Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Selçuklular İle Venedikliler Arasında Ticaret Muahedeleri

Burada Anadolu Selçuklu İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Selçuklular İle Venedikliler Arasında Ticaret Muahedeleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 22:57

C. NÜMUNELİK İNŞA KİTAPLARI

a. Nüzhet Ül-Küttap:


Selçuk devrine aid son zamanlarda bir takım yeni Münşeat mecmuaları daha meydana çıkmıştır. Bunlardan üçü Hoylu Hasan bin Abdülmü'min tarafından Kastamonu'da hükümet süren Çobanoğulları namına ithaf edilmiştir. Bu müellifin birinci eseri olan Nüzhet ül -küttab ve Tuhjet ül-elbab Fatih kütüphanesinde 5406 numarada kayıtlıdır. 133a da başlayan eserin mukaddemesinde Uc diyarının sipehdar Muzaffereddin Yavlak Arslan bin Şehid Hüsameddin Alpyürek bin Emir Çoban namına yazıldığı ve İslam bayraklarının onun sayesinde yükseldiği ifade edil-mektedir. Kitap Yavlak Arslan namına bir kaside (58a) ile sona ermektedir, ki bunun küçük hacimde bir eser olduğu görülüyor. Kitabın hatimesinde eserin 684 yılı Muharreminin başın-dan sonuna kadar ikmal edildiği ve istinsahının 709 da yapıldığı ilave edilmektedir. Başka bir araştırmamızda Yavlak Arslan'ın 683'den beri Kastamonu havalisinin emiri (beyi) olduğunu ve 691 senesinde isyan eden Türkmenlerle savaşırken şehid edildiğini tesbit etmiştik.

b. Kavaıd ur-risail:

Müellifin edebi mahiyette olan ve muhtevası tarihi bakımdan ciddi bir ehemmiyet taşımıyan bu eserden sonra yazdığı küçük nümunelik bir inşa kitabı da Kavaid el-risail adlı eseridir. O bunu Yavlak Arslan'ın oğlu Emir Mahmud'a ithaf ederken dostlarının kendisine, Nüzhet ül-küttab adlı eserinden farklı olarak, zamanın katipleri için muhtasar ve kolay anlaşılır bir inşa kitabı hazırlamasını arzu ettiklerini ve bu mecmuanın da bu sebep ve gaye ile meydana geldiğini söyler. Bu küçük inşa kitabının içinde de hakiki bir vesika mevcut olmayıp, asıl maksat, muhtelif sınıf insanlara yazılacak mektuplarda ne gibi lakap ve hitaplar kullanılacağı hususunda bir kaç satırlık nümuneler vermektir.

Müellif, diğer bir çok inşa sahipleri gibi, hakiki mektuplar-dan lüzumlu parçaları almak suretiyle değil, sadece hitap ve lakaplardan müteşekkil çok kısa nümuneler verirken bunları ricalin siyasi, içtimai mevkilerine göre bir sıra ve tasnife tabi tutar, ki bu husus devlet mevkilerinin dereceleri bakımından bir ehemmiyet taşır. Bu eser Yavlak Arslan'ın oğlu Hüsameddin Emir Mahmud'a ithaf edilmekle beraber, verdiğimiz bir parçanın gösterdiği üzere, babasının henüz hayatta olduğu ve Emir Mahmud'un şehzade bulunduğu bir zamanda yazılmıştır, ki bu, kitabın babasının ölüm tarihi olan 691 den önce telif edildiğini meydana kor.

Kitapta makam ve şahıslar şu sıraya göre tertip edilerek örnekler verilmiştir. Sultanlara, meliklere, sultanların hatunlarına, vezirlere, atabeglere, sultan naiblerine, ordu kumandanlarına (leşkerkeş-i memalik), hacib, emir-i meclis, emir-i silah, emir-i ahur, emir-ud devat, emir uş-şayd (av emiri) emir-i'alem (bayrakdar), çaşnigir (emir üz-zevvak), elçi, tercüman, hazinedar gibi saray mensuplarından sonra Divana bağlı makamlara geçer. Müşrif, nazır, tuğracı, mütevelli (evkaf nazın) ve emir-i dade hitap ederken kullanılacak lakabları kaydederek askeri şahısların lakablarını gösterir. Bu kısımda islami unvan ve lakablar yanında Türkçe unvanları da derceder, ki bu unvanlar Göktürk ve Uygurlardan Karahanlılara ve nihayet Selçuklulara intikal etmiş ve bunlar vasıtasiyle İslam dünyasına yayılmıştır. Fakat bu unvanlar Türklere ve menşei Türk olan makamlara inhisar etmiştir. Askeri emirlere Uluğ hass alp uğurlu, subaşı beg; uc kumandanlarına sipeh-bud-i diyar-i uc, kale muhafızlarına Kutluğ bilge hass kütüval beg, emir'ariz için Kutlug bilge inanç 'driz beg; askerlere Bilge inanç yahşi beg, naibler de Uluğ inanç naib beg; valilere Bilge inanç hass vali beg, Uluğ hass kedhuda beg, inanç kabız beg, iğdiş emirine İnanç bilge, işdiş-başı gibi Türkçe unvanların ilave edildiğini görüyoruz, ki bunlara neşrettiğimiz vesikalarda, diğer şçeşitli eserlerde ve bazı kitabelerde de rastlamaktayız. Atabeglere yazılan mektuplarda İçi atabeg şeklinde hitap edileceğine dair kayıt da dikkati çeker. Zira Selçuklular devrinde Ağabeg manasına gelen İçi kelimesinin kullanıldığını biliyoruz.

İkinci sınıfta kadılar, kazaskerler, müderrisler, şeyhler, seyyidler, hatipler, müzekkirler, zahidler, kadı naibleri, mu'idler vakıf mütevellileri, imamlar ve hafızlar için kullanılan lakaplar gösterildikten sonra tabibler, müneccimler, şairler, edipler, katipler ve inşa erbabı kaydediliyor ve akraba ve taallukata yazılan mektuplara dair örnekler gösterildikten sonra ferman ve mektupların sonuna konacak ibare ve tarih hakkındaki usuller gösteriliyor.

c. Güney t'ül-Katib:

Bu inşa kitabını ihtiva eden mecmua içinde Sadeddin Mesud'a aid mektuplardan başka bir inşa kitabı daha vardır. Mecmuanın 72a—98b sahifelerini işgal eden bu eser Gunyet ül-katib ve Münyet üt-talib adını taşımakta, fakat ne mukaddemede ve ne de başka bir yerde müellifi ve tarihi hakkında hiç bir kayit ihtiva etmemektedir. Yalnız 709 senesinde Zalifre kalesinde istinsah edildiği zikrediliyor, ki diğerleri gibi aynı müstensihin kaleminden çıktığı anlaşılıyor. Bu küçük inşa kitabiyle Kavaid hemen hemen aynı mahiyettedir. Bu da aynı derece sırasına göre aynı ünvan ve lakab örneklerini vermektedir. Yalnız bazı farklarla ayrılmakta ve mesela kaynaklara uygun olarak Emir-i dad için Melik divan culadl, iğdiş başı için, yine arapçalaşmış şekliyle, Emir ul-egadişe, göçebe Türk askerlerine Mejhar ul-kabail ve'l'-'aşair inanç yahşi beg lakaplarının ilave edildiğini yazar. Türkçe unvanlarda evvelkine nazaran bazı takdim ve tehirleri ve kelime farklarını bir tarafa bırakırsak iki eserin tamamiyle aynı hüviyette olduğu görülür.

Süleymaniye'de bulunan Kavaid-i risail ile Fatih kütüp-hanesinde bulunan Gunyet ul-katib'irı sonunda bazı mektuplar mevcut ise de Selçuk devri ricaline aid isimler istisna edilirse muhtevalarında tarihi bir malumata rastlanmıyor. Bunlardan biri "Konya'dan Efendim fazılların meliki Nasruddin'e gönderildi"; diğeri "Hakiki dost Şerefeddin Hattat'a sadır oldu" yukarıda adı geçen "Tabiplerin meliki ve hekimlerin reisi Ekmeleddin'e ısdar edildi,'. Yine yukarıda mezkur Melik us-sevahil merhum şehid Emir Bahaeddin'e Konya'dan gönderildi; aynı şekilde kendisinden bahsettiğimiz vezir Fahreddin Ali'nin oğlu "Emir Nus-retüddin'e Kayseriye yazıldu" başlıklarını taşıyan mektuplardır.

Yukarıda muhtevaları üzerinde durduğumuz Sadeddin Mesud'a aid mektuplar da ikinci eserin sonuna (996b-130b) ilave edilmiştir. Sadeddin Mesud'ua aid mektuplar dışında kalan diğer inşa mecmuaları bazı tetkiklerimizde kullanılmıştır.

d. Rusum ur-Risail:

1. Eserin mahiyeti


Hasan bin Abdülmü'min'e aid mezkur inşa kitaplarından başka bir üçüncüsü de Rusum ur-risail adını taşımaktadır. Neş-rettiğimiz eserde muhtevasından sık sık istifade ettiğimiz bu inşa mecmuasının mevcudiyeti, nerede bulunduğu ve mahiyeti hakkında hiç bir malumat vermeksizin, ilk defa Feridun Nafiz Uzluk işaret etmiştir. Yukarıda kaydettiğimiz bu eserin mukaddemesinde müellif daha evvel inşaya dair vücude getirdiği bir mecmuanın çok ağdalı olduğunu, dostlarının mübte-diler için daha kolay anlaşılır bir muhtasarın hazırlanmasını istediklerini ve bu sebeple Rusum ur-risail ve Nucum ul-fezail adiyle bu münşeatı hazırladığını söyler, ki Kava'id ür-risail-in de aynı maksatla meydana geldiğini ifade etmişti. Fakat orada Nüzhet Ul-küttab'ı zikrettiği halde burada bir isim vermemektedir9. Bununla beraber biz bu ifade ile malumumuz olmıyan bir başka inşa mecmuasını değil yine aynı eseri kasdettiği kanaatindeyiz.

Müellif mukaddemede bunu inşa işlerine başlıyanlara bir örnek olarak telif ettiğim söylemekle beraber burada Kava'id gibi sade lakapları göstermekle iktifa etmeyip her rütbe sahibi için tam bir metin halinde bir takrir veya Jerman dercetmekte, yani her rütbenin mahiyeti, makam sahibinin vazifeleri, selahiyetleri, maiyetindekilerin mükellefiyet ve mesuliyeti, ikta'veya nakıd olarak maaşı, bulunduğu vilayet, şehir veya kasabanın ileri gelenlerine onunla münasebetlerin tanzimi ve nihayet sudur tarihi gösterilmekte, fakat tayin edilen şahıs, şehir, maaşın cinsi veya miktarı ve tarih rakamı için lüzumlu isimler ve kayıdlar ya "filan" ile doldurulmakta veyahut sadece boş bırakılmaktadır. Her makam ve şahsa göre yazılan bu ferman (menşur; takrir) ve mektuplar katipler için bir örnek olması maksadiyle konulmuş olmakla beraber bunlara isimleri çıkarılmış hakiki vesikalar nazariyle bakmak mümkündür.

Dört fasıl üzerine tertip eedilen bu inşa kitabının zeamet, kütüvallik, naiblik, valilik, inşa, işraf, nazırlık, iğdişler emirliği, kadılık ve ihtisab takrirlerini ihtiva eden on vesikadan dördünün (zeamet, işraf, inşa, kütüval) muhtevası, neşrettiğimiz Takarir ul-manasıb'm tetkikler kısmında meydana konmuştur. Orada bahis mevzuu olmıyan takrirlerden biri naibliğe tayin (Takrir-i niyabet) vesikasıdır. Türkçe Uluğ haşş bilge naib beg unvanlariyle zikredilen bir emiri-i sipehsalar'ın bir şehrin divan naibliğine tayin edildiğini, diğer memurlarla birlikte vergilerin arttırılması şehir ve vilayet halkının refaha kavuşturulması için gayret göstermesi, halk arasında tefrik ve tercih yapmaması emir edilmekte, maaş ve tarihe geçilmekte, fakat bu kısım tayyolunmaktadır.

2. Valilik ve Nazırlık fermanları

İslami unvanlar yanında Türkçe Uluğ haşş vali beg unvanlarını haiz yine bir askeri emir (Emir-i sipehsalar)'ın bir vilayete tayinine (Takrir-i eyalet) dair bir vesikada onun idaresine tevdi olunan vilayette adalet icra etmesi, fenaların ve ayak takımının zararlarını defetmekde, iyi insanları rahata kavuşturmakta ihtimam göstermesi, hainlerin tevbihinde hiç kimseyi himayede bulunmaması emir olunmakta, miktarı gösterilmeyen maaş kısmına geçilmektedir.

Nazırlık hakkındaki tayin vesikası (Takrir-i naziri) diğer inşa kitaplarında mevcut olmadığı cihetle bir hususiyet arzetmektedir. Türkçe Uluğ nazır beg lakabını haiz bir kimsenin bir şehrin divan nazırlığına (Naziri-i divan-i mahrusa-i fulan) tayinine dair bu vesika bu vazifede hiç ihmal göstermemesi, mahsulatın tamamını kalemle aydınlatması ve muhasebe talebinde devlet gelirinde (hasıl -i mal-i u) alın açıklığı olmasını kaydederek bu vazifenin mübhem de olsa mali bir teftiş vazifesi olduğunu gösteriyor. Selçuk vekayinamelerinde Nazir-i memalik,Nazir-i mülk ve Nazir-i memleket şekillerinde kaydedilen bu müessese hakkında hiç bir malumat verilmemiş olması bu takririn ehemmiyetini arttırmaktadır. Yalnız yukarıda bahsettiğimiz Gunyet ül-katib ve Kava'id ür-risail adlı inşa kitaplarında devlet makamlarının derece sıralarına göre Nazir-i divan-i memalik'm İşraf divanı sahibinden sonra geldiğini göstermektedir. Filhakika kaynaklar bu makamda, Hümameddin (II, Keyhkavus zamanı), Zahireddin Mütevveç ve Erzincanlı Zeyneddin Ahmed'in (III. Keyhusrev zamanı) bulunduklarını kaydederler. Vesikanın mübhem olmasına rağmen bu memuriyetin Ilhanilerde olduğu gibi mali vazifesi kendini göstermektedir. Yalnız bu vesika hükümet merkezindeki divan sahibine (memleket nazırına) değil bir vilayete tayin olunan bir memure aiddir.

3. İğdişlere dair

Bu inşa divanında bulunan yeni vesikalardan biri de yalnız Türkiye Selçuklularında rastlanan iğdişler'e dair bir vesikadır. Anadolu Selçuk kaynaklarında zikri geçen iğdişler (bunların reisi Emir ül-egadişe veya İğdiş-başı)'m hüviyeti, menşeleri ve vazifeleri hakkında sarih bir malumata sahip olmadığımız ve ancak bazı istidlaller yapmak imkanına malik bulunduğumuz cihetle, kısa ve mübhem de olsa, burada verilen aydınlatıcı bilgilerin bir ehemmiyeti vardır. Filhakika bu takrir-i iğdiş an vesikası Seyyid ul-a'yan ve'l-meşahir Şems ud-din Şahab ul-Islam veşik ul-hazre 'Aziz ul-muluk ve's-selatin ulug bilge kaji emir ul-egadişe lakabı-larını haiz ve zamanın meşhurlarından ve ismi verilmeyen bir şehrin ileri gelenlerinden olan bir kimsenin bu vazifeye tayin edildiğini, lavariz vergisinin taksimi sırasında herkese kudreti nisbetinde bir vergi (vucuh) tarhedip zengin-fakir arasında fark gözetmemesi, kimseyi himaye etmemesi, sanat sahibplerini ve zayıfları ezmemesi emir edilmekte; herkesin kendi mekanında sakin olup Devlet-i Kahire'ye hizmetlerini arttırması bildirilmekte ve tayin olunan maaşına tasarruf etmesi belirtilmektedir.

4. Kabızlık Vazifesi

Kabızlık (Kabızi) hakkında verilen bu takrir de başka bir inşa kitabında mevcut olmadığı için ehemmiyetlidir. Melik ve sultanların itimadı (şikka) bilge kabiz-beg lakablarını haiz birisinin filan şehrin divan kabizliğine tayinine dair bu menşur bu müessesenin vazifeleri hakkında malumat vermektedir. Mutad, kanuni, ihdas edilmiş, sadır olmuş bütün vergileri kalemine geçirmesini ve divan ashabının işareti ve alametleriyle berat ve maaş erbabına eriştirmesini, öyle ki muhasebe zamanında vergilerin masraf karşılığı olarak eksik gelmemesi bildirilmektedir. ibn Bibi'nin verdiği bir kayıt sadece kabizin, divan münşilerinin bir gün önce yazdıkları menşur, misal ve mektupları hazırlayarak diz çökmüş vaziyette vezirin eline verdiğini, onun bunları birer birer mütalaa edip düzeltme ve değişiklikleri yaptıktan sonra onlar üzerine tevfçi'ni koyduğu tarzındadır. Selçuk kroniği ile bizim menşur devlet merkezinde olduğu gibi vilayetlerde de kabizlerin bulunduğunu, ferman, menşur, misal ve mektupları, berat ve maaş erbabına aid tahsisatı kendine mahsus deftere kaydederek sahiplerine tevzi eylediğini meydana koymakta ve iki kaynak birbirini ikmal etmektedir.

5. Ihtisab işleri

Neşrettiğimiz eserde ihtisap menşuru hakkında malumat verirken muhtevasından faydalandığımız bu mecmuadaki vesikanın burada ihmalini caiz görmedik. Takrir-i ihtisab ve'ummal namiyle dercedilen bu menşurda muhtesiblerin efendisi ve amillerin reisi Ulugyahşı beg gibi lakabları haiz birisini bir şehrin ihtisab ve geçiş ('amel-iubur) işlerine tayin ederken türlü ölçülerin tadili, arşınların tamamlanması, kilelerin müsavi olması ve fiyatların muhafazası için himmet göstermesi, çarşı esnafının huzur içinde bulunmasına ve fasiklerin te'dibine çalışması, geçiş resimlerini alması, divan mensupları ve berat erbabına tayin edildiği üzere muayyen kefalet akçasını (zaman) iliştirmesi ve eski muhtesiblere tahsis edilen maaşa tasarruf etmesi kaydedilmektedir.

Hinduşah Nahcevani'nin eserine dercettiği bir menşurun muhtevası ihtisab işleri hakkında burada nakle şayandır. Daima doğru yolda ve dindar bir kimse olan Ziyaeddin Mehmed'e Tebriz ve havalisinin ihtisab işleri tefviz edilirken Müslümanları Şeriatin emir ve yasakları dairesinde tutması, fiyat ve ölçülerde hak ve kanuna göre ihtiyatlı olması; Cumhurun ittifak ettiği ve havaşş ve avamın rıza gösterdiği fiyatları kararında sabit bulundurması; eğer çarşı mensubu ve esnaftan biri fiyatlarda değişiklik yaparsa buna cevaz vermeyip tedip etmesi; tartı ve kileleri ayarında muhafaza etmesi, eksik ölçenleri cezalandırması, arşın {zira), kufz, tartı, kilelerin tayininde şehir halkının tam ve doğruluğuna inandığı üzere müsavi ve muvazi tutması, buna muhalefet edenleri tecziye etmesi ve bu suretle Allahın ve halkın rızasına uygun bir tarzda harekette buluuması emredilmekte ve böylece payitaht (dar ül-mülk) Tebriz şehri ve ahalisinin hakimleri, seyyidleri, kadıları, büyükleri, ileri gelenleri, ayan ve çarşı esnafının Ziyaeddin Mehmed'i orada kendi muhtesibleri bilip işlerinde ona müracaat etmeleri ve onun emir ve yasaklarının Şeriate uygun olduğuna inanmaları, muhalefetten sakınmaları, pazar halkını her dükkandan her hafta, her ay muhtesiblere ödedikleri resmi ona ve mutemetlerine ödemeleri belirtilmektedir.

6. Şer'i Makamlar

Rusum-ur- Risail bundan sonra Şer'i mansıblara tayinlere dair menşur örnekleri vermektedir. ismi zikredilmiyen bir şehrin kadılığı hakkında verilen takrirde kadının hüküm verirken büyük-küçük, itibarlı-itibarsız kimseler arasında fark gözetmemesi, mirasların taksiminde, sicillerin imzasında, nikahların akdinde kur'an, hadis ve imamların içtihadına uyması, iltimas, hediye kabulünden ve mutavassıtların himayesinden kaçınması ve iki taraf hazır bulunmadıkça davalara bakmaması ve bu sayede islamın yükselmesi, Allahın ve ora halkının rızasını kazanması kaydedilerek hakimin vazifeleri bildirilmekte, kadıların maaşı için iktaından tayin olunan tahsisata (mersum) tasarruf etmesi, mezkur şehrin emir, naib muteber ve salih kimseleri, ahalisi, fakıh ve kedhüdalarının onu hakim bilerek bütün Şer'i davalarda ona ve naiblerine başvurmaları emredilmektedir.

Neşrettiğimiz müderrislik menşurlarının tetkiklerinde muhtevasından faydalandığımız Rusum ur-risail'deki tedrise aid bir takririn lüzumlu kısımlarını veriyoruz. ilmi ve dini, meziyetleri sayılan bir zatın müderrisliğe tayini yapılırken umumi ve hususi derslere riayette bulunması, gayret gösteren talebelere iltifat etmesi ve tahsile devamlarını rağbetlendirmesi, mülazemet edenleri tayin ve azl, orada oturanların maaşlarını (mevacib) vermek ve kesmekle meşgul olması, böylece orada bulunanların duaları bu hayratın banisinin ruhuna ve devletin devamına vasıl olması ve bu zamana kadar müderrislere kararlaştırılmış bulunan ücreti (mevacib) zamanın mütevellileri eksiksiz olarak kendisine vermeleri kayd ve emredilmektedir.

Hatiplik takririnde neşrettiğimiz menşurdaki kayıtların hemen aynı vazifeler zikredilmekte, Peygambere, halifelere, zamanın sultanına, İslam askerlerine ve nihayet camiin banisine dua etmesi bildirilmektedir. Tababet takririnin hastahanelerde tıp tedrisatına dair mühim olan kaydı Takarir'deki vesikanın tahlilinde kullanılmış olduğu ve bundan başka mühim bir malumatı ihtiva etmediği için bundan daha fazla nakillerde bulunmağa lüzum kalmamıştır.

Bir zaviyenin şeyhliğine tayin vesikası Muhiddin Mahmud'a Antalya'da bir zaviyenin şeyhliğini tefviz eden takririn muhtavasına uygun olduğu ve ona yeni bir şey ilave etmediğini kayıt etmekle iktifa ediyoruz.

Selçuk Türkiyesinde vakıfların, kurucuların şartlarına göre işlemelerini murakabe eden bir Vakıf nezareti (Divan-ı tevliyet) mevcut idi. Buna bazan divana dahil nazırlardan biri, bazan da devletin merkezinde bulunan baş kadı nezaret ederdi. işte bizim Rusum ur-risail bu hususa dair bir menşur ihtiva eder. Fakat bu vesika, bütün memlekete ait Vakıf nazırının değil, bir cami ve medresenin vakıfın şartlarına uygun olarak, mütevellisini tayin ve tasdik etmekten ibarettir. Burada, vakıfın şartları icabı olarak, vakfa aid bina (müsakkafat) ve ziraat gelirleri (viicuhat) nin eksiksiz bir şekilde istihkak sahiplerine ve mahud masraflara eriştirilmesi, öyle ki fakıh, imam ve sair ders ashabı ve mülazemet edenlerin şükretmeleri, vakfın gelirlerine tecavüz edenlere imkan vermemesi, bu müessesenin imarını her işe tercih etmesi ve böylece bunun savabı vakıfın ruhuna aid olup eski mütevellilere tahsis edilen maaşı alması bildirilmektedir.

7. Halk ve Hükümet Münasebetleri

inşa kitabının bir vilayet ileri gelenlerinin valileri hakkında teşekkür veya şikayetlerini arz etmelerine dair dercettiği iki mahzar (arz-name veya şikayetname, rapor) Selçuk devrinin idari ananeleri bakımından dikkate şayandır. Teşekkür mahiyetindeki birinci rapor (mahzar be-resm-i şükr) bir şehrin emir, asker, şadr, naib divan mensupları, ileri gelenleri, büyükler, kedhüda ve ahalisi ağzından devlete dua ettikten sonra vilayetlerine tayin edilen emirin adaleti sayesinde havass ve avamın, zengin ve fakirlerin bütün işlerinin iyi idare edildiği, emirin yani valinin divanına mensup naib ve memurlar (gümaftegan) dan hiç birinden zulüm ve taaddinin vukubulmadığını ve bütün bu diyar ahalisinin vatanlarında gönül huzuru içinde kendi işleriyle meşgul olduğu, eğer yüksek makamınıza buna aykırı bir şey arzedilirse bunun tamamiyle hakikate muhalif ve bühtan olduğu, zira onun idaresinde halkın adalet, insaf ve şefkatten başka bir şey müşahede etmekdikleri beyan edilmektedir.

Bunun aksi olarak bir şehir ileri gelenleri tarafından hükümete yazılan diğer bir şikayetname (mahzar be-resm-i şikayet) vilayetlerine tayin edildiği günden beri emirlerinin ahaliye mu-sallat olduğunu, devamlı teklifler ve mevcut olmayan vergilerle halkı ezdiğini, bu suretle tahammül edilmiyerek bir çok kimselerin vatanlarını terk ile dağıldıklarını ve vaziyet böyle olunca da gelir ve vergilere halel gelip hayvanların bulunmaz bir hale geldiğini, bunun üzerine keyfiyetin yüksek makama arzedilip din ve devlet sahiplerinin durumun ıslahını doğruluk icabı saydıklarını ve onun zulmünden kurtulmalarını rica ve bu sayede devletin bekasına duacı olacaklarım arz ve şikayet etmektedirler.

8. Kölelerin Azad Edilmesi

Rusum ur-risail'in ihtiva ettiği son vesika bir kölenin hürriyete kavuşmasına dair bir azad-name (Suret-i azad-name) dir. Bunun laalettayin bir kul değil, "Emir" sıfatının gösterdiği üzere, askeri bir köle olması ehemmiyetini arttırmaktadır. Filhakika büyük sevaplardan birinin köle azad etmek olduğunu ifade ile başlıyan köle sahibi "orta boylu', beyzi yanaklı, açık renkli, dalgalı saçlı olup bu yazıyı hamil bulunan aslen Rum Abdullah oğlu filan Emir"in iyi ahlak sahibi bulunduğunu, iyi ve kötü zamanlarda hizmetleri sabit olarak kendisine tabiiyet edip rızasını kazandığını ve bu sebeple Allah rızası için onun boynundan esaret düğümünü kaldırıp kendisine hürriyeti layik gördüğünü beyan etmekte ve köle sahibi olarak hayatı müddetince ve ölümünden sonra evlat ve taallukatından kimsenin bu hususta bir söz ve müddahaleye hakkı olmadığı, vakfiyelerde çok kere dercolunduğu üzere, aykırı hareket edenler de, "bunu işittikten sonra değiştiren olursa günahı değiştirenlere olsun" ayetiyle tel'in edilmekte ve şahid huzurunda yazıldığı kaydolunmaktadır. Selçuk Türkiyesinde kölelik müessesesi ve kölelere dair ehemmiyeti haiz olan bu vesika münasebetiyle bu mevzu hakkında burada malumat verecek değiliz. Askeri köleler ve bunların yetiştirilmesine dair tetkiklerimiz sırasında bazı malumat vermiş isek de bu hususu ayrı bir araştırmada tafsilatiyle aydınlatmak niyetindeyiz. Selçuk Türkiyesinde Kıpçak'dan gelen gayrı müslim Türk köleler yanında Rum köleleri daha mühim bir yekuna baliğ oluyor ve Selçuk devlet adamlarının bir kısmı bu menşeden geliyordu. Bu vesikadaki Rum kaydı da bu münasebetledir. Kaynaklarda kölelerin babalarının daima "Abdullah" adiyle zikredilmeleri ya onların gayrı müslim adlarını zikretmemek veya küçük yaşta alınıp satılan bu esir çocukların babalarını bilmemek keyfiyetiyle alakalıdır. Vesikanın hukuki mahiyeti ve kölenin tasvirine dair kayıtları azadnamelerin bir hüviyet verekası mahiyetini aldığını göstermek bakımından bizim için çok dikkate şayandır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: SELÇUKLULAR İLE VENEDİKLİLER ARASINDA TİCARET MUAHEDELER

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 22:58

b. Muahede-Namenin Ticari Hükümleri

Muahedename, Kıbrıs Kiralı ile Keykavus arasında vuku bulan anlaşmalardan şekil ve muhteva bakımından farklı olup oldukça mufassal ticari ve hukuki hükümleri derpiş etmiştir.
Alaaddin Keykubad Venediklilere Türkiye'ye serbestçe girip, çıkmalarını, ticaret yapmalarını veya emtia nakletmelerini temin ederken babası Giyaseddin Keyhusrev ve ağabeyisi izzeddin Keykavus'un fermanlarına göre getirecekleri veya transit olarak geçirecekleri mallardan % 2 den fazla gümrük resmi alınmayacağını kendi memurlarına emretmektedir. Mütekabiliyet ve müsavat esasına göre tanzim edilen muahedena'mede Venedik dukasının da kendi memleketlerine gelen Türk tüccarına aynı hakları tanıdığı kaydedilmektedir. Keykavus ile Kıbrıs kiralı arasındaki anlaşmalar ise gümrük resmi nisbetini tayin etmeksizin sadece, mutad olan resimlerin alınmasını amirdi, ki bunun aynı nisbette olduğu muhakkaktır. Nitekim bundan bir asır sonra Kıbrıslıların Antalya'da ithal ve ihraç malları için %2, muayene için çuval başına yarım akçe ödediklerini, halbuki Filoransalı Bardi kumpanyasının ihraç malları için hiç bir resim ödememeleri hususunda bir imtiyaz aldıklarını biliyoruz.

Muahedename, Sleçuklu ve Venedikli tacirlere, emtialarına ve gemilerine gösterilecek kolaylık, yardım, himaye ve iltica hususlarını, karşılıklı olarak, iki tarafın taahhüt eylediğini birer birer zikretmektedir. Filhakika iki tarafa mensup tüccarın kaybolan eşyaları, ölülerin terekesi karşılıklı olarak iade edilirken bu hukuk, zamanın cari adeti hilafına, batan gemilere de teşmil ediliyordu. Gerçekten yukarıda temas ettiğimiz veçhile, Orta-çağ hukuki teamülüne göre, bir devletin sahillerinde hasara uğrayan veya batan gemilerle içlerinde bulunan emtia ve hatta insanların o sahile sahip bulunan hükümdara aidiyeti kaidesi de ilga ediliyordu 14. Bundan başka, düşman olsun veya olmasın, diğer bir devletin tebaasına ait gemiler bir takibe veya hasımane bir muameleye maruz kalırsa içerisinde akit taraflardan birine mensup bulunan insan ve mallar diğer devlet tarafından istisna edileceği gibi Selçuklu ve Venedikli gemilerde yabancılar bulunursa bunlara da dokunulmıyacağı taahhüt ediliyordu. Bundan başka bir madde ile de Selçuklulara veya Venediklilere mensup gemiler bir düşman takibine maruz kaldığı takdirde bunları kurtarmıya yardım, kendi sahil ve limanlarına sığınmalarını mümkün kılmak da iki tarafın birbirlerine karşı giriş-tikleri taahhütler meyanında idi.

c. Tazminat Veya Devlet Sigortası

Muahedenamede Selçuklulara şamil olmayıp yalnız Venediklilere ait tazminat maddesi vardır, ki bu, ticaret hukuku tarihi bakımından çok mühimdir. Filhakika Venedik tabiiyetinde bulunan bir kimse "eğer gurur ve sadakatsizlik dolayı-siyle akılsızlık edip mezkur yer ve ülkelerde (Venediklilere ait) sultanın tebaasından birine, karada ve denizde, bir ziyan verir veya onu taciz ederse efendim (yani Venedik dukası) tarafından layıkiyle tatmin ve telafi edilecek ve alınan şeyler, tahkikattan sonra, iade edilecektir. Eğer suçlu yabancı bir memlekete kaçar ve kendisini yakalamak mümkün olmazsa suçunun araştırılması gerekmez; fakat eğer suçlunun mala veya malın büyük bir kısmına sahip olduğu açıkça bilinirse, haksız olarak, alman mal tazmin edilecektir".

Selçuklulara ve Venediklilere mensup tüccar ve emtiaya karşı, mütekabiliyet esasına göre, bir takım himaye ve teminat maddeleri konulduğu halde yalnız Türk tüccarlarının, bir kaza dolayısiyle değil, bir tecavüz neticesinde, tek taraflı olarak tazmin edilmeleri hususundaki bu madde izaha muhtaçtır. Venediklilerin denizlerde Selçuklulara nazaran daha kuvvetli oldukları malumdur; fakat bu madde yalnız denizlerde vuku bulacak bir korsanlık veya başka bir tecavüzü değil karada muhtemel bir eşkıya hareketini de derpiş etmektedir. Bundan başka Türkiye içerisinde Venediklilerin de böyle bir akıtbete uğramaları her zaman varittir ve Selçuklular böyle bir hadise karşısında zarara uğrayan diğer akit tarafın tebaasının zararını tazmin etmiyecek mi idi? Şimdi bunun tatbikatta böyle olmadığını meydana koyacağımıza göre maddenin bu şekilde tek taraflı yazılmasını, Selçuk sultanının bu gibi zararları tazmin etmesini kendisinin ve devletinin şanından ve tabii saymasiyle alakalı sanıyoruz. Nitekim Selçuk sultanlarının, böyle bir hukuki taahhüde girmeksizin, milletlerarası ticareti teşvik ve himaye maksadiyle aldıkları çeşitli tedbirler meyanında, bu türlü zararları tazmin ettiklerine dair dikkate şayan kayıtlara sahip bulunuyoruz.

Gerçekten Giyaseddin Keyhusrev, Antalya'yı fethedince orada Mısır'dan gelen ve Frenkler tarafından soyularak emtia ve kumaşları yağmalanan tüccarların zararını, yapılan listeye göre, alman ganimetten ve kısmen de hazineden tazmin etmiştir. Alaaddin Keykubad'ın, yine ticari maksatlarla ve kervan yollarının emniyetini temin etmek için, açtığı seferler sonunda, mesela Suğdak (Kırım), Küçük Ermenistan ve Akdeniz sahillerinde kazandığı zaferleri mütaakip, tecavüze ve yağmaya uğrayan kervanların sahiplerine, aldığı ganimetlerden ve devlet hazinesinden, bütün zararları tazmin ettiğine dair malumata da sahibiz. Bu hadiseler bize Selçuk Sultanlarının, ister yazılı taahhüt icabı olsun, ister teamül veya sadece devletin iktisadi siyaseti ve şerefi dolayısiyle olsun, tatbikatta yabancı bir devlet veya eşkıyanın tecavüzleri karşısında ticari emtiayı tazmin ettiklerini ispat etmektedir. Bu, hukuki bir anlaşmaya ve metne tabi olmasa da ve bugünün mana ve şartlarına tamamiyle uygun gelmese de Selçukluların iktisadi siyaset ve teamül neticesi olarak, bir nevi devlet sigortası tatbik ettiklerinden artık şüphe etmemize imkan vermez.

Daha eski devirlerde Roma'da ve Müslüman Şarkta benzerlerine rağmen bugünkü manasiyle, emvalin herhangi bir zarar ve tehlikeye maruz kalması ihtimali karşısında mal sahibi ile hakiki veya hükmi şahıslar arasında, birincinin vereceği bir bedel mukabili ve bu sayede ikincinin de kazanç vasıtası olmak üzere kararlaştırılan bir tazminatın tediyesi maksadiyle yapılan bir hukuki akıl veya mukavele olarak sigorta müessesesinin zuhuru XIV. asır ortalarına kadar çıkmakta ve deniz seferlerindeki tehlikelere karşı menşei gemici ve tüccar İtalyan Cumhuriyetlerine dayanmaktadır. Küçük Ermenistan ve Bizans İmparatorluğu gibi komşu devletlerin de Garplılarla ticareti teşvik ve himaye bakımından türlü tedbirlere baş vurduklarını biliyorsak da sigorta mahiyetinde bir tazminat teamülünün mevcudiyetine raslamıyoruz. Hele Orta-çağ Avrupa'sında hükümetlerin ticareti himayeye matuf bir zihniyet ve siyasete sahip oldukları hususunda hiç bir işaret mevcut değildir.

Yukarıda kaydettiğimiz, İlhanlı Hükümdarı Ebu Said Bahadır Hanın Venediklilere verdiği 1320 tarihli ferman ile Garbi Ana-dolu'da Balat (Milet) emiri Mehmed Beyin oğlu Ilyas Beyin yine Venediklilerle akdeylediği 1430 tarihli ticaret muahedesi bu türlü garantileri teamüle bırakmadan tedvin etmekte ve devlet sigorta veya tazminatına hukuki bir mahiyet vermektedir. Gerçekten birincisinde Ebu Said Bahadır Han İlhani İmparatorluğu dahilinde, tabiatiyle en fazla Türkiye'de, ticaret yapan Venediklilere bir çok hak ve imtiyaz tanıyan muahedenamenin 5 inci maddesinde "İmparatorluğun herhangi bir yerinde konaklamış olan kervanlar herhangi bir hırsızlığa veya zarara maruz kalırsa hükümet ve memurları kaybolan veya çalınan şeyi bulmakla mükelleftirler; bu mümkün olmazsa vaki zararın tazmin" edileceğini emretmektedir. Balat Emiri Ilyas Bey de Venediklilerle imza ettiği muahede-namenin 15 inci maddesinde Türk korsanları tarafından zarar gören gemilerin, Balat'daki Venedik konsolosunun milliyetini yeminle bildirmesi (3 üncü madde) üzerine, tazmin edilmesini taahhüt ediyor idi. Bunlar Selçuk devletinin, bedelini memlekete temin ettiği umumi menfaat ile karşılamak suretiyle ticari rizikoları tazmin veya sigorta eden ananesinin, hukuki bir mahiyet alan, bir devamından ve bununla alakalı olarak, İtalyan deniz ticareti hukukunun inkişafile imtizacından başka bir şey değildir. İtalyan denizci Cümhuriyetlerinde meydana çıkan sigorta müessesesi üzerinde Selçuki tesiri daha teferruatile araştırılmaya muhtaçtır.

d. Selçuklular'da Para Siyaseti

Muahedenamenin girişte kıymetli taşlar, inciler, işlenmiş veya ham gümüş, altın ve zahirenin gümrük muafiyetine tabi bulunduğu sultana ait, Venedikliler için derpiş edilmiyen, bir maddesi dikkate şayandır. Altın, gümüş vesair kıymetli maddeler için Venediklilere giriş serbestisi tanınırken, Orta-çağ iktisadi zihniyetine göre, memlekete para biriktirme gayesinin bahis mevzuu olduğu ve dolayısiyle ihracatına müsaade edilmediği anlaşılmaktadır. Selçuklularla, dolayısiyle, alakalı ve mümasil hadiseleri gözönüne getirdiğimiz takdirde maddenin bu manada izah ve kabul edilmesi icabeder. Nitekim Selçuk devletinin bütün idari, iktisadi zihniyet ve ananelerine tevarüs ederek onun yıkılışından sonra meydana çıkan Anadolu Beyliklerinde paralarının hudutlar dışına çıkarılmasına karşı sıkı yasaklar konması böyle bir siyasetin neticesi idi. Alaaddin Keykubad'ın çağdaşı bulunan iznik imparatoru J. Vatatzes (1222-1255) de bu iktisadi endişe ile tebaasını yerli malı kullanmıya, italya ve Şark mamullerini almamaya icbar ediyordu. Başlangıçta, Anadolu Beyliklerinden birini teşkil eden Osmanlı devleti de altın ve gümüş ihracına karşı yasaklar koymuştu. Hatta Fatih devrinde ve ondan sonra bunun devamı için de hususi bir Tasakname bile çıkarılmıştı. Aynı maksatla Venediklilerle bir ticaret muahedesi akdeden Fatih Sultan Mehmed de, onlardan % 2 nisbetinde bir gümrük resmi alırken, gümüş ithalini bundan muaf tutuyordu . Bu altın ve gümüş yasağı ananelerine Orta-Asya'da, Mısır'da ve Orta-çağ Avrupa'sında da rastlanmaktadır Zamanımızda cari para siyasetine benziyen bu tedbirlere rağmen altın ve gümüşün zaman zaman bir memleketten diğerine akması ve para darlığının zuhuru önlenememiştir, ithalat ve ihracat arasındaki muvazenesizlikler, paranın ayar farkları, nihayet mübadele dışında bu kıymetli maddelerin kullanılması vesair sebepler bir memlekette altın ve gümüşün azalması veya çoğalmasına amil oluyordu, ilk Türkiye Selçuk sultanları zamanında Bizans ve İslam memleketlerine ait sikkeler Anadolu'-da tedavül etmekte iken, Selçukluların iktisadi yükselişleriyle muvazi olarak, gümüş ve altın paralar basılmış, ayarlarının yüksekliği dolayısiyle Türkiye altın ve akçe (dinar ve dirhem)lerinin yabancı memleketlerde rağbetle aranmasını ve oralara doğru akmasını mucip olmuştur. O şekilde ki Beylikler devrinde ve Osmanlıların ilk zamanlarında artık bu Selçuk altınları ortadan kaybolmuş; Türk Beyleri tarafından yenileri basılmamış ve yerine Avrupa'dan gelen altınlar ve mesela/fonler kaim olmuştur.

Keykubad'ın fermanında gümrük muafiyetine tabi bu kıymetli maddeler yanında zahirenin de bulunması dikkati çekmektedir. Kıbrıslıların bütün gıda maddelerini Anadolu'dan tedarik ettikleri ve Venediklilerin de hemen aynı durumda bulunmaları malum olduğuna göre, metnin bu hususta vazıh olmamasına rağmen, bunun Venediklilerin ithal ettiği bir madde olarak değil, belki de altın ve gümüş mukabili, Anadolu'dan gümrük resmi ödemeksizin ihraç ettikleri tarzında anlamak icab eder.

e. Türkiye'deki Latinlerin Hukuki Meseleleri

Muahedenamede Sultanın Venediklilere tek taraflı olarak, bahşettiği hukuki bir imtiyaz dikkate şayandır. Filhakika Key-kubad'ın fermanından alınarak muahedeye dercedilen bu maddeye göre Selçuk Türkiyesinde ticaret eden Venedikli, Pizalı vesair Latinler arasında bir ihtilaf vaki olursa, Orta çağda yabancıların kendi hukuklarına tabi olması kaidesi icabı, bu ihtilafın halli hakkı Venedikliler tarafından teşkil edilecek hususi bir mahkeme (Jury) ye tevdi olunuyor, hırsızlık ve katil vakaları ise, bundan istisna edilerek, Sultanın kendi mahkemelerinde muhafaza ediliyordu. Fakat burada metinde geçen curia tabiriyle Selçuk kadılarının başında bulunduğu Şer'i mahkemelerden ziyade hükümet merkezinde örfi davalara bakan Divan-i adi veya diğer adiyle Divan-i mezalim'in bahis mevzuu olduğu muhakkaktır. Netekim yukarıda Frenk korsanlarının, Ermeni Kırallığının tecavüzlerine uğrayarak soyulan Türk ve yabancı tüccarların şikayetlerini Selçuk Sultanları bu divan (Dad-gah) da adalet tevzi ederken dinlemiş idi. Alaaddin Keykubad zamanında bizzat Sultanların başkanlığında kurulan bu mahke-me, işlerin çoğalması dolayısiyle, şer'i mevzular dışında kalan bu örfi mahkemeye Divana (kabineye) mensup Emir-i dad veya Emir-i adi unvanını haiz bir devlet adamı bakardı. Selçuk ricali arasında bu mevkide bulunan pek çok kimsenin ismi bize kadar gelmiş olup bunlar sultanın emriyle icabında diğer büyük emirleri de tevkif ederlerdi. Milli örften gelen bu hukukun daha XII inci asırda Karahanlılardan beri bir tezahürünü, bir çok Orta-çağ Türk-İslam devletlerinde mevcudiyetini ve bazen Türkçe Yolak ve Yargu gibi isimlerle zuhur ettiğini biliyoruz.

Selçuk Sultanlarının Venediklilere kendi hukuklarına göre ihtilaflarını halletmeleri selahiyetini vermesine, din ve medeniyet farkları dolayısiyle, hukuk sistemlerinin ayrı bulunması keyfiyetinin bir icabı nazariyesiyle bakmak doğru değildir. Her ne kadar bu kaidenin menşei böyle bir ayrılıkla alakalı ise de bu husus Hıristiyan kavimler arasında da (Müslüman devletler arasında böyle bir fark düşünülmemiştir) tatbik edilegelmiştir. Filhakika Latinlerin Küçük Ermeni krallariyle akdettikleri bir çok muahedenamelerde onlara ait ihtilafların kendi aralarında halline dair mufassal kayıtlar mevcut olduğu gibi, hırsızlık ve katil vakalarının muhakemesi de, Selçuklularda olduğu gibi, bizzat kiralın sarayı tarafından yapılıyordu. Mısır Türk Memlukleri sultanı Kalavun (1279-1290) Sur'un Latin prensesi arasında akdedilen bir anlaşma burada zikre şayandır. Buna göre iki tarafın tebaası arasında bir katil vakası vuku bulunca Müslüman sultanın, hızristiyan da prensesin (melike) mahkemesinde muhakeme edilecekti. Sur parasiyle bir şövalyenin diyeti 1500, bir Türkopol yani Müslüman olmıyan ücretli Türk askerinin 200, bir çiftçinin 100 ve eğer mücrim bir tacir ise mensup olduğu millete, doğuşuna ve şahsi mevkiine göre değişen bir meblağ idi.

Muahedenamede Latinler arasındaki ihtilaflarda Venediklilere tanınan bu hakkın Selçuklular için derpiş edilmemiş olması ilk bakışta garip görünmekte ise de bunun böyle olmasını tabii bulmak iktiza eder. Filhakika Selçuk tebaası ve gemicilerinin deniz aşırı seyahat ve faaliyetlerine temas etmiş olmakla ve bu hususta daha bir çok kayıtlara malik bulunmakla ve hatta bizzat muahedenamede geçmekle beraber bunu Türklerin Venedik topraklarında bir koloni teşkil etmemeleri ve hele Avrupa limanlarına sefer yapmamaları ile alakalı görmek icab eder, ki bu cihet başka kaynaklarla da sabittir. Halbuki Latinlerin Türkiye'nin pek çok ticaret merkezlerinde koloniler teşkil ettiklerine ve bu münasebetle de konsoloshaneler kurduklarına temas etmiştik.

Muahedenamede Selçuk tebaası lehinde, tek taraflı, bir madde de Keykubad'ın fermanından alınarak kaydedilmiştir. Buna göre "pek yüksek Sultanın topraklarında yaşıyan kimseler (yani Selçuk tebaası) adı geçen yer ve ülkelere girerken, kendi gemileri veya yabancı gemileri limana sokulurken bizimkiler (yani Venedikliler) tarafından selamlanacaklardır". Mütekabiliyet esasına dayanmıyan bu maddenin dercedilmesi ve tatbikatı Alaaddin Keykubad'ın yabancı devleler nezdinde ne derece kudret, nüfuz ve satvet sahibi olduğuna yeni bir delildir, ki onun bizzat Celaleddin Harezmşah'a yazdığı mektup ile Kemaleddin Kamiyar'a verdiği menşurda bu hususun kendi dili ile de ifade edildiği buna dair mühim tarihi kayıtlara da sahibiz.

f. Muahedenamenin Diğer Husisiyetleri

Muahedename Keykubad'a ait bir ferman ile Venedik dukasına ait taahhütlerin bir araya getirilmesinden vücude gelmiştir. Nitekim bunu Venedik dukası namına imza eden Jacobus Teopulo "Sultanın fermanında yazılan bütün maddelerini. .. uygun buluyorum" şeklinde ifade ederek altına dukanın vesikasında, anlaşmaya esas olan, hükümleri dercettikten sonra bunun nihayetinde "Bunları hükümdarım kendi eliyle yazdı ve ağzı ile Tanrı ve mukaddes havariler üzerine yemin" etti diye kaydeder. Bunu mütaakip de Türk elçisi Emir Şemsed-din "Bu fermanı Efendim kırmızı harflerle yazdı ve altına kendi altın mühürünü koyarak kırmızı mühür mumiyle mühürle"-diğini ilave etmek suretirle iki taraf namına imza ve tasdik muamelesi hitama ermektedir. Muahedenameye ait bu son parçalar Alaaddin Keykubad lehinde bir müsavatsızlığın daha mevcudiyetini meydana koymaktadır. Hakikaten Venedik dukası muahedeye riayeti Hıristiyan mukaddesatına yemin ile teyit eylediği halde Türk sultanı bu hususta emir ve ferman vermekle iktifa etmektedir.

Anlaşma metninin tekniği de evvelki ve sonrakilere nazaran fark arzetmekte ve mutavassıt bir halde bulunmaktadır. Ger-çekten, yukarıda gördüğümüz üzere, Keykavus ile kıral Hugues arasındaki anlaşmalar iki tarafın ayrı ayrı mektuplarında, karşılıklı olarak, giriştikleri taahhütler müşterek bir metin (muahedename) haline getirilmemiştir. Diğer taraftan bizim muahedename, muahharları gibi, madde madde terkip edilmeyip iki tarafa ait taahhütler alt alta sıralanmak suretiyle vücuda gelmiştir.

Bu vesikayı Venedik dukası adına imza eden jacobus Tepoulo uzun müddet İstanbul'da Venedik podestat'sı (orada dukanın mümessili ve Venedik kolonisinin reisi) idi. Venedikliler ile İznik İmparatoru ve Yakın Şarkta Müslüman devletleri arasında akdedilen bir çok muahedenameleri de o hazırlamış ve imza etmişti.

Sultanın fermanını hamil olup onun namına bu muahede-namenin tanzim ve imzasında bulunan "Emir sipehsalar Şemseddin Emir ül-Gazi"nin hüviyeti hakkında, bugünkü vesikalara göre, iki ihtimal vardır. Karatay'a ait vakfiyenin 652 tarihli zeylinde el-Emir el-ispehsalar el-şadr el-kebir seyyid el-teraceme Şemseddin Muhammed ile, yukarıda, Kılıçarslan'ın mektubunda, hemen aynı ad ve unvanları taşıyan bir elçi tercüman daha vardır. Baba adlarının farklı olması dolayısiyle buradaki iki şahsın aynı kimse olmadıkları belli ise de, bunlardan birinin bizim elçi olması kuvvetle muhtemeldir. Elçinin lisan bilmesi lüzumu ve tercüman olması ciheti de bu ihtimali takviye etmektedir. Muahedenameye esas teşkil eden fermanın hangi dilde yazıldığı kaydedilmemiş ise de, Kıbrıs'a gönderilen mektuplar Rumca olduğu gibi, Venediklilere hitabeden bu fermanın da, muahede metni gibi, Latince olduğunu tahmin etmek mümkündür. Selçuk divanında Garplılarla muhabere ve muahedeleri tanzim ve idare eden memurların mevcudiyetini biliyoruz. Selçuk sultanlarının kendi tebaasına ve ecnebilere verdiği bütün fermanlar, gibi Rumca ve Latince fermanların başında da, Selçuk divanı anane ve formüllerine uygun olarak, tuğra makamına kaim ve Arap harfleriyle yazılmış, bir "Sultan" unvanı mevcut idi. Muahedenamede fermanın kırmızı mürekkeple ve kırmızı harflerle yazılıp mühürlendiğine dair kayıt onun sultana aidiyetini teyit maksadiyle konulmuş olmak icabeder.

Fermanda Venedik limanlarına uğrayacak Türk tüccar ve gemicilerine dair kayıtlar, yukarıda daha önce başladığına işaret ettiğimiz üzere, Selçuk denizciliği ve deniz aşırı ticaretinin inkişafını göstermek bakımından ehemmiyetlidir. Türklerin Akdeniz limanlarına sahip olduktan sonra, denizcilikte, süratle ilerlediklerine, Antalya ve Sinop'ta birer donanma üssüne sahip olduklarına ve hatta gemi inşaatı için tersane kurduklarına dair burada tafsilata girişecek değiliz.

Venediklilerle ve umumiyetle Latinlerle Türkiye arasında vuku bulan ticari münasebetler bundan sonraki zaman ve asırlarda ciddi bir fasılaya uğramaksızın devam ettiğine ve bu muahedename de sadece iki yıllık bir müddet için imzalandığına göre bundan sonraki ticari münasebet ve faaliyetlerin hep yeni muahedelerle tanzim edilmiş olup olmadığına dair elimizde muahhar anlaşma metinleri yoktur. 1228 senesinde Venedik hükümetinin Selçuk sultanına (yani Keykubad'a) Filippo Giuliano adlı bir elçi gönderdiğini İtalyan kaynaklan kaydederse de bunun yeni bir muahedenamenin akdine müncer olup olmadığı veya mevcudun devamını teyit ile iktifa edilip edilmediği şıklarından hangisinin vuku bulduğunu bilmiyoruz. 1253 senesinde, ikinci Keykavus zamanında, Konya'yı ziyaret eden Rubruck bu şehirde ticaret yapan bir çok Venedik ve Cenevizliye rastladığını, Cenevizli Nicola ile Venedikli Bonafatius Malendino adlı iki tacirin bir şirket kurarak bütün Türkiye şaplarını inhisara aldıklarını, sultanın (anlaşmaya göre) bunlardan baş-kasına şap satamadığı için bu maddenin normal fiyatı 15 altın (besants) iken 50 ye çıktığını söyler, Selçukluların, Anadolu beyliklerinin ve nihayet llhanilerin Latinlerle bu türlü daha pek çok akitler yaptıklarına dair elimizde (muahedenamelerin pek azı bize gelmiştir) kayıtlar mevcut ise de biz her muahede-namenin inkızasında bir yenisinin tanzim ve imza edilmesi suretiyle değil, ekseriya eski anlaşma ve ananelere göre ticari faaliyetlerin cereyan ettiğine kani bulunuyoruz.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: SELÇUKLULAR İLE VENEDİKLİLER ARASINDA TİCARET MUAHEDELER

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 22:58

Muahedenamenin başında diğer taraf için kullanılan "Roma İmparatorluğu'nun dörtte üçüne hakim" ifadesi Venediğin IV. Haçlı seferindeki mevkii ve Bizans imparatorluğu'nu yıkarak istanbul Latin Imparatorluğu'nun kurulması hususundaki rolü münasebetiyle bu devir vesikalarında çok benimsediği bir formül olarak kullanılmıştır.

Bu muahedenameden bahseden muhtelif müellifler olmuş ise de W. Heyd onlardan farklı bir şekilde bunun muhtevasını eserinde üç beş satırla hulasa ederek kullanmak suretiyle, bu mühim vesikanın kıymet ve ehemmiyetini meydana koymuş idi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: SELÇUKLULAR İLE VENEDİKLİLER ARASINDA TİCARET MUAHEDELER

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 23:03

Mart 1220 LXXII

Tanrının ve kurtarıcımız İsa'dan sonra (Mart 1220 de) Romania'da Podestat ve Roma İmparatorluğu despotu ve aynı imparatorluğun dörtte üçüne hakim en yüksek, en yiğit ve en kudretli efendim Venedik Dukası emriyle biz Jacobus Teopulo, Mesud, asil, büyük Türkiye hükümdarı Sultan Alaaddin Keykubad'ın şanlı elçisi, mahrem-i esrarı olan Emir Sipehsalar Şemseddin Emir ül-Gazi4 elinden sultanın yazılı bir sulh muahedenamesini, yani fermanını aldık. Ferman kırmızı harflerle yazılmış ve altı kendisinin altın mühüriyle mühürlenmiştir.

Muhteviyatı aşağıdadır:

"Kudretli Sultan, son defa Martın 8inde akdedilmiş muahede ile efendimiz Venedik Dukası ve onun yerine kaim olacak des-potlarla, Suriye ve başka yerlerde onların hükmü altındaki Venediklilerle, onların gelip giden bütün tacirleriyle sultanın ülkelerinin hepsinde iki yıl sürecek bir sulh yaptığım ilan eder.

Sultanın hakim olduğu ülkelerde Emirleri olsun, başkaları olsun, onlara herhangi bir zarar ve ziyan vermiyeler; onlardan, merhum babasının ve kardeşinin ve kendisinin fermam hükmüne göre, yüzde ikiden başka bir şey almıyalar; ne de Venediklilerin geçişlerinde ve ticaretlerinde kendilerinden yüzde ikiden fazla talepte bulunup münazaa etmiyeler.
Kıymetli taşlar ve incilerden, işlenmiş veya ham gümüş ve altından, zahireden gümrük almıyalar.

Eğer Venediklilerin herhangi bir gemisi sultanın hakimiyeti altında bulunan yerlerde veya sahillerde tehlikeye düşecek olursa Venediklilere zarar vermeyip yardım edeler; bulunan eşyayı iki taraf birbirine iade edecektir. Ve eğer bir batan gemi onların adamları tarafından esir edilir ve içerisinde Venedikliler bulunursa canlarına ve mallarına korku ve zarar iras edilmiye. Geminin içinde yabancılar bulunsa bile hapis edilip alıkonmıyalar, serbest bırakılalar. Ve eğer herhangi bir Venedik gemisi başka düşmanlar tarafından takip edilir ve sahile gelirse hükmü altındaki topraklara girmesine müsaade olunacaktır.

Bunlardan başka bu ferman şu hükümleri ihtiva eder:

eğer Venediklilerle veya başka Latinler, Pizalılar veya diğer kavimler arasında onun memleketlerinde bir ihtilaf vuku bulursa Venedikliler arasından seçilecek bir jüri (hususi mahkeme) tarafından muhakeme edilmelerine karar verilmiştir. Katil ve hırsızlık vakaları sultanın kendi mahkemesinde rüyet edilecektir."

Bu fermanın yukarıda yazılan bütün maddelerini Romania'da Roma İmparatorluğu despotu, aynı imparatorluğun dörtte üçüne hükmeden efendim Venedik dukasının podestats'ı ben Jacobus Tcopulo uygun buluyorum. Konsül (müşavir) ve haleflerimizle ve pek yüksek efendim Venedik dukasından aldığım salahiyetle, bütün kuvvet ve kudretimizle tabiiyetimizde olan ve Venediklilerin bulunabilecekleri her yerde, karada ve denizde, mezkûr iki yıllık sulh devresi doluncaya kadar sultanla tam bir anlaşma içinde yaşıyacağız. O şekildeki sultanın hüküm ve tabiiyeti altında bulunan bütün şahıslar yukarıda söylediğimiz yerlere ve ülkemize gelip Venediklilerle ticaret yapsınlar ve onlardan denizde ve karada hiç bir zarar görmeden emin ve masun olsunlar. Tacirler onların adetlerine göre vermekte oldukları vergileri versinler.

Pek yüksek sultanın topraklarında yaşıyan kimseler adı geçen ülke ve yerlere girerken, kendi gemileri ve yabancı gemilerle limana sokulurken bizimkiler tarafından selamlanacaklardır. Eğer sultanın tabiiyetindeki gemilerden herhangi biri, evvelce zikrettiğimiz yerlerde, tehlikeye düşecek olursa, içinde bulunanlar o mahaldeki adamlarımız tarafından tehlikeden kurtarılacak ve bütün malları sadakatle muhafaza edilerek sahiplerine verilecektir. Tehlikeye düşenlerden bazıları ölmüş olup da adamlarımız tarafından orada bulunacak olursa bulunan eşya kendi adamlarımız tarafından onlara iade edilecektir; onlar bulacak olurlarsa buldukları şeyi bizimkilere sadakatle teslim etmeleri gerekil. Eğer bir yabancı gemi adamlarımız tarafından alıkonacak ve içinde sultanın tebaasından kimseler bulunacak olursa kendilerine zarar vermeden muhafaza ve onlara ait malları hilesiz olarak koruyacaklardır. Sultanın hükmü altındaki gemiler diğer bir millet'e soya mensup kimseler tarafından takip edilir ve adı geçen yerlere ve ülkeye sığınacak olurlarsa o yerlerde bulunan adamlarımız bunlara sadakatle yardım edeceklerdir.

Eğer sultanın tabiiyetindeki insanlardan bazıları adı geçen yerlerde hududumuz içinde ölürse onların malları ortakları arayıncaya kadar muhafaza edilmeli ve hiç bir münazaa ve davaya hacet kalmadan verilmelidir.

Eğer bir kimse gurur ve sadakatsizliğinden dolayı budalalık edip adı geçen yerlerde ve ülkelerde sultanın adamlarından biline, karada ve denizde, bir ziyan verir veya onu taciz ederse efendim tarafından layıkı veçhile tatmin ve telafi edilecek ve alman şeyler, tahkikattan sonra, iade edilecektir. Eğer suçlu yabancı bir ülkeye çekilir ve kendisini yakalamak mümkün olmazsa suçunun araştırılması gerekmez; fakat eğer suçlunun mala ve malın büyük bir kısmına sahip olduğu açıkça bilinirse o zaman haksız olarak alınan mal tazmin edilmek icabeder.

Bütün bu yukarıda kaydedilen maddeler gerek bana ve tebaama ait olanlar, gerekse fermanda yazılı olanlar, yukarıda kaydedilen Mart ayından itibaren iki sene müddetle muteber olacaktır. Bunları hükümdarım kendi eliyle yazdı ve ağzı ile Tanrı ve mukaddes havaliler üzerine yemin etti. Bu fermanı efendim kırmızı harflerle yazdı ve altına kendi altın mühürünü koyarak kırmızı mühür mumiyle mühürledi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Anadolu Selçuklu İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir