Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türklerin Fütuhat ve İntişarlari

Burada Türk Tarihinin Çeşitli Dönemlerinden ve Çeşitli Konularından birlikte anlatılan konular bulabilirsiniz. Ayrıca Türk Kültürü hakkında da Konular bulabilirsiniz

Türklerin Fütuhat ve İntişarlari

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Ara 2010, 02:57

TÜRKLERİN FÜTUHAT ve İNTİŞARLARI

TÜRKLERİN FÜTUHAT AN'ANELERİ


Türklerin «Anayurd» haricinde yaşattıkları vakayii «fütuhat ve intişar» şeklinde bahis mevzuu edeceğimizi anlatmıştım. «Fütuhat» derken, biz Türklerin bir ülkeyi kendilerine esas vatan edinerek o memleketin şu veya bu tarafına muntazam ve planlı seferler icra etmek, oralarını kendi memleketlerine katmak yolundaki teşebbüslerini; «intişar» derken de, gelişigüzel yayılmalarını kastediyoruz. Önce fütuhattan bahsedelim.

Dünyaya birçok fatih kavimler gelmiş ve tarihte isimlerini bırakmışlardır. Bütün fatih kavimler için müşterek hususiyetler olduğu halde, bu kavimler tarafından yapılan fütuhat, karakter itibariyle, birbirinden farklı bulunmaktadır. Türklerin fütuhatının da kendilerine has bariz hususiyetleri olmuştur.

Türklerin, tarihi menbalardan ziyade destanlardan öğrendiğimiz, ilk fütuhatları Sakaların İran ve Önasya'da yaptıkları fütuhatlardır, ki bundan yukarıda bahsetmiştik. Türk ve Turanlıların tarihi menbalardan öğrenebildiğimiz devirlerde, Ortaasya üs olmak üzere, icra ettikleri fütuhatların başlıcaları Hunların, Göktürklerin, Oğuz ve Moğolların fütuhatıdır. Bu fütuhatlardan biz ancak Moğollar devrindeki fütuhatın karakteri hakkında oldukça mufassal malumata malikiz, diğer fütuhatların karakteri hakkında bildiğimiz pek azdır.

Türklerin fütuhatçılık ve devletçilik an'aneleri sıfatiyle bahis mevzuu edebileceğimiz hususiyetler şunlardır:

1)


Türkler, bir fatih cihangir kavmin, bir memlekete bağlı olmakla beraber, göçebe ve cevval olması icap ettiği fikrinde bulunmuşlardır. Oğuz Yabguları sıfatiyle bazı Hun yabgularından da bahsettiği anlaşılan Oğuz destanında, ve Moğol hanedanına ait destanlarda, bu fatih kavimlerin, vatanlarına bağlı olmakla beraber, seyyar ve cevval olmayı kendilerinin cihan hakimiyetinin esası olduğuna inanmışlardır. Bütün fatih Türk kavimlerinin «yurd» ismi verdikleri vatanlar, ayrı kabilelerin ve bazan ailelerin yurdları olduğu, daha Hunlara ait Çin kayıtlarında bildirilmektedir. Türklerin bu vatanlarına bağlılıkları Çin ve Arap kayıtlarında tebarüz ettirilmiştir.

CAHİZ'e (öl. 869) göre:

Vatan sevgisi bütün insanlara şamil bir histir, fakat bu his Türklerde daha galip ve hakimdir.

Kutaybe bn Müslim demiştir ki:

«Türkler vatanlarına çok bağlı olup, onun için çırpınırlar. Basra'dan Umman denizi sahiline götürülen ve iple bağlı olan bir deve, nasıl fırsat bulursa kendi vatanına gitmek için inlerse, Türk'te uzak memleketlere gittiği zaman vatanı için bir deveden daha çok üzülür, onu özliyerek inler... Zira Türkü diğer milletlere üstün kılan amiller, onun vatanının hususiyetleridir ve o bunu müdriktir».

Türklerin vatanlarını müdafaada fedakarlık göstermeleri İran destanlarında (Firdevsi ve Tha'alibi'de) Türk Gurksar (Kurd-baş) m İran kahramanı İsfendiyara çöllere sevkettiğine dair rivayetlerde tebarüz ettirilmiştir.

Diğer taraftan o bu vatanına bağlılığı geniş göçler yapmak i birleştirmiştir. BARTHOLD, Oğuz destanının YAZICIOĞLU ALİ naklinde «daima göç edeler oturak olmıyalar» cümlesinin Çengiz'in yasasından alınmış olduğunu göstermiştir; fakat Çengiz'e nisbet edilen rivayetlerin bir kısmı da kendisine, ecdadı ve sülale efradı tarafından gençliğinden beri öğretilen eski Türk destanlarından alınmış olabilir.

Yine aynı Yazıcıoğlu rivayetinde şöyle deniliyor:

«Merhum Kara Osman dahi dayim bu öğüdü oğlanlarına verirmiş: olmasın ki oturak olasız, ki beğlik, Türkmenlik ve Yörüklük edenlerde kalur dermiş».

Buradaki «Kara Osman», Osmanlıların ceddi olan Osman Gazi'dir. Yazıcıoğlu'nun eserinden ve Oğuz destanlarının diğer bazı rivayetlerinden anlaşıldığına göre, İlhanlılar memleketine dahil olan Oğuzlar ve Akkoyunlu beyleri, Çengiz Han'ı, eski Oğuz Han'ın tarihte bir daha tekerrürü gibi telakki etmişlerdir. Herhalde efsanevi Oğuz Han ve Çengiz Han, halis göçebe olan fatih kavimlerin kahramanlarının ideal tipleri sanılmıştır.

Bununla beraber tam göçebe olmayıp, ancak yarı göçebe ve yarı medeni olan Türkler arasında da, cihangirlik ve fütuhat gayelerini güden kavim gurupları bulunmuştur. Bunlar, Çin menbalarında «Tu-Kiu» tesmiye olunup bizde şimdi «Göktürk» ismiyle tanınan büyük fatih kavimdir, Göktürkler, Oğuz ve Moğollar gibi «daima göç etmiş» değiller, esas kütleleri kışın şehirlerde ve köylerde yaşamış olup, yazı Tiyanşan yaylalarında geçirmişlerdir. Mamaafih halis göçebe olan Hun, Oğuz ve Moğollar, fütuhatlarının genişliği itibarile Göktürklerden önce gelirler. Eski Skitlerde de, ilk cedlerine Tanrı tarafından bir ziraat aleti ihsan edildiğine dair inan ile göçebe ve cevval bir hayata bağlılık hakim olmuştur. Onlar düşmanları celb ve dahili nizalara sebep ve sür'atli hareketlere engel olacak çok mal ve emtia bulundurmamayı esas umde edinmişlerdir. STRABON bunu Skit'lerin komşu kavimlere faikıyetinin sırrı gibi göstermiştir.

Peygamberden sonra ikinci halife olan Hazreti Ömer de, Türklerin ülkelerine tecavüz etmemeği tavsiye ederken:

«Türklerin kuduz köpek gibi saldırganlıkları dehşetli olduğu halde, onlardan alınacak ganimet zahmetlere katlanmaya değmiyecek derecede azdır» demiştir. Vücudu kadınlaştırdığını zannettikleri tatlılardan kaçınmak, az yemek, hafif ve çevik olmak ve her türlü meşakkatlere katlanmayı bilmeği de hakim milletin bu hakimiyeti elinde muhafaza edebilmesinin şartlarından saymışlardır. Çengiz gibi, Abaka Han'ın da oğullarının terbiyesinde bu hususlara bizzat itina ettiğini; Abaka'nın gece yarısı kalkarak çocuklarını yumuşakta yatmasınlar diye yataklarında teftiş ettiğini, mehazlarımız zikreder.

2)

İkinci husus ta, Türk milletinin hakim bir millet olarak yaratıldığına ve kendisine bazı fevkalbeşer hususiyetler verildiğine inanmış olması ve komşularını da buna inandırabilmesi keyfiyetidir. Mahmud Kaşgari ve diğer birçok müellifler de, «Türklerin Allah'ın has ordusunu teşkil ettiklerine, Allah cezalandırmak istediği kavimlere bu ordusunu Amusallat ettiği'ne dair naklolunan akideler Hülegü'nün mektubunda olduğu gibi, eski Hun yabgularının, Çengiz'in ve Kubilay Kaanın Çinlilere olan kitaplarında da görülmektedir. Türkler kendilerinin kurd yahut arslan soyundan indiklerine ve seferlerde kendilerine kurdun yol gösterdiğine inanmışlardır. Miladdan önceki ve daha sonraki zamana ait «art animaller» tipi ve en çok Türklere ait olan san'at eserlerinde taarruz eden bir yırtıcı hayvan ile onun kurbanı olan diğer hayvan tasvir edilmiştir. Türkler, kuvvetli ve mütaarrız hayvanı milli totem bildikleri gibi, komşuları da onları yırtıcı hayvandan töremiş ve mütaarrız karakterli insanlar olarak tanımışlardır. Bu hususları biz, destanlarımızdan başka, Çin kaynaklarından, Arap membalarından, müverrih MESUDİ'den, Türkleri «yırtıcı kurdun oğullan» (nasl ibn-i dabbat-a ba-sil) diye anan eski Arap «şu'ubiye» şairinin tasvirlerinden, nihayet Süryani patriki MİKAİL'in tarihinden öğreniyoruz, Allah'ın Türklere hakimiyet tılsımı demek olan yede-taşını vermiş olduğuna ait rivayetler de bu cümleye dahildir. Türklerin bu yedeciliği EL-BiRuNi tarafından asıl ve esası olmıyan efsane olarak anlatılmış ise de, Türklerle komşu olan milletlerin komşu hükümdarların ve birçok ilim erbabının buna inandığı, bu taşa ait İbn al-Faqih'ın Meşhed nüshasında ve diğer eserlerde güya bu tılsımın tesirini gözleriyle görmüş gibi söyledikleri rivayetleri ile sabittir. Türklerin denizden (gölden) yahut dağdan çıkan ilahi aygırlardan töreyen sür'atte emsalsiz atlar bahşedilmekle de Tanrı tarafından diğer milletlere üstün edildiklerine inanmaları da bu meyanda zikredilmek icab eder.

3)

Bir de Türklerin, cihanşümul devletin muayyen coğrafi hududda tahakkuk ettirilmesi icap ettiğine inandıkları, Oğuz destan ve rivayetlerinde görülmektedir. Bu geniş coğrafi sahanın merkezlerini Tiyanşan dağları ile Orhun havzasındaki mukaddes Ötügen-Yış teşkil etmektedir. Oğuz Han'ın anayurdunun yayla ve kışlak yerleriyle mufassaları anlatıldığını, yukarıda zikretmiştik. Garpte Hazar Denizinin de bu Türk memleketine dahil telakki edildiği ayni destanlardan öğreniliyor.

Mahmud Kaşgari'nin haritasına ait bir makalemde anlattığım gibi, eski Türkler Ortaasya'nın yüksek yaylalarını, yani Tiyanşan - Pamir - Kü-enlün alanını, dünyanın dört köşeli bir merkezi telakki etmişler ve cihana hakim olmayı, bunun dört tarafında yaşayan kavimleri itaat altına almak diye anlamışlardır. Bu yüzdendir ki Afrasyab (Tunga-Alp), Oğuz Han, Cengiz Han ve Temür, Doğu- ve Batıtürkistan'a malik olduktan sonra. Hind. Çin. İran ve Doğu Avrupayı ele geçirmişler yahut destanlarda ele geçirmiş olarak tasvir edilmişlerdir. Bu vadidc destanlarda veya tarihlerde Türk cihangirlerinin Hazar denizini dolaşmaları hususuna ait görülen kayidler de dikkate şayandır. Afrasyab, Türk ve İran rivayetlerine göre, Hazar Denizini şimalinden ve cenubundan dolaşmıştır. Türk destanlarında Afrasyab'ın Alp-Arız isminde bir oğlu bahis mevzuudur. Buna göre bu kahraman Demirkapı'yı, yani doğu Kafkasya'daki Derbendi, fethetmiştir. Eski Türk rivayetlerinde bazı kahramanlar hakkında «Demirkapıyı depüp yıkan» şeklinde bir tabir kullanılmıştır. Bu tabir, eski Türklerin Hazar Denizinin şimalinden gelerek Kafkasya'yı fetheylemelerine ait hatıralarla alakadar olsa gerektir. Miladdan önce 7.nci asırda yaşıyan Saka hükümdarı olarak kabul ettiğimiz Tunga-Alp (Afrasyab), Edil (Volga) nehri tarafından gelerek Demirkapı üzerinden Önasya'ya geçmiş ve oradan İran - Horasan yolu ile Buhara civarındaki Beykend'e ve Çu havzasının yukarı taraflarında bulunan Koçungar-Başı mevkiine dönüp gelmiştir.

Oğuz Han'ın seferlerine ait Oğuz destanındaki rivayetler de buna benziyor:

Oğuz Han Çin'i ve Hind'i alıyor; sonra (Afganistan'daki) Gur ülkesinden kalkarak, Doğu Avrupa'daki memleketleri fethetmek üzere, Etil (Volga) havzasına geliyor ve oradan da Demirkapı üzerinden cenubi Kafkasya'ya ve Anadolu'ya geçiyor; sonra İran ve Horasan üzerinden Semerkand civarında kain ve bugün dahi yeri malum Yalguz-Ağaç mevkiine gelerek, orada büyük şenlikler yapıyor ve sonunda İle havzasındaki asıl vatanına avdet ediyor. Temür de, son büyük fütuhat şenliklerini Semerkand'daki Kanigül'den Yalguz-Ağaç'a kadar uzanan 4 fersahlık bir sahada icra etti, Türklerin Hazar Denizini dolaşmaları bazan da cenuptan şimale doğru olmuştur. Çengiz'in ve Temür'ün bu denizi dolaşmaları böyle idi. Çengiz kendisi dolaşmadı, fakat kumandanlarından Cebe ve Sübide'yi gönderdi, onlar dolaştılar. Temür ise. Edil havzasına bir defa şarktan Aral Gölü şimalinden gelmiştir. Sonra da Azerbaycan ve Derbend üzerinden buraya geldi. Hazar Denizi Afrasyab'ın, Oğuz Han'ın ve Çengiz'in olduğu gibi, Temür'ün memleketinin de ortasında bulunan bir gölden ibaretti.

Hazar Denizinin cenuptan dolaşılması diğer destanlarımızda da vardır:

Oğuz Kahramanı Bayandır Han Horasan'dan azimet edip Anı'ya ve Kars'a geliyor; Gürcistan üzerinden aşıp Demirkapı'yı Küstasek (ihtimal Mugandaki Küs-taşefi mıntakasının kralı, yahut ta İran hükümdarı Kuştasp?) adlı bir hükümdarın elinden alıyor. Destana göre bu hadise, İsa peygamberin zamanında. yani Milad zamanında vaki olmuşmuş. Bir rivayette Bayındır Han'ın Kaydar Han ve Turmuş Han adlı biraderleri zikrolunmaktadır. ki bunlardan Kaydar Han'ın, kabri İran Azerbaycanında Sultaniye civarında gösterilen ve Türklerce mukaddes sayılan Kaydar Peygamber ile ayni şahsiyet olması muhtemeldir. Kaydar'ın bu kabri Temür'ün seferlerinde de bir mukaddes ziyaretgah olarak zikredilmektedir. Şu halde, Türk tarihinde olduğu gibi, Türk fütuhatına ait menkıbelerde dahi, Hazar Denizi şimalden ve cenuptan dolaşılmıştır.

Gerek Orta Tiyanşan'ın ve gerekse Orhun havzasının büyük bir Asya devletinin merkezi olmak itibariyle ehemmiyetine inanmak ta realiteye uygundur. İlk Türklerin, Tiyanşan sahalarında yaşayıp buradaki yüksek yaylaların bahşettiği kolaylıktan istifade ederek, gerek Doğu- ve gerek Batı Türkistan ve onlara komşu ülkeler üzerinde hakimiyetlerini tesis edebilmişlerdir. Hakim sülale azalan ve hakim zümreler kış aylarını bir sene Doğu- ve diğer sene de Batı Türkistan ovalarında geçirdikleri halde yaz aylarını her yıl Tiyanşan'ın yüksek yaylalarında geçirerek biribirleriyk birleşmişlerdir. Eski İran Afrasyab rivayetlerinde, Türk hükümdarlarının esas karargahlarından birisi olarak zikredilen Koçkarbaşı (yahut Koçungar-başı, bugün Isık-Gölün garbinde bulunan Koçkar yaylası) Karahanlılar zamanında da hükümdarların çok sevilen yaylaları idi. Moğollar zamanında maruf olan Çarın ırmağı başlan, güzel ve muhteşem «Koyaş», «Ulug Ev» ve «Yulduz» yaylaları, daha evvelce Göktürkler zamanında da tanınmış karargahlar idi. Şimdiki Yulduz yaylasına Temür zamanında dahi «Yulduz Saray» denildiğinden, burada hükümdar saraylarından biri bulunduğu anlatılmaktadır.

MAHMUD KAŞGARİ:

«Türkler Allah'ın has askerleridir, Allah on-lan istediği ülkelere musallat eder, Allah dünyanın en yüksek mıntakalarını Türkler için vatan yapmıştır» diyerek. Türk cihangirliğinde «en yüksek mıntakaların yani Tiyanşan dağ yaylalarının ehemmiyetini tebarüz ettirmekle, yalnız kendi hususi fikirlerini değil, eskiden beri Türkler arasında yerleşmiş olan bir inanı da ifade etmiştir. Çünkü aynı sözler. ALİ BN MU-HAMMED AL-KAŞGARi ismindeki diğer bir müellifin eserlerinde de başka ibarelerle anlatılmıştır. Ötüğen sahasının bir bozkır devletinin merkezi olması bakımından ehemmiyetini GRUM GRJİMAYLO güzel, anlatmıştır. Burası Çin'e taarruz eden bozkır orduları için üs ve mühimmat merkezi olması itibariyle olduğu gibi. müdafaa için de mühim olmuştur. İran destanında Afrasyab'ın şarkta Kimak Denizi (Koso-göl yahut Baykal) tarafındaki en uzak sığmak yeri olan Keng-diz kalesi. Türk kitabelerinde Türk milletinin harim-i ismeti gibi gösterilen Ötügen-Yış'la bir olsa gerektir.

4)

Türk ve Moğol kavimlerinin fütuhatta güttükleri gayelerinin sadeliği de, bu fütuhata ayrı bir hususiyet vermiştir.

CAHİZ diyor ki:

«Türkler kendi memleketlerinde (Ortaasya'da) harpler yaparken bunu bir din ve bir fikrin müdafaası yahut mal ve mülk toplamak için yapmıyorlar. Taassup yüzünden, yahut bir kimseye karşı besledikleri düşmanlık yüzünden de harp etmiyorlar; yaptıkları savaşları ancak yağma ve garet (selb) kasdiyle yapmaktadır ve bütün bu harplerde inisiativ (khivar) onun kendi elinde olduğu için tehdidden korkmaz ve vaadlerden de bir şey ümid etmez. Bütün akın ve seferlerinde Türk arayıcı (talib) dır. fakat asla başkalarının aranma hedefi (matlub) değildir. O bağışlama salahiyetini ancak kendi kuvvet ve kudretinde buluyor, tarafından .ezilen kavimlerin merhametine müracaat etmeğe hiçbir zaman muhtaç kalmıyor. Bununla beraber kendi eline geçen mal ve serveti de toplayıp muhafaza etmiyor, bu yüzden hiç kimse onun mal ve mülküne tama' etmiyor. Vaziyeti böyle olan bir millet, başkası tarafmdan harbe mecbur edilirse, yahut onda milli hamiyet ve yahut din gayreti doğarsa neler yapmaz».

Coğrafi vaziyetler ve hayat şartları Türklere, bütün harplerde teşebbüsü ellerinde bulundurmak imkanını bahşettiğine inanmak, Cahizdan başka müelliflerin eserlerinde de görülmektedir.

Hipokratus ((Bukrat) un ve Ga-lenus (Calinus) un «dar gözlü insanlar» diye tavsif ettikleri Maeotis (Azak Denizi) Skitleri hakkında yazdıklarını Türklere hamlederek nakleden ŞARAF AL-ZAMAN ALMARVAZİ (1046-1120) diyor ki:

«Türkler hür insanlardır; onlar kendi kendilerine maliktirler, hiç kimseye (yani diğer hiçbir millete) kendileri üzerine tahakküme yol vermezler. Onlar iş görürken kendA iradeleriyle görürler. Harp ederlerse ancak kendileri için ederler. Diğerleri için harp etmezler. Onlar teşebbüslerinde, harpteki savlet ve öldürüş işlerinde başka milletlere nisbetle sert ve şiddetlidirler. Kendilerine karşı harp edenlere mukavemette faik olduklarından ellerine her vakit ganimet geçer, bunu da kendi aralarında müsavatla taksim edip alırlar». Kısa olarak Türkler tamamile kendi istediklerine göre yaptıkları harp ve fütuhatlarını din veya diğer medeni ve insani şiarlarla örtmemiş, sadece yağmayı bir cezalandırma seferi için yahut ülkeleri hüküm ve idareleri altında bulundurmayı bir harp için gaye edinmişlerdir. Çünkü ellerarası asayişin ancak bu esasta temin edileceğine inanmışlardır. Bununla beraber Türk, kurduğu devletlerin göçebe ve yarı göçebe ahaliye münhasır kalmıyacagını da çok iyi bilmiştir. «Manas» destanı bunu anlatır. Mahmud Kaşgari'de naklolunan eski Türk savu Tatsız Türk bolmas, başsız börk bolmas, prof. H. H. SCHAEDER'in güzelce izah ettiği gibi, börk börk olmak için bir başa muhtaç olduğu kadar, Tat (yani İranlı) da Türke muhtaçtır, bu cihetten Türk bulunan yerde Tat da bulunur demektir. Bunu Türk, devlet teşkilinde de esas umde edinmiştir. Bir devlet içinde de Türkle Tat hayatın icapları dolayısıyle sımsıkı bağlıdırlar. Fakat Türk bu bağlılığı tavuklar besliyen, ticaret ve tarla işinden başkasını bilmiyen bir unsur diye telakki ettiği Tatın kendisine tabi olması şeklinde tahakkuk edeceğini zannetmiştir. İşte Türklerin fütuhat gayeleri bu kadar vazıh ve sadedir. Böylece Türk, kendisini fütuhatta haklı ve vazifesini gören birisi telakki etmiştir.

5)

Türk fütuhatının diğer farık bir vasfı da bunun her vakit gayet sade ve elastiki bir teşkilat sistemine, «türe» dediğimiz örfi kanun ve vazı'lara dayandırılmış olmasıdır. Bu sistem, en küçük bir teşekküle olduğu gibi, Asya ve Doğu Avrupa mikyasındaki geniş teşekküllere de ayni kolaylıkla tatbik edilmiştir. Daha geçen asrın sonlarına kadar Başkurt, Karakalpak ve Hiva Özbek mekteplerindeki talebe kendi aralarından idare işlerine elverişli olan birisini «kadı» intihap ederken, dört talebe bunu bir ak keçeye oturtup kaldırır; buna sevinç ve şakalarla iştirak eden diğer talebe de keçede kaldırılan şahsı çimdikler veya başka türlü muzipliklerle bazan ağlatıncaya kadar her nevi eziyeti verirlerdi. Bundan sonra keçe yere konulur, «kadı» ya ve onun kendisi, yahut yine talebe tarafından tayin olunan naib (orun-basar) ine tam olarak itaat ederlerdi. Bu usul. bir ülke hükümet şeklinin bir taslağıdır.

Şamani ayinler ve kehanet için kam'lar gibi Açina'dan türediklerine ve hükümet işleri için yaratıldıklarına inanılan kağan (han. töre)ler nesli de -muahhar Kazak. Kırgız ve Özbek kabilelerindeki dini «Hoca» 1ar ile dünyevi «töre»ler gibi - eski Türk «devletçi» uruğlarında bir devlet teşkilatı nüvesi olarak daima ve bütün asırlarda mevcud olmuştur. Orta Asya bozkır devletleri arasında Kunlar keza Oğuz, Karluk. Kınık, Beğdili, Akkoyunlu, Karakoyunlu, Kayı gibi kabileler arasından zuhur edip. bazan uzun zaman yaşadıktan sonra münkariz olan kabile beğlikleri olduğu halde, Göktürk. Uygur. Basmıl, Şato, Hazar, Nayman ve Moğolistan kabileleri ile Kimak ve Kıpçaklar ancak «han» neslini beslemişler, ancak bu nesilden gelen reisleri oymaklar arasında müşterek reis olarak tanımışlardır. İslamiyetten önceki Türklerin kam'lara karşı olduğu gibi, menşeleri efsanelere karışan kağan (han-töre)lere olan münasebetleri de, hurafelerle dolu olmuş Kan süyegı kiye (hanların kemiği meş'um) diyerek bunların ölülerinin cesedleri uğursuzluk getirdiğine inanmışlar, kendisini kam ve hanlardan ayrı sayıp «kara budun» yahut «kara süyek» (kara kemik) tesmiye eden halk bu kam ve hanların cesedlerini kendilerinkinden ayrı yerlerde gömmüşlerdir. Bunların tenasül ve ihtilatları, halkın daima dikkatli murakabesi altında kalmıştır. Bu halin Miladdan önceki devirlerden, Argimpay'lar zamanından beri böyle olduğuna inanmak mümkündür. İşte «devletçi» kabileler arasında bir «devletçilik çekirdeği» sıfatiyle, yaşayan bu nesilden büyük küçük camialar için «hanlar kaldırılmış» (han küterilmiş), yani iclas edilmiş, bazan bu teşebbüs-ler büyük devletlerin kurulmasına, bazan da muayyen kabile birlikleri içinde yaşıyan töre'lerin ezilmesine, hatta toptan katledilmesine müncer olmuş; fakat Açina oğullarının başka kabilelerde yaşıyanları tekrar ortaya çıkmış, yahut çıkarılmıştır. İşte Türkün hakim zümrelerinin belki binlerce yıllık hayatı böyle geçmiş, cihangir devletler de böyle vücude gelmiştir. Göktürk ve Hazar hakanları, dört uruğ beyi tarafından ak keçe üzerinde hanlığa iclas edilirken, boğazlarını ipek bir bağla şiddetle sıkarak «devleti nasıl ve ne kadar zaman idare edecekleri» ne dair söz almak adeti, hep çağımıza kadar yaşıyan «kadı» intihabının hakiki ve aşıl şeklidir.

Böylece, küçük bir camiaya reis intihap olunan han ve naibi (buna yogruş yahut kagıtlaş ve kagılgay denilirdi) dört kabile, reisine dayanırlar. Tuvacı ve yahut ona benzer bir ünvan taşıyan beye tabi birkaç tane nöker ve birkaç neferden ibaret gece nöbetçisi (tunkatar, Moğolca kebtevül) ve gündüz nöbetçisi (bekçi, Moğolca tnrgavul) kişikçUer, hanm bükevül denilen oduncu aşçısı He atlarına bakan aktaçısı; böylece her biri ayrı unvan taşıyan ve sayıları birkaç ona çıkan beyler vesaire mansabdarlar olurdu. Fakat devlet büyüyünce o birkaç nöker, sayısı da yüz binlere çıkan çerik şeklini alır, tuvaçı'da bu cihanşümul devletin harbiye veziri olur, kişikçiler dahi binler ve onbinlerle sayılan muhafız "alaylarına döner, bavurcı tekmil memleketin iktisadiyatını idare eden ve elinden milyonlar ve milyarlar geçen bir iktisad veziri, aktaçı'da yüzbinlere varan ordunun süvari teşküatını idare eder. Fethedilen memleketlerde yerli medeni unsurun tesiriyle değişmelere maruz kalan, yahut ortadan kalkan bu teşkilat sistemi büyük bozkır devletinin esasi bölgelerinde (Uluğ-Yurd'da) kendi hususiyetlerini olduğu gibi muhafaza eder. Büyük bozkır devleti dağılırsa türe yine yerinde kalır bu tuvaçı, bükevül ve aktaçı teşkilatı yine ufak camialara intibak eder, fakat biraz soma tekrar büyük bir camianın başına geçer. Bütün bu teşkilat usulü, Türk ve Moğol camialarında idareci kabilelerin bünyesine aşılanmış Vfimai bir itiyad ve an'ane halinde yaşamakta idi.

Böylece devletin esas teşkilat geleneklerinin başlıca hamili göçebe ve yarı göçebeler arasında ayrı bir mevki tutan devletçi uruğlardır. Töreler bu otbi kabilelerin kızlariyle evlenmişler, mes'ul devlet adamlarını bunlar arasından seçmişler. Göktürklerde ve Karahanlılarda Çigil, Hazarlarda Kabar ve Boruçolu (Bizans kaynaklarında Pocpçpat ), Mogollarda Kongrat, Calayır, Kirayıt, Uriankhıt, Uyrat ve Mangıt bu nevi urukların ileri gelenleri idi. Bu nevi urukların devlet idaresindeki ehemmiyetini Cengiz Han'ın «Gizli Tarihi» (Yuan-çao-bi-şi) bize canlı misallerle anlatmaktadır.

Çengiz:

«Burkuçı-Tükum, Onan ve Kerülan havzalarında yaşıyan kabilelerden doğan her erkek çocuk, mailısus talim ve terbiye görmediği halde, kendine malik, cesur, kahraman ve bilgi sahibi olduğu gibi, oradaki kabilelerde doğan her kız dahi saçını düzeltmek için tarağa ve külgüne denilen tuvalet takımına malik olmıyarak büyüdüğü halde, diğer kadın ve kızlara nümune ve hayat işinde pişkin oluyorlar» demiştir. Hakikaten bu memlekette yetişen büyük siyasiler ve büyük hatunlar bu zikri geçen ülkelerde yaşıyan uruklar arasında zuhur etmiştir. Memleketin idaresinde Hunlarda, Göktürk, Hazar ve Moğol devirlerinde, Temür zamanında görüldüğü gibi, 4 ve 24 lü teşkilat da daima cari olmuştur. Hun hükümdarı Mete'nin tarihinde bunu pek vazıh görüyoruz. Keza Oğuz Han'ın destanında da 4 kol ve 24 kabile bahis mevzuudur. Keza miladi birinci asırdaki Skit hükümdarı Skilur da, Yunanlı PLUTARK'ın rivayetine göre, öleceği vakit 24 oğlundan her birine birer ok getirtmiş ve bu okların bir arada bulundukları halde kırılmadıklarını göstermiştir. Buna benzer gelenekler, Oğuzdan maada, Bulgar kiralı Kubrat'a ve Çengiz'in ecdadına da nisbet edilmektedir. Türk hükümdarlarının dört kabileye dayandıklarına misal olarak, Çengiz'in, dört oğlundan her birine dört kabile vermiş olduğunu zikredelim. Çengiz ve oğulları, fethedilen ülkelere muhtelif kabilelerden muayyen bir miktarını alarak bunlardan müteşekkil ordular göndermiştir.

Oğuz destanında da, fethedilen vilayetlerde hükümdarın asıl istinadgahı olan 24 kabilenin haricinde kalan şu kabileler yerleştirilmiştir:

Şarki Avrupa'da Kıpçaklar, cenubi Kafkasya'da ve Önasya taraflarında Ağaçeriler, cenubi İran'da Halaç'lar, Afganistan'ın Gur vilayetinde Karluk'lar. Umumiyetle teşkilatın sadeliği ve teşkilat taslağının idareci her ferdin kafasında an'ane olarak yerleşecek derecede pratik olması, büyük askeri ve siyasi teşekküllerin tez elden vücude getirilmesini temin etmiş, fatih Türk ve Moğol kavimlerin idare işlerini kolaylaştırmıştır. Türk ve Moğol örfi kanunlarına fevaç veren Çengiz ve Temür gibilerini bozkır örf ve kanunlarının vazı'ı saymanın yanlış olduğu, 13 üncü asırda Moğol ve Türklerin türelerini M. ö. 7-6 asırlardaki Skiderde görülen örf ve kanunlarından ayıran birçok asırlık fasıla 8 inci asırda Göktürk yazıtlarında Göktürklerin,' 10 uncu asırda İBN FADLAN'ın seyahatnamesinde Oğuz, Bulgar ve Hazarların örf ve adetlerine ait verilen malumat sayesinde artık ortadan kalkmış bulunmaktadır. Skit, Göktürk, Oğuz, Bulgar, Hazar, Uygur ve Moğolların örfi kanunlarının tek bir türe sistemini teşkil ettiği tahakkuk etmiştir. Bütün bozkırlarda belki binlerce seneden beri yaşıyan bir «türe» vardır. Bu isim türenin hamili olan Kağanlar nesline de itlak olunmuş, biz de bu kelimeyi bu son manasında Kazak-Kırgızların ve Özbeklerin telaffuzuna göre, ve ötekisinden farketmek üzere «töre» şeklinde yazabiliriz. Mete, Attila, Tüng-yabgu, Çengiz ve Temür gibi hükümdarlar kendileri bu örfi kanunlara tabi olmuşlardır. Bu vazı'lar kitaplara yazılmış değil halkın içtimai bünyesinde yaşamıştır. En iptidai bir camiada tatbik olunan bu örfi kanunların en mütekamil cemiyetlere de tatbik edilmesi onun eksik tarafı sayılabilir; fakat fetholunan ülkelerdeki mahalli kanunları teferruat için mer'iyette bırakmasını ve onlarla yanyana yaşamasını bilmekle gösterdiği elastikiyeti tarihi bir hakikattir. Bu yüzden o İslam şeriatine üstün bir kanun ve ona nisbeten sağlam ve hayata uygun bir teşkilat sistemi telakki olunmuştur. Bunu biz ileride İlhanlılara ait bahislerde de göreceğiz.

6)

Türk ve Moğol fütuhatında göze çarpan diğer bir hususiyet, küçük fakat iyi bir nizama tabi kuvvetlere dayanarak sür'atli hareketler ile ihtiyatı ve etraflıca hazırlanarak iş görmeyi bir arada cemedebilmek alışıklığı gelmektedir. Bu itibarla, ilk fatihlerden Mete ile Attila ve Göktürklerden Tüng, Yabgu'nun taktikleri dikkate şayandır. Çengiz ve Temür hattı hareketleri itibariyle bize çok muasır şahsiyetler gibi geliyorlar. Bunların fütühatı geniş bir dünya görüşünü, zamanlarındaki cihanın coğrafi ve siyasi vaziyetine tam manasile vakıf olduklarını da göstermektedir. Bu fatihlerin seferlerinde harita kullandıkları da malumdur. Çengiz ile Temür'ün harita kullandıkları tarihi kaynaklarda mufassalan kaydedilmiştir. Bu hal, Hunlarda da olmuştur. Demek ki fütuhat yalnız ve sadece eski milli geleneklerden mülhem olarak değil, zamanının reel şartlarına uygun bir şekilde icra edilmiştir. Türk tarihinde gördüğümüz belli başlı büyük fütuhatın, mesela Mete'nin, Attila'nın, Çengiz'in ve Temür'ün fütuhatını alelade bir baskın ve çapulculuk mahiyetinde telakki etmek çok yanlıştır. Bunlar, an'anevi bir takım cihangirlik telakkisi neticesi olarak vuku bulmuşlardır. Bu fütuhat ekseriya bir plan dahilinde yapılmıştır. Çengiz fütuhatını muvaffakiyetle yapmak için, önceden sevkettiği bir takım casuslar vasıtasiyle fethedeceği yerlerin coğrafi vaziyetlerini bizzat tetkik ettirmiştir. O bu suretle garbi Afganistan ve Belucistan taraflarının vaziyetini öğrenmiş ve yine bu suretle Celaleddin Horezmşahın Hind'den İran'a geçerken yolunu kesmek maksadiyle oğlu Çağatay'ın idaresinde Kökte Noyan'ı gayet az bir kuvvetle Siistan ve Belucistan'a göndermişti; çünkü o taraflarda ve cenubi Afganistan'da kendisi için hiçbir ciddi tehlikenin mevcut olmadığını önceden anlamıştı. Onun hedefi, hasmını gaflette iken yakalamak olmuştur. Türk fütuhat an'anelerinde, sevkulceyiş mahareti elbette ki en mühim yeri tutmuştur.

Strateji hilelerinden her milletin fatihleri istifade eder; fakat Türk fatihlerince bu strateji aldatmaları pek geniş mikyasta kullanılmıştır. Temür'ün strateji ve harp hileleri mikyası muasırlarından hiçbir hükümdarınkine uymadığını ve genişliğini bilhassa İbn Arabşah güzel anlamıştır.

Temür, şarki Avrupa'daki Altınorda hanı Toktamış'a taarruz ederken, Çin seferine hazırlanır gibi hareket göstermişti:

Doğu Türkistan'daki Çağatay hanları ülkesini işgal eylemek için yaptığı seferine olan hazırlıklarını da güya Doğuavrupa seferi için bir hazırlık gibi gösterebilmiş ve yürürken bile Çoçı Ulusuna gidiyormuş gibi Sırderya'dan «Arka» ya, yani şimdiki Kazakistan'ın ortalarına hareket etmiş ve muazzam ordusunu Balhaş gölünün şimalinden yürüterek ani bir sürette Tiyanşan sahalarında zuhur etmiş, soma eski Beş-balık taraflarından ve Davançın'dan geçerek Doğutürkistan şehirlerini ve yaylalarını işgal edip ve baş karargahını da Yıldız yaylalarında kurmuştu. Bu harp sürgün avının insanlara tatbiken genişletilmiş şekli olmuştur. Sonraları da Temür, Önasya'da, Anadolu'da, harplerini idare ederken, Çin seferine hazırlanmak üzere Tiyanşan sahalarında ziraat yaptırmış, kaleler bina ettirmiş ve o tarafların plan ve' haritalarını aldırtmıştı. Bu vaziyet karşısında o zamanın hükümdarları bu cihangirin hangi memlekete ve ne zaman taarruz edeceğini hiç bilememişlerdir. Temür'ün hareketleri her vakit ani olmuştur. Bu yalnız Temür'e has olmayıp, Türk fatihlerinin çoğunda ğörülen bir hususiyettir. Strateji genişliği göçebe Türk ve Mogollarda vuzuhla görülen coğrafi görüşünün genişliğine dayanmaktadır. Miladın altıncı asrında Göktürklerin ve 13-15 inci asırlarda Moğolların tarihi gösteriyor, ki o zaman Ortaasya'da yarı göçebe hayat geçiren bu kavimlerin zimamdarları kadar, dünyada hiçbir milletin hükümdarları Uzak - ve Yakınşark, Hindistan ile Avrupa arasındaki siyasi, iktisadi ve içtimai münasebetleri iyi bilerek bir siyaset yürütememiştir. Ayni surede hiçbir milletin ordu kumandanları ve siyasileri o zamanki Türk ve Moğol ordu kumandanları ve siyasileri kadar geniş düşünülen stratejik planlar tertip ve tatbik edememişlerdir.

Kaynakça
Kitap: UMUMİ TÜRK TARİHİNE GİRİŞ
Yazar: A. ZEKİ VELİDİ TOGAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKLERİN FÜTUHAT ve İNTİŞARLARI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Ara 2010, 02:59

TÜRK VE MOĞOL FÜTUHATININ CİHAN TARİHİNDE EHEMMİYETİ

Umumi cihan tarihine ait eserlerde Türk ve Moğol kavimlerinin fütuhatı, tarlaları ani bir surette çekirgelerin istila eylemesi ile, semavi ve tabii afetlerle mukayese edilir. Asya kavimleri tarihine ait eserlerde Türkistan'da Soğd ve Tacik, iran'da Fars, şarkta Çin, cenupta Hind, garpta Rum ve Slav köylerinin güllerle dolu bahçeleri, güzel tarlaları, bu milletlerin çalışkan şehirlilerinin ancak sulh ve sükunet içinde inkişaf etmekte olan fikri hayatları, din ve felsefeleri, bir çok emeklerle vücude getirdikleri sanat eserleri; diğer taraftan bunun tam zıddı olarak da çöllerde, çadırlarda yaşı-yan, eşkıyalıkla geçinen ve ancak sihirbazlara ve kuvvetli şahsiyetlere tapan, büyüklerin cenazelerinde insan kurban eden, muharebelerde atlarının damarından kan akıtıp içen, etlerini pişirecek yerde eğerin altında ezdirmek suretile yiyen Orta Asya göçebe kavimlerinin hayatı ve bunların İran, Çin, Hind ve Rum komşularına ani bir surette saldırarak, onların medeniyetlerini az bir zaman zarfında hak ile yeksan ettikleri; büyük medeniyetleri yaşatan bu kavimlere mensup ahaliyi katliam eyledikleri, bu katliamdan kurtulanlara vergi tarh ederek diğer insanların hesabına yaşadıkları; milli, kavmi ve ırki şeref hissinden mahrum bulunduklarından bir kaç nesil soma kendi mahkumları olan medeni milletler arasında eriyip kayboldukları v. s. şairane bir şekilde tasvir olunur. İslam ve Türk müverrihleri ise Selçuklular devrindeki göçebe Oğuzların, Horezmşahlar zamanındaki Kanklı - Kıpçakların Önasya ülkelerindeki çapulculuklarına karşı bunların Müslüman kavimler olmaları dolayısile müsamaha-ile bakmak ve hareketlerini mazur görmekle beraber gayri müslim olan Moğollara karşı şiddetli lisan kullanır ve bunların fütuhatını İslam aleminin medeniyetçe inhitatının başlıca sebebi, umumiyetle bunların tarihte zuhurunu İslam ve Türk alemi için büyük bir bela tanıyarak lanetle yadederler. Fakat Avrupa'da Orta Asya göçebe kavimlerinin tarihteki rollerini anlayış tarzı epey değişti. Yukarıda prof. W. SCHMİDT ve O. MENGEN'in fikirlerini anlatmıştım. Burada buna sut bazı teferruat anlatılacaktır.

1.

Evvela Türk ve Moğol kavimlerinin geniş devletler kurmuş olmalarının ilim ve sanat sahasında birçok müsbet tarafları tesbit edilmektedir. Bu ise bu kavimlerin ilim ve sanat sahalarında bizzat çalışmalarım kaydetmekten ziyade, onların büyük mikyastaki hareketlerinin doğurduğu bazı müsbet neticeleri tesbit etmekten ibaret kalıyor. Orta Asya göçebelerinin, bilhassa Hunların fütuhatının sanat sahasında milletler arasında karşılıklı tesirler doğurduğunu büyük sanat tarihçisi prof. JOSEPF STRZYGOWSKİ müteaddit eserlerinde ve nihayet 1935 te Türkçe olarak neşrolunan «Türkler ve Orta Asya Sanatı Meselesi» nam eserinde tebarüz ettirmiştir,
Bu fütuhatın bilhassa Moğol fütuhatının, diğer sahalardaki tesirlerini W. BARTHOLD izah etmiştir.

Moğolları barbar bir kavim addetmekle beraber bu zat şu fikirleri ileri sürmektedir:

«Moğol hakimiyeti, Çin'de ve İslam dünyasında 18. inci asırdan önce tarihte hiç görülmiyen bir siyasi istikrar vücude getirdi, onlar kendi menfaatleri iktizası olarak şehir hayatının inkişafı hususuna ehemmiyet verdiler. Vaktile Cermenlerin hakimiyeti nakid iktisadiyatından mübadele İktisadiyatına, şehir hayatından köy hayatına geçmeyi mucip olduğu halde Moğollar devrinde gümüş para sistemi yerleşti, eski şehirler tamir edilmekle kalmayıp yeni şehirler de tesis edildi. Moğol İmparatorluğu uzak ve yakın şarkı aynı millet ve aynı hanedanın idaresi altında birleştirdi. Mısır Memlükelerine karşı düşmanlık Moğolları Avrupa devletlerine de yaklaştırdı. Avrupa tüccarları ve misyonerleri Orta Asya'dan geçen kervan yollarından maada İran limanlarından Hind'e ve Çin'e giden deniz yolunda da faydalandılar. Avrupa'da 13. üncü asırda yüz gösteren medeni terakki bir dereceye kadar bununla izah edilmektedir Bu zamanlarda medeniyet sahasında üstünlük henüz İslam, bilhassa İran taraflarında idi. İran halkının kendi tarihinde cihan medeniyetinin ön safında bulunduğu bir devir varsa o da Moğollar devridir; halbuki bir çok alimler İran'da medeniyetin Moğollar tarafından tahrip edildiği fikrindedirler. 14. üncü asırda Farsça heyet kitapları Bizans'da Yunanca'ya tercüme edildi; Çin heyetşinasları İran Moğolları nezdinde İran heyet alimleriyle beraber çalıştılar, İran heyet alimlerinin Çin'deki hizmetleri daha büyük oldu. İran'da Moğollar hakimiyeti zamanında cihan milletlerinin bir tarihi vücude getirildi, bu işe bir Moğol, iki Çin alim, bir Kaşmirli Buddist rahibi birkaç İran alimi ve bir Fransız rahibi iştirak ettirildi. Bunların tertip ettiği eser Cami-üt-tevarih, çerçevesinin genişliği bakımından cihan edebiyatında tamamiyle müstesna bir mevki tutmaktadır. Bu şekilde eski dünyadaki bütün medeni milletlerin alimlerinin bir yerde toplanarak umumi tarihe dair rivayetleri bir kitap halinde cemeylemeleri o zamana kadar ve ondan sonra da hiç görülmemiştir. Avrupa alimleri daha 19. uncu asırda bile umumi tarih derken ancak garbi Avrupa tarihini anıyorlardı; Reşideddin'in yardımcılarından bir Müslüman muharririn sözlerinden anlaşıldığına göre de 14. üncü asrın başından itibaren Arapların ve Farsların tarihine, umumi dünya tarihi denizine dökülen nehirlerin biri, nazariyle bakılmıştır.»

Barthold İran kavimleri tarihine ait eserinde Reşideddin'in tarihi hakkında şunları söylüyor:

«Milletler tarihine ait mevaddın toplu olarak tertibi ve neşri olmak sıfatiyle Cami-üt-tevarih cihan edebiyatında bu hususta emsali görülmiyen bir iştir. Gerek bu kitabın telifinden önce ve gerek ondan sonra garpte Atlas Okyanusu Ue şarkta Büyük Okyanus arasında yaşıyan tekmil milletlerin tarihlerine ait malumatı her ayrı milletin kendi mümessilinin yardımiyle bir araya toplamak tecrübesi yapılmamıştır. Böyle bir eser tarihi görüş ufkunun genişlemesine hizmet etmiştir. Reşideddin'in mesai arkadaşlarından Abdullah Kaşani Arapların ve Farsların tarihleri cihan tarih denizine munsap olan nehirlerin ancak birisidir demiştir; halbuki Avrupa alimleri, bugün bile umumi cihan tarihini Roma-Cermen aleminin tarihinden ibaret gibi telakki etmekte devam ediyorlar. Reşideddin'in eserinde her milletin tarihi kendi telakkilerine göre yazılmış ve öyle dercedilmiştir. Bu telakkiler İslamiyetin esaslarına aykırı olduğu takdirde bile değiştirilmemiş ve müellifin (yani Reşideddin'in) zamanındaki edebi zevklere göre değiştirmek tecrübeleri de yapılmamıştır.»

Barthold'un bu fikirlerine ilave edilecek diğer bir nokta da Çin tıp ve felsefe eserlerinin İlhaniler zamanında Farsçaya tercüme edilmiş olmasıdır. İlhanlı Gazan Han kendi asrından önceki zamanlarda Önasya'da ancak Yunan ilimlerine ehemmiyet verildiğini, kendi asrında ise yalnız Batıda değU, Uzak Doğuda inkişaf eden ilmi mesai neticelerini de kendi tebaası olan milletlere öğretmek imkanı bulunduğunu insaniyet için büyük bir kazanç olarak zikretmiştir. Gazan Han'ın bu sözleri kendi zamanında Çince'den tercüme edilen tıbba ait eserin mukaddimesinde yazılıdır ki, yegane nüshası Ayasofya kütüphanesinde 3596 numarada mahfuz bulunmaktadır. Türk ve Moğolların büyük fütuhatları esnasında beynelmilel ticaretin ve iktisadi hayatın inkişafı hususu da ehemmiyetle kaydedilmesi icabeden bir keyfiyettir.

2.

Türk-Moğol fütuhatının coğrafya ilminin inkişafı için olan ehemmiyeti de izah edUmek icab eden bir mevzudur. PTOLEMEUS'un Orta Asya ülkelerine dair verdiği malumatı tedarik eden Yunan taciri MARİNOS ve ajanları, Orta Asya'daki büyük Hun devletinin garba doğru yayılmasından istifade etmişlerdir. Çinlilerin Tang sülalesi devrinde Orta Asya'ya dair topladıkları zengin malumat ise, hiç şüphesiz büyük Göktürk devletinin kurulması ve fütuhatı ile ilgilidir.. Moğol devrinin bu baptaki ehemmiyetini ben «İslamiyet ve Coğrafya İlmi» ismi altında neşrolunan bir makalemde izah etmiştim. Bunun Türk ve Fars dil ve kültürleri ile İslamiyetin yayılması bakımından da büyük önemi olmuştur.

Çengiz Han ve oğulları Batı Türkistan'ı işgal ettikten sonra, oralarda ve Horasan'daki birçok şehirlerin Müslüman ahalisini şarka tehcir ederek, Beş-balık'tan başlayıp Hanbalık'a (Pekin'e) kadar uzanan şimali Çin mıntakalarında yerleştirdiler. Çengiz'in oğulları zamanında sür'atle inkişaf eden Türkistan-Çin ticareti, Horasan ve Maveraünnehrin,tüccar unsurunu buraya celbetti. Pekin'e yakın bir yerde Semerkandlı muhacirler tarafından «Semerkand» isminde bir kasaba vücude getirilmişti. Herat ahalisi de Horasan pamukçuluğunu ve orasının yüksek dokuma sanatını yaymak için Uyguristan'a göç ettirilmiş ve Beşbalık tarafında yerleştirilmişlerdi. 13. üncü asrın sonunda şehzadelerden Anende, İslamiyeti kabul ettikten sonra, şimaligarbi Çin'de İslam dini ve medeniyeti sür'atle intişar etti. Beşbalık taraflarındaki Buddist Uygurlar, Türkistan-Çin ticaret yolu üzerindeki eski nüfuzlarını garptan gelen Müslüman tüccarlara terkettiler. Bunlar oradan Uzak-doğunun her tarafına yayılıyorlardı. 1260 senelerinde Kubilay Kaanın ordusu, Malay yarımadasını ve Cava'yı. işgal etti. Bu hal, Hind ile Çin arasındaki deniz ticaret yolunun tamamile İslamlaşmasını intaç etti. Daha 1292 senesinde MARCO POLO'nun geçtiği zamanda, Cava'da İslamiyetten eser yoktu. Halbuki 1346 da İBN BATTUTA ziyaret ettiği sırada burada bir İslam sülalesi yaşıyordu. Bu yolda İbn Battuta Cava'dan başlayıp Hay-nan civarında bulunduğu anlaşılan ve «Tavalisi» denilen bir yerde Çin Denizi sahillerinde, İslam kolonileri ve kendisiyle Türkçe konuşan hükümdar ailesini görmüştür. Tavalisi, fikrimce, Kuangsi olsa gerektir, ki burası cenubi Çin'in Hay-nan adalarına bakan bir vilayetin ismidir. Kuvvetli İslam müstamere ve mahalleleri başlıca, Zeytun (Tsüançeu-fu\ Sin-i Kelam (Kanton), Khansa (Hang-çeu-fu) ve Hanbalık'ta bulunuyordu. Bütün bu müstamelerede, İbn Battuta gibi REŞİDEDDİN de, Batıtürkistan, İran şehirlerinden ve Hindden gelip yerleşen Müslüman memurlarının, ulema ve tüccarların isimlerini zikrediyor. Moğollar zamanında Müslüman tüccarların, şimali Asya'daki Yakutların (Barku) ülkesine kadar gidip gelmekte oldukları yine Reşideddin'in eserinde mezkurdur. İslamiyetin Orta Asya ve Uzakdoğuda kuvvetle intişarında başlıca amil Maveraünnehir ve Horasan ahalisinin Çin hududuna şevki yahut onların o taraflara celbedilmesi olmuştur; Çengiz' zamanında uzak memleketlere tehcir edilmeleri yüzünden çok ağlayan bu Müslümanlar, böylece İslamiyetin yayılması yolunda faideli oldular. Bunun gibi, Doğu Türkistan Uygurları da devlet memurları ve asker sıfatiyle külliyetli miktarda İran'a ve Batı Türkistan'a sevkedilmiş, bunlar da orada kendi ülkelerinde inkişaf ettirdikleri kültürü ve sanatı yaymışlardır.

Bütün bu kaynaşmaların coğrafi bilgilerin genişlemesine ne kadar büyük yardımı olduğu, CUVEYNi, Reşideddin ve Mısırlı İBN FADLALLAH AL'UMARi ile Marco Polo'nun eserlerinde vazıhan görülmektedir. Bu sıralarda haritacılıkta da Asya'da önceleri görülmiyen bir tekamül husule gelmiş ve yeni bir sistem icad edilmiştir. Aslı Moğolca yahut Türkçe yazılan ve bize ancak Çincesi erişebilen haritalar, İslam haritaları gibi cenuba bakıyor ve murabba'lara taksim olunmuş bulunuyor. İlhanlılardan Argun Han için tasnif edilen Akdeniz sahilleri haritası da böyle murabbalara taksim edilmişti, ki bundan ileride İlhanlılar faslında da bahsedilecektir. 1232 de Çince tertip edilen Moğol devleti haritasında, Çin tarihinde ilk defa olarak Doğu Avrupa memleket ve şehirleri yazılmış bulunmaktadır, nasıl ki Marco Polo ve sair seyyahlar da Uzakdoğudan Avrupa'ya bu Uzakdoğu ve Cenup ülkeleri ile kavimleri hakkında yepyeni malumat getirmişlerdir.

3.

Dikkat edilecek ikinci nokta, Türk-Moğol fütuhatının, bugüne kadar zannedildiği gibi, iktisaden iflasına değil, onların sahada bazan büyük bir kudretle kalkınmasına sebep olmuş bulunduğu keyfiyetidir. Hun ve Göktürk devletlerinin kurulması, Çin ile Bizans ve Suriye arasında «ipek yolu»nun açılmasına sebep olduğu, tarihi bir hakikattir. Bu husus, FR. HİRTH ile ALBERT HERRMANN'ın ayrı tetkiklerinin mevzuunu teşkil etmiştir. Daha sonraki fütuhatlara gelince, BARTHOLD, Türklerin Ön Asyadaki fütuhatının müsbet neticelerinden biri sıfatiyle, Selçuklular hakimiyeti devrinde ticaret işinde tüccarlar arasında karşılıklı «çek» vermekle iş görme usulünün pek geniş mikyasta tatbik olunduğuna dair Arap müverrihi Abu Şuca'ın bir kaydını ve Moğol devrinde bu usulün daha geniş mikyasta tatbikine bir misal olarak da, «çek» kelimesinin Avrupa dillerine Arapça «sak» şeklinden Farsça «çek» şekline çevirerek kullanmağa başladığını kaydetmiştir, Buna, bir nevi kağıt para demek olan «Kırtas» paralarının daha Moğollardan evvel Suriye'de Melik al-'adil Nureddin Zengi zamanında ve Rum Selçuklularında müstamel olduğunu bildiren kayıtların bulunduğunu ilave edelim. Moğollar zamanında kağıt para, daha Çengiz'in vefatından 9 sene sonra (1236 da) oğlu Ve halefi Ögedey Kaan'ın emriyle çıkarılmıştı. O zaman bozkırları dolduran tüccarlar için bu kağıtlarla tediyatta bulunabilmek, büyük bir kolaylık ve güzel bir fırsat teşkil etmiştir. İran'da Acem-Körfezinde ve Çin'de iş gören tüccarlar ve «Ortak» denilen ticaret şirketleri arasındaki muameleler, bu çeklerle ve kağıt, paralarla icra edilmiştir ve İlhanlılar zamanında Çince ismiyle «Çao» tesmiye olunan bu kağıt paraların İran'da umum için mecburi olarak tatbiki yolunda neticesiz kalan bir tecrübe bile (1294 te) yapılmıştır.

Fakat bu kağıt para ile çekler, ancak muayyen bir mali sistemin görünüşlerini teşkil eder. Prof. A. DOPSCH, primitif Moğol mali sistemini, göçebelerde dahi «ayni» ve «para» iktisadiyatının bir arada ve muvazi olarak yaşadığını isbat zımnında, H. CONSON'un Khalkha Moğolları hayatına ait topladığı malumata dayanarak, bahis mevzuu etmiş ve şöyle demiştir:

Moğollar ayni mubadele ve çay komprimeleri gibi tabii para (Naturgeld) ile beraber külçe halinde gümüş ile, yani kıymetli maden ile de te'diyatta bulunuyorlar. Ufak paraları olmadığından, bunun yerine khadak (= kadak) denilen ipek kumaş parçalan kullanırlar. Bozkırda madeni paranın az bulunuşundan ve muayyen bir ağırlığa malik olan gümüş külçelerin kullanışlı tediye vasıtası olmadığından, bunların bir nevi banka'ları bulunmaktadır. Bu da, kağıt para ile tediyatta bulunmayı temin ediyor. Mamafih çay komprimeleri, en çok kullanılan tediye vasıtasıdır.». Bozkırda küçük gümüş paralar, ancak Çin yahut Greko-Baktria ve İran gibi komşu medeni memleketlerden gelmiş veya onların tesiriyle buralarda az miktarda darbolunmuştur; fakat muayyen bir ağırlıkta gümüş külçesini tediyat vasıtası olarak kullanmak, bozkırlarda pek eskiden bir an'ane halinde ve bu ülkelerde muteber ölçü sistemleri ile sarmaşık bir halde mevcuttu. Moğollar zamanında 2274 gr. ağırlığında bulunan ve kendilerine Türkçe yastuk, Farsça da, bunun harfiyen tercümesi olmak üzere, baliş denilen altın ve gümüş külçeler kullandıyordu. Bunlar, eski Göktürk, Tokuzoğuz, Uygur ve Karahanlılar zamanında hakim olan bir para sisteminin devammı gösteren bakiyelerdir. Bu yastukların onda-biri sum, ellide-biri satır tesmiye olunan küçük külçelerdi. Saman oğulları hakimiyeti zamanında Maveraünnehir'de (bilhassa Sırderya havzasında) darbolunan müseyyebi, Horezmde darbolunan tazça ismindeki 2,27 gramlık mağşuş gümüş dirhemler, keza Karahanlıların yine mağşuş olarak darbettikleri ve gümüş, yahut giünüş-bakır tesmiye edilen dirhemleri bu yastuk'un binde-birini ve sum'un yüzde-birini teşkil etmişlerdir. Edil Bulgarlarında bu dirhemlerin karşılığı olarak tiyin, yani sin-cab derisi kullanılmıştır, ki yüz tanesi bir sum teşkil ediyordu.

Hülegü Han namına yazdan madeniyat kitabı Tansukname'de, altından para darbetmekte her kavmin bir adeti olduğu, Türkistan'da da yalnız «cins», yani halis altının 500 miskalinin kıymet vahidi kıyasisi olarak bir «baliş» sayıldığını, altından sikkeler darbedilmediği, yani işlenmiyen saf altının balışı kıymet esası olduğu kaydedilmiştir. Gümüş külçelerin de böyle tam ayarlı olduğu, tarihen sabittir. Saman oğulları devrinde (10. uncu asırda) kuzey yahut doğu Türkistan'dan Buhara'ya getirilen gümüş külçeler (sebaik al-fidda) temiz olduklarından, meta' yerine, yani halis gümüş olarak satm alınır ve onlardan ticaret maddesi sayılanlardan gümrük alınırdı. Bu nevi külçelerin büyüklerine, yani yastuklara Horasan'da «Tamgaç-gümüşü» (nuqra-i tamgaçi) yahut «gümüş-cam» (cam-i simin), sum olanlarına da «Tamgaç-gümüş sumu» (sumha-i nuqra-i tamgaçi) demişlerdir. Bunlardan «50 satır'lık gümüş cam» 1ar (yani 500 miskallık yas-tuklar), daha Tokuzoğuzlar zamanına (8-9. uncu asırlara) ait İslam kaynaklarında ticarette te'diyat vasıtası olarak zikredilmektedir. Bu «tamgaç (yahut «tafgaç») gümüş» leri o kadar tam ayar gümüş idiler, ki İslam fıkıh kitaplarında gümüş külçelerin muamelesinde, bunların evsafını ve kıymetini tasrih etmek şart sayddığı halde, «nuqra-i tafgaçi» nin öyle evsafını tasrih etmenin lüzumsuzluğu, çünkü bunların tam ayar halis gümüş oldukları meşhur olduğundan, «tafgaç-gümüşü» demekle muamelenin- katiyet kesbe-deceği kaydedilmiştir. Gerçi Çin'de de altın ve gümüş külçeler kullanılmıştır, fakat onların esası 3,78 gramlık mace veyahut ts-in mıskalları olduğundan ağırlıkları Türkistan külçelerinden farklı olmuştur.

Bütün bu nevi külçelerin Rusya ve Avrupa müzelerindeki mevcudu büyük bir yekun tutmaktadır. Fakat külçe buluntularını eritip paraya çevirmeği devletler öteden beri adet edindiklerinden, bunların çoğu zayi olmuş, bunların ancak eksik tavsifleri kalmıştır. Doğu Türkistan'da Karahanlılar zamanında Humar Hatun isminde birisinin, oğlunun düğünü dolayısiyle döktürdüğü üzerinde yazılı olan 7 küp dolu külçe (baliş) 1er, 15 inci asrın sonlarında Hoten'de bulunmuş ve eritilmiştir. Bunun gibi Ruslar da, 1898 senesinde aşağı Sırderya ve Amuderya arasındaki Emir-Rabat mevkiinde, üzerlerinde Türkçe yazılar bulunan altın ve gümüş sumlar elde etmişlerdi, fakat bu sumlar şimdi yoktur.

Ölçü meselesine gelince, burada mevzuu bahis külçelerin aslı plan 2,274 gramlık ölçüsünün iki misli, 4,548 gramlık Horezm miskalini teşkil etmiştir. Diğer mühim ölçü, 4,095 gramlık Semerkand miskalidir, ki bunun on misli (409,5 gr.) bir ansır (Kırımda batman, Fergana'da ve Kazanda kadak, Ruslarda font) teşkil etmiştir. Horezm miskalinin 4 1/2 «dank» imlan (yani 1/6 lık parçalarından) 3,411 gramlık, Semerkand miskalinin 4 1/2 «dank» ından 3,071 gramlık sikke sistemleri kurulmuştur. Bununla beraber 4,26 gramlık (eski Bulgarlar vasıtasiyle" Ruslara geçtikten sonra «zolotnik» ismini alan) miskal cari idi. Bütün bu ölçüler, eski Sümer «darik» ölçülerinin devamı olmak üzere, Yunanlılarda da cari idi ise de, Horezm ölçüsünün 2,274, yani miskalin yarısı ile hesaplanması ve bu ölçünün Horezmli müellifler tarafından zikredilen büyük cüzleri, bu ölçülerin «darik I» denilen Sümer ölçülerinden inen ve Aryanilerden önceki Hindistan'da kullanılan ölçülerle bir olduğunu göstermektedir. 2,274 gramlık ölçü gibi onun üç misli olan ve eski Yunanistan'da da (hexagram diye) kullandan 6,81 gramlık ölçü Mohenjodaro'nun başlıca ölçüsü olmuştur, 2,274 gramın bin misli yastuk, 4,548 gramlık miskalin on misli de satarMır. Bu satır kelimesi Yunanca OTOTqp dan geliyorsa da, eski Sümer «darik III» ölçülerinden inerek, İskender zamanında Yunanlıların altın drahmi olan 4,26 gramlık miskalin Orta Asyaya ancak İslam devrinde - «Hicaz miskali» ismi altında geldiği anlaşılıyor. Çünkü bu ölçü, gerçi Bulgarlar vasıtasiyle Ruslara geçmiş ise de, Orta Asya kavimlerinin ve Türklerin diğer ölçülerine esas olamamıştır. Eski Sumerlerin 3,76 gramlık ölçülere esas olan 838 gramlık ölçüleri Ahemerilere. Hindistan'a ve Çin'e geçmiştir; fakat bu ölçünün tekmil Orta Asya'da hakim olduğu hakkındaki mütalealar yanlıştır. Bu ölçü (3,76 ve 838 gram) Çin'e Türkistan yolu ile geçmiş ise dahi burada kökleşmemiştir- Sumerlerden geldikleri halde Orta Asyanın yerli malı şeklini alan ölçüler 4,548 (2,274) ve 4,095 tir. Orta Asya kavimleri muahharen kendi küjçe para sistemlerine esas olan bu eski Sümer ve eski Hind ölçülerini, daha Yunanlılar Türkistan'a gelmeden önceki zamanlarda, bilmişlerdir. Herhalde Orta Asyalılann ölçü bilgileri, Miladdan önceki binyıllara dayanmaktadır.

Gümüş külçelerinin Türkler ve Moğollar tarafından geniş mikyasta kullanılması, Asya'da bu madenin altın yanında tuttuğu mevkiini sağladı. Bu hususu BARTHOLD da kaydetmiştir. Gerek Hindistan ve gerek Çin'de tediyat vasıtası olarak ancak altın ve gümüş sikkeler kullanılıyordu. Zaten Türkler, Çin paralarına yalnız «bakır» dedikleri halde, Türk illerinin dirhemine, mağşuş oldukları halde «gümüş» demişlerdir. Gümüşün geniş mikyasta pazarlara hakim olduğu zaman dahi altın, Kırım'daki Ceneviz tüccarlarının oro di Tanga, yani Hanların damgasını taşıyan altın dedikleri «Tatar altın külçeleri» kıymette hakimiyetini muhafaza etmiştir.

Burada, zikri geçen ve «ortak» denilen ticaret şirketleri ve kağıt para hususlarına da temas etmemiz icab ediyor. Avrupa'da modern kapitalizmin başlangıcı meseleleriyle meşgul olanlar, Avrupa'da ayni tediyatm yerine para tediyatının geçmesini kaydederken, bundan bilhassa Doğu ve Güney-Doğu Avrupada «çiftlik iktisadiyatı» (Gutsvvirtschaft) m, herhalde Şarktan gelen bir tesirle, ehemmiyet kesbetmesinin müessir olduğunu, ve bunun da 1314 üncü asırlarda vaki olduğunu tesbit etmişlerdir. Bu da yerinde bir fikirdir. 1935 te Viyana Üniversitesinde yaptığım bir tebliğde Moğollar zamanındaki ortak şirketlerinin faaliyeti ve rolleri hakkında tarihi menbalarımızda mevcut kayıtları anlattığımda Prof. A DOPSCH bu keyfiyetin ve BARTHOLD'un kaydettiği sak yerine schek (tschek) kelimesinin yerleşmesini, Avrupa'da ticaret cemiyetlerinin (Handelsgesellschaffen) meydana gelmesi -ve kuvvetlenmesi meselesini aydınlatmakta ehemmiyetini kabul ederek söz söylemiştir, Gerçi küçük mikyasta ticaret cemiyetleri, eski Atina'da dahi mevcuttu. Kağıt para, oyma tahtalara basılmış notlar Çin'de, -daha miladi ikinci aşırda hususi ticari muamelede. 9 uncu asırdan başlayıp hükümetin mali siyasetinde yer tutmuştur; fakat bütün Asya mikyasında iş gören ticaret cemiyetleri Moğollar devrinde teessüs eden «ortak» 1ar olup, kağıt paranın bütün kudretiyle ticarete sokulması, Kubilay Kaan zamanında olmuştur. Fakat gerek ticaret şirketlerinin ve gerek kağıt para istimalinin büyük bozkır (step) devletinin kuruluşu neticesinde ve bozkır ticaret şeraiti altında hız aldığı görülmektedir. «Ortak» teşkilatı Moğollara, Uygurlardan geçmiştir ve «ortak» ların Karahanlılar zamanında da mevcut olduğuna dair (bilhassa Horezmde telif olunan fıkıh kitaplarında) deliller de vardır.

Bozkır ticareti, büyük fasılalarla bazan mühim muhafız kuvvet terfik edilerek gönderilen büyük kervanlarla yapılıyordu. Araplar, Doğu Tiyanşan'daki Uygur şehirlerinden, İslam tüccarlarının da iştirakiyle, Yenisey Kırgızları ülkesine ve daha şimaline ve şarkına beş ay zarfında giden ticaret kervanlarından bahsederler. İBN FADLAN 921 senesinde Horezm'den Oğuzların ve Bulgarların memleketine giden kervana 5.000 kişinin iştirak ettiğini kaydetmiştir. Bu kervan, ilkbaharda hareket ettiğinden sonbaharda Horezm'e dönüp gelmek planını tutmuştur. Yunan ve Arap müellifleri, bozkır ve şimal kavimlerinin ticari muamelelerde olan sonsuz dürüstlüğünü kaydetmişlerdir. İbn Fadlan (§ 25, 26) Horezm Müslüman tüccarları ile gayrimüslim Oğuzlar arasındaki ticari münasebetlerden bahsederken, bu tüccarların Oğuz illerinde iken mallarını oradaki Oğuz «dostları»nın yanında tam bir emniyet içinde bıraktıklarım, ötekiler de Horezme geldiklerinde bu Müslüman tüccar «dostları»nda misafir kalarak aralarında.tam bir ülfet hasıl olduğunu ve karşılıklı taahhütlerde bulunduklarını ve bu «dostlar»ın kefaleti olmadan Türk illerine girilemediğini anlatır. GARDİZİ de, Altay-Irtış tarafındaki Kemaldara giden ticaret yolunu tarif etmiştir.

Müslüman tüccarların Kırgız, Oğuz ve Kemak illerinde böyle büyük kütleler halinde müşkülatlı yollarda aylarca beraber kalarak ayni şartlar içinde islerini görmeleri, bu tüccarın arasında müşterek taahhütlerin vücuda gelmesine vesile olmuştur. Kırgız ve Oğuzlarla olduğu gibi, kendi aralarında da itimad esasına dayanan şirketlerin kurulmasına, çek ve poliçe'lerle tediyat icra edilmesine sebebiyet vermiştir. MAHMUD KASGARİ bir ticaret ortağının ihanetinden şikayet eden şiir parçaları naklettiği gibi, son altun sözünü de «uzunluğu bir parmak ile bir zira' arasında olan altından süftece» diye izah etmiştir. Sültece, asim Efendi'nin de anlattığı gibi, aralarındaki mesafeler uzun olan şehirlerdeki tüccarların paralan emniyetsiz yollarda kazaya uğramasın diye, verdikleri poliçe demektir. Sun ile sum bir olsa gerektir; fakat sun altun derken, şekli Kaşgari'nin tarifinden eyi anlaşılmıyan bir poliçe kasdedilmiştir. Herhalde ticaret ve kredi islerinin geniş mikyasta teşkili zımnında Moğollar zamanında kurulan müesseseler, Horezm ve Sogd gibi, İranlı, Comuk (Cumak), Cıgrak, Uygur ve Bulgar gibi Türk ve Uzakdoğuda Çin tüccarları arasında daha önce beliren müesseselerin daha geniş mikyasta tezahüründen ibarettir. Moğollar zamanında bozkır hükümdarları ve hükümdar aileleri de sermaye ile «ortak» şirketlerine iştirak etmişler, bu ise ticaret şirketlerine devletin himayesini temin etmiş ve hatta onlar devlet postasından bile istifade edebilmişlerdir.

Moğol kabileleri arasında, para karşılığı olarak kullanılan ipek kumaş parçalama kadak yani «çivi» denilmesi, çok mühimdir. Çünkü bu, 409,5 gramlık, yani Semerkand miskalinin yüz misli olan bir ölçünün ismidir, ki Kıpçak bozkırlarında Edil Bulgarlarında da kullanılmıştır. Bu ölçüye kadak denilmesi «bezman» denilen kantar terazinin üstünde çivi Ue işaretlenen noktalarından alınmış olsa gerek.

Kadak, 100 ve 96 ya taksim olunan miskallerin birleştiği bir ölçü noktasıdır. Bu Semerkand-kadak(ansır)'ları, garpten alman «phunt» ismiyle; kadağın 40 misli olan 16,38 kiloluk Semerkand «taş» .(seng-i kelan) ı da «pud» ismiyle Ruslara geçmiştir. Bu ölçünün para manasında kullanılması, Horezm kadağının yastuk'un beşte biri olmasiyle izah edilebilir. Herhalde kadak kumaş parçası, bidayette 454 gramlık gümüş külçesinin muadili ve iki sum'un mukabili olarak kullanılmış olsa gerektir. Ayni şekilde kumaş paralar Uygurlarda kamda tesmiye olunmuş; Mahmud Kaşgari'ye göre 4 zira', yani 2 metre uzunluğunda ve bir karış eninde olan bu kumaş parçalan her yedi yılda bir defa hükümet tarafından toplanıp yıkanarak tekrar mühürlenmiş ve pazara çıkarılmıştır. Bu nevi ipek kumaştan olan paralar Horezm'de kullanılmış olacak; bunu 1917-1920 sene inkılabındaki enflasyonda eski hatıralara göre ihya edip bir müddet kullandılar. Bundan başka Volga Bulgarlarında deriden mamul alatak denilen paralar da kağıt para yerinde kullanılmıştır [78b]. Moğollar zamanında Kubilay Kaan'ın şarki Moğol ülkesinde tatbikine başladığı kağıt para sistemi, yastuk (baliş) hesabına dayanıyordu. Çince «çao» denilen bu paraların kağıdı Çin kağıdı olmakla beraber, 500 miskal (-2,274 kilo) ya dayanan sistemi, eskiden Orta Asya Türklüğünde, Horezm ve Semerkand ölçüleri ve külçeleri esasında, kullanılan kumaş parçalarının daha geniş mikyasta tatbikatından ibarettir.

Selçuklular zamanındaki Kırtas denilen muhtemelen kağıt paralar da, Çin tesiri mahsulü olmayıp, Orta Asya'daki kumaş paraların tesirile meydana gelen bir tediyat vasıtası olsa gerektir. Selçuklular samanında Çin usulünde çinicilik İran'da Kaşan çini fabrikalarında inkişaf ettirilmişti. Bunu buraya getiren ustalar Çinliler olmayıp, Uygur yahut Karahanlı Türk ustaları olduğu burada (Kaşan'da). işlenen çini tabaklar üzerindeki Turfan tipli Uygur resimlerinin bulunması ile kat'i olarak sabittir. Kırtas kağıt paraları da bu şekilde, bilhassa Sultan Melikşah'ın zevcesi Türkan Hatunla beraber gelen Karahanlı kültür tesirinin bir tezahürü olarak arasıra kullanılmış olsa gerektir. Herhalde kumaş para, Orta Asya'da göçebeler ile olan ticarette inkişaf eden bir tediyat maddesidir ve bu Horezm ve Semerkand ölçüleri esasma dayanmıştır. Bu gibi kolay tediyat," hususi şahıslardan dqha çok, ortak gibi şirketlerin işine gelmiş olduğu şüphesizdir.
Türk ve Moğol fütuhatlarının cihan iktisadi hayatına tesiri meselesi bizi, bozkırlarda hakim iktisadi sistem'i izaha sevketmiştir.

Bu yolda bir çok senelerden beri yapmakta olduğum tetkikatın hulasası şudur:

Orta Asya'da muayyen bir ölçüde bir külçe, kıymet vahidi kıyasisi olarak ve bu memlekette siyasi rejimlerin ve sülaleler değişmesinden asla müteessir olmıyarak yaşamıştır. Küçük tediyat vasıtaları ipek kumaş, sincab-derisi gibi deriler, gümüş-bakır karışık küçük madeni paralar (yarmak, Bu-harhudat paraları, gitrifi, müseyyebi, tazca) bu esas külçe kıymetine bağlı kalmış, onlar külçelerin kıymeti üzerinde müessir olmamıştır. Bu yüzden Orta Asya'da Arap dinarları dahi «meta'» sayılmış yani ölçü ile alınmıştır. Kıymetin temeli sağlam olduğu ve bu kıymet, hükümetlerin keyflerine tabi olmadığı için Sogd ve Hörezm'de, Karahanlılarda ve Uygurlarda küçük paraların bazan fazla mağşuş darbedilip enflasyonlara uğramalarından umumi sisteme bir zarar gelmemiştir.

Gümüş para (agı) ların, hatta külçelerin hesabı Moğollar zamanında olduğu gibi daha önceki zamanlarda dahi «tümen» (10.000) ile yapılmıştır: bu ise en yüksek kıymet vahidikıyasisi olmuştur.

Göçebe ve uruğ hayatı geçiren kavimlerin topyekünuna tek bir kıstas ile yanaşmanın yanlış olduğu, bildiğimiz bütün tarihi devirlerde göçebe ve yarı yerleşik karışığı olarak görülen Türklerin, iktisadi ve içtimai hayatlarının tarihi hakkında pek çok yanlış fikirlerin yaşadığı malumdur. Prof. A. DOPSCH'un, bozkır kavimleriyle ticaretin parasız ayni mübadele esasında olduğu hakkındaki fikirlerin iflasını bildiren sözlerini naklettik. Buna biz " de, dünyanın muhtelif taraflarında mevcut olan külçelerin Orta Asya göçebe, yarı yerleşik ve yerleşik kavimleri tarihinde daha müessir ve istikrar temin eden bir rol oynamakla buradaki iktisadi hayatın esas temelini teşkil ettiğini; kumaş-para ile muamele Orta Asya da beynelmilel ticareti kolaylaştıran bir amil olduğu halde, bunun Çin'de tatbikinin geniş suiistimallere yol açmış olduğunu, kendi tüccarlarına ve maliye memurlarına haklı olarak inanmıyan İranlılar arasındaki tatbik tecrübesinin de adeta isyana sebebiyet verdiğini ilave edelim.
Türk illerinde külçe paralar yalnız iç pazarlarda fiyatın istikrarını temin etmekle kalmamış; Moğol devleti gibi büyük devletin kurulduğu zamanlarda, eski dünyada ticaret münasebetlerini yeniden ve temelinden organize etmeğe bile saik olmuştur. Herhalde Moğol devrindeki altm ve gümüş yastuk (RUBRUK'un Kırım'da Cenevizlerle Tatarların ticaret münasebetlerine ait kayıtlarında yaskot) ve sumların Asya ve Doğuavrupa'daki kıymetler üzerinde hakim mevkide bulunduğu muhakkaktır. Çin, İran ve Ceneviz tüccarlarının kurdukları «kapalı iktisad» sistemlerine nisbetle, onları yıkarak iktisadi hayatı daha geniş mikyasta organize eden muayyen külçe vahidikıyasisinin ve «ortak» ticaret şirketlerinin kudretiyle bu hayata yeni bir hız vermek, dünya iktisad tarihi bakımından daha mühim bir amil olmuştur. Kendi çalışmalarımın neticesi olarak ben, büyük devletler kuran Orta Asya Türk ve Moğollarında daima çekirdek halinde mevcut olan kağanlık devlet teşkilatı ile onun dayandığı ve halkın içtimai bünyesinde en eski zamanlardan beri yaşıyan türeyi; bozkırlarda, bilhassa Batıtürkistan'da, hiç değişmeden, yaşıyan kadim ölçü sistemine dayanan külçe vahidikıyasisini; kumaş-paralar ile tediyatı mümkün kılan, Yunan ve İslam tüccarlarınca da çok takdirle yadedilen itimad ruhunu bu fütuhatların kuvvet merkezi olarak tanıyorum; bu fütuhatın netice itibariyle beşeriyet için faydalı tarafı da, herşeyden önce bu müstalar ölçü ve fiyatı bütün Asya'da ve Doğu Avrupa'da tamim eylemesi olmuştur.

13 üncü asrın son yarısında doğuda Kubılay Kaan'ın ve batıda onun kardeşi Hülagü'nün büyük Moğol devletini Hind Denizlerine doğru genişletmeleri, Çin-Iran arasında deniz ticareti'nin gelişmesine sebebiyet verdi. Çin ile Garp ülkeleri arasında deniz yolu ile ticaret eskiden de vardı. Fakat McAoi devrinde de bu ticaretin daha geniş mikyasta inkişafı, İslam alemi ile Çin arasındaki münasebeti büsbütün sıklaştırdı. Pusula'nın keşfedilmesi bunu bir kat daha kolaylaştırdı. Bundan da Portekizliler istifade ettikler.

Moğol devletinin kuruluşu, Uzakdoğu ve Önasyada ayni esaslar üzerinde imar tedbirleri alınmasına da sebebiyet verdi. Bağdad'ın Hülegü'nün eline geçmekle tamamen harabe haline girmiş olduğu hakkındaki sözler mübalağalıdır. Moğollar, şarkta Peking yanında, Horasan'da, Herat yanında yeni şehirler yaptıkları gibi, Bağdad'ın eski suru dışında da bu şehrin yeni bir mahallesini bina ettiler. Moğol valii umumisi Suğuncak Aka ve onun veziri olan 'Ata Melik Cuveyni, Bağdad'ı sür'atle imar ettiler.

Hatta müverrih DHEHEBİ'nin rivayetine göre:

«Bu devirde Bağdad, Abbasi halifeleri zamanındakine nisbetle birkaç misli daha mamur» olmuştur. Irak-arap'ta Dicle ve Fuat üzerinde Abaka Han ile Argun ve Gazan Hanlar zamanında büyük kanallar inşa olunup, orada pek çok köy ve kasabalar vücude getirildi, ki bunlardan ileride (İlhanlılar faslında) bahsedilecektir. Bunun gibi, Kubilay ve Temür Kaanlar zamanında Çin'de vücude getirilen «İmparator kanalları», planları ve azametleri itibariyle, tarihte emsali nadir görülen teşebbüslerdir.
Moğol devrinde ehemmiyetle kaydedilecek bir nokta da, ticareti kolaylaştıran büyük kara yollarının ve köprülerin inşaası olmuştur. Çin'de ve İran'da yapılan inşaata ait malumata malik olduğumuz gibi, Tiyanşan ve Sayan dağlarındaki yol inşaatını gösteren eserler de mevcuttur. Tiyan-şan'da yapılan yolları Çinli ÇANG-ÇUNG anlatmıştır. Sayan dağlarında ve Yenisey nehri başlarındaki dağlarda inşa edilen yolların, köprülerin bakiyesini 1926 senesinde tetkik eden Avusturyalı Dr. O. MAENÇHENHELFEN, bunların sağlamlığından ve inşa planlarından hayranlıkla bahsetmektedir. Moğolların aşağı Edil ve Dicle'de, Azerbaycan ve doğu Çin'de yaptıkları şehir (Hanbalık, Saray, Tebriz, Lahor ve Agra), kanal inşaatı arasında, plan itibariyle müşterek hususiyetler bulunup bulunmadığım müstakbel tetkikat gösterecektir. Herhalde bu büyük inşaatı bir kül olarak tetkik etmek zarureti vardır.

Temür Bek de Türkistan'da Zerafşan havzasında, keza Sırderya ve Çu havzalarında büyük sulama işleri yaptığı gibi, batıda Azerbaycan'daki Mugan'da iki büyük kanal inşa edip bunların boyunca şehir, kasaba ve köyler kurdurdu, Bundan başka, Hindistan hududunda Kabil'in şimal ve cenubunda büyük kanallar inşa edip oralarını da Çoçi ulusundan getirdiği Kıpçaklı raacvlerle iskan etti. Temür tarafmdan yapılan bütün bu nevi inşaatın ayni plan ve şekillerde kurulduğu, buralarının kendi usta ve mühendisleri tarafından yapıldıkları kaydedildiğinden malumdur. BART-HOLD'un ve İngiliz alimi A. J. TOYNBEE'nin İlhanlı ve Temür devri eserlerinde milli bir Türk ruhu bulamayıp, bunların sırf bir İran ruh ve fikri mahsulü olduğunu ileri sürmeleri, bütün inşaata «azamet» ten başka (ausser Pracht) bir insicam ve bağlılık görmemeleri, Temür'ün en büyük ve en kıymettar eseri olan Keş'teki Aksaray sarayını kendisinin İran fütuhatından önce Horezmli ustalar tarafından yaptırmış olduğuna, Semerkand ve Buhara'da Temür'den önce ve onun gençliğinde vücude getirilen eserlerin (Şah-zinde, Seyfeddin Bakharzi ve Bayankuli Han türbeleri) orijinallik itibariyle muahharen İranlı ustalar tarafından vücude getirilen Meşhed'delü binalara nisbetle daha faik olduğuna bu iki müellifin dikkat etmemelerinden ileri gelmiştir. Bu nevi büyük sanat eserlerini yerinde bizzat tetkik etmiş olan COHN WİENER gibi, sanat ve şark sanatı mütahassıslarının mütalealarını ve kaynaklarımızdaki sarih kayıtlan ihmal etmeleri de buna tesir etmiştir. Tebriz'de Şenbi-Gazan, Sultaniye'de Olcaytu türbesi ve camii, Aras'ta Ziyaeddin köprüsü, Semerkand'de Temür'ün camii ve türbesi, Keş'teki Aksaray, Herat'ta gelini Gevherşad . Hatun'un medrese ve hanekahı, İslam tarihinde misli görülmemiş derecede güzel eserler olmuşsa; bunlar, Önasya'da, Mısır'da ve İran'da Moğollar devrinden önceki İslam eserlerinden, yalnız «azamet» itibariyle değil, kendilerine has ayrı mimari tipleri ve ruhu itibariyle de mümtaz bir yer tutmuşlardır. Herat'taki Gevherşad medrese ve hanekahı hakkında müverrih ABDURREZAK SE-MERKANDi, «Rum serhaddi ile Çin sınırları arasındaki bütün İslam aleminde» misli olmadığını anlatırken, bunların büyüklüğünden ziyade, güzel sanat eserleri olmak itibariyle insanlar üzerinde yaptığı tesir ve orijinalliklerini de gözönünde tutmuştur. Uzakdoğu sanatı tarihi mütehassısı olan COHN WİENER, Temüriüler devri eserinde Çin tesirini tesbit etmiştir; fakat bu eserlerde diğer İslam, Mısır ve İspanya, eserleri için yabancı olan orijinal hususiyetlerin, Çin sanatı için de yabancı olduğunu ayni Cohn Wiener tesbit etmiştir. Bunlardan «figürlü porselen resimciliği» (fegürliche Porzellanmalerei) Çin'in Sung sülalesi devrinde henüz yoktu; bu ancak Ming sülalesi devrinde zuhur ediyor. Demek, Temürlü eserlerindeki bu nevi figürlü stil Çin'den gelmiş değildir. Temürlü eserlerinin en bariz vasfı olan boya (donuk gümüş rengi ve mavi'nin bir orijinal nevi) da Çin'den gelmiş değildir; çünkü bu mavi renk Çin'e İslam dünyasından (Türkistan'dan) geçmiştir ve bu yüzden de orada «Mteaüman saavi rengi» ismini almıştır. Cohn Wiener, Temürlü sah'atının temelini teşkil eden «yerli motifler»i Semerkand'ın Şahzindec binalarından Hoca Ahmet ve Emir Hüseyin türbelerinde bulmuştur. Bununla beraber o Şahzinde'deki yerli sanat an'anelerini Merv'deki Sultan Sencer türbesinde de keşfetmiştir. Temürlüler devri asan zamanının Semerkandlı Abdurrezzak gibi sanattan anlar münevverlerini heyecana getirmişse, bunu yapan onların orijinal hususiyetleri ve orijinal ruhudur. Alişir Nevayı kendi şiirlerinde Temürlülerin semaları bilhassa sabahlan aksettiren «Gök Künbed» lerini coşkun bir aşkla tavsif etmektedir. Bu hususlar, tarihimizin müstakbel tetkikçileri tarafından işlenecek esas noktalarım teşkil eder.

Gerek Herat'ın Temürlüler devrinde vücuda getirilen dışşehir kısımları ile hiyaban (bulvar) mda, gerekse Semerkand'ın Temür tarafından açılan hiyabanının şehrin iç ve dış saray ve bahçeleriyle bağlılık itibariyle tenasübünde, bu iki eski İslam şehrinin eski kısımları için tamamiyle yabancı bir plan ile sistem ve azamet hakimdir. Temür'ün müverrihleri ve İBN ARAB-ŞAH, bu hükümdarın inşaatını bizzat kendi nezareti altında yaptırdığını ve Semerkand camii inşaasına nezarete memur edilen vezirini, kendisi seferde bulunduğu sırada daha önce tarafından kabul edilmiş olan plandan küçük bir inhiraf yaptığı için çarşıda şaiben idam ettiğini kaydederler. Kendisinin resmi tarihinin 1465 te yazdan nüshasındaki bir minyatür, Temür'-ün bu inşaat işlerine, üzerinde adi iş elbisesi ve elinde asa bulunduğu halde, nezaret edip emirler vermekte olduğunu, bazılarına dayak atıldığını canlı olarak göstermektedir. Üluğ Bek'in de kendisinden kalan en muazzam eser olan, Semerkand medresesinin yapılışına, bir usta gibi bizzat iştirak ettiği kayıtlıdır. Meşhed camiinin muazzam çinili yazılarım Baysungur Mirza yazmış, Alişir Nevayi ile Hüseyin Baykara da kendi inşaatlarına her vakit bütün teferruatına kadar bizzat nezaret etmiş, yanlış yapılanları bozdurarak yeniden yaptırmışlardır. Babur Mirza Herat'ı ziyaret ettiği esnada, kendisinden evvelki Temürlü hükümdarların faaliyetinden kendisinde hayranlık uyandıran bir hususiyet olmak üzere «her işi mütehassısı eline vermek ve her başlanan işi muhakkak sonuna erdirmek», sistematik ve planlı iş yapmak cihetlerini ayrı bir ehemmiyetle kaydetmiştir. Filhakika Moğollar ve Temürlüler devri asarında göze çarpan en bariz hususiyet, burada tek bir ruhun, İran ve İslam aleminde o güne kadar görülmeyen geniş ve şümullü bir plancılığı ve insicamın menşei Uzakdoğu'da olmaktan çok, Türkistan'ın kendisinde ve Uygur illerinde görülen bir sanatın ve bir sanat zevkinin hakim olması keyfiyetidir.

4.

Bu bahsin sonunda fütuhatın bizzat Türkler için faideli olup olmadığı hususuna temas etmek istiyorum. Bence, bu fütuhat Türkler için faideli olmuş; yalnız faideli olmakla kalmamış, kendi varlığı için, mücadele etmesini bilen bir millet olmak sıfatiyle bugünkü Türkler işte bu fütuhatların mahsulüdür. Büyük Hun devleti kurulmamış olsaydı, Türkler doğuda Çin, batıda Yunan ve İran nüfuzları altında dağılıp gideceklerdi. Göktürk devleti Karadeniz kadar uz,'inmiş olmasaydı, Batı-Hun dağlariyle Doğu Avrupa'ya geçen tekmil Türk kavimleri Hazar camiası altında toplanacaklar, eski Skitler gibi, o taraftaki Slav ve Germen ırkları arasında eriyip gideceklerdi. Orta Asya'nın doğu yarısındaki Türkler ise zaten Çin'in nüfuzu altına girmişlerdi. O zamana kadar bir umumi milli ada malik olmıyan Türk kavimleri, ancak bu sülale devrinde «Türk» milli ismi altında toplanmış oldular. Göktürkler Sasani İran'ın inkırazını hazırlayıp Arapların Orta Asyaya kadar ilerlemelerini temin etmiş olmasalardı, Doğu-Türkleri Buddizme, Batı-Türkleri de Hıristiyanlığa intisap edip, yine iki büyük kısma ayrılmak tehlikesine maruz kalırlardı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKLERİN FÜTUHAT ve İNTİŞARLARI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Ara 2010, 03:00

Moğol çağı fütuhatının Türklük için olan ehemmiyeti, hepsinden büyüktür. Gerçi ortada Karahanlılar devleti kurulup burada bir Müslüman-Türk milli hareketi başlamıştı; fakat bu hareket Türkler arasındaki büyük gayrimüslim camiaları ve lehçe farklarını ortadan kaldıracak kudrette değildi. Halbuki kurulan devletler kabilecilik esasında olduğundan, milli bir taazzuv şeklini alıyordu. İslam enternasyonalizmi ise, Türkleri, milli ruhtan tecrid ederek, kendisinin vatan hissinden mahrum dini askerleri şekline sokmak istidadını göstermişti. 13 üncü asrın başında Hindistan'daki Türklerin hayatını anlatan MUBaREKŞAH GURİ, oradaki Türklerin, yukarıda Cahiz'den alarak anlattığımız, vatan hissinden ayrılmış olduklarını tebarüz ettirmiştir.

Hükümdarları «hakan» olmasına rağmen Uygur devleti, Uygur boyunun, Karahanlılar Çigil ve Yağma oymaklarının, Hazarlar Hazar boylarının, Moğolistan'daki müteaddid Kerait, Merkit, Nayman ve saireler de kendi kabilelerinin, esasen kabile reislerinden türeyen Horezmşahlar Beğdili, Kanklı boylarının, Bulgarlar Bulgar uruğunun ve Karahıtaylar da Rıtay uruğunun siyasi teşekküllerinden ibaretti. Bunların bazılarının ayrılığı dini ayrılıkla kuvvetlenmişti. Uygurlar Buddist ve Manihaistdiler; Doğuda Ak-Tatarlar, Keraitler, merkezde Naymanlar ve batıda Kıpçaklarla Peçenekler Hıristiyan; Bulgarların batı kolu Hıristiyan; Karahıtaylar Manihaist; Oğuzlar, Karahanlar ve Edil Bulgarları Müslüman, halbuki Hazarlar Musevi idiler. Bunlar arasındaki lehçe farklarının büyüklüğü de, Mahmud Kaşgari'nin eserinde belirtilmiş olduğu gijsi, ayrı kabilelerden kalan vesikalar ve isimlerden anlaşılmaktadır. İBN HAVOAL, Hazarların dili hakkında «Türkçeden de Farsçadan da ayrı olup dünyada hiç bir milletin diline benzemez» dediği gibi, Edil Bulgarları dilinin de böyle olduğunu tasrih ediyor. El-Biruni'nin ifadeleri gibi, Müslüman Bulgarların mezartaşları da bunu teyid etmektedir. Halbuki Orta Tiyanşan'da kurulan Karahıtaylar Mogelea konuşan bir kavimdi ve tam olarak Çin kültürüne intisap etmiş bir milletti.

Çengiz devletinin kurulması, bütün bu vaziyeti altüst etti. Moğolistan'da Moğollaşmakta olan büyük kabile zümreleri batıya sevkolundu ve hepsi Müslüman-Türk oldular.

Çengiz:

Uygur, Tatar, Kerait, Karahıtay, Merkit, Nayman, Kanklı gibi büyük kabileleri tamamen dağıttı. Bunlar, bütün Moğol uluslarında küçük küçük zümreler halinde yaşıyan oymaklar şeklini aldılar. Türkistan'da Karahıtay dili gibi, Edil havzasındaki Kıpçaklara karışıp gitmiş olan Müslüman Bulgarların ayrı dili de kayboldu. (Yalnız Çuvaş ismi altında yaşıyan gayrimüslim Bulgarlar dillerini muhafaza ettiler). Batıya gelen bütün Moğollar Türkleşti. Eskiden Göktürklerin inkisam ettiği 24 uruğun bir çoğu Karahanlılar zamanında henüz yaşıyordu. Tiyanşan'ın en büyük boyu olan Yağmalar, Hudud al-'Alam müellifinin dediğine güre, 1700 oymağa ayrılmıştı. Bütün bunlar keza Çigil, Tukhsı, Arğu, Horezmdeki Çığrak ve Kücat gibi uruklar ortadan kayboldu. Çünkü bunlar Batı ve Doğu Türkistan'ın medeni (Kent) Türklerini teşkil ederek kaynaştı ve urug ha-yatından ayrıldılar. Garpte Kıpçaklar kamilen Müslüman oldular, ve şarktan gelerek kendi ülkelerini dolduran Doğu Türk uruğları arasında eriyip gittiler (lehçe hususiyetlerini, ancak Şimali Kafkasya dağ mıntakalarmda yaşıyan Kumuk, Karaçay gibi küçük kabilelerde muhafaza edebildiler). Çengiz ve oğulları zamanında Türk ve Moğol uruklarının kaynaşmasının ne kadar muazzam olduğunu bilmek için, bugün mevcut Nogay, Özbek, Kazak, Başkurt gibi büyük camiaların hepsinde müştereken mevcut olan kabileleri ve oymakları tesbit etmek kafi gelir. Bu kaynaşma neticesinde Çengiz oğullarının Orta Asya, Doğuavrupa ve Önasya'da resmi dil olarak kabul ettikleri Uygur Hakanı edebi dili her yerde anlaşılır oldu. Moğollardan önceki Hıristiyan Kuman (Kıpçak) ların dini neşidelerinin (Codex Conranicus) dili ile onlarla ayni zamanda Uygur ilinde yaşıyan Uygur Hıristiyanlarının ve Buddistlerinin dini eserlerinin dili arasındaki fark o kadar mühimdir, ki birinin dilini diğeri anlıyamazdı. Halbuki 14 üncü asırda Kıpçak ilinde Hanların Uygur harfleriyle yazılan fermanları Uygurcaya yakın olup. Kıpçaklarca da güzelce anlaşılır oldu.
Bütün bu büyük devletlerin kuruluşu, onları idare ve fütuhatlardaki muvaffakiyetler, Türklerde milli duygu ve gururu yaşatmıştır. Bunu da burada ayrıca izah etmek gerektir.

İslam devrinde Türkler, siyasi hayatlarında «din» unsurundan çok «milli duygu» dan mülhem olan bir kavim olarak tanınmışlardır. Bunu müverrih İBN KHALDUN, Temür'e ve Türklere ait yazısında tebarüz ettirmiştir. Ona göre, Araplarla birlikte «milli asabiyet» e bağlı olan millet, ancak Türklerdir. Türklerin bu yoldaki temayüllerini iyi anlayan İslam müelliflerinden CAHİZ, MUBaREKŞAH GHURi ve Selçuklular zamanında İBN HASSUL, Türkleri medhederek yazdıkları eserlerinde, bu hususu pek bariz misallerle anlatmışlardır. Moğollar zamanında manzum «şehname» ve «Zafername» leri vücuda getiren ŞAMS KAŞANİ, HAMDULLAH KAZVİNİ ve HATİFİ gibi acem müellifleri, bu milli gururu okşamakta canlı tarihe dayanmışlardır. Türklerden KAŞGARLI MAHMUD, Türkleri, dünyada cihangir olmak için yaratılan bir millet tanıdığını, kendisinin inandığı bir akide tarzında anlatmıştır.

Bu yüzden Mahmud Kaşgari, Barthold'a milli gururla meşbu bir Türk müellifi olarak görünmüştür. O diyor, ki «Türk kavimlerinin bilhassa miladi onuncu asırda başlıyan fütuhatları, onlarda bir milli gurur uyandırdı, bu gurur daha 20.nci asırda bile işlerine yaramıştır. Türklerın askeri muvaffakiyetleri ve fütuhatları ortaçağda Müslüman medeniyetini kabul eden Türkler için milli gurur unsuru olmuştur.

Onlar bizzat Allah tarafından söylenmiş bir hadisi kudsi sıfatiyle:

«Benim Doğuda bir has ordum vardır, onlara Türk adını verdim» sözlerini gururla naklederler. Mahmud Kaşgari ise bunu, Türkleri diğer milletlerden ayıran ve kendilerine Allah tarafından verilen imtiyaz ve faziletleri olduğuna inanmaktadır», Mahmud Kaşgari'nin çağdaşı olan YUSUF HAS HACİB'te Kutadgu Bilik'te, Türk mefahirini canlandırmış, İranlı Tacik unsuru ile kadınları bir sıraya koymuş ve bunlarda görülen telaşı ve tevazuu (Uyğurba «siliklik»), Türklerce sakınılması icab eden bir karakter olarak anlatmıştır. Bu iki Türk müellifinin, Çinli'ye olan nazarları da böyledir. Yusuf Has Hacib'e göre, Türk devletçilik felsefesini, büyük cedleri ve ilk büyük hükümdarları Tunga-Alp-Er'den ve Bilga-Bükü'den öğrenen, onları ülkü edinen millettir.

İlk Moğol Kaanları devrinde Orta Asya'yı ve Moğolistan'ı Çinlilerden Çiao-Hong (1221 de) ve Çang-Çung (1221-23), Avrupalılardan Plano Karpini (1245-46 da), Rubruk (1253 de) ve Marco Polo (1271-1291) de, İranlı Cuveyniler (Bahaeddin 1233-5 seneleri, oğlu müverrih 'Ata .Melik 1246-1253 arasında bir kaç defa) ziyaret ettiler. Bu seyyahlar, o zamanki Moğol ve Türklerde cihan üzerinde hakimiyet şuurunun yaşadığını ve buna terettüp eden mes'uliyeti onların tam olarak müdrik olduklarını canlı misallerle anlatmışlardır.

Biz bu milli Türk gururunun en bariz şeklini, bilhassa Temür'ün ve torunu Uluğ Bek'in hayatiyle eserlerinden ve bilhassa Temürlüler zamanında vücuda getirilen resimlerle minyatürlerden de öğrenebiliyoruz. Temür'ün selefi olan Emir Kazgan, Herat şehrini muhasara ederken «Siz Tacikler, saltanat davasına kalkışmaya ne hakkınız var» demiştir, Temür de, 1365'te Semerkand'da kendilerine ayrı bir otonomlu muvakkat hükümet kuran «Serbedarları» ı yakalayıp astırırken, «devlet işlerine karışmak Tacik'lerin işi olmadığını söylemiştir. Temür'ün, Tacik askerlerini ayrı cüz'ütamlar şeklinde teşkil etmiş olup, kumandanlarından birisine darılarak rütbesini tenzil ettiğinde onu Tacik kıt'aları başına tayin ettiği vaki olmuştur. O zaman efsanevi Alangua neslinden gelmiş olmak veyahut bu nesille, damadlık şeklinde bile olsa, bir akrabalıkta bulunmak, Araplar için Peygamber evladı olmaktan daha şerefli bir hal telakki olunuyordu. Devleti Moğollardan alan Çinlilerin Ming sülalesi imparatoru da, Türk ve Moğollardaki bu geleneklere riayet etmeği siyaset bakımından lüzumlu görerek, Temür'e yazdığı mektuplarında ona «Foma», yani hakanlar neslinin damadı, diye hitap ediyordu. Prof. H. H. SCHAEDER, Türk milli gururunu ve Türklerin İranlılar (Tat ve Taciklere) nazarlarını tebarüz ettiren kayıtları toplamış; o cümleden Alişir Nevayi'nin «Tavuk besleyen Tat kalabalığını bir Türk beğinin değersiz maiyeti sıfatiyle anan bir şiir parçasını nakletmiştir. İspanyol elçisi Klaviço, Temür'ün Semerkand'daki Dilküşa sarayında yapılan kabul merasiminde Çin elçilerini hiçe saydıklarını gösteren muamelelerini zikretmiştir. Zahiren diplomatik maksatlarla kendisine tabi gösterdiği Ming imparatorunu Temür ve onun yanma Doğudan gelen Moğol şehzadeleri (Olcay Temür ve Tayzı Oğlan) bu sülaleyi «Uluğ Yurd» un gasıbı sayar ve intikam almayı düşünürlerdi. Temür'ün kendisi,-bu imparatoru daima «Domuz-Han» tesmiye etmiştir.

Moğol devri için bir de, ÇENGİZ-OĞULLARININ ÇİNDE HAKİMİYETİ'ni ve oradan çekilmelerini bir misal olmak üzere anlatmalıyız. 13 - 14.üncü asırlarda Moğol ve Türklerin Çin memleketinde hakimiyeti Kubilay Kaan'ın 1264 te kaanlık payitahtını Moğolistan'daki Karakurumdan şimali Çin'deki Peking'e nakletmesiyle başlamış, bu şehir Uygur şivesince «Han-Balık», yani «hanın şehri» ismini aldıktan sonra, bir müstemleke idaresi şeklinden çıkarak, Moğolların ve Doğu-Türklerinin Uzakşark'ta yeni bir devlet kurmak tecrübesine dönmüştü. İmparatorluğun Çin'deki hayatı hep tezadlar içinde bocalamaktan ibaret kaldı. Kubilay Kaan, Buddizmi kabul ettikten ve Çin usulünce «Yüan» diye bir «sülale ismi» de alıp, cenubi Çin'de Sung sülalesini inkıraza uğratarak memleketini Cava adalarına kadar uzattıktan sonra, artık bir «Çin-Moğol imparatoru» olmuştu. Kaan, bu ülkenin itila ve refahını temin eylemek hususuna çok ehemmiyet verdi; Moğolistan'ın iman hususunu da, oradaki muhaliflerini tenkil ettikten sonra bile, ihmal etti. Çin ekseriyeti içinde dağınık yaşıyan Moğol memurları, gitgide Çinlileşmek mecburiyetinde kalacaklardı.

Eskiden Çin'de hükümet süren Türk sülaleleri hep milliyetlerini kaybetmişlerdi. Bunlardan Topa sülalesinin hükümdarları kendi tebaaları olan Türkleri zorla Çinlileştirmiş ve Türkçe konuşmalarını ölüm cezasiyle men etmişlerdi.

Çin'deki Moğolların istediği ise, bu vaziyetin tam zıddı idi:

Gerek Kubilay Kaan ve oğlu Temür Kaan ve gerekse beyleri, kendilerinden önce Çin'e gelerek kaybolup giden bozkır kavimlerinin akıbetine maruz kalmamak için kendi milliyetlerini muhafaza eylemek kararını vermişlerdi ve bu hususta müttefik idiler. Çinli kadınlarla evlenmeği beğenmezler ve bunlardan doğan çocukları için miras hakkı tanımazlardı. Asıl Moğollar, kendilerini Çin'de, mesela Hindistan'daki İngilizler gibi idare ediyorlardı; ancak yüksek makamları kendi ellerinde bulundururlar, yerlilerle karışmazlar, kendilerinden sonra tali derecede olan mansapları Orta ve Ön-Asya'dan gelen Müslümanlar ile Hıristiyanlara verirlerdi. Gerek Moğollar ve gerekse bu Müslümanlar Çin dil ve yazısını öğrenmediler, her yerde bir dilmaç vasıtasile iş gördüler, resmi dil Moğolca idi, bununla beraber Uygurca da, yukarıda dediğimiz gibi, geniş mikyasta kullanılmıştır.

Kubilay Kaan, divan ve mahkemelerde kullanılmak üzere Moğolcayı Uygur-harfleri yerine tibetçeden alınan bir «murabba yazı» ile yazmak usulünü tatbik etmişti; fakat Moğollar arasında Uygur yazısı artık kökleşmiş bulunuyordu. Moğol dilinin yazı hususunda bu ikilik içinde bocalamasına ve tekmil Çin'de tatbikinin birçok müşkülata uğramasına rağmen, Moğolların kendi dillerine merbutiyetleri tam idi. Şimali Çin'in Çince dili Moğolca ile karışık bir şekli almıya başlamıştı, o zamanki Çin dram ve romanları Mogolcanın tesiriyle bozulmuş bir dilde yazdırdı. Velhasd Hanbalık'taki Moğol imparatorları bir asırlık hakimiyetleri esnasında kültür bakımından tam bir tezad içinde yaşadılar; bunlar ya tamamiyle Çinlileşmek, veyahut Çin'den çekilerek Moğolistan'a dönmek mecburiyetinde kalacaklardı. Kendileri medeniyetçe Çinlilerden aşağı ve gittikçe onların tesirine düşmekte olduklar; halde, Çinlilere aşağı tabaka insanları ve istismar maddesi nazariyle bakıyor ve bu yüzden Moğol ve Çin münasebeti gittikçe gerginleşiyordu.

Kubilay Kaan'ın ahfadından Çin'de son Moğol imparatoru olan Togan Temür (1333 - 1368), çok zaif bir şahsiyetti. O da muasırı olan son İran İlhani hükümdarı Ebu Sa'id Han gibi, vaktini saray entrikaları içinde geçirdi, kendisine tehakküm eden Budda lamaları onu eski Moğol an'anelerinden uzaklaştırıyorlardı. Halbuki bunu görerek kendisinden nefret eden bozkır Moğolları, «Kaan Moğolluktan ayrıldı» diye ona karşı isyan ediyorlardı. 1361 de Ögeday Kaan neslinden bir prensin isyanı ve 1364 te Polad Temür adlı diğer bir prensin isyan edip Hanbalığı işgal eylemesi, bu devrin en mühim hadiselerini teşkil etmiştir. 1345 senesi sıralarında Hanbalıkta bulunan İbn Battuta, Kaanın «Firuz» ismini taşıyan amcazadesinin, «Kaan Çengiz'in yasasını bıraktı» diye isyan ederek onu büyük bir muharebede öldürdüğünü ve kendisini kaan ilan ederek payitahtını Peking'den Karakurum'a naklettiğini zikreder. Bu kayıt, herhalde hakiki kaan olan Togan Temür değil (çünkü o ancak 1370 tarihinde vefat etmiştir), belki onun namına Çin'i idare eden ve bilfiil kaanlık eden birisine, belki de bir mütegallibeye ait olsa gerektir. «Firuz» ismi de, ihtimal ki bu mütegallibeyi öldüren bir Moğol prensinin Hanbalıktaki Müslüman İraniler arasında kullanılan müstear ismidir. Herhalde İbn Battuta'daki kayıt Çin'de hakim olan Moğollar arasında, ya Çin'de kalarak Çinliliğe temessül etmek ve yahut ta oradan çekilerek asıl Moğol ülkesine dönerek Moğol olarak yaşamak meseleleri üzerinde çok ciddi mücadelelerin vaki olduğunu göstermektedir. Togan Temür, İbn Battuta Hanbalık'tan ayrıldıktan soma, daha 23 sene Çin'de hükümet sürdü. Bu aralık Çinliler, Moğolların eski şevket ve satvetinin artık kalmamış olduğunu görerek muhtelif vilayetlerde bunlara karşı isyan bayrağım kaldırmışlardı. 1368 senesi 10 eylülünde imparator Togan Temür Peking'i ve 1369 da nihayet Çin hududunu terketti. Torunları da Karakurum taraflarında yerleştiler.

Tüli Han'ın oğullarından Kubilay Kaan'ın Çin'de yeni bir Moğol devleti yaşatmak teşebbüsü, bir asırlık tecrübeden sonra tamamiyle iflas etti, halbuki ayni Tüli Han'ın diğer oğlu Hülegü Han'ın Önasya'daki teşebbüsleri, evvelce Selçuklular zamanında yapılan temellere dayandığından, tam bir muvaffakiyetle neticelendi.

Fakat Önasya ve Uzakdoğu'da yabancı medeni kavimlerin ülkelerinde yerleşmek ve orada medeni hayat tesis eylemek azminde bulunan bu münevver Moğol Han ve şehzadelerinde görülen müşterek hususiyet, dikkate şayandır:

Bu da milli an'anelere sadık kalmak ve devletin ancak bu an'anelere sadık kalındığı müddetçe yaşayacağına tam bir kat'iyetle inanmaktır. Gerçi «Uluğ-Yurt» da resmi dil Moğolca idi, fakat Uygurca da yukarıda dedijAmiz gibi kullandıyordu. Moğollar arasındaki Türkleşme, Müslümanlığın intişarı ile muvazi gidiyordu. Kubilay Kaanın torunu şehzade Anende ve oğlu Üriiktemür, koyu Müslüman idiler. Mükemmel Arapça okur ve yazardılar. Bunlara tabi 24 Tangut şehri ahalisinin ekseriyeti Müslüman olup yalnız köylüler Buddist idiler. Anende, kendine tabi 150.000 kadar askerin de çoğunu Müslüman etmişti. Kubilay Kaanın rakibi olan kardeşi Arık Boğa'nın oğlu Melik Temür adım taşıdığı gibi, bu Melik Temür'ün oğullarından biri de Mahmud isminde idi. Müslümanlığın intişarı Moğolların Çin'den ricatinden sonra da devam etmiştir.

Temür Bek'in «Uluğ-Yurt» (yani Moğolistan) hükümdarı ilan etmek üzere senelerden beri yanında bulundurduğu Tayzı Oğlan Müslüman olmuştu, ki kendisine Altan Han da deniliyordu. Semerkand yanında kendi namına kanal kazdırmış olan bu han, Temür'ün vefatından soma Moğolistan'a gidip bir müddet hanlık etti. Bunun haleflerinden birisi Çin kaynaklarına göre Mahamou yani Muhammed, yahut Mahmud isminde idi.

Buradaki en nüfuzlu iki kabile:

Çuras ile Uyrat'ın, Çağatay ulusunda bulunan oymakları Müslüman olmuş ve Türkleşmişlerdi. Buddizmi daha Kubilay Kaan kabul etmiş ise de, Çinlilere karşı milli düşmanlık yüzünden bütün Uluğ-Yurt Moğolları Müslümanlık propagandasına müsaitti. Doğu Türkistan'daki Müslüman uleması bu-.yolda çalışıyordu. Eğer Temür'ün 1405 de başladığı Çin ve Moğolistan seferi muvaffak olmuş, Doğu Türkistan'ı ve Moğolistan'ı torunlarından İbrahim Sultan ile Uluğ Beg'e vermek, Ön Asya'dan getirdiği Müslüman muhacirlerini ve Kara - Tatarları oralarda yerleştirerek, bütün bu tarafları Müslüman yapmak hakkındaki planları tahakkuk etmiş olsaydı; bütün Çuras ve Uyrat gibi yanyanya Müslüman olan ve Türkleşen kabileler de tam olarak Müslümanlaşarak Türkleşecekti. Zaten Uyratlar, Moğollaşmış Uygurlardan ibaret idiler. Bunu yukarıda zikretmiştik. Fakat Temür'ün planlan, kendisinin bu seferin tam başlangıcında vefat etmesi ve şehzadelerin ihtilafı yüzünden, akim kaldı. Moğollar kamilen Buddist oldu. Bundan sonra Moğol tarihi de Türk tarihinden ayrıldı; oradaki Türkler de Moğollaştı yahut Çinleşti (Döngenler). Moğollar 15. inci asrın sonlarında, Kalmuk ismi altında batıya doğru hareket ettiklerinde, artık Müslüman Türklere yabancı ve onlara başka bir kavim olarak gelmişlerdi . Halbuki Moğolların Müslüman olanları şehzade Anende ve oğlu Ürüktemür, İlhanlı Gazan Han gibi olmayı kendileri için ülkü edinmişlerdi. Böylece, İslamiyet Altay kavimlerini tek bir Türklük camiası içinde toplamak için başlıca vasıta olmuştu. Türk milliyeti fikrinin Temür ve oğulları zamanında çok kuvvetli olmasiyle beraber, bütün Türkleri Müslüman görmek yolundaki arzularının bilhassa bu devirde kuvvetli olması, Doğudaki Türk ve Moğolları Buddistleşmekten alıkoymak fikirlerine dayanmış oka gerektir.

Fütuhatın, Türkler ve Moğolların tarihi mukadderatı bakımından zararlı tarafları da olmuştur. Evvel bu fütuhatın münever hükümdarların idaresinde fakat bunların dayandığı göçebe kabilelerin eliyle yapılmış olması, o zaman olduğu gibi, sonra da medeni kavimler üzerinde fena intibalar bırakmıştır.

Daha 11.inci asır müellifi olan Arap coğrafya alimi ŞERİF İDRİSİ:

«Türklerin padişahları eyi muharip, mükemmel mücehhez, cemiyetlerde iş görmesini bilir ve tedbirlerinde kat'i olmakla beraber ihtiyatlı, adalete sadık ve güzel siret sahibi insanlardır; fakat onların idaresinde bulunan Türkler ise, insanlara eziyet veren merhametsiz tıynetli, tabiatleri kıyıcı taifelerdir», demiştir. Türklerin yüksek tabakalarını çok medheden İranlılar da, bu hükümdarların dayandığı Türk kütlesinden en acı ibarelerle şikayetlerde bulunmuşlardır.

Bu şikayetlerin en nazik bir şekli şu parçadır:

«laleden kalbin neden böyle siyahtır diye sordum; o da bana, bozkırlarda yaşıyan insanların hepsi böyledir diye cevap verdi».
Umumiyetle fütuhatların çok vakitlerde büyük tahribatla icra edilmiş olmasının intibaı sonradan yapılan imar ve inşa işlerile silinememiştir. Gerçi Moğol uluslarında vergiler umümiyetle normalin fevkinde olmamış, fakat. işgal edilen illerde vergi toplama işi göçebelerce istihkar edilen yerleşik kavimleri rencide edici kabalıklarla icra edilmiştir. Gerçi Moğolların yol ve köprü inşaatı ile posta (yam) teşkilatı ıçedeni insanlar için pek faydalı olmuş; fakat o tedbirlerin tatbikinde gösterilen şiddet, unutulmaz acı hisler bırakmıştır. Moğol ve Doğu-Türk kabileleri bu hususta, Türkistan'ın medeni ülkelerine bitişik mıntakalarda yaşıyan Türklere nisbetle çok geri insanlar olmuştur. Çin'de, Moğollardan sonra ikinci mevkii tutan Orta Asyalı Müslüman memurlar pek kalabalık idi; fakat bunlar mecusi diye baktıkları gayrimüslim Çinlilere karşı olan muamelelerinde, Moğollara nisbetle daha çok kaba olmuşlardır; bu cihetten Çinliler onlara, Moğollardan farklı olmak üzere «Ecnebiler» demişler ve bunların taşkınlıklarını kendi tarihi ve., edebi eserlerinde bilhassa tebarüz ettirmişlerdir.

Böylece Türk ve Moğol gururu karşısında bazı tabi medeni kavimlerin milli izzeti nefisleri zedelenmiştir. Son zamanlarda, Türk ve Moğol kavimlerinin kudretli milletler olarak tekrar meydana çıkmalarına karşı düşmanlık "hisleri izhar edilmesi, eski fütuhatın menfi tarafları sayılabilir. Türklere dost olan Hind Müslüman şairi SİR MUHAMMED İKBAL dahi «Semerkand toprağından korkuyorum, ki orası bir daha kalkınmasın, bir daha Hülegü'nun taşkınlığına ve Çengiz hengamelerine sahne olmasın» demiştir. Çin'de çalışan Fransız alimi Dr. A. F. LEGENDERE'nin Türk ve Moğol kavimlerinin 1917 Rus inkdabından istifade ederek tekrar dirilmeleri ihtimaline karşı medeni milletleri Quo vadis Europa? gibi eserler neşriyle ikaz etmek yolundaki manasız fakat Avrupa siyasileri üzerinde cidden müessir olan feryatları da bu eski fütuhatların intibaından doğmuştur. Bu gibi hadiseleri de muasır Türklere bazan o eski fütuhatlarının bıraktığı intihalardan şikayet etmek için vesile olmaktadır.
Diğer taraftan bütün bu fütuhatlarda Türk ve Moğolların kendileri, ancak hakim tabaka olarak kalmak ve tebaayı çalıştırmak hususuna ehemmiyet verdiklerinden, mesaileri netice itibariyle ekseriya başkalarının ellerine geçip gitmiş, hatta aleyhlerine dönmüştür. Çin'de ve İran'da Moğol devletleri kurulmasının, Hind ticaret yolunun inkişafına sebep olduğunu anlatmıştık; Hanlar bu yolda gayret sarfetmişlerse, bundan netice itibariyle Türkler ve Moğollar değil, bilfiil gemi inşaatı ile ve deniz ticaretiyle meşgul olan Garp milletleri istifade etmişlerdir. Mamafih Batı ve Doğu Türkistan, Azerbaycan, Anadolu ve Edil havzası gibi sekenesi Türk olan ülkelerin ahalisi ticaret, inşaat ve sanayi işlerindeki tecrübelerini en çok büyük fütuhatlar zamanında elde etmişlerdir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKLERİN FÜTUHAT ve İNTİŞARLARI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Ara 2010, 03:01

TÜRKLERİN «İNTİŞAR» ŞEKİLLERİ VE BUNA MÜESSİR OLAN AMİLLER

Türklerin intişarlarında müessir olan umumi bir amil göstermek imkansızdır. Muhtelif devirlerdeki yayılmalar muhtelif sebeplerde» ileri gelmiştir. Mamafih bu yayılmaların umumi sebepleri meselesi tarihçileri alakadar etmektedir. Bazı zevat Orta Asya'da iklimin tahavvüllerini umumi sebep olarak görmek isterler. İklimin tahavvüllerine ait nazariyeler yalınız Orta Asya için olmayıp, Himalaya ve Karakurum irtifalarındaki cemudiyelerden soğardan bütün şarki ve cenubi Asya'ya, keza şimali Amerika'ya ve Ön Asya'ya, bilhassa Suriye ve Arabistan'a tamim edildiğinden bazı tarih nazariyatçıları tarafından bütün bu ülkelerin tarihinde müessir olan umumi bir amil. olarak ileri sürülmüştür. Fakat bu nazariyelerin tarihi meseleleri izah için tatbiki hususu umumi itirafa hiç bir türlü mazhar olamamış, jeolojik hadiselerin şu veya bu ülkede tarihi devirlerde de şu veya bu surette müessir olması keyfiyeti münakaşa mevzuu olmaktan ileri gitmemiştir. Orta Asya'ya gelince burada kuraklığın artması ihtimalinden bahseden zevattan SVEN HEDİN ve TRİNKLER, bu nazariyenin, ancak, Orta Asya'nın muhtelif noktalarında metroloji tetkikatı ve Tibet yaylalarındaki göllerin satıhlarının muntazaman ölçülmesi en az yüz sene devam ettirildikten soma tevazzuh edilebileceğini söylemektedirler; AUREL STEİN ise yüzbinler, hatta milyonlarca senelerde husule gelen jeolojik hadiseler hakkında malumatımız pek nakıs olduğunu ve tarihi vak'aların izahı için bu gibi nazariyelerden «spekülasyon» yapmak muhakkak hata olacağını anlatmaktadır. HUNTİGTON adlı bir zatın tarihi bu nazariye ile izah eylemek, ayni zamanda bu nazariyeyi tarih ile teyid eylemek tecrübeleri de, tarihi kendi nazariyesine uydurmak için tahriflere bile başvurduğu için, muvaffakiyetsin kalmıştır.

Taklamakan çölünün cenubunda eski şehirlerin terkinin iklim tehavvülü ile alakadar olmayıp, Küenlun'dan gelen nehirlerin yatakları derinleşip iska için kanal çıkarmanın imkansız olmasından ileri geldiği son tetkikatla vazıhan anlaşılmaktadır. Bizde de Orta Asya'nın daha pek yakın asırlarda kurumakta olduğunu isbat zımnında güya kumlar altında kalmış gibi gösterilen şehirlere dair yazıların yanlışlığı kendi mat-batımızda aydınlatılmıştır. Bugün tevazzuh eden diğer bir keyfiyet de yalnız Batı Türkistan'ın değil, Doğu Türkistan'ın ahalisinin dahi son iki bin sene zarfında, yani bu ülke hayatının tarihi devrinde, eksUmeyip mütemadiyen artmış olması ve gittikçe kurumakta oldukları zannolunan Balkaş ve Lobnor göllerinin sularının tarihi devirde hiç ekşitmediği hususudur. Son zamanlarda yapılan bazı tetkikler Orta Asya'da suların eksildiğini değil, bilakis artmakta olduğunu göstermiştir. Orta Asya'nın meteoroloji vaziyetine ait tetkikatta bulunan prof. ALBERT PENCK de bu ülkede suların arttığından ve burasının daha 40 milyon ahaliyi besleyebileceğinden bahsetmiştir. Bu fikir El-Biruni'nin Amuderya'nın tarihine ait naklettiği yerli rivayetlere pek uygun gelmektedir; bunlar Garbi Türkistan'da suların azalmasının değil, bilakis aşıp tasması ve mecralarını değiştirmesinin insanların hayat sahalarını değiştirmeleri sebep olduğunu anlatmaktadır.

Türklerin intişarında isbatı daha elverişli olan amil nüfus kesafeti hususudur. Orta Asya'da nüfus mütemadiyen çoğaldığı ve bu ülkenin tezayüt eden bu nüfusa tahammül edemediği için ahalinin buradan başka taraflara hicret etmek mecburiyetinde kaldığı. tarihi kayıtlardan anlaşılmaktadır. Şarki Türkistan'ın elyevm iki buçuk nülyon nüfusa malik olan vilayetlerinde Çinlilerin Milattan evvel birinci asırda vergi almak için icra ettikleri bir nüfus sayımına göre ancak 315.000 adam varmış; gene bu cümleden, mesela bugün 246, 395 nüfusu olan Küça vilayetinde o zaman ancak 10,641 nüfus mevcutmuş, bugün bir milyondan fazla nüfusu olan Kaşgar - Yarkent vilayetlerinde o zaman ancak 48,320 adam bulunmuştur. Milattan önce birinci asırda Maveraünnehir ahalisi ayni Çin menbalarına göre ancak 600,000 kadar olmuştur; bugün ise burada 1915 senesi hesabına göre sekiz buçuk milyon insan yaşamaktadır. Arapların miladi 826 senesine ait vergi tarhından istihraç edilen bir hesaba göre Maveraünnehirde 9. uncu asırda nüfus takriben bir buçuk milyon idi. Bugün mesela 1926 senesi hesabına göre, altı buçuk milyon nüfusa malik olan Kazakistan'da (Kırgız-Kazak bozkırlarında) nüfus 1832 senesinde ancak iki buçuk milyona, 16.ncı asırda takriben bir yahut bir buçuk milyona baliğ olmakta idi; Miladdan önce birinci asra ait Çin kaydı ise burada ancak 600,000 kadar nüfus yaşadığım göstermektedir. Orta Asya'da nüfusun pek fazlalaştığı zamanlarda oradan muhaceretler vaki olduğuna dair de kaynaklarımızda kafi malumat vardır. Mesela 9. uncu asrın ortasında doğuda Kırgızların Yukarı Yenisey mmtakasmdan İrtış-Tiyanşan sahasına, batıda Peçeneklerin Aral gölü sahasından Hazar-Bizans sınırlarına; İl. inci asrın ortasında doğuda Kay, Basmıl'ların cenubi Moğolistan'dan Tiyanşan sahasına, batıda Oğuzların Aral gölü sahasından Doğu Avrupa'ya ve Selçukluların idaresinde Horasan ve İran'a göç etmelerinin bunların ilk vatanlarında ahalinin çoğalıp mer'aların darlaşması neticesinde vaki olduğu kaynaklarımızın ifadelerinden vazıhan anlaşılmaktadır. Yukarıda da vaadettiğimiz veçhile burada bu mesele üzerinde biraz durmalıyız.

Umumiyetle dikkatli ve itimada şayan olan Çin kaynaklarında ayrı kabilelerin ve şehirlerin ne kadar asker yerebildiği hakkında verilen malumat bir askerin vasati 4-5 kişilik bir aileyi ifade ettiği askere ait kayıtları nüfusa ait Çin kayıtlariyle mukabeleden anlaşılmaktadır. Göktürkler zamanında Yenisey Kırgızları ancak 80,000 kadar asker verebiliyordu. Bu da takriben 350 - 400 bin nüfus demektir. O zaman buradan, yani Yenisey havzasından birer muhaceret filan vaki olmuyordu. 808- 821 senelerinde Tokuzoğuz hanlarına karşı isyan ettikleri zaman Kırgızların 400,000 kadar asker verdiği yine Çin menbalarında kaydedilmiştir. Bu ise takriben bir buçuk iki milyon nüfusa delalet eder. Filhakika bize ayni Çin menbaları bu kavmin çok büyük kalabalık bir camia halini aldığını Moğolistan'da Tokuzoğuz hakimiyeti için büyük tehlike teşkil ettiğini ve nihayet 840 da bunların Yenisey'den yayılarak Orhun sahasına taarruz ettiklerini ve Tokuzoğuzları oradan attıklarını mufassalen anlatmıştır. O zamanın İslam kaynaklarından da, bu Kırgızların mühim bir kısmı Yenisey havzasında kaldığı halde, diğer kısımlarının Orta Tiyanşan sahasına gelerek yerleşmiş olduğunu, bu Kırgızların şimalde Irtış havzasındaki Kimak'lara, garpte Orta Tiyanşan'daki Yağma ve Karluklarla komşu olup cenuplarında Küça ve Erk (şimdiki Karaşehir) vilayetleri bulunduğunu ve bunların Koço ve Beş-balık'ta Tokuzoğuzlar (yani Uygurlar) hakim olduğu devirde (yani 850 den soma) Küça'nın cenubunda bulunan Bençul şehrini bile ele geçirmiş olduklarını ve bir kısımlarının Kaşgar, diğer kısmının Isık Göl-Çu taraflarındaki dağlarda yaşadığını öğreniyoruz. Şöylece bugün Orta Tiyanşan'da oturan Kırgızlar 9. asrın ortasında vaki olan aşıp taşmaları devrinde gelip yerleşmişlerdir .Bu hadise yalnız bununla kalmamış, Kırgızların Irtış havzasına inmeleri, Oğuzların, daha 8 inci asrın son rub'unda Moğolistan'dan garbe doğru hareket edip bir aralık Kara -ve Ak Irtış'da Kimak'larla komşu olarak oturduklarını Arap kaynaklarından öğrendiğimiz bir kolunun buradan ayrılmalarına sebep olduğunu görüyoruz. Filhakika biz bir taraftan Oğuzların Arap emiri Abdullah bin Tahir zamanında (830-844) Horasanı zorladıklarını ve İslam ordularının bunlarla harb ettiklerini, diğer taraftan Oğuz, Karlık ve Kimakların;bir müttefik kuvvet teşkil ederek, Aral gölü mıntakasında yaşayan Peçenek, Peçni, Bacgırd (Başkurt) ve Nugerde ismindeki uruğlar üzerine saldırdıklarını, bu dört kabilenin mağlup olarak, vatanlarını terkederek, Şimali Kafkasya'da Hazarlarla Alanlar arasında yer tuttuklarım [1501 ayni Arap kaynaklarından öğreniyoruz. Bu ise saydarının 800,000 çadıra baliğ olduğunu Bizans kaynaklarından öğrendiğimiz büyük Peçenek kabilesinin Doğu Avrupa'ya muhacereti demektir. Bu son muhaceret hareketinin ise Ten (Don) ile Üzi (Dnepr) ırmakları arasında yaşayan Macarların da, 860 hududunda oradan ayrılarak, şimdiki Macaristan'a hicret etmelerini intaç ettiğini bize Macar tarihine ait tetkikat anlatmaktadır. Halbuki Kırgızların Tiyanşan'da bazı mıntakaları ve Irtış taraflarım işgali neticesinde Sırderya'nın cenubuna geçmiş olan Türk kalabalıklarından bir çoğunun Abbasi ordularına ve Samanilerin hizmetine girdiğini görüyoruz.

Türklerin İslam devrinde vaki olan ikinci büyük muhaceretleri ötekisinden iki asır soma Oğuzların, Selçuklular idaresi altında, Türkmen ismi altında, İran'a, Uz ismi altında Ukrayna'ya olan muhaceretleridir, ki bunun - da nüfusun ve hayat sahalarının tahammül edemiyecek derecede kesafet kesbetmesi neticesinde vaki olduğu kaynaklarımızdan güzelce öğrenilebilen bir olaydır. Bu meseleye ait kayıtlar önce Osmanlı müverrihi Şukrullah'ın ve onun mehazı olan Muhammed 'Avfi gibilerinin eserlerinde naklolunan Türk kabileleri listesinde münderic bulunmaktadır, ki bunların ve kaynaklarının istinsah eksiklikleri muhtelif yanlış faraziyelerin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Şimdi anlaşılıyor ki bu malumatın ilk kaynağı, ismi yukarıda mezkur Mervli tabib ŞEREFFUZZAMAN MERVEZİ'nin 1120 hududunda, Sultan Sencer zamanında yazdan eseridir.

Bunun anlattığına göre (Doğu Türkistan'da Karahanlı hükümdarları Müslüman olduktan soma onlara komşu olarak oturan) Şan ( = San Yugur) Türkleri bu Müslümanlar sünnet merasimini bizde de tatbik etmesinler diye korkarak kendilerinin doğu tarafında Kıta(Kidan)'ların memleketine giden yoldaki Sancu (=Sha-chou) şehrinden 15 günlük mesafede bulunan Bassa;! ismindeki bir reisin (yani bu isimdeki bir kabilenin reisinin) idaresine girmişlerdi. Bu vakit oralarda Oğuzların (yahut Türklerin) Kun isminde bir zümresi yaşıyordu. Bunlar Kıta padişahından sıkıntı çekiyorlardı. Kendileri Nestori Hıristiyan mezhebinde idiler. Mer'aların kendilerine kifayet etmemesi yüzünden kendi vatanlarını terkettiler. Bunları sayı ve kuvvet itibariyle daha büyük olan Kay kabilesi takip etti. İşte bu Kay'lar öteki Kun'ları vatanlarından attılar. Kunlar göçederek, şimdi zikri geçen Şarıların memleketine geldiler. Şarı'lar da (Yedisu'daki Türkmenlerin memleketine geldiler. Türkmenler de (şarktan vaki olan bu taarruza dayanamıyarak vatanlarını terkedip) Oğuzların ülkesinin doğu taraflarına geldiler. Oğuzlar da göçederek Ermeniye Denizi (yani Kara Deniz) yakınında bulunan Peçeneklerin memleketine geldiler. Bu gayri-müslim Türklerin tazyikına uğrayan Türkmenlerin bir kısmı Müslümanlığı kabul etmiş bulunuyordu. Bunların Maveraünnehir ve Horezme yakın yerlere gelip yerleşenleri gayrimüslim Türklere savaşlar verdiler, fakat kafir Türkler, kalabalık olduğundan, galip gelerek bu Müslüman Türkmenleri yelerinden attılar. Türkmenler de bu savaşların neticesinde Horezm'den uzaklaşıp Peçenek'lerin yerlerine (Yani Horezm'in garbindeki sahalara) geldiler. Bunlar da Çağrı Tegin'in (yani Çağrı Beğin) idaresinde Horasan'ı fethettiler. Böylece Türkmenler İslam memleketlerine yayıldılar, buralarının padişah ve sultanları oldular.

Şerefuzzaman burada hulasaten anlattığımız sözlerinde Selçuklular tarafından Horezm valisi olup 1097 de ölmüş olan Ekinci bn Koçkar'ın bu Kun Türklerinden olduğunu da kaydetmiş olduğundan bu kabilenin dalgalarının Horezm'e kadar geldiği ve bazılarının Selçukluların hizmetine girdiği malum olmaktadır. Halbuki bu Kunlar bundan sonra Ukrayna'da Kıpçakların büyük ve kalabalık bir kısmı olarak görülmektedirler. Bunların önünden giden Oğuzların, Yayık nehri havzasında kalan Peçenek zümresini de kendilerile beraber götürdükten, yahut onları ortadan kaldırdıktan sonra, 1048 senesinde 600,000 kadar büyük bir kütle halinde Kırım'ın şimalinde Peçeneklerin bulunduğu yerlere girdiler.

EL-BİRUNİ 1029 senelerinde yani Selçukluların Horasan'a girmelerinden az evvel yazdığı iki eserinde Kay ile Kunları Kırgızların şarkında, yani merkezi Moğolistan tarafında yaşıyan iki kabilesi olarak zikretmiştir. Demek bunlar 1030 da daha şarkta idiler. Çin menbaları Yugurların, yani Sarı Yugurların, 1028 de Kıta(Kidan)'larla olan muharebelerde mağlup olduktan sonra, 1030 da Kua-chou mıntakasında önce müttefikleri yahut metbnlatı olan yabgut'larla yaptıkları savaşları da kaybederek batıya doğru kaçtıklarından bahsediyorlar. Bundan böyle bu Şarı'lar, az bir miktarda Sarı Yugur ismiyle Sucau vilayetinde kaldıkları halde, bir kısmı da Sarıgur ismiyle Tiyanşan sahasında Kırgız kabileleri arasında dağınık halde yerleşmiş görünüyor, fakat bu Sarı Yugurların ekseriyeti Kunların önünde şimdiki Ukrayna tarafına geçmiştir. Kum ve Basmılların hareketi ise, yedi reisin idaresinde hareket eden Basmıl'ların Karahanlılar memleketine 700,000 lik ordu şeklinde taarruzları hadisesi olarak, Semerkand'daki Hıristiyan metropolitinin bir mektubunda, Karahanlı prensi Bekeç. Arslan Tegin tarafından mağlup edilen Basmd'ların Büka Büdrüc nam reisinin idaresinde Yabaku'larla da birleşmiş olan 700.000 kişilik bir müthiş ordu şeklinde, MAHMUD KAŞGARi'de zikrediliyor. Bu Arslan Tegin'in zaferini te'bid ederek 29 Aralık 1041 de Fergane'de rekzettirdiği arabi kitabe bugün Varukh mevkii yanındaki yüksek kayalarda dur-maktadır Mahmut Kaşgari de bu zafere ait destanın parçalarını nakletmiştir. Karahanlılarla Kun-Basmalılar arasındaki muharebeled bu kavimler Cungarya'yı ve Yedisudaki Türkmenlerin memleketlerini işgal ettikten sonra vaki olmuştur.

Kay'lar da (El-Biruni'nin vazı nüshalarına göre Kayı'lar) da bundan sonra Uzakdoğu'da değil Tiyanşan - Altay mıntakasında yaşayan bir kavim olarak görülüyorlar. Mahmut Kaşgari'nin haritasında onlar Yemar (şimdiki Emil) ve Irtış ırmakları arasında yaşayan bir kavim olarak kaydedilmişlerdir. Fakat onların bazı kollan daha Bedahşan'a kadar sızmışlardır. Ahiren Yabaku'larla birlikte Nayman (Sekiz) heyetini teşkil ettikleri anlaşılan Basmıl'lar da bu haritada Kay'ların garbinde Başkurtlarla komşu olarak «Basmıl bozkırları»nda yaşayan bir kavim olarak gösterilmiştir.

İşte her biri yüzbinlerce çadıra malik muazzam kavim kütlelerinin 1030 senesi hududunda şimdiki Moğolistan'da Kay ile Kun'ların mücadeleleri ile başlayan muhaceretleri beş sene zarfında biri diğerini iterek batı istikametinde Tuna nehrine, güney-batı istikametinde de İran içerlerine kadar uzayıp giden kavimler taşınması şeklini aldı. Selçukluların tarihçi olan RAVENDİ'de Selçukluların hicret sebebini böyle «ailelerin çoğalması ve mer'aların darlaşması yüzünden (ba-hükm-i anbuhü khane u tengri çirakhor) hicret ettiler» diye anlatmıştır. CEMAL QARŞİ ise bu hadiseyi daha sarih olarak «kalabalıkları sayesinde diğer ahali ile sığışamamaları yüzünden (li-tazahumihim ahaliha) demiştir.

Keza Kalmukların 16.ncı asırdaki harekatı da nüfus kesafeti neticesinde vaki olmuştur, bunu o zaman Çin'de bulunan Osmanlı seyyahı Ali-Fkber Hita'i Khıtay Name'sinde vazıh olarak anlatmıştır. O diyor ki, «Bu zamanda vaziyet öyledir, ki Kalmuklara ülkeleri dar geliyor... Çin imparatoru badema Kalmukların memleketine taarruz etmemeyi iltizam etti, çünkü bozkırlarda ahali pek çoğalmış ve her sene mer'alar yüzünden aralarında harpler oluyor». Bu bir çok muhaceretler siyasi veya içtimai sebeplerle izah edilmekte, diğer bir kısmına ise geçici tabii hadiseler, mesela açlık (yuO seneleri sebep olmuştur. Hulasa Türklerin ve kardeş kavimlerinin yayılmaları muhtelif zamanda muhtelif sebeplerden ileri gelmiştir.

Tarihi devirlerde vaki olan ilk büyük göçler Hunlar zamanında olmuştur. Bu muhaceretlerin biri şimali Çin, diğeri de şarki Avrupa istikametinde cereyan etmiştir. Bunların sebeplerine ait kayıtlara malik değiliz. Hunların miladdan önce ikinci asırdaki hareketleri fütuhattı, fakat Miladın üçüncü asrında bunların şarki Avrupa'ya gelmeleri bidayetinde intişar mı yahut fütuhat mahiyetinde miydi, buna ait malumatımız yoktur. İhtimal Attila'nın babası da, 13. üncü asırdaki Batu Han gibi, Orta Asya'da eski Hun devletini bir daha ihya eden ve büyük bir devlet kuran bir hükümdarın oğlu yahut torunu idi. Aynı Attila Devletinin teşekkülü sade bir intişar ve muhaceretin neticesi olmayıp büyük bir fütuhatın tezahüründen ibaret olması da pek muhtemeldir. Miladdan Önce ikinci asırda Hunlara komşu olan Saka, Yüeçi ve Küşan gibi kavimlerin şimdiki Afganistan'a, Siistan'a ve oradan Hindistan'a göçmeleri bidayette fütuhat değil intişardı. Onları vatanlarından Hunlar tazyik ederek çıkarmıştı. Hunlardan sonraki Türklerden Göktürklerin hareketleri mükemmel bir hütuhat olmuştur. Onlarla aynı zamanda Ayarların şarki Avrupada zuhuru, dokuzuncu asır ortasında Moğolistan'da Uygur devleti inhilal ettiğinde bunların bazı kısımlarının şimali Çin'e iltica eylemeleri, keza garpta Bulgar, Peçenek, Uz (oğuz) ve Kıpçakların Karpatlara ve Balkana doğru yürüyüşleri hep intişar mahiyetinde olmuştur. Çin hududuna doğru vaki olan diğer Türk yayılmaları hakkında DE GEUİGNES tarihinde malumat vardır. En büyük muhaceretler, fütuhatları müteakip geçirilen nisbi refah devrinde nüfus fazlalıklarının toplanması neticesi olarak husule gelmiştir. Tarihin en karanlık devirlerinden beri hemen hemen her asırda vukuunu müşahede ettiğimiz intişarları neticesinde Türk kavimleri, eski dünyanın hemen her tarafında, muhtelif kavimler arasında yerleşmişler ve ekseriya o kavimler arasında eriyip, kaybolup gitmişlerdir. Çin'e, Doğu Avrupa'ya, Hindistan'a doğru vuku bulan yayılmalar çok defa böyle neticelenmiştir. Biz yayılan Türk kavimlerini burada hicret istikametlerine göre sıraladık. Fakat bazı Türk kavimleri eski dünyanın her tarafında, bu çerçeveye sığmıyacak derecede, dağılmışlardır. Bunlar fütuhat ve yayılmalara iştirak etmek veyahut böyle hareketlerden bir çoğusun başında bulunmak neticesinde Asya'nın ve Doğuavrupa'nın, tarihinde olduğu gibi, bugün yaşayan kavimleri arasında da geniş izle' bırakmışlardır.

Misal olarak Oğuz kavmini alalım:

Ogur, Yugur, Uygur adları ayni kelimenin muhtelif şekillerinden ibarettir. Mahmud Kaşgari, Uygur sözü aslında Khudhkhur olup ondan KH ~ U kaidesine göre Udhgur şeklinin çıktığına, sonra DH~Y kaidesine göre de Uygur şeklinde söylenmiş olduğuna dair Farsça bilen bir Karahanlı prensinin söylediği bir halk etimolojisini nakletmiştir. Bence bu etimoloji Uygur kelimesinin eski bir devrede Khudhkhur olarak telaffuz edildiğini gösteren bir hatıraya dayanmaktadır. Fakat Macar alimlerinden MUNKACSİ'nin kelimenin menşeine dair neşrettiği tetkiklerinde bu ismin müteaddit telaffuz şekilleri toplanmış olduğu halde Khudhkhur'ı hatırlatacak bir şekil kaydedilmemiştir. İran destanının ASADİ TUSİ tarafından naklolunan cu-caki bir rivayetinde ilk Türk hükümdarının «Yugur Khakanı» adı ile anıldığını ve Türkler yerine Uygurların zikrolunduğunu yukarıda anlatmıştım. Oğuz destanında Oğuz Hanın, Hindistan seferinden dönerken, Gur'lar memleketine geldikten sonra Doğu Avrupa'ya Bulgar ülkesine hareket ettiği, seferden döndükten soma Uygur'ların reisinin de kendisini Semerkand'da karşıladığı zikrolunuyor. Yani Gur ile Uygur ayni zamanda mevcut imiş ve Uygurlar Oğuz Hanın seferine iştirak ettirilmeyip memleketin muhafazasına memur edilmişlermiş. Fakat Afganistan'da, bütün İslam devrinde Fars dilinin başka bir şivesini konuştuğu görülen bu kavim, rivayetlere göre, aslen Türktür.

Bunu MESUDİ'den öğreniyoruz. Bununla beraber adı geçen Gur'ların, en eski zamanlarda Çin hududundan kalkıp gelerek şimdiki Gur dağlan mıntakasında yerleşmiş olduklarına dair rivayetler vardır. Selçuklular zamanından kalan kayıtlarda Kıpçak ve Kanglı'lara Yugur oğullan denilmektedir. Her halde en eski zamanlarda Yugur ismi, Kıpçak, Kanglı, Kimak (Yemek) Türklerine itlak olunmuştur. Ogurların ihtimal Hunlarla birlikte, ihtimal daha önce Doğu Avrupa'ya gelenlerinin bir kısmı, isimlerine bakılırsa, Z yerine R telaffuz eden bir kavim olarak görünüyorlar.

Şöyle ki:

bunların Kutrigur, Otrigur gibi kabile isimleri Tokuzugur, Otuzoğuz olarak izah edilmektedir. Bununla beraber Beşgur (bundan Baş-gur), Belgur (bundan Bulgar) ve Onogur kavimleri de mevcut olmuştur. Ve bu son isim şimdiki Macarların diğer bir adıdır. Bundan maada Uğur (Yugur, Yura) isimleri, Ural kavimlerinin bir kısmı olup Finlerle birlikte Fın-Ugur zümresini teşkil eden Uğur kavimlerinin adı olarak kullanılıyor. Bu da bu Uğur kavimleri üzerinde hükümranlık eden bir Türk Uğur kavminin isminden gelmektedir. Uygurların Moğolistan ve şarki Tiyanşan sahalarındaki hayatları ile Sarı Yugurların burada kısmen zikredilen maceralı hayatlarım biliyoruz. EL-BİRUNİ Çin denizi kıyılarında bir kırallık halinde yaşı-yan bir Şarigur kavminden bahsediyor. Ona göre bu kavim, toprağından altın, denizinden inci çıkan bir yerde yaşıyormuş ve denizin onlara ait kısmına da, (İhtimal Körfezine) «Şarigur Denizciği» deniliyormuş. Hükümdara Han ve zevcesine Hatun deniliyormuş.

ŞEREFUZZAMAN MERVE:

Zi bu kavim hakkında «Çin'in ötesinde Sarigul diye bir kavim var, onlara Çinliler Sanku diyorlar, onlar Kıtay'lardan bir aylık mesafede medeni dünyanın nihayetinde deniz ve bataklıklar arasında yaşıyorlar» demiş. El-Biruni de bunları bir Türk kavmi olarak anlatmış. Ben de bunların daha Moğollar devrinde İbn Battuta'nın cenubi Çin'de gördüğü Türklerle bir olabileceği ihtimalini yazmıştım, Her halde bunlar şimdiki Hai-nan Ton-kin körfezindeki inci avcılığı sahalarına malik olan bir kavim olmuştur. Bunlar her halde Şarıgul(yani Sarı Yogur)'ların pek eski zamanlarda, ihtimal 9. asrın ortasında Uygur devleti dağılıp bazı kısımları Çin'e sığındığı sıralarda o uzak sahalara sevkolunan bir Sarı Yugur zümresidir. Asya ve Doğu Avrupa'nın bu kadar geniş sahalarında bize tarihen malum olan ve olmıyan devirlerde yayılmış cian bu Ogur, Yugurların isimleri Miladdan önceki devirlerde Türk isminin yerini tutan bir isim olmuştur. İhtimal Önas-ya'daki Khuri'ler de onlardandır. Bu ismin Z lı şekli olduğunu yukarıda anlattığımız Oğuz ismi nisbeten muahhar bir teşekkülün ismi gibi geliyor. O da Tokuz-Oğuz, On-Oğuz, Sekiz-Oğuz, Üç-Oğuz, gibi şubelere bölünmüştür. Oğuz bir fütuhat devri ile bağlı isim ise, Ogur daha önce umumi teşekkülün mevcut olmadığı devirlerdeki yayılmalar çağında kullanılan bir isim olabilir. Herhalde, Ogur yahut Yugur ismi ahiren Uygur, Oğuz, Kıpçak, Kanglı gibi kavimlerin heyeti mecmuasının ismi olmuştur. Oğuzname'nin Çağatayca şekline göre bir zaman Beş-Uygur camiasına Khalac, Kanglı, Karluk, Kıpçak, Agaçeri, kabileleri dahil olmuş imiş. Zaten Khalac ve Karluk'lar «Türkmen» heyetine dahil idiler. Uygur ve Karluklar siyasi hayatlarında olduğu gibi lisanca da «Şu-Türk» zümresine karışmışlar; Kıpçak-Kang ve Kimaklar ise Oğuz'lara ve LİR Türkçe konuşan Türklere yakındırlar. Bu gibi lisani münasebetler Ogurlann esas yayılmalarının tarihten önceki devirlerde vücuda geldiğini gösterir.
Muhtelif istikamette yaydan bir Türk uruğunun da Subar (Suar, Sabir) Iar olduğunu yukarıda anlatmıştım.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Karışık Zaman-Dizinli ve Karışık Konular hakkında Türk Tarihi ve Kültürü Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir