Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

İslam Çağında Türklerin Yükseliş Devrinin Umumi Vasfı

Burada Türk Tarihinin Çeşitli Dönemlerinden ve Çeşitli Konularından birlikte anlatılan konular bulabilirsiniz. Ayrıca Türk Kültürü hakkında da Konular bulabilirsiniz

İslam Çağında Türklerin Yükseliş Devrinin Umumi Vasfı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Ara 2010, 02:53

İSLAM ÇAĞINDA TÜRKLERİN YÜKSELİŞ DEVRİNİN UMUMİ VASFI

Eski devrin umumi vasfı bahsinde «Göktürk devletinin teşekkülü, Ar-yaniler ve Önasya kavimlerinin Ortaasya'ya doğru yayılma hareketlerini durdurmak ve eski Türk ülkelerini geri almak yolunda bir merhale idi; fakat bu devirde inkişaf eden garp-şark ticareti gittikçe daha çok İran tüccar unsurunu Türk illerine celbetti; bunların arkasından nihayet Arap orduları gelerek Türkleri geri çekilmeğe mecbur ettiler ve Ortaasya tarihinde yeni bir devre açtılar» demiştim. İslam çağının kavimler ve medeniyetleri münasebeti bakımından umumi vasfını anlatmak için bu sözleri biraz daha yakından izah etmek icap eder. Göktürk devletinin altıncı ve yedinci asırlarda Önasya ve Doğu Avrupa'da tahaddüs eden büyük siyasi vak'alara aktif bir şurette iştirak eylemesi yalnız iranlı tüccarların Türk illerine yayılmasına değil, Önasya'daki Arapların cihangir bir kavim sıfatiyle ortaya atılması keyfiyetine de müessir olmuştur.

Önasya vakayiine Göktürklerin te'siri bugüne kadar bilumum tarihçiler tarafından ihmal edilmiş olan, fakat Türk ve İslam tarihçileri tarafından ehemmiyetle öğrenilmiye değer bir meseledir. Göktürklerin tarihini daha ziyade Çin menbalarından öğrendiğimizden ve onlar da bize bilhassa şarki Göktürklerden bahsettiklerinden bu devlet, hükümet merkezi Moğolistan'da olan bir Uzakdoğu devleti gibi telakki edilir; Orta Tiyanşan'a giden Bizans elçilerinin Göktürk hakanlarının karargah mevkii olarak gösterdikleri «Ektag» da Altay dağlarında aranırdı. Hakikatte ise bu memleketin asıl merkezi Orta Tiyanşan'da bulunmuş; Türgiş, Ezgiş, Cumul ve Uygur gibi Tiyanşan Türk kabilelerini Kafkasya hudutlarına göndererek Hazarların ülkesini ve Horasan'ı üs edinerek Önasya'da ve şarki Avrupa'da bir asır kadar zaman çok faal bir rol oynamıştır. Bizansa ve Sasani İran'a gönderilen elçileri, diplomasi tedbirleri ve muharebeleri ile bu Türk devleti Önasya'da belki Uzakdoğu'dakinden daha mühim faaliyette bulunmuştur. Daha Sasani Nevşirvan'ın babası Kavad (488-541) Eftalitlerin yardımı ile tahta geçmişti. Nevşirvan kendisi hakanın kızı ile izdivaç ederek Göktürklerle iyi münasebet tesisine çalıştı. Oğlu ve halefi olan Hurmuzd IV. (578-596) hakanın kızından doğmuş ölüp sima ve seciye itibariyle İranilere benzemediğinden «Türk oğlu» diye telkip edilmişti. Daha Nevşirvan'ın ordusunda külliyetli miktarda Türk bulunuyordu. Bunlar Deylemilerle beraber Nevşirvan'ın Yemen seferine iştirak etmişlerdi. Hurmuzd'ün başkumandanı Behram Çubin 588 de Horasan'da Göktürk hakanı «Şabe», yani Çulu Baga Hakan'a karşı yaptığı muharebesinde maiyetinde Oakhtain ve Mu'add Arapları bulunuyordu. Yani Baga Hakanın ölümiyle tamamlanan bu muharebelerde Horasan'da Arap kıt'alan da bulunuyordu. Bundan sonra Behram'ın ordusunda Hakanilerden üç büyük kumandan (Firdevsi'deki «seh Türk-ü su-Turk») ve maiyetlerinde 6000 kadar Türk askeri bulunduğunu görüyoruz. Yani bunlar Sasanilerin hizmetinde bulunuyorlardı. Göktürkler tarafından mağlup edilen Eftalit Türkleri de kısmen Sasanilerin itaatine girmişlerdi. Bunlardan bilhassa Kadis maruftur ki, Husrev - Pervize zamanında (596 -628) İran hizmetinde bulunan 8000 kadar Hazar askeri bu Kadisin meşveretile mahvedilmişti.

598 de Tulan (İran rivayetlerinde Yertegin yahut Permude) Hakanın zamanında Türk orduları başkumandanı Çembuk tahtı idaresinde Şarki İran'a gidip, Rey ve Isfahanı aldılar. Dahili siyasetinde muvaffak olmıyan İran başkumandanı Behram Çubin 561 de Tulan Hakanına iltica etmek mecburiyetinde kaldı. Bununla ayni zamanda Çin'in büyük kumandanı Jangkhin de gene Tulan Hakana dehalet etmiş bulunuyordu. Şibi Hakan devrinde (603-619) Göktürkler Sasani İran'la iyi geçindiler. Bundan istifade eden Husrev-Pervizin orduları tekmil Önasya'yı ve Mısır.ı işgal edebildi. Avrupa'ya gelmiş olan Avarlar Sasanilerle müttefik idiler. 619 da İran orduları Kadıköyüne kadar geldiğinde Avarlar da Tuna tarafından İstanbul kapılarına kadar gelmişlerdi. Sasani hakimiyetine karşı düşman vaziyeti alan Araplar İran ordularının bu kadar büyük muzafferiyetlerini büyük endişe ile karşıladılar ve Kur'anda «Rum» suresinde «Rumlar mağlup oldu amma yakın senelerde galip olurlar» diye söylenen ümitler bu münasebetle izhar edilmiştir. Bunun üzerine Araplar ve Hazreti Muhammed şarktan Göktürklerin ve garptan Bizanslıların Sasaniler üzerine müttefikan hareket etmeleri ihtimaline karşı Arap milli duygusile mütenasip büyük bir sempati ile bakmışlardır.

Arapların beklediği bu gün çabuk geldi. Yukarıda zikri geçen büyük Göktürk imparatoru Tung-Yabgu (619-630) külliyetli ordu ile İran'a girdi, Rey'i ve İsfahan'ı aldı (Ermeni menbamda 616 da gösterilen bu hadise 619 dan sonra olacak), garp ve cenup işlerile yakından meşgul olabilmek için paytahtını Türkistan'ın biraz daha cenubi-garbisine, Talaş havzasındaki Ming-Bulak mevkiine nakletti. Şarki İran'da ve Afganistan'da fethettiği yerlerdeki vilayetlere «ilteber» (Çin menbainca: se-li-fa) yani valiler, «tudun» yani iktisadi ve mali işlerin memurları tayin etti; 623 de Bizans imparatoru Heraklius ile Göktürkler ve 40,000 askerle Azerbaycan'a giren Hazarlar müttefikan hareket ederek Sasani İran ordularını müthiş inhizama uğrattılar. Göktürklerin Horasan'da Husrev - Perviz'in ordularını perişan etmesi ve İran içerisine girmesi o zaman Çin'de de büyük alaka ile takip olunmuştur. Arapların ve Hazreti Muhammed'in Bizans ve Göktürk ordularının Sasanileri bu şekilde ezmesi hadisesi karşısında duyduğu hissiyat beş asır sonra (1141 de) Maveraünnehr'de Karahanlı ve Selçuklu ordularının manihaist Karahıtaylar tarafından mağlup edildiği vakit Filistin'de bulunan Haçlıların hissiyatının aynı olmuş olsa gerektir. Haçlılar Karahıtay hükümdarı Yelu Taşi hakkında onun Hıristiyan papası Johan olduğunu söylemişlerdir. Bunun gibi 7nci asrın Arapları da o zaman şarktan geleceklerini bekledikleri Türkler hakkında mübalağalı tasavvurlarda bulunmuş olmaları pek tabiidir. Onun için Şarktan Türklerin geleceği hakkında Peygambere atfedilen hadisler de doğru olabilir. Sasaniler tarafından çok sıkıntı çeken hudut Arapları isyan ettiler ve Dhiqar mevkiinde Sasanileri mağlup ettiler. Bu hadisenin tarihi hakkında en doğru rivayet YAKUBi'nin kaydı olsa gerektir. Ona göre bu muharebede Bedr savaşından beş ay sonra, yani 624 senesi Haziran-Temmuz'unda vaki olmuştur. Sasanilerin ihtişam ve azameti yalnız bir görünüşten ibaret olduğunu anlatan, bu devletin parçalarının bir gün Arapların eline geçebileceği fikrini doğuran büyük hadise, yani Dhiqar zaferi, Tung-Yabgu'nun orduları Bizanslılar ile müttefikan Horasan'dan ve Kafkasya üzerinden İran içerilerine girmesinin neticelerinden biri olarak izah edilmek icap eder. Bu hadiseden sonra Sasani İran artık belini doğrultamamıştır. Çin vak'anüvisleri Kosuho. yani Husrev-Perviz'in öldürülüp yerine Şeli yani Şiruya'nin getirilmiş olduğunu Göktürk hükümdarı Tung-Yabgu'nun işi olarak göstermişlerdir, Herhalde bundan sonraki Sasani hükümdarlarının bazıları Türklerin elinde oyuncak olmuşlardır. 629 da cülus eden Kharhan ve onun halefi Üçüncü Husrev hakkında Türk memleketinde yaşayan Sasani prenslerinin oğulları olup Türkler tarafından iclas edildikleri rivayet olunuyor. Kharhan'ın babası ve ceddi «Arslan İbn Buyunçur» diye tam Türkçe isimler taşımışlardır.

Sasani İran'ın mukadderatında bu kadar rol oynıyan Türkler Araplarca çok iyi malumdurlar. Onların bazı kabileleri dediğimiz gibi Sasani ordularile beraber Horasan'da Türk hududunda bulunmuşlardır. Eftalitler («rahtu kabil» ismile) Göktürkler («Türk» ismile) Arapların Nabighat al-Dhubyani (604 de vefat), A'şa (621 de vefat) ve Peygamberin amcası Abu-Talib'den rivayet edilen şiirlerde zikrediliyorlar. A'şa'nın şiirleri ise 575-580 senelerine aittir. Yalnız bu değil, Peygamberin kendisi «bir Türk çadırınca» (qubba Turkiya) itikaf ettiği sıhhatinde şüpheye mahal olmıyan bir hadisde zikredilmiştir. Türklere karşı bitaraf, belki de dostane siyaset takip olunması, onların kıyafet ve simaları hakkında Peygambere nisbet edilen hadisler de vardır; bunlardan bir kısmı, mesela bizzat Muaviye tarafından rivayet olunan şekli çok doğru olabilir. İslamiyetin din olarak zuhuru, Muhammed Peygamberin Mekke ve Medine'de bir Arap-İslam camiası vücuda getirmesi Arabistan'ın dahili tekamülleri ile. izah edilir; fakat Arapların büyük bir siyasi kuvvet olarak zuhur etmesi ve Sasaniler ülkelerini zaptedebilmeleri. onların hesabına büyümeleri, hatta şehinşahı takip ederek Horasan'a ve oradan Amuderya sahillerine kadar ilerlemeleri şüphe yok, ki altıncı asrın son ve yedinci asrın ilk rubularında, bilhassa 620-630
senelerinde, bir taraftan Sasani İran-Göktürk ve diğer taraftan da Göktürk-Bizans münasebatının Sasanileri fena bir akıbete sürükliyen bir şekilde tecellisinin Araplar tarafından istifade edilmekle aldığı yeni bir inkişaf safhasından ibaret idi.

Askeri ve realist bir dine dayanan muharip Önasya kavminin Horasan ve Türkistan'daki istila safhaları Türklerin bu ülkeyi İran müstevlilerinden geri almak yolunda Hunlar zamanında başladıkları harekatı akim bıraktı. Türkler hatta Maveraünnehir ve Toharistan gibi artık yerleşmiş olmakla cidden dayanabilecekleri mıntakalardan bile ihraç edildiler. Yalnız bu değil 751 senesinde Talaş havzasındaki muharebede Çin orduları mağlup edildikten sonra Güney ve Doğu Asya din ve medeniyetleri de Garbi Türkistan'daki mevkilerini ve nüfuz sahalarını kaybettiler. Onların yerine yeni bir Önasya din ve medeniyeti silah kuvvetile ve devlet makinası vasıtasile yerleştirilmeğe başlandı. Önasya muhacirleri ve İraniler bu zaman Türkistan'a daha külliyetli miktarda gelip yerleştiler. İraniler ise aşiretler şeklinde toplu olarak gelmediklerinden bunların muhacereti tarihlerde mühim hadiseler sırasında ayrıca kaydoAunmamıştır; fakat tedricen ve daimi surette gelen bu İran muhacirleri netice itibarile Araplara nisbeten kıyas kabul etmez derecede kesif bir kalabalık teşkil ettiler. Arap hakimiyeti, Azerbaycan ve Cenu-bi-Kafkasya taraflarında olduğu gibi Garbi Türkistan"da da daima İran unsuruna istinat eden bir kuvvet olarak gelmiştir. Ordu Araplardan müteşekkil idiyse de devlet idare makinesi hep İranilerin elinde olmuştur. Muhacirlerin kalabalığı yüzünden Batı Türkistan'da evvelce hakim olan «soğd lisanı» inkıraza uğramış ve onun yerine Farsça «tacik dili» geçmiştir. Asıl Türklerle meskun olan mıntakalardaki ahali bile Türkçeyi terkederek tacikçeye geçmişlerdir. Bu «tacik» kelimesi, aslmda Arap «Tay» kabilesi isminden alınan ve «Araplar» manasında kullanılan bir isimdir. Türkler gibi Çinliler de Araplara ve Müslümanlara «Tacik» (Ta-şi yahut Da-si) demişlerdir. Fakat sonradan Araplar ve onlarla garpten gelen İrani kavimlerin hepsi bildiğimiz Farsça'yı konuştuklarından, Tacik ismi de «Farsi» manasında kullanılır olmuştu.

Türkler arasında İslamiyetin intişarı ve onun tarihi bakımdan ehemmiyeti meselesi de üzerinde durulması gereken bir mevzudur. Türkler ve yerli Sogdlar bidayette İslamiyete yanaşamadılar. Hatta Arap ve İslamların hakimiyeti hicri 100 (Miladi 718) senesinde inkıraza uğrayacağına inandılar, Semerkand Türk hükümdarı Gurek'in bu mealde Çin imparatoruna yazdığı mektup bize vasıl olmuştur, Fakat bu ümitlerin yalnız bir hürafata dayanmış olduğunu, Arap hakimiyeti sağlam esaslara istinat ettiğini. Arap devleti idaresinde Ön-ve Orta Asya birleşerek medeni ve ticari münasebetlerin kolaylaştığını görünce, Türkler bu devlete ve İslam dinine karşı alaka göstermeğe başladılar. Zamanımızın müverrihleri tarafından İranlı telakki olunan, fakat menşeleri itibarile Türk aristokrasi zümrelerine mensup Balh, Huttal, Soğd, Esruşene, Fergane ve Curcan beyleri ile Turgiş, Efşin, Akhşid, Bayçur oğulları, Sul beyleri ve saire, İslamiyeti kabul ederek Arap devlet hizmetine ve ordusuna intisap ettiler. Bunlar kendileriyle beraber birçok Türk kütlelerini de bu devletin hizmetine celbetti-ler. Dokuzuncu asrın ortasında doğu Türkleri arasında batıya doğru bir dönüş hareketi başladı. Biz bu meseleye bu dersimizde temas edeceğiz. İşte bu dönüş hareketi neticesinde Türk kabileleri yavaş yavaş Batı Türkistan'da Arap emirleri, Tahiriler ve Samaniler tarafından idare olunan ülkelere yanaştılar ve bu ülkelerde bilhassa Sırderya ve Zerefşan havzalarında yerleşerek İslamiyeti kabul ettiler. Bunlar Karluklar ve Oğuzlar, belki de kısmen Tukhsı kabilesi idi. 920 senelerinde Orta Tiyanşan'da Karahanlılar, Edil (Volga) sahasında. Bulgarların, az sonra da Aral-gölü ve Hazar-denizi arasında Hazarlara tabi olarak yaşıyan Oğuzlar, 940-960 seneleri arasında ise Çu nehrindeki «Balasagun ve (Edil havzasındaki) Bulgar şehirleri arasında» yani şimdiki Kazakistan ve Başkurdistan ülkelerinde yaşayan Türk kabileleri toptan Müslüman oldular. Bununla, Batı-ve Doğu Türkistan'da İslamiyet ve Ön Asya medeniyeti kat'i surette yerleşti. 920-960 seneleri arasında başlıca Türk kütlelerinin böylece İslamiyeti kabul etmiş olmaları, İslam tarihinde ve ayni zamanda cihan tarihinde mühim bir dönüm noktası teşkil eder. Çünkü bununla İslamiyetin cihan dini olarak yaşaması kat'i surette halledilmiş oldu.

Bu mesele biraz izah edilmek ister:

Abbasi halifeleri al-Müktefi (902-908) ve al-Muktedir (908-932) zamanlarında, Hilafetin her tarafında dini esaslarda muhalefet hareketleri kuvvet kesbetmiş bulunuyordu. Bunlara «Müfrit Şi'a» (Ghulati Şi'a) sıfatile dönme İran milliyetçileri, zengin İran maliyecileri (İbn al-Furat vesaire) ve İran Zerdüştileri iltihak ediyorlardı. Bu Zerdüştiler, Zerdüşt tarafından haber verilen 929 senesinde İran'da ali hakimiyetin İslamlar ve Araplar elinden Zerdüştiler eline geçeceğine inanıyorlardı ve ona göre hazırlanıyorlardı. Aleviler 920 senesinde Horasan'ın başlıca şehirlerini işgal etmişlerdi. Bu kıyam hareketi ile muvazi olarak Abbasilerin, mesela Hallaç bn Mansur gibi tasavvuf kisvesine bürünen muhaliflerinin hareketleri de vardı. Zerdüşti-ler gibi Karmatiler de bir «Suhib-al-zaman» ın zuhur edeceğini haber veriyorlardı.
Karmatilerin harekatı Hilafetin yalnız dahili bir meselesi olmakla kalmayıp, harici siyasetine de tesir etmek istidadını göstermişti. Bunların Mezopotomya'daki esas gruplarının rehberi olan Abu-Tahir Süleyman al-Cen-nabi'nin 920 senesinden biraz evvel söylediği bir şiiri naklolunuyor, ki bunların büyük siyasi programlarını göstermektedir.

Bu şiirde deniliyor ki:

«Ben yakında maşrık ve mağribe. Rum paytahtına, Türk ve Hazarların ülkelerine kadar olan bütün yeryüzüne sahip olacağım».

Bunların herhalde ecnebi devletlerle de temasları olmuştur. Ayni halife Muktedir'in zamanında bir taraftan Musevi Hazar devletinin ve manihaist Dokuz Oğuz Hakanının, Hilafete ve Samanilere karşı vaziyet almış olduklarını görüyoruz. Hazar hükümdarı, o esnada Endülüs'teki İslamların Hıristiyan kiliselerini, belki de Yahudi havralarını yıkmalarına karşı, mukabeleibilmisil olarak, 922 senesinde kendi paytahtı Etil şehrindeki büyük camiin minaresini yıktırıp müezzinlerini öldürtmüştü. Ayni zamanda Dokuzoğuz hakanı da, Maveraünnehir'de Manihailer bir tazyik ve takip görecek olurlarsa, memleketindeki Müslümanların katliam edileceğini Samanilere bildirmişti. Hilafetin şark hudut mıntakalarında da vaziyet nazikti. Abbasi halifelerinin Türkistan'daki Müslüman Ezgiş Türkleri tarafından tanınmadığı, Doğu Türkistan'da Alevilerin, Taşkend taraflarında Manihaistlerin, Bulgarlar arasında da Hazar Musevilerinin propagandada bulundukları, bununla beraber koyu İslam olan Horezm Müslümanları arasında Emevi an'anatının yaşayıp namazlardan sonra Hazreti Ali'in tel'in edildiği malumdur.

Bağdad hükümeti, Horasan'da müsellah olarak harekete geçen bu muhalif kuvvetlere, Alevılere karşı ciddi tedbir almak icap ettiğini, aksi takdirde vaziyetin çok vahim bir şekil alacağını müdrikti. Samanilerin kendi kuvvetleri Horasan'da bu Alevi isyanına karşı gönderdiği ordular muntazaman inhizama uğratıldılar, Halife hükümeti, henüz İslamiyeti kabul etmemiş bulunan Türk kuvvetlerinin, muhalifler tarafından istifade edileceği yerde, kendisi lehine ve muhaliflerin tenkili işine celbedilmeleri icap ettiğini iyi anladığını gösteren bazı deliller vardır. 921 senesinde Aleviler büyük bir ordu ile Horasan'ın başşehri olan Nişapur'u işgal etmişlerdi. Samaniler buna karşı mukabeleden acizdi, Karahanlılardan Buğra Han, kendi askeriyle gelerek Alevilerin ordusunu büyük bir hezimete uğrattı ve kumandanları Leyla ibn Nu'ınan'ı ele geçirerek idam etti.

Diğer taraftan Bağdad hükümeti, Aral gölü şimalindeki Oğuzları ve Edil havzasındaki Bulgarları kendi tarafına çekmek maksadile, 921 senesinde mühim bir elçi heyeti gönderdi. Burada yeni İslamiyete geçmiş olan Bulgarların. Hazarlardan ayrılarak müstakil bir surette yaşamalarını ve Hazarların şimal taraflarından da' kuşatılmasını temin etmek üzere kaleler bina etmişti. Bağdad hükümetinin bu elçi heyeti vasıtasile Oğuz reislerine hediyeler ve orduları kumandanına (sübaşı'ya) bir de mektup gönderdiği malumdur. Oğuzlar arasında İslamiyet propagandası artık yayılmaya başlamıştı. Oğuz sübaşısı da. Bağdad'tan gelen mektubu memnuniyetle kabul ederek, elçilere hürmet göstermişti. Gerçi bu sübaşının cevap olarak yazdığı mektup hakkında bir malumata malik değilsek te, bilahara bunun haleflerinden biri olan Selçuk'un babasının İslamiyeti kabul etmiş olduğu ve kendisinin de metbuu olan Hazar hakanına karşı harp ettiği, onu inhizama uğratarak oymağı ile Sirderya havzasına çekildiği ve oğullarile birlikte Samanilerin hizmetine girdiği malumumuzdur. 921 de Horasan'da Alevi isyanım bastıran Buğra Han'ın, o esnada henüz İslamiyeti kabul edip etmemiş olduğu menbalarımızda tasrih edilmemişse de, aynı adamın Karahanlılardan ilk defa İs-lamiyeti kabul eden Satık Buğra Han olacağı bellidir.

Herhalde 920 - 922 seneleri hududunda Abbasi halifesi al-Muktedir'in, Türk ellerini İslamiyete celb etmek yolunda azami gayret sarfettiği ve bu teşebbüslerinin büyük bir muvaffakiyetle neticelendiği mühim bir hadisedir. Bu vak'anın İslam tarihindeki büyük ehemmiyetini, o zamanın alimlerinden EL-BİRUNİ ve ABDÜLKADİR AL-BAĞDADİ kendi eserlerinde tebarüz ettirmişlerdir. Her iki alim, İran hududunda Zerdüştilerin ve Deylemilerin eski İran azamet ve şevketini, onun medeniyetini ihya etmek yolundaki teşebbüslerinin keza Karmati ve Alevilerin bunlara müvazi yapılan muhalefet hareketlerinin akim kalmasını, bunun yerine Türkistan'da, Bulgar, Balasagun ve Kaşgar taraflarında ve Sind mıntakalarında İslamiyetin intişar ettiğini ve istikbalinin artık hiçbir şey tarafından tahdit edilmediğini büyük bir memnuniyetle kayd etmişlerdir.

Türkler arasında İslamiyetin böyle birden ve toptan intişar eylemesinin sebepleri, yakından tetkik ve izah edilmeğe ihtiyaç gösteren bir keyfiyettir. Aşiret hayatı yaşayan Arapların arasından zuhur eden İslamiyet, realist ve askeri bir din olması itibarile, Türklerin ruhuna herhangi bir dinden daha fazla uygun gelmiştir. Türklerin İslamiyeti ancak maddi düşüncelerle, arapların ordularına ve ganimetler getiren fütuhatlarına iştirak fikrile kabul etmiş oldukları nazariyesi artık ancak ilim sahası dışında bahis mevzuu olabilir. Türkistan'ın Arap idaresi altına girmeyen kısımlarında Aral ve Hazar şimali bozkırlarda hür yaşayan, kısmen Buddizm. Manihaizm, Hıristiyanlık ve Musevilik tesirlerine maruz kalan Türkler. Maveraünnehir'de 920 senelerine kadar geçen iki asır zarfında Müslümanlarla müteaddit defalar temasta bulunup. İslamiyetin ve medeniyetinin meziyet ve. nakiselerini uzun zamanlar hür bir surette ve etraflıca incelemek fırsatına malik olmuşlardır. Bir çok zevatın, bir defa İslamiyeti kabul ettikten sonra tekrar irtidad ettiği ve onu bit defa daha kabul eylediği vakitler olmuştur. Bununla beraber Türkler arasına İslamiyetin; Manihaizm. Buddizm ve Şamanizm gibi dinlere az çok uyabilen Şii. Alevilik ve tasavvuf kanallarından girdiği de muhakkaktır. Bazı ülkelerde Türkler İslamiyetin bir mezhebinden diğerine intikal etmişler, mesela şafii ve hanefi gibi mezheblerden hangisinin kendi ihtiyaçlarına daha uygun olup olmadığına göre değiştirmişlerdir. Evvela Şafii mezhebinde olan Taşkend tarafları ahalisinin, bilahara Hanefiliğe geçtiği ve Sultan Mahmud Gaznevi ile Ulcaytu gibi şahsiyetlerin de Hanefilikten Şafiiliğe geçtiği malumdur.

Türklerinr İslamiyeti nihai surette kabul etmeleri, Doğu ve Güneyasya medeniyetleri tesirinden ayrılarak Önasya medeniyetine iltihakı demek idi. Böyle cihanşümul mikyasta cephe ve istikamet değiştirmek, Türk milleti için hayırlı bir iş olmuştur. İslamiyet, yalnız Önasya medeniyetlerine değil aynı zamanda tekmil Batı medeniyetine dayanan bir din olarak orsaya atıldı. Türkistan'ın büyük alimi EL-BİRUNİ, İslam medeniyetini Yunan medeniyetinin devamı addeder ve bu medeniyetin Ortaasya'daki nihai galebesinin insaniyet için hayırlı neticelerini birer birer sayar.

Kendi elile yazılan nüshası Fatih kütüphanesinde bulunan ve hala neşredilmeyen Tahdidu nihayat-i'l-amaidn nam eserinde, İslamiyetin intişarı «sayesinde insanların coğrafi malumatının genişlemesini ve coğrafya ilminin inkişafını bahis mevzuu ederek diyor ki:

«Ben şimdiye kadar Gazne şehrinin coğrafi arzını tayin edebilmiştim; şimdi Allahın yardımı ve velinimetimiz (Mahmud Gaznevi) in himayesi sayesinde onun tulünü de tayin edebildim. Ptolemeus Coğrafyası'nda (Yunanistan'dan uzak olan) mevkilerin tulü ve arzı ancak uzun kulak haberlerine göre tayin edilmiştir. Çünkü bu ülkeler o zamanlarda birbirine düşman milletlerin idaresinde bulunduğundan oralarda serbestçe seyahat kabil değildi. Bazı kavimler - mesela Yahudiler - Allah'a takarrüb maksadiyle yabantı yolcuları tehlikeli ve yanlış yola sevkederler, bazıları - mesela Rumlar - yabancı seyyahları esir edip köle olarak kullanırlar, bazan da bu yolculardan şüphelenerek öldürürler.

Şimdi ise dünya değişti:

İslamiyet dünyanın uzak şarkında Çin hudutlarından uzak garbında İspanya'nın sınırlarına kadar, cenupta Habeşistan'dan Zenc (Afrika) ülkelerinden ve Hindistan'dan şimal-de Türk ve Sakalibe (Fin. Slav ve Bulgar) memleketlerine kadar uzanan tekmil ülkelerde intişar etmiş ve eyvelce birbirine karşı düşmanlık hissi besleyen bütün bu geniş memleketlerde muhtelif milletleri Allah'ın güzel bir yaratışı olan ülfet esasında toplıyabilmiştir. Şimdi bu milletlerin ülkelerinde serbestçe seyahat edebilmek için. ufak tefek serserilerden ve yol hırsızlarından başka, bir mania kalmamıştır; gayrimüslim milletler de artık Müslümanlara müdahane ederek yaşamak mecburiyetindedirler. Şimdi memleketle ve coğrafi mevkiler hakkında doğru malumat elde edinebilmek eski Yunanlılar zamanına nisbetle. çok kolaydır ve vesait sağlamdır. Ptolemeus'un Coğrafyasında bir noktanın şarkında gösterilen diğer bir noktanın, bilakis o mevkiin garbinde olduğu, yahut garpte gösterdiği bir noktanın da şarkta olduğu katiyetle tayin edilebiliyor.»

El-Biruni'nin bu mütaleaları. zamanımızda coğrafya ilmi tarihini yazan Alman alimi PESCHEL'in mütalealarına tamamile uygundur; o da muhtelif milletlerin İslamiyet sayesinde, önce insaniyet tarihinde misli görülmeyen bir şekilde birleşebilmiş olmalarının cihan medeniyetinin ve coğrafya ilminin inkişafı yolundaki faidelerinden bahsetmektedir.

İslamiyetten önce Türkler muhtelif medeniyetlerin tesirleri altında bulunduklarından manen daimi insicamsızlık içinde çırpmıyorlardı. Budizm, Manihaizm, Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi dinlere mensup feodallar, Türk milletinin kuvvetli bir kültür etrafında metin bir devlet olarak teşekkülüne mani oluyorlardı. Türklerin tek dine mensup mütecanis bir millet sıfatile asırlarca yaşayan sağlam devletler kurabilmeleri, İslamiyet devrinde başlamıştır.

7-11 inci asırlarda Arapların idaresi altında Önasya medeniyetinin Ortaasya'yı istilası çok kuvvetli olmasına rağmen, buralarının netice itibari-le İran ve Önasya kavimleri tarafından tamamen İranileştirilmesine müncer olamamış, bilakis bu istila. Türkler ve Moğollar tarafından başlanan yeni bir «vatan istirdadı hareketi»nin gittikçe büyüyen bir inkişafı karşısında durmuş ve Türklere medeniyet ve ideoloji itibarile yeknesaklık vererek onların bu son hareketlerinin müsbet neticeler vermesine sebep olmuştur. 9 uncu asrın ortasında başlayıp 14 üncü asrın sonunda Temür devletinin teşekkülü ile son şeklini alan bu hareketi biz Batı Türkistan'ı İranlılardan geri alma ve orada kati surette yerleşme hareketi diye karakterize edebiliriz.

Bu hareketin umumi hattı şu şekildedir:

Dokuzuncu asırda Moğolistan'da nüfus pek çoğalmıştı. Dokuz Oğuz -Uygurlar idaresinde yaşayan oymaklar bu ülkeye sığamıyordu. Ayni zamanda Yenisey havzasındaki Kırgızlar da çok fazla çoğalmışlardı. Bu Kırgızlar. 840 senesinde Moğolistan'da hüküm süren bir açlıktan istifade ederek, Uygurların kısmı azamini garba, şarki Tiyanşan'daki eski Uygur ülkelerine doğru tazyik edip çıkarabildiler ve kendileri de kısmen oraya gelip yerleştiler. 760 senesinde Yedisu'da hakimiyeti Göktürk (Türgiş) hanlarının elinden gasp eden Karluklar ve onlarla beraber bulunan Oğuzlar. Mavera-ünnehre doğru indiler. Karaşehir (Erk) ve Yıldız taraflarında Yağma ve onlara komşu kabilelere istinad eden Hakanlılar - yukarıda zikri geçen Tentenle ve kardeşleri - bu yeni gelen muhacir kütlelerini kendi idareleri altına alarak çabuk kuvvetlendiler. Bu yeni gelen kabilelerden GARDİZİ'de bilhassa Yabaku oymağı zikredilir, Hakanlılar orta Tiyanşan'ı müte-gallibe Karluk yabguları idaresinden kurtarmakla kalmayıp, Maveraünnehr'deki Bağdad halifesi ümerası idaresi altında bulunan ülkelere de taarruz etmeğe başladılar. İslam orduları Hakanilerden Bilga Bunçur Hakanla 840 senesi sıralarında, Tabgaç (ünvanlı Ogulçak)1 Hanla 893 senesinde muharebelerde bulundular. Biraz sonra bu Hakanlılar, Samanilerle dostane ve normal münasebetler tesis ettiler. Neticede bunlar muhalifleri olan Bud-dist ve Manihaist Uygur hakanlarına karşı vaziyet alarak İslamlarla münasebetlerini gittikçe dostane bir şekle soktular, ve İslamiyeti kabul ettiler. Nihayet 999 senesinde tekmil Maveraünnehri dostları olan Samanilerin elinden aldılar, ki biz bunlara Karahanlılar diyoruz.

Bunların hakimiyeti devrinde Moğolistan ve şimali Çin hududundaki Türk kabilelerinin Batıtürkistan'a doğru inmeleri o kadar sıklaştı, ki bir aralık Karahanlılar kendilerine dehalet eden gayri müslim Türk kabilelerinin çoğalmasında siyasi tehlike görerek Tiyanşan ve Cungarya geçitlerinde onların geçiş yollarını kapatmak tecrübelerinde bulundular, fakat durduramadılar. 910 senesinde şarki Moğolistan ve Mançurya hududunda Hıtayların harekatı başladı. Onlar önce cenuba doğru yürüdüler, Şimali Çin'i aldılar, ve 12 nci asrın ilk nısfında bunların hareketi garp istikametinde inkişaf ederek Batı Türkistan'da Karahıtaylar devletinin teşekkülü ile neticelendi. Bunları Naymanlar takip etti. Bu hareket 13 üncü asrın ilk yarısında Çen-giz ve oğulları zamanında şarki Türk ve Moğol kabilelerinin büyük fütuhat ve yayılma hareketleri şeklini aldı. Merkezi Türkistan'a gelen her gayri müslim Türk - Moğol oymağı az bir zaman zarfında İslamiyeti kabul etti ve oradaki Müslüman - Türk camiasını kuvvetlendirdi.

Bunun böyle olmasının sebebi. Karahanlılar devrinde Doğu ve Batı-türkistan'da bir Türk - İslam kültürü husule gelmiş olması ve bunun Moğol devrinde kuvvetlenerek durdurulmaz bir hızla ilerlemesi ve bunun da Türk - Moğol kültürlerinde medeni ülkelerde yerleşerek kültür ve iktisat sahalarında önderliği de bilfiil kendi ellerine almak arzu ve tehalükünü doğurmasıdır. Şarki Tiyanşan'daki Uyguristan'da Türkçe inkişaf eden Buddist ve Manihaist dini edebiyatiyle müvazi olarak. Karahanlıların memleketinde daha kuvvetli bir İslam-Türk dini edebiyatı vücuda geldi. Bu edebiyat aynı zamanda Uygur ve Arap harflerile yazılmıştır. Karahanlıların Ön Asya'daki Selçuk sultanlarile olan mükatebeleri de Uygur harfleri ile Türkçe icra olunuyordu, Yani Karahanlıların resmi dil ve yazıları Uygur yazılı Türkçe idi. Karahanlılar devrinde Batı Türkistan'a pek çok yeni Türk unsuru gelmesine rağmen, Maveraünnehrin medeni vilayetlerinde ahalinin ekserisi Tacik yani İranlı idi. Ön Asya'nın İslam medeni an'anelerinin Karahanlılar üzerindeki tesiri büyüktü. Kaşgar ve Yarkend gibi halis Türk ülkelerinde bile Türk «yarguçı» lan yerine şer'i «kadı» ların geçmiş olduğu ve bunların kendi kararlarını Arap dilinde yazdıkları, Karahanlılar zamanından kalan vesikalarda görülmektedir. Horezmde ise, eski İrani Horezm dili Türkçe ile beraber konuşma lisanı idi. Horezmşahlar, resmi muamelelerinde Farsça yahut Arapça kullanmışlardır; bunlarda Türkçenin resmi dil olarak kullanıldığını gösteren bir kayda tesadüf olunmamıştır. Batı Türkistan'da yerleşen Moğollar ise, İslamiyeti kabul etmekle beraber, İslam medeni tesirine pek girmediler, Moğollar Maveraünnehir'deki Tacik ahalinin pek çoğunu Doğu Türkistan ve şimali Çin taraflarına hicret ettirdiler. Horezmlileri de kısmen katliamlara uğrattılar ve dağıttılar.

Neticede Horezmde 14 üncü asırda eski İrani horezmceyi bilen kalmadı. Daha 12-13 üncü asırlarda eski dini kitaplarda horezmce olarak yazılmış olan cümleleri, 14 üncü asırda Türkçe yahut Farsça izah etmek icap etti. 14 üncü asırda Ho-rezmde iş dili ancak Türkçe idi. Çu havzasındaki medeni Türk şehirleri, Karluk, Çiğil, Tukhsı, Argu gibi medeni yahut yarı medeni Türk kabileleri, bu ülkeyi göçebe Moğol ve Türk aşiretlerine terkederek Maveraünnehrin medeni vilayetlerine göçtüler. Vaktiyle kuvvetli bir camia olan Karluk, Çiğil ve Tukhsılar daha 12-13 üncü asırlarda ortadan kaybolup, Çu ve Talaş havzalarında yeni oymaklar yerleşmişti. Maveraünnehr'de yerleşen Barlas, Çalayır. Sulduz, Arlat, Bisuut gibi evvelce Moğolca konuştukları anlaşılan kabileler ve Moğollaşmış Uygurlardan ibaret olan Uyratlar, 14 üncü asırda artık tamamile Türkleşmiş bulunuyorlardı. Doğu Türkistan'da hakim Moğol oymaklarından Duğlat. Barlas. Çuras gibi aşiretler, keza Horezm ve Altın Orda taraflarına gelip yerleşen Kıyat, Mangıt, Kongart, Kincges, Nüküz vesaire aşiretler 14 üncü asırda kamilen Türkçe konuşuyorlardı. Bunların pek çoğu daha o zaman medeni şehir ve köy hayatına geçtiler. Arapların Maveraünnehr'deki bakiyeleri bile Türkleştiler.

Temür devrinde, Batı Türkistan'daki Türklerin medeni hayata geçmesi ve memleketin Türkleşmesi dev adımlarile ilerledi. Temür Semerkand cenubunda Hayrabad ve Semerkand ile Cizak arasında açtığı diğer bir Hayra-bad (şimdi Tüye - Tartar) adındaki muazzam kanallarla önceleri hali ve çorak olan sahaları ihya ve onları Türk oymaklariyle iskan etti. Bunlar arasında bilhassa Belgüüt uruğu Temürün vakfiyelerinde zikredilmiştir. Bu yeni sulama ve iskan sahalarında tesis ettiği kasabaları İslam aleminin Bağdad, Dimeşk, Mısır, Şiraz ve Sultaniye gibi paytahtlarının isimlerile tesmiye etti. Temürün bu İska ve iskan işlerinin vüsati, kendisi ve oğulları zamanından kalan vakıf vesikalarından anlaşılmaktadır. (Bu vakfiyelerin bir kısmı meçhul birisi tarafından Fasıl al-Hitab ismi altında toplanan vesaik mecmuasında bulunmaktadır, ki bunun yegane nüshası Kabil Umumi Kütüphanesinde bulunmaktadır. Temür zamanında Miyankal (eski Sogd-ı-kelan) vs eski Çaganyan, Khuttçlan, Tokharistan, Badakhşan, Balh taraflarında yeni açılan arıklarda Türk oymaklarının henüz aşiret teşkilatını muhafaza ederek yerleşmiş olduklarını görüyoruz.

Moğollar ve Temürlüler zamanmda Maveraünnehrin ve Horasan'ın Türkleşmesinin ne derecede muazzam bir iş olduğunu anlamak için şu noktaya dikkat etmek kafi gelir:

onuncu asrın İstahkri ve Muqaddasi gibi coğrafyacılarının ve Selçukiler zamanındaki Sam'ani'nin, hatta Horezmşahlar zamanında Maveraünnehir ve Horezmde bulunan Yakut Hamavi'nin eserlerinden ve yerli kaynaklarda bu ülkelerden yüzlerce şehir, kasaba ve köy isimleri naklolunur. Bunların hemen hepsi Farsça ve Sogdca'dır. Zerefşan havzasında Sagırç, aferinkend, Kümiçkend gibi evvelce Türk kasabaları olduğu malum olan kasabaların ahalisi bile Türkçeyi unutarak Farsça, tacikçe konuşmuşlardı. Buhara'nın şimal ve şimali şarkisinde zamanımızda 31 kadar «Khallukh» yani «Karluk» köyü vardır, Ekserisi bugün Farsça konuşmakta olan bu Türkler, anlaşılan Samaniler ve Karahanlılar zamanında Farslaşmış olacaklardır. İşte böylece Farslaşmış olan eski yerleşik Türk sahaları Moğollar ve Temürlüler çağında tekrar Türklüğe kavuşmuş oldular.

Horasan taraflarında önce Balkhan. Yazar, Tak-Hisar; Şıbırgan, And-khoy gibi bazı çöl kenarlarından başka yerlerde Türk köyü görülmüyordu. Selçuklular ve Horezmşahlar zamanında Balh, Badgis ve Merv tarafları kamilen İranlı Tacik ahali ile meskundu; köylü ve şehirli hayatına geçen her Türk camiası bir kaç batın dahilinde bunların arasında Farslılaşıyordu. Hatta Curcan taraflarında İslamiyetten önce Sul Türklerinin oturduğu Türk sahası da İranlılar tarafından yutulmuştu. 12nci asırda vaziyet böyle idi. 13-14 üncü asırlarda yapılan cezri ameliyat neticesinde 15 inci asırda artık Maveraünnehrin ve şimali Horasan ile Horezmin ahalisi ekseriyet itibarile ve bu ülkelerin bir çok vilayetlerinde kamilen Türk oldu.

Etnik manasile İranlı olan Tacikler ancak Batı Türkistan'ın dağlık mıntakasında kendi milliyetlerini muhafaza edebildiler. Buhara, Semerkand ve Ferganenin asırlardan beri etnik itibarile Türk ve İran halitası olan şehir ve kasabalarının bazılarında Farsça konuşan münevver tabakanın tesirile. Fars edebiyatı ve Medreseler vasıtasile dil hususunda İran ananatı muhafaza edildi ise de (mesela Buhara, Semerkand ve Hocend şehirlerinde), etnik itibari-le bu gibi şehirlerin ahalisi «asırlar zarfında tedricen tacikleşen Türk ekseriyeti» şeklini aldı [84]. Şimali Horasan'ın Moğollar devrinde tamamen Türkleşen Merv, Nesa, Ebivcrd, Serakhs, Mehene vesaire şehirleri gibi, He-rat şehrinin de Moğol hakimiyetinin ilk devrinde İranlı ahalisi katil ve kısmen de Doğu Türkistan'a ve Uyguristan'a tehcir edildikten sonra, 13 üncü asrın ikinci nısfında Türk ve İranlılardan müteşekkil bir halita ile iskan edilmek suretile tekrar ihya edilmiştir ve şehrin yeniden imarı Karlık isminde bir Uygur beğine ve oğluna havale olunmuştu [85]. Temürlüler zamanında bu şehir ciddi surette Türkleşme yoluna girmişti; ancak ahalisinin Türk unsuru Safeviler tarafından Iraklı - Acem ve Azerbaycan'a ve Özbekler tarafından da Maveraünnehre sevkedildikten sonra tekrar bir Tacik şehri şeklini alabildi.

Moğol hakimiyetinin ilk devrinde Türkistan'ın şimal kısımlarında, Yedisu'da, yaşayabilen Hıristiyanlık ve Buddizm de, Temür zamanında tamamen ortadan kaldırıldı.
Moğollar bilhassa Temür ve oğulları devrinde Uygur ve Arap hurufatile yazılan Türk edebiyatı, Türk tarihinde o güne kadar misli görülmiyen büyük milli medeni hareket şeklinde inkişaf etti. Bütün bu hareket mebdeini - yukarıda anlattığım gibi - Karahanlılar zamanında başlıyan büyük İslam - Türk milli kültür hareketinden alıyor. O zamandan kalan başlıca eser 1070 de Balasagunlu Yusuf Has Hacib tarafından Kaşgar hükümdarı Harun Buğra Ebu - Ali Hasan Hanın ismine telif olunmuş Kutadgu Bilik kitabıdır. Bize bunun Uygur ve Arap harfleriyle yazılan nüshaları vasıl olmuştur. Türk hükümdarlarınca ideal devlet idare sistemi ne olduğundan bahseden bu büyük eserin mevzuu''-Fergane nüshasının mukaddemesinden anlaşıldığına göre - daha önce «İranlılarca Şehnamc-i Türki, Turanlılarca Kutadgu Bilik tesmiye edilirmiş. Yani «Kutadgu (qut edgü, yani mesut edici) biliğ» ismi Cengiz Hana nisbet edilen devlet idare felsefesine, nasihatlere ait esere de itlak olunmuştur. Yusuf Has Hacib, kitabına Kutadgu Bilik is-mini kendisi verdiğini kaydetmişse de mukaddemesinden anlaşıldığına göre devletçiliğe ait «Şehname-i Türki» 1er ondan önce de mevcut bulunmuştur. Yalnız bu zat bu eseri yeni bir şekilde tasnif etmiş olsa gerektir.

BARTHOLD eserlerinde Kutadgu Biliği; bu mevzua dair İraniler tarafından yazılan eserlerle karşılaştırarak, münderecat itibariyle içi boş bir eser olarak tavsif etmiş. Dr. OTTO ALBERTS de bu eseri ARİSTO felsefesinin İBN SİNA vasıtasiyle şarktaki bir tezahürü olarak anlatmak istemiş iseler de, eserde Nasireddin Tusi'de de aksettirilen Türk dörtlü devlet teşkilatının müellifin zamanında yaşıyan devlet idare sistemine göre tavsifi bahis mevzuu olduğu; İlbeği'nin, sarayları, emlaki olmayıp zahidane bir hayat yaşaması, yani eski Argimpay İlbek'leri gibi bir hayat geçirmesi icap ettiğine dair, devletçilik idealini temsil eden Aytoldı'nın ağzından söylenen sözlerle, keza memleketteki yüksek ve küçük rütbe sahipleri, memurlar hakkında verilen teferruatla sabit olmuştur. Bunu ben İbn Fadlan'a ait tetkikatımda misallerle anlatmışımdır. Bundan maada bu eserde Tunga Alp Er gibi eski Türk hükümdarlarından naklolunan sözler de, W. RADLOFF tarafından bu ismi «yüksek kuvvetli kahraman» diyerek tercüme edip şahıs ismi değilmiş gibi göstermesi yüzünden, eser sırf allegorik tiplerin ağzından söylenmiş ve hayatla alakası olmıyan mevzua ait bir tasnifmiş gibi telakki edilmiştir. Yoksa Kutadgu Biliğ baştan sonuna kadar Türk devlet idealini aksettirmiş ve .bunun ne Acem ve ne de Aristo gibi Yunan nümuneleri ile alış verişi yoktur. Bugüne kadar hayatla münasebeti olmıyan bir eser telakki olunan Kutadgu Biliğin hayatın ta kendisini ve Türk ideal devletçilik fikirlerini aksettirdiği hususunu teferruatı ile aydınlatmak kültür tarihimizin başlıca mevzularından birini teşkil eder. Kutadgu Biliğin parçaları, muahhar Çağatayca edebi eserlerde olduğu gibi, 1909 da Yayık (Ural) nehri havzasında eski Saraycık harabesinde bulunan bir çömlek parçasında da vecizeler kabilinden nakledilmiştir. Çengiz Hanın Kutadgu Biliği ise Önasya'daki Çengizliler ve onların halefleri olan Calayır beğlerinin de elinde bulunmuştur. Fakat eserin nüshası bize vasıl olmamıştır.

Karahanlılar zamanında vücude getirilen diğer mühim eser de Mahmud Kaşgari'nin 1077 de tasnif ettiği Türkçe-Arapça lügat kitabı Divanü lügat it-Türk'dür. Aslen Barsganlı olan müellif üç cilt teşkil eden eserinde zengin Türkçe lügat şeklinde bilhassa Kaşgar Hakani- Türkçesini, Çiğilce ve Oğuzcayı önümüzde canlandırmış, ve bundan başka da Bizans hududundan Çin hududuna kadar uzayan Türk illerindeki müteaddit kabilelerin lehçelerinden nümuneler vermiş. Türk ilinin coğrafyasına, Türk etnografyasına, Türk iktisadi ve içtimai hayatına, eski Türklerin akidelerine ait paha biçilmez kıymette malumat bırakmıştır. Eserde eski Türk sav'ları, keza bize vasıl olmıyan edebi eserlerden, eski destanlardan ve halk edebiyatından, hatta Arap edebiyatına takliden vücude getirilen şiirlerden nümuneler verilmiştir. Kültür tarihimizin en büyük kaynaklarından biri olmak itibariyle Mahmud Kaşgari'nin eseri ancak Göktürk yazıtlariyle ve kendisinden sonra gelenlerden Ali Şir Nevai ve Katip Çelebi gibi Türk büyüklerinin eserleriyle bir sıraya konulabilir.

Daha Mahmud Kaşgari zamanında Horezmde doğmuş olan diğer bir Türk alimi ve İslam aleminin büyük fakihi Mahmud Zemakhşeri (öl. 1134) kendi vatandaşlarına Arap dilini ve edebiyatını öğretmek maksadiyle yazdığı Mukaddime ül edeb nam eseri de Moğol çağından önce Türkistan'da vücude getirilen başlıca eserlerden biridir. Eser. Arap dilini muhtelit hayat sahalarına göre taksim ederek öğretmek gayesiyle, yani muayyen bir sistemle yazılmış olduğundan bu dilin bütün hayat ve fikir hayatı sahalarına ait kelime ve ıstılahlarını ihtiva etmektedir. Müellif bunu Farsça ile beraber Türkçe ve Horezm dilinde izah etmiş olduğundan Arapça kültür ıstılahlarının Türkçe mukabillerini bilmecburiye eserine koymuştur. Bu bakımdan Zemakhşeri'nin eseri Mahmut Kaşgari'nin eserini bir çok hususlarda tamamlamaktadır. Eser, Türk ümera ve hanları evladı için olduğu gibi, Moğol hanları evladı için de bir ders kitabı olduğundan muahharen buna Türkçenin yanında bir Moğolca glossar da ilave edilmiştir. Bu itibarla Mahmud Zemakhşeri'nin eseri de Türk Horezm ve Moğol dilleri tarihini öğrenmek için eşsiz bir hazinedir.

Kaynakça
Kitap: UMUMİ TÜRK TARİHİNE GİRİŞ
Yazar: A. ZEKİ VELİDİ TOGAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: İSLAM ÇAĞINDA TÜRKLERİN YÜKSELİŞ DEVRİNİN UMUMİ VASFI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Ara 2010, 02:54

Moğollar devrinde tekmil Türk illerinde resmi dil 15 inci asrın sonuna kadar Arapdan çok Uygur harfleriyle yazılan Türkçe oldu. Bu zamandan Çağatay ve Coçı Ulusları hanlarına ait ferman (yarlıg) 1ar ile beraber bir çok edebi eserler de yadigar kalmıştır. Moğol hanlarının komşu devletlerle muhaberelerinde de Uygurca kullanılmıştır. Ön Asya'da İlhanlılar devrindeki Uygurca yazılardan ileride bahsolunacaktır. Mısır Memlukları bile yanlarında Uygurca bilen tercümanlar bulundurmuşlar ve Kutadgu Biliği Arap harfleriyle yazdırmışlardır. Temür Bek Suriye'de iken müverrih İbn Khaldun'dan Septe Boğazı taraflarının coğrafyasına ait ifadeler almış ve bunlardan bizzat istifade edebilmek için bu yazıları, bu müverrihin tabirince, «Moğolca»ya yani Uygurca yazılı Türkçeye naklettirmişti. Temür'ün Fransa kiralı VI. ncı Charles'e yazdığı mektubu Farsça, Mısır Memluklerine yazdığı mektuplarından bazıları Uygurca ve bazıları da Arapça yazılmıştır. Bunun gibi Temür cenubi Altay'da Kaba nam yerde rekzettiği taşlara yazdırdığı kitabesini Arapça Deşti-Kıpçak seferinde Sırderya'nın şimalinde Ulutav dağları tepesinde rekzettirdiği heykelin yazısını da Uygurca yazdırmıştır.

Temür. Türk dil ve edebiyatına ayrıca önem vermiştir. Kendisinin en yakın ve en büyük arkadaşı ve erkanıharp reisi demek olan «tuvaçılar beği» ve seferleri esnasmda Semerkand'da naibi ve oğullarının baş mürebbisi olan Emir Seyfeddin Nüküz zamanının başlıca Türk şairi olmuştur. Keza Se-merkand'da Temür'e halef olan torunu Halil Mirza da bir Türk şairi idi. Kendisinin bazı şiirleri bize kadar gelmiştir. Temür'ün diğer büyük generali Arslan Hoca Tarhan'ın da Türkçe şiirleri vardır. Bu zevat, «Kaşgari'nin» tesmiye ettikleri eski Hakanı - Uygur edebi dilinden biraz farklı olarak Batı Türkistan Türk şivesiyle yazmışlardır. Temür'ün bütün seferleri Uygur va-kanüvisleri tarafından Uygurca yazılmış, sonra hülasa edilerek Farsçaya nakledilerek nüshaları bize kadar gelen Temür tarihleri vücude getirilmiştir. Tarihlerde Tarihi Hani tesmiye edilen bu Türkçe eserlerden Tarih-i Yasa ismini taşıyan bir nüshası 1920 senesine kadar Buhara'da emirin sarayında bulunmuş ve mezkur senenin ihtilallerinde kaybolmuştur. Maamafih bu gibi Uygur kroniklerinden birisinin yakın zamanlarda Türkistan'da meydana çıkarılmış olduğu da öğrenilmiştir. Doğu Türkistan'da Türkçeye çevrilerek kısmen Uygurca yazılmış olan bir Cuveyni tarihi tercümesi de mevcuttur.

Zamanımızın Türk münevver muhitinde üç büyük Avrupa dilini bilmek ne kadar ehemmiyetli ise, 14-15 inci asır Türk münevverleri için de Farsça ve Arapça öğrenmek ayni ehemmiyeti haizdi. Avrupa klasikleri, mesela Goethe, Victor Hugo, Shakespeare, bizim muasır Türk münevverleri muhitinde ne ise 15 inci asır Türk münevverleri nazarında Firdevsi, Nizami, Husrev Dihlevi gibi iran Klasik şairleri ayni kıymeti 'haiz idiler. Türkçe bir milli edebiyat vücude getirilmesi bu İran klasiklerinin şaheserler tipinde Türkçe eserler vücude getirmek şeklinde tasavvur edilirdi. Böyle eserler vücude getirildi. Ortaasya 'Türklüğündeki bu milli faaliyetin merkezi şahsiyeti, Herattaki Temürlülerin büyük beylerinden olan aslen Uygur Alişir Nevayi (1441 -1501) olmuştur.

Alişir zikri geçen Acem şairlerinin de yazdığı mevzular üzerinde ceman 64000 mısra tutan beş büyük manzum eser. bir de 55000 mısradan ibaret Türkçe lirik şiirler külliyatı, tasavvuf ve edebiyat tarihine ait ayrı mensur ve manzum eserler ve dostlarına ait hatıralar bırakmıştır. Eserlerini pek okumadan hüküm veren bazı müsteşrikler (o cümleden Fransız müsteşriki E. BLOCHET) Alişiri Acem şairlerinin sade taklitçisi olarak tanıtmışsa da, son zamanlarda - bilhassa Rus müsteşriki BERTELS tarafından Nevayi'nin ayrı eserlerine ait tetkiklerde ve tarafımdan İslam Ansiklopedisi'nin Türkçe neşrinde yazılan «Alişir» maddesinde - bu şairin Acem ve İslam edebi mevzularını ancak bir çerçeve olarak kullanıp bunları Türk hayatından levhalarla doldurduğu meydana çıkarılmıştır.

Alişir bu motivlerden bazılarını mesela Ferhad u Şirin romanını Horezm ve Hoten Türklerinin ve Çinlilerin hayatından alınan bir roman şekline sokmuş, ve kendisi bu nevi eserleri ve divanı sayesinde bütün Türkler arasında bir genel milli şair olarak tanınmış olduğunu da bu Ferhad ve Şirin'in sonunda şu cümlelerle anlatmıştır:

«Türk ulusu ister bir kabile, isterse yüz ve bin kabile olsun, bunun hepsi muhakkak, ki benimdir. Ben, hiç ordu sevketmeden, Çin ülkesinden Horasan'a kadar uzanan yerlerdeki tekmil Türkleri kendi fermanım altına aldım. Yalnız Horasan (Türkü) değil Şiraz ve Tebriz (Azerbaycan) Türkünün devrini dahi benim kalemim, şeker döken bir şekilde tatlı kalmıştır. Benim sözüme Türk milleti gönlünü vermiştir, yalnız gönlünü değil canını dahi vermiştir; yalnız Türk değil Türkmenler de benim sözüme gönlünü ve canını vermiştir. Ben bu (Türk) illerini zaptetmek için bir ferman göndermiş değilim, ben ancak bir Divan, (yani şiirler mecmuası) gönderdim. Bu Divan, bu memleketi öyle zaptedebildi, ki hiçbir hükümdarın «divan» ı ve defterleri bu şekilde zapt ve tanzim edemez».

Alişir, İskender romanına ait eserini de Türk tarihine ait levhalarla doldurmuş ve bütün eserlerini - ileride bahsedeceğimiz veçhile - Türk ressamları tarafından yapılan minyatürlerle süsliyerek Türk kültür hayatının şaheserleri şekline sokmuştur.

Alişir bu eserinde rüyasında görmüş olduğunu anlattığı İskender'in kendisine «Ben dünya imparatoru İskender isem, sen de Türk dilinin Sahip kıranı(yani Temürü)'sın» diye tebşir ettiğini de şu şekilde şairane ifade etmiştir:

«Hak Taala sana karşı çok lutufkardır, zira Türk dilini cihanda payidar etmiş ve bu dilde şiir söylemek umumun (halkın) işi olduktan beri muhakkak ki senin gibi (bir Türk şairini) daha halketmemiştir:

O (Tanrı), Türk ülkelerini senin hissen olarak yazmış, onların bir iradeye tabi tek parça olmasını ta ezelden nasip etmiş ve seni bu Türk ülkesinin, süngü yerine kalem, kılıç yerine söz kullanan bir merzübanı (ülke muhafızı) olarak tayin etmiştir, ta sen bu memleketin bir kahramanı ve bu milletin talihi yaver olan rehberi Sahib Kıranı olasın», Eserlerini Horasan'da yazan Alişir Nevayi'nin dilinde Farsça'nın tesiri eski Uygurca'daki yabancı tesirine nisbeten çok büyüktür. Maamafih onun eserleri o zamanın Türk aristokrasi muhitinin fikir ve telakkilerini ve hayatlarını canlı olarak tebarüz ettiren ilk muntazam eserler olduğu gibi, Türkçe kelime zenginliği itibariyle de büyük bir hazinedir. Bu yüzdendir, ki Alişir'in eserleri için mahsus lügat kitapları yazılmıştır. Türk dilini Farsça ile mukayeseye tahsis ettiği eserinde Alişir Türk dilinin Farsçaya nazaran faikiyetini bir büyük Türk milliyetçisi sıfatiyle anlatmıştır.

Karahanlılar zamanından Buhara, Rabatı-Melik, Özgend, Kaşgar, Balasagun (Burana) ve Talaş (Evliyaata) gibi yerlerde, Selçuklulardan Merv'de, Gaznçlilerden Gazne'de, Horezmşahlardan Ürgenç'te bazı sanat ve mimar eserleri yadigar kalmıştır; fakat Moğollar devrinde Türk bozkırlarında Karakurum, Saray, Ökek, Saraycık gibi şehirler vücude getirildi. Buhara, Semerkand, Keş, Meşhed, Anau, Herat, Balh, Ürgenç, Yese (Yası), Sabran, Sıgnak, Kök-Kesene (Barçmlıg-Kent) ve Bulgar gibi eski şehirlerde Moğollar çağında vücude getirilen asar ve binalar, tarihimizin en güzel milli abideleri olarak bize vasıl olmuşlardır. Hele Meşhed, Anau, Herat, Semerkand, Keş ve Yese'deki Temür ve oğulları devrine ait camiler, medrese ve türbeler, Semerkand'de Guri-emir, Bibi Hanım, ve Şahzinde, Meşhed'de Gevherşad camii ve Keş'de Aksaray umumiyetle Türklerin anayurdundaki en büyük milli mefharelerini teşkil ederler.

Bu zamandan miras kalan en büyük Türk mefharelerinden biri de Temürlüler devrinde vücude getirilen minyatür ve tezhip işlerile sair nefis sanat eserleridir. Bu sahada bilhassa 15 inci asırda Temürün torunu Baysunkur Mirza'nın.

Sultan Hüseyin Baykara ve onun arkadaşı şair Alişir Nevayi'nin kütüphanelerinde yaşatılan resim akademilerinde:

Nakkaş Giyaseddin, Halil Mirza, Kasım Ali, Behzad, Hacı Muhammed Nakkaş ve Mahmud Müzehhib gibiler tarafından işlenen resimler zikredilmek icap eder. Bu sanatkarların vücude getirdikleri şaheserlerden Firdevsi Şahnamesi'nin Tahran'da Gülüstan müzesinde bulunan Baysunkur nüshasındaki Nakkaş Halil'in resimlerini, Paris Milli Kütüphanesinde bulunan Alişir Nevayi külliyatına ve Hamse-i Nizami'ye Mahmud Müzehhib tarafından keza Oksford'da Bodlean kütüphanesinde bulunan Hamse-i Nevayi'ye ressam Kasım Ali tarafmdan (Ali-şir'in iştirakile) yapılan resimleri, Topkapı sarayında, Evkafta ve Yddız Kü-tüphanesinde Alişir ve Nizami'nin eserlerinin musavver nüshalarındaki resimleri ayrıca kaydetmeliyiz.

İsimlerini zikrettiğimiz bu nakkaşların, Behzad'dan başkasının, menşe itibariyle Türk olduğu sabittir, Aralarında en büyüklerinden olan Beh-zad'ın menşei hakkmda bir kayda tesadüf olunmuyor. Yalnız bu zatın SA-KİSİAN ve diğer sanat tarihçileri tarafmdan neşrolunan portresi tamamiyle Türk tipini gösteriyor ve mepşe itibarile Acem olduğu malum olan şair Hatifi'nin yine o zaman yapılan ve ayni Sakisian'ın eserinde neşrolunan portresinden tamamiyle farklıdır. Behzad kendisi, Türk şairi Ali Şir Nevai'nin yanında ve sarayında terbiye edilerek yetişen bir sanatkar olduğu gibi, şakirdi ve halifesi olan Heratlı nakkaş Derviş Muhammed'in de menşe itibariyle Türk olduğu menbalarda tasrih edilmiştir. Bundan başka, ressam Teb-rizli Sadıki Kitabdar'ın üstadı olan Tebrizli Türk Muzaffer Ali Nakkaş'ın Behzad'ın yeğeni (hoherzadesi) olduğu mezkur Sadıki Kitabdar'ın eserinden öğrenilmektedir. Böylece, Behzad'ın menşei hakkmda kitaplarda sarih bir kayda tesadüf olunmadığı halde, kendisinin Türk muhitinde yetişmiş, Türk ressamları yetiştirmiş ve akrabalarının da Türk olduğu sabittir. Eserlerinde hep Türk hayatını, Türk yaylalarını tam bir Türk ruhile tersim ederek canlandıran ve hakiki Acem hayatını tebarüz ettirmek üzere hiçbir eser bırakmıyan bu zatı, menşe itibariyle Acem saymak için ortada hiçbir delil yoktur. Temürlüler zamanında inkişaf eden ressamlığın esas üstadları, Temür'ün yanında çalışan ve Uygur olduğu zannolunan üstad Günk ile Tebrizli bir Türk olan Abdülhay Musavvir'dir. Her ikisi için de esas nümune, Çin sanatı ile Temür'den önceki Moğollar zamanında vücude getirilen eserler olmuştur.
İslam devrinde Türklerden yetişen büyük ilim adamlarım da ayrıca zikretmedir geçemeyiz .Filhakika bu devirde Türklerden mühim ilim adamları yetişmiyor.

Bunlardan:

felsefe sahasında Abu-Nasr Farabi (öl. 950) lügat ve edebiyatta Mahmud Kaşgari. İsmail-al Farabi (öl. 1002), İbrahim al-Suli (öl.1157) ve Ebu-Bekır al-Suli (öl. 946), Feth bn Hakan bn Gartuç (öl. 861), dini ilimlerde Ebu-Bekr al-Kaffal al-Şasi, Mahmud Zemakhşari (öl. 1143) ve Muhammad Şehristani (1153), tarihte Mahmud bn Arslan al-Horezmi (11 inci asır), Şemseddin Dhahabi (öl. 1348), riyaziyatta Biçur oğulları, İbn Türk al-Khuttali, Muhammed El-Biruni, Turagay Uluğ-Bek en büyükleridir.

Bunlardan bizim methal.mahiyetinde olan bu derslerimizde dahi üzerlerinde ayrıca durulması icap eden iki şahıs:

El-Biruni ile Ulug Bektir.

El-Biruni (973- 1051), yalnız İslam aleminin değil, bütün dünyanın ortaçağlarda yetişmiş en büyük ilim simalarından biridir. İlim tarihinde mesela G. SARTON'un eserinde 11 inci asrın ilk yarısı «El-Biruni devri» tesmiye edilmektedir. En çok riyaziyat ve tabiat ilimleriyle meşgul olmuş, fakat en büyük keşifleri, bu sahalarla beraber, coğrafyaya ve kültür tarihine ait bulunmaktadır. İlmi mesaisinde Horezm'deki Irak-oğullariyle Memunilerin, Gazne'de Sultan Mahmud'la oğlu Sultan Mesud'un geniş himayelerini gören ve her üç paytahtta da saraya mensup olan El-Biruni, zamanının İslam ve gayrimüslim ilim ehilleriyle geniş mikyasta işbirliği yaparak, kendisini o çağın en yüksek ilim merkezi ve mihveri haline getirebilmiştir. Böylece o, Horezm'de Kat şehrinin tülünü tayinde, Bağdad'ın büyük riyazisi Ebu'l-Vafa ile, işbirliği etmiş, sonra da Kat ile Gazne'yi mebde' tutarak meyli-külli rasatları yapmış ve' miladi 1000 senesine ait muasır hesapların hemen hemen aynini bulmuş olup; bu tetkikatının neticesi olarak Geodsie (mesaha) ilminin esaslarını Avrupa'dan tam 8 asır evvel kurmuştur.

El-Biruni, coğrafi malumat toplarken Arap, Süryani ve Yunan menbalarından başka Gazne'ye gelen Çin (Kıta) ve Uygur elçilerinin, Hindistan'a Mozambek'den, Cava ve Malay adaları aleminden geçerek Çin'den gelen tüccarların ifadelerini de alarak, Büyük Okyanus'un Yarasun tesmiye ettiği Ümit-burnundaki ceryanlarından, bizde kış olurken cenubi Afrika'da yaz olup meyveler yetiştiğinden, şimali garpte Atlantik Denizi, Şarki- Boğaz, (Al-Madiq al-şarqi) tesmiye ettiği Bering boğazından bile bahsetmiş; tetkikatında Aristo'nun Geocentrizm nazariyatını şüphe altına alarak mütalealar-da bulunmuş, arkadaşı Ebu Sehl ile birlikte kürei arzın sükun yahut hareketi mevzuu üzerine bir risale yazmış, fakat bu risale maalesef bize kadar gelmemiştir. El-Biruni, bir aralık Horezm ile Cürcan arasında Oğuzlar bölge-sindeki bozkırlarda arzın kutrunu tayin maksadiyle kurduğu rasat ameliyatında, vesaitsizlikten dolayı, muvaffak olamamışsa da Gazneli Mahmud'un himayesinde Hindistan'da Nendene şehri yanında yaptığı rasatları neticesinde bu mesaisini de ikmal edebilmiştir, tabüvat sahasındaki tetkikatında sıcak ve soğuk sular arasındaki siklet farkını 0,041677 olarak tayine muvaffak olacak derecede inceliklere vasıl olduğu gibi, dağlarda ve çöllerde yerin tabakaları üzerinde taharriyatta bulunarak ta geoloji'ye ait tamamiyle muasır alimlerinkine benzer fikirler ortaya atmış ve bu bilgilerin tarih ilmine tatbik etmesini bile anlamıştır. El-Biruni madeniyat, nebatat ve eczacılığa dair tetkikatında, bu sahalara ait kıymettar bilgiler, zamanında malum yeraltı servetleri ve cevahir hakkındaki malumat ile beraber, etnografyaya, milletlerin kültür tarihine ve lisaniyata ait baha biçilmez malumat vermiş, Hindistan'ın eski medeniyeti, fikir, din ve felsefesi tarihi için zamanımızdaki ilim erbabının elinden düşmez kıymettar eser bırakmıştır. El-Biruni, alfabe meselesinde dahi Avrupalıların kullandığı münferit harfli alfabeyi Arap yazısına tercih ederek mütalealarda bulunmuştur.

El-Biruni, Kat Horezmşahı Muhammed bn Ahmed bn Irak 995 de öldürülünce «dünya mansablarını terk ederek» kendisini ilme hasrettiğini söylemiştir, ki bununla bu Horezmşahın nezdinde yüksek bir mevki ihraz ettiğini anlatmış oluyor. Bundan sonra o, Cürcaniye Horezmşahı Memnun bn Memnun'un nezdinde de müşavir ve vezir payesinde bulunmuştur. Gazneli Mahmud'un nezdinde dahi mevkii büyük olmuş ve devletin hazneleri, sultanın mücevheratı onun idaresinde bulunmuştur. Horasan'da bazı yeraltı su yolları El-Biruni'nin eseri olarak zikredilmektedir. Bunları o, siyasi nüfuzundan çok, bir mühendis olarak inşa etmiş görünüyor. İlk Selçukluların hayatına ait çok kıymettar malumatı ihtiva eden bir «Horezm tarihi» yazmış ise de, bu eser bugüne kadar bulunmamış, yalnız Ebu'l-Fadl el-Beyhaki'nin Gazneliler tarihinde bulunan bazı fasılları bize kadar gelebilmiştir.

Son zamanlara kadar mutaassıp bir acem milliyetçisi telakki olunan El-Biruni, Hindlilerin Patancel kitabını sanskritçeden tercüme ederken, bu eserini:

«dünyada insanların himmet ve içtihatları muhteliftir ve cihanın nizamı da bu içtihatların tenevvüü ile ka'imdir» sözleriyle başlıyarak anlattığı gibi, taassuplardan uzak bulunmuş, ve muhtelif milletlerin din ve fikirlerine, ferdlerin içtihadlarına hürmet etmiştir. Kendisinin acem olduğu hakkındaki mütaleaların yalanlığı da kendi sözleriyle sabittir. Saydana ismindeki eserinde Arapça ile Farsça'yı iki yabancı dil sıfatiyle sonradan öğrenmiş olduğundan, yazarken her iki dilde müşkülat çektiğini, kendi ana dilinin ilmi eserler yazmaya müsaid olmadığını söylemiştir. Horezmlileri ken-di eserlerinde «farsi ağacının bir dalı» diye tesmiye ettiğinden, Farsça Horezmlilerce hemen kendi dilleri telakki olunduğundan, El-Biruni'ain Farsçaya Arapçaya olduğu kadar yabancı olan ana dilinin Horezmce olmadığı da anlaşılır.

Diğer taraftan El-Biruni, Sırderya havzasındaki Sütkent'li bir Türkmen tabibinin mumyalarından bahsederken bunu, çocukluğunda olduğu gibi gençliğinde de gördüğünü ve onun söylediği sözlerin:

«o böyle söyledi» diyerek Türkmenceyi daha çocukluğunda bilen birisi sıfatiyle anlatmıştır. Kendisi bir şiirinde, babasının avamdan birisi, annesinin de odun taşıyan bir kadın olduğunu zikrettiği gibi Yakut Hamevi de, El-Biruni Horezm payitahtına taşradan geldiği için kendisine Biruni yani «taşralı» denildiğini kaydetmiştir, El-Biruni, rasad işleri için bir aralık Dehistan (şimdi Türkmenistan - İran hududundaki Meşhedi Misriyan) ile «Oğuz Türkleri ülkesi» arasındaki bir mevkii seçerek orada çalıştığını, fakat vesait yokluğundan bu rasad mevkiini terkettiğini zikretmiştir. Kendisi Türk olmıyan birisinin göçebe Oğuz Türkleri arasına gidip rasad tetkikatında bulunması, bence muhtemel görünmüyor.

Bundan maada, El-Biruni eserlerinde Türk tarihine ve etnografyasına ait malumat naklederken. Türkçe isimleri adeta kendisine has bir Türk şivesiyle yazmaktadır (q yerine kh, g yerine gh istimali, şark Türkçesindeki g'lerin y'lere tahvili), ki bunların Horezm Türk ve Peçenek şivesi hususiyetleri olduğunu zannediyorum, El-Biruni'nin Hind medeni hayatı ile tarih ve etnografyasına ait eseri, 1887 de ilk defa neşrolunduğunda, Rus Ulum Akademisi azası BARON V. ROSEN, şunları yazmıştır:

Bu eser hindologlar için olan değerinden başka, muhtelif ilim mütehassıslarını ilgilendiren hususiyetlere de maliktir. Bu eser nev'i şahsına münhasır kalan, garp ve şarkın, eski ve orta çağ edebiyatının bütününde hiçbir benzeri olmıyan bir abidedir. Bunda dini, milli ve sınıfi adavatten tam azade bitaraf bir intikad ruhu havası esiyor. Öyle bir intikad ruhu, ki ihtiyatlı, her tarafı düşünen, basiretli olduğu kadar asrımızdaki ilmin en kuvvetli silahı olan mukayese metodu'na parlak bir surette malik bulunuyor, ilmin hududunun neresi olduğunu yakinen biliyor. Kifayetsiz ve tahlili eksik olaylar üzerine kurulmuş istintaçların yerine, sükutu tercih ediyor. Bu eserde insanı hayrette bırakacak derecede bariz olan bir noktai nazar genişliği görülüyor. Bu eserden, kelimenin muasır manasiyle, hakiki ilim ruhu esiyor. Diğer taraftan bu eserde hakikate susamış, hakikati her şeyden yüksek tutan, ona atılan, yolundan hiç sapmadan ve durmadan ona (hakikate) doğru yürüyen bir ruh hakim bulunmaktadır. O, kendi muhitine müsamaha ve affedici nazariyle bakabilen bir ruhtur. Zira o, bu muhitin idrak edemediği birçok şeyleri biliyor, fakat o bu idealin peşinde koşarken hayali idealizmden azad kalıyor; o, avamın da her zaman ve her yerde idealden çok uzak kaldığını ve kalacağını anlıyor. Kendisine azıcık ta olsa yaklaşabilecek güzide insanların pek az olduğunu, bunların da, bütün samimiyetleri ile istedikleri halde, kendisine yaklaşamadıklarını cidden biliyor. 11inci asırda böyle bir eserin yazılışı, o zamanın (Orta Asya) muhitinde böyle bir alimin zuhur etmesi, öyle bir eserin böyle bir dilde (yani Arapça) tasnif edilmiş olması, El-Biruni'nin eserlerinin medeniyet tarihindeki ehemmiyetini bir kat daha arttırıyor.

Zamanımızda medeniyet tarihi ile meşgul olan her alimin okuması muhakkak zaruri olan bu eserin, bu şartlar altında nasıl vücude gelebildiği keyfiyeti de dikkati çekiyor. Bu eserin bütün azametini anlıyabilmek için. biz kendimizi fikren o zamanın Avrupasına nakletmeliyiz.

O zamanda Avrupadan bazı adamlar «Mavr»lara (yani İslam memleketlerine) giderek riyaziyata, tıbba, kimyaya ve heyete ait eserleri Latinceye tercüme ettiler:

Fakat bunlardan hiçbirisi, Hind muhitinin içerlerine girerek Sanskritçeyi ve Sanskrit edebiyatını ve felsefesini öğrenen El-Biruni gibi «Mavr» (yani İslam) aleminin içine dalarak onların dillerini öğrenmemiş, daha ziyade Yahudilerden tercüme ettirmekle iktifa etmişlerdir. Bunlardan hiçbirisi «Mavr» aleminin iç kültürü ile, Hindistan'da çalışan El-Biruni kadar candan alakadar olup, onu huzuru kalble ve etraflıca tasvir edememiştir.

El-Biruni asrındaki Avrupa'da yabancı milletlerin dinlerini izah etmek işine tahsis edilen eserler yazılmış ise, onlar da elbette yalnız bir tek maksat takip edilebilmiştir:

İblisin oyunlarını meydana çıkarmak mü'min Hıristiyanları bu İblisin kurduğu tuzaklardan uzaklaştırmak (!) El-Biruni'nin büyüklüğünün sırrı budur, ki o insaniyet tarihindeki büyük bir inkılabın, İslam milletleri kalkınmasının doğurduğu geniş inkişafın en yüksek safhasını doldurmaktadır. Bu kültür (İslam kültürü), durgunluğa uğramış olan eski kültür ırklarına yeni kan (ruh) ve yeni mücahidler yermiş; o, Orta Asya'nın eski medeniyetini Arapların taze idealleriyle, eski ırklara göçebeler arasından kalkıp gelen yeni unsurlar karıştırmıştır. İslamiye-te, Horasanlı Ebu Müslim'in eliyle yerli kültürler ve Abbasilerin elile de Yunan medeniyeti karışmış. İptidai Arap hareketi, işte bu yolla cihanşümul bir medeniyet hareketi şeklini almıştır».

Uluğ Bek (1393- 1449), Temürün alim torunudur. 11 yaşında Kuranı hıfzettiği, Arapçayı mükemmel öğrendiği, daha gençliğinde riyazi ilimlere ait müşkül meselelerin hallinden hoşlandığı, muasırları tarafından hayranlıkla zikredilmiştir. Şehzadelik ve padişahlığı devrinde bütün varlığını riyazi ilimlere vermişti. Yazdığı Zic'inde «ihtiyar olmasına rağmen saçları ağarmıyan, dünyada millet ve din ihtilafları yüzünden kendisine değişme tozu düşmiyen bir ilm de, hikmet (riyaziyat ve felsefe) ilimleridir» dediğinden. Uluğ Beğin de, El-Biruni gibi, riyazi ilimleri ve felsefeyi, bütün dünyanın medeni hayatı mahsulü olarak anlamış olduğu görülmektedir.

Daha İbn Tıqtaqa «Türkler felsefe ve edebiyat ilimlerini bir tarafa bırakarak. ekseriya riyaziyat, siyakat. tıb ve nücum gibi ilimlere ehemmiyet verirler» demiştir. Uluğ Bek, Türklerin bunu nasıl yaptığını tam olarak göstermiştir. O, dini ilimlerin ve tasavvufun tedrisi için «khanaqah» 1ar ayırdı. Bilhassa arabiyatın ve riyazi ilimlerin tedrisine tahsis ederek te Bu-hara'da (1418) ve Semerkand'da (1417-1420) kendi adına medreseler bina etti ve Semerkand medresesinde bizzat kendisi tedrisatta bulundu. Semerkand medresesinde riyaziyat müderrisi olan GİYASEDDİN ÇEMŞİD'in burada vücude getirdiği Zic-i khaqani kitabının bir nüshası Ayasofya'da (N. 2696) bulunmaktadır. Uluğ Bek, bu Zic'den daha mükemmelini vücude ge-tirmeği düşünüyordu. Bu yolda maiyetindeki riyaziyecilerden KADIZADE.

ALİ KUŞÇİ ve diğer birçoklariyle mütemadiyen çalıştı, nihayet Semerkand'ın şimalindeki Kühek'de, o güne kadar İslam aleminde misli görülmi-yen bir mükemmeliyette, büyük bir rasadhane bina ettirdi. İnşaası 1420 de tamam olan bu rasadhanenin yer üstündeki kısmı üç katlı olup, irtifa kutbunu tayin için kullanılan rubu' dairenin, Ayasofya camii kubbesine muadil olduğunu, muasırları naklediyor. Rasadhanenin bütün duvarları ve tavanları ecrami semaviyenin manzaralarını, sistemlerini gösteren resimlerle dolu olup, ortasında da iklimleri, dağlan, nehir, deniz ve sahraları gösteren arz küresi bulunduğu Abdurrezak Semerkandi ve Hoca Hasan Buhari tarafından anlatılmıştır.

Rasadhanenin 1908 de kazılarak meydana çıkarılan yeraltı kısımları, eserin azametini tam olarak meydana koymuş ve bunda, hep mermerden yapılmış olan muazzam rasad merdivenlerinin her tarafında bendesi işaretler ve ecrami semaviye isimleri hattatlar tarafından maharetle oyulmuş olduğu görülmüştür. Rasadın eski, bilhass İlhanlılar zamanının ve Giyased-din Çemşid'in rasadlarının yeniden kontrolü ve yeni rasad işleri rasadhanenin binasından sonra tam 12 sene sürmüş, fakat bizzat Uluğ Bek, kendi idaresi altında icra olunan bu ilmi-fenni mesainin neticelerini, ancak 1437 de Zic-i Uluğ Bek adiyle büyük bir eser şeklinde meydana çıkarabilmiştir. Kütüphanelerimizde müteaddit nüshaları bulunan bu eserin Farsçası 1842 de, Fransızca tercümesi 1853 te SEDİLLOT tarafından neşredilmiştir.

Ulug Bek, Semerkand'da büyük bir kütüphane de vücude getirmişti. Buradan çıkan bazı kitaplar İstanbul ve Avrupa'daki İslam yazma eserleri toplamalarında bulunmaktadır. Ayni zamanda büyük bir avcı olan Ulug Bek. Türkistan'daki kuşların nevilerine dair de bir eser tertip etmiş ise de, bu eser bize kadar gelememiştir.
Giyaseddin Çemşid hesap ilmine ait eserinde. Ulug Beğ'i «mukaddes ve mübarek ruh sahibi, insan kemalatını ve melekler ahlakını. Hazreti Muhammed'in karakterini taşıyan bir zat» olarak tavsif ederken, onun ilim ve tununa olan sonsuz aşkını da anlatmıştır. Ulug Bek'in Türk tarihine dair, yukarıda kendisinden nakilde bulunduğum bir eseri de vardır. O gerek bu eserinde, gerek üzerinde Türkçe yazılan sikkelerinde «Temur bek Himmetidin Uluğ Bek küregan sözüm» diye yazarak, büyük babası Temür'ün manevi huzuru namına hareket ettiğini bildirmekle, milli Türk ananelerine karşı derin bağlılığım göstermiş, eski yasa. türe ve ananeleri bilen Emir Hudadad Duglat'ı Kaşgar'dan getirdiğinde de kendisinden bu yolda istifade etmek istemiştir.

Ulug Bek sanat sahalarından bilhassa çiniye ehemmiyet verip, Çin'den en makbul ve nadide vazolar ve diğer birtakım asar getirerek Kühek'deki çinili sarayında bu nevi sanat eserleri kolleksiyonunu toplamıştı. Muavini olan Ali Kuşçi Beyi de, sık sık gönderdiği sefaret heyetlerinden biri ile Çin'e göndermişti. Bunu o, rasad işlerinde Çin ilminden istifade etmek maksadiyle yapmış olsa gerektir. Nasıl ki resim ve minyatüre aşık olan kardeşi Baysungur Mirza da, Çin'e gönderilen elçi heyetine kendi ressamlarından Giyaşeddin Nakkaş'ı terfik etmişti. El-Biruni, Kafdağı hikayelerinin İslamiyete Buddizmden geçtiğini söylemiş, dindar olmakla beraber, ilmi hurafelerden temizlemiş olduğu gibi; Ulug Bek'de, mutekit Müslüman olmakla beraber İslamiyetin dünya ve siyaset işlerine karışmasına, saltanat şeraitinden sayılan içki ve kadın rakkaselerin bulunduğu ziyafetlere, Türk töresine. Moğol vergi irvtemine ve faizli kredi meselelerine müdahale etmesine asla yol vermemiştir.

BARON V. ROSEN, El-Biruni'nin mesaisini:

«İslam kültürünün, durgunluğa uğramış olan eski kültür ırklarına yeni kan ve ruh aşılayan yeni mücahidler vermesi ve eski medeni ırklara göçebeler arasından kalkıp gelen yeni temiz unsurlar karıştırması» neticesi olarak tanıtmıştır. Bir siyasi devlet adamı olduğu halde, ilme de bu kadar vakit ayırabilmiş olan Ulug Bek'te. bu eski medeni ırkları göçebe ve yarı göçebe Türkler arasından gelip katılan büyük bir şahsiyet olmuştur. Gerek El-Biruni ve gerek Ulug Bek, Türklerin İslam camiasına iltihakından evvel gelmeleri mutasavver olmıyan, ayni zamanda İslam kültürünü de kemaline erdiren büyük şahsiyetlerdir.

Cengizliler ve Temürlüler devrinde Ortaasya'da devlet idaresinin aldığı yeni şekil hakkında hulasa olarak şöyle diyelim:

Kadim Türk devlet teşkilatının hakiki şekli, tarihte ilk defa olarak Moğol hanları ve Temür devrinde bütün parlaklığile gözönüne gelmiş bulunuyor. Eğer Moğol devri gelmemiş olsaydı ve o devrin debdebeli «orda» yani göçebe ve yerleşik saray» hayatının, devlet ve ordu teşkilatının, komşu milletler tarafından (Türk -Moğolların kendileri tarafından da. bilhassa destanlarda) verilen tasvirlerini görmemiş bulunsaydık. eski Türk devlet hayatını, ancak eski Göktürk ve Hazarlar hakkında Çin, Bizans ve Arap menbalarında bulabildiğimiz ufak parçalardan öğrenebilecektik. Bunda hakim olan esas unsur, «devlet» i, İslamiyet demek olan «din» den ayırabilmektir. Daha ilk İslam sülaleleri Gazneliler, Karahanlılar ve Selçuklular devrinde Türk hakimiyeti. İslam fikir takipçisi olan Arap ve İranlı münevverlere devlet işlerinde «nakil» (yani şeriat) yerine «aklı» j/e Peygamberler yerine Yunan hakimlerini tercih eden dünyevi insanlar olarak görülmüştür. 12nci asırda Gazneliler nezdinde yaşıyan İran feylesof şairi HAKİM SENAi'ye göre, Gazneli Sultanlar zarf ve naçiz tebaa üzerinde kuvveti hakim kılmış, hükümet merkezini bir İskender-seddi şekline sokmuş, şeriatı bir tarafa bırakarak hayrü şer meselelerinde Batlemyus (Ptolemeus) ve Calinus (Galenus) a inanan, alim oldukları halde, şeriata göre amel etmeyen, fakat kendi (Türk) ordu erkanına esir kalan insanlar» idi. Bu feylesof şair, bilhassa Türklerin ileride İlhanlılar kısmında ayrıca bahis mevzuu edeceğimiz, «uluş» tesmiye ettiğimiz feodal sisteminden müştekidir.

Miladi 7nci asır da Göktürkler zamanında Batı Türkistan'da. Türk ve Sogd dihkan yahut tarkhan'larının hakimiyeti payidar idi. Bundan yukarıda da feodal teşkilatı sıfatiyle bahsettik. Moğollar ve Temürlüler zamanında bu nevi ziraat feodalitesi fazlasilAihya edildi; yalnız bu defa bir taraftan esaret ve serf sistemini bilmiyen Türk yasasının, diğer taraftan İslamiyetin taam-mumundan feodal rejim değişti. Köylü eskisi gibi «dihkan» (tarhan) ların esiri değildi, dihkan demek köylü demek oldu. Fakat şeriate aykırı görünmeyen Türk-Moğolların feodal sistemi, İslam aleminde Gazneliler ve Selçuklulardan önce görülmiyen yeni bir sistemdi. Bu, ziraat aristokrasisi yerine, kendileri şehirlerde veya yaylalarda yaşıyan yahut seferlerde geçinen askeri aristokrasi hakimiyeti demek idi. Tarhanlık, bidayette demirci sanatkarların şefliği denildiği zaman olduğu gibi, ziraat feodali demek olduğu zaman dahi metbular üzerinde siyasi ve dini nüfuz temin etmiş görünüyor. Göktürkler çağında Semerkand dihkanına Tarkhun, yani Tarkhan da deniliyordu. Bu rütbe göçebe Oğuzlarda ve daha büyük ehemmiyetle Hazarlarda yaşadı. Kaşgarlı Mahmud, tarhanlığı bir «cahili». yani İslamiyete aykırı müessese olarak anlatmıştır. Gerçekten tarhanlık Karahanlar zamanında görülmüyor. Moğollar zamanında ise tarhanlık ziraat ve arazi feodalları olarak değil, bir nevi «baronluk» kabilinden devlete büyük hizmetleri dokunan yüksek memurlara, arazi sahiplerine ve tüccarlara, bir çok imtiyazlar temin etmek üzere verilen şeref rütbesi olarak tekrar canlandı. Şer'i.üşür ve zekat'la uzlaşan gayri İslami Türk-Mogol vergileriyle birlikte şeriate tamamiyle aykırı olan vergiler cari oldu. Bunlardan ileride ilhanlar devrine ait derslerde ayrıca bahsedeceğiz.

Müslüman tebaa, bazı İslam unsurlarını benimsemekle beraber eski milli Türk hususiyetini pek iyi muhafaza etmiş olan bu nizama alıştı. Hakim unsur ise bu kanunlara hayati menfaat namına bağlı idi. Moğollar ve Temürlüler devrinde Türk milli devlet teşkilatı ve kanunu «Yasa», şeriatten ve İslam devlet nizamlarından ve belki de cihanın herhangi bir nizamından üstün tutulurdu. Bunu da Müslüman Arap ve o zamanki Müslüman Türk müellifleri Moğolları İslam düşmanı göstermek için başlıca delil olarak zikretmişlerdir. Gerek Cengiz oğulları ve gerekse Temür, ulemaya ve meşayi-he hürmet göstermelerine, hatta bazan, mesela Çağataylılar ve Temürlüler devrinde, hanedanın şu veya bu mezhep ve tasavvuf mesleklerine intisap etmelerine rağmen, devlet işlerinde bu şeyhlerle kat'iyen istişare etmemişler, din ile devleti karıştırmamışlar, hele şeriatin ve İslamiyetin ordu meselelerine karışmasına karşı çok titiz davranmışlardı. Temür'ün çok dindar olan oğlu Şahruh, saydığı İslam alimlerinin hatırı için, «yasa'yı bırakıp şe-riaü payidar ettim» diye Çin imparatoruna mektup yazmış ise de, fiiliyatta bu «yasa»nın bir harfine bile dokunmaya yol açmamıştır. Eski Müslüman Türk sülaleleri, Gazneliler, Selçuklular hatta Karahanlılar nezdinde mühim rol oynıyan İranlı Müslüman «vezir» lerin Moğollar zamanındaki rolleri, nisbeten mahdut olmuştur. Bu devirde tarihi eserler yazan İranlı Mirkhond ve Khondmir gibi müellifler kendi kitaplarında memleketi bilfiil idare eden eski İslam ve İran tipi ve menşe itibariyle İranlı vezirlerinden bahsediyorlarsa da, asıl Moğol ve Türkler tarafından tertip edilen devlet adamları listesine (mesela Mu'izz-al-ansab'da) bu vezirler. Uygurca divan işlerini idare eden «bahşı» katipler yanında «Nuvisendegan tacik» yani «tacik katip» 1er ismiyle kaydedilmişlerdir, Türkler tarafından, yazılan tarihlere göre, devletin hakiki idare işlerine Türk beyleri noyanlar bakmışlar.

Bu Tacik katip-vezirler ise İranlı ahalinin işlerine nezaret etmişlerdir. Hakim unsurun idaresinde «yasa», diğer Müslüman tebaanın idaresince «şeriat» esas tutulduğundan, bir taraftan bilfiil askeri müesseselere tabi olan Türk-Moğol unsurlarının idaresi ile diğer taraftan Müslüman vezirleri bulunan sivil müesseselere tabi diğer İslam milletlerinin, keza yine kendi adat ve kanunlarına karşı müsamaha gösterilen Uzakdoğu Budistleri ve Doğu-Avrupa Hıristiyanlarının idareleri nisbeten farklı olmuştur.

Hakim unsurun diğer İslam milletlerinden farkı, kadınların içtimai hayatta açıkça oynadıkları rolde de görülmüştür. Bütün Moğol hanedanlarında kadınlar merasime, ziyafetlere, bazan kurultaylara bile iştirak etmişler. Merasimde kadınlar, hanedan azası içindeki mevkilerine göre, hükümdarın ve tahtın yanında yer almışlar; Temür'ün zamanında bile kadınlar resmi içkili ziyafet meclislerine iştirak etmişlerdir. Bu kadınlar, devlet adamlarına içkili ziyafet vermişler; bütün bu gibi merasimlerde, altın ve gümüş tepsilerle getirilen mendillerle tuttukları küçük kadehleri ayrı bir merasimle içen kibar kadınlar, vekar ve haysiyetlerini yabancıların ve İslam alimlerinin bile hürmetle bahsettikleri şekilde ve şerefle muhafaza etmişlerdir. Kadınların, İslam milletlerinin adat ve nizamlarına tamamiyle aykırı olarak, içtimai hayata iştiraki, Türk saltanat usullerinden biri ve onlara has olmak üzere mübah sayılarak o zamanın bazı İran şairleri tarafından medhedilmiştir.

Karahanlılar, Moğollar ve Temürlüler devrinde medeniyetin kıymetini zamanında herkesten daha iyi takdir eden hükümdarlar, uzun seneler hüküm sürerek imar ve temdin işlerinde devamlı bir istikrar temin etmişlerdir.

Böylece, Karahanhlardan Harun Buğra Han 40, Yusuf Kadir Han 35, Tamgaç İbrahim ve Hasgn Buğra Harun 20 şer yıl:

Kızıl Arslan Tamgaç ve Ahmet Arslan Hanlar 27 şer yıl, Horezmşahlardan Atsız ve Tekeş 28 er yıl, Alaeddin Mehmet 21; Çengiz 25, onun oğullarından Kubilay Kaan 35, Kaydu 38, Batu 31, hanların naibi 'Nogay 43, Özbek ve oğlu Canıbek 45; Temür 35, oğlu Şahruh 43, Uluğ Bek 41, Hüseyin Baykara 38 sene hükümet sürmüşlerdir. Bu sayede Türk milleti, dahili ufak tefek nizalara, Türk imparatorlukları dağıldıktan devirlerde onları tekrar toplama ve birleştirme teşebbüslerinin, mesela Temür'ün Çağatay, ÇOÇİ ve İlhanlı uluslarını birleştirme yolundaki uğraşmalarının, bazan çok kanlı olmasına rağmen, refah içinde yaşamış, zenginleşmiş ve nüfusça tarihte misli görülmeyen bir. şekilde tezayüt etmiştir.

İslam devrinde GAYRİ MÜSLİM TÜRK DEVLETLERİ'nde bilhassa Uygur ve Hazarlarda vaki olan inkişaflar da dikkatle öğrenilecek mevzulardır.
Uvgurlar'ın kültür hayatı, asrımızda Doğu Türkistan'da İngiliz, Fransız, Alman ve Ruslar tarafından yapılan ilmi taharriyat neticesinde, iyice aydınlanmıştır. Bunlar, 840 yılında Orhun sahasından ayrılıp Beşbalık, ve Koço mıntakasında yerleştikten sonra ziraatçı ve tüccar bir millet olarak yaşadılar. Mahmud Kaşgari'de Hudud al-'Alam ve Gardizi gibi İslam coğrafi menbalarında zikredilen Uygur şehirleri, Çin kaynaklarında da anılmaktadır. Hafriyatta bulunan Uygurca yazılar ise, daha birçok kasaba isimlerini meydana koymuştur. 981 de Uygur Hanı Arslan Han'a gelen Çin elçisi VAN-YEN-Dİ de Beşbalık'taki kültür hayatını güzel anlatmıştır, O, buradaki saray hayatını, teşrifatı, müneccimlerin nüfuzunu, musikinin Uygur camiasındaki büyük rolünü bir bir anlatır Burada altın, gümüş ve bakırdan güzel sanat eserleri vücude getirilirdi. Ziraat işi de çok mükemmeldi. Yer altından geçirilen kanallar (kehriz'ler) vasıtasiyle iska olunan bu ülkede muhtelif hububat ve pamuk yetiştirildi. Uygurlar ahlak itibariyle de mükemmel insanlardı, samimi bir medeni camia teşkil ediyorlardı. İpekçilik, meyvecilik ve şarapçılığı mükemmel inkişaf ettirmişlerdi. Kumaş imalinde çok mahirdiler. Kadınların cemiyetteki mevkii yüksekti. Pamuk, keten ve ipek elbiseler, müzeyyen ve sırmalı kürkler giyerlerdi. Diğer Türkler gibi, Uygurlar da din meselesinde müsamahalı idiler. Burada Buddizm, Manihaizm, Hıristiyanlık ve Şamanlık yerleşmişti. Mutaarrız vaziyeti dola-yısiyle kendisine karşı uyanık bulunmayı icap ettiren İslamiyetten de birçok şeyler almışlar, cuma günü bayram eder ve ibadetlerden önce abdest alırlardı. Mabedleri ve manastırları çoktu. Bunlar rahiplerle dolu idi. İlim de iyi inkişaf etmişti. Çin usulünce kitap basma sanatı da girmiştir.

Bulunan yazma eserler içinde Sanskritçe, Farsça, Çince ve Tokharca'dan tercümeler (bilhassa dini eserler arasında) çok idi. Tababete, hey'ete, hukuka ve tarihe ait eserler de bulunmuştur. Tarihi eserler arasında Gök-Türklerin meşhur devlet adamı Tonyukuk'a, Uygur hakanı Bökü Hakan'a ve Çinli seyyah Hiuen-Tshang'a ait tarihi eserlerin parçalan bulunmuştur. Bunlardan başka, bir çok ticaret vesikaları, hanların fermanları ve pasaportlar ele geçmiştir! Bu eserlerin hepsi Uygurca'dır; fakat arada, manihai Uygurların manihai harflerle, Hıristiyan Uygurların Süryani harfleriyle yine Türkçe olarak yazdıkları eserler de vardır. İslam müelliflerinden Mubarek-şah Guri, şarktaki gayrimüslim Türklerin bir kısmının 25 harften ibaret «Sogd yazısı» nı. diğer bir takımının 28 harften ibaret olan «Tokuzoğuz yazısı» nı kullandığını anlatmaktadır, ki birincisi Uygur, ikincisi de Göktürk yazısı olsa gerektir [1181. Uygur ülkesinde Göktürk yazısının, kalemle kitap yazmada bile kullanıldığını gösteren eserler de hafriyat esnasında bulunmuştur. Umumiyetle Türk edebi dilinin büyük bir kudretle yaşatıldığı memleket, Uygur ülkesi olmuştur. Manihai Uygurlar çok sade ve temiz Türkçe yazmışlar. Uygur halk edebiyatından da nümuneler kalmıştır, ki bunlar ve Mahmud Kaşgaride münderiç bulunan bu nevi parçalar sayesinde RADLOFF'un, önce Altaylarda bulup tesbit ettiği eski tip Türk milli şiiri ve vezni, bugün tam olarak meydana çıkmış bulunuyor.

Uygur ülkesinde bulunan ibadethane ve manastırların harabelerinde keşfolunan çok zengin duvar resimleri ve minyatürler, bize bunların tekmil medeni hayatını canlı olarak göstermektedir, ki kısmen neşrolunmuş, kısmen de Berlin, Paris, Londra, Leningrad ve Kalküta müzelerine getirilmiş bulunmaktadır, Uygurların şehir ve saray hayatları, bütün rütbe isimleri kendi vesikalarından, Çin ve İslam müelliflerinden tam olarak öğrenilmektedir. CAHİZ'e göre, Dokuzoğuz (yani Uygurlar) Manihaizmi kabul ettikten sonra, eski cengaverliklerini kaybetmişlerdir. Bu hususu Mahmud Kaşgari ve Muhammed Avfi'nin yazıları da teyit ediyor. Moğollar zamanında Moğolistan'a giden Avrupalı, Müslüman ve Ermeni seyyahları (Rubruck, Hay-tum, Cuveyni) da buralarda bulunurken, Uygurların hayatına ait bazı notlar almışlardır. Bu tasvirlere göre, Uygurların hayatı, Müslüman Türklerin hayatına nisbetle çok pis ve pejmürde idi.

Hazarlar'ın hayatı da. eski Türk yaşayışını olduğu gibi muhafaza etmekle, Uygurlarınkine benzemiştir. Hazarların mühim bir kısmı Müslüman veyahut Hıristiyan dinlerini kabul etmiş olmakla beraber, hakim tabakası Museviliğe sadık kalmış ve ancak 965 senesinde Hıristiyan Ruslar tarafından şehirleri tahrip olunup Horezmlilerden vardım istemek mecburiyetinde kaldıkları zaman önce de bir defa kabul etmiş oldukları İslamiyeti tekrar kabul etmişlerdir. Musevi olmalarına rağmen, Mubarekşah Guri, bunların 21 harften mürekkep soldan sağa yazılan ve bitişik olmıyan bir Rum yazısı kullanmakta olduklarını zikretmiştir. Bu yazı. Peçeneklere nisbet edilen Nagy Saint Mikloş altın eşyası üzerindeki Türkçe cümlelerin Rumcası gibi bir hurufat olsa gerektir. Fakat bize, Hazarlar adına böyle hurufatla yahut İbrani harflerle yazılan hiçbir eser kalmamıştır. Hazar dilinin Bulgar dili gibi şimdiki çuvaşçanın bir şekli olduğu Barthold ve benim tarafımdan ileri sürülmüşse de, bunu isbat edecek yazılı bir Hazar dili nümunesi bize vasıl olmamıştır. Kırını Karayım'larının daha 11 inci asırdan kaldığını naklettikleri bazı eski Türkçe Tevrat nüshaları İbrani hurufatiyle Türkçe yazılmışsa da, bu dil, bir Kıpçak şivesini göstermektedir. Edil (Volga) havzasında İbrani harfleriyle yazılmış telakki olunan bazı sikkeler bulunmuşsa da, bunların Hazarlara ait olduğu isbat edilemiyor ve üzerindeki yazının neyi ifade ettiği bile malum değildir. Hazar Hakanı Yusuf bn Harun'un 958 senesinde bir Endülüs Yahudisine İbrani dilinde yazdığı mektubu vardır. Bunun doğruluğu son zamanlara kadar şüphe ile karşılanmışsa da, İstanbul'da Topkapı Sarayında bulunan İbn Havqal nüshasındaki bir haritada, bu İspanyalı Yahudinin Kafkasya dağlarında, yani Hazarlar ülkesinde seyahatine ait bir kayıt bulunmakla bu mektubun sıhhati tahakkuk etmiştir. Bu mektup bize, Hazarların Arap kaynaklarından da öğrenebildiğimiz hayatını, Museviliği kabul etmeleri tarihini ve kabilelerini haber vermektedir.

Hazarlar 11 inci asra kadar yazın yaylalara çıkmışlar, zengin pazarları, meyve bahçeleri, etrafında ziraatleri olan Belencer, Semender, ve Etil gibi şehirlerde yaşamışlardır. Hazarlar iyi kılıçlar, Sabirler de, yukarıda anlatıldığı gibi, zırhlar imal ve ihraç etmişlerdir. Hakanlarının saray hayatının ve seferlerinin tavsifinde ve Müslüman emirlerile evlendirdikleri kızlarına terfik ettikleri çeyizlerin tarifinde., bunların kültürlerini aydınlatan bazı kayıtlara rastlanmaktadır. Hakanın savaşta Arapların eline geçen bir arabalı çadırı (dermeevi) hakkında deniliyor, ki «Bu arabaya (Hazar şivesinde) cdade (yahut alcdade) denir, bunun her tarafı halılarla döşeli olup, üzerinde altın-ipek dibac ile örtülü kubbe yükselir, bunun üstünde de altından yapılmış bir armut dikilmiş bulunuyor». Gelinle birlikte Arap emirine kıymetli çeyiz meyanında gönderilen 10 tane arabalı-çadır hakkında denili->yor, ki «bunların kapıları altın ve gümüş levhalarla kapatılmıştır ve dökülmüştür, içerileri semur dertleriyle döşenmiş ve üst (kubbe) leri altınlı ipek (diba£) ile örtülmüştür. Daha diğer 20 araba (lı çadır) da her türlü meta', altın ve gümüş zarflar yerleştirilmiştir». Eski Skit ve Hazar kültür münasebetleri tarihi bakımından önemli olan bu kayıtlar ilk İslam müverrihlerinden İBN A'THAM AL-KuFi Tarihi'nin yegane nüshası Topkapı Saray kütüphanesinde (N. 2956) bulunan Arapça aslında bulunmaktadır. Hazar hakanının Eül'deki sarayları ve kadınlarının dermeevleri İbn-Fadlan'da tavsif olunmuştur. Hakanın sarayları tuğladan yapılmıştı. Fakat bu kültür hayatından zamanımıza hiçbir eser vasıl olmamıştır. Ayni müellife göre azar hakanları Edil nehrinin suyunun bir kısmını bir tarafa çektikten sonra taş «sürme» sinden katılaştırılıp, sudan müteessir olmıyacak şekilde (betonlu olarak) yapılan, sonra içerileri altın dokumalı dibaclarla örtülen mezar-odalarında defnedildikten sonra bu mezarların üzerine nehrin suyu akıtılıyordu. İhtimal bir gün bu nehrin -dibinde Hazar kültürüne ait mühim eserler meydana çıkarılabilir. Fakat şimdilik bu gibi eserlerden hiçbir iz bulunmamıştır.

Hazarlar, Museviliği kabul etmekle beraber, cengaverliklerini kaybetmediler. Komşu memleketlerle birçok muharebeler yaptılar. Bundan başka, eski Sasaniler sarayında olduğu gibi, Bağdad halifelerinin ve Bizans imparatorlarının saraylarında dahi bunlara hizmet eden Hazar askeri kıt'aları bulunmuştur. Hazarların harp işlerinde, Romalıların da vaktiyle kullandığı, sun'i kirpi maniaları (Spanische Reiter = chevaux de frise) kendilerine has bir usulle kullanmışlar ve bunu Azerbaycan'daki Babek isyanlarını tenkil eden Abbasi ordusu da Hazarlar gibi ihtimal onlardan öğrenerek, kullanmıştır. İskandinavya Cermenlerine geçen «Hakan» ve «tudun» gibi Türk müesseseleri de Hazarlardan gelme telakki olunuyor.

Hazarlar da, tıpkı Göktürkler gibi, eski Türk devletçüik an'anelenm tam olarak yaşatan biricavim olmuştur. Türk devlet ve içtimai hayat teşkilatına ait bilgilerimizin en mühimlerini biz, Göktürklerden olduğu gibi, Hazarlardan da öğreniyoruz. Bununla beraber, eski İraniler gibi, Araplar da Göktürk ve Hazar Hakanlarını, devlet idare işlerinde tecrübeli, hakim ve adii insanlar sıfatiyle haklarında birçok hikayelere yahut onlar tarafından söylenmiş vecizeler, hikmetli sözler nakletmişlerdir, ki bu da ayrıca tetkike değer bir mevzu teşkil eder.

Daha miladi 719 da, Tokharistan'a tabi Çağanyan Türk beyi Tiş'io, Muşo (Mujak) isminde bir alimi elçi olarak Çin imparatoruna gönderdiği, bunun heyet ilminde mütehassıs olduğu ve' bu zatın Çin'de Manihaizmin neşri yolundaki faaliyeti Çin menbalarında zikrolunur. Fakat Orta Asya'daki Buddist ve Manihaistler, İslam devrinde inkıraza mahkum olduklarını duymuşlardır. Gerek Uygur, gerekse Hazar gayrimüslim Türklerinin kültür seviyeleri, Müslüman Türklerin medeni seviyelerine nisbetle çok aşağı kalmıştır. Onlarda El-Biruni, Uluğ Bek ve Katip Çelebi gibi alimler, Nevai ve Fuzuli gibi şairler tasavvur bile edilemez. Uygurların tababet ve tarihe ait eserleri de, Müslüman Türklerin bu yolda vücude getirdikleri eserlerle kıyas kabul etmez derecede aşağıdadır. Uygurlarda duvar resmi sanatı ile, mahdut bir sahaya münhasır kalmakla beraber; heykeltraşlık inkişaf etmiştir; bu, Müslüman Türklerde görülmiyen bir kemalettir. Minyatürcülük sahasında Temürlüler devrinde elde edilen inkişaf ise, başta Uygur ustaları idaresi altında elde edilmiş olmakla beraber, asıl Uygur ülkesinde mevcut minyatürcülüğü geride bırakmıştır.

İşte biz, Ortaasya Türk tarihinde miladi 800 senelerinden başlayıp 1500 senelerine kadar devam eden «İslam çağının yükseliş devri» ni, kısa olarak, evvela Ön Asya kavim ve medeniyetlerinin Türk illerini istilası, sonra da Türklerin, bu medeniyeti benimsiyerek, o istilayı geri . çevirmesi, ve kendisinin cihan mikyasında bir hükümranlık devri geçirmesi şeklinde tavsif edebiliriz.

Türk tarihinin İslam çağındaki yükseliş devrinin karakteristik cihetlerini şu şekilde hülasa edebiliriz:

1) 6-7 nci asırlarda Göktürklerin tekmil Asya ve Doğuavrupanın beynelmilel siyasetinde oynadıkları büyük faal rolün tesiriyle husule gelen mühim hadiselerden biri, bu tesirin Ön Asya'da Arap kalkınmasının Sasani İranı yıkarak Arap hakimiyetini Ortaasya'ya kadar tevsi eylemesine yol açmış olmasıdır.

2) Türkler İslamiyeti din olarak kabul ederek, onun cihanşümul bir din şeklini almasına ve milletler arası medeni münasebetlerin kolaylaşmasına ve sadeleşmesine sebep olmuşlardır.

3) Miladi 999 senesinde Maveraünnehrin Türkler tarafmdan işgal edildiği günden başlayıp, vaktile Arap istilası zamanında Ortaasya'da pek fazla çoğalan Ön Asya kavimleri ve İranlılar siyasi sahneden atılmışlar, bu zamanda artık mütecanis bir vahdet teşkil eden Türkler, Asya ve Doğu Avrupa'da hakim olmuşlar; devlet idare sistemleri askeri feodalizm olmasına rağmen, kendileri de bu medeni hayatı yaşatmak işinde bilfiil çalışmışlar ve orta çağın medeni hayatının son inkişaf safhalarının «Orta Asya'da Müslüman Türk medeni hayatı» şeklini almasını temin etmişlerdir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Karışık Zaman-Dizinli ve Karışık Konular hakkında Türk Tarihi ve Kültürü Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir