Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Aşık Paşa-Zade (1400-?)

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Aşık Paşa-Zade (1400-?)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 20:41

AŞIK PAŞA-ZADE (1400-?)
Derviş Ahmed aşıki b. Şeyh Yahya b. Şeyh Sülayman b. aşık Paşa.


XV. asırda yetişen eski Osmanlı tarihçilerinden olup, yazmış olduğu Osmanlı tarihinin neşrinden sonra, yani şu son 30 senede, tanınmıştır. Meşhur aşık Paşa [b. bk.] ailesine mensup, fakat basit ve mütevazi bir şeyh olduğundan, zamanında, ne mutasavvıf ve ne de tarihçi sıfatı ile, hiç bir ehemmiyet kazanamamıştı. XV.-XVI. asır kaynaklarında, hayatına ait hemen hiçbir esaslı malümata tesadüf edilmez. Damadı Seyyid Vilayet ile dostluğu olan Taşköprüzade bile, Şakaik'te ayrıca bahse lüzum görmemiştir. Bundan dolayı Derviş Ahmed hakkındaki bilgilerimizi kendi tarihindeki nadir kayıtlardan çıkarmak mecburiyetinde bulunuyoruz.

Meşhur ceddine nispetle, aşıki mahlasını alan Ahmed'in, Amasya civarında Mecidözü kazasından iki saatlik mesafede bulunan Elvan Çelebi köyünde ve kendisinin "bizim Elvan Çelebi tekkesi" diye zikrettiği tekkede doğduğu tahmin olunabilir. Doğum yılı olarak -kendi ifadesine nazaran, 889'da 86 yaşında bulunduğuna göre- 803 (1400) yılını kabul etmek lazımdır. Eski ismi Tanun olduğu halde, aşık Paşazade Elvan Çelebi'ye temlik edildikten sonra bu ismi alan köyde, aşık Paşa ailesinden bir takım insanların yaşadıkları ve tekkenin zengin vakıfları ile geçindikleri düşünülebilir. Ahmed'in 816'da, Geyve'de hastalanarak, Orhan Gazi imamı İlyas Fakih'in oğlu Yahşi (Bahşı) Fakih'in evinde kaldığını ve bu sırada Çelebi Sultan Mehmed'in, kardeşi Musa Çelebi ile harp için, Rumeli'ye geçtiğini görüyoruz. Henüz 13 yaşında bulunan Ahmed, akrabasından biri ile beraber, onun ordusunda mı bulunuyordu, yoksa başka sebeple mi Geyve'ye gelmişti, bu suallerin cevabını vermek imkansızdır. Ahmed'i tekrar 825'te Elvan Çelebi tekkesinde buluyoruz. Murad II., Osmanlı kaynaklarında Düzmece Mustafa diye anılan şehzade ile mücadelesinde, Rumeli beyleri üzerinde büyük nüfuzu olan ve o sırada Tokat'ta mahpus bulunan Mihaloğlu Mehmed Bey'i affederek, orduya çağırttığı zaman, Mehmed Bey, Elvan Çelebi köyüne uğradı; Derviş Ahmed'i de yanma alarak, Ulubat kenarındaki orduya getirdi. 825'ten 840'a kadar Derviş Ahmed'in ne yaptığı ve nerelerde bulunduğu hakkında hiçbir kayıt yoktur. Yalnız 840'ta hacca gitti ve bu münasebet ile -yahut daha evvel başka bir münasebet ile- bir müddet Konya'da bulunarak, Sadreddin Konevi zaviyesinde misafir oldu. Bu sırada, orada şeyh olan Zeyneddin Hafi halifelerinden Abdüllatif Mukaddasi (786-856)'den el aldığını, hatta onun, Safevi ailesinden Şeyh Cüneyd Ardabili ile mülakatında hazır bulunduğunu, Mısır'da ve Mekke'de de birtakım süfiler ile görüştüğünü biliyoruz (Abdüllatif hakkında bk. Belig, Güldeste-i riyaz-i 'irfan, s. 95 v.dd. ve Lami'i, Tercüme-i nafahat s. 550). 841'de hacdan dönüşte, Rumeli'nin meşhur beylerinden Paşa Yiğit-oğlu İshak Bey ile beraber, Üsküp'e geldi ve onun himayesinde yaşadı. Kendisi, İshak Bey'in oğulları Paşa Bey ve Kılıç Doğan ile birlikte, haramiliğe, yani akına, gittiğini, İshak Bey maiyetinde iştirak ettiği bir akında 5 esir ve 842'de Murad II.'in Macaristan'a yaptığı bir seferde beraber bulunarak, padişahtan 5000 akçe ve iki at aldığını, 9 esir ve 4 at ile Edirne ye döndüğünü söylüyor. 825'te Murad II.'in İkinci Kosova muharebesinde de bulunarak, bir kafir öldürdüğünü ve hünkarın kendisine bir at bağışladığını anlatıyor. 861 (1457)'de Edirne'de bulunan Derviş Ahmed, şehzade Mustafa ve Bayezid'in sünnet düğününde, birçok alimler ve şeyhler ile beraber bulunarak, Fatih'ten ihsan aldı. Aynı senede, Mora seferleri ve Macarların Rumeli'ye hücumları esnasında, Derviş Ahmed'in tekrar Üsküp'e geldiğini görüyoruz.

Bu yıldan sonra, Derviş Ahmed'in hayatı hakkında, hemen hiç malümatımız yok gibidir. Yalnız İstanbul'a gelerek, Haydar mahallesi civarında, ceddi aşık Paşa adına, küçük bir mescid yaptırdığını ve 874'de kızı Rabia Hatunu kendi müridi olan Seyyid Vilayet'e verdiğini biliyoruz (Seyyid Vilayet hakkında bk. Şaka'ik, trc, s. 352 v.dd.). Derviş Ahmed'in ölüm yılı hakkında malümatımız yoktur. Hadikatü'l-cevami'de, matbu nüshada 846 ve yazma nüshada 886 olarak, gösterilen tarihlerin doğru olmadığı, 889'da hayatta olduğu hakkındaki sarih ifadesine nazaran, muhakkaktır. Damadı Seyyid Vilayet hakkında en mühim kaynak olan Menakib tacü'l-'arifin tercümesinde (Esad Efendi kütüp., nr. 3427; hususi kütüphanemizdeki diğer nüsha), onun babası Seyyid Ahmed'in ölüm senesi olarak gösterilen bir tarihin Hadikatü'l-cevami' müellifi tarafından yanlışlıkla Derviş Ahmed'e isnat edilmiş olması hakkında, ali Bey'in tahmini, akla çok yakındır. aşık Paşa-zade'nin tarihinde 908 saferine kadar olan vakalar mevcut olduğundan, müellifin bundan sonra ölmüş olması icabeder.

aşık Paşa-zade tarihi, eski Osmanlı müverrihleri arasında hiç şöhret kazanamamıştır. ali, bu eseri aşık Paşa'ya isnat ederek, "bu kitabı okuduğunu, herkesin anlaması için, basit Türki lisan ile yazıldığını" söylemekle iktifa etmiş (Künhü'l-ahbar, rükn 4, cüz I, s. 40 ) ve eserinin iki yerinde de (s. 45 ve 117) ondan nakillerde bulunmuştur. Katib Çelebi, Keşfii'z-zünün'da bunun eski ve ehemmiyetsiz (vahi) Türkçe tarihlerden olduğunu söyleyerek, "Şeyh Yahşi Fakih b. İlyas in kitabından alındığını" ilave etmiştir ki, bunun, kitaptaki "Menakib-i al-i Osman'ı ta Yıldırım Han'a gelince İmamoğlu'ndan naklederin" cümlelerinin yanlış bir tefsirinden ibaret olduğu meydandadır.

Şair anonim Tevarih-i al-i Osman'lar gibi (bunlardan bir tanesi F. Giese tarafından neşr ve tercüme edilmiştir:

Die altosmanischen anonymen Chroniken,Breslau, 1922,1; trc, II, Leipzig, 1925) XVL asır Osmanlı tarihçileri (msl. Neşri) tarafından bir kaynak olarak kullanılan bu eserin, Hammer (bk. Osmanlı tarihi, alm., I, 33 ; Türk trc, I, 27; frans. trc. Hellert, I, 24 ) Vatikan nüshasından istifade etmiştir. Bu eseri ilk defa neşreden ali Bey, Derviş Ahmed'in kendi eseri hakkında, sık sık manakib kelimesini kullanmasını ve bir yerde de "manakib-i tevarih'i ihtisar ettim" demesini göz önüne alarak, bu eserin aşık Paşa oğlu Elvan Çelebi menakibinden alınmış olması ihtimalini ileri sürmüşse de, yine müellifin "Yıldırım zamanına kadar olan vakaları İmamoğlu'ndan naklettiği" hakkındaki ifadesi ile bu ihtimalin telif edilemeyeceğini de söylemiştir. Halbuki Elvan Çelebi menakibi, ya Elvan Çelebi tarafından yazılıp, Baba İlyas ve çocuklarına ait menkıbeleri ihtiva eden bir eserdir yahut Elvan'ın dervişlerinden veya ailesinden biri tarafından, Elvan Çelebi'ye ve babalarına ait rivayetleri toplamak üzere, vücuda getirilmiş, bir menakib mecmuasıdır ve her iki ihtimale göre de, bir Osmanlı vakayinamesi değildir. Bütün hayatını dervişlik an'aneleri içinde geçildiği için menkıbe (leğende) ile tarihi vakıayı birbirinden ayırmasına imkan olmayan Ahmed aşıki'nin, birer mücahit veli saydığı Osmanlı padişahlarına ait vakalara menkıbe adını vermesinden ve kitabına Manakib demesinden daha tabii bir şey olamaz. Küçük bir derviş muhitinde çok basit bir tahsil gördüğü ve ailesinin dervişlik an'anelerine tamamiyle bağlı kaldığı anlaşılan Ahmed, sonradan imparatorluk hudutları içinde ve dışında epeyce gezmiş, uzun hayatında büyük tecrübeler görmüş ve devrinin birçok mühim adamlarını tanımıştır. İfadesine göre, tarihini 86 yaşında, yani 889da, yazmaya başladı. Fakat daha evvel de böyle bir niyet beslediği ve belki de işitip gördüğü bir takım vakaları tespit ettiği tahmin olunabilir. Kendisi, Bayezid I. zamanına kadar olan hadiseleri Orhan imamının oğlu Yahşi Fakih'den, yine Bayezid'in 792'de Sırbistan'da Alacahisar'da Macarlar ile yaptığı harbi, Demirtaş Paşazade Umur Bey'den, Ankara harbi ile onu takip eden hadiseleri, Mehmed I. devrinde Amasya dizdarı ve Murad II. devrinde de Bursa naibi olan birinden naklediyor. Yukarıda hayatından bahsederken, ne gibi hadiselere iştirak ettiğini söylemiştik; Murad II. devrinin bütün vak'alarını bildiğini kaydettiği gibi, birçok yerlerde de yazdıklarının doğruluğundan ve bunlar hakkında etraflı malümat sahibi olduğundan bahsetmiştir.

Bütün bu ifadeler, aşık Paşa-zade tarihinin, bir kaynak olmak bakımından, mahiyet ve kıymetini az çok anlatabilir. Umumiyetle Osmanlı tarihçiliğinin ilk asırlardaki inkişaf derecesini ve ilk vakayinamelerin ve yıllıkların mahiyetini göz önüne alırsak, son yıllarda oldukça uzun tetkik ve münakaşalara yol açan bu eser hakkında, hakikate yakın, bir fikir edinmek kabil olur. Bu eser, mahiyeti bakımından, anonim Tevarih al-i Osman'lardan pek farklı değildir. Orta sınıf halk ve bilhassa askeri zümreler arasında okunmak için, bir nevi halk destanı şeklinde ve halk dili ile arada bir nazım parçalarını da ihtiva etmek üzere, yazılan bütün bu gibi tarihi eserler, XV. asrın son yarısında pek çoğalmıştı. İlk yazılışları daha evvelki zamanlara ait olan ve sonradan meçhül yazıcılar tarafından, zaman zaman yapılan ilavelerle, yakın yıllara doğru ilerletilen bu eserlerin, en ziyade Rumeli'deki askeri sınıfların ve serhat halkının psikolojisine göre yazıldığı görülür. Derviş Ahmed, eserini vücuda getirmek için, hem bu gibi eski anonimlerden istifade ve hem de duyup gördüklerini onlara ilave etmiştir. Böylece meydana gelen eser, sade bir kronik olarak değil, o asırda hala yaşayan derviş-gazilerin, yani mutasavvıf ve mücahit zümrenin, görüşlerini aksettiren psikolojik bir vesika olarak da, çok mühimdir. Osmanlı hükümdarlarını tekmil derviş-gazi olarak gösteren, Osmanlı devletinin kuruluşunda gazi, ahi, abdal (derviş) ve bacıların (kadın derviş teşekkülleri) rollerini kuvvetle belirten bu eserin çizmek istediği umumi levhanın, ana hatları bakımından, tarihi realiteye çok uygun olduğu, yeni tetkiklerle ve yeni yeni meydana çıkan vesikalarla daha iyi anlaşılmaktadır. Kıymet derecesi bakımından, şahit olduğu yahut salahiyetli şahıslardan duyduğu vakalar hakkındaki kısımların diğerlerinden daha mühim olduğu muhakkak ise de, bunların bile tenkitsiz kullanılması caiz olamayacağı, eserin mahiyetine nazaran, meydandadır.

Ailesinin dervişlik ananelerine sadık kalan müellifimizin zamane süfilerinden şikayet etmesi, kadılar aleyhinde bulunması, vakıf meselesi hakkındaki düşünceleri (Fuad Köprülü, Vakıf müessesesinin hukuki mahiyet' ve tarihi tekamülü, Vakıflar dergisi, 1942, II, 24 ), sonra Hacı Bektaş Veli ve Bektaşilik hakkındaki fikirleri, onun zihniyetini göstermek bakımından, çok dikkate layıktır; onun bu son meselede hiç de bitaraf olmayan hükümleri, bu husustaki araştırmalarımızda bir zaman bizi de şaşırtmıştı. İlk Osmanlı hükümdarları ile hiç münasebetleri olmayan Muhlis Paşa ve aşık Paşa'yı devletin ilk kuruluşuna hizmet edenler arasında göstermesi, sırf Osmanlı padişahlarına yaranmak için uydurulmuştur. Müellifin, İstanbul'daki mülkleri ilk defa mukataaya bağlayan Rum Mehmed Paşa'nın bu hareketini Bizanslılık gayretine atfetmesi de, halk arasında dolaşan dedikoduları, tarihi bir hakikat gibi, kabul ettiğini gösteriyor.

aşık Paşa-zade tarihi, tertip ve üslüp bakımlarından, anonimlerden hemen hemen farksız olup, her türlü sanat iddiasından uzak bir nesir ile yazılmıştır. XIV.-XV. asırlarda halk arasında okumaya mahsus siyer ve hikaye kitaplarında, menkıbe mecmualarında da aynı tabii ve sade üslübu buluruz. Konuşma diline çok yakın olan bu üslüp, Derviş Ahmed'e ait hiçbir hususiyeti haiz olmamakla beraber, kısa cümleleri, eski ve canlı tabirleri ile samimi ve güzeldir. Eserin muhtelif yerlerine sık sık ilave edilen manzum parçalar, nazım tekniği bakımından, kusurlu, zevksiz ve ahenksizdir. Bu kusurlardan bir kısmı tabı yanlışlıklarından ileri gelmekle beraber (Giese ve ali Bey neşirlerinin karşılaştırılması bunu ispata kafidir), müellifin çok fena bir nazım olduğu görülüyor. O, eserine böyle manzum parçalar koymakla, bir kısım anonimlerin yazılış an'anesine sadık kalmıştır. Anonimlerdeki manzum parçalardan birçoğunun Ahmedi'nin İskendername'sinden alındığı düşünülürse (bk. Ahmedi), manzumelerini umumiyetle mafa'ilun mafa'ilun fa'ülurı vezni ile yazan Derviş Ahmed'in bu hususta, dolayısıyla, Ahmedi tesiri altında kaldığı anlaşılır. Eserde yalnız Menteşe-oğulları Ahmed ve Üveys'e ait 6 mısralık bir parça mafa'ilun mafa'ilun mafa'ilun mafa'ilun vezni ile yazılmıştır (Giese, s. 98; ali, s. 110'da 4 mısra olup, yanlıştır) ki, bunun müellife ait olmayıp, o devirden kalma bir manzume parçası olduğu kuvvetle tahmin olunabilir. aşık Paşa-zade tarihi hakkında F. Giese ve başkaları tarafından şu son 30 sene içinde yapılan tetkiklere rağmen, bunun kaynakları ve ihtiva ettiği malümatın kıymet derecesi henüz tam olarak anlaşılmış değildir. Bunun için XVI. asra kadar yazılmış bütün Osmanlı kaynaklarının, gerek iç ve gerek dış bakımlarından, umumi ve mukayeseli bir tenkidini yapmak lazımdır. Bu devirlere ait bazı vakıalar hakkında ayn ayrı yapılan hususi tetkiklerde bu gibi kaynak tenkitlerine ara sıra tesadüf edilmekle beraber, bu hususta tam bir araştırma yapılmış değildir; bugün elde mevcut malzemenin azlığı ve kifayetsizliği düşünülürse bunun daha zamanı gelmediğine hükmetmek de pek yanlış sayılamaz.

Kaynakça
Kitap: TARİH ARAŞTIRMALARI I
Yazar: M. Fuad KÖPRÜLÜ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir