Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlı'nın ünlü resim koleksiyonerleri

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Osmanlı'nın ünlü resim koleksiyonerleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 03:16

Osmanlı'nın ünlü resim koleksiyonerleri

Osmanlı devlet adamı Halil Şerif Paşa adını hiç duydunuz mu?
Pek sanmam.
Betül Mardin'in dedesi!
Ama biz Halil Şerif Paşa'yı bu akrabalık ilişkisi nedeniyle gündeminize getirmeyeceğiz...

Halil Şerif, 1832 yılında Kahire'de doğdu.
Babası, bu Osmanlı kentinin hükümdarı Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın sağ kolu Mehmed Şerif Paşa'ydı.
Kavalalı Mehmed Ali Paşa, Osmanlı'nın en ilerici devlet adamlarından biriydi; Fransa'dan getirdiği uzmanlar sayesinde birçok yeniliğe imza attı.

Halil Şerif ilköğrenimini bu modern atılımlarının etkisiyle Fransız okullarında yaptı. Batı düşüncesiyle burada tanıştı; sanata merak sardı.
Kısa aralıklarla gittiği Paris'ten tablolar almaya başladı. Ancak bunlar pek önemli eserler değildi.

Zamanla resim piyasasını ve sanat çevrelerini yakından öğrendi. Öyle ki, 1855'te Paris'teki Exposition Universelle'deki Mısır Sergisi'nin sorumluluğunu yaptı.
23 yaşında gözünün hastalığı nedeniyle gittiği Paris'te yaşamını değiştirdi.
O tarihlerde Paris'te olan devrin Sadrazamı Ali Paşa'ya acilen bir metnin çevirisi gerekiyordu. Sefarettekiler kısa sürede çeviriyi yapacak eğitimden yoksundular; tercüman arandı ve Halil Şerif bulundu.
Halil Şerif çeviriyi hemen yaptı.

Sadrazam, Halil Şerifin Fransızcasını çok beğendi. "Gel seni sefir yapalım" dedi.
Halil Şerif, nisan 1856 ile mart 1861 yılları arasında Atina Elçiliği'nde katip oldu. Bu arada Kırım Savaşı sonrasında yapılan Paris Kongresi Antlaşmasında görev yaptı. Bu görevleri sırasında resim almayı hep sürdürdü.

Eylül 1861-ocak 1864'te Petersburg'da "orta elçi" olarak görev yaptı. Çar II. Aleksanderie dostluğuna rağmen, Paris'i çok özlediği için görevinden ayrıldı.
Paris'e gitti. Zengin mahallelerinden (şimdiki Opera Binası yakınındaki) Rue Taitbout'daki malikaneyi Lord Hertford'dan kiraladı.

Halil Şerif Paşa giderek ünlendi ve Paris sosyetesine dahil oldu. Bu renkli hayat Osmanlılar arasında Halil Şerif Paşa'ya, "Süslü Şerif adının verilmesine yol açtı. Paris gazetelerinin köşe yazarları ise onu "Osmanlı dandy'si" diye sıfatlandırıyordu.
Çok bonkördü; örneğin Figaro gazetesine para yardımı yaptı. Kumara ve kadınlara karşı zaafı vardı.
"Grand Monde'daki en soğukkanlı kumarbaz" unvanına sahipti.
Cömertliği sayesinde kadınları baştan çıkarıyordu.

Provence'ta küçük rollere çıkan ve oyun yazan Marc Fournier'in sevgilisi Jeanne de Tourbey'e aşık oldu. Evlendiler.
Halil Şerif Paşa, Jeanne de Tourbey sayesinde Gustave Flaubert, Saint Beuve, Ernest Renan, Emile Olivier gibi ünlü yazarlarla tanıştı.
Saint Beuve sayesinde, resimde realizmin öncüsü Gustave Courbet'nin atölyesine gidip gelmeye başladı.

Bırakın bir Müslüman olarak resim almasının Parislileri şaşırtmasını; Halil Şerif Paşa aynı zamanda tartışmalar yaratan Courbet'nin çıplak kadın resimlerini bile almaktan hiç çekinmiyordu. Örneğin bunlardan biri de kadının cinsel organını gösteren ve bugün Türkiye'deki hiçbir yayın organının basmaya cesaret edemeyeceği Dünyanın Kaynağı adlı tabloydu!

Sanatsal değeri olan her tabloyu alıyordu. Koleksiyonu giderek zenginleşiyordu. Örneğin, dünyanın en ünlü ressamlarından E. Delacroix'in altı tablosuna sahipti. Bunların içinde en değerlisi, 40 000 franga aldığı Liege Başpiskoposunun Katli adlı tabloydu. Sanatsal değerleri tartışılmaz bu tabloların bugünkü toplam değeri yaklaşık bir milyar dolardır!

Halil Şerif Paşa genellikle, Delacroix gibi Doğu'nun yasanımı konu edinen, Jean Auguste Dominique Inges'in Türk Hamamı, Theodore Chasseriau'nun Arap Süvarilerinin Dövüşü, Prosper Marilhatin Kahire'de Bir Sokak Resmi gibi oryantal resimleri topluyordu.

Backhuysen, Boucher, Huysum, Watteau gibi "eski"lerden; Corot, Courbet, Decamps, Delacroix, Diaz, Inges, Isabey, Rousseau, Troyon gibi çağdaşlardan topladığı tabloları Fransa'nın önde gelen resim tüccarı Paul Durand Ruel'in galerisinde topluyordu. Eserlerin tümü Fransız resim antolojisine giren tablolardı.
1867 yılında Paris'e gelen Sultan Abdülaziz'in ilk ziyaret yerlerinden biri de Halil Şerif Paşa'nın tablolarının sergilendiği Exposition Universelle'di.
Gösterişli davetler, lüks hayat ve özellikle kumar zamanla Halil Şerif Paşa'yı ekonomik olarak zora soktu. İstanbul'dan tekrar görev istedi, büyükelçi olmak istiyordu.

1867'de görev istemek için gittiği İstanbul'da görüştüğü devlet adamlarının hepsinin bir şartı vardı:

"O çıplak resimleri İstanbul'a getirme!"

Dünya resim sanatında "ilk Müslüman koleksiyoncu" unvanına sahip Halil Şerif Paşa'nın, 1868 ocak ayında tablolarını satışa çıkardığı haberi L'Artiste dergisinde çıktı.

Fransızların ünlü edebiyatçısı Theophile Gautier satış kataloguna şunları yazdı:

"Her resim dikkatle seçilmiş. Aralarında bir tane bile kötü resim, tek bir sahte inci yok. Her sanatçının en saf elmaslarından biri burada."

Tüm tablolar müzayedede satıldı. Halil Şerif Paşa, bugün değeri milyar dolar edecek 109 tabloyu sadece 638 000 franga sattı!

Halil Şerif Paşa satış sonrası müzayedeciye şu sözleri söyleyecekti:

"Hayat ne garip; kadınlar beni aldattı, kumar yıktı ve resimlerim ise büyük paralar getirdi."

Tablolar satılınca Halil Şerif Paşa'ya Viyana Büyükelçiliği verildi.
Eşi Jeanne de Tourbey ve iki yaşında kızı Leyla Şerife'yle yeni görev yerine gitmek istedi. Eşi kabul etmedi. İddiaya göre ya Cezayirli zengin bir Arap'la ya da aşın milliyetçi bir Fransız kontuyla kaçtı.
Halil Şerif Paşa, kızı Leyla Şerife'yle Viyana'ya gitti.
Eylül 1872'ye kadar Viyana büyükelçiliği yaptı.

Daha sonra 5 ay, eylül 1872-mart 1873 tarihleri arasında Hariciye nazırlığı (Dışişleri bakanlığı) görevinde bulundu.
Meşrutiyet taraftarıydı. Namık Kemal gibi Jön Türkler'e maddi yardımlarda bulundu.
1876 yılında da beş ay Adliye nazırlığı (Adalet bakanlığı) yaptı. Bir yıl sonra bu kez Paris'e "büyükelçi" unvanıyla gitti.
Ancak Paris'teki görevi uzun sürmedi. Eylül 1877'de görevden alındı.
İki yıl sonra da, Sultan II. Abdülhamid'in cülus alayında at üzerindeyken güneş çarpması sonucu vefat etti.

Aradan yıllar geçti.
Halil Şerif Paşa'nın kızı Leyla Şerife, Kahire'de yaşıyordu. Babasının İstanbul'daki mallan için dava açtı. Davaya bakan hukukçu Muhammed Arif Mardin'di. Hukuk sohbetleri evlilikle sonuçlandı.

Torun Betül Mardin, büyükannesini hiç unutamadı ve kızına Leyla Şerife adını verdi. Bir de aile geleneğini sürdürmek istercesine, yıllardır Türk ressamların tablolarını topluyor.

Halil Paşa'nın eserleri bugün dünyanın hangi müzelerinde:

- Halil Şerif Paşa'nın Fransız eşi Jeanne de Tourbey'in portesini ressam Amaury Duval yaptı. Bu tablo Paris d'Orsay Müzesi'ndedir.
- Jean Auguste Dominique Inges'in Türk Hamamı, Paris Louvre Müzesi'ndedir.
- Gustave Courbet'in Yıkanan Kadın adlı tablosu, New York Metropolitan Sanat Müzesinde, Dünyanın Kaynağı, Paris Orsay Müzesi'nde ve Uyuyan Kadınlar ise Paris'te Petit-Palais'dedir.
- Gerard Terboch'un Mektup Yazdıran Subay tablosu Londra Ulusal Galeri'dedir.
- Eugene Delacroix'in; Liege Başpiskoposunun Katli tablosu ile Cezayirli Kadınlar tablosu Paris Louvre Müzesi'nde, Tasso Aya Anna Ferrora Akıl Hastanesi'nde tablosu ise bugün Zürih'teki özel Bührle Koleksiyonunda, 7bm O'Shanter'i Cadılar Kovalarken adlı tablosu Nottingham Castle Müzesi'nde, ve Savaş Talimi Yapan Arap Süvariler ise Montpellier Fabre Müzesi'ndedir.
- Theodore Chasseriau'nun Arap Süvarilerinin Dövüşü tablosu Cambridge, Massachusetts Fogg Art Müzesi'ndedir.

Dünyanın ünlü müzelerinde sadece Halil Paşa'nın sahip olduğu tablolar yok.
Paris'te adlarına müze bulunan Osmanlı tüccarları Camondo Ailesi'nin tabloları bakın bugün nerelerde?

Önce bu eserlerden birkaç örnek vereyim:

14 adet Monet
11 adet Degas
8 adet Sisley
7 adet Manet
5 adet Cezanne
3 adet Renoir
2 adet Pissarro.

Sadece bunlar değildi. Toplam bağışladığı sanat eseri adedi 804'tü.
Bırakalım hepsini sadece yukarıda yazdığım tabloların ederinin kaç lira olduğunu tahmin edersiniz?
Fazla zorlamayın kendinizi ben söyleyeyim; bu tablolara sahip olsaydınız Türkiye'nin en zengin kişisi olurdunuz!

Bu dünyanın en pahalı eserlerini Paris müzelerine bağışlayan kişi bir Osmanlı ailesiydi: Camondolar!..
Camondolar 1492'de İspanya'dan kovulan Yahudi Sefarad ailesiydi.
Önce Venedik'e yerleştiler.
Fakat baskılardan bunalıp İstanbul'a geldiler. Ailenin zenginleşmesinde büyük paya sahip olan Abraham Salomon Camondo, 1795'te İstanbul'da doğdu.
Kardeşi Isaac'le birlikte banka kuran, bankerlik yapan, devlete borç para veren Abraham Camondo, zamanla Osmanlı'nın en zengin kişisi oldu. Reformcu bir kimliği vardı. Yahudi cemaati içinde laik ve liberal bir çizgiyi benimsiyordu. Bu nedenle modern okullar açılmasına önayak oldu.
Ancak bu reformcu çizgileri nedeniyle başta Hahambaşı Avig-dor olmak üzere dindaşlarıyla ayrı düştü.
Osmanlı iktidarının modern eğitim konusunda kendilerine pek destek vermemesi üzerine kızıp 1870 yılında Paris'e göçtü.
Ne var ki, Abraham Camondo, Paris hayatını pek sevemedi. Ölünce kendisinin İstanbul'a gömülmesini vasiyet etti. 1889'da ölünce vasiyeti yerine getirildi. Sultan II. Abdülhamid'in katıldığı bir törenle istanbul'da toprağa verildi. Ne yazık ki Hasköy'deki mezarı bugün harabe halindedir!
Geride yetişkin üç evlat bıraktı: Behor, Nesim ve Rebecca.

Gelelim resim meselesine:

XIX. yüzyıl sonu Paris sosyetesinin önemli isimlerinden Kont Isaac de Camondo, Nesim Camondo'nun oğluydu, istanbul doğumluydu.
Ailesinden miras olarak; bankalar, bankerlik kuruluşları, Paris'teki şirketler, büyük bir servet ve asalet unvanı (kontluk) yanında çok büyük de bir sanat eserleri koleksiyonu kalmıştı.

Birçok şirketin başında olan ve serveti dillere destan olan Isaac Camondo, aynı zamanda 1891'den beri istanbul Başkonsolosu'ydu.
Yıllardan beri Louvre Müzesi'nde sergilenmek üzere tablolar alıp müzeye bağışlar yapan Isaac Camondo, 1907 yılında koleksiyonunun 804 parçadan oluşan büyük bir kısmını Louvre'a bağışlamaya karar verdi.

Manet, Degas, Monet, Cezanne, Sisley, Van Gogh, Corot gibi ressamların eserlerinin de bulunduğu 130 kadar resim ile 400 kadar Japon baskı koleksiyonunu şartlı bağışlıyordu.

El yazısı vasiyetnamesinde belirttiği koşul, Louvre'un bütün eserleri eksiksiz sergilemesi ve koleksiyonun elli yıl onun adım taşıyan özel bir salonda sergilenmesiydi. Bu koşulu önce tuhaf karşılayan Fransa Milli Sanatlar Kurulu, vasiyetin altında yatan gerçeği somadan fark etti.

O güne kadar, herhangi bir ressamın eserinin Louvre'da sergi-lenebilmesi ancak ölümünden on yıl sonra gerçekleşebiliyordu. Isaac Camondo müze yönetimi tarafından kabul edilen bu koşuluyla, o zamanlar ünlü olmayan ve çok eleştirilen empresyonist ressamların tablolarını daha yaşarlarken Louvre'da sergilenmelerini sağlamıştı.
Isaac'ın vasiyeti ölümünden soma kuzeni Moise tarafından gerçekleştirildi. Louvre Müzesi'nde "Camondo Salonu" adını alan özel bölüm, dokuz yıllık bir inşaattan sonra 1920 yılında resmen açıldı. Eserlerin bir bölümü zamanla sergilenmek üzere Orsay gibi müzelere de verildi.

Bugün Paris'te Monceau Parkı'nın kenarında, bu zengin Yahudi ailenin yaşadığı eski bü konak "Camondo Müzesi" haline getirildi.
Bir gün yolunuz düşerse mutlaka uğrayınız. Çıkış kapısının kenarında duvara monte edilmiş madeni levhayı okuyunuz. Levhada Camondo ailesinin 1942 yılında Auschwitz Kampında yok edildiği yazılıdır!

Camondo adını bugün yaşatan servetleri değil, sanatın gücü olmuştur!
Paris'ün ünlü müzelerini gezerken "bizden giden" tabloları bir başka gözle bakınız lütfen!..

Bu kadar resim konuşupta bizden birinden bahsetmek olmaz: Fransa'da düşkünler evinde son bulan sıra dışı bir hayattan...
Sıradışı bir hayat: Fikret Mualla
Tarih: 19 temmuz 1967.
Yer: Fransa Nice, Mane Düşkünlerevi.

Yaşamı boyunca -sarhoş değil ve aklı yerindeyse- her sabah yaptığı gibi erkenden kalktı.
Odayı üç kişi paylaşıyordu. Mecbur kalmadıkça, iki Fransız'la pek konuşmuyordu. Yüzlerce yaşlı hastanın bulunduğu bu eski ve karanlık binada yapayalnızdı Fikret Mualla.

Annesi öldükten sonra hayatı boyunca hep yalnızdı zaten, tek başınalığı kendi tercihiydi kuşkusuz.
Annesi Emine Nevser Hanımı kaybettiğinde 15 yaşındaydı. Bu ansızın gelen ölümden hep kendini sorumlu tuttu.
Birinci Dünya Savaşı'nın son yılında tüm Avrupa'yı etkileyen İspanyol gribine, evde ilk kendisi yakalanmıştı çünkü.
Annesine kendisinin geçirdiğine inandı hayatı boyunca.
Annesi yaşamının en güçlü figürüydü...

Daha doğmadan koymuştu annesi adını: Mualla.
Kız ismiydi; çünkü annesi bebeği kız bekliyordu. Erkek doğunca çok şaşırdı, ama ismini değiştirmedi; fakat bir ad daha ekledi: Fikret Mualla.
Annesi, kız bebeği gibi büyüttü onu; hep kız elbiseleri giydirdi, saçını uzattı. Fikret Mualla belki de bu yetiştirilme tarzı nedeniyle, hayatı boyunca hiçbir kadınla birlikte olmadı. Olamadı. Ama eşcinsel de değildi. Ya da öyle diyordu.
Platonik aşkı, uzaktan akrabası soprano Semiha Berksoy'du. Semiha Berksoy'un Nazım Hikmet'e olan aşkını hep kıskandı; ama hiç sorun çıkarmadı.
Üçü, dostluk ilişkisi yürüttüler yıllarca.

Düşkünlerevinin C blok 4 numaralı odasında kalıyordu.
Uyandığında odanın ortasında bulunan masaya gitmek istedi. Resim yapmak istiyordu. Sıkıntılarından onu içki ve resim kurtarıyordu. Düşkünlerevinde içki yasaktı. Tek çaresi, resimdi...
Yataktan doğruldu, kalkmak istedi. Beceremedi. Sol ayağı uyuşmuş gibiydi...

Fenerbahçe futbol takımının sol açığı Hikmet (Topuzer) dayısıydı; ona hayrandı. Onun gibi futbol oynamak istiyordu.
Ve bir gün futbol aşkı topal kalmasına neden oldu. Mahalle maçında ayağını kırdı. Kaynatabilmek için alçıya aldılar. Yıl 1915'ti; daha henüz 12 yaşında, Saint Joseph'te öğrenciydi.

Ayağı alçıdan topal olarak çıktı. Artık futbol oynayamıyordu. Seyirciydi. Boş zamanlarında soluğu evlerinin biraz ötesindeki Fenerbahçe'nin maç yaptığı Kuşdili Çayırı'nda alıyordu.
Fenerbahçe aşkı hiç bitmedi.

Yıllar sonra Paris'teyken, aralık 1959'da Fenerbahçe'nin Nice takımıyla maç yapmak üzere Fransa'ya geldiğini öğrenince, hemen kağıdı kalemi eline aldı; Nice takımının oyun taktiğini, önemli oyuncularının neler yapabileceğini ve bunlara karşı nasıl taktik geliştirilmesi gerektiğini yazıp Fenerbahçe'ye gönderdi.
Fenerbahçe Kulübü'nden, "ilginize çok teşekkür ederiz Bayan Mualla" mektubu gelince çocuklar gibi sevindi.
Yazar Orhan Koloğlu'na göre, açtığı sergiler bile onu bu kadar mutlu etmemişti .

Hastabakıcının bacağına masaj yapmasıyla rahatlayan Fikret Mualla, odanın ortasındaki masaya geçti.
Resim yapmaktan vazgeçti. Mektup yazmaya başladı. Kendisini bu düşkünlerevinden kurtaracak umut ışığı arıyordu.
Günlerdir, tanıdığı herkese mektup yazıyordu. Bu sessiz çığlıktan duyan insan sayısı yok denecek kadar azdı.
Üç gün önce, Fikret Mualla'nın yaşadığı Reillanne köyündeki kapı komşusu Bayan Vewehl Michel ziyaretine gelmişti.

Dünyalar onun olmuştu; kendisini düşkünlerevinden kurtarması için yalvarmıştı ona. Madam Anglesin kendini affetmesi için aracı olmasını istemişti. Dostlanna yazdığı mektuplarda da hep aynı isteği tekrarlıyordu. Kimdi bu Madam Angles?

Madam Fernande Angles ve eşi eski milletvekili Raoul Angles, Fikret Mualla'yı yıllar önce, 1959'da Paris/ Quartier Latin'deki bir kahvede tanımış, resimlerini almışlardı.
Angeles çifti, Fikret Mualla'nın resimlerine tutku derecesinde bağlanmışlardı. Zamanla Fikret Mualla koleksiyonu yapmaya başladılar. Gerçi resimleri çok ucuza alıyorlardı ama ressamın başı ne zaman derde girse imdadına yetişiyorlardı.
Paris'te Fikret Mualla için sergi bile açtılar. Daha sağlıklı ortamda yaşayıp, resimler yapması için daire kiraladılar.
Ama içki Fikret Mualla'yı hiç bırakmadı. Kazandığı tüm parayı sürekli içkiye yatılıyordu. Parayı elinde bir saatten fazla tutmuyordu!

Hayatının iki vazgeçilmezi vardı: içki ve resim.
1962 eylül ayının son gününde sarhoş bir halde Montmartre'de dolaşırken birden sokağın ortasına yığılıp kaldı; sol tarafına felç gelmişti.

Bu olay Paris'le yollarını tamamen ayırdı. Angles çifti Fikret Mualla'yla bir anlaşma yaptı:

Paris ona iyi gelmiyordu. Alp Dağları'nın güneyinde Akdeniz'e 80 km uzaklıktaki Reillanne köyünde yaşayacaktı.
Fikret Mualla, yaşamının beş yılım geçirdiği, 600 kişilik bu köyde sürekli resim yaptı. Yaptığı resimleri Angles çiftine gönderiyor, karşılığında para alıyordu.

Köylülere göre o, "Van Gogh'un oğlu'ydu! Arkadaşı Abidin Dino'ya mektubunda şöyle diyordu:

Sevgili Abidin, üç odalı tek katlı ve tam konforlu kulübemdeyim. Yalnızım, sobam mükemmel. Her üç oda da sıcak. Banyom da var. Hatta iki yatak da var, yani arzu edersen derhal teşrif edersiniz. Mutfak da var. Her sabah komşu ihtiyar bir kadın da gelip işime bakıyor, temizlik yapıyor ve bakkala gidip öteberi alıyor, yani dört başı mamur ve bir eksikliğim yok. (...) Bu mektubu yazarken saat akşamın 10'u veya Hakk-teala cesaret verirse yarın sabah çalışmak lazım ve resimleri Paris'e bizim büyük hatun (Madam Angles) için postalamak lazım. Mangiz meselesi. Az da olsa, amenna...
25 kasım 1962. Reillanne/Basses-Alpes

Bu arada Fikret Mualla adı artık Türkiye'de de tanınır olmuştu. 1963'te Türkiye'de adına sergi açılmasını reddetti. Aynı yıl büyük Fransız ressamlarıyla birlikte bir karma sergiye katılmayı da kabul etmedi. Ona göre bu sergiler tüccarların işiydi.
Kendisi istemese de Bruno Bassano Galerisi, 1964'te sergisini açtı. Bu, Paris'teki dokuzuncu sergisiydi.
Sergiden haberi bile olmadı Fikret Mualla'nın. O artık resim tacirlerinin elindeydi.

Reillane köyündeki lokantada bir akşam Madam Angles'dan para istemiş; "Ne kadar resim o kadar para" yanıtım alınca yine meşhur küfürlerini ardı ardına sıralamıştı. Olay üzerine Angles çifti köyü terk edince Fikret Mualla sokağa atılacağı endişesine kapılmıştı.
işte bu nedenle herkesten rica ediyordu, Madam Anglesin kendisini affetmesi için aracı olmalarını.

Yaşamı boyunca kaybetme korkusuyla yaşadı.
Annesini ve ardından iki ay soma babaannesini kaybetmişti. Babası Duyunu Umumiye ikinci müdürü Mehmet Ekrem'in, eve üvey annesi getirmesi üzerine, "Babamı da kaybedeceğim" korkusuyla çıldırıp, kadını dövmüştü. Kadının kaçması sonucu babası, -oğlu tepki göstermez diye- bu kez akrabadan Behice Hanım'la evlenmiş, ancak Fikret Mualla benzer tepkiyi yine göstermişti.

Bu olaylar üzerine, babası onu önce teyzesine sonra da okuması için Zürih'e göndermişti.
Evinden atıldığı düşüncesine kapılan Fikret Mualla kaybetme duygusundan hiç kurtulamayacaktı.
Yaşamı boyunca hep terk edileceğini düşünerek yaşayacak ve bu nedenle ilişkilerinde hep acımasız olacaktı...

Fikret Mualla, iki ay önce gelmişti Nice'teki düşkünlerevine... Yaz başında Reillanne köyündeki evinde rahatsızlanmış, Manosque Hastanesine kaldırılmıştı. İyileştikten sonra, kendi başına kalamayacağına karar verilmiş ve düşkünlerevine getirilmişti.
Üzerinde yıllardır giydiği balıkçı kazağı ve kadife lacivert pantolonu vardı. Karyolasına oturmuş karşıda yabanasmasıyla kaplı taşra kahvesini seyrediyordu.
Resimlerinin özüydü bu izlenimcilik. Sokaktaki, barlardaki, kahvelerdeki insanları; manavları, dansözleri, fahişeleri, müzisyenleri, ellerinde balonla yürüyen çocukları izlemiş ve onları tuvallere geçirmişti.

Düşüncelerle meşgulken birden titremeye başladı; sinirlenmişti. Çünkü aklına evde bıraktığı guvaş tüpleri gelmişti, hemen eve gitmeliydi yoksa guvaş tüpleri kuruyabilirdi...

Guvaş tüpleriyle ilk kez Zürih'i terk edip geldiği Berlin'de tanışmıştı. Babası mühendis olsun diye Zürih'e göndermiş, o ressam olmak için Berlin Güzel Sanatlar Enstitüsü'nü tercih etmişti.
Alkolle Almanya'da tanıştı. Alkolik oldu.

Akıl hastanesine de ilk bu şehirde, Berlin'de yatırıldı. Yıl 1928'di. Soma Paris'e geçti. Parasızlık canına tak edince Türkiye'ye döndü. Ayvalık Ortaokulu'na, resim öğretmeni olarak atandı. Gitmedi. Yaşamı kendisine çok benzeyen (delilik-alkol-sefil yaşam-sanatçılık) yazar-şair "Schiller"in kitabını yazdı.
1934'te İstanbul'da ilk kişisel sergisini açtı. Umduğu ilgiyi göremedi. Sinirleri bozuldu.
İki yıl sonra Bakırköy Akıl Hastanesine yatırıldı, oda komşusu Neyzen Tevfik'ti.

1937 sonunda, polisler tarafından elleri bağlanmış halde kendisine kefil olan Salah Cimcoz'un evine götürülüp teslim edildi.
Bu olayı aklından hiç çıkaramadı ve yaşamı boyunca "bir gün polislerin gelip akıl hastanesine götürüleceği" korkusuyla yaşadı.

Salah Cimcoz'un evinde üç hafta kaldı, çocuklarına resim çalıştırdı. Bu çocuklardan biri ileride Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün eşi olacak Emel Hanım'dı.
1938'te babasının ölümü Fikret Mualla'nın hayatım değiştirdi. Kendisine kalan beş bin ura mirasla Paris'in yolunu tuttu. Yıl 1939'du. Ve bir daha Türkiye'ye dönemeyecekti...

Paris'te miras parasını çabuk tüketti. Kimi zaman küçük bir dairede, kimi zaman pis otel odalarında ve kimi zaman kaldırımlardaki banklarda yaşadı.
Karakollar, hastaneler ve tımarhaneler de cabası...
Para kazandığı günler de oldu, sokaktan izmarit toplayıp içtiği zamanlar da.
Her iki durumda da içkiyi ve resmi hiç bırakmadı.

Parasızlık anlarında, geceleri duvardan söktüğü afişlerin arkasına resimler yapıp sattı. Bu resimler genellikle guvaş-suluboyaydı.
Yaşamak için resim yapmak zorundaydı. Ayrıca resim yapmak ona iyi geliyordu, sanrılarından kurtuluyordu.

Picasso'nun, "Fikret Mualla'ya" ithaf ettiği -bugün değeri milyon dolarları bulan- kadın figürünü bir şişe fiyatına satmakta hiç tereddüt göstermedi. O Picasso ise, kendisi de Fikret Mualla'ydı.

O, Picasso'dan çok Toulouse Lautrec (1864-1901) resimlerini beğeniyordu. Bu hayranlık biraz da aynı kaderi paylaşmaktan ileri geliyordu.
Lautrec, Güney Fransa'da aristokrat bir ailenin çocuğuydu. 14 yaşında çocuk felci olmuş ve vücut gelişimi durmuştu. Topaldı.
içkiye düşkündü. Barlarda kavga çıkarıyordu sık sık. Diğer yandan sürekli gözlemlediği sosyal hayatı resmediyordu. Figürleri çoğu zaman kadınlar; dansçılar, fahişeler olmuştu.

Kuşkusuz Fikret Mualla, empresyonist (izlenimci) Toulouse Lautrec'in etkisinde kalmıştı; öyle ki Nurullah Berk'e göre tiplerinin elbiseleri bile Lautrec döneminin giysileriydi!
Bu eleştiride, biraz kıskançlık da yok değil. Çünkü yıllar önce İstanbul'da genç Fikret Mualla'yı ressamdan saymayıp, D Gru-bu'na almayan da yine Nurullah Berk'ti!

Fikret Mualla resim için yaratılmıştı. Renk, çizgi ve desen ustasıydı. Resimlerinde yapmacılık yoktu.
Ancak bugün Fikret Mualla sanatı üzerine tartışmalar sürmektedir. Derinlemesine yapıtlar vermemekle eleştirilmektedir.
Fikret Mualla sadece sanatıyla değil, yaptıklarıyla da hep tartışma konusu oldu.

Örneğin Paris'te İkinci Dünya Savaşı günlerinde bildiği Almanca sayesinde Alman askerleriyle sohbeti savaş sonrasında başına dert oldu; "Nazi işbirlikçisi" damgası yedi.
Trajik bir durumdu bu. Çünkü Fikret Mualla, saplantılı bir hayat yaşıyordu ve ona göre herkes polis ve casustu zaten!
Bir de, babasından kalan miras konusunda herkesin işbirliği yapıp parasını çaldığına inanıyordu!

Sevgili Madam Greta Bolin,
(...) Burada Paris'te istediğim her şey var. Benim için ıstırap, başkaları için yani dostlarım için saadet: Irak petrolünün yüzde 95'i üstümde kaldı. İki üç yılda Irak'ın bütünüyle değilse bile kısmen üstümde kalacağımı hissediyorum. Böyle.
Petrolün yüzde 95'i benim olunca, bütün dünya benzinsiz kalacak. Irak bende, öteki ihtikarcıların elinde ve onların sanatla manada alakaları yok, ne de resimle. Yalnız casus maliyeci olur onlar. Şimdiden bir ajanları var: mirasımı iç etmek istiyorlar. Acıyorum bu rezillere. Üstelik para mara ödemiyorlar; onların adetidir bu. Her halde niyetleri karşısında don gömlek kalmamaya çalışıyorum.

Yani dahilik ile delilik arasında gidip geliyordu...
Fikret Mualla'nın yaşamöyküsü dünyanın tanınmış ressamlan Toulouse Lautrec, Amedeo Modigliani, Van Gogh'tan farklı değildi. Bu bohem sanatçılannın hepsi dahilik ile delilik arasında gidip gelmişlerdir.
1953 ve 1956'da iki kez Paris Sainte Anne Akıl Hastanesine yatırıldı...
İlginçtir aynı dönemde, 1954 ve 1955'te Dina Vierny Galerisinde iki sergisi yapıldı.
1957 yılı yaşamının en hareketli dönemi oldu. Felç geçirdi. Gırtlak ameliyatı oldu.
Aynı yıl Marcel Bernheim Galerisi ve Louis L'Hermine Galerisi Fikret Mualla Sergisi düzenledi...

Öğleden sonra gizlice düşkünlerevinden kaçmış, karşı kahvede bira içmişti. Üstelik bir de sigara almıştı kahve sahibinden. Keyfi yerine gelmişti. Kapalı odalarda oturamıyordu. Özgürlüğe düşkündü. İstanbul burnunda tütüyordu, Moda, Kalamış, Kadıköy... Uçup gitmek istiyordu...
Uzaklaşacak parası olmadığı için, hava kararmaya yakın düşkünlerevine tekrar döndü.
Akşam yemeğinden sonra biraz televizyon izledi diğer yaşlılarla birlikte. "Sous les Ponts de Paris" (Paris köprüleri altında) şarkısını mırıldanarak odasına gitti. Sigara içmek yasaktı; gizlice sakladığı sigarayı çıkarıp içmeye başladı. İki nefes almıştı ki hasta bakıcıya yakalandı. Türkçe bir küfür savurdu.
Ardından yatağına uzandı, gözlerini yumdu, uykuya daldı.
Sabah uyanmayınca, oda arkadaşları hasta bakıcılara haber verdi. Hasta bakıcılar geldi. Baktılar. Nefes almıyordu.
Fikret Mualla o gece sessizce ölmüştü...
Tarih 20 temmuz 1967'ydi.

Koruyucusu Madam Fernande Angles yolculuk yapıyordu; hastane yetkilileri ona ulaşamadı.
Kimsesizler mezarlığına defnedilecekti ki, Reillanne köyünden ziyaretine gelen Madam Viwehl Michel'i telefonla aramayı akıl ettiler.
Cenazesi son beş yılını yaşadığı Reillanne köyüne getirildi.
Mezarı başında, köydeki evde yemeklerini yapan Bayan Lauthier, köydeki dostları Michel çifti, onların yardımcıları Maria ve Roger Devink ile düşkünler evi yöneticisi vardı.

Ve yedi yıl sonra... Fikret Mualla'nın vasiyeti gereği mezarı Türkiye'ye getirilip Karacaahmet Mezarlığı'na defnedildi.
Mezarın Türkiye'ye getirilmesinde bir kişinin büyük çabası oldu; o kişi yıllar önce Fikret Mualla'dan resim dersi alan, dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün eşi Emel Korutürk'tü...

Fikret Mualla ve o dönemdeki aydınların kişisel tarihlerine baktığınızda hep bir gerçekle karşılaşırsınız: Polis korkusu!
Demokrat aydın hatta liberal aydınlar bile o dönemde "komünist olmakla" itham edildi.
"İtham edildiler" deyimi aslında meseleyi çok hafifleştiriyor; komünist şüphesi taşımak demek, işkence, hapis, işsizlik ve toplumdan tecrit anlamına geliyordu.
Bugün Türkiye'de, solcuların bugün neden güçlü bir muhalif hareketi organize edemediği tartışılıyor.
Bunun nedenlerini dünün tarihsel koşullarında aramak gerekiyor.

Kaynakça
Kitap: Siz Kimi Kandırıyorsunuz!
Yazar: Soner Yalçın
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir