Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlı Devleti Kuruluşunda Batı Türkleri Kültür Hareketleri

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Osmanlı Devleti Kuruluşunda Batı Türkleri Kültür Hareketleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Ara 2010, 04:17

OSMANLI DEVLETİNİN KURULDUĞU ÇAĞDA BATI TÜRKLERİNDE KÜLTÜR HAREKETLERİ

Deniz yollarında Türk gemileri işleten, Türk filosuna malik olan bir Türk devleti, insan medeniyetinin en mühim ocaklarından birinde kurulmuş bulunuyor. Memleketin şehir ahalisi Türk olup, Selçuklular ve İlhanlılar devrinde inkişaf eden bir İslam-Türk medeniyetine mensuptur. Şimdi de bu Türkler kültür sahasında yeni hamleler yapacaklardır. Fakat bu medeni hareketin bilhassa ilim sahasındaki icad kudreti ve orijinalliği onun, en büyük inkişaf hamlelerinin başlangıcı olması lazım gelen 1453 senesinden, yani İstanbul'un fethinden sonraki değil ondan evvelki devirde bariz olarak görülmüştür. Osman ve Orhan Beğlerin harekatı genişlerken, çevrelerine her taraftan 13-14 üncü asırda gerek İlhanlı ve gerekse Coçı Uluslarının «Küffar sınırları» na gaza maksadiyle gelerek gaziler ve 'azaplar (yani bekarlar) ismiyle orduya katılan Müslümanların arasında çok değerli zekalar ve ilim sahibi insanların da bulunduğu şüphesizdir. Fakat ayrıca bu Uc'larda ilim ve fikir ehli sıfatiyle mühim bir zümre ordunun arkasında ve bazan içinde yer tutmuştur. Bunların başında Türk dervişleri, Osman Beğ'e gazilik kılıcını bağladığı rivayet olunan ve kızını vererek onu kendisine damad yapan Şeyh Edebalı ile Orhan Beğ'in üzerinde müessir olan Musa Abdal, Murad Abdal ve Geyikli Baba gibiler gelmektedir. Bunlar «Evladı Nebi» muhabbeti ve son İlhanlı devrinde genişleyen Sünnilikten ayrılmıyan mutedil Şi'iliği yaymışlardır. Bunlar fakih ismini taşıyan «ulema» ya karşı tam halk kütlesi ruhunu okşayıcı neşideler söylerlerdi.

Mesela bunların:

Rum Abdalı gelür Ali dost deyü Hastalara gelir derman isteyü Hind'den bazirganlar gelir yaymır İkrarıdır koç yiğitin yoları Ak-pınarın yeşil gülü suları
* hırka giyer 'cba deyü post deyü
* sağlar gelür pirim Abdal Musaya
* pişer lokmaları açlar doyunnr
* fakihleri çeksem gelmez ileri,
* çağ argelir pirim Abdal Musaya

gibi «nefes» leriyle önünde çok pervasız oldukları Tanrı'ya «erbabsın sen koca Tanrı» diye hitap ederek söylenen münacatları, bütün beyleri ve erleri heyecana getiren eserlerdi. Osman Beğ'in muasırı ve . Sakarya havzasında komşusu olmakla beraber onu galiba görmiyen Yunus Emre'nin halka hitaben sade Türkçe ile söylediği şiirleri, bütün suları, çeşmeleri Allah'la konuşturan ilahileri Bursa'yı ve Gelibolu'yu fetheden Türkleri coşturuyordu.

Böyle vaziyette Orhan Beğ:

«Baba şarab sever» diye Geyikli Baba'ya bir katır yükü şarap gönderirse, Müslümanlığı fikir esaretinden, içtihada veda etmekten ibaret olan fakihler ve ulema elbette bir şey diyemezlerdi.

Zaten onların Bursa'da sayısı daha pek azdı:

1298 isyanı dolayısiyle siyasete karışan şeyh, ulema ve fakihlerden Bursa fatihlerine ait rivayetlerde ancak Türk dervişlerine pek yakın olanlarının zikri geçmektedir.

Bunlardan biri de Sülemiş isyanına katılıp, bir aralık onun tarafından Konya'yı idare ettiği anlaşılan Muhlis Paşa'dır. Bu zatın, Sülemiş tarafından (bu kumandanın biraderi ile birlikte) Mısır'a gönderilmiş olduğunu anlatmıştım. Orada bunlara Memlüklar tarafından dirlik verilmiş ve şeyh orada vefat etmiştir. Osman Beye ait somadan tesbit olunan rivayetlerde Sülemiş Osman Beğ'in maiyetinden biri gibi gösterilmişse, Muhlis Paşa da öyle gösterilmiştir. Osman Beğ zamanında kendisine iltihak eden fakih sıfatiyle Tursun Fakih Sultanöyüğü kadısı zikredilmektedir. Rivayetler onu da «fukara» yani dervişlerden biri olarak göstermektedir. Diğeri de Orhan'ın maiyetinde bulunan Sinaneddin el-Fakihidır, ki Orhan tarafından kendisine, sırf ilmine hürmeten, «paşa» lakabı verilmiş, fakir bir derviş iken zengin olmuş ve milletçe sevilmiştir.

Bir de üçüncü bir zümre olmak üzere, İlhanlılar devrinde zamanın ruhuna uymuş olan ulema vardır, İd bunlar beylerin sırf bir maneviyat diye tanıdıkları dine karşı çok içten bağlı olduğunu, şeriat ile yasa'nın sınırını titizlikle müdafaa ettiklerini biliyorlar ve ona müdahale etmiyorlardı. Kendilerine muahharen ulema-i rusüm adı verilen bu nevi ulemanın imzalan resmi evrakta görülmektedir. Orhan Gazi'nin Mekece vakfiyesinde, kendi oğullarından soma bu nevi ulemadan kim olduklarını öğrenemediğimiz Mahmud bn Abibekr, Abdulvahid bn Süleyman al-Sıvasi, Muhammed bn Mahmud Al-Mütatabbib (yani tabib), Dolacı bn Cemaleddin al-Hafız adındaki zatların imzalan bulunmaktadır. Bunlar buraya Orhan Gazinin zikri geçen vakfiyesinden ve diğer yazılardan (mesela o zamandan kalan yazma eserler üzerindeki notlardan) anlaşıldığı üzere, mükemmel Arab ve Fars dili kültürü getirmişlerdir. Mezkur vakfiyenin yazısı, o zamanın tarih, unvanlar ve noter tasdik ve şehadet şekilleri Arapça olan farisi divan dilinin mükemmel bir üslübiyle yazılmıştır.

Burada yan Şamani Türk süfiliği ile muvazi olarak Muhiddin İbn Arabi'nin, içtihad kapılarını açık bırakan yüksek tasavvufu yaşamıştır. İznik'te Orhan gazi tarafından tesis olunan ilk Osmanlı medresesinin ilk müderrisi olan Kayserili Davud bn Muhammed, Olcaytu ve Reşideddin zamanının mümtaz şeyhi ve Olcaytu'nun seferlerinde bile yanından ayrılmıyan dört şeyden birisi olan Kaşanlı Kemaleddin Abdunazzak'ın müridi idi. Üstadı gibi Davud Kayseri de Muhyeddin İbn Arabinin Fusüs adlı kitabına şerh yazmış ve onu, Reşideddin'in o zaman İlhanlı Ebu-Sa'id Han'ın veziri olan oğlu Hoca Giyaseddin'e itha'f etmiştir. Davud Kayseri'nin Fusüs şerhi daha kendi zamanında Altın-Orda merkezi olan Saray'da okunmuş ve orada Ali Şeyh Rükneddin Ahmet (öl. 1381) tarafından, farsi olarak, tertib edilen yeni bir Fusüs şarhi'ne esas olmuştur. Davud Kayserinin üstadı olan Şeyh Kemaleddin Abdurrazzak Kaşani'nin Kur'an tefsirinin Tebriz'de Rab'i-Reşidi Hane-kahı içini da yazdan bir nüshasından istinsah olunan ve bugün Bursa'-da Haraççı oğlu kütüphanesinde o zamanki Tebriz Rab'i-Reşidisinde gelişen kültürün nümuneleri sıfatiyle mahfuz bulunmaktadır. Davud Kayseri, Orhan Gazi ile oğlu Süleyman Paşa adına Arapça olarak ve muhtelif ilimlere ait ansiklopedik mahiyette bir eser yazıp ithaf etmiştir, ki nüshası Beyazıd Umumi kütüphanesinde mahfuz bulunmaktadır (N. 288).

İznik medresesinde Davud Kayseri'ye halef olan Taceddin Kerderi, o zaman Altın-Orda'da ve hatta Mısır Memlüklerinin yanmda bulunan «Kerderi-Horezmi» nisbetli alimler silsilesine mensup bir alim sıfatiyle İznik medresesini Altın-Orda'da ve hatta Mısır Memlüklerinin yanında bulunan ve Horezm kültürü ile bağlıyan bir şahsiyet olmuştur. «Kerderi» ismini taşıyan bir bey de, İlhanlıların Anadolu'daki büyük ümerası meyanında zikredilmektedir. Anadoluda Horezmli alim fakih ve beyler çok bulunmuştur. Fuzala'dan Fakih-i Horezmi adında birisinin Milas'ın hakimi Menteşeoğlu Orhan'ın maiyetinde bulunduğunu İBN BATTUTA zikreder. Burada bina olunan «Barçın» kalesi de aşağı Sırderya'daki Barçın (yahut Barçınlığ-kent) m ismini taşımaktadır.

Bursa ve İznik'de Arap dili kültürünün kuvveti, orada yazdan vakfiyelerden ve tasnif olunan eserlerden anlaşılmaktadır. Karaman ve saire gibi yerlerden gelen alimlerin yanında az sonra yerli alimler yetişmiştir. Can-darlı ailesi, Sultanönülü Bursa kadısı Koca Efendi (Mahmud bn Muhammed) -ailesi, Şemseddin Fenari ve Kutbeddin İzniki bu cümledendir. Gaziler muhitinde yetişen bu nevi alimler arasında kumanda işleriyle meşgul olanları da olmuştur. Saydan az olan bu ulema, umumun kültür seviyesi üzerinde pek az müessir olmuş ve bunların muhiti Yıldirım Bayazıd zamanında Bursa'yı ziyaret eden SEYYİD ŞERİF CURCANİ'ye Horasan ve Maveraünnehir muhitine nisbetle, çok geri kalmış bir camia olarak görülmüştür. Bu alim, o münasebetle söylediği bir şiirinde ilim güneşi Arap ufkunda doğmuş, Acem diyarında kemalini bulmuş, fakat Rüm diyarında örf çokluğu yüzünden ziyadan mahrum bir cirm (cirm-i semavi) olarak kalan güneş yakında tam olarak batar ve cehalet karanlığı bütün dünyayı alır» demiştir. «Örfün çokluğu» sözü, bu «Rüm» memleketinde şeriat ve İslam an'anelerinden daha çok, örf ve adetlerin, yasa ve askeri nizamın hakim olması demek olsa gerektir.

Fakat Temür-oğulları zamanında Anadolu'nun ve Osman-oğullarına tabi ülkelerin Doğu ile sıkı münasebet tesis etmiş olması, netice itibariyle hayırlı olmuş ve Seyyid Şerif Curcani'tiin zannettiği gibi burada İslam ilimlerinin tam olarak sönmesini değil, yeni ve taze bir sahada bir daha canlanmasını intaç etmiştir. Semerkand ve Tebriz arasındaki sıkı münasebetler yanında Anadolu'dan, Bursa kadısı Şemseddin Cezari ile adı geçen Bursa kadısı Koca Efendinin torunu Kadızade-i Rümi (öl. 1436 yılından biraz sonra), Abdurrahman Rümi, Şeyh Abdullah Ilak'i, Melihi ve daha başka alim ve ediplerin, Horasan'a ve Maveraünnehre giderek orada çalışmaları; ve Temürlüler ülkesinden ve Temür'ün veliahdi Muhammed Sultan Mirza'nın imamı ve meresesinin müderrisi olan Cemaleddin Ahmed Horezmi Bursa'ya gelerek, 1427 yılında burada vefatına kadar, tedrisatla meşgul olması; Sadeddin Teftazani'nin talebesi olan Heratlı Burhaneddin Haydar ile Uluğ bek'in nezdinde yetişen riyaziyatçılardan İkinci Murad zamanında Fethullah Şirvan'nin, Fatih devrinde de Ali Kuşçı'nın Osmanlı memleketine gelerek tedrisatta bulunmaları; Burhaneddin Haydar'dan Molla Husrev gibi fakihin, Ali Kuşçı'dan da Mirim Çelebi gibi riyaziyecinin yetişmesini intaç etmiştir. Bunun gibi Herat'tan gelen Ahmed Kutbeddin Acemi de Fatih zamanında İstanbul'da tesis edilen tıb şürasının reisi olmuştur. Doğu Türkistanda merkezi Aksu olan Çağatay hanlarından Yunus Han, Şahruh zamanında Tebriz'e ve oradan da Rüm'a (Anadolu'ya) gelerek bir müddet ikamet etmiş; Molla Fenari (öl. 1431) eserlerinden birini «Aksu şehrinin emirine» (ihtimal Emir Hudaydad'a) ithaf etmiştir, Ayni Molla fenari, Bursa'lı Kadızadei Rümi'ye riyaziyat tahsili için Semerkande gitme tavsiyesinde bulunmuştur. Molla Fenari ile Hızır Bek (öl. 1459) ve Hocazade (öl. 1488) o zaman Osman-oğulları memleketinde yetişen büyük Türk alimleridir. Bunlar din ve dünya meselelerinde taassuptan ari, muhakeme ve içtihad sahibi alimlerdi. Fatih'in mualümi olan Hocazade, üstadı Hızır Bey tarafından «akli selim» diye adlandırılmıştır. Hocazade Fatih'in isteğine uyarak dini ve felsefi meseleler hakkında filozof İBN RÜŞD'ün mütalaalarını cerhedip, bu yolda büyükçe bir eser yazmıştır. İbn Rüşd ile İBN TUFEYL'i 12. nci asırda işgal eden Yunan fikriyatı, Temürlülerin mütefekkiri olan Heradı Abdurrahman CfiıtıP-nin eserlerinde sönük bir şekilde aksetmiş; İstanbul'da yazan Hocazade ise, yalnız GAZZALİ'nin noktainazarını himaye etmekle kalmamış, ARİSTO'ımn Physik'inde ileri sürülen fikirlere de temayül göstermiştir.

Daha İstanbul'un fethinden ve Türklerin deniz yollarına tam olarak malik bulunmalarından önce Bursa, Altın-Orda ile Mısır ve Hicaz arasındaki kültür mübadelesi yeri olmuştur. Anadolu'nun «şimal memleketlerine» gidip gelen ölümlerden biri Ayıntaplı müverrih ve fakih Bedreddin 'Ayni olmuştur. Eflaki Dede'nin babası Şemseddin Ahmed de uzun seneler Altın-Orda başkenti olan Saray'da yaşayıp, hanlar nezdinde çok makbul bir şahsiyet olmuş ve orada (1360 yılında) vefat etmiştir. Kendisinden Saray'da büyük bir kütüphane miras kalmıştır. Coçı Ulusundan Bursa'ya, Edirne ve İstanbul'a gelen alimler daha çok olmuştur.

Bir de İstanbul, Bursa,. Konya, Kütahya kütüphanelerinde Altın-Orda şehirlerinde yazılmış, veya Horezm'de ve Maveraünnehir'de yazıldıktan sonra Altın-Orda'da bulunup, oradan Osman-oğulları ülkesine gelmiş olan müteaddid yazma eserler vardır, ki bunların pek çoğunda, Altın-Orda'da ve Kırım'da olduğu gibi, Osman-oğulları şehirlerinde yazdan temlik kayıtları bulunmaktadır. Bunlardan bir çok tashih edilmiş Sihah Cevheri, fıkıhdan Künye, tefsirden Keşşaf ve nahivden Mufassal nüshalarını gördüm. Büyük Selçukluların saray tabibi, Yahudi mühtedisi, filozof EBÜL-BEREKAT ÜL-BAĞDADİ külliyatının (Kitab al-mutabar) bugün İstanbul'da bulunan nüshası da (Es'ad Efendi, N. 1931), şimdiki Türkmenistanın Ebiverd kasa basında yetişen Ala Ebiverdi (Muhammed bn Zahir) tarafından Cürcaniye'de, sonra Canibek Han'ın huzuruna gelirken, Saraycık, Saray ve Azak şehirlerinde 1343-44 tarihlerinde yazılmış ve aslı ile mukabele edilmiştir. O taraftan bazı sağlam fikir sahibi alimlerin gelmiş olması da dikkati çeker;

Cemaleddin Aksarayi'nin damadı ve Altın-Orda payitahtı Saray'da vakıflar nazırının oğlu olan Fakih Mevlanazade Ahmed (öl. 1389):

«Dünyada en çok hayran olduğum şey, kendisine karşı konulmıyacak olan bürhan-kati' ve beni bir an düşünmeğe mecbur eden müşküller'dir» demiştir.

Saray, Astarhan ve Ükek şehirlerinde Temür'den sonra istinsah olunan yazma eserler, kütüphanelerimizde mevcuttur. Bunlar, bu şehirlerde ilim hayatının Temür'den sonra da durmadığını, devam ettiğini gösterir. Fakat Toktamış ve Baştemür oğulları ile Temür Kutlug ve Edüge oğullan arasında devam eden sonsuz mücadeleler neticesinde bu hayat durmuş, ilim ve sanat ehilleri dağılmış ve bunlardan bir kısmı Bursa, Edirne ve İstanbul'a gelmiştir.

Bunlardan Kırımlı Fakih Seyyid Ahmed, Fatihin:

«Sizin memleketiniz 600 müftü ve 300 musannif bulunan ma'mur bir ülke olarak tavsif olunurdu, bunlara ne oldu?» şeklindeki sorgusuna: «Memleketin idaresi liyakatsiz emirler eline geçti, o alimler, dahili kargaşalıklar neticesinde, dağıldı gitti; ben onlara erişenlerden biriyim», cevabını vermiştir. Bu zat ile üstadları Kerderli Hafizüddin Bezzaz ve Şerefeddin Kirimi, İkinci Murad zamanında Bursa'ya gelmişlerdir.

Uzun zaman Saray'da müftülük etmiş olan bu Hafizüddin Bezzaz da,, Buhara ulemasından Alaeddin Muhammed gibi, Çengiz Hanın Yasa'sını şeriat'e tercih eden tekmil Türklerin, bu arada Temür'ün de kafir olduğuna dair fetva veren ve Edüğe Beği yasa aleyhine teşvik edip şeraitçi yapan bir fakihdir. Hafizüddin Bezzaz, 1411 de İstanbul ve Kırım yoluyla hac seferinden dönmekte olan Semerkand şeyhülislamı Mevlana İsameddin'e, burasının devlet idare işlerinde tesiri olması yüzünden memlekette asayışın haleldar olmasına sebeb olan bir şahsiyet gibi görülmüştür [-242]. Onun Bursa'ya gelmesi, Osmanlı fikir hayatı için büyük bir kazanç olmamıştır. İmam Ebu Hanife'yi müdafaa, ederek İmam bazzali'ye karşı yazdığı reddiyesi sönük bir eserdir. Maveraünnehir'de Temürlülere uyarak yasa, yargu ve tamgayı caiz gören Mevlana İsameddin gibi «ulemai rüsüm» ün nüfuz sahibi olduğu bir zamanda, halis şeriatçi olan ulemanın bazısı batı ülkelerine gitmiş ve buraya gelip şeriat için memleketlerinde Temür ve oğullarından çektikleri dertleri dökmüşlerdir.

Osmanlı devletinde İslam an'anelerini ve şeriatı yükseltmek yolunda muvaffakiyetle çalışanlar ve bu memlekette yeni bir cereyan yaratanlar, Mısır ve Suriye'den gelen ve getirilen alimler ve fakihler olmuştur. Bunlar Doğuya, Çengizliler ve Temür zamanında yaşatılan mzama, ve şiilik temayülleri-ne karşı müthiş bir düşmanlık hissi beslemişler, ve belki de Doğudan gelen her şeyi şiilik telakki etmişlerdir. İkinci Murad zamanında Osmanlı memleketine gelmiş olan İbn Arabşah, bu gibi fikirleri ve taassubu da beraber getirmiştir. Fatih zamanında büyük nüfuz sahibi olan Mısırlı müfessir Molla Gürani de bu nevi ülemanın öncüsüdür. Bunların Osmanlı efkarı üzerindeki tesiri çok büyük olmuştur. Hafizüddin Bezzaz'ın fıkıha ait eserleri, şeyhülislam Ebussuüd Efendi'yi fıkıha ait bir eser kaleme almaktan menedecek kadar büyük bir otorite teşkil etmiştir.

Kendisi alim olduğu kadar alimleri iyi takdir etmeyi de bilen Fatik felsefi ve riyazi meseleler üzerinde yapılan münakaşaları saatlarca, hatta günlerce dinlemekten usanmazdı. Onun devri, ilim ve fikir hayatının en yüksek bir devri olmalı idi. O, Garp ile Şark'ın ortasında bir devlet kurduğunun farkında idi. Fakat, Halife Me'mun zamanındaki ya'kub al-Kindi ve Muhammed bn Musa al-Horezmi, Horemşahlar ve Gazneliler zamanındaki El-Birüni gibi, klasik ilmin neresine yapışmak ve hangi eserleri tercüme ederek, ilim sahasında eskiden kazanılanlarla kendi zamanındaki ilmi zenginleştirmek ve onları ikmal etmek icabettiğini bilen ve yol gösteren büyük alimlerin devri ile Fatih'in devri arasından asırlar geçmiş ve arada bir bağlantı kalmamıştı. Fatih, dini ve felsefi meseleler üzerinde Rum papaslarıyla konuşmuş, hatta onlara kendisinin feragaünefsi ile İslamiyete olduğu kadar Hıristiyanlığa da hürmetkar, hatta hiç bir dine mensup olmıyan bir hükümdar intibaını vermiş, dini ve felsefi meselelere ait bazı eserler tercüme ettirmiştir. Fakat bunlar, ehemmiyeti tali derecede kalan eserler olmuştur.

Fatih klasiklerden PTOLEMEÜS'ün Coğrafya'sını bunun eski Arapça tercümelerinden habersiz olan Trabzonlu Rum alimi AMYRUTZES'e, kendi nezareti altında, tercüme ettirmiştir (nüshaları Ayasofya kütüphanesinde 2596 ve 2610 da bulunuyor). Fakat bunda da çok indi kısaltmalar yapıldığı gibi, coğrafi isimleri asrileştirmek gibi, tahrifler (mesela Skyth yerine Memalik Tatar ve bazı Önasya şehirlerinin somaki isimlerini almak) yapıldığından bu teşebbüs ilimde bir terakki teşkil etmemiştir. Maamafih bu devirde Müslüman aleminin hiçbir köşesinde Fatih'ten başka bir hükümdar Ptolemeüs'ün eserini yeniden Yunancadan Arapçaya tercüme ettirmek gibi işlerle meşgul olamazdı. Gerek Fatih ve gerekse oğlu Bayazıd, kendilerini Avrupalılarınkine nisbeten daha mütekamil bir medeniyete mensup telakki etmişler ve o zaman Avrupa'da baş göstermekte olan fikri inkişaf alametleri bu iki hükümdarın dikkatini celbedecek kadar kuvvetli olmamıştır. Bilakis o zaman Avrupalılardan bir çokları - o cümleden Marten Luther - Türklerin teşkilatım idealize etmeğe başlamışlardı. Muhakkak ki, Fatih İslam medeniyetinin mükemmeliyetine inanan, hakiki sünni, fakat realist görüşlere ve liberal fikirlere malik bir Müslümandı. Oğlu Bayazıd ise, Avrupa ilimlerine küfür nazariyle bakan mütaassıp ulemanın tesirinde olduğundan onun zamanında Yunanca'dan tercümeye ehemmiyet verilmemiştir. Fatih'e kitapdarlık eden Tokadı alim'ınevlana Lütfi, Yunan eserleri ile aşinalık peyda ederek «Eflatun felsefesi ve Delos» gibi kıymeti az bir mevzu üzerinde Taz'if al-Mazbah isminde bir eser vücuda getirmişti. Bu zat, eserlerinde zındıklık işleri arayan mutaassıp ulemanın jurnalları üzerine İkinci- Bayazıd tarafından (1494 te) idam edilmiştir.

Fatih'in İstanbul'daki külliyesi, camii ve «Medaris-i semaniye» si, bir ilim müessesesi olmak itibariyle, İslam.aleminde bir şaheserdir. Burada görülen büyük pilanldık, Türk tarihinde ancak İlhanlılar devrinde Tebriz (Şen-bi-Gazan ve Rab'i-Reşidi) ile Temürlüler, devrinde Herat ve Semerkand'de görülmüştür. Bu «külliye» de müsbet ilimler ide tedris edilmiş, fakat bu tedrisat münhasıran şarklı alimler tarafından ve şark bakımından yapılmıştır. Fatih, Götenberg'in (1450) matbaa icad ettiği devirde yaşamış, hatta bazı matbu eserleri bile görmüştür. Fatih ve Bayazıd devrinde İtalya'da artık Dante ve Boccacio zuhur edip geçmiş, Amerika keşfedilmiş, Copernik Ptolemeüs'ün nazariyelerini yıkmak için uğraşmış, fakat İstanbul'da Mirim Çelebi bu Ptolemeüs'ün Elmagesti kitabından alman malümata istinaden eserler yazmakla meşgul olmuştur. Fatih'in hocası ve «Tehafut al-Tehafut» müellifi Hacızade Mustafa, mantık ve tabiiyat ilimlerinde 13 üncü asrın kompelatörü olan Esireddin Ebherinin usaresinden Hidaeyt ül-hikme'ye ve kelamda 14 üncü asır alimi Adudeddin İci'nin al-Mevakifine haşiyeler yazmakla vakit geçirmiştir. Fakat Ruıatetfon alman büyük bir merkezde yaşama, bu alime her iki müellifin eserlerincteAdrleri geçen eski Yunanlı alim ve filozofların fikirlerini asıllarından öğrenmeğe ve bu yolda aranmağa vesile ve sebep olamamıştır. Aristo'nun Physik'ini dahi Arapça tercümesinden öğrenmiştir.

O büyük ihtişam içinde görülen bu tereddi'de tasavvufun taammüm etmesinin de amil olduğu muhakkaktır. Şahruh zamanında fikri ve içtimai geriliği temsil eden ulema ve meşayihten Şeyh Zeynüddin al-Havafinin halifesi Şeyh Abdullatif al-Makdisi Türkiye'ye Zeyni tarikatını getirdi. Molla Fenari gibi alimler bile bu tarikate intisab ettiler. Bu tarikat yüksek ahlaka ve sünnete dayanan bir tarikatti; onun yaydması, vaktiyle İbn Battuta'nın dikkatini çekmiş, bilhassa Kadı Bürhaneddin ile Yıldırım Bayazıd zamanında kemalini bulmuş olan içtima'i ahlak düşkünlüğünün düzelmesine sebeb olmuştur. Fatih'in şeyhi ve ahlak metanetinin timsali olan Şeyh Vefa gibi müverrih aşıkpaşazade de bu tarikate mensuptu. Zeyni tarikatının arkasından Nakşibendi tarikati geldi. Bu tarikatin büyük şeyhi olan Hoca Ubeydullah Ahrar'ın «manevi huzuru» nu Fatih Sultan Mehmed seferlerinde bile hissediyordu. Halbuki bütün bu zeyni ve nakişbendi şeyhleri Horasan'da Temürlülerin yaşattığı Türk devlet sistemi ile Ulug Beğ'in temsil ettiği müsbet ilimlerin ve Baysungur'un temsil ettiği güzel sanatların düşmanı idiler.

Bir taraftan orijinal hususiyetler arzetmek, diğer taraftan umumi İslam ve İran medeniyetini benimseme işi geliştikçe bu orijinal hususiyetleri kaybetmek, İLK OSMANLI EDEBi HAREKETLERİ'nde de müşahede ediliyor. Osmanlıların Bizans ülkesini işgalleri esnasında Türk dilinin gösterdiği kudret hayranlıkla müşahede edilir. Sultanlar ve beyler Bizanslılarla çok karıştüar. Keza harplerde alman esirlerin beştebirinin «kulluk» sıfatiyle ahali araşma dağıtıp «devşirmek» te çok tehlikeli bir siyasetti. Maamafih Osmanlı Türkleri bunları kolaylıkla yapabildiler. Sekenesi Hıristiyan olan yerleri Türklere timar olarak vermek de tehlikeli bir tedbirdi. Afganistan'da bugün Türkçeyi unutmuş olduklarını yukarıda (b.t. 147) zikrettiğim Moğol ve Türk «Hezare» lerinin Farslaşmasmda «çerik yurd» (timar) larında kendilerine nisbeten ekseriyet olan ve Tacikçe konuşan Müslüman köylüleri «boğul» sıfatiyle bulundurmaları amil olmuştur. Fakat Balkanlarda Osmanlılarda tebaanın Hıristiyan, timar sahiplerinin Müslüman olması Türkleri tebaa arasında temessulden kurtardı. Hıristiyanlar arasında azlık olarak yaşıyan Türklere kendi milliyetlerini muhafaza için İslamiyetin mükemmel bir dayanç olduğu, Litvanya'da Toktamış Han'dan kalan Tatarların 17 nci asra kadar kendi dillerinde konuşmuş ve Türkçe duaları geçen asra kadar bilmiş olmaları ile de sabittir. Herhalde ilk Osmanlıların İslam dininin Hıristiyanlığa üstünlüğü kanaatleri ve Türklerin hakim millet olarak yaratıldığına dair inanları çok kuvvetli olmuştur: Selçuklular zamanında olduğu gibi, Türklerin, hatta şehzadelerin gavur memleketine gidip Hıristiyan olmaları, Rumca konuşmaktan hoşlanmak, hatta Celaleddin Rumi gibi, onların dilinde şiir söylemek, Osmanlılar zamanında artık görülmemektedir.

Bizans menbaları, daha Orhan Beğ zamanında Bizansa ziyafete ve düğüne gelerek orada günlerce kalan Türklerin Bizans medeniyetine karşı hiç bir meclübiyet hissetmediklerini, bilakis saraylarında misafir oldukları Bizanslıların ayin ve adetleri ile alay ederek gördüklerini ve Bizanslıların bunlara ses çıkarmamak mecburiyetinde kaldıklarını anlatırlar. Orhan zamanından Fatih'e kadar Bursa, Gelibolu ve Edirne'de yazdan farisi ve arabi vesikalardan, Arab dil ve kültürünün bu iki şehirde kuvvetle temsil edildiği görülmekte olduğunu anlatmıştım. Buna rağmen Orhan'ın 1349- 1358 yıllarında, oğlu Birinci Murad'ın 1366 - 1385 - 1386 yıllarında, Yıldırım'ın oğlu Emir Süleyman'ın 1404 yılında yazılan Türkçe temlikname, berat ve muafiyetnamelerinin dili, Arap ve Fars dilinin te'sirinden uzak, sade ve sağlam bir Türkçedir. Bunlar, Selçuklular zamanında yazılan Türkçe yazılar gibi, vokalleri, harekelerle yazılmış olup şiveleri halis Oğuzcadır. Milli tarih anlayışı da YAZICIOĞLU ALİ'nin eseriyle yolunu tayin etmiş oldu. Yani «Rum Türklüğü» kendisini, tarihi Rum Selçuklulariyle başlanan bir Türk Camiası olarak tanınmıştır. Fatih'in Türkçeden ziyade Arapça ve Farsçaya ehemmiyet verdiği ve sade Türkçeye fazla kıymet vermediği görülüyorsa da, tarafından neşrolunan Kanunname-i ali-Osman, dil itibariyle, oldukça temiz ve tekellüfsüzdür: Baş yanlıb kan çıksa otuz nkça alına, kemük çıksa utacdu olsa, baş yarayan bay olsa bin akça, daha ziyade gücü yetse yüz akça cerime alına. Ekine inek girse dört çomak urub dört akça alınır. Hükümdarların ismi ile böyle sade Türkçe kanunlar ve fermanlar neşri, Doğuda Uygur yazısı kullanıldığı zaman görülmüştür. Bazı Osmanlı bey sülaleleri doğrudan doğruya Türk an'anelerinin hamisi olarak görülüyorlar. Osman Gazi'nin arkadaşı İygud (ihtimal Uygur yahut Aykud, Aykur) Alp, onun oğlu Kara Ali Beğ, onun oğlu Temürtaş Paşa, onun oğlu Umur beğ bunlardandır. Umur Beğ'in 1485 ydmda Bursa'daki camiine rekzettirdiği Türkçe uzun bitiktaşı, dilinin temizliği itibariyle, çok mühimdir.

Az sonra Osmanlı sahasına giren Germiyan-oğullarında da Türk milli an'anesi kuvvetle yaşamıştır. Bunlardan Ya'kub Beğ bn Süleymanşah'ın, 1414 yılında Kütahya'daki medresesine rekzettirdiği Türkçe büyük bitiktaşı, Türk dili tarihi bakımından çok mühim bir vesikadır. Burada beşinci satırda kitabeyi yazdıran Ya'kub Beğ babası Süleymanşahı, eski Türk şamani akideye göre, adı ile anmaktan çekinerek «Güldü babam» şeklinde zikretmiştir. Eski Göktürk ve Uygur kitabelerinden sonra taşa yazılmış Türkçe vesikalar sıfatiyle ancak Temür'ün Ulutav'daki Uygurca kitabesi, soma da bu Bursa ve Kütahya kitabeleri gelir. Bu devirde Türk edebiyatı, namına mevcut Türk dervişlerinin sade Türkçe yazdıkları dini manzumelerden Bursa'da Umur Beğ tarafından vakfedilenleri, o zamanki Türk ümerasının ruhani ihtiyaçlarının pek basit olduğunu gösteriyorsa da, bunların sırf bir iç tekamil neticesinde yükseldiğini müşahede etmek çok tatlıdır. Bunlar her nevi tekellüften ari olup, tam bir samimiyet ruhunun hakimiyeti altındadırlar.

Türkistan'da maruf olan lonca teşkilatının, Önasya fütüvvet teşkilatlarıyla teması neticesinde Anadolu'da almış olduğu mütekamil şekil demek olan Ahilik, Osmanlı beylerini de içine almıştı. Seyyah İBN BATTUTA'nm Tebriz'de (İlhanlılarda), Kayseri'de (Ertene-oğullarında), Kırım'da ve Saray'da görüp hayranlıkla anlattığı Türk kadını, onun cemiyetteki açık ve saygılı mevkii de bu dervişlerce pek tabii bir hal telakki edilmiştir. Hülegü'nün sarayında kadın şamanların mühim bir yer tuttuklarını biliyoruz; ilk Osmanlı devrindeki Türk dervişleri arasında da kadın Bacılar bulunmuştu.

Anadolu'ya Osman'ın babası Ertuğrul Beğ ile beraber geldiği rivayet olunan Baba İlyas'ın, bunun oğlu Muhlis Paşa'nın torunu olan müverrih aşıkpaşazade Ahmet Derviş, tarikat itibariyle zeynici olmakla beraber, yaratılışı ve tefekkür tarzı itibariyle eski Türk dervişi olarak kalmış; o da beyler ve sultanlarla beraber muharebelerde bulunmuştur. Onun Tarihi ali Osman'ı Doğuda, Uygur harfleriyle yazılmış olup bize ancak bazı parçalan malüm olan Temür ve ilk Şıbanlı devri tarih-i Hanileri tarzında sade, veciz, dürüst, fakat kronoloji hususunda ihmallerle dolu olarak yazılmıştır. Türk dervişlerinin yazılarında askeri bir milletin ruhuna uygun motifler vardır. Orhan Gazi'nin maiyetinden Şeyh Mahmud'un, Süleyman Paşa'nın (1357 de) Gelibolu'ya sallarla geçmesini, denizi seccade üzerinde geçen derviş-azizlerin kerametine benzeterek yazdığı güzel bir beyit vardır.

Temür ve oğulları zamanında Doğu ve Batı Türk temasları, edebiyat sahasında da feyizli neticeler vermiştir. Irak ve Azerbaycan'da ekser muamele Farsça olmakla beraber bu dili anlamıyan Türk zümrelerine, keza Temürlülere yazılan yazılar Uygurca olmuştur ve Uygur kültür geleneği Kara-koyunlu ve Akkoyunlu zimamdarları arasında yaşamakta devam etmiştir. 1448 yılında Tebriz'e gelen Osmanlı elçilerine Karakoyunlu Cihanşah Beğ Mogol (Uygur) hattı ile yazdı bulunan Oğuzname'yi göstererek, ondan bazı şeyler anlatmıştı. Böyle Uygur, yazısıyla yazılmış Oğuzname, Osmanlılarda da mevcut olmuştur, ki YAZICIOĞLU ALİ bundan bahseder. Akkoyunlular devrinde resmi dil olarak Farsça ile beraber Türkler arasında Uygur yazılı doğu-Türkçesi de kullanılmış olup, fermanlarının başına daima doğu-Türkçesiyle «sözümiz» diye yazmışlardır. Bunu Fatih Sultan Mehmed de taklid ederek, «Sultan Muhammed Bek sazümiz» diye yazdığını zikretmiştim. Fatih'in Otlukbeli fetihnamesi, Akkoyunlu beylerine bildirmek için olacak, ki Uygur harfleriyle ve doğu Türkçesiyle yazılmıştır. Yarlıg, «Sultan Muhammed Han sözüm» başlığıyla başlamıştır.

Umumiyetle Temürlüler devrinde Uygur yazısıyla inkişaf eden Türkçe edebiyat Fatih zamanında İstanbul'da alaka uyandırmıştır. Bu gibi eserlerin bugün Avrupa kütüphanelerinde bulunanlarının bazıları İstanbul yoluyla gitmiştir. Fatih'in sarayında Uygurca öğrenilmekte idi. Kutadgu Biliğ'in 1439 yılında Herat'ta Uygur harfleriyle yazılmış ve sonra Tokat'a getirilmiş olan " bir nüshası, 1474 yılında İstanbul'da yaşıyan «bahşı» (yani Uygurca yazı işleri mütehassısı) Abdurrazzak için İstanbul'a getirtilmiştir. Sonradan buradan Viyana hükümdar kütüphanesine götürülen bu nüsha şimdi matbudur. Bundan maada bugün İstanbul kütüphanelerinde Uygur yazdı Çağatayca eserlerden 'Aybet ül-hakayık'ın 1442 yılında Semerkand'de yazılan fevkalade güzel bir nüshası (Ayasofya, N. 4012) bulunduğu gibi, bunun başka bir nüshadan 1479 da İstanbul'da yine Uygur harfleriyle istinsah edilen nüshası da vardır (Ayasofya, N. 4557). Bir de Topkapı sarayında Temürlülerin Uygurca yazılı şecere'si bulunmaktadır (N. 2152) ki Temür'ün, ecdadının, oğul ve torunlarının resimlerini ve onlara ait kısai kayitleri, ezcümle efsanevi Alangua'nın, Buddizm tesiriyle yapıldığı anlaşılan, muhayyel bir resmini, yanında bir kurt resmi de olduğu halde, ihtiva etmektedir. Fatih zamanından kalan Uygurca alfabe kitapları ve listeleri de bize kadar gelmiştir.

Temürlülerle temaslar Karakoyunlu ve Akkoyunlularda Arap yazısıyla Türkçe edebiyatın gelişmesine sebep olmuştur. Gerçi Azerbaycan, biraz sonra anlatacağım gibi, acem tipi nefis edebiyatın ve san'at eserlerinin meydana gelmesinde önde gelmiştir. Fakat Heratlı şair BENNAYİ'nin Irak ve Azerbaycan Türkleri - en çok Türkçeye ehemmiyet veren Çağatay ve Hora-san Türklerinden farklı olmak üzere - Farsça şiire ön veriyorlar dediği de doğrudur. Temürlüler devrinden sonra Türk dili Farsçanın yanında yer tuttu. Karakoyunlu Cihanşah'ın Farsça ve Türkçe şiirler mecmuası olduğunu anlatmıştım. Bunun nüshası British Museum'de bulunmaktadır. Müverrih LaRİ'nin anlattığına göre, Uzun Hasan Kur'an'ı Türkçeye tercüme ettirerek okuturmuş. Azerbaycan'da Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmenlerinin hakimiyeti, Oğuz şivesinin burada tam olarak hakim olmasını temin etmiştir. Temürlüler'den Ebu Sa'id Mirza'nın Uzun Hasan'a Uygur ve Satır arasında Arap harfleriyle yazmış olduğu uzunca ve o zamanın siyasi tarihi için çok mühim bir mektubu bize kadar gelmiştir. Uzun Hasan'-m oğlu Ya'kub Beğ, Farsça divanı ile birlikte Türkçe şiirler de bırakmıştır [261 a]. Ya'kub Beğ, Camı'nin eserleri gibi, Hüseyin Baykara ve Alişir Nevayi'nin eserlerini de severek okurdu. Onun himaye ettiği Bakülü şair Habi-bi'nin şiirleri, artık Fuzuli devrinin başlandığını gösteriyor.

Osmanlı Türkleri ile Doğu Türkleri arasındaki kültür münasebetleri şimal yoluyla da teessüs etmiştir. REŞİDEDDİN'in eserlerinden bazıları İstanbul'a Saray şehri yolu ile gelmiştir. Ayasofya'daki (N. 2181) Es'ile u Ecvibe kitabı nüshası, Canibek Han zamanında (h. 744 te) Saray'da bulunduğunu bildiren bir milli kaydini ihtiva etmektedir. Yukarıda anlattığım gibi, bu eser Reşideddin'in din ve felsefe meselelerine ait en mühim telifidir. Altın-Orda hanlarından yukarıda zikri geçen Seyyid Ahmet Han bn Ahmet Han'ın Astarhan'ı idare eden oğlu Kasım Sultan'ın kütüphanesi için Farsçanın yanında Uygur harfleriyle Moğolca yazdan bir Şu'b-i pençgane (beş milletin şeceresi) nüshası Topkapı Sarayı kütüphanesinde (N. 2937) bulunmaktadır. Vezir Reşideddin tarafından telif olunan ve ismi yukarıda (b.t. 258) zikredilen bu kitabın dünyada malüm bu yegane nüshası, İstanbul'a Coçı Ulusu yoluyla, herhalde oradaki hanlar tarafından hediye olarak, gelmiştir. Fakat bu nüsha, yazı şekline nazaran, Maveraünnehirde yazılmış, yani oradan Altın-Orda hanına gönderilmiştir. Altın-Orda ile Temürlüler ülkesi arasındaki kültür münasebetlerini, yazılarımın birinde izah etmiştim.

Bu yazıya şunları da ilave etmek gerektir:

Sultan Hüseyin Baykara'nın kızkardeşiyle evli olan Altın-Orda hanı Ahmet Han (bn Küçük Muhammed)'ın oğlu Bahadır Sultan, 1485 yılında ve kızkardeşleri ile birlikte Herat'a geldiğinde, Hüseyin Baykara bunların huzurunda Çengizliler usulünde bir kurultay tertip edip bol kımız ve şarap kullanılan ziyafetlerde şark ve şimal havalarını çaldırmış, şair Alişir Nevayi de Çengizlilerin an'anelerini canlandırarak bu kurultay ve Bahadır Sultan için güzel bir «saki-name» yazmıştı ki nüshaları İstanbul yazmaları arasında bulunuyor. Rus kaynaklariyle de bize malüm olan Bahadır Sultan'ın bu Herat ziyareti, oradaki mutantan kabuller ve Temürlülerin Altın-Orda'ya karşılıklı ziyaretleri, bu kültür münasebetlerini samimileştirmiştir. Temüriüler'den Alaüddevle Mirza maiyeti ile birlikte Altın-Orda'ya gelerek yedi sene kalmış, sonra gidip tekrar Herat'ta hükümdar olmuştur. Fatih ve Bayazıd II. zamanında yaşıyan Kazan hanı Mehmet Emin Han'ın Herat ve Semerkand hükümdarları ile sanat ve edebiyat sahasındaki temasları, tarihlerimizde kayıtlıdır. Kırım ham Mengli Gerey'in «Sayın Han» tesmiye ettiği bu hana, 1513 te yazdığı anlaşılan Çağatayca uzun bir mektubu vardır ki, içinde bulunan ve hanın eseri olan manzum parçalar tamamiyle Alişir Nevayi üslübundadır. Zaten bu hanın oğullarının müverrihi olan REMMAL HOCA'nın Tarihi de, Kırım'da «Hüseyin Baykara ve Alişir Nevayi» an'anesinin kuvvetle yaşamış olduğunu göstermektedir.

14. üncü asırda Türklüğün her tarafında acem zevkiyle yazılan Türkçe Divan edebiyatının birden parlaması Fars dilinin pek az bilindiği Altın-Orda'da ve Horezm'de daha geniş mikyasta görülmüştür. Çağatay Ulusunda Kabilşah Han gibi, ondan önce (1342 de) vefat eden Altın-Orda şehzadesi Tenibek de bu nevi şiirler yazmakla meşgul olmuşlar ve etraflarına şairler toplayıp, onları, o zaman için klasik sayıldığını yukarıda (b.t. 83) anlattığım acem şairlerinin eserleri tipinde, sadece tercüme değil, kendi ruhlarına uygun bir şekle sokulan iktibaslar şeklinde eserler vücude getirmekle vazifelendirilmişlerdir. Bunlardan Kutup isminde birisi, NİZAMİ'den alarak, bu Tenibek için bir Hüsrev ü Şirin; Hisam Katib isminde biri de, FERİDEDDİN 'ATTaR'dan alarak, bir Cemceme Sultan tertip etmişlerdir. Canibek Han'ın başveziri olan Mahmut Hoca Tarhan Kongırat'ın himayesini gören Horezmi ve Hocendi ismindeki iki değerli şair de yine İran biçiminde «gazel» mecmuaları bırakmışlardır. Seyf Sarayı isminde bir şair de Ahmet Hoca Sarayi, Togluk Hoca, İmad Mevlevi, Kadı Muhsin vesaire şairlerle karşılıklı tesirlerde bulunarak gazeller bırakmışlar; bu Seyf Sarayi Mısır Memlükları yanında bulunurken Sa'di'nin Gülüstan'ını Kıpçak Türkçesine tercüme etmiştir. Altın-Orda'dan Mısır'a gelerek Memlükların yanında Türkçe eserler yazan zevattan Mahmud bn Abdullah al-GüIüstani al-Sarayi, İbrahim Şeyh Sarayi, Şeyh Ahmet bn Ali-Yezid al-Sarayi de zikretmeden geçemeyiz. Orada fıkha ait yazılan Kıpçakça eserleri Bursa ve Edirne'de sevilerek okunduğu bu nevi eserlerin bu iki şehir ve İstanbul kütüphanelerinde mevcut yazma nüshaları üzerinde bulunan kayıtlar göstermektedir. Coçı Ulusunda ve Mısır'da bulunarak her iki memlekette Kıpçakça eserler yazmış olan Seyf Sarayi'nin şiirlerine Germiyanlı şair Ahmed Da'i tarafından nazire yazılmıştır, ki Altın-Orda-Mısır medeni münasebetlerinin Marmara havzası Türkleri üzerindeki tesirini göstermek bakımından dikkate şayandır.

Bütün bu nevi edebiyatın örneği İran eserleri olduğuna göre, bunların her yerde müstakilce meydana geldiğine hükmedilebilirdi. Fakat başlangıçta bu işte Acem şiiri ekseriya ancak bir «model» işini görmüş; asıl yaradış işi, Türkler arasında danışıklı bir kültür hareketi olmuştur.

Şair Seyf Sarayi'nin eserlerinde:

Horasan ve Azerbaycan şairi Pur Hasan Esferayini ve Altın-Orda şairi Hocendi'yle; Azerbaycan şairi Kadı Burhaneddin'in şiirlerinde yine bu Hocendi ve Azerbaycanlı Nesimi ile; Çağatay şairi Nevayi'de bu Nesimi ile, ve Altın-Orda şairlerinden Horezmi ve Kerderi ile; Anadolu'da Germiyanlı şairi Ahmed Dai'nin şiirlerinde Altın-Orda şairi Seyf Sarayi'den başka Azerbaycanlı Pur Hasan ile bağlılıklarını gösteren parçalar, yahut nazireler bulunmaktadır.

Anadolu'da bu «divan edebiyatı» nın ve yine İran tipinde Türkçe yüksek tasavvuf edebiyatmın meydana gelmesi ve gelişmesi cihetine gelince, yukarıda bu tip şairlerden Dehhani"yi zikretmiştim. Ondan soma, belki de onunla aynı zamanda bu hareket Kırşehirli aşık Paşa'nın Celaleddin Rumi'nin «Mesnevi» si tipinde vücuda getirilen ve 12.000 beyitten ibaret büyük eseri olan Garibname'si ile hız almıştır. Bu zat, Sülemiş isyanı sonunda Mısır'a gitmiş ve orada (1309 da) vefat etmiş olduğunu zikrettiğim Muhlis Paşa'nın oğlu olup, Temürtaş Noyan'ın Anadolu valiiumumiliği zamanında bu noyanın yanında yüksek mevki sahibi olmuş, onun mağlübiyeti ve firarı dolayısıyla Mısır'a gitmiş, sonra dönüp gelerek 1332 de Kırşehir'de vefat etmiştir. aşık Paşa'dan önce Anadolu'da Fars dil ve kültürü pek kuvvetle yerleşmiş bulunuyordu. Yukarıda (b.t. 204, 205, 277) anlattığım gibi, burada kuvvedi bir İran unsuru vardı. Aziz Astarabadi'ye göre, Kadı Bürhaneddin zamanında dahi «umum Anadolu ahalisi Farsçaya mail olup, bu memleketin sekenesinin ekseri Farsça konuşuyor (yani konuşabUiyor) du. Resmi muamelede Farsça kullanddığı gibi, edebi faaliyet, nazım ve nesir işleri de hep Farsça» idi. aşık Paşa da, yüksek tasavvufa ait fikirlerini Farsça bilmiyenlere aşılamak maksadiyle kaleme aldığı eserini, böyle bir zaruret yüzünden Türkçe yazmış olduğundan dolayı i'tizar söylemek mecburiyetini hissetmiştir. Yine o muhitte yetişen şair Mesud bn Ahmet, 1352 de bir Farsça eseri manzum olarak tercüme ederken, bu işi «Tat ve Mugal'ın alkışına mazhar olmak emeliyle Türkçeye çevirdiğini, fakat Türkçenin Arapça ve Farsçaya nisbeten ifadede acizliği yüzünden utancından vücudunun yansı erimiş olduğunu» anlatmıştır. Aslen Germiyanlı olan bu zat «Tat» demekle şehirli Türk ve Taciki toptan tesmiye etmiş olsa gerektir.
Devlet işlerinde öncülük, Türkçeden başka bir dil bilmeyen Sakarya boyu gazileri eline geçince, edebi faaliyet te Fars kültürünün hakim bulunduğu orta Anadolu'dan Uc'lara geçti. Bidayette Orhan, hatta Birinci Murad zamanında dervişlerin neşidelerinden başka burada bir edebi faaliyet olmamıştır. Müverrih ALİ'ye göre, Orhan ve Murad Beğler zamanında «şu'ara şöyle dursun, sade nazma kadir bazı varsağı-gü'ler dahi şöhret bulmamıştı». Fakat Osmanlı ülkesinde şiir hayatı başlanırken, buradaki beğlerin tam himayesine ve münevverlerin alkışına mazhar olduğundan şairler Türkçe yazdıkları yüzünden artık mahcubiyet hissetmemişlerdir. Buradaki edibler diğer Türk illerindeki edebi hareketlerle de temas tesis ettiler. Osmanlı ülkesine ilhak edilmiş olan Germiyan ili şairi Ahmet Da'yi'nin ve Karamanoğulları şairi Nizami'nin şiirlerinde dahi, galiba önce Horezmli Türk şairlerinden yayılan ve Azerbaycanlı Nesimi'de de görülen «üstüne» mısralı şiirlerin Temür zamanında yetişen şair Sekkaki'de ve Lütfi'de müşahede ektiğimiz «koşuk» şekli (remel-i müthemmen makdhüf ile birleşen Türkçe vezin) görülüyor, ki sonra Çağatay ve Osmanlı şairlerinin ve muhtelif Türk sultanlarının şiirleri arasında da görülmektedir.

İlk Osmanlı devrinde yetişen şairlerden Yıldırım Bayazıd zamanında yaşıyan Şeyhi ile Ahm'edi, İkinci Murad zamanındakilerden 'Atayi, Yazıcı-oğulları Ahmet ve Mehmed ile Fatih zamanında yetişen ve bu padişahın üstadları olan Sinan Paşa ile Ahmet Paşa ayrıca zikredilmek icap eder. Bunlardan Ahmedi ile her iki Yazıcıoğlunun eserleri, Doğu Türkleri arasında da maruf olmuştur.

Bunlardan başka:

Fatih ile oğulları Bayazıd II ve Cem Sultan da şair olup, şiir mecmuaları bırakmışlardır.

Bu ilk devirlerde yetişen Önasya Türk şairleri arasında hiçbiri, Temürlüler'in Nevayi'si kadar millete heyecan verici fikirler ortaya atan ve İran örneğini zahiri tekellüfe münhasır bırakarak, orijinal eserler veren, o kadar verimli ve millet içinde cazibesi çok güçlü birisi görülmüyor. Fakat bunlar, saydan daha çok olup, Nevayi'nin Horasan'daki halefleri gibi Fars unsurunun seline uğramış olmadıklarından, mesaileri daha semereli olmuştur. Bununla beraber aralarında en büyüğü olan Germiyanlı Şeyhi, İran şairi Nizami'yi Türk anlayışına göre tevsi etmekte kendi muhayyele genişliğini ve şiirdeki iktidarının Nevayi'den daha önce göstermiş; Sinan Paşa'nm tazarruat'ı da Nevayi'nin Mahbüb üI-Kulub'üne nisbetle manen az canlı ise de, daha çok Türkçedir.

Bu devirde doğu-batı Türk edebi temaslarının başlıca neticesi, Doğulun Uygur yazısı, Batının Selçuklu usulünde harekeli Arapça ile yazdıkları devirlerdeki biri diğerince iyi anlaşılmaz Türkçenin yerine, Arap hurufatı esasında bir müşterek imla kaidesinin ve edebi dilin az çok tekarrür etmiş olması olmuştur. Doğuda Arapça ile yazarken dahi tam olarak Uygur imla usulüne uygun olarak yazarlardı, şimdi ise orada da bazı vokallerin yazılmadan bırakılması usulü yavaşça intişar etmeğe başladı; Batıda ise harekeyi bırakarak vokalleri harfle yazmak adeti çoğaldı, bunların ve konsonantların yazılışında da çoğunca Doğu Türk usulünü tatbik etmek şayi oldu. Zamanımızda Latin alfabesi kabulüne kadar cari olan bu usul Nesimi'nin, Üveys Calayır için yazılan Enis ül-aşikin müellifinin yazılarından anlaşıldığma göre Calayırlılar zamanında teessüs etmiştir. Nasıl, ki minyatürcülükte de Sultan Üveys ve Ahmet Calayır yeni bir devir açan hükümdarlar olmuşlardır. İhtimal bu batı ve doğu Türkçelerinin Arap harfleriyle yazılışında müşterek esaslar daha önce Horezm'de başlanmıştır; fakat batıda bu husus, en mütekamil şiirler yazan Nesimi ile Doğuda Temür zamanında yetişen Sekkaki ve Derbek gibi şairlerin yazılarında görülmektedir. Bu birlik Temür zamanında takarrür etmeğe başlamış, sonra tekamül edip Fatih'in şiirleri ile Hüseyin Baykara'nın şiirleri arasında fark hemen hemen küçük bir lehçe hususiyetlerine münhasır kalmıştır. Her iki hükümdar şiirlerinde «Türk koşuğu» na uyan remel-i müsemmen veznini tercih hususunda da müttefiktirler. Bayazıd II. nin şiirlerinde de doğu tesiri göze çarpmakta, Alişir Nevayi'nin yazılarında da bazı Oğuz şive hususiyetleri görülmektedir. Fatih'in hiçbir nazariyat ileri sürmeden, batı Türklerine Uygurcayı tanıtarak ve Horasan edibleriyle temas temin ederek, edebi dil birliği hususunun tatbikat sahasına geçirmiş olması Türk kültür tarihinde ehemmiyetle kaydedilecek bir noktadır. Fakat bütün bu devir eserlerinde hakim olan zevkin Acem zevki ve dilde «fasahat ve belagat» göstermek isteyen şairlerin tükenmez hazinesi de Fars dili ve Arapça olduğunu bu divan edebiyatının zaif noktası olarak kaydetmeliyiz.

Burada şeriat'e karşı yasa'yı ye edebiyatta Iran tesiri'ne karşı sade Türkçe'yi birer tekamül unsuru olarak anlatmam, izaha muhtaçtır. Çünkü, Türk ve Moğol tarih, hukuk ve etnografisi ile meşgul olan zevat (İ. BERE-ZİN, R. GROUSSET, V. RİAZANOVSKY, A. HUDSON), yasayı'iptidai bir camianın hukuk taslağı telakki ederken, medeni milletlere tatbikinin ancak menfi neticeler verdiği hususunu söylemekte mübalağa etmişler; bütün inceliklerine varıncaya kadar işlenmiş olan İslam hukukunun, Roma hukukunun devamı sıfatiyle, feyizbahş olduğuna zahip olan bazıları da, yasanın İran'da tatbik edilmiş olmasını, bu memleket ahalisini hukuktan tamamiyle mahrum bırakarak, onların gerilemesine sebep olduğunu ileri sürmüşlerdir. Mesele yakından tetkik olununca netice her vakit büyük bir katiyetle söylenen bu mütaleaların aksi olacaktır. Evvela yasa halis göçebe bir kavmin hayatından değil, göçebe ve yarı göçebe kavimlerin hayatından alınan vazı'lardır, ki bunda araziye ait maddeler de bulunduğunu yukarıda (b.t. 280) NASİREDDİN TUSİ'den alarak zikretmiştim. Yasa, türe, ve ülüş sistemi, devletin idaresine medar olan birtakım vazılarında, bazı menfi tarafları ihtiva etmekle beraber, İslam dini gibi düzgün bir dini maneviyat manzumesi olarak kabul ettikten sonra, devlet idaresini yasaya göre tanzim eylemekte devam eden hanlarla beylerin zamanında kendisini mühim bir kültür faktörü olarak göstermiştir. Bu da, Gazan, Olcaytu, Ebu-Sa'id. Özbek ve Canibek hanlar ile Temür Bek ve Uluğ Bek devirleridir.

Şeriat ile yasanın sınırı keskin olarak tayin olunduğu devirlerde, bilhassa Olcaytu, Özbek ve Temür zamanında, divana, yasa mümessili olan Yarguçu ile beraber şeriati temsil eden Kadı da celbedilmişse de, devleti idare eden hakim unsura mensup olanlarca bir cürmü sadır olunca, şeriata göre değil yarguya göre cezalandırılmışlardır. Temür ise süfi mezhepleri ve tarikatin orduda taammümünü katiyetle menettiği halde, orduya sokulan şeyhleri minareden attırmış, şeyhe mürid olan beğ ve erleri kılıçla i'dam ettirmiştir. Dini meselelerden başka dünyevi işlerin de zuhur etmiş ve edecek bütün meseleleri için çoktan hazırlanmış bir cevap davasında olan şeriat, bu hükümdarlara ve beylerine bazan kendisine istihkar ve tiksinti ile bakılmasını icap ettiren bir mahdudiyet ve memleketin idaresinde serbestiyi selbeden ölü kanunlar intibaını vermiştir. Yasa ise, göçebe bir hayatın adat ve örflerini kanunlaştırmış olmakla beraber, hayatın ortaya attığı yeni meseleler karşısında ferdlerin ve hükümetlerin içtihatlarına tam bir serbesti vermiş, tebaa muhtelif milletlerden terekküp ettiği yerlerde mahalli kanun ve şeriatlerin fevkinde kalarak ötekilerini mahalli işlere ait fer'iyat kabilinden meriyette bırakmış ve bütün bu karışık tebaa işini «ulusbeği» (ve beglerbeği yahut daruga) ların elinde temayüz ettirerek bunları birbiriyle karıştırmayı asla caiz görmemiştir. Hükümdarlar Uzakdoğu ile Önasya arasındaki ticaretin tanzimine ve faizli sermayenin işletilmesine karşı alakadar olmuşlarsa, bu da bu devletin kanunları yani yasa ile temin edilmiştir.

Fakat Türklerin ve Moğolların hakim bulundukları devirlerde şeriat Araptan çok İran kültürünün hizmetinde bulunmuştur. O, İran'da Ebu-Sa'id'in haleflerini, Altın-Orda'da Berdi Beği, Çağatay Ulusunda Şahruh ve Abdüllatif Mirza'ları kendi lehine kazanmak ve yasayı meriyetten kaldırmak için bütün ulemayı ve dindar Müslümanları seferber etmişti.

O, kendisine karşı olan türeçi Uluğ Beğ'in, yasa vergileri ve faizli kredi gibi hususlarda ısrarını, Bahaeddin Ömer gibi büyük bir şeyhe atından inerek tazim göstermediğini, bilakis istizahlı sözlerle karşıladığını, onun kaçakçılık yapan müridlerini şeyhin gözü önünde yağma ettirdiğini hiçbir türlü unutamamış; nihayet oğlu Abdüllatif Mirza'yı elde ederek onun eliyle alim ve şeriatçilerce sevimsiz olan padişahı öldürtmüş, onun rasathanesinin çırağlarını söndürtmüş, Semerkand'da açtığı büyük medresesinden riyaziyat ve felsefe ilimlerini de az sonra atmaya muvaffak olmuştur. Şeriatçiler her yerde muhakkak iktidar istemiş, sonunda bu yüzden devletin iflas edeceğini bilseler dahi, bunda ısrar etmişlerdir. Türe ve yasa'nın tesirini azalttıktan

sonra onun hamileri olan Türklerin yerine ulemayı, İranlıları getirmiş; kendileri türe'ye uymuş görünerek, İranlıları «divanbeği», «içki» (enderuni, yani hükümdarın mahrem müşaviri) ve «yargu emiri» nasbettirebilmişlerdir. Bunları hükümdarın ihtiyarlığından yahut diğer fırsatlardan istifade ederek, yaptırdıktan sonra, padişahın ordu kumandanını da ele almış, onu ordu teçhizatı yerine şeyhlerin dualarını elde etmenin kafi olduğuna ikna etmiş ve böylece Temürlüler memleketini, medeniyet ve servet itibariyle kemaline erdiği bir devirde türecilerle birlikte batırmıştır.

Dilde İran tesirinin esas gayesi:

Türk kültür hareketini tamamiyle İranlık nüfuzu altına almak ve bir gün Türkçenin yerine kendisi kaim olmak olmuştur. Yasa ve Türk dili, Türk milletinin kendi yaratıcılık kuvvetine inanının yükselip inmesini gösteren birer kıstası olmuştur. Nizamı kendi milli vazı'ları ile temin ettikleri ve güzelliği kendi milli dillerinde buldukları zamanlarda Gazan Han ve maiyeti milli tarihin cihan tarihindeki mevkiini tayin edebilmişler; ülüş sisteminde zaman icabı ıslahat yapıp milli hakimiyetin ebediyen baki kalmasını temin edecek yolları arayıp bulmuşlar; Türk ve Moğolların beynelmilel iktisadi ve siyasi hayatta müessir olmalarının yollarını tayin etmişler; medeniyet sahasında muhtelif millet mümessillerinin ayni hanın himayesinde semereli işbirliği yapmasını temin etmişlerdir. Resim ve sanat inkişaf etmiş, kadınlar milli cemiyette yüksek ve hürmete şayan bir yer tutmuşlardır. Çengiz'in tamamiyle gayri İslami devlet teşkilatı ve kültür tesisatı ile 15 inci asrın sonlarına doğru Doğuda ve Batıda şeriatin ve İranlık temayüllerinin tamamiyle hakim bir şekil alması arasındaki mesafe büyüktür. Zamanımızda medeni hayatımızda Avrupa kanunları, dil ve edebiyatımızda Avrupa ıstılahları ve fikir sistemleri ne gibi rol oynamakta ise; Türkler her tarafta İslamiyeti kabul ettikten sonra, 14-15 inci asırlarda, her şeyden önce aile hukuku hususunda şeriati, dil ve edebiyatta da Arap ve Fars unsurlarını bir hayati zaruret olarak kabul etmek mecburiyetinde kalmışlardır. Mesele yalnız iki kutbun, yani hukuk ve medeniyetin Çengiz oğulları zamanındaki gayrıislami şekli ile 15. inci asrın sonunda yüzgösteren şeriatin ve İranlığın istila gayreti arasında bir orta yolu bulmaktı. Son İlhanlılarla Temür ve Uluğ Beğ devrinde bu orta yol bulunmuştu. Müslüman Türk devletinde yasa ile şeriat, Türk dili ile İranca arasında düzgün bir münasebet teessüs etmişti. Ordunun ve hakim millet olan Türklerin ve Moğolların idaresi yasa'ya göre, İranlıların, Arapların ve Müslüman milletlerin şeriata göre icra olunuyor; edebiyat sahasında da ilmi eserlerde Arapça ve Farsçaya ön verilmekle beraber muamele dili olarak, Türk ve Moğollar arasında kullanılan Türk dilinin istiklali de Uygur yazısına ön vermekle temin ediliyordu. Bu yazı hakikaten Türk dili için bir korunma vasıtası olmuştur, çünkü Arap ve Fars kelimelerini yazmaya elverişli değildi.

İlhanlı devleti ile birlikte Selçuklu devletinin de devamı demek olan Osmanlı devletinin kurulduğu yerlerde şeriatin luric hayatına tatbiki İlhanlılara tabi olan diğer Türk zümrelerine (mesela doğu Anadoluya ve Azerbaycana) nisbeten daha müsait olmuş, Uygur yazı an'anesi de Uçlarda yerleşmişti. İlhanlıların Gazan Han zamanında ıslah olunan idari, ülüş ve mali sistemleri burada tatbik olunmuş; fakat az sonra,, araya ulema girerek, «vezirlik» ile «beğlerbeğiliği» ni birleştirebilmişlerdir. Fatih artık bir münevver Müslüman hükümdardı. Muasırı olan Cami onu «Firenk ve Rum padişahı» tesmiye etmiş, Fatih kendi de bir şiirinde HAFİZ ŞİRAZİ'nin «Şiraz Türkü» yerine «Gebr-i Firengi» yi ele geçirmeyi bir ideal gibi göstermiş ise de, o hakiki Müslüman ve İran kültürünün zevkini almış bir Türktü. Öldükleri zaman önce hayatlarında sevdikleri kızlar ve atlar ile beraber defnolunan Çengiz, Hülegü ve Argun Hanların kanunlarını korumak Fatih için bahis mevzuu olamazdı, mamafih Müslüman Çengizlilerin kabul ettikleri esasları göz-önünde tutacaktı.

İslamiyeti anlayışta son İlhanlılar ve Temür zamanında büyük Türk devletçiliği bakımından doğru yol bulunmuştu:

o da Sünnilikte şiiliğin arasında mu'tedil orta yoldu. Olcaytu kendisine sünnilere karşı taassup hissi telkin etmek isteyen büyük şii fakihi Celaleddin Hasan bn Mutahhar al-Hilli'yi huzurundan uzaklaştırdı; Sulduz ve Uygur beylerinin kendisinden daha çok sünni olmalarına karşı da bir şey demedi REŞİDEDDİN'in Feva'id-i Sultaniye nam eseri Olcaytu'nun bu orta yolu nasıl anladığını çok güzel ve bir çok misallerle izah etmiştir. Temür'e gelince o Mazenderanda müfrit şiilikle, Suriye'de müfrit Sünnilikle mücadele etti. Mazenderanlılar onu Yezid telakki ettikleri halde, Suriyelilerce o şii idi. İlk Osmanlılar devrinde mezheplere karşı tam müsamaha, şiiliğe karşı sempati hissi hakim iken; Fatih devrinde artık vaziyet değişmiş, İstanbul, Suriye ve Mısır'ın mutaassıp Sünniliği yoluna girmişti. Sünni ve şi'i farkına bakmadan bir evladı nebi ve Ali sevgisi fikrini temsil eden ilk Osmanlı devrindeki Türk dervişleri, Barak, Geyikli, Abdal Musa ve Kaygusuz gibilerin devri artık tarihe karışmıştı. Kendisi Türk dervişlerinden gelen AŞIKPAŞAZADE dahi artık bunları tanımıyor, onların zikirlerini «şeytani amel» olarak vasıflandırıyordu. Bu müfrit sünni'lik Azerbaycan Türklüğünü müfrit şi'ilerin kucağına atacak, iki buçuk asır soma mezhepleri birleştirmek hususunda Nadirşah Afşar tarafından yapılacak çok müsait ve her iki taraf için kabule şayan tekliflerin reddine saik olacaktır. Fakat bütün bunlara rağmen, Osmanlı Türkünde şeriatin bir kadiri mutlak vaziyetine geçmesine, Farsçanın yahut çok sevdiği Arapçanın resmi dil olmasına Fatih yol vermedi. Fatih Mehmet hala babaları gibi bilfiil savaşlara iştirak eden «Gazilerin sultanı» idi. O, «Rum Sultanı» nın bir buçuk asırlık bir zaman zarfında takarrür etmiş olan salahiyetine şeriatin karışmasına kat'iyen yol vermedi ve şeriatle epeyi uzlaşmış olan Osmanlı kanunu (Yasak-ı Osmani) meriyette kaldı. Onun zamanında yetişen Türklerden divan katibi, soma defterdar, Torsun Beğ'in Türkçe yazdan tarihinde Arabi ve Farsi şiirlerle beraber Türkçe şiirler de üslüp güzelliğini sağlamakta ve bu nevi şiirlerin, hikayelerin münderecatı ile çok mütenasip olarak kullanılması Fatih'in ve maiyetinin her üç dili tam bir vukufla kullandığına şahadet etmektedir. Eser sahibinin Doğuda Alişir Nevayi'nin nesir diline çok benzeyen dili mükellef olmakla beraber, asla söz kalabalığından ibaret değildir ve Osmanlıcanın Fatih devrinde ilim dili olmak istidadını kes-betmiş olduğunu gösterir.

Fatih dünyevi ilimleri himaye etti, Uluğ Beğ'i öldüren oğlu Abdullatif Mirza'dan kaçan Ali Kuşçu'yu ve maiyetini İstanbul'da hoş karşıladı, onu Ayasofya'da müderris tayin etti. İslam ve Yunan felsefelerine ait münakaşaları, İslam an'anesi çerçevesi içinde kalmakla beraber, yenileştirerek eserler vücuda getirtti; Türk dilinde ilmi eserlerin vücuda gelmesi onun devrinde başladı. İşte zamanının ve muhitinin oğlu kalmasıyla beraber Fatih'in büyüklüğü bundadır.

Osmanlı imparatorluğunun kuruluş devrinde SANAT, bilhassa MİMARi, Doğuda Temürlüler devrinde olduğu gibi, yegane pürüzsüz inkişaf safhaları arzetmiş; ve bu zamandaki tedrici tekamülü, onun müstakbel büyük inkişaflara namzed olduğu hususunda asla şüpheye mahal bırakmamıştır. İlk Osmanlılar müttaki Ortodoks Müslüman olduklarından canlı insanı tersim eden sanat bunlarda yol bulamamış, bu nevi sanata ilk. defa olarak Fatih ehemmiyet vermiştir. Onun zamanında doğudan Horasan ve Semerkand'den gelen mükemmel minyatürlü eserler Topkapı Sarayında ve Evkaf Müzesinde bulunmaktadır. Bununla beraber Fatih rönesans devri İtalyan sanatına, bilhassa meşhur şahsiyetleri tersim eden madalyonlara karşı alaka göstermiş ve bazı İtalyan ressamlarını İstanbul'a getirterek kendi resmiyle böyle madalyonlar ve portreler yaptırmıştır. Bunlardan bazılarının vücuda getirdiği o zamanki Türk erkek ve kadın tiplerini gösteren resimler de vardır. Bunlardan ismi bizim kaynaklarımızda «Masture Pavli» şeklinde yazdan Mastero Paolo (bu ressam galiba Ragozalı olmuştur) nun yanında Sinan Bey ve Bursalı Sünbüllüzade Ahmet Musavvir gibi şahsiyetlerin yetiştiği rivayet edilir ise de, bunlardan hiç bir eser kalmamıştır. Umumi olarak bu teşebbüsler Osmanldarda sanat sahasında bir garp mektebi yahut garp-şark mektebi vücuda getirememiştir. Mutaassıp bir Müslüman olan İkinci Bayazıd, babası zamanında İtalyan san'atkarlarının vücuda getirmiş oldukları eserleri bile imha etmiş ve bu (herhalde mübalağalı) haberi duyan Michelangelo, Bayazıt tarafından köprü inşası için çağırılmışsa da, sultanı «sanat düşmanı» telakki ederek gelmemiştir. Fakat Bayazıt Temürlüler devrinde inkişaf eden musavvirliğe karşı büyük bir alaka göstermiştir, ki bu husus onun zamanında şarktan getirtilmiş olan sanat eserleriyle sabittir. Bunlardan başka aslen bir Özbek olduğu rivayet olunan ve Temürlüler ülkesinden gelen Baba Nakkaş Musavvir, Bayazıd'ın musavviri olmuştur. Fakat şarktan gelen bunun gibi ustalar da minyatürcülüğü şarktaki kadar muvaffa-kiyetle inkişaf ettirememişlerdir. Herhalde THOMAS ARNOLD'un dediği gibi, Mısır ve Suriye'de olduğu gibi, Osmanlılarda da müfrit sünni an'anesinin kuvvetli olması tasvir sanatının tam inkişafına mani olmuştur. Doğudaki tasvir sanatının dayandığı bir milli Uygur ressamlığı ve minyatürcülüğü vardı, böyle bir an'ane mesela Selçuklularda olmamış, Avrupa ressamlığını da Osmanlılar benimsememiştir. Fakat Osmanlılar daha Fatih zamanında hattatlıkta büyük inkişaflar göstermişler ve bu sahada büyük istikbale malik olduklarını isbat etmişlerdir. Zaten İkinci Bayazıt kendi şiirlerinde sanat .ve sanatkar namına Çin tipinde resimler (nigar-i çin) ile Hülegü zamanındaki hattat Yakut Müsta'sim'i zikretmekten hoşlanmıştır.

Osmanlılar, en büyük inkişafı mimari sahasında göstermişlerdir. Bu sahada onların dayandığı Selçuklu mimari an'anesi vardı. Osmanlılar eski bir kültüre malik olan Bizans sahasında yepyeni İslam-Türk şehirleri vücuda getirdiler ve KARABACEK'in «bir sahhar kuvvetle icra» ettiklerini söylediği bu inşaat işi, Bizans kültürünü tamamiyle gölgede bırakan ve İslam memlekeüerinde, Hicaza, Mısır'a ve hatta Hindistan'a kadar tesirini gösteren muazzam bir mimarlık kültürü halinde yükseldi. Fakat bu sanata dair yapılan tetkikat ta, hatta Müslüman Türk sanat mütehassıslarının eserlerinde bile bu yükseliş, Bizans tesirinde bulunan bir tekamül gibi gösterilmektedir. Halbuki san'at tarihçilerinin «klasik devir» diye belirttikleri 1480-1603 seneleri arasında vücuda getirilen büyük şaheserler devrinden önce de Osmanlılar, fethettikleri yerlerde Bursa, İznik, Edirne ve İstanbul'da camiler, medreseler, imaretler, türbeler, hamamlar, saraylar, askeri ve idari

müessese binaları ve nihayet muayyen tipte hususi çoğunca ahşab meskenler vücuda getirmişlerdir.
Bu devrin eserlerini, HAMMER ile Bursa'daki ilk Osmanlı eserlerine ayrı bir eser tahsis eden Dr. H. WİLDE ve başka tarihçiler, medeniyetten tamamiyle mahrum bir göçebe zannettikleri Osmanlıların Bizans ustalarına yaptırdıkları eserler diye telakki etmişler ve her bina için birer Rum veya Firenk mimar bulmağa çalışmışlardır. Wilde, Bursa şaheserlerinin planlarını yapan ve onları inşa eden Hacı İvaz'ın (İvaz Paşa'nın) bile bir Rum olduğunu zannetmiştir. Son senelerde Alman alimleri İznik'te Bizans eserleri üzerinde yaptıkları inceleme ile muvazi olarak Müslüman İznik'in eserlerini de tetkik edip mühim bir eser neşrettiler. Bu tetkikat, Bursa'nın fethine kadar İslam mimarisine yabancı kalan göçebe Osman Beğ ve arkadaşlarının, bu şehri işgal ettikleri, daha doğrusu ordu ve idare işleri Orhan Beğ'e geçtiği sırada, İslam alimleri gibi İslam mimarları ile de sarılmış olduklarını ve bu mimarların burada hususi bir cami-tipi vücuda getirmeğe başladıklarını, Orhan Beğ tarafından camiye çevrilen İznik Ayasofyasında Bizans sanatı ile Türk sanatının biribirinden ayrı iki alemi temsil ettiklerini göstermiştir.

Kaynakça
Kitap: UMUMİ TÜRK TARİHİNE GİRİŞ
Yazar: A. ZEKİ VELİDİ TOGAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI DEVLETİ KURULUŞUNDA BATI TÜRKLERİ KÜLTÜR HAREKET

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Ara 2010, 04:18

Osmanlılar tarafından vücuda getirilen eserler, Selçuklu nümunelerine göre yapılmışlardır. İstanbul mimarisinin klasik devrinin arifesinde, Fatih devrinde, bu Sultanın, diğer sahalarda da olduğu gibi Bizans an'anelerinden korkmayıp onlardan istifade eylemek temayülünü gösterdiği iddia olunuyor. Şöyle ki, Fatih büyük camiinin inşasını (1463-69) Rum mimarı Christodulos'a havale etmiştir. Ayasofya'yı yıkmayıp camie çevirmek te, soaraki cami tipinin inkişafında onun tesirinin gözükmesine sebebiyet vermiştir. Fakat bu devirden önceki Osmanlı mimarisinde sırf milli ustaların içtihatlarının mahsulleri göze çarpmaktadır. İznik eserleri üzerindeki tetkikattan anlaşılıyor, ki ilk Osmanlı camilerinde Bizans tesiri, ancak kilise ayvanındaki narthex'in ve muhtelif renkteki tuğlaları sıralanması usulünün muhafazası gibi teferruata ait bazı şeylere münhasır kalmıştır. İznik İslam eserlerinde ya-pdan tetkikata göre, burada inkişaf eden çinicilikte eski Bizans keramikinin, yahut Kıbrıs keramiki denilen uydurma bir keramik kültürünün hiçbir tesiri olmamıştır. Bu çini, İznik'te ancak 15. inci asrın başından itibaren görülmektedir. Bunun Selçuklu bir örnek esasında inkişaf etmiş olması muhtemel olduğu gibi, İlhanlılar zamanında Önasya'da inkişaf eden çiniciliğin örnek olması ihtimali daha kuvvetlidir. Herhalde Bursa Yeşil-Cami ve Türbesiyle Edirne'deki Muradiye Camiinin İrani (yani İlhani) tarzdaki çinilerinin boyası için İznik keramiği esas olarak alınmıştır. İhtimal bu Bursa ve Edirne çinilerini Tebrizli ustalar (yani Yeşil-Cami ve Türbenin çinileri üzerinde imzalarını koyan sanatkarlar) İznik'te hazırlamışlardır.

Herhalde buradaki Çin tesiri, Çin ziynetleri, Çin usulünde bulutlar silsilesi, «çi-motiv» denilen motiv, Temür zamanında görülen üç daire ve siyah Herat boyası, doğudan gelmiştir, Planı Bursalı Hacı İvaz tarafından Yıldırım Bayazıt devri binalarının öncekileri esasında kurulan ve onun tarafından bina olunan Yeşil-Camiin çinilerini vücuda getirenler, mihrabın bir kenarında «amel-i ustazan-i Tebriz» diye ve Hünkar mahfilinde «amel-i Muhammed Mecnun» diye imzalarını atmışlardır. Tavan nakışlarını H. 827 ramazan (yani 1424 Temmuz-Ağustos) ayında ikmal etmiş olduğunu, yine kendi yazısıyla haleflerine bildiren Ali bn İlyaş Ali (Nakkaş Ali Paşa) da, Temür'ün ordusuyla beraber Semerkand'a gidip oradan nakış sanatını öğrenerek gelen bir sanatkar imiş. Bu sanatkarların ve haleflerinin hayatı, son zamanlarda meydana çıkardan vesikalar sayesinde aydınlatılmaktadır. Yeşil-Türbeyi vücuda getiren ustalardan birisi de, kapı üzerindeki oymada kendi ismini «Hacı Ali Tebrizi» diye kaydetmiştir. Camiin mihrabı Semerkand'de Şahizinde Türbesindeki Hoca Ahmet kısmının zinetlerine ve Bihzad'ın eserlerinde (mesela onun Mısır'da Büstan nüshasındaki resimlerinde) aksettirilen Herat mihraplarının şekil ve zinetlerine uyduğu gibi, duvarın aşağı yarısını kaplıyan balmumu tarzındaki altı köşeli beyaz çiniler de Semerkand'de Güri-Emir'deki çinilerin tıpkısıdır. Bütün bunlara, İlhanlı ve Calayırldar zamanında, bilhassa Tebriz ve Sultaniye'de inkişaf ettirilen Türk çiniciliğinin ve Semerkand çinilerinin nümune olduğu aşikardır.

Semerkand (Bibi Hanım) Camiinin çelikten yapılmış olan mihrabı bize kadar gelmiş, keza Yeşil-Cami ve Türbe'nin önce çini olan dış kubbe sakıtları harap olmamış olsaydı, mukayese daha geniş mikyasta yapılabilirdi. Prof. DİEZ ise, bu mihrabın çini kabartmalarının ortası, 5 köşeli beyaz açık ve koyu mavi, siyah ve altın renkleri, Horasan'da Harcerd medresesi ile Meşhed, Herat ve Semerkand yapılarındaki gibi olduğundan, bunu Temür devri sanatının bir nüshası olarak kabul ediyor ve bunun (yani mihrabın) Tebrizli ustalar tarafından yapıldığı kayıtlı olduğu için Temür devri çini imalathanelerinin Tebriz'de bir şubesi olduğu neticesine varan bir fikir ileri sürmüyor. KADI BURHANEDDİN'in bir şiirinde (faksimile tabı s. 177) bu nevi kapılara «Semerkandi kapu» denildiği kayıtlı olduğundan E. Diez'in bu kapılara ait mütalaası tarihe uygun bulunmaktadır. Herhalde Bursa'daki bu iki büyük eser, Selçukluların ve İlhanlıların Önasya'da inkişaf ettirdikleri sağlam yontma taş cami binası tarzının, Temür zamanında Semerkand'da,

Horasan'da ve Tebriz'de inkişaf ettirilen çini ve nakışlarla süslenmiş birer şaheseridir. Halbuki bina planı itibariyle Osmanlı icadı olan 1 tipi camilerin, tarih itibariyle üçüncüsüdür.

Diğer herhangi bir devir için olduğu gibi Fatih'in devrini öğrenmek te ancak zamanında yazılan ve yapılan eserleri bir kül olarak alınırsa istenen neticeyi verir. Bu cihetten onun başlıca eserlerinden biri sıfatiyle askerlik sahasında vücuda getirdiği inkişaflar da ilim ve sanat sahasındaki eserleri ile birlikte bahis mevzuu edilmek icap ederdi. Fatih'in topçuluk işinde elde ettiği muvaffakiyet KRİTOBULOS tarafından hayranlıkla anlatılmıştır. Fakat çok geniş sahayı ilgilendiren bu meseleyi mütehassıslarına bırakmak daha iyi olur. Bu topların döküm işi için Fatih, Alman ve Macar ustaları celbetmiş, gemi inşası işlerinde de Gayritürk unsurdan istifade etmek yoluna girilmiştir. Bütün bunlarla beraber Türk tarihinin bu cildde gözden geçirdiğimiz kısmı mütemadi inkişaf safhalarım arzeder. Ortaasya'da Türkler, iç tekamül ile beraber, en çok dünya tarihinin seyrine cezri tesirler yapan hadiseleri yaşattılar; Önasya'da ise en çok iç tekamül göze çarpar. Köy ve şehir hayatına geçmek umumi bir hareket şeklini almıştı. Önasya'da, Marmara kıyılarından Edirne'ye atlamakla başlanan hareket ise, deniz sahillerinde ticaret limanlarını ele geçirerek, bunları bizzat işletmek için mücadele hareketi şeklini aldı. Halbuki önceleri, Uzakdoğu'da olduğu gibi, Karadeniz sahillerinde de bizzat Türklerin eline geçen limanlar denizci - tüccar kavimlere, muayyen bir gelir temin eylemeleri şartiyle, bırakılıyordu. Türk dili de ilim sahasını yabancı dillere bırakmak adetini terkederek, kendisi ilim dili olmak istidadını belirtti.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir