Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Anadolu'nun İlk Türk İskanında Kaleler

Burada Türk Tarihinin Çeşitli Dönemlerinden ve Çeşitli Konularından birlikte anlatılan konular bulabilirsiniz. Ayrıca Türk Kültürü hakkında da Konular bulabilirsiniz

Anadolu'nun İlk Türk İskanında Kaleler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 20:03

ANADOLU'NUN İLK TÜRK İSKANINDA KALELER

TUNCER BAYKARA


Kale (korugan=müstahkem mevki) doğrudan sabit ve yerleşik bir anlamı içerdiğinden Türk tarihinin içinde layık olduğu yeri bulamamıştır. Bu konuda bazı temel peşin hükümlerin Türk araştırıcılarını da etkilediği anlaşılıyor. Çünkü Türk, geçmiş bin ve yüz yıllarda tamamen göçebe kabul ediliyordu. Oysa artık günümüzde bu "göçebe"liğin sınırlı olduğu kesinlik kazanmıştır. Burada kale gerçeğine, bazı temel özelliklerini söz konusu ederek bir genel giriş yapmak istiyoruz.

Kale (müstahkem mevki), bir toprağı, araziyi, yani coğrafi mekanı elde tutmak, orasına 'benimdir' demenin temel şartlarından birisidir. Bazı yerler vardır, insanlar gelir-gider, yaşarlar, çekilirler. İşte böylesine bir yerin kime ait olduğu meselesinde, belirli bir noktanın elde tutularak orasının kime ait olduğunun, dost-düşman herkese gösterilmesi lazımdır.

Böylesine noktalar, özellikle iki ayrı ve hasım insan topluluğunun yaşadığı yörelerde daha büyük önem kazanmaktadır. Buna karşılık insanların pek yaşamadığı, veya boş kabul edilen sahalar için böylesine elde tutulması gerekli müstahkem mevkiler çok olmayabilir. Fakat yine de böyle yerlerde, sembol olabilecek bazı yerlerin elde tutulması söz konusu olabilir.

İşte, içinde devamlı insanın kalabileceği, hasım güçlere karşı bir korunma imkanı veren yapılar, tahkimat veya tabii barınaklar, insanlığın öteki sahalarında olduğu gibi, Türklerin yaşadığı yerlerde de söz konusu olmuştur. Böylesine müstahkem mevki=kale gerçeğinin temelini, şu veya bu kavimde değil, doğrudan insanın temel özelliklerinde aramak gerekir. Çünkü savunma amaçlı güçlü dayanakları olan iskan yerleri, boyutu ne kadar küçük veya büyük olursa olsun aynı amaca yöneliktir. Orası, devlet için bir önemi haizdir ve o devletin hakimiyetini temsil eder.

Yukarıdan beri sözünü ettiğimiz bu gerçeğin, Türk tarihinin eski devirlerinde yeterli ölçüde yazılı kanıtlarını bulamıyoruz. Buna karşılık kale, yani müstahkem yerlerin kendi kalıntıları, Hun ve özellikle Göktürk çağı ve sonrasından bir hayli çok günümüze kadar kalmıştır (E. Esin'in çeşitli makalelerinde bunların tahminen çizilmiş resimleri de vardır).

Kale (korugan=kurgan) şu halde hem bir işlev, hem de yapı olarak VI. yüzyıl sonrasında Türk tarihinden takip edilebilmektedir. Ayrıntıları ancak çok sonraki yüzyıllarda bilinebilecek olan kale olayı, muhtemelen daha bu dönemde, sonraki yüzyıllardaki esaslarını köklendirmiş olacaktır.

Burada dikkati çeken bir üçüncü husus (işlev ve yapıdan ayrı) kale (korugan) de devamlı kalabilecek bir insan kitlesinin gerekli olmasıdır. Bu gerçek, Türk'ün geleneksel ve etkin göçer görünüşü ile ters gibidir. Aslında bu olumsuzluk, yukarıda sözünü ettiğimiz kale olayına yeterince eğilmenin de dayanağıdır. Oysa insanların çok büyük bir kitlesinin güvenliği için, az da olsa bir kısım insanların devamlı bir nöbet, yani karakol durumunda kalmaları hiç de yadırganacak bir husus değildir. Böylesine devamlı nöbet tutulan kaleler, özellikle ülkenin düşmanla temas ettiği yerler demek olan sınır, yani uc bölgesinde daha büyük önem taşır. Buralarda bir kısım Türkler gece gündüz oturmakta, devamlı olarak düşmanı gözlemektedirler. Böylece ülkenin geri kalan kısımlarında belirli güvenlik söz konusu olabilmektedir. Zaten ülke ve devlet güvenliği için daha başka bir tedbir de olumlu neticeler vermez.

Kale gerçeğinin ülke içindeki durumu, uc lardaki kadar etkili ve önemli olmayabilir. Fakat bu durumda bile, kaleler yine de var olmalıdırlar. Güvenliğin ülke içindeki gerekliliği, böylesine kalelerin de gerekli olmasıyla birlikte düşünülmelidir.

Kalenin güvenlik esaslı varlığında, yukarıda temas edilen bu üç temel unsuru yeniden belirtelim:

a. Kalenin işlevi, ülkenin iç ve dış güvenliğidir.
b. Kalenin yapısı, apayrı bir gerçektir; mimari bir olaydır.
c. Kalenin insan unsuru, devamlı iskan demektir.
Kalenin işlevine yukarıdan beri az-çok temas etmiş bulunuyoruz. Burada asıl unsur güvenliktir. Şimdi ikinci unsura, kalenin yapısına da kısaca temas edelim.

Bunu da üç kümede toplayabiliriz:

a. Kaleye yaklaşmayı zorlaştırıcı unsur, yani hendek.
b. Kalenin koruyucu unsuru; beden, duvar ve burçlar.
c. Kaledeki iç kısım, içkale=erk.

Kalenin yapısı, burada söz konusu edilmeyecektir.
Üçüncü husus, yani kaledeki insan unsuruna gelince, bildirimizde daha çok bu konu üzerinde duracağız. Çünkü devamlı iskan veya devamlı orada bulunmak gerekliliği, sur içinde askerlerin kalması için zorunlu tesisleri beraberinde getirmiştir.

Bunları da iki kümede toparlayabiliriz:

a- Kışla esaslı, yani daha çok yalın askerin kalacağı yapılar, tesisler;
b- Ev esaslı, yani aileleriyle kalacak görevliler için tesisler. Sadece kalelerde değil, Türklerin uzun süreli savaş ve seferlerinde de aile (eş)leri ile birlikte bulundukları bilinmektedir. Şu halde Türk aile hayatı, kale içinde de tabii seyrinde devam etmiş olmaktadır.

Bu temel bilginin ışığında, Türklerin sonradan Anadolu adını alacak olan Rum diyarına gelişini ve oradaki temel özellikleri yeniden söz konusu edebiliriz. Burada askeri amaçlı, düşmanın silahlı kuvvetleri kadar ekonomik gücünü yok etmeyi hedefleyen, toprak kazanma amacı olmayan akınları bir kenara koyabiliriz. Çünkü akınlarda, gidilen ülkeyi, kendi vatanı yapma gibi bir gaye yoktur. Fakat 1071 sonrasındaki dönemde bir zaman gelmiştir ki, Bizans elinde olan ülkenin, Türk'ün yaşayacağı yer edilmesi gereği ortaya çıkmıştır. O zaman durum değişiktir ve ülkeye sahip olunması gerekmektedir.

Aslında Bizans için de durum hemen hemen aynıdır. Bizans da ülkenin muhtelif yerlerindeki askeri üslerini elde tutarak bu ülke benimdir demekte idi. Burada sözü edilecek askeri gereklilik, kabaca bir günlük yol kabul edilebilir. 8x5=40 km. çevredeki müstahkem yerler, ülkenin elde tutulmasının sembolü gibidir. Bizans dönemindeki kalelerin yani kastraların durumu da bundan farklı değildir.

Türklerin yaşadığı yerlerin genelde Anadolu şartlarından biraz daha farklı olduğu sanılabilir. Oysa Anadolu şartları, Asya içlerindeki Türk yurdunun bir küçük ve minyatür örneği gibidir. Böylece Asya içlerindeki kale/müstahkem yer geleneğinin ve gerçeklerinin Anadolu'da tatbik edilmesi hiç de mesele olmamıştır. Hem Anadolu sahasındaki Bizans da aynı fiziki ve askeri gereklerden harekede bu gerçeğin tatbikatını yapmış gibidir. Kaleler, belirli mesafelerde, tabii şartların imkan verdiği yerlerde hakimiyetin sembolü gibidirler. Dolayısıyla Türk Beyleri bu kaleleri ele geçirmekle, o toprakların sahibi olduklarını belgelemiş olmaktadırlar.

Anadolu'nun XI. yüzyılın son çeyreğinden başlayarak XIII. yüzyılın sonlarına, hatta batıda bazı yerlerde XIV. yüzyılın başlarına kadar devam eden fetih hareketinde, kalelerin alınması, ülkenin alınması gibidir. Bizans kastralarının zaptı, kastraların temsil ettiği geniş coğrafi sahaların da zaptı demektir. Böylece, kalelere sahip olan Türkler, bu ülkeye benimdir diyebileceklerdir.

Türklerin Anadolu'ya hareketlerinde, göçebeler gibi sürüleriyle geldikleri, boş odak ve yaylaları tamamen benimsedikleri belirtilir. Ancak bunun kadar gerçek olan bir başka yön daha vardır. O da bir kısım Türklerin, belirli noktalarda kalelerde devamlı -"'arak kalıp, orasının sahibi olduklarını göstermeleridir.

Türklerin bir kısmının kalelere, devamlı olarak asker sıfatıyla yerleşmeleri, daha 1071'i takip eden senelerdeki devamlı Türk iskanının bir başka kesin kanıtıdır. XI-XIII. yüzyılların Bizans tarihlerindeki kayıtlarda Türk fetih ve iskan siyaseti ile ilgili yeterli bilgi bulmak imkansızdır. Aynı şekilde çok uzaklarda ve sadece ana çizgileriyle olayları nakleden öteki kaynaklarda da bilgi bulmak güçtür. Fakat ülke içinde sonraki yüzyılların açıkça bilinen gerçeklerini, bu zamanlara kadar geri götürmek hiç de yanlış sayılmasa gerektir.

Burada Türk geleneklerine genel ölçüde yansıyan bir gerçeği hatırlamakta yarar vardır. Şehirleri çok iyi bilenler, oralıyım diyenlerin nihayet bir - iki nesil önce bu şehirlere dahil olduklarını tahmin edebilirler.

Geriye doğru gidildiğinde o şehrin yerlisi, hem de gerçek yerlisi olmanın tek delili vardır:

"kalede evi olmak". Eğer bu şehirdeki kalede eviniz varsa, siz oranın gerçek yerlisisiniz demektir. Bu geleneğin izlerini XIX. yüzyıl sonlarında ve XX. yüzyılın ilk yarısında hala bulmak imkanı vardır. Eskiden Ankara'da "kalede evi, Keçiören'de bağı olmayana" kız verilmediği söylenir. Burada kalede evi olmak, Ankaralı olmakla eş anlamlı gibidir. Benzer bir gerçeği C. Hakkı Tarım da nakletmektedir (Tarihte Kırşehri-Gülşehri, Babailer, Ahiler-Bektaşiler, 3. baskı, İstanbul 1948, s. 7, not: 3): "Kalede eri, Kındam'da bağı olmayana kız verilmez".

Kalede evi, Kındam'da bağı olmak, şu halde Kırşehir için oralı, Kırşehir'in yerlisi olmanın göstergesidir. Kalede evi olmak şu halde, Anadolu Türk iskanının çekirdeğinin kale olduğunun en kesin ve açık kanındır.

Türkler bir şehri, mesela Ankara'yı aldıklarında kale içindeki Hıristiyan halkı, eğer Türklere direnmişlerse kaleden dışarı atarlardı. Ama eğer kendiliğinden teslim söz konusu ise, stratejik yerdeki halk çıkartılmakta, oraya Türk askeri garnizonu konmaktadır. Şu halde daha fetihle birlikte bir kısım Türkler kalede oturmaya başlamışlardır. Kalede oturmak, bir başka ifade ile kalede evi olmak, oralı olmanın, yerlisi olmanın fetih yıllarına kadar giden bir kanıtıdır. Bilindiği gibi bu Türklerin temel görevi kaleyi savunmaktır. Bunlar askerdir ve asker olarak geçimleri devletçe sağlanmıştır (dirlik olarak).

Kaledeki askeri görevlilerin türleri hakkında Antalya fethiyle ilgili ilk ayrıntı vardır:

"Muhafızlar, hisar erleri, zemberekçiler, neft atıcılar", vs. konuldu; hatta imam ve müezzin de görevlendirilmiştir. Biz XI-XIV. yüzyıllarda bulamadığımız ayrıntıyı Osmanlı döneminde bol miktarda buluyoruz; fakat arada büyük zaman farkı olduğundan sadece bir fikir versin diye belirtmek istiyoruz.

Kaledeki Türkler elbette zaman içinde hem görevlerini yaptılar, hem de çoğaldılar... Çoğalan Türkler, orasının Türk yerleşik halkını oluşturdu; böylece kale, Anadolu'daki Türk yerleşik halkının temeli oldu. Burada söylemek istediğimiz asıl çarpıcı husus, Türk iskanında temelin, görüldüğü gibi, kalelerde Türk askerlerinin olmasıdır. Türkler bu askerleriyle, Anadolu Türk varlığının çekirdeğini oluşturmuşlardır. Böylece sadece Ankara Kalesi'nde değil, Van, Bidis, Silvan, Mardin, Urfa ve Harput kalelerindeki Türk askerleri de bu şehirlerdeki Türk varlığının çekirdeğini oluşturmuşlardır.

XI. yüzyıl sonlarındaki Türk askeri varlığının şehirlerdeki kalelerde ne kadar olduğu da akla gelebilir. Bu konuda kayıtlar yoksa da kalelerin fiziki yapısı ile Osmanlı dönemi kayıtları bu konuda bir fikir %'erebilir. Çoklarınızın gördüğünü ümit ettiğimiz Tokat, Zile ve Turhal kaleleri, XI. yüzyıl sonrasındaki önemli olaylara sahne olmuştur. Bu kaleler çok büyük olmadıklarından içinde kalabilecek asker sayısı da sınırlıdır.

Nitekim XVIII. yüzyıl sonlarına ait bir kayıt bu hususta bize bir fikir vermektedir:

Tokat: 58
Zile: 15
Turhal: 12

Gerçekten de bu kalelerdeki arazi ancak bu kadar ailenin rahat hareketine imkan verebilir. Demek ki 1080 yıllarındaki 60 Türk ailesi Tokat'ın, 15 aile Zile'nin, 12 aile de Turhal'ın Türk nüfusunun en kesin çekirdeğidir. Hemen ifade edelim ki bu sayılar, en az ve temel Türk sayısıdır. Yukarıda ifade edildiği gibi, bunların geçimi devletçe sağlanır; dolayısı ile bunlara hizmet eden öteki Türk zümrelerini bu sayıdan hariç tutuyoruz.

Anadolu'da bazı kaleleri, bir örnek olarak ele almak ve ayrıntılı incelemek gerekir. İleride böylesine ayrıntılı misallerle konuyu daha da açmak istiyoruz. Şimdilik Kemah ve Birecik dikkatimizi çeken iki önemli örnektir.

Bu arada 1071'i takip eden yıllarda Türklerin eline geçtikten sonra hiç düşman eline geçmeyen kalelerdeki durumun da dikkate değer olabileceğini ifade edelim:

Ankara, Niğde, hatta Konya bu hususta dikkati çekebilir. Fakat Konya'da kalenin fiziki çehresinin değişmesi sebebiyle XII-XIII. yüzyıl görüntüleri, XVI. yüzyıla değişik yansımış olabilir. Ankara için fiziki çehre de değişmediğinden, XVI. yüzyıl verilerinden XII-XIII. yüzyıla kadar geri gitmek imkanı olabilir.

Sonuç olarak:

1. Kale, Türk toplumunun bir gerçeği olarak, XI. yüzyılda Anadolu Türk varlığında önemli izler bırakmıştır.
2. Kale, ayrıntılarını sonraki yüzyıllardan öğrenmekle birlikte, Anadolu'daki Türk iskanının da çekirdeği kabul edilebilir.
3. Kale, bu topraklardaki Türk hakimiyetinin bir timsali ve sembolü olarak da önemlidir.
4. Kaleler, ordu-millet olan Türk hayatında etkisini 1826'ya kadar devam ettiren bir geleneği temsil ederler.
5. Kaleler, Türk hayatında çok yönlü özellikler içeren ve daha çok araştırılması gereken bir gerçektir. Fiziki yönü kadar, insan unsuru da çok önemlidir.

Kaynakça
Kitap: XII. TÜRK TARİH KONGRESİ
Yazar: TÜRK TARİH KURUMU
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Karışık Zaman-Dizinli ve Karışık Konular hakkında Türk Tarihi ve Kültürü Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 3 misafir