Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Herbert W. Duda'nın Balkan Türklüğü Hakkındaki Araştırmaları

Burada Türk Tarihinin Çeşitli Dönemlerinden ve Çeşitli Konularından birlikte anlatılan konular bulabilirsiniz. Ayrıca Türk Kültürü hakkında da Konular bulabilirsiniz

Herbert W. Duda'nın Balkan Türklüğü Hakkındaki Araştırmaları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 21:05

AVUSTURYA'LI TÜRKOLOG HERBERT W. DUDA'NIN BALKAN TÜRKLÜĞÜ HAKKINDAKİ ARAŞTIRMALARI ÜZERİNE

Avusturyalı Türkoloji ve İslami İlimler Ord. Profesörü H. Duda, 18 Ocak 1900 tarihinde Linz'de doğdu, 16 Şubat 1975'de Viyana'da öldü.
Duda, ilk öğrenimini 1906-1910'da, orta öğrenimini 1910-1918'de, yüksek öğrenimini 1919-1925 yıllan arasında tamamlamıştır.
Duda, yüksek öğrenimini tamamlarken Türk Dili ve Edebiyatı sahasında ilmi çalışmaları ile tanınan; Max Grünert (Prag), Firiedrich Kraelitz von Greifenhorst, Rudolf, Gayer (Viyana), August Fischer, Richard Hartmaıı (Leipzig), Jean Deny ve VI. Minorsty (Paris) vb. gibi meşhur Türkologlardan dersler almıştır.
Duda, 1932 yılında Leipzig Üniversitesi'nde "Üniversite Doçenti" payesini alarak aynı üniversitenin Şarkiyat Enstitüsü Türkoloji Bölümünde Türkoloji sahasında dersler de okutmuştur.

Duda, 1927-1928 yılları arasında İstanbul'da neşredilen "Türkishe Post" gazetesinde:

Türk basını ve Türk tiyatro tenkidi sahasında yaptığı araştırmalarını yayımlamıştır.
Duda, 1936 yılında Breslau Üniversitesi'nde "Türkoloji ve İslami ilimler" profesörü olmuştur.
1941 yılında Sofya Devlet Üniversitesi ve Sofya-Almaıı Kültürü Enstitüsü'nde "Türkoloji ve İslami ilimler" misafir profesörü olarak dersler vermiştir.
1943 yılında Viyana Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde "Türkoloji ve İslami İlimler ordinarjus profesörlüğüne" yükseltilmiştir.
1946 yılında aynı üniversitenin Şarkiyat Enstitüsü Başkanı olan Duda, bu görevini de Mart 1970'de emekli oluncaya kadar bilfiil yürütmüştür.

a) Duda'nın ilmi şahsiyeti

Duda, Türkoloji, İslami bilimler ve iran Kültür Tarihi sahasındaki çalışmalarıyla ilim alemine kendini kabul ettiren bir şarkiyatçıdır. Bilhassa tartışmalı problemler üzerindeki araştırmalannda, bazen lenguist, bazan da tarihçi olarak ciddi ve tarafsız görüşler ileri sürmüştür.

Duda, 18 Ocak 1900 tarihinde Linz'de doğduğu zaman "Tuna Boylarında uzanan geniş topraklar üzerinde "Avusturya Macaristan imparatorluğu" hükümrandı. Bu cümleden olarak "Tuna Monarşisi"nın sinesinde barınan eski büyük milletlerin de "bir manevi kültür mirası" ve bunlar arasında şarka ait pek çok yabancı düşünce, inanış ve itikat kalmaları vardı. İşte bu ruhani atmosfer içinde büyüyen Duda ya, bu manevi kültür mirasına bağlı olarak yapacağı araştırmalara gitmek için ilk fırsat çıkmıştı. "Birinci Cihan Harbi" esnasında Avusturya'nın müttefiki olan Türkiye'ye "asker olarak"gelmek suretiyle Duda, bu fırsatı en iyi bir şekilde değerlendirmesini bildi. Böylece, gelecekteki Osmanlı-Türk Kültürü, Türk Dili ve Edebiyatı sahasındaki esas olacak "ilmi çalışmalarının" temelini de bu vesile ile atmış oluyordu.
Bu kültür mirası içinde yetişen Duda, tahsil hayatı boyunca, tabii kabiliyetini Alman ilmi sistemiyle de birleştirerek kısa zamanda akademik bir kariyer kazandı. Türk kültürü ve geleneklerine ait düşünce ve görüşlerini çeşidi görüş ve yazılarıyla ortaya koydu. Böylece Duda, bu ilmi çalışmaları sebebiyle ilim aleminde takdir ve taltif edildi.

b) Eserleri

1919 yılından ölümüne kadar çeşidi sahalarda birçok araşürmalar yapan Duda' nin, 8 telif, 5 neşir, 5 tercüme eserinin yanında 108 makale, 38 kitap tanıtma yazısı, 7 millederarası tebliği bulunmaktadır.

c) Duda'nın Türk Dili ve Edebiyatı üzerindeki çalışmaları

Duda, fevkalade edebi kabiliyete sahip, bir şahsiyettir. İlmi çalışmalarının büyük bir kısmı bu kabiliyetin bir mahsulü olmuştur. Onun yalnız başına Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun hikayelerinden bir kısmını Almanca'ya tercüme etmesi, elbette ki bir tesadüf eseri değildir. O, ayrıca üzerinde çalışacağı edebi parçalan da seçmekte büyük bir isabet kaydetmiş, yalnız Türk okuyucularının değil, aynı zamanda yabancıların da dikkatini çeken ünlü bir Türk yazarını seçmiş, onunla bizzat görüşerek mülakatta bulunmuştur. Bu husus, onun bu sahada derin bir görüşe sahip olduğunu göstermektedir.

Daha sonraki çalışmalarını da aynı sahaya hasreden Duda, hiçbir zaman Türk Edebiyatı'ndan ayrılmıyordu. Nitekim Ahmet Haşim'e ait4 ilmi bir çalışma vücuda getirdi; aynı şekilde "Çağdaş Türk Nesri' hakkında da dikkat çekici ilmi çalışmalar ve araştırmalarda bulunmuştur. Ayrıca Türk Halk Tiyatrosu6 üzerine de geniş tetkiklerde bulunmuştur.

Ayrıca Türk Halk Edebiyatı üzerine geniş tetkiklerde bulundu. Böylece Türk Halk Edebiyatı üzerindeki çalışmalarıyla da meşhur olan Duda, Fasl-ı Ferhac adlı gölge oyununu da Türkçe olarak yayımlayarak edebi çalışma sahasını genişletti. Yunus Emre üzerinde de geniş bir makale yayınladı.

Duda, böylece çalışmalarının yüzde doksanını Türkoloji'ye hasretmiştir. Bilhassa, Yusuf Has Hacip, Kaşgarlı Mahmut, Ahmet Yesevi, Ahmet Paşa, Gülşehri, Ahi Evran, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Mevlaııa Celaleddin-i Rumi, Hacı Bayram, Kaygusuz Abdal, Erzurumlu ibrahim Hakkı, Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmed Haşim, Yakup Kadri, Reşad Nuri, Mükrimin Halil, Ercüment Ekrem, Mahmut Ragıp, Ömer Seyfettin, Fuat Köprülü, Şükrü Elçin, Z. V. Togan vb gibi şahsiyetlerin eserlerini; Türk Dili, Türk Nesri, Türk Halk Tiyatrosu, Türk Halk Edebiyatı, İslami Türk Edebiyatı, Yeni Türk Alfabesi, Türk Dil Reformu, Türk Dil Reformu ve Beraberinde getirdikleri gibi müstakil konularda da yıllarca çalışarak pek çok eserler vermiştir.

Duda, bu sahada Türk Dili ve Türk Dilinin meseleleri hakkındaki ilmi üstünlüğünü; Rus Türkolog Somailoviç A.'nın "Karatkaja Uçebnaja grammatika Soremennogo-Osmansko Tureckogo Jazyka, Çağdaş Osmanlı Türkçesi'nin Grameri-Ders Kitabı" adlı eseri üzerine 1925'te yazdığı geniş bir tanıtma yazısı ile gösterdi.

Bir Osmanlı filoloğu olarak Duda, Türkoloji sahasında kendisini kabul ettir diği ve iddialı olduğu kadar; tarihçi olarak da Anadolu'da ve Güney Avrupa'da yaşayan Türklerin tarihini araştırmaktan geri kalmamıştır. Bu bakımdan Duda, Türkleri ve onları asırlar boyu ayakta tutan kuvvetlerin meydana getirdiği kültür mirasını çok iyi biliyordu.

Duda, Türk Dili ve Edebiyatının hakimiyeti sahasındaki bu köklü bilgisiyle elde ettiği neticelerin sıhhati bakımından, aynı konuda çalışan meslektaşlarının büyük bir kısmını geride bırakmaya muvaffak olmuştur. Fakat burada şunu da tebarüz ettirmek isteriz ki; Duda, Türkiye'nin çağdaşlaşması üzerine kaleme aldığı neşriyatında bir hata yapmadığı gibi, bunu başkaları için bir propaganda vesilesi olarak da düşünmemiştir. Duda, bu durumu gerçeklerin inkar edildiği bir zamanda, hiçbir zaman gerçeklerden ayrılmayarak kendi hükmünü tarafsız bir gözle tarihi delillere istinad ettirerek bütün realiteleri açık olarak yazmasıyla vuzuha kavuşturmuştur.

Duda'ınn sahasındaki otoritesi, fikirlerinin inandırıcılığı ve objektifliği sayesinde aynı sahadan ve aynı dilden olmayanlara bile fikrini empoze etmesiyle tanınan "ÜSTAD" bir kişiydi. Bilhassa "Die Furche" adlı dergide "Haçlı Seferleri Zamanında Ön Asya ve Celaleddin-i Rumi" adı altında neşrettiği makalesi onun değerini bir kere daha kabul ettirmiştir. Ayrıca "Imamüddin Fakih ve Fütüvvet"en ait inceleme yazısı ile "Türkiye'de Matbaacılık"12 gibi diğer araştırmaları da bu hususta zikre değer incelemeler arasındadır13.

ç) Duda'ınn tarih araştırmacılığı

Duda, 1923-1943 yıllan arasındaki çalışmalarında "Türk-iran Dini ve Tasavvuf Edebiyatı"nı ön plana aldığı halde, 1943 yılından sonraki neşriyatında, tarihi konulara ağırlık vermiştir. Bu cümleden olarak 1943 yılında Türklerin XIII. asırda Dobruca'ya yerleşmeleri üzerine yaptığı araşurmalarda "İbni Bibi'nin Selçuklu Tarihi'nde bilinmeyen bir çok hususları ortaya koymuştur. Ayrıca Yazıcıoğlu Ali'nin Oğuznamesine de yeni bilgiler ilave etmiştir.

Beş sene sonra (1948) Duda; "Çağdaş Türk Tarihi"' için kaleme aldığı ve tamamının tarafımızdan tercümesi yapılarak Türk Kültürü Araştırmaları Enstitüsü yayınları arasında 1989'da yayınlanan "Hilafetten Cumhuriyete Geçiş""' adlı eseri bilhassa bu sahada çalışan bilim adamları için son derece kıymetli olan bir müracaat kitabı mesabesindedir. Duda, bu eseriyle oldukça açık ve ilmi bir tablo ortaya koymuştur. Bu tabloda Türk milletinin, devletiyle "BİR BÜTÜN" olduğunu; yalnız siyasi alandaki çağdaşlaşma ile gayeye varılamayacağını; kalkınmanın tarih, kültür, sanat, edebiyat ve teknoloji... vb. gibi ilimlerde milletçe ulaşdacak bir seviye ile mümkün olabileceğini açıkça belirtiyordu.

"Babıali'deki Gayrimüslimlerin Durumu makalesinde; bir Osmanlı Tarihçisi ve Lenguisti olarak Duda; Osmanlı Devleti'nin parçalanmasını arzulayan büyük devletlerle onların himayesindeki Balkan Devletlerinin ağızlarından düşürmedikleri "baskı, istismar ve terör" iddialarını kesinlikle reddederek, tarihi hakikatlerin samimi bir savunucusu olmuştur.

Duda, "1717 Belgrad'ın Fethinden Sonra Babıalideki ilk Sulh Temayülleri adlı kitaba yazdığı makale ve "1918-1950 Yıllan Arasında Türkiye" adlı Dünya Tarihi ve el Kitabında neşredilen inceleme yazısıyla, tarih ilmine büyük bir hizmette bulunmuş ve pek çok tarihi hakikatler ilim aleminin istifadesine sunulmuştur.

Nihayet Duda "ibni Bibinin Selçuklu Tarihi" adlı kitabı üzerindeki ciddi çalışmalarıyla, ilmi çalışmalarının en yüksek seviyesine çıkmıştır. Çünkü bu eser, Anadolu'da kurulan Anadolu Selçukluları Tarihi hakkında mühim bir kaynaktır. O'da bu eseri, orijinali Farsça olan Ayasofya nüshasından Almancaya tercüme etmiştir. Duda, bu kitap için yorucu bir çalışma sonunda titiz bir şekilde meselenin teferruatına kadar inerek, eserin bir kritiğini de yapmış ve bu ek bölümünde şarkiyatçılar için karanlık olan bazı meseleleri ele alarak onları açıklığa kavuşturmuştur.

Kopenhag Kraliyet Arşivi'ndeki Osmanlı Diplomatik yazılarının da ilim aleminin istifadesine sunuluşunu Duda'ınn çalışmalarına borçluyuz.
İhtisas sahasının dışında Duda, zamanımızın büyük bir alimi olarak, bazı ilham verici teşviklerde de bulunmuştur. Mesela, "Bilimsel Kitapların Tanıtılma Metodu" adlı makalesi ile kitapların nasıl tanıüiacağı hakkında yol göstermiştir.

Duda'ınn Osmanlı Tarihi araştırıcılığında mühim bir hizmeti de "Balkan Türkleri Üzerine Araştırmalar adlı ciddi ve iddialı araştırmasıdır. Duda, bu eserinde bilhassa Schıımnu ve Üsküp üzerine ilgi çekici tarihi ve topoğrafık bilgiler vermektedir.

Bilhassa ehemmiyeti olan diğer bir husus da; Osmanlılar zamanında Bulgaristan'a koyun ihracatı ve koyun vergisi üzerine yaptığı araştırmalardır. Burada Duda, Osmanlılar zamanında Bulgaristan'da tamamen Hıristiyanlar tarafından işletilen dokumacılığın geliştiğini anlatmaktadır. Halbuki Osmanlı Devleti'nin diğer eyaletlerinde bu nevi bir gelişme yoktu. Duda, burada böylece birçok Avrupalı tarihçi tarafından ortaya atılan, hatta bugün bile geçerli olan, Türklerin gayrimüslimleri, sadece baskı altında tuttuğu ve onları istismar ettiği, sömürdüğü görüşünün ne kadar asılsız olduğunu ve objektif tarihçi görüşüne uymadığını ortaya koymuştur.
Bu cümleden olarak tebliğimizin esas konusu olan "Duda'nın Balkan Türklüğü hakkındaki Araştırmaları Üzerine" adlı tebliğimizi ana hatlarıyla özetlemek istiyoruz.

d) Duda'ınn Balkan Türklüğü hakkındaki araştırmaları üzerine

Bilindiği üzre XVIII. yüzyılda Üsküp çevresinin genel görünümü şöyledir:


Köstendil ve Sofya tarafından Üsküp-Konyavo geçidine ulaşılınca insanların önüne yeni bir dünya açılır. Azametli dağ silsileleri tarafından çevrelenen Struma ovası gözler önüne serilir. Aruk Makedonya dağ kümeleri, başındaki bulutlarıyla karşımızdadır. Yol boyundaki kavaklar şahane bir sancağa benzeyen at kuyruğu gibi salınır. Sultan şehirleri İstanbul ve Bursa'nın yanındaki çınar ağaçlarına benzeyen selvilere Osmanlılar hatıralarını bağlamış gibidirler.

Bir kaplıcalar şehri olan Köstendil'de batı ile doğu medeniyetleri buluşur. Türkler zamanından kalma Ilıcalar antik kaplıcaların temelleri üzerinde dururlar. Süslü minareler Osmanlı'nın kudretli dönemini yansı Ur. Ancak bunların yalnızca bir tanesi amacına hizmet etmekte, diğerleri ise bakımsızlığa terk edilmiş bulunmaktadır. Köstendil bahçeleri geçildikten sonra yol Makedonya sınır surlarına çıkar. Bir süre sonra Üsküp yolunda, Türklerin küçük bir ırmağın kıvrımları boyunca inşaa etmiş oldukları Kriva Planka ve Eğridere Palankaya ya ulaşılır. Yol aldıkça vahşi ve bakir manzara iyice artar. Derin dar geçitlerle ırmak ve yolun birbirinden ayrıldığı kıyıda köylü kadınlar kalaylı bakır kaplarla, altında gür ateş yanan büyük kazanlarda su kabağından yapılmış büyük kepçelerle ve ağaç gövdelerinden oyulmuş çamaşır teknelerinde çamaşır yıkamaktadırlar. Yol daha sonra Ekim 1912'deki Balkan savaşıyla Üsküp ün kaderini değiştiren Kumanova yaylasına çıkar. Kıumanova yaylasından sonra kuzeydeki yüksek dağ kümeleri Kara Taç, batısındaki Sar Platosu ve güneyindeki Karadzica platosu ile çevrili ve Üski'ıp'ün verimli havzası olan Vardar vadisine inilir. Vardar'ın sağ kıyısında şehrin içine kadar gelen bin metreden yüksek Karasjakin sırdan yükselir.

Üsküp, I. Bayezid tarafından 1389 tarihinde, Kosova Meydan Muharebesi'nden hemen sonra fethedildi. Osmanlı kaynakları Üsküp'ün fatihleri olarak Evrenos ve Timurtaş Beyleri vermektedir. Fethin tam tarihi o zamanın bir kitabesinde 6 Ocak 1392 olarak yazılıdır25. Sulun I. Bayezid, Türklerin Üsküp'e gidip yerleşmesi için çok uğraşmıştır. Fatih Sultan Mehmed de 1462'de Rumeli ve Asya'da bulunan 150.000 kişilik ordusunu Üsküp'te toplayıp 1463 baharında Bosna'ya yürümüştür.
Akşam üzeri Kumanovsidan Üsküp'e girildiğinde günün son ışıkları modern unsurları saklar, batan güneş gururlu kaleye, muhteşem cami ve kervansarayların bakımlı ve gri duvarlarına yumuşak, alünsarısı renkler verir. Dağlar, geniş ırmak, birçok caminin müstesna sessizliği, sadeliği, Müslüman eseri oldukları açıkça belli olan yapılar herşeyiyle muhteşem içkale, şehre cengaver bir hava verir. Ve bu şehrin Islamın bir zamanlar kalesi olduğunu vurgular.

Burada insan 15. yüzyılın vakanüvisi Aşıkpaşazadeden naklolan Gazi manzumesini işitmek ister:

İman gazası asrında ALLAHUEKBER Her nefes alışta derlerdi ALLAHUEKBER Müslüman, kılıcını güçlü koluyla savuruyor Davul ALLAHUEKBER diye gümbürdüyor Cennet kılıçların gölgesindedir diye Allah'ın yegane resulü müjdeledi Zaptedilmiş kalenin çanları boşuna artık Kilise de artık cami oldu ALLAHUEKBER.

15. ve 17. yüzyıllarda stratejik ve politİk önemin doruğunda olan Üsküp, 1521'de Belgrad'ın fethinden sonra önemini yitirir, başlıca ticaret merkezi Tuna olur. Ama Üsküp daha sonra Bosna ve Arnavutluk'», nakil merkezi olma özelliği kazanır.

Üsküp, uzun yıllar Makendoya meselesine ilgi duyan Avrupalı süper güçler için önemli bir merkez durumundaydı. Bu konuda sadece menfi yönde oluşan Bulgar, Sırp, Yunan, Roman ve Arnavutluk tezleriyle ilgili milliyetçilik meseleleri ve Avrupalıların 1914'ten önceki yayılma politikalarının hatırlanması lazımdır.

Üsküp 1689 yılının Ekim ayında General Piccolomini tarafından işgal edilmiştir. Bu işgal esnasında şehir tahrip edilmiş ve kundaklanmıştır. 17. yüzyıl Üsküp'ü Evliya Çelebi tarafından ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır. O zamanlar Üsküp bir Osmanlı şehri olduğu için, şehri, devletin sahibi bir millete ait kişinin gözüyle tasvir edilmiş görmek önemli bir husustur. Bundan evvel ise Katip Çelebi, Cihannüma adlı eserinde Üsküp'e bir bölüm ayırmışsa da Evliya Çelebi kadar ayrıntı verebilmiş değildir. Muhtemelen 1679 veya 1680 yılında İstanbul'da ölen Evliya Çelebi bize 10 ciltlik bir eser olan Seyahatname 'yi bırakmıştır. Bu eserin 5. cildinde Üsküp hakkında bilgi verilmektedir. Aşağıda Çelebi'nin 1660 yıllarındaki Üsküpü anlatan sayfalarından AJmancaya çevrilmiş yorumlu tercümenin özetini veriyoruz.

Onlar da:

1. Üsküp Kalesi:


Bu bölge Sultan Yıldırım Bayezid zamanında (1389-1402) Gazi Evrenos Bey tarafından fethedildi. Daha sonra II. Bayezid (1481-1512) bu güzel beldeyi havası ve suyu itibariyle öylesine hoş buldu ki kış karargahını burada kurdu ve etrafındaki pek çok araziyi fethetti. Süleyman Han'ın tasvirine göre Üsküp, Rumeli eyaletinde müstakil bir sancak beyinin merkeziydi. Bey, 5000 askerle hazır bulunmakta ve kendisine emrolunan seferlere katılmakta, yıllık olarak da 10 kese altın almaktaydılar. Beye 255 umar ve zeamet bağlıydı.

Üsküp bölgesi iyi inşa olunmuş 350 köye sahiptir. Bu köylerden Üsküp Beyine yıllık 20 kese altın gelmektedir. Beyin emri altında 40-50 arası kadılık bulunmaktadır. Ayrıca beş Naib bulunmaktadır. Yeniçerilerin başında Koca Ağa vardır. Yine 300 kişilik kuvvetiyle Kale Komutanı Ağa da görevlilerden birisidir. Bir diğer görevli sikke nazındır. Bizim zamanımızda bu görevde Mahmut Paşa vardı. Bir diğer görevli ise haraç ağasıdır. Bu şahıs sancaktan 57000 akçe haraç alır. Başka bir görevli Cebeci başıdır. Cebecibaşı, bölgede bulunan güherçile madenini çıkarır. Var-dar da diğer görevli kişi olup bütün kervan mallarından baş vergisi alır.

2. Üsküp şehrinin şekli ve toprağı:

Şehir Vardar nehrinin sol ve sağında, geniş düz çayırlık ve bahçeliklerle süslü bir bölgede, nehrin batı yakasında iç kalenin bulunduğu yerde olup, kayda değer binlerce taş yapı ile süslenmiş bulunan dev bir yerleşim yeridir. Şehrin 70 mahallesi vardır. Rum tarihçileri Üsküpü Rum Masendevan'ı olarak nitelerler.

3. İç Kale:

Burası güçlü, savunulabilir bir kale ve garnizondur. Kapılar ve duvarlar kösele taşlarıyla kayganlaştırılmış gibi kesilmiş taşlarla bina olunmuştur. Usta bir sanatçı o duvarın dev mermer sutunlarını sanki alçı gibi kesmiş ve süslemiştir. İç kale, şehrin ortasında bulunmakta olup Şaddat tarafından inşa edilmiştir. Yan duvarları yaklaşık 50 arşın yüksekliğinde olan beşgen şeklinde yüksek bir kaledir. Kale, 70 kule ile süslenmiştir. Şehirde yaklaşık 2000 dükkan yer almaktadır. Kale çok yüksek kayalar üzerinde bulunmaktadır ve tüm ovaya hakimdir.

Kalenin batı tarafından Vardar nehri geçmektedir. Bir tarafında cehennem kuyusu gibi bir uçurum bulunduğundan orada hiç hendek yoktur. Fakat kalenin doğu, güney ve kuzey taraflarında kaya içinde oyulmuş derin hendekler vardır. Bu tarafta kapı önünde hendek üzerinden geçen bir tahta köprü bulunur. Bu kapının yeniden yapımı ve tamiri Murat b. Mehmet Han tarafından hicri 850 (M. 1466) yılında gerçekleştirilmiştir. İç kale içinde yaklaşık 100 birlik evi, zahire binaları ve alet yapıları vardır. Şehir yaklaşık 1060 adet yukarıdan aşağıya kırmızı tuğlalarla süslenmiş ve iyi inşa olunmuş zarif taş evlere sahiptir. Bunların en meşhurları Mahmut Paşa Sarayı, Emir Paşa Şarap, Koca Serdar Şarap ve Siçanzade Şarap dır.

Şehirdeki meşhur medreseler; Sultan Murad Han Medresesi, Yahya Paşa Medresesi, İshak Paşa Medresesi, İsa Paşa Medresesi, Mustafa Paşa Medresesi, Karlızade Medresesidir. Yetmiş yerde okul vardır. Her caminin yakınında bir okul açılmış. En meşhuru Koca Mustafa Mektebidir. Yirmi tane tekke var. Mevlevi tekkesi de var. Eskiden Paşanın evi tekkeymiş. Sonra Melek Ahmet Paşa'nin emri ile Mevleviler için ayrılmış. Bunlardan Lokman Hekim ve Baba Meddah tekkeleri çok meşhurdur. Akai sırpıyla 110 çeşmesi, 200 sebilhanesi bulunmaktadır. Dere boylarında bin kadar değirmen var.

4. Üsküp pazarları:

Şehrin, kubbeleri ve küçük kubbeleri süslü 2150 kadar dükkanı bulunan çarşı pazarları var. Bunlardan en ünlüsü mücevher satılan Sultan Çarşısı ve İpek Tüccar Pazarıdır. Burada ayrıca ayakkabıcılar, boyacılar, çadırcılar, şapkacılar bulunur. Çarşının yollan çok temizdir. Her satış yeri sümbüller, güller, nergisler, menekşeler, reyhanlar, leylaklar, zambaklarla dolu saksılarla kasalarla süslüdür.

5. İmarethaneler:

İmarethanelerde yolcular, komşular, gelenler, gidenler, ilim adamları, fakirler, ihtiyaç sahipleri, dilenciler uygun bir şekilde duacı olarak sabah ve akşam yemeklerini yerler.

Uygun seyahatler için yapılan bağış imaretleri şunlar:

Yahya Paşa, Hünkar, Koca Mustafa Paşa, İshak Beyoğlu, İsa Bey. Yemek olarak inceltilmiş balık ve küçük balıklar çok meşhurdur. Meyvelerden elma, ayva, bardak eriği ve şeftali çok güzeldir. İçecek olarak misk çok meşhurdur. Bal suyu, hardal, gelin otu ve üzüm şırası yaygın olarak verilir.

6. Üsküplü meşhur kişiler ve mukaddes yerler:

El-Mevla Çelebi-i Halebi:


Bu zat Lokman Hekim manastırı denilen yerde medfundur. Mezar taşında ölümü ile ilgili şu mısra vardır:

Aşık bu dünyadan öbür dünyaya göç ettim.

Bilge Mehmet:

Şairlerin sultanı Mehmet Efendi çok ünlüdür. Anadolu'da Alaşehir'de doğmuş ve molla hayan yaşamıştır. Tabii ilimlerle meşgul olmuş, ilmi araştırmaları için her görevi kabul etmiştir. Yeni şeylerin tarihinin özeti ve bir örneği olarak "Wagia-name-i Vaisi195 adlı eserini Sultan I. Ahmed'e sunmuştur. Siyer-i Vaisi adlı eseri de çok mükemmeldir. O, bu eserinde yüce peygamberi, bazı sünni halifeleri tasvir etmiştir ki, bu kitapla büyük hakanlara bile üstün geldiğini anlamıştır. Bu kitap güçlü bir derleme kitabı olup anlaşılması için kamüsa ihtiyaç vardır. Stilistik ilminin özetinde önemli edebiyat derlemeleri de vardır.
Mehmet Efendi çeşidi görevlerden sonra tekrar Üsküp'e döner. Burada hakimlik görevi alır.

Hz. Mevlana:

Hakim, stilist, kamil ve Hariri tarafından yeni baskısı yazılan Divanın müellifidir. Muamma ilminde Hz. Mevlana'nın benzerine rastlanmamıştır. Yüzden fazla ilmi eser, 170 kadar Kaside ve hala faydalanılan 40 çiltlik kitap yazmıştır. Özellikle bir eşine daha rastlanamayacak olan şu şiirini duydum.

Yaratılış gününün ziyafeti başladığında Onun sofrası ortada bulunuyor. Onun sofrasından içenler sarhoş oluyordu Ve bir daha iyileşmiyorlardı

Bu güzel sözleri halk arasında yaşayan Veysi Efendi ezberden okuyarak şöyle diyordu:

"Allah rahmet eylesin, ne kadar güzel mana ihtiva ediyor."

Molla Çelebinin Mesire Yer. Asıl adı Valahi Ahmet Çelebidir. Üsküpte doğmuştur. Burada hakimlik yapmıştır. Mezarının bulunduğu yer şimdi mistiklerin mesire yeridir. Ölümüyle ilgili kronoloji şöyledir.

"O hilali, ölümünün haberini aldım ve kronoloji hakkında bilgi verdim.
Valahi'nin ruhuna Fatiha okuyun (H. 951, 5.3.1544)" denilmektedir.

Safızade'nin Mesire Yer: Temaşvar'ın mollası iken hastalığı esnasında son arzusu sorulunca:

"Beni, Üsküdar'a gömün" dedi. Öldüğü zaman son arzusu üzerine Üsküdar'daki İshak Bey Camii'nin avlusuna defnettiler.

İshak El-Uskubi (İshak Çelebi):

İshak Çelebi ilmi kariyerine Edirne'deki İbrahim Paşa Medresesinde başladı. Üsküp, Bursa ve İznik'te görev yaptı. İstanbul'da Fatih Sultan Mehmet Camii'ndeki meşhur medresede çalıştı. Şair ve etnolog olarak tanınan Çelebi nihayet 20.6.1536 tarihinde kadılık vazifesinde bulunduğu Şam'da öldü.

Mehmet Paşa:

Defalarca başvezir olan Sinan Paşa'nin oğludur. Mehmet Paşa Kajir semtindeki Mehmet Paşa Camiinin avlusunda gömülüdür. Mehmet Paşa 1590 yılında Yeniçeri Ağası, 1592 yılında Rumeli Beylerbeyi, bir yıl sonra Suriye Valisi olmuştur. Bir yıl sonra vezirliğe vekalet eden başkomutan olmuştur.
Lider olarak fazla başarı gösterememiştir. Gran kalesini kaybetmesi üzerine malları elinden alınmıştır. Belgrad kalesi komutanı olduktan sonra bir ara Konya Valiliği verilmişse de çabuk görevden alındı. Üsküp'ü ikamet yeri olarak seçti ve burada öldü.

Altı Parmak (Şeyh Cadradi zade Mehmet oğlu Mehmet):

Üsküp'te doğdu. Bayramiye tarikatına mensup Seyyid Cafer Efendi tarikatının şeyhinin öğrencisiydi. Daha sonra İstanbul'a gitti. Fatih Sultan Mehmet Camii'nde hafız oldu. İstanbul'dan Kahire'ye göçtü. Kahire'de hafız, şeyh ve alim olarak çalıştı ve 1623 yılında öldü.

Şeyh Lütfullah Efendi:

Şeyhülislam Zekeriya'nın oğludur. 1564 yılında doğdu. Kadı Çelebi olarak da tanınır. Tahsilini bitirdikten sonra Üsküp'e vali oldu. Daha sonra 7 defa Filibe kadısı oldu. Şair olarak da tanınan Şeyh Lütfullah Efendi 1632'de öldü.

7. Üsküpteki camiler:

Sultan Murat Camii:


Saat Kulesi yanında bulunan Sultan Murat Camii, kitabeye göre h. 840 (M. 1436) yılında II. Sultan Murat tarafından yaptırılmıştır. Bugün bile Müslümanların merkezi olan Üsküpün Cuma Camii gösterişsizdir. Basık bir çatıyla kaplı olan dört tam kubbe, iki yan bölme taşıyan dikdörtgen yapısıyla inanılmaz bir etki yapar. Beş kemerle öne ve birer pencereyle sağa ve sola açılan girişin, çatının altında olması ona özel bir görünüm verir. Duvar yüzeyleri pencerelerle alt ve üst kadara açılır.

Alağa Camii (İshak Bey Camii)

Gazi İshak Bey, Alağa ve İshak Camii'nin 1438 yılında inşa etti. İshak Bey fetih zamanında Osmanlı Komutanı kitabelere göre Paşa Jijit Bey'in oğludur. Paşajijit Bey, Üsküp'teki Meddah Camiinin inşacısıdır ve camiinin avlusunda gömülüdür. Gazi İshak Bey'in oğlu İsa Bey'dir. Bosna'yı fethettikten sonra Bosna'nın ilk yöneticisi oldu ve Üsküp'ten Sırbistan ve Arnavuduk'u idare etti. Alağa Camiinin planı Selçuklu medreselerinin şemasından çıkan Osmanlı camii ve vakıflarının tipini andırır, hatta aynısıdır. Camiinin krokisi T biçimindedir. Camiinin sağdan ve soldan farkedilen bina bölümlerinin yüksekliğinin ortasında bir kubbeli ve kemerli bir mekan yer almaktadır. Burası beş sivri kemerle öne doğru açılır. Merkez oda üzerinde kubbe sekiz taraflı bir tambur üzerinde bulunur. Hol ve orta eyvan basık çatılı, iki tambur üzerinde bulunur. Hol ve orta eyvan basık çaülı, iki yan bina ise yuvarlak bir çauya sahiptir. Sivri bir minaresi vardır.

İsa Bey Camii:

Bu camii İshak Bey in oğlu ve görevi devralmış olan İsa Bey tarafından h. 880/M. 1475 tarihinde inşa ettirilmiştir. Kitabede camiinin II. Sultan Mehmet devrinde yapıldığı yazılıdır. İsa Bey Camii'de T biçiminde bir plana sahiptir. Yapı itibariyle İshak Bey Camiine benzer.

Duda'nın, Türk Kültür Tarihi ile ilgili daha pek çok eserleri vardır. Bu eserlerin Türkçe'ye tercüme edilmesi suretiyle Türkiye'ye ait bazı konuların batıda ne şekil kabullenildiğini daha yakinen görme imkanı olacaktır. Bu cümleden alarak tarafımızdan H.W. Duda'nın; Türkiye'de Hilafetden Cıımhuriyec'e Geçiş, Balkan Türklüğü üzerine Araştırmalar adlı kitapların yanında, Türk Dilinin Dünü-Bugünü ve Türkiye'de Türk Dil Reformu adlı makalelerini de Türkçeye tercüme etmiş bulunmaktayız. Bundan sonraki çalışmalarımızda Türk Kültür, Türk Dili vb ne ait konulardaki eser ve makaleleri de tercüme ederek kendi insanımızın istifadesine sunmayı bir görev kabul etmekteyiz.

Kaynakça
Kitap: XII. TÜRK TARİH KONGRESİ
Yazar: TÜRK TARİH KURUMU
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Karışık Zaman-Dizinli ve Karışık Konular hakkında Türk Tarihi ve Kültürü Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir