Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Madımak vahşetinden İran'a uzanan tehlikeli yol

Turgut Özal ve Kenan Evren'in Türkiye'miz içinde kurduğu Amerikan örgütlenmesi Tansu Çiller ile birlikte dahada güçlendirildi.

Madımak vahşetinden İran'a uzanan tehlikeli yol

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 02:32

Madımak vahşetinden İran'a uzanan tehlikeli yol

Sivas Madımak'ta vahşice öldürülen, Hollandalı Carina Thuijs'in yanmış cesedi, Türkiye'den doğduğu kasaba Doetinchem'e götürüldü ve orada defnedildi. Annesi, toprağa verilmesine rağmen biricik kızının öldüğüne inanmadı. "Kızım söylediği tarihte mutlaka gelecek" diyordu herkese.

Carina'nın dönüş bileti tarihinde havaalanına gitti. Uçak havaalanına indi. Ama Carina yoktu. Anne Thuijs kızının öldüğünü o an anladı ve olduğu yere yığılıp kaldı.
Sivas'ta neler olduğunu bilmeniz için size, 22 yaşındaki Carina Thuijs'in Madımak Oteli'ndeki son saatleri...

Tarih: 2 Temmuz 1993. Yer: Madımak Oteli, Sivas.
Saat: 13.30.

Madımak Oteli'nin lobisi kalabalık. Lobidekiler, yarım saat sonra Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında Kültür Merkezinde başlayacak Arif Sağ'ın konserine gitmek için son hazırlıklarını yapıyor.

Carina Thuijs, aynı odada kaldığı Yasemin ve Asuman Sivri kardeşleri bekliyor. Bu arada lobidekileri izliyor.
Arif Sağ, sazının akordunu yapıyor.

Bir köşede Türk edebiyatının "ulu çınarı" 65 yaşındaki Yazar Asım Bezirci, iki büyük halk ozanı Muhlis Akarsu ve Nesimi Çimen'le muhabbet ediyor.
Bir başka grupta ise şairler bulunuyor: Metin Altıok, Dr. Behçet Aysan, Uğur Kaynar. Ekibin espri kaynağı karikatürist Asaf Koçak da orada.
Semah ekibi bir köşede hocaları Kamber Çakır'la sohbet edip gülüyorlar. Carına, tek tük bildiği Türkçe sözcüklerle bu neşeli grubu anlamaya çalışıyor.

Herkesin kendisine gülümseyerek bakması çok hoşuna gidiyor. Hollanda'daki çekingenliği üzerinden atmasına, insanlarla rahat diyalog kurmasına kendisi de şaşırıyor. Oda arkadaşları Yasemin ve Asumanın merdivenlerden inişini görüyor, el sallıyor onlara.

Carina, Türkiye'ye 11 gün önce 21 haziranda gelmişti. Leiden Üniversitesi Kültürel Antropoloji Bölümü son sınıf öğrencisiydi. Bitirme tezini, sınıf arkadaşı Maryze Schoneveld'le birlikte hazırlayacaklardı. Tezlerinin konusu: Türk kadınlarının aralarındaki ilişkilerin nasıl yapılandığı; nelerle uğraştıkları ve aile içindeki rolleriydi.

Maryze, Hollanda'da yaşayan Türk kadınlarını; Carina ise Türkiye'deki kadınları araştıracak, sonra birlikte karşılaştırma yapacaklardı.
Bu konuda kendilerine yardım edecek kişi ise aynı şehirde, Doetinchem'de yaşayan bir Türk, Rahmi Sivriydi.

Rahmi Sivri, Carina'yı Ankara Dikmen'de yaşayan akrabaları Sivri Ailesinin yanına gönderdi.
Oteldeki Yasemin ve Asuman bu ailenin kızlarıydı.

Yasemin Sivri, 18 yaşındaydı ve Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde okuyordu.
Asuman Sivri ise 16 yaşındaydı; lise ikinci sınıfta öğrenciydi, ikisi de Pir Sultan Abdal Derneğinde görevliydi. Yasemin, derneğin kütüphane sorumlusu, Asuman ise semah ekibindendi.

Carina, bir ay konuk olacağı Sivri ailesini çok sevmişti. Bu arada, Ankara Üniversitesi TÖMER Dil Merkezi'nde bir ay sürecek Türkçe kursuna başlamıştı. Ardından Çorum'un Mollahasan köyünde çalışmalar yapacaktı.
Bir yandan dil kursuna giden Carina, arta kalan zamanlarında Yasemin ve Asuman Sivri ile birlikte Pir Sultan Abdal Derneğine gidiyordu. Sivas'taki şenliğe gitmeyi çok istiyordu.

Yasemin ve Asuman: "Sivas'ta su bulamazsın, aç kalırsın, yatacak, kalacak yer bulamazsın" diyorlardı.
Carina, "Siz ne yerseniz ben de onu yerim, siz nerede kalırsanız ben de orada kalırım" diyordu sürekli.
30 haziran günü otobüs Ankara'dan hareket ettiğinde, yolcular arasında en mutlu kişilerden biriydi Carina...

Saat 14:00.

Carina'nın el salladığını gören Yasemin ve Asuman ona doğru yürüyor. Asuman telaşlı, Carina'ya "Telefon geldi nü?" diye soruyor. Hayır. Halbuki ağabeyi Yalçın Sivri saat tam 14.00'te arayacağını söylemişti. Yoksa haber tatsız mıydı, ondan mı aramıyordu? Yasemin kardeşini sakinleştiriyor: "Arar merak etme."

O sırada lobiye Aziz Nesin geliyor.
Herkes hazır; konsere gidilmek üzere otelin kapısına yöneliyorlar.

Dışarıdan slogan sesleri gelmeye başlıyor:

"Müslüman Türkiye"... "Kahrolsun Laikler"...
Ne oluyordu?

Öğreniyorlar:

Cuma namazından çıkan 500 kişilik grup, taşlar ve sopalarla konserin yapılacağı Kültür Merkezi'ne saldırmaya başlamıştı. Konseri izlemek için gelenler karşılık verince, çatışma çıkmış; polis grupları zor dağıtmıştı.
Ancak, konsere gelenler dağıtılırken, saldırganların hedefinde Madımak Oteli vardı.
Oteldekiler dışarı çıkmıyor. Ortalığın sakinleşmesini bekliyor. Konserin iptal edilmesi canlarını sıkıyor. Basın bildirisi hazırlayarak yasaklamayı kınamak istiyorlar.
O sırada polis otelin önünü kuşatmaya alıyor. Azgın kalabalık otelin önüne kadar geliyor...

Saat 15:30.

Carina ilk kez tedirgin oluyor. Çünkü sürekli gülen insanların yüzü ilk kez asılmaya başlıyor. Salonda gerginlik var.
Sorduğunda, "Türkiye'de olur böyle şeyler, aldırma" diyor arkadaşları. "Birazdan biter."

Biteceğe pek benzemiyor. Saldırganlar otele girmeye çalışıyor. Yönetmen Erdal Ayrancı, Ozan Hasret Gültekin, Şehir Planlamacısı Muammer Çiçek, üniversite öğrencileri Serkan Doğan, Murat Gündüz, Ahmet Özyurt otelin giriş kapısına masa ve sandalyelerden barikat kurmaya başlıyor.
"Yaşlılar, çocuklar yukarıya çıksın!" demliyor.

Carina, Yasemin ve Asuman'la birlikte odasına çıkıyor. O sırada otele ilk taş atılıyor. Arkasından yüzlercesi mermi gibi yağıyor. Odadan kaçıyorlar. Otelin tüm camlan birkaç saniye içinde kınlıyor.
Carina herkes gibi koridorda taşların durmasını bekliyor, sessizce.

Saat 16:30.

400 yıl önce Pir Sultani taşlayanlar o gün dirilmişti sanki... Kalabalığa katılımlar artıyor. Bağırıyorlar: "Kanımız aksa da zafer İslam'ın"...
Arif Sağ sürekli telefonla Ankara'yı arıyor; yetkilileri haberdar ediyor. Yanıt hep aynı: Korkmayın askerler geliyor!
Bir avuç polis kalabalığı otele sokmamak için var gücüyle çabalıyor. Otelde bulunanlar çaresiz.

Barikatların arkasında bekleyenler, saldırırlarsa ne yapacaklarını konuşuyor. Herkesin elinde fırça sapı, süpürge sapı, sandalye ayağı var. Kimsenin aklından yangın geçmiyor...

Saat 17:30.

Carina, ekipteki kızlarla birlikte koridorda oturmayı sürdürüyor. 16 yaşındaki lise öğrencisi Özlem ve 17 yaşındaki üniversite öğrencisi Nurcan Şahin kardeşlerle sohbet ediyor.

Aynı anda Özlem çantasından çıkardığı rengârenk iplerle üniversite öğrencisi 19 yaşındaki arkadaşı Handan Metinin saçım örmeye başlıyor.
12 yaşındaki Koray Kaya, başını ablası 17 yaşındaki Menekşe Kaya'nın dizine koymuş hiç sesini çıkarmadan yatıyor.
O sırada yanlarına karikatürist Asaf Koçak geliyor; mızıka çalıyor.

Saat 18:30.

Kalabalık yedi saattir otelinde önünde. Gitmiyorlar. Bir anlık öfke olamaz bu. Kime, neden bu kin?
Kültür Merkezi önündeki Ozanlar Anıtı yıkılarak otel önüne getiriliyor; parçalara ayrılıp otele fırlatılıyor.
Mustafa Kemal'in "Cumhuriyeti biz burada kurduk" dediği Kongre Binasının önündeki büstü tahrip ediliyor.

Saat 19:30.

Kalabalık içeridekilerin kellesini istiyor! Eşit olmayan bir savaş bu.
Otelin lobisindeki telefon susmuyor. Olayların çıktığını öğrenen bazı aileler çocuklarını merak ediyor, çırpınıyor yavruları için.
Yalçın Sivri, saatlerdir aradığı otelin telefonunu nihayet düşürebiliyor. Kız kardeşi Asumanla konuşmak istediğini söylüyor. Asumanın telefona gelmesi zor. "Biz aradığınızı söyleriz" diyor oteldekiler. Ağabey Yalçın, "Söyleyin kardeşime karnesini aldım; takdir almış" diyor.
Asumanın bütün gün beklediği haber nihayet gelmişti işte; sınıfım takdirle geçmişti.
Sevinçli haberi aldı mı, bilinmiyor.

Çünkü...
Saat tam 19:50'de otelin elektrikleri kesiliyor... Sonra... Duman kokusu... Ardından... Kavurucu bir sıcaklık... Ve alevler...
Gençlerin, çocukların çığlıkları yeri göğü inletiyor. Karanlığın içinde herkes bir yana savruluyor.
Carina, terasa ulaşmak isteyen semah grubunun arasında. Ulaşamıyorlar...

Carina'yla birlikte o koridorda oturan semah grubunun gencecik kızları: Yasemin, Asuman, Belkıs, Handan, Gülsüm, Gülender, Huriye, İnci, Menekşe, Nurcan, Özlem, Sehergül, Serpil, Yeşim... Hiçbiri kurtulamıyor.

Eminim, Carina ve o dünyalar güzeli kızlarımız, ozanlarımız, yazarlarımız, aydınlarımız bizi çoktan affettiler. Peki, biz kendimizi affedebilecek miyiz?

Kaynakça
Kitap: Siz Kimi Kandırıyorsunuz!
Yazar: Soner Yalçın
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Madımak vahşetinden İran'a uzanan tehlikeli yol

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 02:32

Okuma yazmayı unutan yazar: Lütfiye Aydın

Madımak Oteli'nin 109 ve 110 numaralı odaların pencerelerinden karşı binaya geçiş vardı. Buradan kaçan 31 kişi kurtuldu.
Kendini eşiyle birlikte otelin boşluğuna atan Yazar Lütfiye Aydın in trajik hikâyesi bugün hâlâ sürüyor...

Alevler giderek yükseliyor. Herkes çığlık çığlığa can derdinde.
Lütfiye Aydın yangından kurtulmak için, eşi avukat Cafer Can Aydınla birlikte kendini otelin apartman boşluğuna bırakıyor.
Dumandan göz gözü görmüyor. Bağırıyorlar. Bağırıyorlar.
Güçleri bitiyor. Dumandan zehirlenip bayılıyorlar...
İtfaiye araçları otele ulaşmak istiyor. Göstericiler, araçların tekerleklerinin önüne yatarak engellemek istiyor.
Polis havaya ateş açıyor.

Yangın söndürme çalışmaları nihayet başlayabiliyor. İtfaiye yangını söndürürken, otel boşluğunun üzerindeki camlar patlıyor; kızgın camlar, yerde baygın yatan Lütfiye Aydının üzerine yağmur gibi yağıyor...

Gece 01:00.

Yangın tamamen söndürülüyor. Otelden 35 ölü çıkarılıyor.
Duvar dibinde olduğu için camların pek değmediği Cafer Can Aydın kendine gelir gibi oluyor. Güçlükle dışarı çıkıyor. Bir polis onu görüyor, şaşırıyor, "Başka yaşayanlar var mı?" diyor.
Eşi Lütfiye Aydın'ın adını söylüyor, bayılıyor.
Otel hâlâ tütüyor.
Ve otelden en son Lütfiye Aydın çıkarılıyor...

Polis Lütfiye Aydın'ın öldüğünü düşünüyor. Bir kamyonetin arkasına koyup, hastane morguna kaldırıyor.
Cafer Can eşinin öldüğüne inanamıyor.

Sabaha karşı morga gidiyor güç bela.
Doktordan rica ediyor; son kez bakması için. Doktor "sivri bir şey var mı" diye soruyor. Kalemini veriyor. Kalem Lütfiye Aydın'ın ayağına batırılıyor. Tepki veriyor; yaşıyor...

Aradan birkaç saniye geçiyor, Lütfiye Aydın sayıklıyor: "Ce... ce"
Eşi tamamlıyor: "Ceren... Ceren..."
Ceren kızlarının adı.
Cafer Can hem kızının adını "Ceren, Ceren" diye tekrarlıyor, hem de haykıra haykıra ağlıyor.
Lütfiye Aydın kurtulmuştu. Ama bu kurtuluş hiç de kolay olmayacaktı...

Lütfiye Aydın'ın vücudu ağır derecede yanıktı. Önce Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Yanık Bölümü'nde tedavi gördü. Soma Ankara'daki Gülhane Askeri Akademisi (GATA) Yanık Merkezi'ne götürüldü.
Olaydan üç gün sonra 5 temmuz günü gözünü GATA Yanık Merkezinde açıyor. Ne güzel tesadüf; 5 temmuz kızları Ceren'in doğum günüydü; 17'yi dolduruyordu.

O gün, 35 gün sürecek zorlu tedavi sürecine başlıyor doktorlar. Ölü derileri tek tek soyuluyor. Yatağı bir küvet oluyor.
Konuşmakta zorlanıyor. En yakınlarını dahi tanıyamıyor.
Cumhuriyet Pazar bulmacası çözme alışkanlığı vardı. Hastanedeyken sürekli "Bana bulmacamı getirin" diyor. Nedense bir türlü getirilmiyor bulmaca. Sonunda bir gün getiriyorlar. Dünyalar onun oluyor. Kalemi eline alıyor ve öylece kala kalıyor. O da ne; harfler birbirine giriyor. Zorluyor zorluyor olmuyor. Okuyamıyor.
Gazeteyi neden getirmediklerini anlıyor...

Aylar sonra hastaneden taburcu oluyor.
Evine gelir gelmez, odasının perdelerini kapattırıyor. Günlerce çıkmadan o karanlık odada tek başına yaşıyor.
Eşi ve kızının büyük çabasıyla, günlerce verdikleri mücadele sonunda hayata dönüyor.
Edebiyat öğretmeni, yazar Lütfiye Aydın, okuma yazmayı yeniden öğreniyor.
Zamanla, odasından, evinden çıkmaya başlıyor. Sokakta, haline bakıp soranlara, "trafik kazası geçirdim" diyor. Yalan söylemiyor aslında; çünkü öyle biliyor. Ne Sivas'ı ne Madımak Oteli'ni ne de yangını hatırlıyor.

Bir gün odasından katıla katıla ağlama sesi geliyor. Anımsıyor, tüm olup biteni...
Hemen bir daktilo istiyor; yazmak istiyor. Yazarsa belki arkadaşlarını, gencecik çocukları geri getireceğini düşünüyor. Oturup yazmaya başlıyor. Sekiz saat sürüyor yazması; yarım sayfa ancak yazabiliyor.
Pes etmiyor. Yazmayı bırakmıyor.

Lütfiye Aydın, bugün zor yazıyor ve güçlükle konuşuyor. Onun için Madımak yangını hâlâ sürüyor. Ya sizin için... Duyarlı ve uyanık olmak zorundayız.

Bakınız: Köktendinci Taraf dergisi 1 ağustos 1993 tarihli sayısında olayları, "Şanlı Sivas Kıyımı" başlığıyla verdi:

Artık TC'de hayat yalnız Müslümanlar için zor olmayacak, işgalci laikler için de zor olacak! Sivas sadece küçük bir haber! Herkes safını doğru seçmekle mükellef! Bizden söylemesi!

Bazı çevreler köktendincilerin bu tür yayınlarını pek önemsemiyor.
ifade etmiyorlar ama, Sivas, Madımak onlar için spontane ve plansız gelişmiş bir adli vakaydı. Galeyana gelmiş, gözü dönmüş bir güruhun yaptığı bir olaydı. Bu olaydan büyük sonuçlar çıkarmaya gerek yoktu. "Türkiye, Iran Olmayacak" gibi benzer sloganları abartılı bulup küçümsüyorlardı.

İşin özünde; aslında onlar İran'a İslam Devrimi'nin nasıl geldiğini bilmiyorlardı, okumamışlar, araştırma yapmamışlardı. Cahildiler. Ya da, Türkiye'nin gün gelip Iran olabileceği gerçeğiyle yüzleşmek istemiyorlardı.
Evet bilmiyorlardı; İran'a şeriatın, "demokrasi" ve "özgürlük" vaatleriyle geldiğini...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1993-1996: Cumhuriyetimizin 5. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir