Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşından Çekilmesi Hakkında

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşından Çekilmesi Hakkında

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 21:24

OSMANLI DEVLETİ'NİN BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞINDAN ÇEKİLMESİ İÇİN YAPILAN GİZLİ GİRİŞİMLER

YULUĞ TEKİN KIJRAT


Birinci Dünya Savaşı boyunca Osmanlı'yı bir an önce savaştan çıkarmak İtilaf Devletleri'nin gündeminden hiç eksik olmadığı gibi, Babıali'nin savaştan çekilme isteği de zaman zaman gündemde yer almıştır.

Her şeyden önce, askeri harekat ilk planda geldiğinden, savaşanların en çok istedikleri, düşmanı tuşa getirecek kesin bir zaferdi. Dolayısıyla İtilaf Devletleri'nin Çanakkale Cephesi'ni açmaları, Almanların Batı Cephesi'nde Fransızların hezimetini düşlemesi, hep bu istemden kaynaklanıyordu. Oysa bu beklentilerin hiçbirisi gerçekleşmedi ve savaş da bir türlü bitmek bilmedi.

İşte tüm bu savaş süreci boyunca, Osmanlı'nın en azılı düşmanı kimliğine bürünen İngiltere, Enver Paşa'yı hedefleyen bir hükümet darbesi olasılığını asla göz ardı etmemiştir. Çoğu kaynaklarda, İttihat ve Terakki liderlerinden Cemal Paşa ve Talat Paşa'nın, bir hükümet darbesi ile Enver'i saf dışı edip, Almanları da ülkeden kovarak, İtilaf Devletleri ile barış yapmak istedikleri belirtilmektedir.

1915 Aralığında, Rus haber alma kaynakları, Cemal Paşa'nın darbeye hazır olduğunu bildiriyorlardı. Sözgelimi, İstanbul ve Boğazlar'daki tüm egemenlik haklarından vazgeçen Cemal Paşa, Osmanlı hanedanının kendi soyunda devam ettirilmesini şart koşuyordu (Memo on Turkish Peace Overtures, File 222199, Secret, 20 Nov. 1917, FO 371/3057 PRO).

Oysa Cemal Paşa'nın tutum ve davranışlarından, bu iddiaları destekleyecek en küçük bir ipucuna rastlanmadığı gibi, belgelerde sözü edilen şartların sahte oldukları da gözden kaçmıyordu.

Rusların bu iddiaları, Ermeni kaynaklarından alarak yaymaya çalışmaları, Birinci Dünya Harbi'nin getirdiği yenilikler arasındaki propaganda ve psikolojik savaştan başka bir şey değildi. Çünkü 1915 yılı sona ererken, savaş bütün cephelerde kilitlenmiş bir durum arz ediyordu.

Cemal Paşa ile ilgili bu tür iddiaların fazla bir sürekliliği olmamasına karşın, Talat Paşa'nın tutumu, savaşın son aşamasına gelininceye değin, siyasal platformda güncelliğini korumuştur. Enver Paşa'nın bir oldu bitti şeklinde Babıali'yi harbe sokmasını yüreğinde asla bağışlamayan Talat, Osmanlı İmparatorluğu'nun bağımsizlığı ve toprak bütünlüğünü güvence altına alacak her antlaşma metnini imzalamaya hazırdı. Oysa savaş koşullan böylesine siyasal bir atmosferi yaratmadıkça, o ne Enver, ne de İttihat ve Terakki ile ters düşmeyecek kadar kurnaz ve usta bir politikacı idi.

Osmanlı'nın savaşa girişinin daha ikinci ayında darbe söylentileri ağızlarda dolaşmaya başladı. Londra'nın Paris Elçisi Lord Bertie, Dışişleri Bakanı Edward Grey'e gönderdiği bir raporda, İstanbul'daki bir komutanın, Rum ajanları aracılığı ile İngiltere'ye darbe önerisinde bulunduğunu bildiriyordu. Çanakkale Cephesi açılır açılmaz darbe yapılacaktı. Grey, Paris'ten gelen bu bilgi üzerinde o sırada pek fazla durmamıştı. Bu haberin sağlıklı olup olmadığı bir yana, daha 1914 Aralığında, Çanakkale Cephesi'nin açılması konusunda kesin bir karar dahi alınmış değildi. Oysa aynı Dışişleri Bakanı, 16 Şubat 1915'te "Biz gemilerimizle Çanakkale Boğazı'nı geçmeye uğraşırken, İstanbul'da bir hükümet darbesi yapılmasını bekliyorduk" demişti.

Onun bu izlenimi, özellikle 1915 Şubatı başından beri sürmekte olan gizli görüşmelerden kaynaklanıyordu. Britanya Donanması Gizli Haber Alma Örgütü Başkanı Yüzbaşı Hail, Babıali'deki eski İngiliz Başkonsolosu Fitzmaurice ve İstanbullu Levantenlerden Eddy Griffin ile Edward Whital'ü Atina'ya getirtmişti. Bu ekip kimlikleri bilinmeyen Osmanlı karşıdan ile. temasa geçerek, görüş alışverişinde bulunuyorlardı. Büyük bir gizlilik içinde cereyan eden bu görüşmelerden, Londra'ya ancak 16 Şubatta haber verilmişti. Görüşmeler mart ayına da sarkmış ve bu kez Talat Paşa'nın da katılımı ile, 15 ve 16 Mart tarihlerinde, tarafsız Bulgaristan'ın Dede-ağaç Limanı'nda yapılmıştı.

İngilizler Osmanlı'nın Alman ittifakını bırakarak, Boğazlan İtilaf donanmasına açmasını istemişlerdi. Toplanulara katılmayan Yüzbaşı Hail, kendi insiyatifini kullanarak, bu hizmet karşılığında 4 milyon sterling, şimdiki rayiçle 200 milyar Türk lirası değerinde altın ödeneceği haberini de gönderiyordu. Oysa Yüzbaşı Hail, karşısında para için vatanını satmaya hazır bir hain değil, yapılmış olan bir hatayı düzelterek, İngilizlerle eşit koşullarda barış yapmak isteyen bir yurtsever bulmuştu. Talat Paşa her şeyden önce, İstanbul'un Osmanlı'nın başkenti olarak, mevcut statüsünün korunacağına ilişkin somut güvencelerin verilmesini istedi. İngilizler böyle bir güvenceyi verecek durumda değillerdi, çünkü daha önceden İstanbul'un tapusunu Ruslara çıkarmışlardı (Aynı, CAB 42/1/147, PRO).

Bundan sonra silahlar konuşuyor ve 18 Mart deniz zaferi, Çanakkale'nin zorla geçilemeyeceğinin ilk işareti oluyordu. Daha sonra Gelibolu Yarımadası'nda süngü süngüye çarpışmalar cereyan ederken, 1915 Mayısında Cenevre'den geçen eski Maliye Nazın Cavit Bey'in, Paris'teki dostları vasıtasıyla, ünlü romancı ve Türk dostu Pierre Loti'ye yaptığı başvuru, Fransızları harekete geçirdi. Lod Cumhurbaşkanı Poincare'ye, Talat Paşa veya Cavit Bey'in, isviçre'de gizli bir görüşme önerisinde bulundukları haberini veriyordu. Fransızlar prensipte görüşmeyi kabul ediyor, yalnız Cavit Bey ile değil Dahiliye Nazırı Talat ile masaya oturmak istiyorlardı. Ancak Talat'ın İstanbul'dan ayrılamayacağı ve görüşmelerin Cavit Bey ile yapılabileceği haberi gelince, söz konusu diyalog daha başlamadan suya düşüyordu. Zaten bu sırada takvim yaprağı Haziranın ikisini gösterirken, Mustafa Kemal de, Conk Bayırı'nda düşmanın önünü kesmiş ve İstanbul'a yönelik tehlike bulutları dağılmaya başlamıştı.
1915'in tablosu böyle bir görünüm sergilerken, 1916 yılı kişisel çabalara sahne oluyordu.

1916 Temmuzunda, İngiltere'nin İsviçre Elçisi Rumbold, Talat Paşa'nın ülkeye üç adamını gönderdiği haberini veriyordu. Onların misyonu burada sürgünde olan Hürriyet ve İtilafçılarla anlaşarak, İtilaf Devletleri ile barışın yapılması doğrultusunda ortak bir cephe oluşturmakü. O aşamada, İsviçre'deki liberallerin İttihatçılarla birleşmek gibi bir eğilimi asla söz konusu olamazdı. Aksine, Prens Sabahattin, Hürriyet ve İtilafçıların gözlerini yurt içine çevirmelerini istiyordu. Onlar İttihat ve Terakki'yi Halaskar Zabitan ile 1912'de nasıl devirdilerse, aynı ortamı yeniden yaratabilirlerdi. Prens 1915'ten beri bu konuda çok çaba harcadığını söylüyor, ancak ne Londra, ne de Paris'ten beklediği ilgiyi göremediğinden yakınıyordu (Prens Sabahattin'den A. Balfour'a Fransızca yazılan mektubun İngilizce çevirisi, Geneva 28 April 1918, File 84384, FO 371/3381). İngiltere Dışişleri Bakanlığı uzmanları onun kendileri için güvenilir bir kişi olduğundan emindiler. Buna rağmen kendisinin, İttihat ve Terakki'nin gücünü değerlendirmekten yoksun olduğunu vurgulayarak, prensin tasarımlarına itibar edilmemesini sağlık veriyorlardı (Aynı dosya).

Böylece çok sakin geçen 1916 yılından sonra, 1917 Marunda Çar II. Nikola'nın tahttan indirilmesi, yeni hükümetin İstanbul, Boğazlar ve Anadolu'daki isteklerinden vazgeçtiğini kamuoyuna duyurması, ardından Amerika'nın 6 Nisan'da Almanya'ya harp ilan etmesi, Osmanlı'nın savaştan çekilmesi için yapılan girişimlere büyük bir hız kazandırmıştı.

Washington'un Berlin'e savaş açmış olması, Amerika'nın gözünde Osmanlı'yı düşman durumuna getirmemişti. Nitekim eski İstanbul elçisi Morgenthau, Babıali' yi Berlin'in boyunduruğundan kurtarmak için ortamın çok uygun olduğunu ileri sürmüş ve kendisine aracılık görevinin verilmesini istemişti. Washington mayıs ayında onun isteğini kabul etti. Oysa İngilizler bu girişimden hoşnut olmamışlardı. Zira onlar temmuz başında, Talat Paşa'nın İsviçre'de büyük bir barış atağına geçeceği beklentisi içindeydiler. Hal böyle iken, Amerika'nın devreye girmesi, Osmanlı'nın pazarlık gücünü artırabilirdi. Dolayısıyla, yeni Dışişleri Bakanı Balfour, siyonistlerin lideri Haim Weizman'a, Morgenthau'yu bu atılımından vazgeçirmek görevini verdi. Böylece büyük umutlarla haziranda Londra'ya gelen eski elçi, düş kırıklığına uğramış ve Cebelitarık'tan ülkesine dönmek zorunda kalmıştı.

Buna karşılık, parlamento üyesi Yüzbaşı Aubrey Herbert, İsviçre'deki Mısırlı öğrencilerin müfettişi Dr. Parodi'nin aracılığı ile, Türklerle 21 Temmuzda Bern'deki bir parkta buluştu. Bu iki kişiden biri, kendisini Talat Paşa'nın yakın dostu olarak tanıtan Dr. Nurettin idi. Osmanlılar yüzbaşıya, İngiltere'nin neye göre barış yapabileceğini sorunca, onun bu konuda yorum yapma yetkisi olmadığını öğrendiler. Onlar buna rağmen, barışın yapılabilmesi için, Enver'in yerine, Almanlardan nefret eden III. ordu komutanı Vehip Paşa'yı ordunun başına geçirmek istediklerini açıklamakta bir sakınca görmemişlerdi.

Ayaküstü yapılan bu görüşmede, Türkler daha çok konuşmuşlar ve tüm bu görüşlerin Talat Paşa'dan kaynaklandığı izlenimini yaratmak istemişlerdi. Hatta Dr. Nurettin, Talat Paşa'nın atayacağı yetkili bir temsilci ile birlikte, tekrar gelmek üzere derhal İstanbul'a dönmüştü (Aynı).

Dr. Parodi ise, Talat'ın hemen harekete geçeceğini sanmadığını Rumbol'e söylemişti ki, onun bu tahmini doğru çıktı. Çünkü Osmanlılar, 14 Mart 1917'de düşen Bağdat'ı geri almak için, yaz sıcağının geçmesini bekliyorlardı.

Oysa ekim ayına gelindiğinde hala saldırıya geçilmiş değildi. İşte tam bu sırada, İzmir Valisi Rahmi Bey'in güvenilir dostu ünlü Levanten Charles Giraud, 24 Ekimde Atina'ya ulaşmıştı. Giraud sivil Osmanlı uyrukluları ile Fransız ve İngiliz sivillerinin değişimi işlemlerini görüşmek üzere, bir yıl önce olduğu gibi yeniden gelmiş, ancak bu kez, resmi misyonunun yanı sıra, bir de gizli bir görevi olduğunu açıklamıştı. O, İzmir valisi namına, İngiltere'nin ülkesi ile ayrı bir barış yapma eğiliminde olup olmadığım soruşturacaktı. Eğer Londra'dan olumlu ve güvenilir yanıtlar alınırsa, Rahmi Bey de, başta İzmir olmak üzere Ege vilayetlerinin çoğunun merkezi yönetim ile ilişiğini kesecek ve Britanya'nın mücadelesine yardımcı olacaktı. Onun özde istediği Osmanlı İmparatorluğu'nun bağımsızlığı ve İstanbul'un dokunulmazlığı idi.

Atina Elçisi Lord Granville, Rahmi Bey ile direkt temasta yarar görüyordu. Oysa Londra'da savaş politikasını yürütenler, bu tür girişimlerin İsviçre'den yapılmasını yeğliyorlardı. Zaten barış konusunda İngiliz yöneticileri arasında görüş ayrılıkları vardı. Örneğin, Dışişleri Bakanı Balfour, Osmanlı ile barış yapma zamanının geldiği kanısında değildi. Sykes Picot Andaşması'nın ingiliz ortağı ve savaş kabinesi ikinci sekreteri Mark Sykes, İngiltere'nin açık bir politika sergilemesini istiyordu. İngiltere Osmanlı'ya karşı Arapların, Musevilerin, Ermenilerin bağımsızlığı ve Boğazların açılması uğruna savaşıyordu. Barış görüşmelerine, Babıali'nin bu koşulları resmen kabul etmesi ile başlanabilirdi.

Savunma Bakanı Lord Milner ise her iki görüşün arasında yer alıyordu. O da barış ortamının henüz oluşmadığı inanandaydı. Dolayısıyla askeri harekat devam ederken, gizli görüşmeler de sürdürülmeli ve Türklere savaştan ne kadar erken çekilirlerse, kayıplarının da o kadar az olacağı fikri aşılanmalıydı.

Sonunda Granville ve Giraud'un tavsiyelerine uyuldu. Rahmi Bey'in çok iyi tanıdığı, İstanbul'daki eski konsolos muavini Waugh ile eski İzmir Konsolosu Heathcote Smith, onunla 27 Kasım ve 2 Aralık tarihlerinde Foça'da gizlice bir araya geldiler.

İngilizler aldıkları talimat uyarınca, Britanya'nın İstanbul ve Anadolu'daki Osmanlı varlığına son vermek amacım gütmediğini, barış görüşmeleri için müttefiklerinin, özellikle Fransa'nın onayının alınması gerekeceğini dile getirdiler ve buna karşılık Babıali'nin nasıl devreye gireceğini sordular. Rahmi Bey bunu Sadrazam Talat Paşa'nın saptayacağını vurguladı. Sadrazamdan gelecek herhangi bir öneri olursa, o Giraud'yu Midilli Adası'na gönderebilirdi. Aynı şekilde İngiliz kuryeleri de, Foça veya Ayvalık'a gelebilirlerdi.

Böylece İzmir valisi ile açık bir kapı bırakılıyor, ancak Bern'deki harp esirleri konferansı dolayısıyla, girişimlerin ağırlık merkezi yeniden İsviçre'ye kayıyordu. Bu arada Londra, Osmanlı ile tek başına barış yapabilmek için Paris'in vizesini almıştı. Şimdi Türklere, Osmanlı İmparatorluğu'nun tümü ile parçalanmayacağı söylenecek, diğer bir deyimle gizli antlaşmaların Anadolu'ya ilişkin hükümlerinde köklü değişiklikler yapılacaktı. Ancak İngilizler, en büyük engel olarak gördükleri Enver Paşa'nın kolay kolay devrileceği kanısında değillerdi. Dolayısıyla kendi şartlarını ileri sürmeden önce, hükümet bazında Babıali'nin tekliflerini getirmesini, yani barış görüşmelerini resmen Osmanlı'nın başlatmasını bekleyeceklerdi.

Bu aşamada Babıali'nin gizli de olsa, resmi hükümet olarak devreye girmesi mümkün değildi. Çünkü Talat Paşa'nın beklenen darbeyi yapabilmesi için İngiltere ile barış görüşmeleri gündeminde tam bir mutabakatın sağlanması gerekiyordu.

Harp esirleri konferansı aralık ortasında açılmış ve çalışmalarını ayın 27'sinde tamamlamışü. Bütün bu süreç içerisinde Talat Paşa'nın ajanı olduğu bilinen, Hilali Ahmer delegasyonu başkanı Dr. Akil Muhtar'ın konferans gündemi dışına hiç çıkmaması dikkat çekmişti. Bunun yanı sıra, o, İngilizlerin İsviçre'deki ajanı Dr. Parodi ile bir araya gelmeyi sürekli olarak erteliyordu.

Osmanlıların işi yavaştan almaları, 20 Aralıkta Bolşeviklerle Brest-Litovsk'ta başlayan barış görüşmelerine bağlanabilirdi. Çünkü Rusya'nın savaşta işgal ettiği tüm Anadolu topraklarından çekilmesinin yanı sıra, Kars, Ardahan ve Batum sancaklarını da iade edecek duruma düşmesi, kuşkusuz Babıali için büyük bir moral kaynağı olmuştu (Aynı).

Bern'de öylesine ilginç bir tablo olmuştu ki, Rusya savaştan çekildikten sonra, Osmanlılar İngiltere ile barış yapmaya eskisi kadar özen göstermeyebilirlerdi. Oysa Rusya'nın İtilaf Devletleri'nden kopmasından sonra, İngiltere açısından, Babıali ile yapılacak barışın önemi daha da artmıştı.

Dolayısıyla, İngiliz diplomadan görüşmeleri bir an önce başlatmak için, kendi şardanm Dr. Parodi aracılığı ile, sözlü olarak Osmanlı ajanına iletmek kararını almışlardı ki, tam bu sırada bir sürprizle karşılaştılar.

İngiltere Başbakanı Llyod George, 5 Ocak 1918'de, Ulusal İşçi Sendikaları toplantısında yaptığı konuşmada, Londra'nın koşullarını dile getirerek, Babıali'ye adeta davetiye çıkarmıştı:

Biz başkenti İstanbul olmak üzere, Türklerin anayurdu olan topraklan kapsayan bir Osmanlı İmparatorluğu'nun varlığına karşı değiliz. Ancak Akdeniz'den Karadeniz'e geçiş, uluslararası ve tarafsız bir statüye kavuşturulmalı, Arabistan, Ermenistan, Irak, Suriye ve Filistin'de yaşayanlara, uluslara verilmiş olan haklar tanınmalıdır.

Talat Paşa'da cevabını medya kanalı ile verdi. 14 Şubat 1918'de, Viyana'daki Neue Freie Presse Gazetesi ile yapılan röportajda, Llyod George'un 5 Ocak konuşmasına değinen sadrazam şöyle diyordu:

Başbakanın Belçika ile Arabistan, Irak ve Suriye'yi aynı kefeye koyması doğru değildir. Bu yöreler Osmanlı İmparatorluğu'nun ayrılmaz birer parçasıdır ve onların, imparatorluğun bünyesinde muhafazasının, hayati bir önemi vardır.

Bu yanıt, barış görüşmeleri gündeminde mutabakat sağlanamayacağının en belirgin örneği oluyordu.
Böylece mart ayına gelindiğinde, bir yıldan beri yoğun bir şekilde devam eden gizli girişimler sona eriyor ve taraflar tıpkı harbin başında olduğu gibi, kozlarını paylaşmak üzere, umut ettikleri askeri zaferleri beklemeye koyuluyorlardı.
Bilindiği gibi 1918 yazı sona ererken, Babıali'nin yolu erken barışa değil, imparatorluğun sonunu getirecek olan Mondros Mütarekesi'ne doğru gidiyordu.

Kaynakça
Kitap: XII. TÜRK TARİH KONGRESİ
Yazar: TÜRK TARİH KURUMU
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir