Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türklerin Önasya'ya ve Şimali Afrika'Ya Yayılmaları

Burada Türk Tarihinin Çeşitli Dönemlerinden ve Çeşitli Konularından birlikte anlatılan konular bulabilirsiniz. Ayrıca Türk Kültürü hakkında da Konular bulabilirsiniz

Türklerin Önasya'ya ve Şimali Afrika'Ya Yayılmaları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Ara 2010, 03:15

TÜRKLERİN ÖNASYA'YA VE ŞİMALİ AFRİKA'YA YAYILMALARI

Türklerin tarihi devirlerde Önasya'ya doğru yayılmaları, Sakalar'ın fütuhatiyle başlar. Sakalar, Asur kitabelerinde ismi Gogu yahut Gog diye yazılan hükümdarlarının idaresinde Şimali Kafkasya'daki Kimmerleri sürüp izliyerek şimdiki Kuzey Azerbaycan'a geçtiler. Bu hadise, M. ö. 665 yılında vaki olmuştur. Kür ırmağını geçen Sakalar, şimdiki Gence vilayeti batısında bu Gog'un adıyla ilgili olduğu ileri sürülen Gogaren denilen, Gencenin doğusunda milli Saka adıyla Sakasen tesmiye olunan yerlerde yerleştiler. Sakasen sonraları, şimdiki Şamhurçay'da Gerdıman civarında Saka-sen ismi altında Uti'lere tabi bir merkez olarak da maruf oldu. STRABON'un zikrettiği Gogaren bölgesi, adı geçen hükümdarın Asurca yazdan adı olan Gog'un Gogar demek olduğunu gösterir, ki bu da, Türkçe bir kelime ise, Gök ve Göker demek olabilir. Sakasen ismi de, «Saka» sözünün, «şehir ve türbe» manasında ifade eden Türkçe «sın» kelimesiyle birleştirilmesinden ibaret olsa gerek; bu isim herhalde aşağı Edil'deki Saksın şehrinin ismi ile birdir. Uzakdoğu'da Khatun-Sin, Moğolistan'daki Balgasın da bu cümledendir. Bu Gog adı Yahudi menkıbelerine de aksetmiştir.

Asuri kaynakları Gog'un, Sarati ve Parati isminde iki" oğlunun M. ö. 662 hududunda Asur ülkesine taarruzlarından bahseder. Bu Parati (HERODOT'da Prothyes)nin oğlu Maduva (Herodot'da Madyes), bütün Anadolu, Suriye ve Filistin'i fethediyor. Herodot, bunlardan Anaria kabilesinin Filistin'den çekilirken Askalan'daki ürania mabedini tahrip etmeleri yüzünden Sakaların hastalığa tutulduğuna dair rivayet nakleder ki bu Anaria ayni müellifte ve başka müelliflerde Hazar denizinin doğusunda (PTOLEMEUS'te ise Tiyanşan'ın batısında) yaşıyan bir kabile olarak zikredilmektedir. Mahmud Kaşgari'de Çungarya'daki bir nehrin ismi olarak zikredilen Yamar bu eski Anar'dan kalmış olsa gerektir.

Bunlara nisbet edilen Herodot ve başkalarında zikredilen hastalığın, bugün bozkır Kazaklarında ve Nogaylarda dahi görüldüğü K. NEUMANN tarafından tesbit edilmiştir.
Maduva Medya kiralı Kiyaksares ile iyi geçiniyordu. Kiyaksares kendi askerlerine bu Sakaların askerlik bilgisini öğrettiriyordu; fakat önce babaları çağmda kendilerine tabi olan Şimali Medyayı ve Doğu Anadoluyu Sakaların , elinden almak için gaddarane planlar kuruyordu. Dostluk göstererek itimadını kazandığı Maduva'yı ziyafete çağırarak sarhoş edip, pusuya koyduğu kuvveüerle hücum ederek Maduva başta olmak üzere, bütün Saka büyüklerini ele geçirerek öldürdü. STRABON Medyahların Sakaların elinden kurtulmalarını «Sakaya» tesmiye olunan bir bayramla her sene tes'id ettiklerini ve tekrar ele geçirdikleri Anadoluda Zile şehrindeki İranilerin bu bayramı kendi zamanında bile (yani Miladın ilk asrında) anmakta olduklarını zikreder. Saka reislerinin iğfalle ele geçirilerek öldürülmeleri M. ö. 626 yahut 625 te olmuştur. Küçükasya'da Sakaların hakimiyeti, HERODOT'a göre, 28 yıl sürmüştür. Demek onlar Anadolu'yu 654'te işgal etmiş oluyorlar. Burada zikri geçen Medya kiralı Kiyaksares İran destanlarındaki Keyhüsrev, Maduva da Afrasyab (yahut onun naibi) ve bu Afrasyab ta Türk rivayetlerindeki Tünge (Tunga) Alp demek olduğundan, bu Saka bayramının EL-BİRUNi ve başka müellifler tarafından 13 Tiremah ayında (iraniyatçılardan R. ROTH ve F. JUSTİ'nin tetkikatından anlaşıldığına göre 26 Haziranda) İran ülkelerinin Afrasyab tahakkümünden kurtulması bayramı diye anlatılan «Tiregan bayramı» ile bir olduğu anlaşılıyor.

İranlılar, Türklerden Afrasyab'ın kardeşi Barsgan tarafından Beykend'de öldürülen damadı İran prensi Siyavuş'un katli hadisesini hiç unutmadıkları ve senenin muayyen günlerinde matem tuttukları gibi, Türkler de Anadolu'da yahut Azerbaycan'da İranlılar tarafından öldürülmüş olan Tunga Alp'ın matemini tutmuşlardır. Orhun yazılarında 714 senesinde Uyguristan'daki Beşbalık şehrinin muhasarasından bahsedilirken bunun burada Tanga Tekin'in yuğ merasimi icra edildiği bir günde yapıldığı zikredilmiştir. Uygur'ların Bezeklik'deki Buddist mabedinin duvarı üzerinde ağzında ve elbisesindeki lekelerinden bir şehidi temsil ettiği anlaşılan bir resim bulunmaktadır. Bu resmin bir yerinde Tunga Tekin diğer yerinde Tunga ol okunan yazı da vardır. Bunu ben Londra Elsine-i şarkiye mektebi Bulletin'lerinden tarif etmişimdir. Afrasyab (Tunga Alp), Hindistan'daki Budda'dan önce yaşamış bir kahraman ise de, Ortaasya'nın Türk Buddistleri onu bir Buddist ve Buhara yanında zerdüştliği yaymak isteyen İranlılara karşı Budizmi müdafaa eden, bir hükümdar diye kendisine bir dini kudsiyet atfetmişlerdir. Herhalde bir Önasya seferinde Medyalılarla Anadolu'da hakimiyet davası yüzünden öldürülen eski Saka Türk kahramanının hatıraları asırlarca yaşamıştır. Mahmud Kaşgari bize bu ilk Azerbaycan ve Anadolu fatihine ait destandan bazı Yug şiirleri nakletmiştir.

Saka'ların Önasya'da maruz kaldıkları mağlubiyetin M. ö. 623 yılında Çin'e kadar aksettiğini yukarıda da zikretmiştik. Saka'lar bu hadiseden sonra Anadolu'dan çekildiseler de, Azerbaycan taraflarında epeyi zaman kaldılar. Sakasen, Gogaren, isimleri bundan soma da zikrediliyor. Azerbaycan'da Afrasyab'a nisbet edilen ve eski Saka'lar zamanının hatırası olması muhtemel olan bazı mevkiler de vardır. O cümleden Şaberan şehri Afrasyab'ın paytahtı olarak, Arran'daki Sengi-Surakh Afrasyab'ın Keyhusrev ile yaptığı muharebesinde son sığmağı olarak, Tebriz kapılarından biri de Afrasyab'ın kafası defnolunan bir yer olarak, Urmiye (Çiçest) gölü Afrasyabı gark olduğu yer olarak. Marağa yanında bazı yerler ve bir köprü Afrasyab'ın yapısı olarak gösterilmiştir.

Bir de Arranda Anaria kavmi, STRABON tarafından daha milad çağlarında Gence vilayetindeki Uti kavmi ile bir arada yaşıyan bir kavim olarak zikredilmiştir; halbuki Maduva zamanında Filistin'e kadar gitmiş olan bu Anaria'Iarın esas kısımları Hazar Denizinin doğusunda yaşıyordu. Gence vilayetinde kalan Sakalar, Miladdan soma da bir müddet mevcudiyetlerini muhafaza ettiler. Onların Arsaklı'lara tabi olduğu malumdur. Bir de onların, miladi 336 yılında doğudan gelerek Kafkasya güneyine geçen Masaget'lerin reisi olan Sanesan ile birlikte Armeniye'ye taarruz ettiği, 4. üncü asır müellifi FAUSTUS BTZANTtNUS tarafından kaydedilmiştir.

Önasya'ya vaki olan eski Türk göçlerinden biri de (M. ö. 149 - 127 seneleri arasında) Edil havzasından kalkıp Derbend yoluyla Azerbaycan'a geçerek şimdiki Kars ve Pasin ovalama gelip yerleşen Bulgarlar ve Vanand'Iardır, ki Ermeni müverrihi Khoren'li Moses'in eserinde yazdan bu kaydın tarihe uygun olduğunu, ben İbn Fadlan'a ait eserimde izah etmişimdir. Bulgarlara akraba olan Vnnd, Vanand'ların Dağıstan'da kalan kısımları, Arap kaynaklarında Vlndr yahut Vnndr (Vanandar, yani Vanandlar) ismi altında zikredilmektedir. Kars sancağına Selçukluların gelişine kadar hep Vanand denilmiştir. Bulgarların diğer bir kolu olan Boroç(Boroçoğlu, Borçalı)'lar da, daha Potolemeus'un eserinde Edil havzasında yaşayan bir kavim sıfatiyle zikredilmiştir. Bulgarlar ile Hazarların, daha İskender zamanında Horasan'da bulunduğuna ait deliller mevcut olduğunu yukarıda zikretmiştim. Bu Türk boyları Edil havzasına İskender'in fütuhatından sonra gelmiş yahut bazı kısımları daha önce Sakalarla birlikte geçmiş olabilir. Herhalde Oğuz destanında, Bulgarlar, Edil havzasında Oğuz Han'dan önce yaşıyan bir yerli kabile olarak ve Bulgar tarihi için ehemmiyeti olan Ulu-Balugur gibi bir arkaik isim. altında zikredilmektedirler.

Azerbaycan mıntakasına gelen ilk Türklerle ilgili görülen bir kavim de Udh ve Udhin'Ierdir. Bunlar ihtimal daha Saka'larla beraber gelmişlerdir. STRABON onları Uiti ismi altında zikrediyor. Bunlar bu müellifin zamanında şimdiki Gencenin batısında eski Saka'ların oturduğu yerde (Gogaren ile Sakasen arasında) yaşamışlardır. Araplar zamanında bu kavmin Kara-bağ'da yaşıyan bir kısmı Babek isyanına iltihak etmeleri dolayısiyle Udh ve Uadhın (yahut Avadh ve Avadhin) ismi altında zikredilmektedirler, ki reislerinin Türkçe «tarhan» lakabım taşıdığı kaydedilmiştir. Bunlar kendi isimleriyle Uti tesmiye olunan vilayetlerinde (yani Gence vilayetinde) Khalkhal isminde bir kaleleri olmuştur. Bu kelime de Türkçe «Kalgan» sözünden gelmiş olarak izah ediliyor. Şirvan'ın Şeki tümeninde bugün Kafkas kavimlerinden Kürin'lerin ayrı bir lehçesi ile konuşan Udin'ler, bu eski Uti ve Udh'lerle birleştirebiliyorlar. Bu doğru ise, Uti'lerin Kafkas kavimleriyle karışanları - mesela Dağıstan'daki Avar'lar gibi - Türkçe yahut umumen Altay dillerinden biri olan anadillerini unutarak kavmiyetlerini kaybetmişler demektir. Bunların Kür, Aras nehirleri boyunda oturanlarının Strabon'da Saka'ların bir kolu olan Anaria'larla beraber zikredildiğini anlatmıştım. Uti'ler bazı muahhar kaynaklarda Hun'larla karıştırılarak zikredildiğinden, KLAPROTH onların menşe itibariyle Türk olacağını muhtemel görmüştür.. Karabağ Udh yahut Uadhin'lerinin reislerine tarhan denildiği gibi, Hazar Hakanı Yusuf da 958 de yazdığı mektubunda ismi İbrani harflerle yazılan Avvaz yahut Uvvuz okunan Türk uruğundan bahsetmiştir. Moğollar zamanında dahi Kazvin tarafında 300 haneden ibaret bir Uz boyu yaşamıştır. İlhanlı Argun Han'ın has askerine mensup bir Türk oymağı idiler. Gerçi 13 üncü asırdaki Uz'ları Milad çağındaki Uti'lerle birleştirmek uzak bir ihtimal görülür, fakat 8. inci asırda Araplara karşı aşağı Aras'ın sağında Heştadrudh'da harb eden ve reisleri tarhan olan Udh (yahut Avadh)'larla bu Türk Uz'ların bir olması pek muhtemeldir. Çünkü Moğollar zamanında Azerbaycan'daki Oğuz'lara «Oğuz» ve Türkmen denilmiştir. Burada Udh'ın yanındaki Udhin şekli yukarıda (s. 29) Ar-gu ve Argın isimleri hakkında anlattığım gibi mensubiyeti gösteren şeklidir, ki Suvar'dap da Süvarin adı gelmiştir.

Azerbaycan'a muhaceretleri katiyen sabit olan Türk kavmi Hunlar'-dır. Doğu Avrupa'daki Hunlar'ın bir kısmı miladi 445 de, yani daha Attila'nın hayatında, Kafkasları geçerek Azerbaycan'ın Mugan taraflarına gelip yerleşiyorlar. Arap menbalarında ismi Belasegan şeklinde yazdan cenubi Mugan şehrinin Ak-Hun denilen bu Hunlar tarafından inşa olunduğu rivayet olunuyor. Bence bu kelime, Ortaasya'nın Balasagun şehrinin isimle birdir. Bu Hunlara Ermeni menbalarından Khaylendurk denilmektedir. Bu mürekkep kelimenin son sözü Türkden muharref olabilir. 7.nci asırda Araplar geldiği zaman cenubi Mugan'da bulunan - bu şehre nisbetle - Kürdlerin zikri geçmektedir. Fakat bu Kürd kelimesi, o zaman daha ziyade «hayvan sürülerine sahib göçebeler» («ashab sava'jm») manasında kullanılmış olduğundan, milliyeti ifade etmez. Horasan'da (Kuhistan'da) ki Khalac Türkleri de bu yüzden Araplarca «Akrad» cümlesinden saydmıştır. Herhalde daha Araplar gelmeden önceleri Mugan'daki ahali, şimdiki Şahsevenler gibi, Türk ve Kürd karışığı olmuştur.

465 yılında Kafkasya'nın şimalinden Azerbaycan'a Agaçeri uruğu geçti. Bu uruğun adı Kürdistan'daki Paikuli mahallinde bulunan bir Sasani kitabesinde de okunmaktadır; bu kitabedeki kayıttan bunların o zaman «hakan» ları olduğu istihraç ediliyor.. Agaçeriler bundan sonraki kaynaklarda uzun zaman anılmayıp, ancak Selçuklular zamanında zikrediliyorlar. 1193 (h. 590) senesinde Ağaçerilerden bir zümre, cenubi Anadolu'da Elbistan taraflarında ormanlık yerlerde yaşıyan ve eşkiyalıkla maruf bir kabile olarak zikredilirler. Bunların diğer bir kısmı, Moğollar geldiğinde Tebriz'den Kazvin'e giden yolun doğusundaki Kbalkhal mevkiinde hakim zümre olarak gösteriliyor. Agaçeri ile Kaçar (hatta bazan yanyana yaşıyan) iki kabile ismi olarak kullanılıyorsa da, Suriyeli Arap müelliflerince, a'aşer ve 'aşeri, ayni kabilenin ismi olarak ta anılmıştır. İran'daki Kaçar kabilesinin güya Moğollar, hatta Temür zamanında şarktan geldiğine dair olan rivayetler, bu kabile beylerini Temür'ün Ceddi olan Karaçar'dan neş'et etmiş gibi göstermek gayretinden ileri gelen bir uydurmadır. Kaçar'lar, herhalde Azerbaycan'daki en eski Türk uruğlarından birisidir.

Bunların Agaçeri'lerle bir asıldan olmaları keyfiyeti kat'i olarak isbat edilemiyor. Arapların ilk geldikleri zamana ait kayıtlarda Khalkhal'a yakın yerlerde yaşıyan Deylemliler ile beraber bir gayrimüslim Türk unsuru da zikredilmektedir. Bu Türk'lerin sonraları, Deylemi'lerin yanıbaşında gördüğümüz Ağaçeri'lerden ibaret olması pek mümkündür. Agaçeri'ler, Hazar ve Bulgar'lara yakın olan, fakat bunların Oğuz destanının Çağatayca rivayetinde - yukarıda (s. 149) anlattığım gibi - Khulac, Kanglı, Karlık ve Kıpçak'la beraber «Beş-Uygur» ( = Beş-Ogur) hey'etini teşkil etmiş gösterilmeleri, dillerinin LİR olmayıp, ŞAZ - Türkçesi olduğuna delalet eder. Azerbaycan Türk şivesini Anadolu Türk şivelerinden ayıran lehçe hususiyetlerinin, bu eski Agaçeri yahut Kaçar Türk şivesinden kalmış olması ihtimali variddir.

Miladın 305 yılında Sabir Türkleri, Kafkasya'nın şimalinden cenubuna geçtiler. Bunlar, eski dünyanın muhtelif taraflarında izleri görülen Su-bar (Sub + er) ve bu ismin muhtelif telaffuz şekillerine göre adlanan Türk boyunun Hazar'lara karışarak yaşıyan bir kısmıdır; nasıl ki ayni kavmin adı Suvar telaffuz olunan bir kısmı da, Edil Bulgarlarının bir kabilesi sayılıyordu. Bu cihetten Edil havzasındaki Sabir ve Suvar'ların lehçesi de, Hazar ve Bulgarlarınki gibi Lir-Türkçesi olmak icap ederdi; fakat Mahmud Kaşgari'nin «Suvarın» diyerek de tesmiye ettiği Suvar'ların şivesinden naklettiği kelimeler, -hatta bir yerde de cümle- bunun ŞAZ-Türkçesi olduğunu göstermektedir. Bu kavmin diğer bazı kısımları daha 14. üncü asırda Batı Siberya'da yaşamakta devam etmektir, ki Sibir (Siberya) ülkesi adı bunlardan gelmektedir. Kafkasya'nın cenubuna Kür nehri havzasına geçen Sabir'lerin bir kısmı, 515-516 yılında Anadolu'ya geçerek Kappadokya'ya, Ankara ve Kastamonu vilayetlerine kadar sokuldular. 522 de bunların reisleri Zigibi isminde birisi idi, ki bunun doğrusu Çigil-biy, yahut Cılkı-biy olabilir. 527 de bunlar Anadolu'dan çekilmiş olup, yalnız Arran ve Şirvan'ı idare ediyorlardı. Sonraları da, kah Sasani'lerle birleşerek Bizanslara, kah Bizansların müttefiki sıfatiyle Sasani'lere karşı savaşlarda bulundular. Arran ve Şirvan'da Sabir'ler 100.000 hane, yani takriben yarım milyon nüfus teşkil ediyorlardı.

531 yılında bu Sabir'leri, «Sabir Hunları» ismi altında ve Bizans'ın Sasani İran'a karşı müttefiki olarak görüyoruz. 555 de onlar tekrar İranlılar ile harp ettiler. Üç sene sonra Derbend civarında, hakimiyet davası yüzünden Avar'lar (Varkhuni'ler) ile çarpışarak Derbend civarındaki malikanelerini kaybettiler. Fakat Hazar'larla müttefik olarak Arran, Gürcistan, Vaspurakan (Van havzası) ve Sisecan (Karabağ) vilayetlerini uzun zaman idare ettiler. Kür nehrinin şimalinde şimdiki Şamahı'nın garbinde, bugün harabe halinde bulunan ve ticareti ileri olan Kabala şehri bunların hükümet merkezi olmuştur. Bu çağda en büyük nüfus Hazar'ların elinde olduğundan.

Tabari tarihinde:

«Azerbaycan ve mülhakatı Hazar'lar memleketi» denilmiştir. Bütün Azerbaycan ile cenubi Kafkasya'yı ve hatta Derbend'i ele geçiren Sasani Nuşirvan, Sabir'lere, bu memlekette İran tabii olarak kalmağa müsaade etmekle beraber, şimali Azerbaycan'a dahi İran unsurunu iskan ederek Türkleri akalliyette bırakmak siya-setini takip etti. Bu arada, Arran ve Karabağ'da İranlı Siyasice'leri ve Tiflis taraflarında da Sogd'lardan bir zümreyi yerleştirdi; Türkler ise daha içerilere atıldı. Yine Nuşirvan zamanında batıdan gelen ve Sasani'lerle yaptıkları harplerden soma da, on bin tane kadar mühim bir kütle teşkil eden Bulgar ve Belencer zümreleri Azerbaycan'ın güney kısımlarında yerleştirildi.

Arap kaynaklan, Edil Bulgarları ile Hazar'ların mühim bir boyu sıfatiyle Barsula, «al-Burşaliye», yahut «al-Bursul» adını verdikleri bir kabileyi zikrediyorlar. Bu ismin PTOLEMEUS'de de geçtiğini anlatmıştım. Bizans kaynakları bu kabilenin ismini papcrrjaıa ve ffopaXoroı şekillerinde yazarlar. Edil Bulgarları rivayetlerinde Baraç ve Kıpçak kabile adlarında Boroc-oğlu şeklinde yazdan isimlerin de ayni kabilenin adı olduğu tahakkuk etmiştir. Mısır Memluklerinden bazdan bu kabileye mensup olduğu gibi, Anadolu'da da Diyarbekir taraflarında Borcoğlu boyu bulunduğu kaynaklarımızda gösteriliyor. Halbuki bu kabilenin mühim bir kısmı bugün Orta Kür ırmağı sağında eski Gogaren ülkesinin doğu kısmında kendi adlarıyla Borçalı tesmiye olunan sancakta Borçalılar adiyle yaşamaktadırlar. Bu Borocoğlu'lar da Kafkasya güneyine, eski Hazarlar zamanında geçmiş görünüyorlar.

Bu Börçalı'ların doğusunda şimdiki Gence'nin batısmda bulunan Şamkhur şehri, Araplar geldiği vakit bir Hazar kasabası idi. Burada da Hazarlar daha Araplar gelmeden önce yerleşmiş görünüyor. Harabeleri Aras'ın sol sahiline yakın olup şimdiki Mil civarında bulunan Baylakan şehri yanında, ilk Araplarla olan harplerde, oradaki bir İranlı dehkan'ın (yani çiftçinin) «Hazar dilinde fasih olarak konuştuğu» nu İbn A'tham al Kufi kaydetmiştir. Bu husus, orta Aras'ta Varasan ve Balasagan gibi şehirlerin bulunduğu sahada Hazar dilinin yerli dehkan'larca iyi bilinen bir dil olduğunu gösterir.

Herhalde Araplar geldiği vakit Kür ırmağı havzasında Türkçeden:

Sabir, Hazar, Bulgar ve Borocoğlu gibi Edil havzası Türklerinin şiveleri intişar etmişti.

Tarihi şehirlerden:

Bacervan, Khızan, Şaberan, Samır, Samır-kent, Sabir-khost gibi şehir ve kasabalar, keza bugünkü kasaba ve köylerden: Sibiivdon, Sivir-don, Savir, Bila-suvar, Sebir-oba, Sevare, Suvar (Kağızman'da) ve Bulgarçay isimlerini taşıyanları, hep Kafkasya güneyinde ve kuzey Azerbaycan'da Hazarlar ve Sabirler'in yerleştikleri zamandan kalmış olsa gerektir.

Bunların takip ettikleri yollarda ve yaşadıkları yerlerde bir de Khızan isimlerine rastlanıyor. Bu isim, Derbend taraflarında yaşıyan Khaydak(Kaytak)'ların ismiyle karıştırılıyor. Fakat bu adın, Hazarlar'a tabi Khız denilen bir kabile isminin cem sigası olması muhtemeldir. İbn Fadlan'a göre Hazar başkentindeki Müslümanlara riyaset eden birisinin adı Khız idi; bu isim de Khız boyundan olan biri demek olabilir. İslamiyetten önce Türklerin Hazar Denizinin güneyinden Azerbaycan'a gelip yerleştiğine ait haberler pek azdır. Yalnız FAUSTUS BİZANJİNUS ve Ermeni müellifi KHORENLİ MOSES ile SEBEOS (eserini 661 de bitirmiştir), Ahlat ve Muş taraflarını idare eden Mamikonyan sülalesinin Arsaklı'lar zamanında 3. üncü asırda «Cenestan» dan, yani Ortaasya'dan ve Uzakdoğu'dan Konak ve Mamık adında iki başbuğun idaresinde gelerek sığınan mültecilerden türediğini, Arsak'lıların bunları Roma devletinin doğu hududuna «sipehbed» olarak gönderdiğini ve orada yerleştiğini anlatırlar. Bir de Sasaniler'den Nuşirvan'ın Yazar ve Sul Türklerinden bir zümreyi Horasan'dan Azerbaycan'a getirip yerleştirdiği görülmektedir. Diğer bütün muhaceretler Hazar'ın ve Kafkaslar'ın şimalinden olmuştur.

Selçuklularla beraber gelen Oğuzlar, ecdadlarının daha birçok asırlar önce de Azerbaycan'a gelmiş, hatta Küçükasya şehirlerini fethetmiş olduklarına dair rivayetler nakletmişlerdir. 11. inci asrın coğrafi isimlerini taşıyan bu-rivayetlere, bazı eski Türk yazma rivayetlerinden de birtakım teferruat sızmış olabilir. Çünkü bazı isimler muhakkak, ki bu rivayetleri kitabına derceden REŞİDEDDİN'in zamanındaki isimler değildir. Bu rivayetlere göre, efsanevi Oğuz Han'ın zamanında Azerbaycan'a gelip yerleşen Oğuzların yaylakları Tebriz'in cenubundaki Ucan yaylaları, Alatağ dağları ve Sabalan dağlarında isimleri Alanar, Agdiburi (yahut Ağrıböri) şeklinde yazılan yaylalar, kışlak yerleri de Arran ve Mugan ovalan olmak üzere yerleşmiş imişler. Bu rivayetler, Attila zamanında geldiklerini yukarıda zikrettiğimiz Ak-Hun'lara ait hatıra olabilir.

Oğuz destanında, «Oğuz Aka» yahut «Oğuz Han» isimleri altında, Hun hükümdarlarından Mete'nin şarkta, diğer birer büyük yabgunun Orta-Asya'da, Attila'nın garpte yaptıkları fütuhatlarına ait hatıralar nakledilmiştir. Mesela yukarıda görülen Kıpçak'ların Doğuavrupa'da yerleşmelerine ait destani rivayetler, Attila zamanına ait olabilir. İran rivayetlerinde de Azerbaycan, eskiden Türklerin eline geçmiş bir ülke olarak tarif edilir. Müba-rek el-Türki Kazvin'de bir kale bina ederek ona kendi ismini verdi. Mücmel el-tavarih va'l-kisas'ın İranlı müellifi. Arap Himyar hükümdarlarından Raiş'e ait destani rivayetleri naklederken, bunun geldiği sırada buralarının Afrasyab'ın ve Türklerin elinde olduğuna dair sözleri nakletmiştir. Arapların bu Himyar hükümdarlarına ait destanlarında, Azerbaycan'ın eskiden bir Türk ülkesi olduğu, tek bir umumi mehaza irca'ı kabil olmıyacak eserlerde de tekrarlanmıştır. İhtimal bu rivayetlerin tesiriyledir, ki halife Muaviye bin Süfyan'a da «Azerbaycan bir Türk vilayeti» olarak tanıtılmıştır. Buna ait rivayetler, Arapların en eski tarihçisi İBN HİŞAM'da bulunmaktadır.

Bu rivayete göre, Muaviye yanında bulunan «Ubayda «Türk ve Azerbaycan nedir?» diye sorduğunda 'Ubayd:

«Azerbaycan eskiden Türklerle meskun bir ülke idi» cevabını vermiştir.

Araplar geldiğinde Ermeniler arasında Kür boylarmda bir Siyavurd zümresi vardı. Bunlar da aslında Türk yahut Macar imişler; fakat Araplar geldiği zaman bunlar artık Hıristiyan ve lisan itibariyle de Ermeni idiler.

Türklerin Önasya'ya yayılmaları bilhassa Araplar zamanında çok kuvvet kesbetti. Arapların Horasan ve Maveraünnehir'deki fütuhatları esnasında esir edilen, yahut sulhen onlara iltihak eden Türk asilzadeleri, daha Emevi'ler devrinde askere alındılar. Fakat 9. uncu asrın ortasında, Ortaasya'da vaki olduğunu yukarıda anlattığım muhaceretler dolayısiyle Türklerin memluk yahut ücretli asker sıfatiyle halife ordularına alınmaları ani olarak çoğaldı. Böylece Abbasi'lerden Mu'tasım, Vathik ve Mütevekkil çağlarında (840 - 860 senelerinde) halifelerin Türk orduları, Arap devletinin idaresinde gittikçe büyüyen bir nüfuz sahibi oldular. Arap hizmetine intisap eden ilk Türk asilzadelerinden al-Suli ailesi Curcan'dan, Bent Bacur (yahut Bayçur) ailesi ve Beni Aklışid Fergane'den, Afşin'ler Esruşene'den, al-Türkişi Se-merkand'den ve al-Bikiye ailesi de Khuttelan'dan neş'et etmişlerdir.

Bu gibi Türk aristokrasisi İslamiyeti kabul etmişlerse de, kendi memleketlerinde alıştıkları itiyadlarını hemen terkedemediler. Bunların, Arap devleti için de faydalı olacağı anlaşılan bazı milli adat ve hususiyetlerinin muhafazasına, bizzat halifeler tarafından da itina edilmiştir. Mesela Khuttelan «Bek» leri eskiden iyi atlar yetiştirmekle meşhur idiler, onlar bu işi eskisi gibi devam ettirmekle memur edildiler. Bu atlar, yukarıda zikrettiğim efsanevi göl-aygırlarından türemiş olduklarına inanılan atlardı, ki bunlar daha Milad çağında Çinlilere malum idi, ve Çinliler bu atların tedariki için çok uğraşırlardı, «Bek» emirleri, bu atları halifeler ve Arap ordusu için yetiştirmek maksadiyle, gerek Bağdad civarında ve gerek ülkeleri olan Khuttelan'da (şimdiki Külab ve Belcivan'da) kendi yılkılarını bulundururlardı. Meşhur «Arap-atı» neslini yetiştirenler de başlıca bu «Bek» ler olmuştur. Umumiyetle Türklerin askerlik istidatlarının ve cengaverliklerinin muhafazası hususuna bazı halifeler cidden çok ehemmiyet vererek, onların Türk olmıyan milletlerle evlenmelerine bile müsaade etmediler.

Abbasi ordusundaki Türkler, muhtelif kabilelere mensuptular. Bunların isimlerinden ve «nisbet» lerinden hangi Türk kabilesine mensup olduklarını kolayca tesbit edebiliyoruz. Mesela İbn Kayıglıg, yani Kayığlı; Khifcakhi, yani Kıpçaklı; Khallukhi yani Karluklu; ibn Azgiş = Azgışoğlu ve ibn Yemak = Yemakoğlu gibi. Sonra bazılarının Oğuzlar'dan ve diğerlerinin de (mesela beni Tulun'un) Tokuzoğuz'lardan oldukları menbalarda tasrih edilmiştir. Arapça yazılan isimlerin çoğunu doğru okumak güçtür. Mesela gjj-yazılan ismi «curzi» yani «gürcü» ve «hazari» yani «Hgzarh», keza jJI Jrl şeklinde yazılan bir isim «İbn al-Guz» yani Oğuz-oğlu, «İbn al Gür», yani Ogurlu, belki de hiç Türkçe olmıyan bir isim olmak üzere «İbn al-'İzz» olabilir. Bunları tesbit için kaynaklarımızın en eski nüshalarını karşılaştırmalıyız. İsmi bazı eserlerde Nemek okunan bir emirin, Türk olduğunu ve isminin Yemek okunması icab ettiğini yani Yemek kabilesinden neş'et eden bir emir olduğunu, Abu-Bekr al Suli'nin aI-Avraq nam eserinin İstanbul'da Şehidali-paşa kütüphanesinde bulunan nüshasında yemak al-türki yazılmış olduğundan öğrendik. Bunun gibi kumandan Afşin'in rakibi olarak gördüğümüz ve Semerkand akhşidileri neslinden gelen ve bir İranlı olduğu zannolunan emirin, önceleri Brqşi yahut Nerkesi okunan nisbetinin Türkişi "yani Türkiş kabilesinden olduğunu da NASAFi'nin Semerkand Tarihinin Paris Milli kütüphanesindeki nüshasından ve İbn Athem al-Kufi'nin Topkapı sarayı nüshasından öğreniyoruz.

Böylece, halife ordusuna mensup emir ve askerlerinin isimlerini, eski yazma nüshalardan karşılaştırarak tetkik etmek, halifeler devrinde Önasya'da bulunan Türklerin tarihini aydınlatmak bakımından çok önemlidir. Bunun gibi, Esruşene'den neş'et eden emirlerden Afşın ile Sac-oğulları'nı (Beni al-Sac), İranlı telakki etmekte yanlıştır. Bağdad halifesinin büyük emirlerinden Afşın Haydar'ın (öl. 841) büyük babası TABARl nüshalarında Khara Buğra, yani Kara Buğra kaydedilmiş olduğundan, Azerbaycan'da ve Anadolu'da İslam ordularına zaferler kazandıran bu emiri bir Türk sayanların haklı olduğu sabit oluyor. Ayni Esruşene'den neş'et eden - Sac-oğullarının cedleri Divdad bn Davdaşt gibi Farsça isim taşımakla beraber, bu vilayetin Cinga-Kent gibi Türkçe isim taşıyan bir köyünden neş'et ettikleri menbalarımızda tasrih edildiğinden kendilerinin Türk olmalarını muhtemel görüyoruz. Zaten bunların ön binlerce sayılan ordusu Türk idi ve ordu emirlerinin isimleri de (mesela: Kaçu. Yanal, Tekinçur, Humarçur) hep Türkçedir. Bu Sac-oğulları Azerbaycan'a ve Anı taraflarına külliyetli Türk askerleri getiren emirlerdir.

Bazı Türk Emirlerinin Azerbaycan'a ve Anadolu'ya Türk askerinin başında geldikleri malum ise de, bu iki ülkede Türkleri yerleştirdiklerine ait kayıtlar pek nadirdir. Bu emirlerden Mübarek al-Turki, Kazvin yanında kale bina etmiş ve orada kendi elini yerleştirmiştir. Ermeniye ve Azerbaycan'da Türklerden Muhammed bn Sul, daha Abbasi sülalesinin müessisi Ebu'l-Abbas Abdullah zamanında valii umumi oldu. Mu'tasli zamanında yukarıda adı geçen Afşin Haydar, Ermeniye ve Azerbaycan valii umumisi oldu. Bunun idaresinde büyük Türk kuvvetleri bulunuyordu. Cenubi Mugan'da Berzend kasabasını imar ve iskan etti. Bunun emirlerinden aslen Ferganeli olan Menkecur isminde bir beğ, aşağı Aras'ta eski Hazar'ların Varathan şehrinde çıkan bir isyanı 839 da tenkil ederek, Afşm tarafmdan Arran'ı idareye memur edildi. Bugün Gence'nin yanında Menkeçur ismindeki kasaba ve Sovyetlerin ihya ve inşa ettikleri Menkıçur kanalı, miladi 9. uncu asırda yaşıyan bu büyük Türk emirinin ismini taşımaktadır. Valii umumi olan Afşın tarafından Ermeniye'nin idaresine Buharalı Muhammed bn Halid tayin edildi. Bu zat İslamiyetten önce Buhara hükümdarı (Bukhar-khudat) olan Tukşad'ın torunu idi.

Afşın kendisinin umumi idaresi altında bulunan Azerbaycan'a öteki Menkeçur'u vali tayin etti. Bu Menkeçur, 838 de halifeye isyan etmişti. Afşın ona karşı yukarıda adı geçen Saç-oğlu Divdad'ı ordu ile gönderdi. Fakat halife Mu'tasım Mençekur'a karşı mücadelede Afşin'in samimiyetine inanmıyarak, kendisinin büyük Türk emirlerinden Büyük Boğa'yı gönderdi.

O da, 840 yılında Mençekur'u esir alıp halifeye götürdü. Mu'tasım 838 de başladığı Anadolu seferinde, Afşin'i kendi ordularının sağ cenahlar kumandanı tayin etti. Bu yüzden Afşın, İslam devrinde Anadolu'ya giren külliyetli Türk kuvvetlerinin başında bulundu. Afşm 840 a kadar Azerbaycan'ın ve Ermeniye'nin idaresine de nezaret etti. Afşin'in çok artmakta olan iktidarından korkan Mu'tasım, onu idam ettiyse de, Azerbaycan ve Ermeniye'de Türk kuvvetleri asla eksilmedi. Halife Mü'tevekkil Milad 848 de Beni Bu'ayth nam Arap emirlerinin Mirendde isyan etmesi üzerine, kendi emirlerinden Zirek al-Türki'yi kuvvetli bir ordu ile Merende gönderdi. TABARİ'ye göre bu ordu 200,000 kişi kadarmış. 852-855 de Büyük Buga Ermeniye ve Azerbaycan valii umumisi olarak nesbedildi. O Gürcistan'ı da yeniden fethetti. Bu zatın yanında 4.000 kadar . Türk askeri olduğu ve Gence'nin garbındaki şimdiki Şaaıkhur'a gelerek orada Hazar Türklerini iskan ettiği kaydedilmiştir.

Halifeler hizmetindeki orduda, bazı Türk kabilelerinin külliyetli olarak temsil edilmiş olduğu görülmektedir. Bunların başında al-İvaiya yani Oğuzların Yiva uruğu ile Hazarlar ve Khalac kabilesi gelmektedir. Arap coğrafya alimi İBN KHURDADBEH, Ceyhun'un (yani Amuderya'nın) İran tarafında yaşıyan bir Türk uruğu olarak bu Khalac'ların ismini anmaktadır, Khalac uruğunun tarihine ve diline ait tetkikat neşreden prof. V. MİNORSKY, bu Khalac'ları yukarıda zikrettiğimiz Afganistan Kha-lac'ları zannederek yanılmıştır. Halbuki Khalaclar, Horasan'ın başka taraflarında da yaşamışlar ve Türklerin Iran ve İslam alemine yakın olarak ve biribirinden aralanarak yaşıyan en büyük Türk boyu olmuştur.

Kaynakça
Kitap: UMUMİ TÜRK TARİHİNE GİRİŞ
Yazar: A. ZEKİ VELİDİ TOGAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKLERİN ÖNASYA'YA VE ŞİMALİ AFRİKA'YA YAYILMALARI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Ara 2010, 03:18

Abbasi'lerin Türk ordularından Anadolu'ya gelenlerin buralarda yerleşmiş olduklarını belirtecek kayıtlar pek azdır. Ezcümle 786 da Harun al-Raşid'in Tarsus'a Ebu Süleyman-Türk adlı bir emirini göndererek bu şehri yeniden yaptırdığı, Adana ile Tarsus arasında Funduk kasabasının Türk kumandanlarından. Buga'ya ait bulunduğu gibi bazı kayıtlar vardır.

Halifeler hizmetindeki Türk ordularının yahut Türk emirlerinin ötede beride faaliyeti, hiçbir yerde mesela Samera'da olduğu gibi- toplu bir Türk iskanına müncer olamamıştır. Araplardan İbn Havqal, Azerbaycan'ın ve diğer sugur mıntıkalarının etnik hususiyetlerine ait bazı mühim kayıtlar bırakmıştır. SCHWARZ, İran'ın coğrafi tarihine ait neşrettiği büyük eserinde böyle etnik hususiyetlere ve lisana ait kayıtları toplamıştır; fakat Selçuklulardan ve Oğuzlardan önce yukarıda gösterilen bölgelerde ehemmiyetli Türk unsurunun mevcut olduğuna dair birer kayıt göstermemiş ve yahut da ihmal etmiştir. İbn Havqal, Sabalan dağlarında 70 den fazla dil konuşulduğunu zikreder. Bunlar arasında elbette Türkler de olmutşur. Türkçe konuşan ahalinin başlıca Şirvan, Mugan, Arran ve Deylem mıntakasında mevcut olduğu muhakkak sayılabilir. Deylem taraflarındaki Türkler meselesine yukarıda temas etmiştim. Bunlar arasında Türkçe isim taşıyan zevatın bulunduğu da tarihi kayıtlardan malumdur. Mesela Bağdad'daki emirler arasında Kürtekin al-Daylami zikredilmektedir, Deylem'deki bu Türklerin Agaçeri'ler olacağını zannederim, çünkü Moğollar geldiğinde buraya yakın olan Khalkhal'da onlar hakim idi.

11. inci asırda Selçukluların ve 13. üncü asırda Moğolların idaresi altında milyonlarca Türk kütlelerinin, Önasya'ya gelip yerleşmesi burada bir yeni Türk vatanının kurulmasını intaç etmiştir. Biz, bundan ayrıca bahsedeceğiz. Selçuklulardan önce Önasya'ya ve Mısır'a gelerek yaydan Türk kütleleri, tıpkı Çin'de, Hindistan'da ve doğu Avrupa'daki Türkler gibi yerli Arap ve Fars ahali arasında dağılarak temessül ediyorlardı. Hele Mısır ile Suriye, miladi dokuzuncu asırdan başlıyarak bütün müteakip asırlarda, hatta zamanımıza kadar bile, Türkleri Araplar arasında eritip kaybeden birer kazan işini görmüşlerdir.

Mısır'da bidayette iki Türk sülalesinden, yani Tulun-Oğulları (868905) ile Akhşid-OğuUan (935-969) ndan biri 37, diğeri 35 sene kadar kısa bir müddet hüküm sürdüler. Tuluni'ler, yukarıda da dediğimiz gibi, Tokuz-oğuz Türklerindendir. Akhşid'ler ise Fergane. «akhşid», yani «melik» leri neslindendirler. Türklerde (Oğuzname'de) Karaşit tabiri bulunduğuna göre akhşid de akşid demek olacaktır. Şid ise şad lakabının lehçe farkına göre diğer bir telaffuzundan ibarettir. Akhşid kelimesi, ayni zamanda akhşad şeklinde de yazdmıştır. Akhşidler'den Tuguç'un babası olan Çuk bn Yeltekin Akhşid, halife Mutasım'ın hizmetine intisab etmiştir. Gerek Tuluni'lerin ve gerek Akhşid'lerin yanında onlara istinadgah olan mühim Türk askeri kıt'aları vardı, sonradan bunlar Araplaşıp kaybolmuşlardır.

Mısır'da Türk hakimiyeti Eyyubiler, Memlukler ve bilhassa Osmanlılar devrinde payidar olmuştur. Eyyubiler (1174-1252), evvela kürdleşmiş sonra da Türkleşmiş bir cenubi Arap sülalesi idi. Ordularının en çoğu Türk idi ve o asrın Mısırldarı da, Eyyubilerin hakimiyetini bir Türk hakimiyeti devri olarak tanımışlardır.

Memlukler'in' 1250-1382 yılları arasında hükümet sürenleri «Türk Memlukler» diye tesmiye edilmektedirler. «Çerkeş Memlukler» ise 26 hükümdar olup bunlardan da ancak yedisinin menşe itibariyle Çerkeş olduğu mukayyet olup, kalanları Türk idi. Türk memlukleri gibi bu Çerkeş hükümdarların ordularının da en çoğu Türk idi. Memlukler Mısır'da muntazaman bir sülale teşkil etmemişlerdir, bir nevi Roma konsülleri ve Bizans imparatorları gibi, ordu ve generaller arasından çıkmışlardır; maamafih bazı generallerin çocukları birkaç batın hükümet sürmüştür. Türk Memluklerinin çoğu Kıpçak Türklerinden neş'et etmiş, bazısı Türkmenlerden ve Horezm Türklerinden (Kanglı'lardan) gelmiştir. İlk Türk Memluk hükümdarı Ay-bek (1250 - 1257) Türkmendi. Bunun oğlu Ali'yi ve Horezm Türklerinden olan Atabeği Kuduz'u (1260) takip eden Birinci Baybars (1260- 1270) ise Borçoğlu (Borçalı) kabilesinden idi. Baybars'ın zamanında" bu kabile bir Kıpçak kabilesi sayılıyordu. Borçoğlu kabilesi Mısırda galiba Kıpçak'ların Ulubarlı zümresine dahil idi, bu cihetten Baybars bazan Ulubarlı'lardan sayılır. Hindistan'daki Memluk hükümdarlarından bazıları da bu Ulubarlı'lı Kıpçaklarından gelmiş olduğunu, yukarıda zikrettik. Sultan Baybars, Memluklerin en büyük hükümdarlarından, olup, Haçlı muharebelerinde gösterdiği kahramanlığı dolayısiyle, bir destan kahramanı sayılmıştır, Baybars'ın oğlu Nasıreddin Berke (1270 - 79) yi istihlaf eden Seyfeddin Kalavun (1279 -1290) da Kıpçaklardandı. 1293-1341 seneleri arasında fasdarlarla tam 44 yıl hükümet süren oğlu Nasıreddin Muhammed, yalnız Memluk değil, tekmil Türk tarihinde mühim mevki tutan bir şahsiyettir. Mısır'daki İslam devri bilhassa Türk devri eserlerinin başlıcaları, onun zamanında vücuda getirilmiştir. O, İran İlhanlıları ile sıhri münasebet tesis ile iki devlet arasındaki medeni ve ticari münasebetleri de tanzim ettiği gibi, Mısır'daki Türkler arasında Türk adat ve an'anelerinin muhafazasına da ehemmiyet verdi. Mısır ülkesinin idaresi, 1382 senesinde Kalavun'un torunlarından Melik Mansur (bin Sufyan bn Hüseyin bn Kalavun), atabeği Çerkeş Tenbuga Barkuk tarafından azledilinceye kadar, yani bir asırdan fazla bir zaman zarfında, Kalavunoğulları elinde kalmıştır. Türk Kıpçak diline ait ve yahut bu dildeki eserler, hep bu Kalavunoğulları devrinde yazılmıştır.

Kalavunoğullarını düşürerek «Çerkeş Kölemenleri» devrini açan Barkuk (1382-1399), Çerkeslerin Kesa kabilesindendi. Fakat Arapça pek bilmezdi, Türk alimlerini yanma alırdı ve kendisinin konuşma dili Türkçe idi. Bunun haleflerinden Seyfeddin Barsbay (1422- 1438) ve Çaknjak (1438-1453), son Kölemenlerin en büyük hükümdarlarıdır. Barsbay, Haçlıları ezdi. Çakmak ise, çok adil ve ilim seven bir hükümdar olarak nam bıraktı. Son Memluklerden Kaytbay (1463-96) ile Kansuh al Guri (1501-1516) de Çerkeslerdendir.

Mısır'daki Memlukler hakimiyetine, Osmanlı sultam Yavuz Selim 1517 senesinde nihayet verdi. Kavalaldar devrine kadar üçyliz seneden fazla bir zaman devam eden Osmanlı hakimiyeti devri, Mısır'ın ve şimali Afrika'nın en ziyade Türklerin yayılmasına maruz kaldığı bir devirdir. Kayalalı Mehmed Ali Paşanın 1805 te vali olduğundan bugüne kadar geçen 135 sene zarfında da Mısır'da Türk yerleşmesi devam etmiştir. Mehmed Ali Paşa kendisi, Selanik'in ahalisi halis Türk olan Kavala kasabasındandır, fakat onun oğulları bilhassa son kıral Faruk'un babası Fuad (Fuad bn İsmail bn İbrahim bn Muhammed Ali), kendilerinin Türk olmayıp Arnavut («al-bani al-asıl») olduklarını ileri sürdüler. Böylece, asırlardan beri Arap muhitinde tedricen Araplaşan milyonlarca Türklerin bakiyesi inkıraza uğramaktadır.

Türklerin yayılmaları Mısır'ı geçerek Şimdi Afrika'ya ve diğer taraftan Arabistan ortaları'na kadar uzandığı zamanlar olmuştur. Eyyubilerin ordusunda bulunan Oğuz (Guz)lar, onların Şimali Afrika fütuhatında, beraber bulundular ve bazı şehirlerin garnizonunu teşkil ettiler. Bu gibi Oğuzlar, Şimali Afrika ve Cenubi İspanya'da hüküm süren Muvahhidin sülalesinin hizmetinde bulundular. İbn Cübeyr zamanında Oğuz Türklerinin bir kısmı Yukarı Mısır'a kadar gidip yerleşmişlerdi. Bu nevi Oğuzlar bilhassa Ebu-Yusuf Ya'kup al-Mansur'un zamanında zikredilirler. Guz emirlerinden Şaban, İspanya'da senede 7.000 dinar (takriben 35.000 lira) kadar varidat getiren malikanelerin sahibi idi.

Suriye'de ve Hicaz'da Araplara karışıp giden Türk kabilesi, bazan müstakil oymaklar halinde zikredilirler. Oğuzların bir kısmının 12. inci asırda Araplar arasındaki hayatından seyyah İBN CUBEYR bahsetmektedir. Bu zat, 1183 senesinde Mısır'dan Mekke'ye giderken yolda Oğuzların Araplardan Kudaa aşireti ile beraber Arabistan çöllerinde yol basmakla meşgul olduklarını, idhab nam kasabasının bu Oğuzların elinde bulunduğunu ve hac zamanında bu Oğuzların Mekke'ye, insanları hayrette bırakacak bir kalabalıkla gelmekte olduklarını zikreder. Bütün bu Türkler, asırlar zarfında Araplaşıp gitmişlerdir. Şimali Afrika'da ve Arabistan'da seyahat eden Avrupalılar, Osmanlı hakimiyeti devrinde buralara gelip yerleşen Türklerden maada, onlardan önceki asırlarda gelerek Araplaşan yahut Berberileşen Türk zümrelerini tesbit ediyorlar. Berberiler arasında milliyetini kaybeden bu Türkler, yer yer Türk milli tipini çok iyi muhafaza etmişlerdir. Türklerin Önasya ve Şimali Afrika taraflarına vaki olan yayılmalarının izlerini, bugün, birçok yerlerde ancak antropologlar tesbit edebiliyorlar, ki Çin'de ve Hindistan'da da bu hali görüyoruz.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Karışık Zaman-Dizinli ve Karışık Konular hakkında Türk Tarihi ve Kültürü Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir