Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Dokuz Oğuz Menkıbesi

Burada Göktürk İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Dokuz Oğuz Menkıbesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 22:12

DOKUZ OĞUZ MENKIBESİ

Bu menkıbe bize hem Çin menbaları, hem de İran menbaları tarafından naklediliyor. Bu hal gösterir ki, bu menkıbe eski Türklerce gayet ehemmiyetli idi. Çünkü, Türkler'ce büyük bir ehemmiyeti haiz olmayan bir şey, Çin ve Iran gibi büyük milletlerin nazarı dikkatini celbedemezdi. Bundan başka bu menkıbeyi, gerek Çinliler'in ve gerek iranlılar'ın doğrudan doğruya Türklerden aldıkları da aşikardır. Birbirinden bu kadar uzak bulunan bu iki millet bu menkıbeyi birbirinden alamazlardı. (Bu iki menbam rivayetleri Köprülü-zade Fuad Beğ'in «TÜRK EDEBİYATI TARİHİ» ismindeki eserinin birinci kitabının 71. ve 72. sayfalarında yazılıdır.)
Bu menkıbeye göre Dokuz Oğuzlar evvelce Kumlançu adı verilen bir ülkede otururlarmış. Burada Tuğla ve Selenga adlı iki ırmak akarmış. Bir gece oradaki iki ağacın üstüne gökten bir nur sütunu indi. Bu ağaçlardan biri «Sümü (yani hüş yahut kayın ağacı diğeri füsuk (yani, Tarih-i Cihan — Küşa'ya göre, çam fıstığı; Kaş-garlı Mahmud'a göre, fındık ağacı) idiler. (Bu ağaçların ileride görülecek olan dini ve sıhri kudretleri bu nurdan gelmiştir.)

Bu ağaçlardan birinin karnı şişti. Dokuz ay on gün sonra ağacın karnından bir kapı açıldı. İçeride ağızlarında gümüş emzikler bulunan beş erkek çocuk göründü.

Daha çocuklar doğmadan, bu ağaçların etrafında otuz kadem yarıçapında gümüşten bir daire vücuda gelmişti. Ağaçlardan musiki sesleri işitilirdi. (Musikinin dini ve sihri bir kudrete malik olması da bundan ileri geliyor). Gökten inen nur sütünü orada Yeşim'den bir kaya vücuda getirmişti. (Yeşim'in dini ve sihri kudreti de buradan gelir.) O civardaki Türkler bu çocukları büyüttüler. İsimlerini Sungur Tekin, Kutur Tekin, Tükel Tekin, Or Tekin, Böğü Tekin koydular. Bunlar onbeş yaşına gelince baba ve analarını sordular. Türkler onları iki ağacın yanma götürdüler. «işte bunlardan biri babanız, diğeri ananızdır» dediler. (Hüş ağacının baba, çam fıstığı ağacının ana olması lazım geldiğini ileride göreceğiz.) Çocuklar bu ağaçlara büyük bir hürmet gösterdiler. «Sevgili anamız, babamız» diye samimi muhabbetlerini arz ettiler. O zaman ağaçlar da dile gelerek evlatları hakkında hayır duada bulundular.

Nihayet, bir gün halk toplanarak Böğü Tekin'i Han intihab ettiler. Çünkü Böğü her boyun dilini ve obalarının sayısını biliyordu. Böğü'nün üç kargası vardı ki her yerde olup biten şeyleri kendisine haber verirlerdi. (Çocukların hala kargalardan haber sorması bundan ileri gelir.)

Böğü Tekin bir gece rüyasında beyazlar giymiş ve elinde beyaz bir asa tutan ak sakallı bir adam gördü. Bu ihtiyar fıstık şeklinde bir yeşim taşı göstererek (Semavi nurdan husule gelen kaya olmalı) «Türkler bu Kut Dağı'nı ellerinde tuttukça dört bucağa hakim olacaklardır» dedi.

Böğü Han, bir gece otağında uyumak için yatağına girmişti. Birdenbire pencerenin açıldığını içeriye semavi bir kızın girdiğini gördü. Bu kız meleklerden daha güzel, perilerden daha cazibeli idi. Böğü Han neye uğradığını anlayamadığından gözlerini kapayarak kendisini uyuyor gibi gösterdi. Kız sağa döndü, sola döndü, genç Hakanı uyandırmak için çok çalıştı. Fakat bir türlü uyandıramadı. Nihayet ümidini keserek pencereden çıktı. Ertesi gece kız yine geldi. Genç Hakan yine kendisini derin bir uykuya dalmış gibi gösterdi. Kız yine bu uykucu hükümdarı uyandıramıyarak çekildi gitti. Sabah olunca Böğü Han kızın yine geleceğini düşünerek, buna bir çare bulmak üzere işi vezirine açtı.

Vezir dedi ki:

«Hakanım, bunda korkacak bir şey yok. Belki hepimizin sevineceği hayırlı bir fal var. Bu kız bir ila" he olmalı, gelişi size kutlu bilgileri öğretmek içindik Yarın gece yine gelirse, artık kendinizi uykuda göster* meyiniz. O zaman ne için geldiğini anlarsınız».

Üçüncü gece kız yine geldi. Fakat bu defa Böğü Han onu hürmetle karşıladı. Ve ona bir ilaheye arz edilmesi lazım gelen ihtiramı (saygıyı) gösterdi. Bu kız, vezirin keşf ettiği gibi, gerçekten bir ilahe idi. Böğü Han'a yeni bir din öğretmek için gelmişti.

Gök kızı, Böğü Han'a «arkamdan gel» dedi. Genç hükümdar ilaheyi takip etti. Az uz gittiler dere tepe düz gittiler. Nihayet Ak Dağ'a ulaştılar. Orada Böğü Han'a yeni dinin gizli hakikatlerini anlatmaya başladı-. Bundan sonra, her gece Gök kızı otağa gelir, Böğü Han'ı Ak Dağ'a götürürdü. Bu hal yüzlerce gece devam etti. Böğü Han yeni dinin bütün sırlarını öğrendi ve bütün dini ve sihri kudretlere mazhar oldu. Bir gece artık bu esrarengiz mülakatların son gecesi idi.

Gök Kızı veda ederken dedi ki:

«Yerde gökte ne varsa hepsini öğrendiniz. Ben artık gelmeyeceğim. Yarından itibaren dünyanın dört bucağını fethe başlayınız ve gösterdiğim yolda adalet yapınız. Size öğrettiğim hakikatları her tarafa yayınız!»

Sabah olunca kardeşlerini çağırdı. Her birini bir orduya tayin ederek bunları dört bucağın fethine gönderdi. Kendisi de büyük bir ordu ile Çin'in üzerine yürüdü. (Dört bucağın dini kudsiyetini de ileride göreceğiz). Hepsi seferlerinde muvaffak oldular.

Böğü Han kardeşlerine demişti ki:

«Tabii insanlar ve güzel hayvanlar, nebatlar gördükçe daima ileri gidiniz! Fakat başı insan, vücudu hayvan, yahut başı hayvan vücudu insan olan çirkin mahluklar görmeğe başladığınız anda artık ileri gitmeyiniz! Çirkin mahluklu ülkeler bize yaramaz.»

(Böğü Han çirkin olan mahlukları hakimiyeti altına almak istemiyordu. Türkler'de bedii zevkin eskiliği bununla da anlaşılıyor.) Nihayet kararlaştırılan zamanda Balasagon sahrasında bütün ordular toplandı. Böğü Han, esir edilmiş olan hükümdarları birer birer huzuruna kabul etti. Bunlar hep güzel çehreli, fikirli, dirayetli insanlardı. Hepsi yine yerli yerine kendisine tabi birer vali olmak üzere iade etti. Yalnız Hind hüküm' darı, çirkin bir adam olduğu için huzuruna kabul etmedi. Onu vali olarak memleketine göndermedi. Böğü Han'ın dini bedii bir din olduğu için, Böğü Han çirkinleri hükümdarlık mevkiine layık görmüyordu.
Böğü Han'dan otuz göbek sonra torunlarından (Yuluğ Tekin) tahta çıktı. O zaman Çin'de Tang sülalesi hakimdi. Çinliler Türklerden korktukları için Fağfur Kiya Liyen adlı kızını Hakan'ın oğlu Gali Ti-gin'e göndermeğe karar verdi. Bir elçi refakatında prensesi gönderdi. Elçi yolda Türkler'in satvet ve şevketinin Kut Dağı adlı bir yeşim kayadan ileri geldiğini öğrendi. Yuluğ Tekin'e dedi ki «Hükümdarım size en kıymetli mücevherini gönderdi. Siz de karşılık olarak ona bir hediye göndermek isterseniz, bizce makbule geçecek Kut Dağı kaya parçasıdır. Bu kayanın sizce hiç bir kıymeti yoktur. Bunu hükümdarıma hediye ederseniz çok makbule geçer». Yoluğ Tekin, Çin medeniyetine kendi milli harsından ziyade kıymet veren milliyetsiz bir hükümdardı. Kut Dağı'nın otuz nesilden beri Türkler'in mukaddes bir tavaf yeri olduğunu bile bilmiyordu. Türkler'in milli mefkuresi adeta bu yalçın kayada temessül etmişti.

Yoluğ Tekin bu milli timsali bir kızın bedeli olarak, Çin hükümdarına yermekte hiç bir beis görmedi. Yalnız bunu nasıl götürebileceklerini sordu. Çin elçisi, kayanın etrafına odunlar yığdı. Üzerine fıçılarla sirke döktü. Odunlara ateş verince kaya parça parça dağıldı. Elçi bu parçaları dikkatle toplatarak, arabalara yükletti ve Çin'e şevketti. Orada sihirbazlar bunu yağma ettiler. Her parçası dünyanın bir köşesine gitti. Bunun bir parçası nereye gittiyse orada feyiz, bereket, saadet husule geldi. Türk yurdu ise bilakis bütün feyzini, uğurunu birden kaybetti. Kut Dağı gidince Kumlançu'da. bütün yeşillikler sarardı. Irmakların, derelerin suyu çekildi. Semanın rengi değişti. Bir kasvet bağladı. Bütün kuşlar, yabani hayvanlar, ehli hayvanlar, hatta memedeki çocuklar «Göç! Göç! Göç!» diye bağrışmaya başladılar. Bir taraftan salgın hastalıklar insanları kırıyordu. Yedi gün sonra Yoluğ Tekin öldü. «Göç!» sesleri devam ediyordu. Türkler anladılar ki bu ülkenin yer suları artık orada kalmalarını istemiyorlar. Çadırlarını yıktılar, eşyalarını, çoluk çocuklarını hayvanlara yüklediler, göç etmeğe başladılar. Akşam olunca «Göç» sesleri duruyordu. Sabahla beraber tekrar başlıyordu. Turfan ülkesine gelinceye kadar «Göç» nidaları devam etti. Orada artık bu sesler kesildi. Demek ki, buranın yersuları kendilerini kabul ediyordu. Turfan'da yerleştiler. Beş ordunun torunları, galiba beşli teşkilatı muhafaza ediyordu. Bundan dolayı olacak ki, oturdukları yere «Bef balık», yani beş şehir namını verdiler. (Kaşgar'da evvelce altılı teşkilata malik bir budun oturmuş olacak ki, o ülkeye de (Altı şehir) namı veriliyordu.

Bu menkıbe, kut'un zuhurunu (ortaya çıkışını) bildirdiği gibi, Türkler'in ilk göçünün de Kut'a kıymet vermemelerinden dolayı vukua geldiğini izah ediyor. Bizans müverrihlerinin rivayetine göre Avrupa'ya gelen Hunların önünde de köpeğe benzer bir hayvan kılavuzluk edermiş ve «Göç! Göç! Göç!» diye bağırırmış. Türkler ne zaman milli harsa kıymet vermeyerek ecnebi irfana kıymet vermişlerse ve kendi milletlerini beğenmeyip başka milletlerin mukallid ve tapıcısı olmuşlarsa, böyle bir göç felaketine uğramışlardır. Kut Dağ, milli vicdanın bir timsalinden başka birşey değildir. Onu Çinliler'e feda etmek, gayet büyük bir günahdı. Göç, bu günahın kefareti idi.

Kaynakça
Kitap: TÜRK TÖRESİ
Yazar: ZİYA GÖKALP
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Gök-Türk İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir