başımızı çok ağrıttığı şekliyle herkesin kendine göre bir demokrasi, kendine göre bir cumhuriyet, kendine göre bir din, kendine göre bir laiklik anlayışı var. Bu neden kaynaklanıyor? Böyle bir paradoksu izole etmek için ne yapmak gerekiyor?

Altındal: Türkiye'de Demokrasiden önce Cumhuriyet rejiminin faziletinin ne olup olmadıklarının anlatılması gerekiyor. Türkiye'de Cumhuriyet, ne yazık ki sadece bir siyasi partinin ve onun ceberrut Devletçilik anlayışının bir yansıması olarak görülmektedir. Tek parti rejiminin baskıcı uygulamaları Cumhuriyet kavramıyla özdeşleştirilmiştir. Türkiye'de Devletçiliğe kızanlar Devlete ve Cumhuriyete karşı çıkıyorlar. Bundan da en çok Türkiye'nin düşmanları hoşnut olmaktadır. Oysa, söz konusu partinin Devletçilik anlayışı ve uygulamaları bir ideolojiydi ve Türkiye Cumhuriyeti Devletini bağlamamaktaydı. Kısacası, Türkiye'de Demokrasinin ne olup olmadığından önce Cumhuriyetçi olmanın ne anlama geldiği, bir siyasi partinin tekeline bırakılmadan, tüm siyasi partilerce tartışılmalı ve gündeme getirilmelidir.

Dinsiz DEMOKRASİ OLMAZ

Demokrasiye gelince. Demokrasilerde ilginç bir bileşim var ki bu, Türkiye'de hiç tartışılmadı. Bunu yıllardır gündeme getirmeye çalıştım; ama hep engellendim. Bu bileşim şudur: "Dünyada dinsiz demokrasi yoktur." Çünkü Demokrasi bir inanç ve tercih meselesidir. Ve dinsel inanç olmadan siyasal inanç ve tercihin olmadığı görülmüştür. Batıda Demokrasi her ülkede var olan Milli Kilise realitesini yani Milli Dini göz önünde bulundurarak yerleştirilmiştir. Diğer bir deyişle Batıda Demokrasiler 1648 Westfalia Antlaşmasından (14. madde) bu yana ülkelerin kendilerine özgü dinsel yapıları birinci elden dikkate alınarak kurulmuşlardır. Demokrasilerin en zorlu iç sorunu işte böylelikle çözülmüştür. Son 300 yıldır Batı Avrupa'da Milli Kiliseler olmadan Milli Demokrasiler olmamıştır. Bu sistemin adı da "dünyeviliktir (secular), laiklik değildir. Öyleyse Türkiye Fransa'dan ödünç alınmış bir devlet -laisizmi dayatmasıyla yönetilmeye devam edildikçe Demokratikleşme daima kesintilere uğrayacaktır. Türkiye'de hedef Demokrasi ise bunun olmazsa olmaz ön koşulu devlet zoru ile laisizmden uzaklaşıp Milletimizin Dini, Müslümanlığı dikkate alan, kopya olmayan, Türkiye şartlarına uygun bir dünyevileşme hareketini zaman yitirmeden hayata geçirmeye çalışmaktır.

Bu bağlamda 28 Şubat süreci ile ilgili olarak da kısaca şunu söyleyebilirim. Ben, şahsen 28 Şubat süreci ile Demokraside bir geriye gidiş olduğunu sanmıyorum, Ama Türkiye'nin "egemenlik" haklarının dış baskılarla ekonomik, siyasal, toplumsal ve en önemlisi kültürel alanlarda örselendiğini ve gelecekte bölünmelere kadar gidebilecek boyutlara ulaşmakta olduğunu üzülerek görüyorum. Türkiye'de "kültürel karamsarlık" diye bilinen sosyolojik olgu hiç araştırılmamış olduğu için nasıl bir hızla yayılmakta olduğu da ne yazık ki Fark edilemiyor. Bunun sonucunda da başta ahlaki değerler olmak üzere hayatımıza yön veren ve geleneksel anlamları katan tüm gelişmelerde hızlı ve korkutucu bir yozlaşma yaşanıyor, işte bu anlamda 28 Şubat sürecinden bu yana değil belki de son 15 yıldır giderek artan "bir yozlaşma ve çöküntü" yaşanıyor kanısındayım.

Kamil Bayraktar

* Misyonerlik faaliyetlerinde hedef kitle gençler olarak tayin edildi, Ama kırsal alandaki değil özellikle kozmopolit kültürlerin egemen olduğu büyük şehirlerin gençlerine özel ilgi gösterilmesi plana konuldu.
* Lambeth Konferansı'na tüm Anglikan Kiliselerinden 800 kadar piskopos katıldı. Tümünün ortak onayıyla yayınlanan "On Yıllık Eylem Planı"nda, Türkiye öncelikle ülke olarak Anglikan Kiliselerinin "Kap sama Alanına alındı.
* Önümüzdeki on yıl içinde özellikle büyük şehirlerimizde Anglikan Kilisesi'ne katılmak isteyecek gençler çıkacaktır, buna hazırlıklı olmalıyız. Mafya'nın, Çete'nin, Kartel'in egemen olduğu, tüm değerlerin çiğnendiği bugünün Türkiye'sinde "cepleri para ve vaat dolu Anglikan misyonerlerinin" İslam dininden ve milli değerlerinden kopartılmış, yapayalnız bırakılmış, köksüz gençlerimizi avladıklarını üzülerek izleyeceğiz.

Konferansta kapalı kapılar ardında konuşulan konu ise eşcinsel erkek ve kadınların durumuydu. Bu insanlarla nasıl diyalog kurulması gerektiği yönünde bir eylem planının hazırlanmasına karar verildi. "Kilise bu insanları dışlamasın, bunları özellikle misyonerlik ve Hıristiyanlaştırma kampanyalarında kullansın" denildi.

14. Lambeth Konferansı:

Aytunç Altındal'ın bahsettiği Lambeth Konferansı 18 Temmuz 1998'de ingiltere'nin ünlü Canterbury Katedrali'nde toplandı. Bu toplantıda alınan kararlardan bazılarını İslam dinine ve Müslümanlara yönelik yorumuyla birlikte Altındal şöyle sıraladı:Konferans sırasında misyonerlik faaliyetlerine özellikle hız verilmesi istendi. Kiliseler en yüklü bütçelerini misyonerlik faaliyetlerinin hızlandırılması için ayırdılar. Hedef ülkeleri ise Asya'daki Türki Cumhuriyetler ve Ortadoğu'daki halkları Müslüman ülkeler olarak koydular. Söz konusu ülkelere gidecek olan Anglikan misyonerlerinin "içerden" seçilmesine karar verildi. Örneğin Türkiye'de, Anglikan yapılmış bu ülkenin insanları kullanılacak.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1999-2002: Cumhuriyetimizin 4. Yükseliş Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir