Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Selçuk Devrine Aid Yeni İnşa Mecmuaları

Burada Anadolu Selçuklu İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Selçuk Devrine Aid Yeni İnşa Mecmuaları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 23:07

Selçuk Devrine Aid Yeni İnşa Mecmuaları

A. AL-TARASSUL VE RAVZAT UL-KÜTTaB

1. Eser Hakkında


Selçuk devrine aid mevcudiyeti kaydedilmiş, fakat üzerinde tetkik yapılmamış inşa mecmualarından biri, yukarıda Giriş'te bahsettiğimiz et- Teressul ile't-tevessül adlı eserdir. Paris Bibliotheque Nationale'de bulunduğunu söylediğimiz yazma, mecmuanın 128a-175a sahifelerini işgal eder. Kendisine Arapça ve Farsça şiir ve inşa öğreten hocasının ruhuna dua ettikten sonra eserini dostlarının ısrarı üzerine hazırladığını mukaddemede söyleyen müellif onun, kendisinin ve kitabın isim yerlerini boş bırakmıştır. İranlı alim Muhammed Kazvini sonundaki kayda dayanarak bunun Bedreddin er-Rumi'ye aid olduğunu ve buna istinaden de Prof. Fuad Köprülü Mevlevi kaynaklarında Celaleddin Rumi'nin yakın dostlarından olarak bazı şiirleri nakledilen Melik uludebd (Ediplerin sultanı) Emir Bedreddin Yahya ile aynı kimse olduğu ihtimalini ileri sürer. Filhakika eserin sonunda "Muhammed el-Müeyyed el-Bağdadi'ye aid et-Tevessul ileteressul adının aksi ile tesmiye edilen et-Teressul ile't-tevessül tamamlandı; bunun da asrında ediplerin meliki Bedreddin Yahya er-Rumi namiyle maruf alim ve fazıl kimseve aid" bulunduğu kaydedilmekte ve bunu mütaakip, yukarıda işaret ettiğimiz üzere, eserin Antalya'da, 684 tarihinde, Cemaleddin ibn ül-Feleki tarafından istinsah edildiği belirtilmektedir. Eflaki'ye göre İzzeddin Keykavus ve Mü'inüddin Pervane zamanında Mevlana Celaleddin'in dostlarından olan ve saray hizmetinde bulunan Bedreddin Yahya'nın bazı şiirleri onun vasıtası ile bize kadar intikal ettiği gibi İbn Bibi de ikinci Keykavus zamanında (takriben 644 hadiseleri sırasında) Bedreddin Tercüman adiyle onun bu memleketin ileri gelenlerinden olduğunu, nazım ve nesir vadisinde kaleminden inci damladığını, yazı ilminde hususiyle divan mektup ve tahriratında çok yüksek bir dereceye vasıl olduğunu, doğumu Konya ise de menşei itibariyle Cürcan'a ve Veys'u Ramin kıssası nazımı Fahri Cürcani'ye mensup bulunduğunu yazar ve kendi zamanında da ölmüş bulunduğuna dair bir ifade kullanır.

Yazmanın sonundaki mezkur ibare müellife aid olmadığı gibi aynı zamanda 684 de ölmüş bulunduğuna da delalet eder. Zaten İbn Bibi de 682 de ondan hayatta olmıyan bir insan olarak bahseder. Fakat mecmua içinde bizzat Bedreddin Yahya'ya gönderilen mektuplar bu eserin onun tarafından hazırlanmadığını kati bir şekilde isbat etmektedirKitapta bir kaç defa kendisine Arapça, Farsça şiir ve inşa öğreten ve Efendim, Üstadım sıfatlarını kazanan zatın Bedreddin Yahya olduğu anlaşılıyor. Müellif mukaddemede isim yerini boş bıraktığı bu üstadının inşa divanına tayin edildiğine ve kendisinin de onun hizmetine koştuğuna dair bir kayıt da bunu teyit eder. Bu durum, Mevlana Celaleddin'in ölümünde (1273) güzel bir mersiye söyliyen ve binaenaleyh 1273-1283 arasında vefat ettiği anlaşılan Bedreddin Yahya'ya aid, hiç olmazsa bir kısım, mektupların talebesi tara-fından burada toplanılmış bulunduğunu meydana koymaktadır. Bunun Ravzat ul-küttab ve hadikat ül-elbab adlı inşa kitabını vücude getiren Konyalı Sadr al-mutatabbib lakabiyle maruf Ebu Bekir bin Zekiyüddin olduğu muhakkaktır. Bedreddin'in Selçuk ricali arasında, şiir ve edebiyat vadisindeki mevkii, mektupların yüksek devlet adamlarına yazılmış olması ve bunlarda kullanılan manzum ve menşur parçaların mahiyeti bu hususu teyit ettiği gibi talebesi Ebu Bekir'in resmi ve edebi bakımdan böyle bir derecede bulunduğuna dair bir bilginin olmaması da buna delalet etse gerektir.

Fakat mektupları toplıyan bu zatın bu iki isim altında bahse-dilen iki eserinin aslında aynı eser olduğu gözüküyor. Teressul'un sonunda bu isme rağmen mukaddemede boş bırakılan kitap adının artık Teressul mu veya Ravzat mı olduğu tereddüdü mucip olmakta ve sonda gelen bu ismin müellif tarafından konulmadığı zannını uyandırmaktadır. Filhakika her iki kitabın mukad-demesi de tamamiyle aynıdır. Yalnız birincide boş bırakılan müellif adı yerine ikincide "Ebu Bekir ez-Aeki el-Mutatabbib el-Konyevi el-mulakkab bi's-Sadr" ismi konmuş, üstadı adı "Hüda-verıdem ve pedderem emir alim,... a'ni Bedreddin Yahya rahamehu", kitap için de "telif ettiğim bu esere Ravzat ul-küttab ve Hadikat ül-ellbab namını verdim"demektedir.

Mevcut bazı nüsha farklarından başka birinde bulunan bir kısım mektuplar diğerinde mevcut değildir. Bizim müellifin, hemen aynı mektuplara rağmen, bu farklar dolayısiyle bu iki nüshayı iki ayrı eser olarak takdim etmiş olması ihtimali azdır. Böylece, bu mektupların Bedreddin Yahya ile alaka derecesi ne olursa olsun, bunların toplanarak bir eser haline getirilmesi ona değil talebesi Ebu Bekir'e aiddir. Yani Bedreddin Yahya'nın, sanıldığının aksine olarak, bir inşa kitabı mevcud değildir. İsimlerdeki ayrılık tahakkuk etse bile bir eser saydığımız bu iki inşa kitabının, bizim için ancak zaruri've faydalı oldukça bazı farklarına işaret etmek suretiyle, muhtevasına geçmek icabeder.

Eserin ihtiva ettiği mektuplar, her ne kadar Selçuk devri mühim şahsiyetleri arasında teatı olunmuş ise de, tamamiyle hususi mahiyette, nazım ve nesir halinde, edebi parçalardan terekküp etmekte ve tarihi bakımdan muhtevaları fazla bir kıymet taşımamaktadır. Mukaddemeden sonra dercedilen ilk mektup sultanın inşa divanına tayin edilen bir zata yazılmıştır (Tr. nüshasında başlık yoktur), ki galiba Bedreddin Yahya bahis mevzuudur.

2. Cimri Hadisesi

Eserde ikinci mektup Cimri askerlerinin mağlubiyeti üzerine birisine cevap olarak yazılmıştır.İki nüsha arasında çok fark olduğu gibi Tr. de ne başlık ve ne de bu zafer dolayısiyle sevinci ifade eden on bir beyitlik arapça kaside mevcud değildir. Hatta Cimri hadisesinin bahis mevzuu olduğu da metinden anlaşılamıyor. Burada "berid (peyk) yani haberci geldiğine, elinde Kuran sahifeleri gibi aziz olan ve müjde haberini bildirdren mektup olduğuna, onların bozguna uğramasından duyulan sevince, Müslümanlara yaptıkları zulümlere ve döktükleri kana" işaret ederek Allahın Selçuk hanedanına yardım temennisi ifade edilmektedir 14. Eserde Karamanlıların isyanına ve Cimri hadisesine dair başka bir mektup daha vardır. Orada (Tr. de Cimri yeri boş, Türkma-nan yerine de Türkan) bu asi ve bağı taifenin gurur saikasiyle eşkıya oldukları, bir çok Müslümanların can ve mallarının bu erazil Türkler elinde kayba uğradığı, alemi fitne içinde bıraktıkları ve yolları kestikleri için bir devlet adamı(Gıyaseddin Key-husrev) tebrik edilirken nihayet "İşte bunlar sizin kılıcınızdan geçtiler, helak oldular ve bir kısmı da sahralarda perişan olarak dağıldılar. Bu sebeple o kadar sevinç hasıl, oldu ki bunun tasviri kağıda sığmaz. Böylece Allahın yardımiyle emniyet ve neşe kaim oldu. Eğer kılıcınızın heybeti olmasa idi fesat ateşi cihanı sarar, zayıflar kuvvetliler elinde can verirdi. İnşallah devletinizin kuvveti sayesindi insanların ahvali düzelir, ve halkın işleri nizam bulur" denilmektedir15. Selçuk ordusunun, Karamanlı Türkmenlerine karşı kazanılan ve Selçuk kaynaklarında Cimri hadisesi namiyle anılan bu zaferi (h. 676) dolayısiyle bu mektupların devrin psikolojisini aksettirmek bakımından manası büyüktür.

3. Tabib Ekmeleddin

Konya'da bir dosta yazılan ve Tr'de başlığı mevcut olmayan bir mektuptan sonra bu devrin meşhur tabiblerinden Ekmeleddin'e gönderilen dördüncü mektup (131b, s. 21) gelmektedir. Ona bundan başka yazılmış üç name daha mevcut olup (150a, 151a, 190a) bunlarda tabiplerin sultanı olarak vasıflandırılan Ekmeleddin'in nisbesi evvela Konya, sonra da Nahcivan olarak gösterilmiştir, ki bu suretle onun ailevi menşeini de öğrenmiş bulunuyoruz. Mevlana'nın yakın dostlarından olan bu Selçuk devri doktoru hakkında Eflaki'de bir hayli malumat vardır.

Bedreddin Yahya'ya yazılan üç mektuptan birincisinde Tr. de onun ismi zikredilmediği halde R.de (s.26) "Efendim zamanın üstadı Bedreddin Yahya" olarak tasrih edilmekte, üçüncü mektup da ona bir hürmetkarı tarafından yazılmaktadır, ki bu sonuncuların onun talebesi Ebu Bekir'e aid olduğu anlaşılıyor.

4. Yeni bir tarihi isim

Zahirüddin isminde ibn Boğdin Kankri namiyle maruf Emire hasret ve bağlılığı ifade eden mektup Selçuk tarihinde bir isyan hareketiyle bahsi geçen bir kimsenin ismini ve menşeini göstermek bakımından kayda şayandır. Filhakika Kerimüddin Aksarayi bize Boğdın oğlu Bedreddin ve biraderinin ayaklanmalarından ve öldürülmelerinden bahseder, ki ismi verilmiyen bu "birader"in Zahirüddin olduğu ve Çankırı'ya mensup bulundukları bu sayede meydana çıkmış oluyor.

5. Emir Baheddin

Selçuk devrinde cenup sahilleri kumandanlarından (Melik üs-Sevahil) Emir Şehid Bahaeddin'e gönderilen üç mektuptan birincisi onun düşmana karşı kazandığı zaferi tebrik maksadiyle yazılmıştır. ikincide birşey yoktur. Konya'dan yollanan (Tr. de Konya yok) üçüncüde bir dostu ona, selam ve hürmetlerini arzettikten sonra "artık kendisinin dünya işlerini terkedip Allahı öğrenmeye yöneldiğini" bildirmektedir. Sahillerin Emiri Bahaeddin Muhammed Selçuk devrinin meşhur ricalinden olup Cimri hadisesinde Konya'nin müdafaası sırasında şehid kumandanlar arasındadir. Onun kazandığı zaferi tebrik eden ilk mektup başlangıçta elde ettiği bazı muvaffakiyetler üzerine yazılmış görzüküyor.

6. Sahib Ata oğulları

Kime gönderildiği zikredilmiyen bazı bayram tebriknamelerini mütaakip Huddvendem yani Efendim diye tanıdığı Emir Nusretüddin'e gönderilen bir mektup onun aklını, dirayetini ve dehasını medhettikten sonra Karahisar'a muvasalatındanberi hasretinin arttığını, bununla birkaç mektup yazdığı halde cevap alamadığını bildirir. Bundan sonra gelen iki mektup onun Emir Şuca'eddin Günek ile Emir Şemseddin Kayser'in genç yaşta ölümleri dolayısiyle duyduğu perişanlığı belirtmekte ve kederine iştirak ederek onu sabra davet ve teselli etmektedir. Burada Karahisar'a (Afyon) sahip gösterilen bu Emirin Selçuk devrinin, hayrat eserlerinin kesretiyle meşhur, bir veziri Sahib Fahreddin Ali'nin oğlu Nusretüddin Hasan olduğunda şüphe bırakmamaktadır. Efendim diye hitabettiği Nusretüddin'e yazılan mektuptan sonra gelen ve biraderlerini zikreden bu taziyenamelerinde başka birisine gönderilmediğine delalet eder. Böylece Fahreddin Ata'nın Selçuk kaynaklarında zikredilen bu Nusretüddin Hasan ve Taceddin Hüseyin'den başka daha iki oğlu olduğunu tesbit etmiş bulunuyoruz. Nusretüddin Hasan ve Taceddin Hüseyin'in babalarından önce Cimri hadisesinde Akşehir civarında savaşırken şehid edildiklerine göre bu mektupların bu vakanın tarihi 1277 den önce yazıldıkları meydana çıkar. Emir Nusretüddin'e, biri Konya'da (R. de yok) diğeri Kayseri'de bulunduğu zamanlarda yazılmış üç mektup daha mevcud olup (149a, 154a, 160a, 86, 103), ikinci de ona ayrıldığından beri heyecan içinde olduğunu, Kemaleddin İsmail adlı bir şairin bir beytini derecederek her gece feryat ettiğini, selamette olduğuna dair bir şey bildirmediğini, endişede olduğunu, fakat o taraftan gelen birisi sıhhatta bulunduğunu ve asi taifenin kaç-tığından çok şükür ettiğini öğrendiğini, Allah'ın kendisini bir hiyanetten korumasını ve her kar ve ahvalde muzaffer olmasını dilediğini yazar. Burada Karamanlıların daha evvelki hareketlerinden birine veya bu isyanın ilk safhasına aid bir hadiseye bir işaret olsa gerektir. Nitekim bu taraf bahis mevzuu olmaksızın Fahreddin Ali'nin büyük oğlu Taceddin ile ondan küçüğü bu Nusretüddin'in Uc emiri bulunduklarını biliyoruz. Emir Nusretüddin'e gönderilen son mektup nazım ve nesir halinde olup bir ilacın içilmesine dairdir.

7. Son mektuplar

Emir Seyfeddin'e bir kimsenin cürmü dolayısiyle şefaati istenmekte, affedilirse taat ve ibadetle günahlarını telafi edeceği bildirilmektedir. Yine bir kimsenin adam öldürmesi üzerine büyüklerden birine diyetinin affı için bir mektup da evvelkisini takip etmekte (148a R. de yoktur) ve ölenin şakıy olup kendi eliyle kendisini helake sebep olduğunu ve diğerinin bir kazanın kurbanı bulunduğunu ifade eder.

R. de sadece İlhani veziri meşhur Şemseddin Muhammed Cüveyni'ye yazılan bir mektup (126) Tr.de bunun Rum denizi (Akdeniz) memleketleri uçlarından Felekiyye şehrinde kaleme alındığını kaydetmekte ve bununla yeni bir kasabanın adına muttali olmaktayız22. Hamid-oğullarından Feleküddin Dündar Beye nisbetle Eğridir kasabasının Felekabad namını aldığı malum ise de bu isim daha muahhar olduğu gibi Akdenizle de ilgisi yoktur. Diğer taraftan bunun Felekiyye tarzında okunuşu da kati değildir. Bununla beraber içinde iki eser ve muhtelif mektuplar bulunan bizim yazmanın müstensihi ibn ül-Feleki'nin buraya mensup olduğunu kabul etmek mümkündür. Bundan başka Tr. de Muhammed Cüveyni yerine ilhani divanı naibi kaydı Cüveyni'ye değil İlhanilerin Anadolu'daki naibi yani vezirine delalet eder. Mamafih Şemseddin Cüveyni'nin Anadolu'nun işlerini tanzim etmek maksadiyle bu memlekete gelişi (667 de) ile bu mektup arasında bir münasebet de bahis mevzuu olabilir23. Mektup çok kısa olup kayda değer tarihi bir malumat ihtiva etmez.

Kendisine Hükm-i Vilayeti tefviz olunan bir zata gönderilen (170b) bir tebrik mektubu (R. 136 da sadece vilayet vardır) akınlara sahne olan vilayetin kurtulacağı, kargaşalık içinde bulunan halkın nizama kavuşacağı, zalimlerin taaddisi kesilerek kurt ile kuzunun bir arada yaşıyacağı bildirilmekte, zafer bayraklarının göklere yükseleceği temenni edilmektedir. Bu mek-tupla Divan ül-hükm veya Hakemi hakkında yeni bir kayda daha sahip olmuş bulunuyoruz. Böylece ilhaniler devrinde bütün memlekete şamil olan bu divanın Türkiye'de vilayetlere mahsus şubeleri bulunduğu anlaşılmaktadır.

Mecmuada Konya'daki dostlara, cihanın matlubu olan bu şehre duyulan hasrete, bir akaç gün hapiste kalan bir dosta, bir kaç mahbusa yazılan bazı küçük mektuplara da temas edersek yazmanın bütün muhtevasını vermiş oluruz.

Eserin sonuna yapılan ilk ilave (174b, R. de yoktur) Selçuk veziri isfahanlı Şemseddin Muhammed tarafından bir kısmı Arapça manzume halinde, Kadı Gelaleddin'e yazılan bir mektuptur. Devrinin meşhur alimlerinden olan Kayseri kadısı Celaleddin Habib, Mısır Memluk Sultanı Baybars'ın putperest Moğollara karşı yaptığı Kayseri seferinden sonra Anadolu'ya giren ilhan Abaga tarafından, bu seferin mesulleri arasında, 676 da, öldürül-müştür25. Nihayet Şemseddin Isfahani'nin mahbus iken devlet adamlarından birine sultanın keremine ümit bağladığına ve bu münasebetle de ulak beklediğine dair bir mektup ile bu durum dolayısiyle kendisi hakkında yazdığı yirmi beyitlik Farsça bir mersiye dercedilmiştir. Mutahakkimane idaresi ve Moğolların tazyiki dolayısiyle vezirlikten atılan ve hapse konarak öldürülen Şemseddin Isfahani'ye ait bu mektup ve mersiye işte onun bu son günlerine taalluk eder.

İşte bu inşa kitabının buraya kadar muhtevasını verdiğimiz bu vesikalardan sonradır ki metinlerini neşrettiğimiz Kılıçarslan'a, Keykubad'a, Harezmşah'a ait mektuplar ile Kemaleddin Kamyar'a Kayseri subaşılığı için sadır olan menşur ilave edilmiştir.

Kaynakça
Kitap: TÜRKİYE SELÇUKLULARI
Yazar: OSMAN TURAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Selçuk Devrine Aid Yeni İnşa Mecmuaları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 23:09

B. SADEDDİN MESUD'A AİD MEKTUPLAR

1. Müellif Hakkında


Yeni bulunmuş inşa kitapları arasında, aşağıda malumat vereceğimiz, bir mecmua içerisinde Sa'deddin Mes'ud adlı bir kimseye aid ve tamamiyle hususi mahiyette mektupları ihtiva eden mühim bir inşa kitabı vardır. alim, şair ve tabip olduğu bu mektuplardan anlaşılan müellifin bu eseri şimdiye kadar malum olmadığı gibi, onun bu mevkiine rağmen, kaynaklarda kendisi hakkında da bir kayda rastlanamamıştır. Eserin başında "Efendimiz üstadımız alim mudavi al-muluk ve's-selatin Sadeddin'in münşeatından kaydını bir inşa kitabı değil onun mektupları manasında anlamak daha doğru olsa gerektir. Zira, bazıları hakkında sarahat olmamakla beraber, bu mektuplardan çoğunun ya kendi kaleminden dostlarına veya dostlarından kendisine gönderildiği görülecektir. Hatta karı koca arasında teati olunan son iki mektuptan birincisinde biraz müphem Cemaleddin lakabı kaydedilmemiş olsa idi bunun da karısına ve cevabının kendisine aid olduğuna hükmederdik. Onun sultan, saray ve yüksek muhitle münasebetlerine aşağıda temas edilecektir. Mektuplar kendisi ve Selçuk ricali hakkında olduğu gibi bilhassa devrin edebi, kültürel ve içtimai tarihi bakımından da mühimdir.

Birinci mektup Şerefeddin isminde birisine yazılmıştır, ikincide görüleceği gibi tabip olan Şerefeddin'e Kastamonu'ya vasıl olduğunu, bir kaç gün kaldıktan sonra Tebriz seferi hazırlığına yetişeceğini bildirmektedir, ikinci mektup münasebetiyle meydana çıktığı üzere sultanın hususi doktoru olan Şerefeddin'in Kılıçarslan'ın 1265 de ilhan Abaga'ya gitmesiyle alakalı olup mektubun tarihini göstermektedir. Filhakika ikinci vesika da yine Sa'deddin Mes'ud'un Sultan ul-hükema lakabını haiz Şerefeddin namında bu tabibe gönderilen bir mektuptur. Burada mektup sahibi Niksar'ın havasından müteessir olarak kendisinden ayrılıp Kastamonu'ya geldiğini, bir müddet burada kaldığını ve sonra tekrar Sude-i Şerife mülazemet edeceğini, Kastamonu'dan Zalifre'ye gittiğini, dosttan ve hayır sahiplerinden mahrum bulunduğunu, hasta mizacı dolayısiyle ilaca muhtaç olduğunu ve Kastamonu'da hava ve dostlar müsaade ederse bazı tasavvurları mevcut bulunduğunu yazar.

Bu mektupta hitabedilen Şerefeddin neşretmekte olduğumuz Takarir ul-manasıb'da sultana hususi doktor sıfatiyle tayin edilen Şerefeddin Yakup olduğu şüphesizdir. Niksar'da olduğu kaydedilen Sudde-i şerife sultanın bulunduğu yer demek olduğuna ve aşağıdaki mektupla da istidlal edileceğine göre Mu'inüddin Pervane ile birlikte Rükneddin Kılıçarslan da orada idi ve sultanın tabibi Şerefeddin'in de burada bulunması bu münasebetledir. Mektupta geçen Zalifre bu mecmuanın istinsah edildiği bir kale olup bunun Kastamonu havalisinde bulunduğu anlaşılıyor. II. Kılıçarslan'ın oğullarından Ankara meliki Muhiddin Mesud'un Bizanslılardan fetih ve Türklerle iskan ettiği Dadybra kalesinin burası olduğuna coğrafi yakınlık ve fonetik benzerlikle hükmetmek mümkündür. Yazıcıoğlu bu civarda bulunan Borlu kalesine o zamanda Zalifre denildiğini kaydeder, ki bugünkü Zafranbolu (Zalifre-bolu) ya tekabül etse gerektir .

2. Yeni bir şair

Bundan sonra Sadeddin Mesud ile Melik uş-şuara olduğu kaydedilen şair Hüsameddin arasında teatı olunan mektuplar gelmektedir (103a). Bunların ilkinde şairle görüşmek arzusunda olduğunu, bu maksatla "sahil dağlarına muvassalat" ettiğini, müthiş fırtına ve sellerin yollan kapaması üzerine geri dönüp bu sebeple hasret ve firakının arttığını, edebi ibarelerle uzun boylu anlatır. Şairin buna cevabı uzun bir kaside ile başlamakta ve kaydedilen bir tarihi hadise ile mektubun zamanını vermektedir. Gerçekten aynı arzu ve dostluk hislerini ifade eden şair, (Mu'inddin) Pervane'nin Sinob'a hücumundan evvel, Merzu-ban-name'nin şerhi olan, bu kaside ve mektuptan başka bir kaç name daha kaleme aldığını, fakat gidip gelen bulunmadığından onları da buna ilave ederek yolladığını yazar. Mektubun Sinob'un istirdadına dair bu kaydı bizim için yeni bir malzeme olduğu gibi vesikanın takriben 664 de yazıldığını da meydana koyar. Filhakika Selçuk Türkiye'sinde vuku bulan dahili mücadelelerden ve Moğolların müdahalesinden faydalanan Trabzon Rumları (Komnenler) Sinob'u işgal etmişlerdi. Mu'inüddin Pervane Kılıçarslan ile birlikte İlhani hükümdarı Abaga'nın cülusunda bulunduktan sonra Türkiye'ye dönünce Tokat, Niksar ve bütün Danişmend- ili askerlerinden müteşekkil bir ordu ile Sinop üzerine yürüdü ve şehri istirdat edip kendisine ikta eyledi.

Şair (Mevlana) Hüsameddin'e ve onun oğlu Emir Nasrullah'a yazılan mektuplar (ınb) ve Hüsameddin'in cevabı tamamiyle edebi manzum ve mensur parçalardan, dostane hisleri ifadeden ibarettir. Yalnız Hüsameddin'in cevabında ekabirden Emir Şerefeddin Mahmud'a selamelarının tebliği vardır, ki bunun İzzettin Keykavus II. zamanında Erzincan subaşısı meşhur Şerefeddin Mahmud olması iktiza eder. Bundan sonra ilim ve tarikat erbabından gösterilen bu eserin sahibi Sadeddin'e yazılan bir name gelmektedir (114b).

3. Sadeddin Mesud'un Sinop Hakkında Şiirleri

Müellifin Sinop hakkında, divan ehlinin iftiharı olan imadeddin'e manzum ve mensur parçalardan mürekkep olarak, yazdığı iki mektup bu şehrin güzel bir tavsifi olduğu gibi Selçuk devri edebiyatı hakkında da yeni bir nevi ve dikkate şayan örneklerden birini teşkil eder:

Yani:

Latif, neşeli ve güzel bir yer olan Sinop beldesi hak-kında ne denebilir! İki deniz arasında bulunan bu şehrin toprağı amber ve havası misktir. Bağ bağ üzerine, dal dal üstüne, sofa sofa üzerinde, köşk köşk üstündedir. İnsanları zarif, tabiatları hoştur. Gönül bağlarlar ve aşina yüzlüdürler. Zemini cennet gibidir; orada ahu gözlü inciler vardır. Çocukları nar tanesine benzer; öpmek ve sarılmak için çok parlak, dudakları şeker ve yanakları naziktir. Pervin yıldızı onların incilerinden çok sönük bir hale gelir. Orada bulunan kızlar bedr-i tam gibidir ve her ne arzun var ise hasıl olur. Her biri Tatar ahusuna benzer; .zülüfleri misk gibi kokar; dudakları kırmızı gül çiçeğidir. Memeleri fildişi hokkasına benzer. Bunlar Rus, Alan, Rum; Kıpçak, Karluk (Halluh) ve Keşmir dilberleri olup hepsi kendi güzelliğinde sultandır ve her birine can müştaktır. Boy ve boşları narvan ağacı gibi olup gül yanaklı ve gümüş tenildirler; endamları mevzun, yüzleri güzel, bakışlarında da ne kadar lutufkardırlar. Onlardan bir tane ele geçirirsen o anda bahtiyar olursun. Hoş şehirler vardır, ama Allah'ım böyle bir şehir nerede bulunur!

O Sinop'un böyle binlerce tavsifi olduğunu, fakat dost ve ahbabla oturmadığından zevk alamadığını, emrederse hizmetine geleceğini ve eğer bu tarafa azimet ederse dostların kendisine zahmet çekmemesi ve maksatlarına nail olması için kefalet edebileceklerini de ilave eder.

Sinop'un medhine dair imadeddin'e gönderilen ikinci mektup da nesir ve nazım halinde parçalardan terekküp etmekte, yazılan bir iki mektuba cevap verilmediği bildirilmekte ve orada her ne kadar çok dost mevcut ve şehir gönüle ferahlık verici ise de bundan sonra kendisini intizarda bırakmamasını dilemekte ve evvelkinden daha şuh bir şiiri derceylemektedir:

Yani:

Burası şehir değil, meğer cennet imiş; toprağı amber, suyu baldır. Sağa sola koşan çocukları meleklere eş, ahu gözlüdür. Bunlar Rum, Kıpçak veya Uygur güzeli midir? Meğer burası Çin yolu üzerinde bir put-hane imiş.

Leyla olur, mecnun gibi söyler:

O hoş Husrev, o güzel Şirin budur!. Bu şehirde ne din kalır, ne dünya; dünya yoksa, dinin yeri nedir?

Bu şiirden sonra, orada ay yüzlü, latif ve mevzun çocuklardan güzel yüzlü ve uzun boylu kızlardan, amber gibi kokan cariyelerden sayısız miktarda bulunduğunu, böylece kendisinin de zarif hoş huylu, latif amber kokulu bir kaç tane güzel ile dost olup vakit geçirdiğini, yüzlerine bakarak ıstırabına merhem yaydığını, fakat yarandan uzak bu saadet ve ayıp diyarında hiç bir zaman bunlardan birine gönül vermediğini, her an gözlerinden yaş geldiğini beyan eder.

ilim, edebiyat ve tıpta mühim bir mevki sahibi olduğu anlaşılan ve devrin devlet ricali ve yüksek sınıflarına dahil bulu-nan Sadeddin Mesud'un Sinop hakkındaki bu tasvirleri edebi ve içtimai hayat bakımından dikkate şayandır. Ortaçağ Türkiyesinde Iran edebiyatı ve İranlı unsurların tesiriyle yüksek münevverler ve idareciler arasında başlıyan gevşetici tesirlerin Selçuk devletinin yıkılışında amil olduğuna işaret etmiştik . Fakat diğer Türkiye şehirlerinden hiç birinde aşk hayatının böyle bir şöhret kazandığına dair elimizde Sarih bir malumat mevcut değildir. Diğer taraftan bu mektuplara tamamiyle şahsi ve tesadüfi bir nazarla bakmak da doğru değildir. Netekim Ortaçağ Türkiyesinde her şehir ve kasabanın kendi hususiyetine göre bir lakapla şöhret kazanması yanında Sinop'un, yalnız yerli değil, yabancı kaynaklarda da "aşıklar adası" manasına gelen Ceziret ül-cuşşak lakabiyle şöhret bulması da bu şiir ve mektupların o zamanki duruma ne derece tekabül ettiğini göstermektedir. Şiir ve mektupların hususi mahiyetini teşmil etmemekle beraber şehrin aşk hayatı için diğer şehirlere nazaran daha müsait bulunduğunu kabul etmek isabetsiz olmasa gerektir. Buna rağmen bu durumu sadece İrani tesirlere atfetmek de doğru değildir. Aksi takdirde Iran kültürünün daha kuvvetli tesirlerine maruz kalan büyük Türkiye şehirleri hakkında yanlış bir hükme varmış oluruz. I. İzeddin Keykavus Sinop'u fethedince (1214) oraya Türk tüccar ve nüfusu sevkederek şehri Türkleştirmiş ise de hem yerli Rum halkı, hem de dünya ticaretinin kesafeti dolayısiyle bir çok kavimlere mensup tüccarların uğraması ve orada oturması içtimai hayatın inkişafında müessir olmuş ve şehrin bu hususiyeti daha ziyade bu amillerle hasıl olmuştur.

4. Samsun ve Canik seyahati

Sadeddin Mesud'un bundan sonra yine imadeddin'e yazdığı bir mektup gelmektedir, ki bu vesika onun, diğerlerinden daha tafsilatlı, küçük bir seyahatnamesi mahiyetinde olup dikkate şayan kayıtları ihtiva eder. Ayrılık (firak) hakkında bir unvanla başlıyan mektup kendisinin Sivas'a geldiğini, orada ahvalinin düzeldiğini, bununla beraber kışın şiddetli olduğunu, bu arada Erzincan Emirlarinden Mecdeddin lakaplı bir emirle ülfet peyda edip kendisini Erzincan'a davet eylediğini, onunla gitmek üzere hazırlandığını, fakat ani olarak Amasya'da bulunan efendisinden gelen mektupta "o feci'hadise dolayısiyle uğradıkları yağma ve sıkıntılar" zikredilerek kendisini bu seyahatten vaz geçirdiğini, bu durum dolayısiyle derhal hareket edip efendisinin hizmetine koştuğunu, lakin Niksar'da çok «inkisar» a uğrayarak onun mahdumuna yetiştiğini, dört beş gün sonra oğullarını almaya gönderildiğini, buluşmak arzusu ile derhal yola çıktığını, fakat Allahın müsaadesi olmadığı için Samsun'a vasıl olduğunu, orada Emir beglerbegi'nin bir kaç hastayı tedavi maksadiyle, onu Canit taraflarına gönderip bir kaç gün orada kaldığını, Da rul-küfr'den Samsun'a dönünce arkadaş bulamadığından Bafra'ya geçtiğini, bir kaç gün hatip Saraceddin'in misafiri kalarak yol arkadaşları beklediğini, fakat hasta olup kendi kendisini müshil ve merhemle tedavi ettikten sonra efendisinin hanımı ve çocuklarından haber gelince o tarafa gitmesi gerektiğini ve bu esnada kendisine fakıhlık maaşı (Camegi ve cerayet) tahsis edilip vakıf divani defterinde yazılı bulunduğuna ve derhal hareket etmesine dair bir mektup getirildiğini, bundan başka eğer o tarafa varırsa bazı kimselerin ona ayda yirmi-otuz adet (dirhem) para ve bir iki mudd hububat maaş yardım edeceğini, bu tarafta aylıksız ve maaşsız ve "Niyabet ve tevliyet" memurlarına minnet etmeksizin bir iki ay zarfında iki üç yüz adet {dirhem) para, at ve elbise müyesser olacağını bu mektupla öğrenince Niksar'a döndüğünü, orada efendisi ve onun biraderine mülaki olduğunu, bu kış orada kalıp baharda dostlarına kavuşacağını ve eğer kendisini hoş tutarlarsa mütebaki ömrünü onlarla birlikte geçireceğini, dostu ve efendisi Şair Hüsameddin'e temennilerini, üstad-ı alem Seyfeddin'e iştiyakını, Ahi Mahmud'a hasretini bildirmektedir. Nihayet bu satırları yazan Mesud'un {müellifin) bu mektubu emin bir kimse ile gönderdiğini ve Mevlana Zeyneddin'i bu kış o tarafa gelmek için bırakmadığını ve böylece Sinop seferinden geri kalıp baharda yola çıkacağını ilave ederek mektubu bitirmektedir.

Bu dikkate şayan mektupta zikredilen şahısların adları ya lakabtan veya tek isimden ibaret olduğu için bunların hüviyetini tayin edemiyoruz. Bununla beraber bu şahısların ekserisi bizim için yeni olmakla, yani diğer kaynaklarda mevcut bulunmamakla beraber bazı hadise ve şahıslar hakkında da istidlaller yapmak mümkündür. Mesela "divan ehlinin iftiharı" olarak kaydedilen ve mektup sahibi Sadeddin Mesud'a Evkaf (Tevliyet) divanından tahsisat ayıracağı belirtilen İmadeddin'in bu hüviyeti onu tanıtmıya yaramaktadır. Giyaseddin Mesud'un ilk saltanatı {1283-1298) esnasında Evkaf ve işraf nezaretleri başında bulunan ve Selçuk ülkesinde iyi idarenin mümessilleri meyanında zikredilen İmadeddin Zenca-ni'nin bizim imadeddin olduğunu kabul etmek mümkündür.

Erzincan emiri ile Mecdeddin Selçuk devrinde atabeg ve vezir olan Mecdeddin arasında zaman bakımından münasebet kurmak müşküldür. Esasen mektupların daha sonraya ait olması ve Işraf nazırı İmadeddin arasında cereyan ettiğini ileri sürdüğümüz mektuplaşma da buna delalet eder.

Selçuk Türkiyesinde malum bir facia (an dahiye) olarak işaret edilen mühim hadisenin hangi vakaya tekabül ettiğini tayin etmek müşküldür. Acaba bu feci hadise Mısır Memluk sultanı Baybars'ın Kayseri'ye gelip dönmesinden sonra İlhani hükümdarı Abaga'nın Anadolu'da pek çok insan öldürmesine mi işarettir; yoksa III. Giyaseddin Keyhusrev'in yerine II. Giyaseddin Mesud'un cülusu (1283) esnasında Moğolların bu memlekette yaptıkları zulümler mi kastediliyor? Zira mektup sahibi bu hadiseler dolayısiyle Erzincan'a gitmekten vazgeçtiğini, Niksar'da bile pek çok sıkıntıya maruz kalarak Samsun'a çekildiğini söyler, ki bu Moğolların Erzincan ve Sivas taraflarına gelip tazyikler yapmasiyle alakalı olabilir. Herhalde zaman itibariyle, birbirlerine yakın iki hadiseden biriyle bu kayıt arasında bir münasebet mevcuttur.

5. Canik hakkında

Sadeddin Mesud'un ilim ve edebiyattan başka tababet sahasında da mühim bir mevkii olduğu, beylerbeyi rütbesinde olan Samsun emiri tarafından Canit'e gönderilmesiyle sabittir. Umumiyetle Samsun-Giresun arasında takriben bugünkü Ordu Vilayeti Can veya Çan adlı küçük bir kavimle meskun idi. Buna nisbetle bu memlekete Canit veya Canik denildiği gibi Cenubundaki dağlar da bu isimle anılmıştır. Selçuklular, sahilde bu kavimle temasta bulundukları için bunların tabii bulundukları bütün Trabzon Kommen'leri memleketine, Samsun'dan Batum'a kadar olan Karadeniz sahilleine, bu ismi teşmil ederek bu ülkeye Canit, Mülk-i Canit, Komnen hükümdarına da Melik-i Canit, Tekvür-i Canit ve hatta bazen sadece Caniti veya Trabzurıi diyorlardı.

Trabzon Rum kaynakları Kommenler devleti içerisinde bu kavmin faaliyetleri hakkında az çok malumat vermektedirler . Arap coğrafyascısı ibn Said, XIII üncü asır ortalarında Samsun'un şarkında, sahile muvazi, Canik dağlarının bulunduğunu, burada asi ve Hıristiyan dininde bir kavim yaşadığını söyler. Selçuklular bu hudutların emniyeti ve bu havalinin fethi için Oğuz boylarından Çepnilen buralara yerleştirdi. Selçuk devletinin Cimri isyaniyle meşgul olduğu bir zamanda (h. 676) Trabzon Komnenleri fırsat sayıp kara ve denizden Sinop'a hücum ettikleri vakit karşılarında başlıca kuvvet olarak bu Çepnileri buldular ve yenilerek ric'at ettiler. Çepni Türkmenlerinin Karadeniz sahillinde Şarka doğru devamlı ilerlemeler neticesinde sahil boyu tedricen Türkleşti. Bununla beraber Türkmenler ancak 1302 de Giresun'a yaklaşmışlardı; fakat XIV üncü asır ortalarına kadar bu havali tamamiyle Türk emirlerinin idaresine geçmişti .

Bizim mektup sahibi Sadeddin Mesud Samsun beylerbeyinin emriyle Dar ül-küfr olan Canit'e gittiğini, tedavi etmek için bir kaç gün süren bu seyahatten Samsun'a döndüğünü söylediğine göre Hıristiyanlarla Türkler arasında hududun henüz Giresin'a yaklaşmadığını ve, buradaki bütün mektuplar gibi, bu mektubun da XIII üncü asrın ikinci yarısı civarında yazıldığını meydana koymaktadır, ki belirttiğimiz tarihler bunu gösterir. Diğer taraftan bu hadise Mesud'un, Samsun beylerbeyisi tarafından yabancı bir memlekete ve her halde bir Hıristiyan beyine gönderilecek kadar şöhretli bir doktor olduğunu göstermektedir ki böylece Selçuk tabipleri listesine bir yenisini daha ilave etmiş oluyoruz. Bundan başka bu mektup bize Kara-deniz sahilinde Türk ve Hıristiyan beyleri arasındaki münasebetler bakımından yeni bir kayıt verdiği gibi Türk kültürünün üstünlüğünü de meydana kor. Esasen bunu bu devir için tabii saymak icab eder.

6. Mesud'un Sultanla münasebeti

Sadeddin Mesud'a ayda yirmi-otuz dirhem para yani iki üç altın ile iki mudd hububat maaş tahsis edileceğine dair kayıt devrin hayat seviyesini tesbit bakımından ehemmiyetli olup bu, Ortaçağ Türkiye iktisadi tarihine dair eserimizde vermiş olduğumuz misallere bir yenisini ilave eder ve bu münasebetle de bu hususta mukayeseli hesaplara girmemize lüzum bırakmaz. Müellifin bir kaç yerde dostları arasında zikrettiği şair Hüsameddin hakkında başka bir malumattımız olmadığı gibi, Mevlana Zeynüddin, ulemadan Seyfeddin, Ahi Mahmud ve sair devrin bir takım şahsiyetleri de bizim için tamamiyle yeni sima-lardır. Bu mektubun sahibi isminin Mesud olduğunu ve Canik havalisine tedavi için gittiğini söylemekle Münşeat sahibi Sa-deddin ile bunun aynı kimse olduğu ve Sadeddin onun lakabı bulunduğu meydana çıkar. Netekim Münşeatı başında kendisine ilim ve inşa sahasında verilen lakaplar yanında Mudavi al-muluk ve's-selatin bulunması onun tabip olduğunu da gösterir. Esasen bu vesikaların ekseriya ya kendisi tarafından dostlarına veya dostlarının kendisine yazdığı mektuplardan terekküp ettiği de gözükmektedir. Yukarıda muhtevasını verdiğimiz mufassal mektupta kendisini bizzat tedavi ettiğine dair kaydı da onun tabibliği ile alakalıdır. Diğer taraftan Sadeddin Mesud'un Sultanın hususi doktoru Şerefeddin Yakub'un kardeşi ve talebesi olduğuna dair bir işaret de bu eserin başındaki iki mektubun başlığından istidlal edilmektedir. Gerçekten başlık mektubun "Efendisi, üstadı ve kardeşi hekim Şerefeddin"e" yazıldığını ifade eder .

Sadeddin Mesud'un Sultan Rükneddin'in yakınlarından olduğu, onun Tebriz seferine iştirak edeceğine dair hususi tabibi Şerefeddin'e yazdığı mektubtan istidlal edildilebilir. Fakat Kendisinin sultanla münasebetini gösteren bir mektup bu hususu daha açıkça tesbit eder. Filhakika, bir çok lakaplar zikretmesine rağmen, hangi sultana gönderildiği anlaşılamıyan bu mektupta" Sultan oğlu Sultan İslam Padişahı ve Yedi iklim Şehin-şah"ine, kendi doitlarından biri olup, "Ekmeleddin Baha ul-İslam Razi ul-mülk 'Umdet ul-memleke Mukarrib ul-hazret al-mu'az-zama Muş-ir-ül-muluk £ahir-i Sultan ve's-selatin" lakaplarını haiz zatın teveccüh etmesinden faydalanarak bir kaç kelime yazıp göndermek istediğini bildirmektedir. Bu dostun lakapları arasında hekimliğine delalet eden bir lakap bulunmamakla beraber Ekmeleddin lakabi bunun meslekdaşı meşhur tabip Ekmeleddin olduğunu telkin eder. Mevlana'nın dostlarından olan bu zat hakkında Eflaki bir çok kayıtlar verirken onun Sultan Rüknesddin'in tabibi olduğuna da işaret eder. Bizim tabip ve edip Sadeddin Mesud'un Rükneddin Kılıçarslan'la münasebetine dair kayıtlar ile bu deliller bu mektubun da ona yazıldığı kanaatini takviye etmektedir. Bundan sonra gelen mektup Selçuk hanedanına mensup ve melike (prenses)lerin ciğer köşesi olarak gösterilen Melike Hatun'un ölümü dolayısiyle yazılan bir taziyetname olup bunun hüviyeti hakkında başka bir malumatımız yoktur. Bundan sonra rik'a namiyle yazılan küçük mektuplardan biri bir dostunun Sultanın payitahtına vasıl olması dolayısiyle duyulan memnuniyetini, kendisi ve diğer ahbapların da o tarafa teveccüh ettiklerini bildirmekte; diğeri de Necibeddin adlı bir kimseye yazılmış dostane ifadeleri ihtiva etmektedir, ki bunlar onun mevkiine ve sarayla münasebetine dair işaretlerdir.

Müellifin dostlarından biri de Aziz ul-muluk ve's-selatin Mucireddin lakaplarını haiz Ali Beg Paşa namında birisi olup ona yazılan mektup uzun zamandan beri kendisinden bir haber ve name alamadığından dolayı duyduğu hasreti ifade etmekte ve bu maksatla bazı dostane itaplarda bulunmakta, Niksar'dan gidişini ve ayrılık üzüntüsünü bir beyit ile belirtmekte, Kastamonu'ya salimen vasıl olduğunu ve mektubuna cevap vereceğini ümit ettiğini söylemektedir. Burada bahis mevzuu olan Ali Big Paşa'nın mukaddemede mezkur Paşa Zahid veya Şeyh paşa lakabiyle maruf kimse olduğunu sanıyoruz. Bu takdirde onun asli isminin Ali Big olduğu anlaşılıyor. Bu suretle Paşa unvanının XIII üncü asır sonlarına doğru zuhuruna ve ekskiliğine dair yeni bir kayıt daha meydana çıkmış oluyor.

7. Selçuk devrinde bir kadın şair

Erguvan Hatun ile kocası arasında teati olunan son iki mektup, bir kadın şairin mevcudiyetini meydana koyduğu gibi edebi ve içtimai hayat bakımından da dikkate şayandır. Mahrem-i esrar Bedreddin (Bedr-i din) isminde birisine Erguvan Hatun namında bir kadın şairin duyduğu hasret ve iştiyak ifade edilirken kendisini bir müddetten beri ayrılık ateşi içinde bırakarak gurbete yöneldiğini, şüphesiz, güzel çocuk ve kızlar bulduğunu kayıtla şu beyitleri iyi dinlemesini ihtar eder:

Burada aşk hasretini, kendisini bırakıp gittiğinden dolayı duyduğu ıstırabı güzel beyitlerle başlıyarak ifade eden, fakat bir taraftan kendisi hakkında biraz açık tasvirler kullanan, diğer taraftan da kocasının çocuklarla vakit geçirdiğine işaretten sakınmıyan bu şair kadın bundan sonra, ona nesir halinde satırlarla, çok daha ağır itap ve ihtarlarda bulunmaktadır. Filhakika o hülasa olarak "henüz saçlarım siyah, örgülerim zincir gibi olduktan sonra sen yüz niyazla bir kişiyi avlarsan ben bir gamze ile yüz kişiyi sürüklerim; henüz yanağıma buse konabilir. Lakin ne fayda ki oranın hakimleri nasıl bir din ve iş sahibi olduğunu, ne düşündüğünü bilmezler. Sen bayağı bir gulamparasın. Çocuk ve oğlanlarla yaşamakta ve bu yüzden hasta olmaktasın; bazen sofu,bazen müftü gözükmek istersin. Sanki tasavvufun yarısı hıyata ve yarısı da liudta'dır. Mademki zenperver ve ev sahibi değilsin neden beni bu belaya müptela kıldın? Gönlün sefer ve işrette olduktan sonra ben biçareyi kayıt ve ıstırapta tutmakta sana ne fayda vardır? Size hidayet mükedder ise bu sözler kafidir" demektedir. Sinop hakkında yazılan manzum ve menşur mektuplara nazaran daha açık olan bu mektup ayrıca aile hayatının ıstıraplarını da meydana kor. Şair kadının Bedreddin'in zevcesi olduğuna dair işaretler de mektupta mevcuttur ve esasen zevcesine bu kadar ağır hitabın bir manası da aradaki bağdan ileri gelmektedir. Kocasının cevabında bu hususun meydana koyan deliller mevcuttur. Selçuk devrinde bir kadın şairin mevcudiyetini, yüksek tabakanın hususi hayatını ve hususiyle karı-koca münasebetlerini meydana koymak bakımından bu mektup yegane vasfını haiz bir vesika olarak bize intikal etmiştir.

Kocasının buna verdiği cevap da hiddetli ve şiddetlidir. Dört beyitlik bir manzume ile başlıyan mektup, onun şiirlerine telmihlerde bulunarak beddualarla doludur:

Yani:

Ey değersiz sözler söyliyen bayağı, yırtılasın! Canının damarları gerdanının kökünden kopsun; muradın olan her hasrette ciğerinin kanı her an gözünden damlasın; bu dünyada asla selamet yüzü görme; barsakların çividen geçerek parçalansın; bana hiç bir hususta doğruluk yapmadığından boyun zamanın hadiselerinden kanburlaşsın!

Karısının manzumesine bu beyitlerle cevap veren Cemaleddin bundan sonraki satırlarda, hülasa olarak, kendisine yaptığı isnatların tamamiyle masal ve abes şeyler olduğunu, alimlerden mürekkep dostlar huzurunda ve mutemet kimselerin şahitliği ile icap-kabul, mihr-i mu'accel ve mihr-i mü'eccel üzerine, şer'i nikahla o menhus kadın, oğlu Emir Togan'ın arnası Erguvan Hatunla evlendiğini ve kendisini kimseye muhtaç bırakmadığını söyledikten sonra tekrar ağır hitap ve bedduada bulunmaktadır:

"Şimdi ümitsiz ve bedbin olarak evden defol! Her an ıstırabından yüzünü yol, veya vüsul vaktine kadar sus! Bu kötü mektubun gönderilmesine iştirak edenlere de lanet olsun! diyerek mektubuna nihayet vermektedir . Karısının Hatun ve oğlunun da Emir unvanlariyle kaydedilmesi ailenin yüksek sınıfa mensup bulunduğuna dair diğer delilleri teyid eder. işte bu dikkate şayan mektupların muhtevası bu suretle verilmiş oluyor.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Selçuk Devrine Aid Yeni İnşa Mecmuaları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 23:10

C. NÜMUNELİK İNŞA KİTAPLARI

a. Nüzhet Ül-Küttap:


Selçuk devrine aid son zamanlarda bir takım yeni Münşeat mecmuaları daha meydana çıkmıştır. Bunlardan üçü Hoylu Hasan bin Abdülmü'min tarafından Kastamonu'da hükümet süren Çobanoğulları namına ithaf edilmiştir. Bu müellifin birinci eseri olan Nüzhet ül -küttab ve Tuhjet ül-elbab Fatih kütüphanesinde 5406 numarada kayıtlıdır. 133a da başlayan eserin mukaddemesinde Uc diyarının sipehdar Muzaffereddin Yavlak Arslan bin Şehid Hüsameddin Alpyürek bin Emir Çoban namına yazıldığı ve İslam bayraklarının onun sayesinde yükseldiği ifade edil-mektedir. Kitap Yavlak Arslan namına bir kaside (58a) ile sona ermektedir, ki bunun küçük hacimde bir eser olduğu görülüyor. Kitabın hatimesinde eserin 684 yılı Muharreminin başın-dan sonuna kadar ikmal edildiği ve istinsahının 709 da yapıldığı ilave edilmektedir. Başka bir araştırmamızda Yavlak Arslan'ın 683'den beri Kastamonu havalisinin emiri (beyi) olduğunu ve 691 senesinde isyan eden Türkmenlerle savaşırken şehid edildiğini tesbit etmiştik.

b. Kavaıd ur-risail:

Müellifin edebi mahiyette olan ve muhtevası tarihi bakımdan ciddi bir ehemmiyet taşımıyan bu eserden sonra yazdığı küçük nümunelik bir inşa kitabı da Kavaid el-risail adlı eseridir. O bunu Yavlak Arslan'ın oğlu Emir Mahmud'a ithaf ederken dostlarının kendisine, Nüzhet ül-küttab adlı eserinden farklı olarak, zamanın katipleri için muhtasar ve kolay anlaşılır bir inşa kitabı hazırlamasını arzu ettiklerini ve bu mecmuanın da bu sebep ve gaye ile meydana geldiğini söyler. Bu küçük inşa kitabının içinde de hakiki bir vesika mevcut olmayıp, asıl maksat, muhtelif sınıf insanlara yazılacak mektuplarda ne gibi lakap ve hitaplar kullanılacağı hususunda bir kaç satırlık nümuneler vermektir.

Müellif, diğer bir çok inşa sahipleri gibi, hakiki mektuplar-dan lüzumlu parçaları almak suretiyle değil, sadece hitap ve lakaplardan müteşekkil çok kısa nümuneler verirken bunları ricalin siyasi, içtimai mevkilerine göre bir sıra ve tasnife tabi tutar, ki bu husus devlet mevkilerinin dereceleri bakımından bir ehemmiyet taşır. Bu eser Yavlak Arslan'ın oğlu Hüsameddin Emir Mahmud'a ithaf edilmekle beraber, verdiğimiz bir parçanın gösterdiği üzere, babasının henüz hayatta olduğu ve Emir Mahmud'un şehzade bulunduğu bir zamanda yazılmıştır, ki bu, kitabın babasının ölüm tarihi olan 691 den önce telif edildiğini meydana kor.

Kitapta makam ve şahıslar şu sıraya göre tertip edilerek örnekler verilmiştir. Sultanlara, meliklere, sultanların hatunlarına, vezirlere, atabeglere, sultan naiblerine, ordu kumandanlarına (leşkerkeş-i memalik), hacib, emir-i meclis, emir-i silah, emir-i ahur, emir-ud devat, emir uş-şayd (av emiri) emir-i'alem (bayrakdar), çaşnigir (emir üz-zevvak), elçi, tercüman, hazinedar gibi saray mensuplarından sonra Divana bağlı makamlara geçer. Müşrif, nazır, tuğracı, mütevelli (evkaf nazın) ve emir-i dade hitap ederken kullanılacak lakabları kaydederek askeri şahısların lakablarını gösterir. Bu kısımda islami unvan ve lakablar yanında Türkçe unvanları da derceder, ki bu unvanlar Göktürk ve Uygurlardan Karahanlılara ve nihayet Selçuklulara intikal etmiş ve bunlar vasıtasiyle İslam dünyasına yayılmıştır. Fakat bu unvanlar Türklere ve menşei Türk olan makamlara inhisar etmiştir. Askeri emirlere Uluğ hass alp uğurlu, subaşı beg; uc kumandanlarına sipeh-bud-i diyar-i uc, kale muhafızlarına Kutluğ bilge hass kütüval beg, emir'ariz için Kutlug bilge inanç 'driz beg; askerlere Bilge inanç yahşi beg, naibler de Uluğ inanç naib beg; valilere Bilge inanç hass vali beg, Uluğ hass kedhuda beg, inanç kabız beg, iğdiş emirine İnanç bilge, işdiş-başı gibi Türkçe unvanların ilave edildiğini görüyoruz, ki bunlara neşrettiğimiz vesikalarda, diğer çeşitli eserlerde ve bazı kitabelerde de rastlamaktayız. Atabeglere yazılan mektuplarda İçi atabeg şeklinde hitap edileceğine dair kayıt da dikkati çeker. Zira Selçuklular devrinde Ağabeg manasına gelen İçi kelimesinin kullanıldığını biliyoruz.

İkinci sınıfta kadılar, kazaskerler, müderrisler, şeyhler, seyyidler, hatipler, müzekkirler, zahidler, kadı naibleri, mu'idler vakıf mütevellileri, imamlar ve hafızlar için kullanılan lakaplar gösterildikten sonra tabibler, müneccimler, şairler, edipler, katipler ve inşa erbabı kaydediliyor ve akraba ve taallukata yazılan mektuplara dair örnekler gösterildikten sonra ferman ve mektupların sonuna konacak ibare ve tarih hakkındaki usuller gösteriliyor.

c. Güney t Ül-Katib:

Bu inşa kitabını ihtiva eden mecmua içinde Sadeddin Mesud'a aid mektuplardan başka bir inşa kitabı daha vardır. Mecmuanın 72a—98b sahifelerini işgal eden bu eser Gunyet ül-katib ve Münyet üt-talib adını taşımakta, fakat ne mukaddemede ve ne de başka bir yerde müellifi ve tarihi hakkında hiç bir kayit ihtiva etmemektedir. Yalnız 709 senesinde Zalifre kalesinde istinsah edildiği zikrediliyor, ki diğerleri gibi aynı müstensihin kaleminden çıktığı anlaşılıyor. Bu küçük inşa kitabiyle Kavaid hemen hemen aynı mahiyettedir. Bu da aynı derece sırasına göre aynı ünvan ve lakab örneklerini vermektedir. Yalnız bazı farklarla ayrılmakta ve mesela kaynaklara uygun olarak Emir-i dad için Melik divan cul-adl, iğdiş başı için, yine arapçalaşmış şekliyle,Emir ul-egadişe, göçebe Türk askerlerine Mejhar ul-kabail ve'l'-'aşair inanç yahşi beg lakaplarının ilave edildiğini yazar. Türkçe unvanlarda evvelkine nazaran bazı takdim ve tehirleri ve kelime farklarını bir tarafa bırakırsak iki eserin tamamiyle aynı hüviyette olduğu görülür.

Süleymaniye'de bulunan Kavaid-i risail ile Fatih kütüp-hanesinde bulunan Gunyet ul-katib'irı sonunda bazı mektuplar mevcut ise de Selçuk devri ricaline aid isimler istisna edilirse muhtevalarında tarihi bir malumata rastlanmıyor. Bunlardan biri "Konya'dan Efendim fazılların meliki Nasruddin'e gönderildi"; diğeri "Hakiki dost Şerefeddin Hattat'a sadır oldu";yukarıda adı geçen"Tabiplerin meliki ve hekimlerin reisi Ekmeleddin'e ısdar edildi,'. Yine yukarıda mezkur Melik us-sevahil merhum şehid Emir Bahaeddin'e Konya'dan gönderildi; aynı şekilde kendisinden bahsettiğimiz vezir Fahreddin Ali'nin oğlu "Emir Nus-retüddin'e Kayseriye yazıldu" başlıklarını taşıyan mektuplardır.

Yukarıda muhtevaları üzerinde durduğumuz Sadeddin Mesud'a aid mektuplar da ikinci eserin sonuna (996b-130b) ilave edilmiştir. Sadeddin Mesud'ua aid mektuplar dışında kalan diğer inşa mecmuaları bazı tetkiklerimizde kullanılmıştır.

d. Rusum ur-Risail:

1. Eserin mahiyeti

Hasan bin Abdülmü'min'e aid mezkur inşa kitaplarından başka bir üçüncüsü de Rusum ur-risail adını taşımaktadır. Neşrettiğimiz eserde muhtevasından sık sık istifade ettiğimiz bu inşa mecmuasının mevcudiyeti, nerede bulunduğu ve mahiyeti hakkında hiç bir malumat vermeksizin, ilk defa Feridun Nafiz Uzluk işaret etmiştir. Yukarıda kaydettiğimiz bu eserin mukaddemesinde müellif daha evvel inşaya dair vücude getirdiği bir mecmuanın çok ağdalı olduğunu, dostlarının mübtediler için daha kolay anlaşılır bir muhtasarın hazırlanmasını istediklerini ve bu sebeple Rusum ur-risail ve Nucum ul-fezail adiyle bu münşeatı hazırladığını söyler, ki Kava'id ür-risail'in de aynı maksatla meydana geldiğini ifade etmişti. Fakat orada Nüzhet Ul-küttab'ı zikrettiği halde burada bir isim vermemektedir. Bununla beraber biz bu ifade ile malumumuz olmıyan bir başka inşa mecmuasını değil yine aynı eseri kasdettiği kanaatindeyiz.

Müellif mukaddemede bunu inşa işlerine başlıyanlara bir örnek olarak telif ettiğim söylemekle beraber burada Kava'id gibi sade lakapları göstermekle iktifa etmeyip her rütbe sahibi için tam bir metin halinde bir takrir veya Jerman dercetmekte, yani her rütbenin mahiyeti, makam sahibinin vazifeleri, selahiyetleri, maiyetindekilerin mükellefiyet ve mesuliyeti, ikta'veya nakıd olarak maaşı, bulunduğu vilayet, şehir veya kasabanın ileri gelenlerine onunla münasebetlerin tanzimi ve nihayet sudur tarihi gösterilmekte, fakat tayin edilen şahıs, şehir, maaşın cinsi veya miktarı ve tarih rakamı için lüzumlu isimler ve kayıdlar ya "filan" ile doldurulmakta veyahut sadece boş bırakılmaktadır. Her makam ve şahsa göre yazılan bu ferman (menşur; takrir) ve mektuplar katipler için bir örnek olması maksadiyle konulmuş olmakla beraber bunlara isimleri çıkarılmış hakiki vesikalar nazariyle bakmak mümkündür.

Dört fasıl üzerine tertip edilen bu inşa kitabının zeamet, kütüvallik, naiblik, valilik, inşa, işraf, nazırlık, iğdişler emirliği, kadılık ve ihtisab takrirlerini ihtiva eden on vesikadan dördünün (zeamet, işraf, inşa, kütüval) muhtevası, neşrettiğimiz Takarir ul-manasıb'ın tetkikler kısmında meydana konmuştur. Orada bahis mevzuu olmıyan takrirlerden biri naibliğe tayin (Takrir-i niyabet) vesikasıdır. Türkçe Uluğ haşş bilge naib beg unvanlariyle zikredilen bir emiri-i sipehsalar'ın bir şehrin divan naibliğine tayin edildiğini, diğer memurlarla birlikte vergilerin arttırılması şehir ve vilayet halkının refaha kavuşturulması için gayret göstermesi, halk arasında tefrik ve tercih yapmaması emir edilmekte, maaş ve tarihe geçilmekte, fakat bu kısım tayyolunmaktadır.

2. Valilik ve Nazırhk fermanları

İslami unvanlar yanında Türkçe Uluğ haşş vali beg unvanlarını haiz yine bir askeri emir (Emir-i sipehsalar)'m bir vilayete tayinine (Takrir-i eyalet) dair bir vesikada onun idaresine tevdi olunan vilayette adalet icra etmesi, fenaların ve ayak takımı(runud ve evbaş)'nın zararlarını defetmekde, iyi insanları rahata kavuşturmakta ihtimam göstermesi, hainlerin tevbihinde hiç kimseyi himayede bulunmaması emir olunmakta, miktarı gösterilmeyen maaş kısmına geçilmektedir.

Nazırlık hakkındaki tayin vesikası (Takrir-i naziri) diğer inşa kitaplarında mevcut olmadığı cihetle bir hususiyet arzetmektedir. Türkçe Uluğ nazır beg lakabını haiz bir kimsenin bir şehrin divan nazırlığına (Naziri-i divan-i mahrusa-i fulan) tayinine dair bu vesika bu vazifede hiç ihmal göstermemesi, mahsulatın tamamını kalemle aydınlatması ve muhasebe talebinde devlet gelirinde (hasıl -i mal-i u) alın açıklığı olmasını kaydederek bu vazifenin mübhem de olsa mali bir teftiş vazifesi olduğunu gösteriyor. Selçuk vekayinamelerinde Nazir-i memalik,Nazir-i mülk ve Nazir-i memleket şekillerinde kaydedilen bu müessese hakkında hiç bir malumat verilmemiş olması bu takririn ehemmiyetini arttırmaktadır. Yalnız yukarıda bahsettiğimiz Gunyet ül-katib ve Kava'id ür-risail adlı inşa kitaplarında devlet makamlarının derece sıralarına göre Nazir-i divan-i memalik'in İşraf divanı sahibinden sonra geldiğini göstermektedir. Filhakika kaynaklar bu makamda, Hümameddin (II, Keyhkavus zamanı), Zahireddin Mütevveç ve Erzincanlı Zeyneddin Ahmed'in (III. Keyhusrev zamanı) bulunduklarını kaydederler. 11 Vesikanın mübhem olmasına rağmen bu memuriyetin Ilhanilerde olduğu gibi mali vazifesi kendini göstermektedir. Yalnız bu vesika hükümet merkezindeki divan sahibine (memleket nazırına) değil bir vilayete tayin olunan bir memure aiddir.

3. İğdişlere dair

Bu inşa divanında bulunan yeni vesikalardan biri de yalnız Türkiye Selçuklularında rastlanan iğdişler'e dair bir vesikadır. Anadolu Selçuk kaynaklarında zikri geçen iğdişler(bunların reisi Emir ül-egadişe veya İğdiş-başı)'in hüviyeti, menşeleri ve vazifeleri hakkında sarih bir malumata sahip olmadığımız ve ancak bazı istidlaller yapmak imkanına malik bulunduğumuz cihetle, kısa ve mübhem de olsa, burada verilen aydınlatıcı bilgilerin bir ehemmiyeti vardır. Filhakika bu takrir-i iğdiş an vesikası Seyyid ul-a'yan ve'l-meşahir Şems ud-din Şahab ul-İslam veşik ul-hazre 'Aziz ul-muluk ve's-selatin ulug bilge kaji emir ul-egadişe lakabılarını haiz ve zamanın meşhurlarından ve ismi verilmeyen bir şehrin ileri gelenlerinden olan bir kimsenin bu vazifeye tayin edildiğini, lavariz vergisinin taksimi sırasında herkese kudreti nisbetinde bir vergi (vucuh) tarhedip zengin-fakir arasında fark gözetmemesi, kimseyi himaye etmemesi, sanat sahibplerini ve zayıfları ezmemesi emir edilmekte; herkesin kendi mekanında sakin olup Devlet-i Kahire'ye hizmetlerini arttırması bildirilmekte ve tayin olunan maaşına tasarruf etmesi belirtilmektedir.

4. Kabızlık Vazifesi

Kabızlık (Kabızi) hakkında verilen bu takrir de başka bir inşa kitabında mevcut olmadığı için ehemmiyetlidir. Melik ve sultanların itimadı (şikka) bilge kabiz-beg lakablarını haiz birisinin filan şehrin divan kabizliğine tayinine dair bu menşur bu müessesenin vazifeleri hakkında malumat vermektedir. Mutad, kanuni, ihdas edilmiş, sadır olmuş bütün vergileri kalemine geçirmesini ve divan ashabının işareti ve alametleriyle berat ve maaş erbabına eriştirmesini, öyle ki muhasebe zamanında vergilerin masraf karşılığı olarak eksik gelmemesi bildirilmektedir. Selçuk kroniği ile bizim menşur devlet merkezinde olduğu gibi vilayetlerde de kabizlerin bulunduğunu, ferman, menşur, misal ve mektupları, berat ve maaş erbabına aid tahsisatı kendine mahsus deftere kaydederek sahiplerine tevzi eylediğini meydana koymakta ve iki kaynak birbirini ikmal etmektedir.

5. Ihtisab işleri

Neşrettiğimiz eserde ihtisap menşuru hakkında malumat verirken muhtevasından faydalandığımız bu mecmuadaki vesikanın burada ihmalini caiz görmedik. Takrir-i ihtisab ve'ummal namiyle dercedilen bu menşurda muhtesiblerin efendisi ve amillerin reisi Ulugyahşı beg gibi lakabları haiz birisini bir şehrin ihtisab ve geçiş (amel-iubur) işlerine tayin ederken türlü ölçülerin tadili, arşınların tamamlanması, kilelerin müsavi olması ve fiyatların muhafazası için himmet göstermesi, çarşı esnafının huzur içinde bulunmasına ve fasiklerin te'dibine çalışması, geçiş resimlerini alması, divan mensupları ve berat erbabına tayin edildiği üzere muayyen kefalet akçasını (zaman) iliştirmesi ve eski muhtesiblere tahsis edilen maaşa tasarruf etmesi kaydedilmektedir.

Hinduşah Nahcevani'nin eserine dercettiği bir menşurun muhtevası ihtisab işleri hakkında burada nakle şayandır. Daima doğru yolda ve dindar bir kimse olan Ziyaeddin Mehmed'e Tebriz ve havalisinin ihtisab işleri tefviz edilirken Müslümanları Şeriatin emir ve yasakları dairesinde tutması, fiyat ve ölçülerde hak ve kanuna göre ihtiyatlı olması; Cumhurun ittifak ettiği ve havaşş ve avamın rıza gösterdiği fiyatları kararında sabit bulundurması; eğer çarşı mensubu ve esnaftan biri fiyatlarda değişiklik yaparsa buna cevaz vermeyip tedip etmesi; tartı ve kileleri ayarında muhafaza etmesi, eksik ölçenleri cezalandırması, arşın (zira), kufz, tartı, kilelerin tayininde şehir halkının tam ve doğruluğuna inandığı üzere müsavi ve muvazi tutması, buna muhalefet edenleri tecziye etmesi ve bu suretle Allah'ın ve halkın rızasına uygun bir tarzda harekette buluuması emredilmekte ve böylece payitaht (dar ül-mülk) Tebriz şehri ve ahalisinin hakimleri, seyyidleri, kadıları, büyükleri, ileri gelenleri, ayan ve çarşı esnafının Ziyaeddin Mehmed'i orada kendi muhtesibleri bilip işlerinde ona müracaat etmeleri ve onun emir ve yasaklarının Şeriate uygun olduğuna inanmaları, muhalefetten sakınmaları, pazar halkı'nı her dükkandan her hafta, her ay muhtesiblere ödedikleri resmi ona ve mutemetlerine ödemeleri belirtilmektedir.

6. Şer'i Makamlar

Rusum-ur-Risail bundan sonra Şer'i mansıblara tayinlere dair menşur örnekleri vermektedir. ismi zikredilmiyen bir şehrin kadılığı hakkında verilen takrirde kadının hüküm verirken büyük-küçük, itibarlı-itibarsız kimseler arasında fark gözetmemesi, mirasların taksiminde, sicillerin imzasında, nikahların akdinde kur'an, hadis ve imamların içtihadına uyması, iltimas, hediye kabulünden ve mutavassıtların himayesinden kaçınması ve iki taraf hazır bulunmadıkça davalara bakmaması ve bu sayede İslamın yükselmesi, Allah'ın ve ora halkının rızasını kazanması kaydedilerek hakimin vazifeleri bildirilmekte, kadıların maaşı için ikrarından tayin olunan tahsisata (mersum) tasarruf etmesi, mezkur şehrin emir, naib muteber ve salih kimseleri, ahalisi, fakıh ve kedhüdalarının onu hakim bilerek bütün Şer'i davalarda ona ve naiblerine başvurmaları emredilmektedir.

Neşrettiğimiz müderrislik menşurlarının tetkiklerinde muhtevasından faydalandığımız Rusum ur-risail'deki tedrise aid bir takririn (30b) lüzumlu kısımlarını veriyoruz. ilmi ve dini, meziyetleri sayılan bir zatın müderrisliğe tayini yapılırken umumi ve hususi derslere riayette bulunması, gayret gösteren talebelere iltifat etmesi ve tahsile devamlarını rağbetlendirmesi, mülazemet edenleri tayin ve azl, orada oturanların maaşlarını (mevacib) vermek ve kesmekle meşgul olması, böylece orada bulunanların duaları bu hayratın banisinin ruhuna ve devletin devamına vasıl olması ve bu zamana kadar müderrislere kararlaştırılmış bulunan ücreti (mevacib) zamanın mütevellileri eksiksiz olarak kendisine vermeleri kayd ve emredilmektedir.

Hatiplik takririnde neşrettiğimiz menşurdaki kayıtların hemen aynı vazifeler zikredilmekte, Peygambere, halifelere, zamanın sultanına, İslam askerlerine ve nihayet camiin banisine dua etmesi bildirilmektedir. Tababet takririnin hastahanelerde tıp tedrisatına dair mühim olan kaydı Takarir'deki vesikanın tahlilinde kullanılmış olduğu ve bundan başka mühim bir malumatı ihtiva etmediği için bundan daha fazla nakillerde bulunmağa lüzum kalmamıştır.

Bir zaviyenin şeyhliğine tayin vesikası Muhiddin Mahmud'a Antalya'da bir zaviyenin şeyhliğini tefviz eden takririn muhtavasına uygun olduğu ve ona yeni bir şey ilave etmediğini kayıt etmekle iktifa ediyoruz.

Selçuk Türkiyesinde vakıfların, kurucuların şartlarına göre işlemelerini murakabe eden bir Vakıf nezareti (Divan-ı tevliyet) mevcut idi. Buna bazan divana dahil nazırlardan biri, bazan da devletin merkezinde bulunan baş kadı nezaret ederdi. işte bizim Rtısum ur-risail bu hususa dair bir menşur ihtiva eder. Fakat bu vesika, bütün memlekete ait Vakıf nazırının değil, bir cami ve medresenin vakıfın şartlarına uygun olarak, mütevellisini tayin ve tasdik etmekten ibarettir. Burada, vakıfın şartları icabı olarak, vakfa aid bina (müsakkafat) ve ziraat gelirleri (vücuhat) nin eksiksiz bir şekilde istihkak sahiplerine ve mahud masraflara eriştirilmesi, öyle ki fakıh, imam ve sair ders ashabı ve mülazemet edenlerin şükretmeleri, vakfın gelirlerine tecavüz edenlere imkan vermemesi, bu müessesenin imarını her işe tercih etmesi ve böylece bunun savabı vakıfın ruhuna aid olup eski mütevellilere tahsis edilen maaşı alması bildirilmektedir.

7. Halk ve Hükümet Münasebetleri

inşa kitabının bir vilayet ileri gelenlerinin valileri hakkında teşekkür veya şikayetlerini arz etmelerine dair dercettiği iki mahzar (arz-name veya şikayetname, rapor) Selçuk devrinin idari ananeleri bakımından dikkate şayandır. Teşekkür mahiyetindeki birinci rapor (mahzar be-resm-i şükr) bir şehrin emir, asker, şadr, naib divan mensupları, ileri gelenleri, büyükler, kedhüda ve ahalisi ağzından devlete dua ettikten sonra vilayetlerine tayin edilen emirin adaleti sayesinde havass ve avamın, zengin ve fakirlerin bütün işlerinin iyi idare edildiği, emirin yani valinin divanına mensup naib ve memurlar (gümaftegan) dan hiç birinden zulüm ve taaddinin vukubulmadığını ve bütün bu diyar ahalisinin vatanlarında gönül huzuru içinde kendi işleriyle meşgul olduğu, eğer yüksek makamınıza buna aykırı bir şey arzedilirse bunun tamamiyle hakikate muhalif ve bühtan olduğu, zira onun idaresinde halkın adalet, insaf ve şefkatten başka bir şey müşahede etmekdikleri beyan edilmektedir.

Bunun aksi olarak bir şehir ileri gelenleri tarafından hükümete yazılan diğer bir şikayetname (mahzar be-resm-i şikayet) vilayetlerine tayin edildiği günden beri emirlerinin ahaliye mu-sallat olduğunu, devamlı teklifler ve mevcut olmayan vergilerle halkı ezdiğini, bu suretle tahammül edilmiyerek bir çok kimselerin vatanlarını terk ile dağıldıklarını ve vaziyet böyle olunca da gelir ve vergilere halel gelip hayvanların bulunmaz bir hale geldiğini, bunun üzerine keyfiyetin yüksek makama arzedilip din ve devlet sahiplerinin durumun ıslahını doğruluk icabı saydıklarını ve onun zulmünden kurtulmalarını rica ve bu sayede devletin bekasına duacı olacaklarım arz ve şikayet etmektedirler.

8. Kölelerin Azad Edilmesi

Rusum ur-risail'in ihtiva ettiği son vesika bir kölenin hürriyete kavuşmasına dair bir azad-name (Suret-i azad-name) dir. Bunun laalettayin bir kul değil, "Emir" sıfatının gösterdiği üzere, askeri bir köle olması ehemmiyetini arttırmaktadır. Filhakika büyük sevaplardan birinin köle azad etmek olduğunu ifade ile başlıyan köle sahibi "orta boylu', beyzi yanaklı, açık renkli, dalgalı saçlı olup bu yazıyı hamil bulunan aslen Rum Abdullah oğlu filan Emir"in iyi ahlak sahibi bulunduğunu, iyi ve kötü zamanlarda hizmetleri sabit olarak kendisine tabiiyet edip rızasını kazandığını ve bu sebeple Allah rızası için onun boynundan esaret düğümünü kaldırıp kendisine hürriyeti layik gördüğünü beyan etmekte ve köle sahibi olarak hayatı müddetince ve ölümünden sonra evlat ve taallukatından kimsenin bu hususta bir söz ve müddahaleye hakkı olmadığı, vakfiyelerde çok kere dercolunduğu üzere, aykırı hareket edenler de, "bunu işittikten sonra değiştiren olursa günahı değiştirenlere olsun" 24 ayetiyle tel'in edilmekte ve şahid huzurunda yazıldığı kaydolunmaktadır. Selçuk Türkiyesinde kölelik müessesesi ve kölelere dair ehemmiyeti haiz olan bu vesika münasebetiyle bu mevzu hakkında burada malumat verecek değiliz. Askeri köleler ve bunların yetiştirilmesine dair tetkiklerimiz sırasında bazı malumat vermiş isek de bu hususu ayrı bir araştırmada tafsila-tiyle aydınlatmak niyetindeyiz. Selçuk Türkiyesinde Kıpçak'tan gelen gayrı müslim Türk köleler yanında Rum köleleri daha mühim bir yekuna baliğ oluyor ve Selçuk devlet adamlarının bir kısmı bu menşeden geliyordu. Bu vesikadaki Rum kaydı da bu münasebetledir. Kaynaklarda kölelerin babalarının daima "Abdullah" adiyle zikredilmeleri ya onların gayrı müslim adlarını zikretmemek veya küçük yaşta alınıp satılan bu esir çocukların babalarını bilmemek keyfiyetiyle alakalıdır. Vesikanın hukuki mahiyeti ve kölenin tasvirine dair kayıtları azadnamelerin bir hüviyet verekası mahiyetini aldığını göstermek bakımından bizim için çok dikkate şayandır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Anadolu Selçuklu İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir