Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Kayı Uruğunu Siyaset Sahasına Çıkaran Hadiseler

Burada Anadolu Selçuklu İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Kayı Uruğunu Siyaset Sahasına Çıkaran Hadiseler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Ara 2010, 03:57

KAYI URUĞUNU SİYASET SAHASINA ÇIKARAN HADİSELER

Hüsameddin Çoban'ın oğulları Uc beyleri oldukları halde Kastamonu şehri, HAMDULLAH KAZVİNi tarafından naklolunan ve yukarıda bahis mevzuu ettiğimiz 1335 senesi İlhanlı bütçesinde senede, 15.000 dinar vergi veren ve İlhanlılara vasıtasız tabi bir şehir olarak gösterilmiştir. Risale-i Felekiye'den anlaşıldığına göre, «Ucat» in hesabı ayrı olmuş ve bu kitabın 1349-50 senesine ait hesabında Bolu ve Orhan yani aşağı Sakarya boyu gibi Kastamonu da Ucat listesine idhal edilmiştir. Herhalde Kastamonu gibi aşağı Sakarya da 1335 de Ebu-Sa'id Hanın vefatına kadar, diğer Uc beylerinden farklı olmak üzere, İlhanlı valii umumilerine"vasıtasız tabi olmuştur.

Selçuklularda vilayetlerin idaresine memur edilen beylerin de, Selçukluların mensup olduğu medeniyetin layıkile haberdar bulundukları Anadolu beyliklerine ait son zamanlarda yapılan tetkikat sayesinde aydınlatılmaktadır. Hüsameddin Çoban ve oğulları da, gerçekten gerek Selçukluların ve gerekse Moğolların Uc taraflarını idare edebilecek iktidara malik ve devleti temsil et», bilecek derecede bir medeniyet sahibi idiler. Hüsameddin Çoban'ın Kırım'a ve Soğdak'a yaptığı seferlerinden yukarıda bahsetmiştik. Bunun torunu Muzalferüddin Yavlak Arslan bn Alp-Yürek de kendi zamanında Kastamonu'da mühim imar işleri yapmıştır. Abaka ve Argun Hanlar tarafından Akdeniz ve Karadeniz sahillerinin coğrafi vaziyetini tetkike memur edilen büyük alim Kutbüddin Şirazi, Kastamonu'da bu Emir Muzafferüddin'in yanında yıllarca kalmış ve yukarıda bahis mevzuu olan tetkikatını orada yaparak adı geçen eserini de bu Emir Muzafferüddin'e. ithaf etmiştir.

Muzafferüddin gibi onun oğlu Emir Mahmud'un da zamanındaki alimleri himaye etmiş olduğu, aslen Hoylu olan Hasan bn Abdülmümin'in birini bu emirin, diğerini babası Emir Muzafferüddin'in, üçüncüsünü de kendi oğlunun adına yazdığı. Farsça üç inşa eserinden (Qava'id al-rasa'il, Nuzhat al-kuttab ve Gunyat al-kuttab) malum olmaktadır. Arapça ve Fars-çanın fasih divan dilini ve her ikisinin edebiyatını mükemmel bilen bu müellif, Selçuklular ve İlhanlılar devrinde Anadolu'da inkişaf etmiş olan İslam medeniyetini Kastamonu'da layıkıyle temsil etmiştir. Kutbüddin'in eserinde.olduğu gibi Hasan bn Abdülmümin'in eserinde de Emir Muzaffer Yavlak (sipehbedh-i Diyar-i Uc) tesmiye edilmiştir. Böylece Ertuğrul ve Osman Beyler Söğüt civarında bir oymağın beyleri sıfatiyle yaşadıkları zaman, Bizans hududunun muhafazasını üzerine alanlar da bu Hüsameddin Çoban ile onun torunu Muzaffereddin Yavlak olmuşlardır. 14. üncü asırda bu birincilik Germiyanoğullarına geçmiştir.

Osman Beyin hayatına ait hatıralardan kendisine dikkati çeken birisi de bu beyin Selçuklu Melik Rükneddin Kılıç Arslan'ın macerası ile ilgili olması muhtemel görülen Mudurnu seferine ait haberdir. Bu rivayete göre, bu sefer h. 690 (m. 1291) senesinde vaki olmuştur. Selçuklu Sultan Mes'ud, II.'nin Kırım'da kalan kardeşi Rükneddin Keyümers, Argu Han zamanında İlhanlılara gelip hüsnü kabul, görmüştü. Soma kardeşi Sultan Mes'udla geçinemeyip kadını ve çocukları ile birlikte Ereğli'ye ve oradan İstanbul'a kaçtı. Ailesini İstanbul'da bıraktıktan sonra, o aralık Nimphy (Nif) de bulunan İmparator Andronikos'un yanma gitti, fakat Bizanslıların İlhanlılara karşı yardımda bulunamıyacağını öğrenerek yoldan Paflagonya tarafına giderek Uc işlerini karıştırdı.

O zaman İlhanlılardan çok Sultan Mes'ud aleyhine ayaklanan Antalya, Alaiye ve Ladıkiye'yi idare eden Tugrulşah Bey, Aksaray ve Ilgın (Abi germ) da Eşref-oğlu ve Ermenek'te Karamanoğlu gibilerin hareketlerinin başına geçmek istedi. Argun namına Anadolu'yu idare eden şehzade Hülecü ile Keyhatu, bu hareketi tenkil ettiler. Melik Rükneddin Kılıç Arslan Keyümers isim ve lakaplarını taşıyan bu zata İbrahim isminde bir bey atalık ve başmüşavir işini görüyordu, o da Kastamonu beylerinin düşmanı idi.

Paflagonya'ya gelerek Çoban oğlu Emir Muzafferüddin Yavlak Arslana karşı taarruza geçtiler, muvaffak olamayınca geriye Bizansa kaçtılar. Gereken yardımı göremedilerse de, Kılıç Arslan bir daha Paflagonya'ya gitti, bu sefer muharebeyi kazandı ve Emir Muzafferüddin Yavlak Arslanı esir alarak öldürüldü. Fakat öteki harbi kaybetti. Bu son harpte Melik Kılıç Arslan Muzafferüddin'in oğlu Emir Mahmud tarafından yakalanarak öldürüldü. Bu muvaffakiyet, bu aralık hanlık tahtına geçmiş olan Keyhatu'nun, ayni zamanda onun himayesinde bulunan Sultan Mes'ud II.'nin başarısı idi.

Keyhatu, Uc beylerinin isyanını ve Kılıç Arslan'ın bundan istifade etmek teşebbüsünü akim bırakmak için, 1291 senesinin sonbaharında Tebriz'den Konya'ya geldi. Karaman-oğlunu, Beyşehirde Eşrefoğullarını ve Muğla taraflarındaki Menteşeoğullarını itaata mecbur etti. Reşideddin'de bu hadise pek kısa anlatılmıştır. Melik Kılıç Arslan'ın Paflagonya'ya geçerek Çoban-oğullarına ve Sultan Mes'ud'a karşı hareketlerini tenkil etmek işini Keyhatu bizzat Sultan Mes'ud'a havale etti ve ona Anıt, Geray, Köketay ismindeki generallerinin kumandasında bir alay Moğol askeri verdi. Sultan Mes'ud yanında vezirlerden Mucirüddin Emirşah ve Necmüddin ve «kendi Tacik askerleri» olduğu halde «Türkler»e karşı harbe gitti. Bu sefere.bizzat iştirak etmiş olan KERİMEDDİN AKSARAYİ, sultanın, Anıt, Köketay beylerin Kastamonu'ya yürürken Kılıç Arslan'ın bir geçitte pusuda oturan askerlerinin ani hücumuna uğrayıp esir edilmiş oldukları halde,, bu geçidi kendüerinden önce 400 Moğol eriyle geçmiş olan Geray beyin dönüp gelerek, asileri inhizama uğratmış ve onları katledip sultam kurtarmış olduğunu uzun uzadıya anlatmıştır. Herhalde bu birkaç taburun gayret ile halledilen küçük bir hareketti. Bu yüzden bu harekete Keyhatu bizzat iştirak etmeğe lüzum görmedi. Alayuntlu oymağı "beyi Şemseddin Yemen beyin de bu sırada Moğolların yardımına yetiştiği rivayet Olunuyor. Kastamonu beyi Emir Mahmud da, bu zaferden istifade ederek fazla bir cesaretle içerisine sokulan Kılıç Arslan ile İbrahim beyi bozmuş ve Kılıç Arslan'ı yakalayıp öldürmeğe muvaffak olmuştur.

Bizans kaynaklan bu isyana sebep olan zatı «Melik Masur» diye adlandırmakta ve onun tarafından öldürülen Paflagcnya emirini de «Amurius» tesmiye etmektedirler. «Masur» kelimesi, isim değil lakaptır, ihtimal «man-sur» demek olur; «Amurius» ta bazılarının zannettiği gibi, «Amirkhan» yahut «Umur» gibi bir isim olmayıp, «emir» kelimesinin Oğuzca söyleniş şeklinden alınmış olsa gerektir. Oğuzlar «emir» i «khamır» şeklinde telaffuz etmişlerdir. Burada «amurius» «emir» den murad, herhalde Emir Muzafferüddin Yalvaktır. Onun katlini müteakip Melik Masur yani Melik Kılıç Arslan ile harbedip onu öldüren Emir Mahmud da Bizans kaynaklarında «Nasreddin» tesmiye edilmektedir, ki bu ad Emir Mahmud'un lakabıdır. Bu muharebelerde İlhanlılar tarafından iştirak eden Emir Şemseddin Yemen Candar sonraki Candar-oğulları sülalesinin kurucusudur. YAZICIOĞLU'nun rivayetine göre, Kastamonu vilayetinde o zaman 366 sipahinin tımar'ı varmış; bu Candar-oğlu da onlardan birisi sıfatiyle Aflugan (Paflagonya = Eflani) taraflarında otururmuş. Bunlar Türkmenlerden Alayuntlu oymağına dayanmışlarsa da , kendilerinin bu kabileden oldukları belli değildir. Bizanslılarca Apnpanocv ismi ile kaydedilen emirin adı Emir Yemen demek olduğu gibi, Gazan Han'ın seferlerine de Cacek, Acu (Acay) oğlu Toğrulca (Toğrul) isminde Moğol beğleri ile birlikte «herbiri kendi tümeni ile» iştirak eden Yemen'in de bu zat olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü burada Yemen Bey ile beraber zikredilen Toğrulca (Toğrul) gibi onun babası olan Acay bey de, bizim yukarıda yurtları Ankara taraflarında olduğunu anlattığımız Calayır Beyleri Gazan ile Eşek Toklı ve oğlu -İne-Bek ile beraber bulunan beylerdir. Yani bunlar Anadolu'nun kuzey batısında Paflagonya'ya bitişik yerlerde yaşamışlardır.

Uc beyleri İlhanlılara senbolik mahiyette az bir vergi.vermişler , Anadolu'nun ova kısımları İlhanlılara vasıtasız tabi olduğu halde, batı ve kuzeybatı Anadolu'daki dağlık mıntakaların «Ucat» ismiyle Selçukluların nüfuzu altında bulundurmasını tercih etmişler ve Selçuklulara taalluku olan meselelere ait fermanlarda İlhanlılar Selçukluları büyüterek hürmetli sözler kullanmışlardır.

1291 isyanında asiler tarafında Rükneddin Kılıç Arslan bulunmuşsa da, bu isyan «meşru» Selçuklulara karşı bir hareket sayılmış; kendisi Selçuklulardan olan Paris anonim Selçuknamesi müellifi de Keyhatu'nun bu isyanı tenkil etmek için yaptığı seferinin neticesini:

«Keyhatu Han Karaman, Eşref-oğlu, Menteşe Beyleri ve Denizli Beylerini Selçukluların hakimiyetini kabul etmeğe mecbur etti» şeklinde anlatmıştır. SULTAN VELED de bu münasebetle Sultan Mes'ud'u tahniye ederek yazdığı şiirlerinde sultan «dünyayı yakan Türkleri» itaatına aldı, yahut «Türkler ondan korkarak dağ mağaralarına gizlendiler» demekte , yani Uc'lara karşı olan bu seferi Sultan Mes'ud'un (yani Selçukluların) zaferi olarak göstermektedir.

Germiyanoğulları'nın bu isyana karışmamış olduğu malumdur. Karamanlılara düşman olduklarından bunların da Kayı uruğundan olan Kastamonu beğleri ve Alayuntlu boyundan Candar-oğulları gibi, Sultan Mes'ud, yani İlhanlılar tarafında bulunmuş olmaları muhtemeldir. Kastamonu beylerine tabi olan Söğüt Kayı'larının yani Osman Bey'in de bittabi İlhanlılar ve Sultan Mes'ud ve Kayı beyleri tarafından iştirak etmiş olduğu anlaşılıyor. Osman Bey'in 1291 yılında Mudurnu tarafına yaptığı seferin Rükneddin Kılıç Arslan Keyümers isyanına karşı olan hareketler dolayısiyle yapılmış olduğunu, Çoban ve Candar-oğulları arasında bulunan Osman Bey'in de onlarla beraber bulunduğunu tasavvur edebiliriz. Zaten Osmanlı rivayetlerinde, ancak İlhanlılar tarafından tayin olunan Selçuklular zikredilir; Kılıç Arslan Keyumers'in ismi hiç geçmez. Bu cihetten biz, yukarıda (s. 229) kaydettiğimiz gibi, Keyhatu Hanla Sultan Mes'ud'un Çoban ve Candar-oğulları ile Moğol generallerinin 1291 yılında hareketlerini, Söğüt Kayı beylerini siyasi hayata sürükleyen ilk büyük hadise olarak kabul edebiliriz.

Emir Müzafferüddin'in katiinden sonra Çoban-oğulları ehemmiyetini kaybetti. Halefi olan Emir Mahmud babası gibi «sipehbedh-i diyar-i Uc» değil, sadece bir «emir-i sipah» derecesinde görülüyor. Yazıcı-oğlu da onu sadece «Kastamonu sübaşısı» olarak kaydetmiştir. O, bu vazifede çok vakit kalmamış, Emir Yemen tarafından öldürülmesi üzerine, Kastamonu Candar-oğullarının eline geçmiştir. Candar-oğulları, İlhanlılar tarafından nasb ve tayin olunan , Kastamonu ve Paflagonya'nın ötesinde nüfuzu olmıyan beylerdi. Çoban-oğullarından sonra «sipehbedh-i diyar-i Uc» vazifesi Germiyan-oğulları eline geçti ve İlhanlılar onların diğer küçük beyler üzerinde aksakallığını tanıdı. 1299 yılında, yani Sülemiş isyanları sırasında Ankara dahi bunların elinde kaldığı gibi , Bizans kaynaklarında da 1300 hududunda ancak «Alısorus» yani Alişir-oğulları ön safta zikredilmiştir.

Osman Bey'in hayatının ilk devirlerine ait Osmanlı rivayetlerinde zikrolunan ve tetkike değer kayıtlardan biri de, onun Ereğli yanında Biga meydanında Bayancar Tatar ile ve Bursa yanındaki Yenişehir'de Aktav Tatarları ile savaşına ve Selçuklu Alaeddin Keykubad'la münasebetlerine ait olan müphem ve karışık hatıralardır.

Bu rivayetlerde üç muhtelif hadise:

Ereğli yanında Bayancar Tatar ile olan savaş, Bga (Biga) yanında Aktav Tatarları ile ve bir de Bursa yanındaki Yenişehir civarında yine Aktav Tatarları ile olan muharebeler; İlhanlıların Tatarları ile Balkan Tatarları, Selçuklulardan Birinci ve Üçüncü Alaeddin Keykubad'ın adı, birbirleriyle karıştırmıştır. Biz bunları tetkik edelim.

1) Bayancar ile olan savaş, 1298 yılında olmuştur. Yukarıda kısmen anlattığım gibi mezkur senede Gazan Han, Buçukur ismindeki bir beğini «emir-ül-ümera-i leşker-i Rum» ve Urıankhıt uruğundan Bayancar'ı «eyalet» olarak tayin etmiş; bir de Dokuz Temür isminde birisini onlara muavin olarak nasbetmişti, Daycu Noyan'ın torunu olan Sülemiş bu tayine razı olmayıp, valii umumilik benim hakkımdır diyerek, Bisüvüt ve onlarla Birlikte olan kabilelerin teşkil ettiği tümenin başında olduğu halde, ayaklandı, Calayır ve Khıtay uruklarının beyleri de bununla beraberdi. Karaman-oğulları da Sülemiş tarafında bulundular, hatta Karaman-eli bu isyanın merkezini teşkil etti. İBN FADLALLAH AL-'UMARi, «Sülemiş Karaman dağlarına malik olduktan sonra Gazana isyan etti» demiştir. Osmanlı rivayetlerinde Bayancar Tatar'a karşı Ereğli'de vaki olan savaş hakkındaki hatıra , Karadeniz-Ereğlisi'nde değil, Karaman-Ereğlisi'nde vaki olan savaşa aittir. Sülemiş bu Ereğli civarında Buçukur ve Bayancarlarla çarpışıp onları mağlup etti ve Bayancar'ı ele geçirerek öldürdü.

Bu kış çok kar yağmış olduğundan Sülemiş'i tenkil için Tebriz'den yardım gönderilemedi. Karamanlı ve Osmanlı rivayetlerinden anlaşıldığına göre, Germiyan-oğulları ile onlara komşu olan Varsaklar ve Çavdar Tatarları da «Tatarlar» la beraber, yani, Tebriz hükümeti tarafında olmuşlarsa da, Sülemiş bütün batı Anadolu'yu ele almıya muvaffak oldu. Kardeşi Kütüktü ile Muhlis-i Rumi'yi Mısır'a mümessil olarak gönderip Memluklar ile temasa girerek onlardan da yardım vadini aldı. Osman Bey'in bu hadisede Karaman-oğlu ile birlikte Sülemiş tarafında bulunduğu, Osmanlı rivayetlerinde, Bayancar'ın düşman Karaman ile Sülemiş ve Muhlis'in dost gösterilmesi ile sabittir. Bu rivayetlerde Mudurnu tarafında yaşayan Samsa Çavuş'un kardeşi olarak zikrolunan bir Sülemiş vardır, ki bu, Osman Bey'e tabi olmuş gibi gösteriliyor. Burada Osman Bey'in büyük Sülemiş ile olan münasebetlerine dair olan hatıranın, başka bir zata ait hatıralarla karıştırılmış olduğu görülüyor. Sülemiş tarafından Mısır'a gönderilmiş olduğunu İbn Fadlallah al-'Umariden öğrendiğimiz «Muhlis-i Rumi», Sülemiş'in yurdu olan Karaman'da yaşıyan ve onun hareketlerine candan iştirak eden Türk Babai şeyhi Muhlis Paşa'dır. Osman Bey'in seferine iştirak etmiş ve «bir münasebetle» 40 gün yahut 6 ay Konya'da padişah olmuş gösterilen bu zatın, bu şehrin idaresine Sülemiş tarafından tayin edilmiş olması pek muhtemeldir. Osmanlı rivayetleri Sülemiş'in ağabeyisi olarak gösterdiği Samsa Çavuş hakkında «Mudjurnuda otururdu, yoldaşlığa yarar cemaatleri çok idi» demektedir. Bu «Samsa» yukarıda zjkri geçen «Kutuktu» dan ayrı olsa gerektir. Herhalde Osmanlı rivayetlerinde Eskişehri idare eden Uygud (ihtimal Uygrn), Düzce ve Bolu'yu idare eden Kongur Alpların, İbn Battuta'da mezkur Göynük sahibi Cakü'nün bu mıntakaya yerleşen İlhanlı timarlıları olması pek muhtemeldir.

Aksarayi ve Reşideddin'den başka Mısır ve Suriye müellifleri de, bize bu Sülemiş hadisesini anlatırlar.

REŞİDEDDİN diyor ki:

«Sülemiş Danişmend vilayetindeki (Moğol) askeri birliklerini kendi tarafına çekti. Uçları da ele aldı, 50.000 kadar atlı askere malik olduğu gibi, ona Mısır Memluklarından da 20.000 kadar asker yardıma gönderilmişti. O birçok serseriyi etrafına topladı, birçok adamlara emirlik unvanı, sancak ve nakare verdi».

Karamanoğullarının tarihçisi olan Şikari, Osman Bey'i bu isyan hareketlerinde Karaman-oğlunun müttefiki göstermiş ve Turgut uruğu beyi Ali Beyin Murad Hüdavendigar'a hitaben:

«Senin babanı Germiyanoğlu elinden kurtaran Karaman-oğlu değil mi? Osman Bey'e alem ve nakare vererek bey yapan da Karaman-oğlu değil miydi?» diyerek Osman Bey'e emirlik alameti olan alem ve nakare'nin Karamanoğlu yoluyla geldiğinin Birinci Murad devrinde herkesin bildiği bir hakikat sıfatiyle anlatmıştır.

Sülemiş, 1299 yılı başlarında tekmil Batı ve Orta Anadolu'yu ele geçirmişti. Gazan Han'ın nasb ettiği Selçuk Sultanı Alaeddin Keykubad III. yıl Gazan Han'a giderken Eizincan'da durdurarak Gazan için götürmekte olduğu hediyelerini de elinden aldı. Buna nazaran Erzincan tarafları da Sülemiş'in elinde bulunuyordu. Hükümet kuvvetleri Sülemiş'i ancak 22 Nisan 1299 da Erzincan yanında mağlup edebildiler. Fakat o teslim olmayıp Suriye'ye kaçtı ve Memluklardan yardım alarak bir daha Anadolu'ya girdi. Anlaşılan bu zat, kendisini çok Müslüman göstererek ülemanın ve dervişlerin kendi lehine propagandasını temin ve bazı şehirleri bunların, da yardımıyla kendisine ilhak edebilmişti. Bu'nevi ülemanın Sülemiş lehine yazdıkları yazılarda Gazan Han «din düşmanı», ve onun ordusu; «ehli şirk», Sülemiş ise İslam bayrağını taşıyan bir sultan olarak gösterilmiştir. 1301 Ağustosunda Sülemiş yemden mağlup edilerek esir alınmış ve arkadaşlariyle birlikte Tebriz'de idam olunmuştur. Bu hadisede Alaeddin Keykubad III. ve veziri Ahmed Lakuşi, mücadele eden iki İlhanlı gurupu arasında müşkül vaziyette kalmış, fakat Gazan Han tarafını tutmuş, hatta bir aralık mahsur kalmışlardır. Gazan Han, Alaeddin Keykubad'a bu sadakatinin karşılığı olarak İlhanldardan şehzade Hülecü'nün kızını vererek damad yaptı ve «Erzurum'dan Antalya'ya kadar tekmil Rum ülkesi» nin sultanı olarak nasbetti. Fakat o, yukarıda anlattığım gibi, kendisini Türkmenlere sev-diremedi. Bu husus, ilk Osmanlı rivayetlerine de aksetmiştir. Eğer Osman Beyin birer yüksek zattan «emaret unvanı, sancak ve nakare» aldığı doğru ise, o, bunu Sülemişten almış olur.

Uydurulmuş olması muhtemel olmıyan rivayetlerde ise. o, Sultan Alaeddin'e muhalif gösterilmiştir. Osman ile Karaman Beyi «Moğol» (yani Sülemiş) tarafında.olup «Tatar» (yani Buçukur ve Bayancar) aleyhinde harbetmişti. Herhalde bu savaşlara ait rivayetlerde «Tatar» ismi, ancak İlhanlı ordusunu Danişmend vilayetinde oturan Tatar tümenleri demektir. Baltu isyanından sonra gelen bu Sülemiş isyanı, gerek isyan ederek ve gerekse onları tenkil maksadiyle Uclar'a gelen Moğol ve Doğu-Türk uruglarmm gelip dolmasına vesile olan ikinci büyük hadisedir.

Muineddin Pervane'nin bitişik vilayetleri idare eden oğlu Muhammed Pervane, kendi etrafına boyuna asker toplamasının sebebini:

«Bu zaman, Moğolların kaynaştığı bir zamandır, Uc'da askersiz oturulmaz» demişt. Osman Beyi siyaset sahasına çıkaran ilk büyük hadise işte bu Sülemiş - Bayancar mücadelesi olmuştur.

İkinci hadiseye yani Bga'da Aktav Tatarları ile savaş'a gelince, burada «Bga» şeklinde yazdan yer adını «Buga» değil, «Biga» okumak icap eder. Aktav Tatarları, Coçı Ulusu Tatarlarının Balkanlarda, Tuna havzalarında yaşıyanlarıdır, ki reisleri olan şehzade Nogay'ın katlinden soma bunların dağılması hadisesini yukarıda görmüştük. Tuna boyunda 200,000 çadır teşkil eden kalabalık bir camia halinde yaşıyan bu Tatarların beyleri Nogay'ın sağlığında Bizans topraklarına müteaddit defa girmişler ve bu memleketi yakından tanımışlardı. 1299 da Nogay öldükten sonra bunların mühim bir kısmı, Toktagu Han'dan ve oğullarından korkarak Bizans toprağına girdiler. Bizanslılar bunları, Turkopullarla birlikte Anadolu'daki Uc beylerine karşı hududu muhafaza etmek için veyahut da onların işgal ettikleri yerleri geri almak için göndermişlerdir. Bilindiği gibi, o zaman Uc beylerinden bazıları Müslüman oldukları halde Bizans'a giderek onun hizmetine giriyorlardı. Turkopulların da çoğu esasen Müslüman olan Türkmen askerleri idi. Bunların arasında şimdiki Aydın vilayetinde yaşıyan Uc beylerinden ayrılmış Melik İshak adlı birisi vardı. O sıralarda Bizanslıların hizmetindeki Katalonyalıların arasında Mağribli Müslüman Araplar da bulunuyorlardı. Osmanlı rivayetlerinde bir anochronizm eseri olarak «Aktav» tesmiye olunan bu Tatarlar, Nogay'ın idaresinde Müslüman olmuşlardı.

Bu camiaya dahil olan Alan'lar da vardı, onlar Hıristiyandı; fakat onların arasında da İslam propagandası artıyordu. Bunlar Bizanslıların Anadolu seferine birkaç defa iştirak etmişlerdir. Bir defa imparator Michael zamanında Bizans ordusiyle beraber Çanakkale'den geçip Mağnisa ile Biga arasında Anadolu beyleri tarafından müthiş bir hezimete uğratıldılar. Bu vakıa 13001301 yıllarında olmuştur.

Bursa,, yanındaki Yenişehir'de Tatarlarla savaş'a gelince , bu, daha ziyade Bizans hizmetinde bulunup İzmit'i müdafaa eden Nogay Tatarlariyle olan bir savaşa ait karanlık bir hatıradan ibaret olsa gerektir. Nogay'ın (1299 yılında) katlinden sonra dağılan ordusuna mensup bir bey deniz yoluyla İlhanlılara giderken ters rüzgar tarafından Ereğli'ye atılmış, Bizanslıların eline düşmüş ve Bizans hizmetine intisap edip Hıristiyan olarak İzmit'in müdafaasına memur edilmişti. Nogay'ın en yakın adamı olduğu anlatılan bu beyin ismi KOOÇİHTTOÇİÇ (Kuksimpaksis) şeklinde yazılmıştır. Bizans kaynaklarındaki n-aÇıç daha ziyade «bek» demektir. Burada ise PACHY-MERS «paksis» kelimesinin «kahin» demek olduğunu tasrih etmiştir. Buna nazaran «bakhşı» demek olacak. Herhalde bu Kuksimpaksis, «Küçüm-Bakhşı» gibi bir isim olacak. Bu Tatar beyi İzmit valisi sıfatiyle bulunduğundan, Uc beylerinden PACHYMRES'te «Suliman paksis» yani «Süleyman Bey» diye yazılan bir beyi ve arkadaşlarını Bizans tarafına meylettirmek vazifesiyle tavzif edilmişti. Bu da Candar Yemen Beğin oğlu Süleyman Beğ (sonraki Paşa) olsa gerektir. Çünkü o, 1335 yıllarında İbn Battuta geldiği şuada yaşı yetmişi geçmiş bir ihtiyardı. Osman Bey'in Tatarları Yenişehir civarında mağlup ettiğine ait olan rivayetler, işte bu Küçüm Bakhşı ile aralarında 1300 yıllarında vaki olan birer savaşa ait olabilir.

Osman Bey'i Bizans taraflarında fütuhat ve gazada bulunmağa sevkeden amiller, bir değil birkaçtır. Söğüt'de oturan Kayı beylerinin İnebolu ve Bursa'yı ele geçirmeleri için müsaid şartlar vardı. Bunlardan istifade etmek hevesine düşmek, bu savaşçı Türk beyleri için tabii işti.

a) Evvela bu bölge, Bizanslılarla İlhanlılar arasında büyük ticaret yolu üzerinde bulunuyordu. Bizansla olan siyasi münasebetler de bu yol üzerinden devam ettiriliyordu. Bizans imparatorunun kızının Olcaytu'ya gönderilmesi de, bu yol üzerinden olmuştu. Bidayette Gazan Han'a gönderilecek olan bu kadının ve maiyetinin geçmesine mani olmaması, Bizanslılara karşı olun düşmanca hareketlerinin durdurulması kendisine emredildiği halde, Osman Bey'in buna bakmadığı Bizans kaynaklarında zikredilmektedir. Prensesin gelmesini bildiren elçiler, REŞİDEDDİN'e göre 14 rebi'ulevvel 702 (7.11.1302) de Tebriz'e varmışlardı. Rum prensesi ancak Gazan Han'ın vefatından sonra geldi. Olcaytu'nun bu kadının gelmesi dolayısiyle Bitinya'da Keşişdağı (Uludağ) civarına 30.000 kadar asker gönderdiği de, Bizans kaynaklarında yazılıdır. Bu zamanda Bizansın, İlhanlılara yalnız kız vererek sıhri münasebet tesisini düşünmüş olduğu değil, Tebriz'e karşı bir nevi tabiiyeti bile iltizam ettiği muhakkaktır. Bizansın Gazan Han'a cizye verdiği hakkında şair ENVERi'nin yukarıda (s. 229) naklolunan sözü, asılsız değildir. Bu husus REŞİDEDDİN'in Gazan Han zamanında Kınnesrin valisi „olan oğlu Hoca Sadettin'e yazdığı mektubunda, Tebriz'in Rab'-i Reşidi kısmında kendi tarafından vücuda getirilen yüksek mekteplerin ve orda okuyan 6.000 talebenin iaşesi için tahsis edilen varidatın başında «Rum Vi Büyük-Kustantiniyenin cizyesi» zikredilmiş olmasiyle teeyyüt etmektedir. Bizansın Germiyanoğluna da senevi 100.000 dinar vergi (utave) ve pek çok hediyeler göndermekte , olduğu da, İBN FADLALLAH AL-'UMARi'de mezkurdur. Rabıtaları bu kadar sıkı olan İlhanlılar ve Germiyanoğulları ile Bizans arasında ve büyük yolun üzerinde bulunan Osman Bey de muhakkak İlhanlıların hizmetinde idi. Kastamonu'daki Çandarlıların ve Aydın beylerinin önde bulundukları, siyasi nüfuzları ve ordu teşkilatları daha büyük olduğu halde, onların yerine Söğüt beylerinin geçmiş olması, başlıca bu Bitinya'dan geçen ticaret yolunun ve İlhanlı-Bizans münasebetinin ehemmiyeti yüzünden olmuştur. Zaten Osman Bey'in tarihte ilk defa zikri de, Anadolu kaynaklarında değil, Bizans menbalarında 1302 yılı hadisesinde, bu ticaret yolu üzerinde Bizanslıların asayişini ihlal eden birisi sıfatiyle geçmiştir.

b) Sakarya havzasındaki Uc Türkleri aresma Bizans ülkelerini fetih fikri Gazan zamanmda Rumelinden dönüp gelen ve Olcaytu zamanında İlhanlıların himayesini gören dervişleri ve (Çepni'ler başta olmak üzere akidece yarı Şii Türkmen uruğları tarafından beslenmiştir. Bunu, eski Araplar zamanındaki «gazilik» in Bizans «Akritoi» ları ile temas neticesinde dirilmesi şeklinde izah etmek yanlıştır. 1299 yılında şehzade Nogay'ın vefatını müteakip Tuna havzasında ve Rumelinde artık Müslümanlık yoluna girmiş olan ülkelerin tekrar gavur memleketi olması ve bunların binlerce aileleriyle birlikte Karası'ya dönüp gelmesi , birçok Müslümanların Küçüm Bakhşı gibi tenassur ederek Bizans hizmetine intisap eylemesi (Bursa'da tekfur olan Baursuk'un da bu gibi mutanassır Türklerden biri olması pek muhtemeldir) Uc mıntakasında gaza ile geçinen mutaassıp dervişler ve onlara toptan yani oymak halinde mürid olan Türkmenler için heyecan doğurucu bir hadise olmuştur. Şehzade Nogay'ın kadını Çini Hatun ve büyük oğlu Türi, Gazan Han'ın karargahına gelerek, İlhanı Altunorda'da tekrar kefereyi hakim kılan Toktagu Han'a karşı harb ilan etmeğe teşvik ettiler. Saltuk Baba'nın, Nogay'ın katlinden soma Rumeli'nden kaçıp İlhanlılara gelen halifesi Tokatlı Barak Baba.da, Gazan Han nezdinde makbuliyete geçmişti. Bu da Toktagu ile Bizans'ın birleşmiş kuvvetleri tarafından Anadolu'ya ve İlhanlı ülkesine geri atılan Rumeli gazilerinin manevi rehberi ve öncüsü idi. Bunlar Bizansa karşı ciddi teşvikatta bulundular. Sarı Saltuk gibi pirlerinin ve pek çok gazilerin cesedleri, Tuna havzasında ve Dobruca'da kalmıştı. Az soma Altınordu'da Toktagu Han vefat edip, yerine tekrar bir Müslüman Hanın yani Özbek Han'ın geçmiş olması, Sakarya havzasında ümitleri büyütmüştür. Her gittiği yerde şaman gibi elde davul («tüngür») bulunduran, şaman sahneleri yapan boynuzlu Barak Baba'nm Bitiniya'da bulunduğu. Bursa vilayetinde Kestü nahiyesindeki Barak-fakih ismindeki köy adından ve bu şeyhe ait rivayetlerden istidlal ediliyor. «Han elçisi» sıfatiyle Suriye'de, Gilan'da ve diğer yerlerde bulunduğunu gördüğümüz bu şeyhin, Olcaytu tarafından Keşişdağı mıntakasında 1302 yılında gönderden İlhanlı ordusu içinde bulunmuş olması da pek mümkündür. Herhalde bu şeyhin en kuvvetli mürid ve halifeleri Sakarya havzasında bulunuyordu. Bunlar da, Horasan'dan gelen Tapduk Emre ile Azerbaycan'dan gelen Geyikli Baba, ve Tapduk'un halifesi olan Yunus Emre'dir.

Yeni bulunan bir vesikadan 1320 de vefat ettiği ve Bursuk suyunun Sakarya'ya döküldüğü yerdeki San köyde medfun olduğu anlaşılan Yunus Emre kendi divanında:

Yunusa Tapduk-u Saltuk-u Barak'dandır nasib çün gönülden cuş kıldı, men niçe pinhan olam demektedir. Barağ'ın halifesi olan Tapduk Emre'nin ve haleflerinin mezarı da, yine Sakarya havzasında Nallıhan kazası köylerinden Emre köyündedir. Barağ'ın müridi ve Osman ile Orhan Bey'lerin de muasırı olan Geyikli Baba da, Bursa yanında Barağ'a nisbet edilen köye yakın olan «Baba Sultan» köyünde yatıyor. Mezan Rumeli'nde kalan Sarı Saltuk'un bu ateşli, Ali'nin Olcaytu Han'a hulul ettiğini söyleyecek kadar bu hana bağlanan halifesi Barak Baba, İstanbul'un fethinden evvel yazdan nüshaları ile de bize malum olan ve aslında en çok Kıpçak şivesiyle karışık yazdan «kelimat» yahut «şathiyat» bırakmıştır.

Şeyh bu «kelimat» da:

«Kendisinin sipahi iken bey olduğunu, her gün bir kaz yediğini, sultana (yani Olcaytu Han'a) hiyanet etmediğini söyledik-tep soma; dine kuvvet vermek istiyorsan, evin kapısını kır (sedleri yık), İstanbul ile Trabzon şehirlerinin muteber büyük adamlarım Karadenize dök, uşaklarım esir alıp Müslüman çerisine kat ve Muhammed Peygambere salavat söyle» diyor, ve galiba böyle bir fütuhatın sonunda yapılacak bayramlara işaret ederek, müteaddid çardaklar kurularak karsa oyunları yapılacağını ve tokuzar öğüzden soğum ziyafetleri tertip edileceğini yine şaman şathiyatı tarzında söylüyor.

Bu sözlerinin çok manalı olduğuna da işaret ederek:

«Bu dersi anlayan anladı, anlamayan (hakkında da Kıpçakça olarak) tangladı» (yani tahminen bildi) demektedir.
Dervişlerin nüfuzunda yaşıyan bir muhitte Barak gibi hükümdarın mukarrebi ve yarı şamani olan dervişlerin öncüsü bulunan bir zatın, bu şekilde İstanbul ve Trabzon'daki Bizans imparatorluklarını silip süpürüp denize dökmeyi tavsiye eder şekildeki talimatının, Sakarya'daki Türk muhiti üzerindeki tesirinin azameti ancak tasavvur olunabilir. Sarı Saltuk gibi Barak'ın da Sultan İzzeddin Keykavus'un muhitinden ve Karadeniz'in kuzeyinde bir aralık coşan dini hareket, gazilik hareketi namına iş yaptığı ve bunu Uc Türklerinin ve İlhanlıların kudretiyle kuvveden Tiile çıkarmak istediği şüphesizdir. İbn Battuta'nın Azak ve Kafkasya şimalindeki Macar yolunda Horasan'dan, Irak ve Rum'dan gelen gazileri gördüğünü yukarıda; zikretmiştim. Biraz sonra Altınorda Hanı Temür Kutiug Han'ın 1398 yılında uygur harfleriyle yazdan yarlığını, Ozu (Dneper) ırmağı boyunda «Mücaviran» denilen yerde imzaladığı malumdur. Şimdiki Kermencük'e yakın olduğu anlaşılan bu yerin (köy, yahut kasaba) ismi «mücavirler» yani Mekke mücavirleri demektir. Bu hususa, yani küffar hududunda gazilerin köy ve kasaba kurarak yerleşmelerinin, İlhanlı devletinin «Firenk» hududunda olduğu gibi , Altınorda'nın «Firenk» hududlarında da olmuştur.

c) Osman Bey ve oğulları için başka bir müsaid şerait de Bizans'ın iç durumu'nun bu zamanda çok karışık bulunması olmuştur. O sırada Andro-nikos II. (1283-1338) hükümet sürmüştür ki, bu imparator çağında Bizans fevkalade bir buhran devresi geçiriyordu. Bitinya, Firikya ve Paflagonya'daki dağlık bölgelerde Bizans sınırlarını koruyan ahalisi, eskiden vergilerden muaf tutulduğu halde, Andronikos bunlara ağır vergi tarhetmiş ve böylece bunların düşmanlığını kazanmıştı. Kendi kumandanlarından Flontropinus'u derme çatma bir orduyla Bitinya'nm müdafaasına göndermişti. Onlara erzak göndermediği gibi, maaşlarını da temin edemedi ve neticede bu ordu dağıldı. Bir yandan Germiyanoğlu Menderes boyundaki Bizans kalelerini birer birer fethederken, Aydınoğlu da Sart şehrini almıştı. Başka bir taraftan Candaroğulları da Bizans kalelerini kuşatıyorlardı. İmparatorun ordusu yoktu. Olanını da, Balkanlarda kaybettiği nüfuzunu ikame etmek için sarfetmek mecburiyetinde idi. Küçükasya'daki sınır bölgelerinin Uc beyleri tarafından işgal edilmesi imparatorun nüfuzunu büsbütün sarsıyordu. Nihayet bir Roje de Flor adlı yabancı Sicilya'dan gelerek 8.000 kadar bir derme askeriyle imparatora hizmet teklifinde bulundu. Bunlar İspanyollarla Magribli Araplardan ibaretti. Bunları «memleketin müdafileri» sıfatiyle hizmetine kabul eden imparator, Roje de Flor'a yalnız geniş salahiyetler vermekle kalmadı, prenseslerden birini de ona vererek Bizansta büyük bir mevki kazanmasına yol açtı. Bu da, Bizans ayan ve eşrafı arasında imparatora karşı derin bir nefret hissini uyandırdı. İmparator Bizansa gelerek ücretli as»ker olan ve «Turkopul» ismi altında andan Müslümanlardan da askeri birlikler kurmuştu. Soma Aydın Türklerinden adı yukarıda geçen Melik İshak 10.000 kadar askeriyle Bizansın hizmetine intisap etti. Öte yandan Tuna boyundaki Nogay'ın ordusunu teşkil eden Tatarlarla Alanların bir kısmı da, şimdi -anlattığımız gibi, Bizans hizmetine girmişlerdi. İçten çürümüş olan Bizans, her taraftan Müslüman ve gayrimüslim Türk ve Tatarları askerliğe ala ala, memleketini ve içteki çürüklüğünü bunlara pek yakından tanıtmıştı. Hülasa, Bizans ordusunda Bizanslılardan başka herşey vardı. İşte Bursa'nın 1326 yılında Orhan Bey tarafından işgali, böyle bir şeraitte husule geldi. Sınır boyundaki Hıristiyan Bizans askerlerinden hatta kumandanları arasında imparatorun hizmetinde bulunan İslam-Hıristiyan karışık Katalan-Turko-pullar birliğinde kalmaktansa, Kayı beylerine iltihak etmeyi tercih edenler bulundu. Bir taraftan İlhanlı kuvvetlerinin Barula ve Baltu ile başlanan isyanları dolayısiyle batıya sıkışan uruğlar; diğer taraftan aşağı Sakarya ve Paflagonya'da Gazan Han zamanından başlayıp çoğalan ve YAZICIOĞLU'nun «366 timarlu sipahi» den bahsetmesine esas olan askeri iktalar Bizansın çürüklüğünden istifade eylemekte Osman Beyi ve oğullarını destekleyen nüfus kalabalığını teşkil etmişler, Sakarya'dan Çanakkale'ye kadar uzanan yerleri fetheder etmez Rum firarilerinden boş kalan bütün köy, kasaba ve şehirleri Müslüman Türklerle doldurmak için sonsuz kaynak olmuşlardır.

Öte taraftan Osman Beyin şahsi karakteri, onun ve maiyetinin medeni seviyesi bu bölgede yalnız İslamlar değil Hıristiyanlar arasında da nüfuz kazanmaları için elverişli olmuştur. Burası gerçekten çok cengaver ve iş bilen kabile reisleri tarafından idare edilmiştir. Gerek Ertoğrul ve gerek Osman Beyin şahsi meziyetleri hakkında naklolunan rivayetlere inanmak gerektir. Bunlar bütün savaşları bizzat idare etmişler ve bu sayede küçük kabile reisliğinden bütün ülkedeki kabile askeri teşkilatlarının başına geçebilmişlerdir. Bunların medeni seviyeleri mesela Kastamonu ve Germiyan beylerinkiyle kıyas kabul etmez derecede aşağı olduğundan, Müslüman olmakla beraber İslam taassubundan uzak bulunmuşlar; bu da kendilerine iltihak eden, fakat tam bir Müslüman olmadıkları halde Türk derviş ve Abdallarını kendilerine manevi rehber ve pir tanıyan her türlü Türk ve Moğol «evbaş» ı ile ve mühtedi Hıristiyanlar ile hemen ozlaşmalarını kolaylaştırmıştır.

Osman Beyin mensup olduğu aşiretin, Kayıların, bidayette adetçe pek az (400 çadır) olduğu, Uç'taki muhtelif Türk unsurlarıyla karışarak vücuda getirdikleri kuvvetin din gayreti ile birleşmiş olduğu hakkındaki rivayetlere de inanmak icab eder. Orhan Beyin zamanında yaşıyan Mısırlı müellif İBN İADLALLAH AL-UMARi'de Orhan Beyin askerleri ve tebaası «görünüşte müthiş, hakikatte ise manasız derme çatma unsurdur, kendileri istikametten mahrum, fakat komşuları ile eyi geçinmesini bilen ve daima gazada bulunan insanlardır» şeklinde tavsif edilmiştir. Osmanlı müverrihi ALİ de ilk Osmanlı camiası hakkında «ol zamanda sükkani Mulk-i Rum ekseriya guzat'ı Etrak ve Tatar ediği malum ve saire ahalii mezburun ise evladü kefereden zuhur etmiş bir bölük sade levh edikleri mefhum» demiştir. Fakat Osman ve Orhan Beylerin kuvveti de işte bu gibi muhtelif unsurları, yalnız Türk, Moğol Kıpçak ve saire unsurlarını değil, Horasanlıları ve muhtelif mütedileri Müslümanlık ve Türklük esasında birleştirerek büyük bir devletin temelini kurabilmelerinde olmuştur.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Anadolu Selçuklu İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir