Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlı Medreselerinde Ulemanın Sosyal Tabanı

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Osmanlı Medreselerinde Ulemanın Sosyal Tabanı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 20:04

OSMANLI MEDRESELERİNDE ULEMANIN SOSYAL TABANI VE BUNUN İLMİ PERFORMANS ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

Osmanlı ilim, fikir ve kültür hayatının en mühim mekanları ve müesseseleri olan medreseler, bugüne kadar çeşidi açılardan ele alınıp incelenmiş bulunmasına rağmen, konu hala muhtelif cihetlerden, çok daha sistemli ve derinlemesine tetkiklere muhtaçtır. Çünkü, yeni yaklaşımlar, yeni bakış açıları, elde edilen ve bundan sonra edilecek olan materyalleri farklı metodlarla tasnif, sorgulama ve terkip çalışmaları, gün geçtikçe, dikkatlerimizi ele aldığımız konuların değişik yönlerine çekmekte, yöneldiğimiz sahalar ise karşımıza yeni ve bambaşka problemler çıkarmaktadır. Bu bakımdan, medreseler gibi bugüne kadar haklarında lehte veya aleyhte çeşidi görüşlerin ileri sürüldüğü, daha ziyade ideolojik zeminlerde değerlendirilen sosyal bir müessesenin, çok daha objektif yaklaşımlarla ve metodlarla incelenmesi, anlaşılmaya ve değerlendirilmeye çalışılması, hem ileri sürülen spekülasyonları mümkün mertebe bertaraf edecek ve hem de ideolojik değerlendirmelerin sebep olduğu fuzuli önyargıları ortadan kaldıracaktır.
Anahatlarıyla vurgulamaya çalışırsak, her şeyden önce, medreselerin, Osmanlı topraklarında hangi şartların ve ihtiyaçların ürünleri olarak boy gösterdikleri; merkezi yönetimle -devletle- olan münasebetleri ve devlet karşısındaki pozisyonları, kendilerine biçilen misyonun mahiyeti; keza, kendilerine intikal eden bizzat temsil ettikleri ilim anlayışının muhtevası;1 içlerinde yetişen, ders veren ve devletin mühim mevkilerinde vazife alan ilim adamlarının sosyal tabanları, yetişme şartları ve safhaları, bulundukları idari mevkiler, devlet adamlarıyla ve birbirleriyle olan ilişkileri; ortaya koydukları eserlerin nitelikleri, bunların hangi endişelerle kaleme alındıkları, ihtiva ettikleri konular, konuların ele alınış ve işleniş tarzları -metodolojileri-, ilgili oldukları sahalara ne ölçüde katkıda bulundukları, hangi noktalarda daha verimli ve daha orijinal oldukları teferruatlı bir şekilde incelenmek durumundadır.

Ferdi gayretlerin halledemeyeceği kadar geniş bir sahayı içine alan, son derece girift ve çok yönlü konulardan oluşan bütün bu hususların tetkiki, muhakkak ki, uzun soluklu ekip çalışmalarını gerektirmektedir. Fakat, ne yazık ki, belirli konular üzerinde ekipler halinde çalışma geleneği, ülkemizde henüz fazla yaygınlaşmamıştır; yavaş yavaş ortaya çıkmakta olan örnekler ise, hala arzulanan ve gereken yoğunlukta değildir. Bu tür çalışmaların bize kazandıracağı zengin malzemenin, ele alınan konularda ortaya konan yaklaşımların ve bakış açılarının ilmi ufkumuzu aydınlatacağı muhakkaktır.

Bütün bu çok yönlü meseleleri kaba hatlarıyla vurguladıktan sonra, bu tebliğimizde yukarıda belirtilen hususlardan, dikkate ve ilgiye değer olduğunu düşündüğümüz bir konuya, Osmanlı ulemasının sosyal tabanına temas edecek ve ortaya çıkan tablonun, medreselerin ilmi performansını nasıl etkilediğini, anahatlarıyla da olsa, anlamaya ve değerlendirmeye çalışacağız.
Osmanlı Devleti'nin, İstanbul'un fethini müteakip cihanşümul bir imparatorluk ve merkeziyetçi bir devlet karakteri kazandığı malumdur. Fethin hemen ardından, Fatih Sultan Mehmed'in siyasi, içtimai, iktisadi, askeri, adli, hukuki sahalarda ve eğitim alanında devlet müesseselerini yeniden şekillendirdiği ve bütün bunların, devletin daha sonraki klasik yapısının belirginleşmesinde son derece etkili olduğu bilinmektedir. Fetihle birlikte ciddi bir değişim söz konusudur ve bu değişimin mimarı Eb'l-feth Sultan Mehmed'dir; dolayısıyla kendisi imparatorluğun gerçek kurucusu olarak görülür.

Bu çerçevede ortaya çıkan merkeziyetçi yapı, patrimonyal karakteri gereği, Osmanlı sultanına sadakati, sistemin merkezine oturtacak, devlet bürokrasisinin şekillenmesinde belirleyici bir amil olacak ve kişiler-arası şahsi ilişkileri ön plana çıkaracaktır. Devletin coğrafyasını oluşturan topraklar üzerinde yaşayan insanları mümkün mertebe bulundukları yerlerde tutmaya çalışan siyasi sistem, reayanın yönetim kademesine yükselmesini oldukça zorlaştırarak, Lütfi Paşa'nın vurguladığı, "ra'iyyete çok yüz virmemek" ilkesini ön plana çıkaracaktır. Hasan Kafi'nin ifadesiyle, "her bir sınıf ehliniin kendülere mahsûs olan amel üzre sabit ve ka'im olmaları mülk ve saltanatda nizamı icab ve iktiza" edeceğinden ve bunun aksinin, yani "her bir sınıfım kendüye mahsûs olan amelde ihmal idüp tekasül üzre olması nizamım hilafını iktiza" edeceği ve "mülkde ihtilal" e yol açacağı için, herkes yerli yerinde kalmalıdır. Her isteyen, bulunduğu yeri terk edip doğrudan devlet hizmetine talip olmamalı, müesses nizamı sarsıcı hareketlerden kaçınmalıdır.

Halka oldukça kapalı böyle bir yönetim anlayışı neticesinde, medreseler, halktan insanların, bilhassa Müslüman nüfusun, yönetim kademelerine nüfuz edebildikleri mühim kanallardan biri durumuna gelecektir5. Ancak burada da, insanların önünde katledilmesi gereken oldukça meşakkatli, kişilerin sosyal durumlarına göre uzayabilen bir yol bulunmaktadır. Bu yol merkezden taşraya gidildikçe daha da uzar. Söz konusu yolu daha iyi anlayabilmek için şöyle bir tablo çizmek mümkündür:

Mesela, istikbalini ilmiye tarikinde gören bir taşralı, önce en yakın çevresindeki bir alimden -ki bunlar daha ziyade imamlardır- ders alacak, ondan ne kadar bilgi edinmesi mümkünse edinecek, bilahare hocasının veya tanıdık birisinin tavsiyesi ile en yakın bir yerleşim yerine -bir kasabaya veya kazaya-gidecek ve orada yeni bir hoca yahut düşük seviyeli bir medrese bulacaktır. Ardından buradaki hocanın tavsiyesine ve referansına dayanarak daha büyük bir yerleşim birimine gidecek, daha ileri seviyede bir medreseye girecek, böylece alttan üste doğru medreseleri basamak basamak geçerek, ülkenin en büyük ve en itibarlı medreselerinin bulunduğu merkeze -başkente- ulaşacaktır. Böylece merkeze ulaşan talibin işi bu safhada da bitmemektedir. Merkezde sığınılacak bir kapı ve himaye edecek nüfuzlu bir hami bulunmadan veya böyle birisinin tavsiye ve referansını elde etmeden başarılı olmak bir hayli zordur. Çünkü, bir taraftan eğitim ve öğretim mecburiyeti, diğer taraftan, merkeze ulaşan yolda işleyen mekanizmayı düzenleyen hukuki müeyyide veya kanuni düzenleme bulunmamaktadır. Mühim olan, belirli bir sıralama içerisinde okunması gereken dersleri, daha doğrusu kitapları okumuş olmak ve bu müddet zarfında nüfuzlu çevrelerle iyi ilişkiler kurabilmektir.

Aynı şey, büyük şehirlerde veya hükümet merkezinde bulunanlar için de geçerlidir. İkbalini ilmiye mesleğinde gören birisi, hükümet merkezinde bulunuyor ve ailesi nispeten tanınıyorsa, ilmiye zümresi arasına girip ilerlemesi daha kolay olmakla birlikte, yine de güçlü bir hami ve kefil bulmak, manen onun kapı halkından sayılmak suretiyle çok daha rahat hareket edebilirdi. Güçlü bir şahsın desteğini, himayesini ve kefaletini elde etmek, bir ilmiye mesleği mübtedisi için son derece mühimdi. Böyle bir seyir içerisinde hızla ilerlerken, kendilerini himaye edenlerin ölümü veya vazifeden alınmaları üzerine, yıllarca aynı mevkilerde kalanlara veyahut mevkilerini kaybedenlere Osmanlı tarihinin her döneminde sık sık rastlamak mümkündür.

Ulemanın yetişme döneminde içerisinde rol aldığı bütün bu ilişkiler ağının Osmanlı literatüründeki karşılığı, intisab mekanizmasıdır. Bu mekanizma, esas itibariyle şahsi ilişkilere dayanmaktadır. Dolayısıyla, ister ulemadan, ister ümeradan olsunlar, saray ve yönetim kademesi nezdinde nüfuz ve itibar sahibi olan insanlar, ilmiye mensuplarının çevrelerinde toplandıkları birer cazibe merkezi haline geleceklerdir. Böyle bir gelişmenin İstanbul'un fethini müteakip belirgin bir şekilde ortaya çıktığı görülmektedir. Fethe kadar Osmanlı topraklarında yetişen ve bir kısmı da dışarıdan gelen alimler, devlet teşkilatının şekillenmesinde öncü rolü oynamışlar, padişahın çevresinde toplanarak yeni yapıyı organize etmek için çalışmışlardır. Buna rağmen, henüz hususi iltimasa mazhar ulema aileleri ortaya çıkmış değildir. XV. yüzyılın ikinci yarısı ile XVI. yüzyılın ilk yarısı arasında, yani Kanuni dönemine kadar ulema sınıfı içerisinde, üst yönetim kademeleri nezdinde ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, hususi iltimasa mazhar yegane ulema ailesi, "Molla Fenari" (Şemsüddin Mehmed b. Hamza b. Mehmed el-Fenari, ö. 834/1431) ailesi idi. Kendilerine gösterilen hürmet ve öncelik dolayısıyla, Fenari-zadelerden birisi, mesela müderris tayin edilecek olsa, diğer müderrisler gibi alt seviyedeki medreselere değil, üç dört basamak yukarıdaki bir medreseye tayin edilmekteydi8. Fakat Ka nuni döneminde, sultanın hocası Hayreddin Efendi (ö. 950/1543)'nin şahsi çabasıyla çıkarılan hoca-zadeler kanunu, hususi iltimasa mazhar birçok yeni ulema ailesi ortaya çıkardı. Nitekim, çok geçmeden söz konusu kanunun muhtevasının genişletildiğini, bu surede yalnız hükümdar ve şehzade hoca ve imamlarının değil, şeyhülislam ve kazaskerlerin yanı sıra İstanbul, Edirne ve Bursa gibi büyük kadılıklarda bulunan kişilerin çocuk ve torunlarının da aynı imtiyazlardan faydalanmaya başladığını görüyoruz10.
Nitekim, daha XVI. yüzyılın sonlarında Gelibolulu Mustafa ali, bu durumu vurgularken şöyle diyordu: " .... pes evlad-ı etrak nice şuğl itsinler, medaris-i hali-yede nice tahsil-i ilm etsinler; anlar(ın) evahir-i ömrlerinde varamayacakları mansıba bir çelebi şeref-i nesebi hasebiyle saba aleminde vasıl olur".

Böyle bir yapı, çok geçmeden ilmiye mensuplarının kendi içlerine kapanmalarına ve bir bakıma kast oluşturmalarına yol açacaktır. Dolayısıyla, ilmiye sınıfının önde gelenleri sosyal menşe' olarak yüzyıllarca yine ulema sınıfına mensup ailelerden oluşacaktır. Aslında Osmanlı ilmiye sınıfının yapısı üzerinde şimdiye kadar fazla bir çalışma yapılmış değildir. Bir yazısında, XVI. yüzyılın sonlarında Osmanlı uleması arasındaki sosyal hareketliliği ele alan Suraiya Faroqhi, tek bir eserden elde ettiği verilere dayandığı, tahlillere pek girmediği ve konuyu bir makale hacmi ile sınırlı tuttuğu için, ulaşılan neticeleri umumileştirmek elbette mümkün değildir. Aynı şekilde konuya bir yazı tahsis eden İ. Ortaylı da, oldukça az ve ikinci elden verilere dayanarak düşüncelerini ortaya koymuş ve bilhassa XVIII. yüzyılda ulema sınıfının kendi içine kapandığını, zamanla üst mevkilerin belirli ulema ailelerinin kontrolü altına girdiğini, böylece halka kapalı bir yapı oluştuğunu vurgulamıştır. Aynı kanaati paylaşan başkaları da vardır.

Osmanlı ulemasının sosyal tabanı konusunda, bütün dönemleri içine alacak şekilde uzun soluklu araştırma ve incelemeler, daha önce belirtildiği gibi, henüz yapılmamıştır. Fakat öyle görülüyor ki, önümüzdeki yıllarda yapılacak bu tür çalışmalar, şimdiye kadar sınırlı verilere dayanılarak ileri sürülen görüşleri tekzip etmek yerine, daha da güçlendirecektir.

Ancak bir farkla:

Şimdiye kadar ekseriyetle XVI. yüzyılın ikinci yarısından geriye götürülmeyen ve umumiyetle XVII ve XVIII. yüzyıllarla sınırlı kalan bu değerlendirmeler, çok daha evveline çekilebilecektir. Çünkü, bizim tek bir medreseyi esas alarak yapmış olduğumuz incelemeler, mesela, İ. Ortaylı'nın XVIII. yüzyıl uleması için çizdiği tablonun, yani ilmiye zümresinin kendi içine kapanışının daha erken dönemlerde oluştuğunu ve hatta bunun Fatih zamanında şekillenmeye başladığını açıkça ortaya koymaktadır.
Fatih medreseleriyle ilgili olarak, yaklaşık üç yüz yıllık bir dönemi içine alan sürede bu medreselerde ders vermiş bulunan 1200 civarındaki alim üzerinde yapılan tetkiklerin kısa bir dökümü, bu hususu daha da netleştirecektir.

Sahn medreselerinin kuruluşundan, yani 1470'lerden XVI. yüzyılın ortalarına kadar burada ders veren tespit edebildiğimiz 105 kişiden 41 (% 39)'i ulema ailesinden, 10 (% 9.5)'u kul zümresinden, 4 (% 3.8)'ü ümeradan idi; birinin ailesi tüccar, 49 (% 46.6)'unun ailesi ise, böyle bir niteliği olmayan insanlardan, başka bir ifade ile halktan idi.
Bu tablo, sonraki dönemlerde ulema lehine daha da değişecektir. XVI. yüzyılın ortalarından XVII. yüzyılın başına kadar olan yaklaşık elli yıllık bir süre içerisinde ulema ailesine mensup müderrislerin nispeti, % 39'dan % 58'in üzerine çıkacaktır. Bu zaman zarfında, 167 müderristen 98 (% 58.6)'i ulema ailesinden, 10 (% 5.9)'u ümera dan, 6 (% 3.6)'sı kul taifesinden, 4 (% 2.4)'ü esnaftan idi. Böyle bir belirleyici vasfı olmayan, yani sıradan halktan olanların sayısı ise 49 (%
29.3)'dan ibaretti.

Keza, XVII. yüzyılda Sahn müderrisliğinde bulunmuş olan tespit edebildiğimiz 648 müderrisin aile durumu ise şöyle idi:

343 (% 52.9) ulema, 17 (% 2.6) ümera, 16 (% 2.4) tüccar, 14 (% 2.1) kul; sıradan halka dayananlar ise 221 (% 34.1)'dir; 648 kişiden 37 (% 5.7)'sinin sosyal durumu belirsiz olmakla birlikte bunlar arasında aile menşe'i sıradan halktan olanlar bulunsa bile, durum fazla değişmeyecektir.

XVIII. yüzyılın ilk yarısı ile ilgili 243 kişinin durumu da pek farklı değildir. Bunların içinden 153 (% 63)'ünün ailesi ulemadan, 11 (% 4.5)'ininki ümeradan, 2 (% 0.8)'sinin ailesi esnaf, 5 (% 2.1)'ininki kul zümresindendir. Halka mensup olanların sayısı ise 72 (% 29.6) dir.

Aynı durumu ulemanın doğum yerleriyle ilgili rakamlar da desteklemektedir. Mesela, yukarıda belirttiğimiz ilk dönemde, yani 1470'lerden XVI. yüzyılın ortalarına kadar Sahn'da ders veren 105 kişiden 2 (% 1.9)'si İstanbul doğumludur. Oysa bu sayı XVI. yüzyılın ortasından XVII. yüzyılın başlarına kadar geçen süre içerisinde, 167 kişiden 72 (% 43.1)'ye yükselir. Bu durum, ulemanın fethi müteakip İstanbul'a toplandığını, devletin büyük ve itibarlı medreselerinin bulunduğu bu şehirde mühim noktaları kontrolleri altına aldıklarını göstermektedir. İstanbul'a gelip yerleşen ilim adamları, tabiatıyla İstanbul dışında doğmuşlar, bulundukları yerlerde okuduktan sonra Edirne, Bursa ve İznik gibi mühim medreselerin bulunduğu şehirlere gelmişler ve başkentin İstanbul'a nakli ile buraya yönelmişlerdi. Dolayısıyla, başlangıçta İstanbul doğumluların sayılarının az olması tabii idi. Fakat, XVII. yüzyılda Sahn'da ders vermiş olan 648 kişiden 294 (% 45.3)'ünün İstanbul doğumlu ve ailesinin ulemadan olması; keza, XVIII. yüzyılın ilk yarısındaki 243 Sahn müderrisinden 139 (% 57.2)'unun yine İstanbul'da doğması;17 bütün bunlardan daha mühimi, ulema ailesine mensup olmanın başlı başına bir imtiyaz teşkil eder hale gelmesi, sözünü ettiğimiz 'kastlaşma'yı ortaya koymaktadır. Zamanla, ulema tayinleriyle ilgili tevcih yazılarında "ehl-i fazl ve kudema-i tarikden olmağın", "evlad-ı ulemadan olup" gibi sözlerin değişmez bir ifade kalıbı haline gelmesi ve bu şekilde tevcihe layık görülenlerin çokluğu, üzerinde durduğumuz konunun yaygınlığını gösteriyor. Üstelik bu yapı geç dönemlerde de oluşmuş değildir. Ulema ailesine mensup olmanın, insana tabii olarak bir öncelik hakkı kazandırması gerektiği anlayışının bir hayli erken dönemlerde şekillendiğini ortaya koyan vesikalarımız da vardır.
Bu umumi mütalaalardan sonra konumuzun diğer veçhesine bakarsak, medreselerin ilmi performansı ile böyle bir 'kastlaşma' arasında, diğer faktörleri bertaraf ederek, doğrudan ilişki kurmak elbette mümkün değildir.

Tebliğimizin başlangıç kısmında tetkikini zaruri gördüğümüz diğer hususları da göz önünde tutarak, şunları söyleyebiliriz:

Osmanlı Devleti sınırları içerisinde, merkezi yönetimin kontrolü dışında, ulemanın çevresine toplanacağı, sağladığı imkanlarla ilmi faaliyetlerini sürdüreceği, amatör ilmi hedeflere yönelmesini mümkün kılacak güç odakları ve müstakil müesseseler neredeyse hiç yoktu. Dolayısıyla, medreselerden yetişen ilim adamlarını finanse edecek tek merkez kalıyordu ki, o da devletti. Taşradan kalkarak ilmiye mesleğine yönelmiş ve binbir güçlükle tahsilini tamamlamış, deyim yerindeyse bir medreseye veya kazaya 'kapağı atmış' insanların, bütün bu meşakkatli geçmişi unutarak hareket etmeleri, devletin beklentilerinin dışına çıkarak yerleşmiş ilim ve düşünce kalıplarını zorlamaları, yeni ve belki de o sırada devlet için sıkıntı yaratacak fikirlere yönelmeleri büyük cesaret isteyen bir davranış olacaktı. Esasen, biraz önce telaffuz edilen 'ilmiye mesleği' ifadesi, konuyu bütün çıplaklığıyla ortaya koymak-tadır. Çünkü devlet, medreselerinden yetişen insanları, tipik birer bürokrat olarak kullanmakta, hazırladığı ortamla ulemayı neredeyse kendisi siyaset zeminine çekmekte, onların yüksek ve itibarlı idari mevkiler için birbirleriyle amansız bir mücadeleye tutuşmalarına seyirci kalmakta, bu mücadeleler neticesinde meydana gelen gruplaşmalardan faydalanmanın yollarını aramakta ve merkezi yönetim karşısında tehlike oluşturmamaları için sık sık müdahalelerde bulunmakta idi.

Ulemanın kendi içine kapanarak bir 'kast' oluşturma seyrine paralel olarak, öteki faktörlerin de devreye girmesiyle ilmi verimin adım adım gerilediğini, ulemanın zamanla "imal-i fikr" edip eser yazmaktan kaçınır duruma geldiğini görüyoruz ki, bunun sebebini biraz da kendilerinin devlet karşısındaki pozisyonlarının mahiyetinde ve iktisadi açıdan güçlü bir sosyal tabakaya mensup olmamalarında aramak gerekir. Ulema ailesine mensup olup, nispeten müreffeh bir tabandan gelenler ise, belki de çoğunlukla siyasi kombinezonlar içerisinde aktif rol almaları ve sıkı sıkıya korumaya çalıştıkları statüko ve ilim anlayışı yüzünden, "imal-i fıkr" etmeye ve ortaya bir eser koymaya fırsat bulamamışlardır.

Kaynakça
Kitap: XII. TÜRK TARİH KONGRESİ
Yazar: TÜRK TARİH KURUMU
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir