Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlı Devleti'nde İstimalet Siyaseti

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Osmanlı Devleti'nde İstimalet Siyaseti

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 21:00

OSMANLI DEVLETİ'NDE İSTİMALET SİYASETİ

Sözlük manası meylettirme, cezbetme, gönül alma, birinin gönlünü celp etme reayaperverlik (XIX. yüzyılda) veya engin hoşgörü olan bu kelimenin, Osmanlı siyasi tarihinde önemli bir yeri vardır. Özellikle Hıristiyan reayaya karşı takip edilen hoşgörülü siyasetin tarifi demek olan istimalet, impartorluğun son devrine kadar uygulanmıştır. Bu hoşgörülü siyaset başlangıçta Osmanlı fetihlerinin başta gelen düsturu olmuştur. Osmanlı Beyliği'nin daha başlangıçta Bizans tekfurlarıyla iyi münasebetler kurmak istemesi, zaman zaman da başarılı olması istimalet politikasını ifade etmektedir.

Osmanlı fetihlerinin, bilhassa Edirne'nin fethinden sonra Balkanlarda süratle gelişmesi hususunu anlatan Prof. Halil İnalcık, belki de geniş olarak ilk defa istimalet konusuna temas etmiştir. Prof. İnalcık, Osmanlı fetihlerinin "yalnız kılıçla değil belki de daha çok istimalet denilen uzlaştırıcı bir politika neticesinde gerçekleştirildiğini" ifade etmektedir. Osmanlıların fethettikleri bölgelerde yerli Hıristiyan ahaliyi himaye etmek, haklarını iade etmek, dini serbestiyet vermek ve vergi muafiyeti tanımak gibi prensipler mutlaka tatbik ediliyordu. Devletin vermek istediği şeylerin başında reayayı düşmana ve eşkıyaya karşı korumaktı. Osmanlı vatandaşlığını elde etmiş olan reayanın emniyeti de teminat altına alınmış oluyordu. Reayanın hakları zayi olmadığı gibi yeni imtiyazlar da kazanabiliyordu. Hatta bazı hallerde eski idarecilerinin idaresinde de kalabiliyordu. Din konusunda Hıristiyan reayanın mağdur olabileceği düşünülerek veya Osmanlı idaresinde daha iyi şartlarda hayatını idame ettirebilmesi hesaplanarak bir müddet vergi muafiyeti de konuyordu. Rumeli'deki Hacı İl-Bey ve Evrenos Gazi gibi akıncı beylerin uçlardaki fetih harekatı bu prensipler doğrultusunda süratle gelişti.
Bu siyasi olgunluğun temelleri hiç şüphesiz daha eski devirlerde de görülüyordu.

Birçok örnekten birini burada zikretmeyi yararlı görmekteyiz:

Türkiye Selçukluları zamanında iç çekişmeleri fırsat bilen Ermeni Prensi II. Thoros'un kardeşi Stefan, Maraş beyinin bir Ermeni köyüne girmesini bahane ederek, 1156'da bizzat Hıristiyanları kati ve etrafı yağma ile Maraş'a girdi ve şehri yaktı. II. Kılıç Arslan'ın hareketi üzerine Stefan firar etti. Kılıç Arslan merhametli davrandı.

Kaçan ve dönen Ermenilerin evlerine, çiftliklerine ve meyveliklerine dokunmadı; sahiplerine iade etti. Bu bilgilerin Süryani Mihail ile Keşiş Gregoire'in eserlerinden alınmış olması dikkati çekmektedir.
Osmanlı idaresi fetihlerde eski Türk geleneklerine sadık kalarak İslam şeriat hükümlerini de tatbik ediyordu. Esasında Türk geleneğinde mevcut bulunan başka dinlere saygı İslamiyetin gayrimüslimler için tanıdığı zimmi hukuku ile birleşerek en geniş anlamını bulmuştu. Böylece Kur'an'da zikredilen 'Telifi'l-kulüb" maddesi Osmanlı siyasetinde istimalet adıyla anılır olmuştur. Tabiatıyla bu tabir bürokraside de yer almıştır. Devlete cizye vergisini ödemiş olan gayrimüslimin hukuk yönünden Müslümandan farkı kalmıyordu. Devlet için onu himaye etmek, refahını sağlamak Tanrı buyruğu idi.

Fetihler sonunda Osmanlı vatandaşı olan gayrimüslimlerin can ve mal güvenliği, yani himaye ve sıyaneti artık devletin şefkadi ellerine emanet edilmiş oluyordu. Devletin görevi bununla da bitmiyordu. Özellikle köylüler eski feodal rejimin zalimane tatbikatından ve ağır yüklerinden kurtuluyordu. Milliyetçilik heyecanın henüz mevcut olmadığı bu devirde halkta n'olaydı, kadim zamandan bunlar bize beg olalar idi" düşüncesi hakimdi. Tabiatıyla burada hemen şunu önemle belirtmek gerekir ki, Türkler, yukarıdan beri belirtilmeye çalışıldığı gibi, yıkıcı ve yok edici fikirler peşinde değildi. Fetihler dini ve ırki taassuba dayanıyordu.
Fetihler sonunda itaat edenler devletin şefkatli kollarına alınıyor, mülk ve arazi imkanlarına kavuşuyordu. Ortaçağ kalıntısı zalim, despot ve beylerin idaresinden veya Latin istilasından yılmış ve ezilmiş Hıristiyan köylüler, kilisenin baskısından da memnun değildi. Bu yüzden Balkanlı köylüler kitleler halinde Müslümanlığı da tercih ediyorlardı. İslamiyet ile şereflenen reaya artık "Allah'ın padişaha bir vediası" olarak telakki olunuyordu. Osmanlı Devleti'nin bu politikası Hıristiyan halkın devlete yakınlaşmasına sebep olmakta idi. Böylece Türk nüfuzu Balkanlarda süratle yayılıyordu. Yerli hanedanların bazıları Osmanlı hakimiyetini tanıyarak gazilerin akınlarından kurtulmuş oluyorlardı.

Fatih devrinde, Rumeli'deki fetihler sırasında köylüler ağır vergiler ve angaryalara tabi idi. Bulundukları topraklarda bilhassa Sırbistan'da, Mora'da Arnavutluk'ta ve Bosna'da toprak asil sınıfların, senyörlerin, askerlerin ve kilisenin mülkiyetinde idi. Fatih angaryaları kaldırdı. Vergiler kolay ödenir bir hale getirildi. Balkan köylüleri arasında bu haberler yayıldı. Ortodoks veya Bogomil köylüler Bosna'da ve Sırbistan'da Katoliklerin propaganda ve işkenceleri yüzünden bir kurtarıcı bekliyorlardı. Bundan başka Osmanlı ordusunda pek çok Hıristiyan bulunuyordu. Timarlı sipahi veya voynuk olarak eski toprak sahipleri görevlerine devam ettiler.

Türklerin takip ettiği bu hoşgörü siyaseti kilise ve manastırlara da tatbik edilmekteydi. Bunlara vergi muafiyeti tanındığı gibi, dini vakıflara da ilişilmedi. Bundan başka Ortaçağ kalıntısı feodal askeri sınıfın imtiyazları ve feodal hakları iptal edildi. Sonunda bunlar Osmanlı askeri sistemi içine dahil edildi.

Görüldüğü gibi Osmanlı idaresi, Hıristiyan köylülere, kiliseye ve askeri sınıflara hoşgörülü davranarak onları kazanmış bulunuyordu. Esasında Osmanlı idaresine karşı çıkan yerli feodalizmin bakiyesi ailelerdi. Onlar kendi vatandaşı olan köylülere acımasızca davrandıkları için çoktan itibar kaybetmişlerdi4. Zaten bunların başlan sıkıştıkça Haçlı Seferi teşkiline çalıştıkları malumdur. Buna Fatih'in 1463'te Bosna Krallığı'nı fethinde köylülerin tavn örnek olarak gösterilebilir. Köylüler Kral Stefan Tomaşeviç'in davetine iştirak etmeyip, Osmanlıları desteklemişlerdi. Hatta 1396, 1443, 1444 ve 1448'de Haçlı ordularının gelişinde, köylüler beklentinin aksine isyan etmediler. Haçlı Seferleri sırasında köylülerle kilisenin büyük zarar gördüğü, Macaristan'ın tahribe uğradığı da bir gerçektir. Bundan başka İstanbul'un Latin istilası sırasında büyük tahribe uğradığı ve yağmalandığı bilinmektedir.
Osmanlı kaynaklarında istimalet tabiri oldukça sık zikredilmektedir. Meselenin daha iyi anlaşılması için bu kaynakların öğretici ve eğitici mahiyette olanlarından ve siyasetname kabilinden bulunan Kitab-i Miistetab adlı esere müracaat etmek yerinde olacaktır. Bilindiği gibi bu eserler idarecilerin adaletten sapmaları hususunda tenbihatta da bulunmaktadır.

Buna bir örnek verelim:

"İmdi bu Devlet-i aliyye adı ile kaimdir ve illa zulm ile memalik viran olması mukarrerdir.
Adalet Bais-i kurb-i Hüdadır
Nitekim zulm iden Hakka cüdadır".

şeklindeki ifadeler dikkati çekmektedir. Kitab-i Müstetabda benzer ifadeler bulunmaktadır. Mesela padişahlıktan daha yüce bir mansıbın olmadığı hatırlatılıp "padişahların kalbleri safidir, garez ve hasedden uzaktır" gibi ifadeler kullanılmıştır. Başka bir eser ise "Adalet tül-i ömre sebebtir" dediği gibi "intizam-i ahval-i fukara padişahlara mücib-i cennettir" de demektedir.
Türkler Rumeli'deki fetihlerinde Hıristiyan halka dürüst ve adil davrandılar.

Bu bir kaynakta şöyle ifade edilmektedir':

"Ol yörenin kafirlerin incitmediler, istimalet virdiler, kafirler dahi çünkim emn ü aman içinde oldular ve hatünların ve oğlanlann ve kızların hoş tutdılar...".

I. Murad devrinde fethedilen bir kalenin sakinleri için mezkür eser şöyle demektedir:

"... Andan Murad Gazi ol hisarın kafirleriyle ahidleşip avradariyile oğlı ve kızlarıyıla istimalet virüp giri yirlerine göndürdiler...". Çimbi Kalesi'nin fethinde "Çimbi hisarın aldılar, kafirlerini incitmediler"; Bolayır fethinde "... Ve bu kafirlerden hiç kimesneyi incitmediler, isdmaleder virdiler. Kafirler dahi çünkim emn ü aman içinde oldular ve hatunların ve oğlanların ve kızların hoş tutdılar". Bu benzer ifadelere eserlerde sıkça rastlanmaktadır.

Osmanlı hoşgörüsüne yabancı müelliflerin yayınlarından da örnekler vermek mümkündür. Bir müellif Balkanlardaki Türk fetihlerine temasla, Arnavutların Bizans ve Sırp baskısından kurtulduğuna temessülleşme (asimilasyon) nin engellendiğine işaret etmiştir. Türk fetihleriyle Sırp kilisesinin üstünlüğü kırılmış, emik ve mezhep etkisi de kalmamıştır. Hatta müellif ifadesine devamla Arnavut ailelerin çoğalmış olduğunu, Arnavut unsurunun ise Sırpların güçleriyle ekseriyeti yakaladığını da beyan etmektedir.
Bir başka müellif ise Kosova Savaşı'na (1389) temas ederek, Sırp Despotu'nun tebaasından ve Bogomillerden şikayetçi olduğuna yer vermiştir. Zira despotun tebaası ve Bogomiller şimdiye kadar yapılan savaşlarda Türklere meyletmişlerdir.

Osmanlı hoşgörüsünün en çarpıcı örneğini Selanik'in 1430 yılındaki fethine şahit olmuş bulunan bir rahibin hatıratında bulmaktayız. Bu rahip Venedik işgali altındaki Selanik halkının Latin baskısından dolayı çektiği ızdırabı anlattıktan sonra, halkın Türkleri bir kurtarıcı gibi karşıladığını anlatmaktadır. Anagnostis Selanik'in fethinden sonra II. Murad'ın, şehrin ileri gelenlerinden esir düşenlerin fidyelerini bizzat ödediğini, insancıl düşüncelerle şehrin imarı için teşebbüse geçtiğini, halka serbesti verdiğini, evlerin sahiplerine iadesi için emir verdiğini, vaktiyle Latin zulmünden kaçanları Selanik'e davet ettiğini, Hıristiyanlığın gelişmesine imkan tanıdığını özellikle anlatmıştır. Bir Hıristiyan rahibin Türk hükümdarı ve Türk ordusu hakkındaki bu tarafsız ifadeleri, istimalet politikasının en güzel örnekleridir. Kaynaklarda böyle ifadelere sık sık rastlanmaktadır.

İstimalet politikası sadece fetihlerde uygulanmıyordu. Adalet ve hoşgörü, idari yapı teşekkül ettikten sonra da devam ediyordu. Bunun en çarpıcı örneğini meşhur Macar tarihçisi L. Fekete ortaya koymuştur. Müellif Türk idaresindeki Macaristan'da iktisadi hayatı anlatırken, Osmanlı Devleti'nin herkese iş ve kazanç serbestliğini tanıdığını, din ve dil farkı gözetilmeksizin halkın iyi muamele ve himaye gördüğünü anlatmaktadır. Türklerin Macaristan'a gelmesinden sonra çarşı ve pazarda mal bolluğunun başladığına işaret eden Fekete, gıda maddesi imal edenlerle giyim ve ev eşyası hazırlayan zanaatçıların da arttığını bildirmektedir. Öte yandan domuz eti satan kasap ile koyun eti satan Türk kasabı veya meyhane ile boza ve şıra satan dükkanların yanyana olduğuna da dikkat çekmektedir. Fekete'nin bu konuda verdiği örnekler pek boldur.

Meşhur tarihçi Fekete din konusuna da temas ederek, Türklerin halkı Müslüman olmaya zorlamadıklarını, teşvik de etmediklerini ifade etmektedir. Ayrıca o devirde başka hiçbir din topluluğunda göremediğimiz derecede yüksek bir insanlık anlayışıyla başka dinlileri aralarında görmeye ses çıkartmamış, kendileriyle bir şehirde yaşamalarını hoş görmüşlerdir.
Reayanın himaye ve sıyanetinin yerli ve yabancı kaynaklarda önemle zikredildiğini ifade ederken Adaletnamelere de yer vermeliyiz. Esasen Müslüman veya Hıristiyan farkı gözetilmeden reayanın baskı ve zulmünden himayesini meneden Adaletnameler birer padişah fermanı olup, genel olarak eyaletlere ve sancaklara gönderilirdi.

Hıristiyan reayaya adil davranılması hususunda ortaya belge de koymak mümkündür. Elimizdeki belge Sultan İbrahim'e yazılmış arz ve hatt-ı hümayündur. Adı geçen belge Van Beylerbeyi Hasan Paşa'ya gönderilmek üzere hazırlanmıştır. Van'dan gelen haberlere göre; tüccar taifesinden fazla gümrük alındığı gibi, Hıristiyanlardan da fazla cizye talep edilirmiş. Belge, bu hususta hazırlanmış bulunan emrin Sultan İbrahim tarafından okunması hakkında bir arzdır.

Bu konuda ayn bir belge ise Sofya sakinlerinden Osman Çavuş adındaki görevlinin Şehirköyü, Berkofça ve İhtiman'da olan reayadan fazla cizye ve avarız alındığına dairdir. Reaya İstanbul'a şikayetlerini ulaştırmış ve bu zulmün izalesi için de Rumeli Beylerbeyi Osman Paşa'nın durumu teftiş etmesi ve suç işlenmiş ise fazla alınan verginin tahsil edilmesi istenmiştir. Bu arzı Sultan İbrahim okumuş ve yazdığı hatt-ı hümayünda "... her nerede zalim var ise haklarından gelesiz" demiştir.

Her iki belge de Osmanlı idarecilerinin zulüm ve adaletsizlik karşısında ne kadar hassas olduklarını ortaya koymaktadır.
Burada önemli bir belgeyi daha ortaya koymak istiyoruz. Bu Tuzla kadısına, ayan ve zabitanına III. Selim'in Şubat 1803 tarihli bir fermanıdır. Bu ferman Tuzla'da papaz, piskopos ve rahiplerin mallarına ve kiliselerine müdahaleleri menetmektedir. Bu önemli vesikanın bir kısmı aşağıdadır.

"...tevki'i-i refi'-i hümayünün vasıl olucak ma'lüm ola ki i'ınar-ı bilad ve emsar ve asayiş-i ra'iyyet hususuna mevküf olduğu bedidar ve bu meramın husülü vedi'a-tullah olan fukara-yi ra'iyyetin istimalet ve emniyetlerine ve metropolid ve piskoposları veçhen mine'l-vücüh rencide ve remide olunmayup esbab-ı rahat ve asayiş-lerinin istikmaline menut olduğu ve bu emr-i ehemme ihtimam ve dikkat vulat-ı hükkamın lazıme-i zimmet ve mukteza-yi memuriyederinden idüğü bedihi ve aşikar" iken bir müddetten berü vulat ve hükkam ve şair taraflarından bazı hususlara adem-i ihtimam ve dikkat ve mugayir-i rıza-yi şahanem feth-i hakaniden berü ba-berat-ı şerife nail oldukları imtiyazat-ı atikaya münafi ve mugayir evza' ve harekata ibtidar ile tenfır-i kulüb raiyyete tasaddi birle gerek metropolidlerinde ve piskoposluklarında ve gerek tevabi'i olan kaza ve kasabat ve kurada mutavatün ra'iyyet fukarasına dahi hilaf-i şeri'at-i garra ve mugayir-i rıza güna-gün rencide ve emval-i miriye ve rüsümat-ı mukannine tahsili siyakında verilü-gelen buyruldu ve mürasele zımnında akçe talebiyle tecrim ve tagrim olan ruhbanlann emval-i metrükelerinin zabtına ve manasürlarının emlaklerine müdahale ve ta'arruz ve vaz'ı yedd misillü hareket ve şair güne bed ve mezalim üzre rencideye ibtidar eyledikleri sunüf-ı ra-'iyyetin kaffe-i mezalim ve ta'addiyattan himayet ve siyanet ve refah u aramiş-i hallerini müstevcib olur... "

Burada Osmanlı reayaperverliğine başka örnekler vermek mümkündür. Ancak muhteviyatı özetlemekle iktifa edeceğiz. Mesela Rusların Doğu Anadolu'dan Rusya'ya göçürülen Ermenilerle, Bulgaristan'dan zorla Rusya'ya göçürülen Bulgarların perişan hali ve II. Mahmud'un bir Osmanlı Padişahı olarak istimaletname yayınlaması insancıl yaklaşımlara ayrı bir örnektir. Ermeniler ve Bulgarlar ihanetlerine rağmen affa uğramışlar ve eski topraklarına dönmüşlerdir.

Sonuç olarak denebilir ki, Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren adalet ve hoşgörü prensiplerini daima tatbik etmiştir. Reaya, Allah'ın bir vediası olarak telakki edilmiştir. Adaletsiz ülkenin ayakta kalamayacağı, adaletin insanlar arasındaki düzenin temeli olduğu düşüncesi daima ön planda tutulmuştur. Ancak, burada hemen şunu da ilave etmek gerekir ki, bütün bunlara rağmen devletin bu tutumu çok defa istismar edilmiştir.

Buradan çıkarılması gereken bir sonuç da fetihlerle elde edilen toprakların, ezip geçen güçler tarafından elde edilmediğidir. Fetihler kan ve ateşle gerçekleştirilmemiştir. Osmanlı başarılarının esas gücü sosyal adalet, adil vergi sistemi, dini siyaset ve merkezi otoritedir. İşte bu kavramların tek kelimede özeti istimalettir.

Kaynakça
Kitap: XII. TÜRK TARİH KONGRESİ
Yazar: TÜRK TARİH KURUMU
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir