Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

En çok tartıştığımız konu: Anayasa

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

En çok tartıştığımız konu: Anayasa

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 03:01

En çok tartıştığımız konu: Anayasa

İlk Anayasa 1876'da yürürlüğe girdi, bunu hepimiz biliyoruz.
Ancak bizim tarih yazıcılığımızda iktisat pek göz önüne alınmaz. Bu nedenle, ilk Anayasa'ya giden tarihsel süreci "ekonomi penceresinden" anlatmalıyım.

Dün bugüne benziyordu.
Tarih: 6 ekim 1875. Yer: İstanbul.

Sadrazam Mahmud Nedim Paşa daha iki gün önce, "Osmanlı Devleti faizleri yarıya mı indiriyor?" sorusunu yönelten Reuters muhabirine, oruçlu ağzıyla yalan söylemek zorunda kaldı:

"Bunların hepsi dedikodu!"

Bu demeç üzerine başta Londra ve Paris borsası olmak üzere Avrupa borsaları rahatladı.
Oysa, Sadrazam Mahmud Nedim Paşa o demeci verdiği dakikalarda, Osmanlı tarihinin en önemli iktisadi kararının alınacağı bir toplantıya katıldı...
Sadrazam Mahmud Nedim Paşa başkanlığındaki bu gizli toplantıya; Adliye Nazırı Midhat Paşa, Bahriye Nazın Hasan Rıza Paşa, Hariciye Nazın Esad Saffed Paşa, Maarif Nazın Ahmed Cevdet Paşa, Maliye Nazın Yusuf Ziya Paşa, Ticaret Nazırı Mehmed Kabuli Paşa ve Şeyhülislam Hasan Fehmi Efendi gibi Osmanlı yönetiminin önemli isimleri katıldı.

Bu herkesten gizli yapılan toplantının gündeminde Osmanlı'nın borçlar sorunu vardı. Osmanlı, son yıllarda aldığı borcu ancak borçla ödüyordu.
Dış borcu 4,811 milyon franktı. Osmanlı Bankası ve Galata bankerlerine olan borcu ise 190 milyon franktı.
Devlet hazinesi tamtakırdı.
Moratoryum kaçınılmazdı. Yani hazine, dış borçlarını, anapara ve faizlerini ödenemeyecek durumdaydı.

Mahmud Nedim Paşa'nın konağında sabaha kadar süren tartışmalardan sonra karar alındı:

- Ana borç ve faizinin ancak yarısı ödenecekti. Yansı için ise beş yıllık ve yüzde 5 faizli tahvil verilecekti.
- Paniği önleyebilmek için garanti olarak tütün, tuz, gümrük vergileri ve Mısır gelirinden oluşan bir fon yaratılacaktı. Gerekirse ağnam (hayvan) vergisi de bu fon için kullanılacaktı.

"İzahname"yi Maarif Nazın Ahmed Cevdet Paşa el yazıyla kaleme aldı.
Osmanlı tarihinin en önemli iktisadi kararının dışarıya, borsaya sızmaması gerekiyordu. Toplantıya katılanlar Kuranıkerim üzerine el basıp yemin ettiler.

Gelin biraz başa dönelim.
Tanzimat süreciyle birlikte İngiltere ve Fransa'yla ticaret anlaş-malan imzalandı. Osmanlı'nın "devletçi ekonomisi" rafa kalktı.
Yabancı sermayenin önündeki tüm engeller kaldırıldı. İthal gümrükler yüzde 12'den yüzde 3'e düşürüldü.
Bu durum Osmanlı ekonomisinde kısmi bir canlanma yarattı; ihracat ve ithalat arttı. Osmanlı ucuz ithal mallar cenneti yapıldı!
Ancak yüzyılın ortasında İstanbul ve diğer Osmanlı limanlarında ödeme güçlükleri yaşandı. Osmanlı finans ihtiyacını İstanbul'daki bankerlerden karşılamaya başladı. Fakat zamanla bu banker ve sarrafların ekonomik gücü, hükümeti ve ekonomiyi finanse edemez duruma geldi.

Aynı dönemde Avrupa'da Sanayi Devrimi'nin ikinci aşaması finans kapitalin doğduğu süreç başladı. Halkın elinde finans, tasarruf fazlası vardı. Ve halkın parasını değerlendirecek aracı finans kurumlan ortaya çıktı.

Avrupalı aracı kurumların koşar adım geldikleri ülkelerin başında Osmanlı vardı.
Çünkü Osmanlı hazinesi kısa vadeli borçlanmaya bile yüzde 22-24 gibi faizler veriyordu.
Zenginleşmeye başlayan Avrupa orta sınıfı tasarrufları için kendi ülkelerindeki yüzde 3-4 gibi düşük faiz gelirleri yerine, kuşkusuz Osmanlı piyasasını tercih etti.
Osmanlı kağıtlarının cazibesi o kadar arttı ki, Osmanlı banker ve sarrafları 1873 yılında resmi olarak Dersaadet Tahvilat Borsasını kurdu.

Borsa oyunlarıyla kolay para kazanma yollarının açılması üzerine yabancı borsalarda tutunamayan birçok yabancı banker, simsar, kumarbaz Galata Borsasına akın etti.
Müzayede salonu ve kulislerinde, beyaz kolalı gömlek giymiş birkaç yabancı dil konuşan simsarlar vardı artık.
Kolay yoldan para kazanma hırsına yenik düşen Osmanlı bürokratları, münevverleri ve esnafı bile Borsa'da oynamaya başladı.

İstanbul'da sırf Borsa'yla ilgili haberler veren gazeteler türedi:

La Turquie, Phare du Bosphore, Moniteur Otoman, Revue de Constantinople...
Osmanlı gazetelerinde bile borsayla ilgili sayfalar, envanterler yayınlanmaya başladı. Borsa haberleri artık birinci sayfalardaydı.
Bu arada Osmanlı hiç ödemeyecekmiş gibi hep borçlandı.

Sadrazam Mahmud Nedim Paşa kamuoyuna sürekli "ekonomi çok iyi" diyordu ve Sadrazam basın tarafından el üstünde tutuluyordu...

Peki dışarıdan gelen paralar nereye gitti?
Yeni demiryolları inşaatı başladı, savaş gemileri alındı, ordunun ihtiyaçları giderildi.
Ekonomideki yapısal dönüşüm kültürel değişime de neden oldu.

Yeni bir yaşam tarzı doğdu:

Boğaz'da yalı yaptırmak moda oldu. Yeni konutlar yaptırıldı sürekli.
"Araba sevdası" başladı. Avrupalı gibi giyinmek, onlar gibi konuşmak özenilir hale geldi. Gece hayatı renklendi.
Yeni hayat biçiminin oluşturulmasında, borsaya gelen Avrupalılar baş aktör oldu.
Ama bolluk yıllan çabuk tükendi. Dış ticaret açığı büyüdü. Sterlin'in değeri çok arttı.
İthal mallar pahalandı. Artık alışveriş yapılacak yerli küçük işletmeler de yoktu, çünkü on binlercesi ithal rekabete dayanamayıp iflas etmişti.

Osmanlı üretmeden tüketmenin cezasını çekiyordu...
Osmanlı Devleti'nin yayınladığı "İrade-i Seniye"yle borçlarını erteleme karan Avrupa'yı sarstı. Bu duruma "mali barbarlık" adını verdiler. Öyle ya onlara göre Türkler barbar değil miydi? Krizin adı da böyle olacaktı!

Diyorlardı ki:

"İspanya ve İtalya gibi karşılıklı görüşmelerle faizleri üçte bir oranında indirebilirdiniz. Oysa siz tahvil sahiplerine haber bile vermediniz."
Yine de, Times (8 ekim) ve Economist (9 ekim) Avrupa piyasalarındaki paniği giderici haberler yapmaya çalıştı. Çünkü panik Avrupa piyasasını da derinden sarsabilirdi.
Ne var ki endişeler giderilemedi. Osmanlı tahvilleri yüzde 40 değer kaybetti.
Birçok Avrupalı küçük işletme battı.

Ve Avrupa basını sorunun nedenini buldu! Osmanlı maliyesi konusunda köklü bir reform şarttı. Ayrıca bir de anayasa gerekiyordu.
Sultan Abdülaziz'in tahtan indirilmesi konuşulmaya başlandı. Ama bunun için kamuoyunun hazırlanması gerekiyordu.
Düğmeye basıldı.
Fransız L'Economiste dergisi 16 ekimli başyazısında Sultan Abdülaziz'in Saray harcamalarını konu etti. Benzer yayınlan Times gibi diğer yayın organları da sürdürdü.

Kuşkusuz, Saray'ın harcamaları abartılıydı ama tüm paranın bu tür harcamalara gittiğini yazmanın başka nedeni vardı:

Mason Şehzade Murad padişahlığa hazırlanıyordu.

İlk eylemi medrese öğrencileri yaptı. Görünür neden, ulemanın emekliliği için gerekli sürenin 20 yıla çıkarılmasıydı! Beş bin medrese öğrencisi sokaklara çıktı.
Bu öğrencilerin arkasında İngilizlerin olduğu artık bilinen tarihsel bir gerçek.
Ruslar Şehzade Murad'ı kaçırma planlan yaptı. Sultan Abdülaziz'i ve Sadrazam Mahmud Nedim Paşa'yı destekliyorlardı! Rakipleri İngilizlerdi.

Bir parantez açayım:

Osmanlı'da artık o dönemde "yeni tip" devlet adamlığı makbuldü. Eskiden nüfuzlu paşaların koltuğunun altına girerek makam sahibi olunurken, Sadrazam Mustafa Reşid Paşa döneminde yabancı devletlerin himayesine girerek koltuk kapma süreci başlamıştı.
Artık paranın büyük güç olduğu, iktidarı ele geçirmek ya da elde tutmak için paradan başka hiçbir gücün işe yaramadığı ortaya çıkmıştı!

Bu nedenle:

Mustafa Reşid Paşa İngilizciydi. "Öğrencisi" Sadrazamlar; Fuad Paşa ile Ali Paşa Fransızlara yakındı.
1870 yılında Alman orduları Fransızları büyük bir bozguna uğratıp III. Napoleon'u esir alınca Fransa, Avrupa ve dolayısıyla Osmanlı diplomasisindeki ayrıcalıklı yerini kaybetti.

İşte bu yeri şimdi Rus yanlısı bir sadrazam Mahmud Nedim Paşa dolduracaktı.
Ayrıca Sadrazamlığa Rusya yanlısı birinin getirilme nedeni Balkanlar'daki Ortodoks Sırp ve Bulgar ayaklanmalarıydı.
Osmanlı yönetimi, Rus yanlısı bir sadrazam ile Balkan sorununu gidereceğini sanıyordu.

Ayrıca Mahmud Nedim Paşa'nın bir özelliği daha vardı:

Borsadan çok iyi anlıyordu! Para ve borsa işlerinden anlayan ve hatta bunları ciddiye alan ilk Osmanlı sadrazamıydı.

Mahmud Nedim Paşa'nın her iki konuda da bir "danışmam" vardı:

İstanbul'daki Rusya Büyükelçisi Kont Nikola Ignatiyef. Bu yakınlık sonucu sadrazama "Nedimof' denmeye başlamıştı.
Osmanlı'nın moratoryum ilan ederek Avrupa'nın rantlarım ödememesinin bü büyük faturası da Balkan sorununda yaşandı. Bulgarların, Supların, Yunanlıların Türklere yönelik katliamları Avrupa'da kayıtsızlıkla karşılandı. Çünkü onlara göre, "tahvillerin kısmen ödenmelerinin durdurulması bir milletin işleyebileceği her türlü cürümden daha büyük"tü!

Osmanlı sadece dış sorunlarda değil iç piyasada da büyük daralmalar yaşadı.
Son üç yıldır Anadolu'ya doğru dürüst kar ve yağmur yağmamasının sonucu büyük kuraklık oldu. Kuraklık kolerayı da beraberinde getirdi, insanlar sokaklarda açlıktan öldü.

Vakanüvis Ahmed Lütfı Efendi o dönemi şöyle yazdı:

İstanbul'da parasızlık o kadar o dereceye varmıştı ki, zenginler ve fakirler günlük zorunlu ihtiyaçlarını bile karşılayamadı. Hazine, memurlarına bile sekiz ay maaş veremedi.

Sonunda ne olduğunu tahmin etmişsinizdir:

Okul Komutanı Süleyman Paşa Harbiyeli öğrencileriyle harekete geçti. İstanbul Komutanı Refik Paşa da Taşkışla ve Gümüşsüyü barakalarındaki askerleri alarak Dolmabahçe Sarayı'nı kuşattı.
Sultan Abdülaziz askeri bir darbeyle koltuğundan indirildi. Tarih 30 mayıs 1876'ydı...
Ekonomik kararların alınmasının üzerinden daha 7 ay geçmişti...

Benzer uygulamalarla ilgili Cumhuriyet döneminden örnekler sıralayıp bu konuyu kapatalım:

- 7 eylül 1946 Başbakan Recep Peker, devalüasyon oranı yüzde 53; düşürüldü.
- 4 ağustos 1958 Başbakan Adnan Menderes devalüasyon yüzde 60; düşürüldü.
- 10 ağustos 1970 Başbakan Süleyman Demirel devalüasyon oranı yüzde 40; düşürüldü
- 24 ocak 1980 Başbakan Süleyman Demirel devalüasyon oranı yüzde 35; düşürüldü
- 5 nisan 1994 Başbakan Tansu Çiller devalüasyon oranı yüzde 50; düşürüldü
- 19 şubat 2001 Başbakan Bülent Ecevit devalüasyon oranı yüzde 50; düşürüldü...
ilginçtir...

Adnan Menderes'i 27 Mayıs 1960 Askeri Hareketi; Süleyman Demirel'i 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbeleri; Tansu Çiller'i 28 Şubat 1997 "postmodern" askeri hareketi yıkmıştır.
Yani; bizim tarihimizde ağır ekonomik kararlan alan hükümetlerin basma gelenler ile Sultan Abdülaziz'in başına gelenler benzerdi.

Anayasa 150 yıldır gündemde

Hep "kurtarıcı" olarak görülen Anayasa, yaklaşık 150 yıldır kamuoyunun gündeminden düşmüyor.
Bu tartışmaları daha iyi "okuyabilmek" için 1876'da yürürlüğe giren ilk anayasanın hazırlanış öyküsüne göz atmakta yarar var...

Tarih: 29 ekim 1876.
Bosna'da ve Hersek'te, Ortodoks Hıristiyanları etkileyerek isyanlar çıkaran Sırp Prensi Milan, Gazi Osman Paşa tarafından mağlup edilince, "hamisi" Rus Çarı'ndan yardım istedi.

Rusya, savaşın bitirilmesi için Osmanlı'ya ültimatom verdi. Avrupa devletleri sessiz kalınca, Osmanlı askerleri Belgrad önünde durdu.
Rusya ve Avrupa'nın isteğiyle, Balkanlar'daki durumu görüşmek üzere, 23 aralıkta İstanbul'da Uluslararası Tersane Konferansı'nın düzenlenmesine karar verildi.
Konferansın amacı belliydi; Osmanlı Hıristiyan azınlıklarının durumu koz olarak kullanılarak, iç sorunları masaya yatırılacaktı. Zaten Avrupalı devletler de Andrassy Notasiyla Osmanlı Devletinden ıslahat talebinde bulunmuşlardı.

Babıali ne yapacağını düşünürken, Şurayı Devlet Reisi Midhat Paşa, anayasanın ilanının teklifini gündeme getirdi.
"Anayasa, Tersane Konferansı'ndan önce ilan edilirse, müdahaleler önlenir, Rusya'nın oyunu bozulur, aksi halde Batı baskısı sürüp gider."
Sultan II. Abdülhamid, bu teklife nihayet ikna oldu!

"Nihayet" diyoruz, çünkü tahtta anayasayı ilan edeceği sözüyle çıkarılmıştı. Ancak tahtta çıkalı iki ay olmuş; anayasa ilanını "komisyonlarda uyutma" taktiğine başvurmuştu. Son gelişmeler onun da "elini kolunu bağlanmıştı"; dışa güven verecek ve dış baskıları savuşturacak bir anayasanın işini kolaylaştıracağını düşünüyordu.

Bu arada haksızlık yapmayalım; anayasa ilanını tek bir "dış nedene" bağlamak yanlış olur. "İlk muhalefet partisi" Yeni Osmanlılar Hareketi'nin -geniş bir toplumsal tabanı olmasa da- yıllardır süren bir zorlaması olduğunu da belirtmek gerekir.

Bu nedenledir ki, Avrupa'ya kaçan dokuz "ihtilalciden" ikisi Anayasa Komisyonu'nda (Cemiyet-i Mahsusa) görev aldılar; Namık Kemal ve Ziya Paşa.
Anayasa'yı hazırlayan Cemiyet-i Mahsusa, 2 asker, 16 sivil bürokrat (üçü Hıristiyan) ve 10'u ulema olmak üzere toplam 28 üyeden meydana gelmişti.
Konferansa yetiştirebilmek için, saate karşı yanşan komisyon haftada dört kez, ya Midhat Paşa ile Nafıa Nazın Server Efendinin konaklarında ya da Babıali'de toplanıyordu.

Komisyon'un önünde, Midhat Paşa'nın daha önce hazırladığı "Kanun-ı Cedid" (Yeni Anayasa) adını taşıyan taslak vardı. Ancak Sultan II. Abdülhamid, bu taslağı pek beğenmemiş; güvendiği Said Paşa'ya Fransız anayasalarını (1814-1830-1875) tercüme ettirmişti. Said Paşa bu tercümelerden bir taslak çıkarıverdi!
Yine de, ilk anayasanın hazırlık çalışmalarında üzerinde en çok durulan taşanlardan biri, Midhat Paşa'nın 57 maddeden oluşan Kanun-ı Cedid'idir.

Ancak anayasaya bir tek tasarının ya da bir ülkenin anayasasının kopya edilmesiyle yazılmadı. Namık Kemal'in ifadesine göre, bine yakın kaynak araştırıldı.
Cemiyet-i Mahsusa önündeki taslakları ve diğer ülkelerin anayasalarım inceleyip tartışırken, kurulda iki farklı grubun varlığı ortaya çıktı.
Birinci grup liberal reformist kanattı. Midhat Paşa'nın başını çektiği bu grupta, Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi isimler vardı. Birinci grup aynı zamanda darbeciydi; Sultan Abdülaziz'i tahtan indirmişler; V. Murad'ı onun yerine geçirmişler; V. Murad'ın akıl sağlığı bozulunca, saltanata bu kez, anayasayı ilan edeceğini kabul eden II. Abdülhamid'i oturtmuşlardı.

ikinci grup monarşi geleneğine sahipti. Padişahın haklarını sonuna kadar savunan, Müslüman-gayrimüslim eşitliğine inanmayan bu grup, Tarihçi Ahmed Cevdet Paşa, Mütercim Rüşdü Paşa, Namık Bey ve ulemadan oluşuyordu.

İki grup arasında kavga biraz da kişisel nedenlere dayanıyordu. Tartışmalar Midhat Paşa ve Ahmed Cevdet Paşa arasında çıkıyordu. Yıllar önce Lofça'da aynı mektepte okuyan bu iki ünlü isim yaşamları boyunca hep rekabet içinde olmuşlardı. Komisyon toplantılarında da, birbirlerine küçümseyen sözlerle hitap ediyorlardı. Örneğin Midhat Paşa, Cevdet Paşa'nın Avrupa hukukunu bilmemesiyle alay ediyordu. Cevdet Paşa ise onu, Fransızcayı doğru dürüst anlamayan cahil olarak itham ediyordu.
Sadece komisyonda değil, sokakta da kavga vardı. Meşrutiyet istemeyen imzasız bildiriler, sokaklara atılıyor, duvarlara yapıştırılıyordu.

Midhat Paşa eylemcilerin hemen yakalanması ve sürgüne gönderilmesini istedi; aksi takdirde istifa edecekti. Namık Kemal İttihad gazetesindeki yazılarında Midhat Paşa'ya destek verdi.
istekleri oldu. Eylemciler tek tek yakalandı ve yargılanmadan sürgüne gönderildi.
Ne ilginç değil mi, "liberal" Midhat Paşa ve ekibi, keyfilik rejimine son vermek üzere anayasa hazırlarken, kendilerine ters düşen bir hareket tarzını uygulamaya sokmaktan çekinmemişlerdi.
Ama kısa bir süre sonra II. Abdülhamid bu olaydan ustaca yararlanmasını bilecekti.

Burada araya girip bir parantez açmalıyım.
Bir iki çalışma dışında, gerek Yeni Osmanlılar Hareketi, gerekse daha özelde Namık Kemal'in siyasi düşüncelerine ilişkin kapsayıcı, derin bir değerlendirme yapılmamıştır.
Resmi ideoloji argümanları ile isimler belli "saflara" sorulmuştur.

Uzatmayayım. Bir örnekle yerineyim:

Anayasa çalışmalarının en faal isimlerinden biri Namık Kemal'di.

Namık Kemal'in kafasındaki "anayasal düzen", İslami temelde Batılı bir yaşamdı. Yani gelenekten kopmayan bir modern yaşamı savunuyordu: "Hem Batılılaşalım hem Müslüman kalalım" diyordu kısaca.
Çünkü Namık Kemal'e göre Batinin liberal felsefesi ile İslam'ın yönetim esasları birbirine hiç de aykırı değildi. Aslında tüm bunlar şeriatın öngördüğü hususlardı.
Bu görüşleri tutarlı mıydı, değil miydi tartışılır.

Ama Namık Kemal, hocası Şinasi gibi "katı bir Avrupacı" liberal değildi. Bir elinde hep Kuranıkerim vardı.
Özelde Namık Kemal, genelde Yeni Osmanlılar'ın "devleti kurtarma projesi" aynı zamanda dinin, yani İslam'ın kurtuluşunu da içeriyordu.
İslam birliğini savunuyorlardı.

Ve zaten bu nedenledir ki, Tanzimat modernleşmesine şiddetle karşı çıkan bazı geleneksel kurumlar Yeni Osmanlı Hareketine sıcak bakmışlardır.
Bu nedenle, ilk anayasayı "İslamcı liberallerin yazdığını söylersek abartmış olmayız.

1876 Anayasasına darbe anayasası diyebilir miyiz? Hem "evet" hem "hayır"!
"Evet" diyebiliriz; çünkü Sultan Abdülaziz'in tahtan indirilmesinde, Hüseyin Avni Paşa, Süleyman Paşa, Redif Paşa gibi generaller ile Harbiyeli subay ve öğrencilerin; topçu-donanma birliklerinin, yani modernleşmeye başlamış silahlı kuvvetlerin rolü vardı.
Ancak darbenin güçlü askeri Hüseyin Avni öldürülmüştü. Darbenin "teorisyenlerinden" (Nazım Hikmet'in dedesi) Mustafa Celaleddin Paşa, Sırp Savaşında şehit olmuştu. Yani hareketin asker kanadı güçsüz kalmıştı.

28 kişilik Anayasa Komisyonu'nda sadece iki asker vardı:

Süleyman Paşa ve Redif Paşa.

Ama yine de, Süleyman Paşa'nın alt komisyon başkanlığını yürütmesi, sorunlar olduğunda II. Abdülhamid'in huzura rahatlıkla çıkması, asker ağırlığının sürdüğüne ilişkin kanıtlar sayılabilir.
Diğer yandan "asker ağırlığı yoktur" denilebilir. Çünkü darbenin "sacayağım" bürokratlar, ulema ve askerler oluşturuyordu.

Gizli ekibin başında bir sivil vardı:

Midhat Paşa.

Keza, "asker ağırlığına" örnek gösterdiğimiz Süleyman Paşa'nın hazırladığı anayasa taslağının bırakın kurulu etkilemesini, düzensiz bile bulunması, asker ağırlığının olmadığının delili olabilir mi?
Görüldüğü gibi 1876 Anayasasında asker etkisi konusunda birşey söylemek zor. Bu nedenle AKP söyleminin doğruluğu tartışılır.

Anayasa Komisyonu çalışmaları büyük bir hızla 20 kasımda bitirildi. Taslak II. Abdülhamid'e sunuldu.
Padişah tasarıyı ayrıca bir de Heyet-i Vükela'nın (bakanlar kurulu) incelenmesini istedi. Ayrıca tasarıyı, Yıldız Sarayı'ndaki bazı yüksek memurlarına gönderdi.
Saray dışında herkes umutla anayasanın ilanını bekliyordu. Kahvehanelerdeki sohbetlerin ana konusu bile anayasa olmuştu. Aydınlar arasında "anayasa romantizmi doğmuştu." Mucizevi kurtuluşun ilacıydı anayasa!
On gün geçti, Yıldız Sarayı'ndan ses çıkmadı.

Namık Kemal ve Ziya Paşa'nın ısrarıyla Midhat Paşa, padişahın huzuruna çıktı ve meseleyi öğrendi, II. Abdülhamid tasarıya, ürkütücü bir madde eklettiriyordu:

Padişah, re'sen bir kimsenin siyasal suçlu veya siyasal yönden mahzurlu olduğuna karar verip, sürgüne gönderebilir. (Madde 113.)
Başta Namık Kemal olmak üzere isyan ettiler; çünkü sürgünü yaşamışlardı. Üstelik Anayasa'da kişi hak ve özgürlüğüne ilişkin yargısal güvenceler vardı. Bu ek madde Anayasa'yı tamamen geçersiz kılacaktı. Reddedilmeliydi.
Midhat Paşa, arkadaşlarını teskin etti; önemli olan anayasanın ilanıydı; ek madde sonradan çıkarılabilirdi.

Zorlukla ikna oldular. Ne istemişlerdi neye razı olmuşlardı:

Kanun-i Esasi (Anayasa) hazırlıkları sırasında Ziya Paşa ve Namık Kemal bir çalışma sırasında. Her ikisi de "cumhuriyet fikrini" ilk telaffuz eden aydınlar arasındaydı.
Anayasa tartışmaları da etkilemiştir kuşkusuz; Ziya Paşa ile Namık Kemal'in yıllarca süren mücadele dostluğu -ne yazık ki ülkemiz aydınlarında hala görülen-kişisel ihtiraslar yüzünden dargınlıkla son bulacaktı!
Neyse biz yine dönelim anayasa ilanına...

23 aralık 1876. Cumartesi.
İstanbul'da Uluslararası Tersane Konferansı başladı. Yabancı devlet temsilcileri konuşmaya başlayacaktı ki, top sesleriyle irkil diler.

Hariciye Nazın Saffet Paşa kürsüye çıktı:

Padişahımız yeni bir rejimi, meşrutiyeti ilan etmektedir, imparatorluğumuzu oluşturan tüm etnik unsurların özgürlükleri güvence altına alınmıştır. Bu nedenle artık böyle bir konferansa gerek yoktur.
Osmanlı delegeleri toplantıyı terk etti. Ancak yabancı temsilciler toplantıya devam edip, kararlar aldılar ve bunu Babıali'ye bildirdiler.

Osmanlı Devleti kabul etmeyince Rusya savaş ilan etti ve "93 Harbi" başladı.
II. Abdülhamid "göz boyamayla" yabancıları ikna edemeyeceğini anlayınca, 14 şubat 1878'de Meclis'i feshedip, birçok kişiyi sürgüne gönderdi.

Yani ilk Osmanlı Parlamentosu 19 mart 1877'te açıldı. Meclis-i Umumi'nin ilk toplantı yılı üç aydan biraz fazla (19 mart-28 haziran); ikincisi de iki ay (13 aralık-14 şubat 1878) sürdü. Sultan II. Abdülhamid Meclis'i feshetmiştir ama Kanun-ı Esasi'nin yürürlükte kalıp kalmadığı tarihçiler arasında bugün hala bir tartışma konusudur!

En trajik olan Midhat Paşa'nın başına gelendi:

büyük emek verdiği Anayasa, önce sürgün edilmesine sebep oldu sonra kellesini götürdü...
Midhat Paşa'yı ölümle gönderen hukuk cinayetinin başında büyük rakibi Ahmet Cevdet Paşa vardı...

İlk Anayasa'dan bazı maddeler:

Madde 1- Devlet-i Osmaniye ülkesiyle bölünmez bir bütündür.
Madde 2- Başkent, hiçbir ayrıcalığı olmayan İstanbul'dur.
Madde 3- Saltanat-hilafet hakkı ve makamı Osmanoğulları soyuna ve bunun en büyük evladına aittir.
Madde 5- Padişah, tüm anayasal sistemin merkezi ve en üstün gücüdür, icraatlarından sorumsuzdur.
Madde 6- Osmanoğlu sülalesinin hürriyet, mal-mülk ve ömür boyu ödenek haklan umumun kefaleti altındadır.
Madde 7- Padişah yürütme organının başı ve hatta kendisidir. Meclis'in ne zaman toplanacağına, ne zaman tatil olacağına ve gerektiğinde feshine padişah karar verir.
Madde 8- Osmanlı Devleti uyruğu herkes, din ve mezhebi ne olursa olsun Osmanlı sayılır.
Madde 11- Devletin dini İslam'dır.
Madde 12- Basın, yasalar çerçevesinde özgürdür.
Madde 17- Osmanlı uyruğunda olan herkes yasa önünde hak ve ödevler bakımından eşittir.
Madde 18- Devletin resmi dili Türkçedir.
Madde 19- Türkçe bilen herkes kendi yeteneklerine göre memuriyete girebilir.
Madde 24,26- Her türlü eziyet, işkence, müsadere ve angarya yasaktır. Madde 27- Bakanlar Kurulu üyelerini, sadrazamı, şeyhülislamı ve Heyeti Ayan'ı padişah seçer, atar ve gerektiğinde azleder. Padişah silahlı kuvvetlerin de başkomutanıdır.
Madde 28- Bakanlar Kurulu sadrazamın başkanlığında iç ve dış olaylan görüşmek üzere toplanır. Ancak görülmesi padişahın iznini gerektiren hususları öncelikle padişaha bildirmek ve onayını almak zorundadır.
Madde 46- Milletvekilleri yeminle göreve başlar. Yemin metninde padişaha sadakat vatana sadakatten önce gelir.
Madde 47- Milletvekilleri görüşlerinden dolayı suçlanamaz ancak Meclis İçtüzüğü'ne aykırı davrananlar bu korunmadan yararlanamaz.
Madde 53- Yeni yasa ve yasa değişikliği padişah onayı almadan Meclis'e getirilemez.
Madde 54- Meclislerden birinde ret olunan tasan o yıl bir daha görüşülemez. Padişah veto yetkisine sahiptir.
Madde 60,61,62- Heyet-i Ayan üyeleri, (halkın seçtiği) Heyet-i Mebusan'ın üye sayısının üçte birini geçmemek üzere, 40 yaşını geçmiş ve seçkin hizmetleriyle tanınmış kişiler arasından padişah tarafından seçilir. Heyeti Ayan reisini de padişah seçer.
Madde 64- Yasalar din buyruklarına aykırı olamaz.
Madde 65,66,67,68,69- Heyet-i Mebusan üyeleri, oy kullanan her elli bin (vergi veren) erkek nüfusa bir temsilci olmak üzere, dört yıl için ve seçim yoluyla göreve gelirler. Mebus seçilme yaşı 25'tir. Bir kimsenin hizmetinde çalışanlar (örneğin işçiler) milletvekili olamaz.
Madde 106- Sayıştay üyelerini padişah atar.
Madde 116- Anayasa her iki Meclis'in 2/3 çoğunluğunun oyuyla değiştirilebilir.

Evet anayasa tartışmaları bizim tarihimizde hayli yer kapsamaktadır.
Anayasa tartışmalarının Mustafa Kemal Atatürk'e bile kalp krizi geçirttiğini biliyor muydunuz?

Kaynakça
Kitap: Siz Kimi Kandırıyorsunuz!
Yazar: Soner Yalçın
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir