Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

"Şark Meselesi", Ezilen Bir Halkın Çözümü: Lozan

Ana Konular:
"Kahraman Ata'mız Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Dönemi".
-Atamız, Türk Milletimiz'in çıkarları için Gerçek Demokrasi'yi tamamı ile uygulamış, herşeyini Türkiye Cumhuriyetimizin temelini kurmak için, Türk Soyumuzun ve İslam Dinimizin Tam Bağımsız Geleceği için yaşadığı sürede feda etmiştir.
-Dersim İsyanını(ve ondan önceki benzer isyanlarıda) planlayan, örgütleyen, pohpohlayan ve oluşturanlar ülkemiz içindeki İngiliz ajanlarıdır(örneğin Seyit Rıza). Cahil bırakılmış halkımızı, önemli değerlerimizi(İslam Dini ve Milliyetçilik) kötüye kullanarak, Türkiye Cumhuriyetimize karşı ayaklandıranlar İngiliz ajanlarının ta kendisidir.
-Seyit Rıza, Koçgiri Aşireti mensupları, vs., bunların hepsinin soyu Türk'tür, ama ne tuhaftır ki bu ajanlar Kürtçülüğü, İslam'ı ve Kürdistan'ı savunuyorlar. Bu tarihi gerçekler, size günümüzde neleri hatırlatıyor? Abdullah Öcalan'ın kökeni nedir? Ermeni!!! Ahmet Türk'ün kökeni nedir? Türktür!!! Talabani ve Barzani'nin kökeni nedir? Yahudi??? Bütün bu şahıslar günümüzde hangi devlete hizmet ediyorlar? İngiltere-ABD devletine!!!
-Bir benzerlik görebiliyormusunuz? Amaç Kurtuluş Savaşından itibaren Tam Bağımsız Atatürkçü Türk Cumhuriyetini yıkmaktır ve bu amaç İngilterenin çıkarlarına hizmet etmektedir. Sonuç nedir? Dersim İsyanını oluşturan İngiltere'dir(finansal destekleriyle), ve İsyanı bastıran Atatürk'te İngiltere'ye hizmet eden teröristlere operasyonlar düzenleyip, aslında bir İngiliz harekatını yokedip, İngiltereyi tekrardan mağlup etmiştir!!!
-Atamız'ın Karizmatik Liderliği Döneminde Türkiye'miz, İç ve Dış Siyasette Tam Bağımsız olan Bir Dünya Gücüydü. Atamızın önünde sonsuz sevgi ve saygıyla eğiliyoruz.

"Şark Meselesi", Ezilen Bir Halkın Çözümü: Lozan

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2012, 00:13

"Şark Meselesi" ne, ezilen bir halkın çözümü; Lozan Barış Antlaşması
İbrahim Erdoğan

Batılı devletler Türkiye başta olmak üzere Ezilen Dünya'yı paramparça ederek devletsiz bir hale getirme problemine “Şark Meselesi" adını verirlerdi. Bir meselenin olduğu açıktı, ancak çözüm konusunda farklılık ortaya çıkmaktaydı. Bu meselenin iki çözümü vardı; bunlardan ilki Emperyalizmin çözümü olan ve Sevr'le somutlananıydı, İkincisi ise Türkiye halkının bileğinin gücüyle elde ettiği Lozan'dı.

Lozan'ı incelemek için, o noktaya gelinene kadar yaşananlara, Sevr Barış Antlamasına da değinmek gerekir.

Emperyalizme giden yolda ilk adım, Merkantilizm sonrası Sanayi Devrimi

Coğrafi keşifler ve sonrasında yaşanan gelişmeler sonucu Avrupa burjuvazisi dünyaya açıldı. Bunun temel sebebi hem kıta içi ticaretin kendisine yetmemesi, hem de uluslararası ticaretin doğuda iyice güçlenmiş olan Osmanlı üzerinden yapılmakta oluşuydu. Coğrafi keşifler bu durumun yarattığı bir zorunluluğun sonucuydu. 15. yüzyılın sonunda ticaret burjuvazisi gemiler donatarak denizlere açıldı. Bu dönemin iktisadi doktrini merkantilizmdi. Özellikle 16 ve 17. Yüzyıllarda Avrupa'da egemen olan "ulusal gücün ihracat fazlasıyla artacağı" görüşünden hareketle ekonomik yaşamı düzenleyen hükümet uygulamaları ve ekonomi felsefesi olan merkantalizm ile oluşan birikim, daha ileri aşamalar için bir sıçrama tahtası oldu.

Avrupa burjuvazisi başta Güney Amerika ve Uzak Doğu olmak üzere Ezilen Dünya'yı büyük oranda sömürgeleştirmeye başladı. Bu ülkelerde yer alan doğal zenginlikler Avrupa'ya akmaya başladı. Avrupa'ya akan bu kaynaklar sayesinde büyük bir sermaye birikimi oluştu. 18. yüzyıla gelindiğinde Avrupa, sanayi devrimine adım atmıştı.

Bu aşamanın yarattığı ihtiyaçlar; ucuz hammadde, gümrüklerle korunmayan açık pazarlar ve geniş nüfuz bölgeleriydi. 19. yüzyılın sonunda yaşanmaya başlanan bu süreç, 1 91 4'e gelindiğinde I. Dünya Savaşı diye bilinen dönemin en büyük ölçekli paylaşım savaşının yaşanmasına sebep oldu. "Bu sürecin 1910'lu yıllarda yaşanan dönemine gelindiğinde Ezilen Dünya'da devleti olan üç ülke kalmıştı: Osmanlı devleti, Iran ve Çin“ (D.Perinçek, Teori-Aralık 2001) I.Dünya Savaşı sürecinde, hedef tahtasına oturtulan ülkelerden özellikle Osmanlı
Devleti'nin paylaşılması emperyalizm için öncelikli bir hedef haline gelmişti. Bu amaç etrafında birleşen itilaf Devletleri, dört yıl süren askeri aşamayı 1918'de zaferle bitirdiler.

Savaşın askeri aşaması 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesiyle bitti. Siyasi sonuçların alınması amacıyla itilaf Devletleri'nin Osmanlı üzerindeki niyet ve hedeflerine karşılık gelen Sevr Antlaşması, yalnızca kazananların içinde yer aldığı bir dizi konferans sonucu yapıldı.

Sevr'in siyasal tercümesi: Türk'e ve Kürt'e İngiliz himayesi: Esaret

Sevr'in siyasal tercümesi konusunda ilk tespiti yapanlardan Osmanlı Barış Heyeti Başkanı Tevfik Paşa, Padişah'a çektiği telgrafta; kendilerine dayatılan barış koşullarının bağımsızlık ve devlet olmanın koşullarıyla kesinlikle bağdaştırılamayacağını ifade etmiştir. Bahis konusu olan şartlar dahilinde Türkiye devleti, pek çok siyasi, mali ve askeri hükümlerle devlet egemenliğinden yoksun bırakılmakta, nihai olarak ordusu olmayan sözde bir devlet konumuna getirilmekteydi.

"Şark Meselesi"ni çözmek için yanıp tutuşan galip devletler, kendi barışlarını Osmanlı'ya dayatma konusunda önemli bir fırsat elde etmişlerdi, ilk olarak kendi aralarında savaş öncesi ve sonrası yaptıkları gizli anlaşmaları aleni olarak olarak dillendirmeye başladılar.

Hedefi Anadolu'yu parçalamak olanlar, galip gelince vakit geçirmeksizin bu yolda düzenlemeler yapma yoluna gittiler. Kendi aralarında vardıkları mutabakatın sonucunda 10 Ağustos 1 920 tarihinde Sevr Barış Antlaşması imzalandı.

Ne Türkler ne de Kürtler için böyle bir antlaşmanın özgürlük sağlaması mümkün değildi. Çünkü özgürlüğün üzerinde yükselebileceği tek zemin olan Anadolu paramparça ediliyordu. Anadolu'nun paramparça edilmesinin şöyle bir anlamı vardı; burada yaşayan halklar ciddi büyük ve bütünlüklü devletler kuramayarak, küçük ve emperyalizme göbekten bağımlı, ufak devletçikler halinde yaşayacaktı. Doğu Anadolu'da sınırları ileride saptanacak bir Ermenistan, Kuzey Irak'ta İngiliz mandası, Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde ise yerel özerkliği olan bir Kürdistan kurmayı öngören bu programın esas anlamı esaretti.

Sevr'in Anadolu'daki tüm insanlar için bir diğer adının esaret olduğunu anlamak için siyasal hükümlerine kısaca bakmak yeterlidir. Bunun ilk kanıtı antlaşmanın 62. maddesidir. Maddede Türkiye'nin Irak ve Suriye ile olan sınırının kuzeyinde, içinde yalnızca İtalya, İngiltere ve Fransa'nın birer temsilcisinden oluşacak bir komisyonca, Kürtlere özerklik verileceği öngörülmekte. 62. maddede öngörülen komisyonda, kendisine yer verilmeyen Osmanlı Devleti'nin, 63. madde uyarınca bu komisyonun kararlarını üç ay içinde icra etmeyi üzerine almayı taahüt eder. 64. maddeye göre ise özerk bölgelerde yaşayan Kürtlerin çoğunluğu Osmanlı'dan ayrılarak, müstakil olmak istediğini ispat ederek Milletler Cemiyeti'ne müracaat eder, Milletler Cemiyeti'de bu talebi haklı görürür ve Osmanlı'ya gereğini yapmasını tavsiye ederse, Osmanlı bu yerlerdeki tüm haklarından vazgeçmeyi üzerine alır.

işte bugün Kürt yurttaşlarımıza ala-ü vala ile propagandası yapılan Sevr'in bizler için öngördüğü özgürlük (!) rejimi. Bir ülkeyi parçalamak için, ülkenin iki asli unsurundan birini diğerinin üzerine sürmek. Bugün Lozan'ın, Kürtler'i statüsüzlük statüsüyle yok saydığını iddia edenlerin, Kürt yurttaşlarımıza layık gördükleri statü: İngiliz himayesi.

İngiliz ve Fransız eksenli Batı uygarlığının reva gördüğü özgürlük bu kadar çağdaş ve hukukiydi. Gümrüklerden, askeri yapıya, eğitimden sağlığa her anlamda ayrıntılı düzenlemeler içeren 433 maddeden oluşan bu belgenin hedefi, Anadolu'nun tasfiyesi ve devletsiz bir hale getirilmesiydi.

Böyle bir dayatmaya işbirlikçi Osmanlı idaresi kısa sürede boyun eğmişti. Bu teslimiyet ve ihanet çizgisi karşısında mevzilenen Ankara merkezli ulusal kurtuluş hareketi, Sevr'le yaratılan fiili durumu geçersiz kılmak için karşıtı olan bir süreci, Kurtuluş Savaşı'nı başlattı.

Kurtuluş ışığı ve Sevr karanlığının bitişi

19 Mayıs 191 9'da başlayan kurtuluş hareketi 9 Eylül 1922'de düşmanın İzmir'den denize döküldüğü yerde askeri açıdan sona erdi. Bu başarının arkasından 1 Ekim 1 922'de savaşı hukuken sona erdiren Mudanya ateşkesi imzalanır. Bu imzayla İngilizler'in Anadolu üzerindeki emelleri yenilgiyle sonuçlanmış olur.

Mudanya görüşmeleri savaşın tarafları olan İngiltere, İtalya ve Fransa ile Türkiye arasında yapıldı. Sözleşme, üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk olan Ingilitere'nin "Şark" politikasının iflasıydı ve bu başarısızlığın sorumluluğunu taşıyan kişi olan İngiltere Başbakanı Lloyd George istifa etmek zorunda kaldı.

Ateşkesler, sadece sıcak çatışmayı sona erdiren belgeler olduklarından savaşı nihai olarak sona erdirmezler. Savaşları nihai olarak sona erdiren şey barış antlaşmalarıdır ve Mudanya Mütarekesinde, yeri daha sonra belirlenecek bir yerde bir barış konferansının toplanması da öngörülmüştü.

Mudanya'dan Lozan'a ilk mesele; temsil

Mudanya'da öngörülen barış konferansının yapılacağı kesinleştikten sonra ilk sorun Türkiye'yi kimin temsil edeceği konusunda çıkmıştı. Savaşı kaybetmelerine rağmen ihtiraslarından bir şey kaybetmeyen itilaf Devletleri Ankara Hükümeti'nin işini zorlaştırmak amacıyla barış konferansına hem Ankara hem de İstanbul Hükümetleri'ni davet ettiler.

Kurtuluş Savaşı'nı kazanan siyasi merkez olan Ankara'ya karşı iç isyanlar tertip etmiş, önderliğini idam fermanlarıyla yıldırmaya çalışan, aleyhinde her türlü işe tevessül etmiş işbirlikçi bir iktidar odağıyla siyasal otoritenin paylaşılması beklenemezdi. Ankara Hükümeti, siyasal otoritenin bir diğer yansıması olan uluslararası alanda temsili paylaşmayı reddetti. Bunun gereği olarak, Anadolu üzerinde halk açısından artık fiili bir önem taşımayan saltanat idaresinin kaldırılması girişimleri başlatıldı. Bu amaçla yapılan çalışmaların sonucunda 1 Kasım 1922 tarihinde Osmanoğulları'nın altıyüz yıllık saltanatı sonsuza dek ortadan kaldırıldı.

Böylece barış konferansına giden yolda, bir temsil sorunu yaratarak avantaj elde etmek isteyen İtilaf Devletlerinin hesabı tutmamıştı. Ankara hükümeti Türkiye'nin tek meşru temsilcisi olduğunu tüm dünyaya bir kez daha ispat etmiş oldu.

Konferansta taraflar

Lozan Konferansı 21 Kasım 1922 tarihinde İsviçre'nin Lozan kentindeki Uşi şatosunda başladı. Konferansta bir yanda İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan ve Yugoslavya varken gözlemci sıfatıyla Amerika Birleşik Devletleri yer aldı. Diğer yanda ise yalnız başına Türkiye vardı.

i. Dünya Savaşı ve onu izleyen Kurtuluş Savaşı'nda savaş halinde bulunduğu bu devletlerle barış konferansında da karşı karşıya gelen Türkiye, tamamen yalnız kalmamak için konferansa, savaş sırasında kendine destek olan, o zamanki adıyla Rusya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'nin de katılması konusunda ısrar etti. Bu ısrarın sonuç vermesi üzerine Rusya Sosyalist Federal Cumhuriyeti de ezilenler safında Türkiye'nin yanında, itilaf devletleri karşısında Lozan Barış Konferansı'na katıldı. Kari Radek'in belirttiği gibi tüm kapitalist devletlerin elbirliğiyle Türkiye'yi köleleştirmeye çalıştıkları bir ortamda onun yanında yer alan tek ülke Sovyet Rusya olmuştur (Komintern Belgelerinde Turkiye-1 syf. 77 ).

Konferansta emperyalistlerin istilacı hedefleri yeniden saptanır

Lozan Konferansı Ingiltere ve Fransa başta olmak üzere, Türkiye karşısında yenilgiye uğrayan emperyalistlerin Türkiye'ye karşı hedeflerini yeniden saptama olanağı verir. İngiltere'nin temel hedefi, en büyük rakibi Almanya'nın savaşta yenilgiye uğramasından faydalanarak Türkiye'yi parçalamak ve kendi egemenliğine sokmaktı. Fransa ise Türkiye'yi ekonomik ve parasal açıdan ele geçirerek sömürgeleştirmek istemekteydi. Bu amaçla Fransa'nın başını çektiği bir grup ülke Türkiye'ye Osmanlı Borçları ve Kapitülasyonlar konusunda bastırmaya başladı.

İngiltere'nin başını çektiği bir grup ise Lozan sürecinde Türkiye'nin toprak bütünlüğünü ve sonrasında siyasal bütünlüğünü tehdit edecek bir biçimde dayatmalarda bulundu. İngiltere'nin en çok ısrar ettiği konular Azınlıklar, Boğazlar ve Patrikhane'nin statüsü ile ilgiliydi. 19.Yüzyıl emperyalizminin büyük sorunu "Şark Meselesi"ni yeni koşullarda, çatışan farklı çıkarlara göre halletmeye çalışmaları konferansın zaman zaman kilitlenmesine yol açmıştı.

Kapitülasyonlar Meselesi

Kapitülasyon kavramı etimolojik olarak Latince caput'tan (baş) türeyen ve baş eğmek, teslim olmak anlamına gelir. Kapitülasyon kavramının adli, mali ve idari olmak üzere üç boyutu vardır. Kapitülasyonların en büyük zararı adli boyutta görülmüştü. Kavramın hukuki boyutunu Fransız hukuk bilgini Profesör Renaet şöyle tanımlıyor "Kapitülasyon, Hıristiyan memleketler dışında ve başlıca İslam ellerinde geçici veya devamlı surette oturan Hıristiyan millet tebaasının, mahalli hükümetin hüküm ve nüfuzundan öte kalmak ve kendi elçi ve konsoloslarına tabi bulunmak hakkını ifade eder" (aktaran M.Cemil Bilsel, Lozan-2).

Prof. M.Cemil Bilsel'in bu konudaki tespitleri şöyle sıralanabilir:


1) Aynı yabancı ülkenin vatandaşları arasındaki ceza davaları kendi konsoloshaneleri mahkemelerinde görülürdü.
2) Bir Osmanlı vatandaşı ile yabancı ülke vatandaşı arasındaki ceza davaları tercüman bulundurmak şartıyla Osmanlı mahkemelerinde görülebilirdi.
3) Eğer bu tip davalarda bulunması zorunlu olan tercümanın, herhangi bir biçimde gelmemesi, bırakıp gitmesi veya alınan kararı imzalamaması durumunda dava olduğu gibi kalırdı.
4) Tutuklama yetkisi konsoloshanelere aitti. Tercüman bulunmadıkça sokakta bile bir yabancıyı tutuklamak mümkün değildi.
5) Mahkum edilen bir yabancı, cezasını Türk hapishanelerinde değil devletinin hapishanelerinde çekerdi.
6) Aynı ülkenin vatandaşı olan yabancılar arasındaki özel hukuk ticaret davalarında yetkili mahkeme Osmanlı mahkemeleri değil konsolosluk mahkemeleriydi.
7) Yabancı ülkelerin temsilciliklerince kabul edilmeyen kanunlar yayımlanarak yürürlüğe girmezdi.
8) Osmanlı yasalarıyla yabancı kanunların çatışması durumunda yabancı kanun üstün sayılacaktı.

(M.Cemil Bilsel, Lozan-2)
Kapitülasyonların mali boyutuna gelince durum şöyle bir hal alıyordu; yabancılar bir kaç ufak vergi haricinde vergi ödemek mecburiyetinde değillerdi. Vergi borçlarının ödenmemesi halinde devletin zorla tahsil etme yetkisi yoktu. Açık pazar haline getirilen Osmanlı devletinin gümrük tarifesi düzenleme yetkisi ortadan kaldırılmıştı.Yabancı ülkeler veya onların vatandaşlarınca açılan okul, hastane vb. gümrük vergisi başta olmak birçok vergiden muaf tutuldular.

Kapitülasyonların ekonomik boyutu konusunda şöyle bir tanım getirilebilir; “yabancı uyrukluların Osmanlı topraklarında seyahat, taşımacılık ve kara ve deniz ticareti alanlarında serbestlik hakkına sahip olmaları"

idari boyutta ise yabancıların kurdukları eğitim, sağlık kuruluşları devlet tarafından denetlenemez, buralara girilemezdi. Bu gibi kuruluşların inşaası için ferman istendiği zaman, izin belirli bir süre içinde verilmezse alınmış sayılırdı.

Kapitülasyonların devletin başına nasıl bir bela olduğunu Fransız yazar P De Rosas şöyle ifade ediyor; "Fransa, padişahın devletlerinde kendine hiçbir masrafa malolmayan ve çok getiren bir müstemleke imparatorluğu kurmuştu." (aktaran M.Cemil Bilsel) Başta Fransa'nın Osmanlı imparatorluğunda nasıl, bir "müstemleke" imparatorluğu kurmuş olduğuna bir diğer yazar Abelous değinir. Abelous'a göre 1914 yılında Osmanlı'nın iktisadi faaliyetinin yarısı yabancıların elindeydi. Sigorta, bankacılık, maden, ulaştırma, enerji, çeşitli kamu hizmetleri, kabotaj, gemi inşa, zirai işletme gibi büyük girişimlerin hemen hemen hepsi yabancıların elindeydi. Yerel görevlilerin müdahalelerine karşı kapitülasyonlarla güvence altına alınmış olan yabancılar, daha 19. yüzyılın son çeyreğine gelinmeden Türk firmalarını hukuken olmasa da fiilen yok etmişti.

Kapitülasyonlardan kurtulma çabaları ve ilk vazgeçen doğumuzdaki yeni dost: Rusya Sosyalist Federal Cumhuriyeti

Osmanlı'nın özellikle son dönemlerinde kapitülasyonları kaldırmak için pekçok çaba gösterildi. Bu çabaların biri hariç sonuç doğurmadı. Hak sahibi ülkelere zaman zaman diplomatik yollardan kapitülasyonların kaldırıldığı ifade edildi. Ancak çökmekte olan bir rejimin hele hele diplomatik yollu uyarıları kâr etmedi. Süreç içinde kapitülasyonlardan kurtulmak için Kurtuluş Savaşı'nın projesi olarak nitelendirebileceğimiz Misak-ı Milli'nin altıncı maddesinde Türk milletinin kararı tüm dünyaya şöyle ilan edilmişti: "Milli ve ekonomik gelişmemizin mümkün olması ve daha çağdaş bir idare şekliyle idare edilmek için her devlet gibi bizim de gelişim imkânlarını elde etmede bağımsız ve tam serbest hareket etmemiz, hayat ve kalıcılığımızın esasıdır. Bu nedenle siyasi, adli ve mâli gelişimimize engel olabilecek sınırlamalara karşıyız."

21 Kasım 1 922’de başlayan konferans 4 Şubat 1923 kadar iki buçuk aylık bir kesintiye uğradı.

Bu kesintinin sebebi kapitülasyonlardı. Avrupa devletleri dört yüz yıl boyunca alıştıkları bir kurum olan kapitülasyonların devam etmesi konusunda konferans boyunca oldukça ısrarlıydılar. Buna karşılık Ankara, Osmanlı'nın tek taraflı olarak verdiğini iddia ettiği kapitülasyonların kayıtsız şartsız olarak kaldırmasını istedi. Bu fikre özellikle Fransa ve İtalya karşı çıktılar. Bu hususta batılı devletlerin ileri sürdükleri teze göre; Türk Hukuk Sistemi tüm unsurlarıyla şaibeliydi. Onlara göre gecikme, yolsuzluk ve çağdışılık içine batmış olan bir hukuk sistemi diğer devletlere ve onların vatandaşlarına güven veremezdi. Kendilerini güvence içinde hissetmek isteyen bu devletler Kapitülasyonların devamından yana tavır koydular.
4 Şubat 1 923'te konferansın tarafları tekrar bir araya geldiler. Çözüm noktasında Türk tezi askeri başarıyla taçlandırılmış meşruiyetiyle siyasi açıdan galip geldi. Sorun Lozan Antlaşması'nın 28. maddesi'nin iki satırlık hükmüyle karara bağlandı. "Bağıtlı Yüksek Taraflar, herbiri kendi yönünden, Türkiye'deki kapitülasyonların her bakımdan kaldırıldığını kabul ettiklerini bildirirler." (Türk Dış Politikası cilt-1)

Azınlıklar Meselesi

Çarlık Rusyası ile yapılan 1878 tarihli Berlin Antlaşması'ndan itibaren emperyalistler Osmanlı coğrafyasında yaşayan azınlıkların sorunlarıyla ilgili olarak Osmanlı'nın içişlerine karışmaya başladılar. Bu amaçla ilk olarak Ruslar, Osmanlı içinde yaşayan Ortodoks unsurların hamisi konumuna yükselmişti. Emperyalistlerin bahaneleri bugün olduğu gibi; dün de baskı altında olan azınlıkların temel hak ve hürriyetlerini korumak gibi tamamen duygusal ve ulvi(!) bir niyete dayanıyordu. Ancak işin esası bu değildi. Gerçek hedef, ülkenin unsuru bulunan belli kesimlerinin, kaderlerini, yaşadıkları ülkenin diğer kesimleriyle birleştirmesinin önüne geçmekti. Kaderini emperyalistlerle birleştiren azınlık grupları, yaşadıkları ülkede adeta birer acenta işlevi görmüşler, ülkeye her türlü dış müdahalenin zeminini yaratmışlardır.

Birinci Dünya Savaşı'nı galip bitirmelerine rağmen Sevr sürecinin başarısızlığa uğraması sonucu nihai amaçlarına ulaşamayan emperyalistler bu niyetlerini içeren heveslerini mağlup olmuş olmalarına rağmen Lozan'a da taşıdılar.

Azınlıklar Meselesi kapsamında Lozan'da dört konunun görüşülmesi kabul edilir. Bunlar Ermeni Yurdu Meselesi, terkedilen topraklar, mübadele ve Patrikhane Meselesi'ydi. Dikkat edileceği üzere Sevr'den farklı olarak emperyalistler Kürt Meselesi'ni, Türkiye'nin kararlı tutumu ve güçlü konumu karşısında gündeme alamamıştır. Kürt Meselesi'nin Azınlıklar Meselesi kapsamında ele alınması konusunda yoğun çaba gösteren İngiltere, Sevr'den çok farklı koşullarda, elinde Misak-ı Milli gibi askeri başarıyla meşrulaşmış bir projeyi taşıyan Türk tarafına boyun eğmek zorunda kaldı.

Yıkılan Çarlık Rusyası ve İngiltere'nin nafile projesi:

Doğu Anadolu'da Ermeni Yurdu

Türk tarafı için taviz verilmesi mümkün olmayan konulardan biri Ermeni Yurdu Meselesi'ydi. Ankara Hükümeti temsilcilerini Lozan'a yollamadan evvel bu konuda özellikle kararlı davranılması, aleyhte bir durumun söz konusu olması halinde hemen görüşmelerden çekilinmesi talimatı vermişti. Şimşir'in aktadırdığı talimat şöyleydi "Doğu sınırı: 'Ermeni Yurdu söz konusu olamaz, olursa görüşmeler kesilir." (aktaran kaynak Türk Dış Politikası cilt-1)

Sevr'deki projeyi ısıtıp Wilson prensipleriyle tekrar pazarlamak isteyen emperyalistler, Doğu Anadolu'dan çeşitli sebeplerle göç etmiş bulunan Ermeni nüfusun buralara geri döndürülmesi ve bunun sonucunda yapılacak nüfus tespitine göre bir Ermeni Yurdu'nun tesisine Türkiye'yi razı etmeye çalıştılar. Türk tarafı buna razı olmadı. Bu teklife şöyle bir cevap verdi "Türkiye'de yaşamak isteyen Ermeniler, Türk vatandaşlarıyla kardeşçe yaşayabilirler. Amma Türk toprakları, bağımsız bir Ermeni yurdu için parçalanamaz." Türk tarafının kararlı tavrı sonucu konu gündeme alınmadan rafa kaldırıldı.

Megalo İdea'nın İstanbul'daki karargâhı Patrikhane'nin ıslahı

Konuyla ilgili ilk sözü alan Türk tarafı Fener'de mukim Rum Ortodoks Patrikhanesi'nin yetki ve nüfuzunu siyasi gayeler (Ingiliz emperyalizminin yedeğindeki Megalo idea'nın
gerçekleşmesi) için kullandığını ve bu anlamda bir tahrik ve ihanet odağı olduğunu ileri sürdü. Buradan hareketle Türk tarafı siyasi bir uzuv olan Patrikhane'nin Türkiye dışına taşınmasını yani nakledilmesini, aksi durumda ilga edilmesi fikrini ileri sürdü.

Başta Yunanistan ve İngiltere olmak üzere diğer devletler bu fikre karşı çıktılar. Ingiltere ve Yunanistan böyle bir davranışın medeniyet vicdanında onarılmaz yaralar (!!) açacağını ileri sürdüler. Taraflar arasında yaşanan fikir ayrılığı çok uzun sürmedi. 10 Ocak 1 923'te yapılan komisyon toplantısından önce çözüme ulaşılmıştı. Varılan çözüm şöyle^fli; Patrikhane başta ekümeniklik olmak üzere siyasi anlam taşıyan tüm hak ve yetkilerinden arınmış sadece dini hizmetleri gören bir kuruma dönüşecekti. Görev ve yetkisi-İstanbul'da yaşayan Ortodoks Rum cemaatinin dini işlerini görmekle sınırlanan Patrikhane'nin ve başındaki Patrik'in konumu daha sonra Türkiye'nin iç hukukunda yapılacak düzenlemeye bırakıldı.

Kürt halkının rızası ve siyasi sonucu

Kürt halkı Kurtuluş Savaşı'na gerek askeri açıdan gerekse de 23 Nisan 1 920'de oluşan TBMM'ye yolladığı kendi temsilcileri aracılığıyla siyasi olarak doğrudan katılmıştı. Askeri mücadele açısından bakıldığında Kürt ileri gelenleri ve onların yönlendirdiği Kürt halkı,

Milli Hareketin birlikte mücadele çağrısına olumlu cevap verdikleri görülür. Çağrıya olumlu cevap verildiği, yapılan eylemle açıkça ortaya çıkmaktadır.-

Milli hareketle birlikte mücadeleye ikna etmesinin yanında ortak örgütlenme çabasına da olumlu cevap verilmiştir. Kürtler, Kurtuluş savaşı sırasında, kendi geleceklerini, kurulmakta olan yeni Türkiye'nin toprak bütünlüğü içinde, Türklerle birlik yönünde belirlemişlerdir. Bu konudaki irade beyanı Milli Örgütlenmenin nizamname, beyanname, ve diğer belgelerine, kongre ve yasama organlarında alınan kararlara da yansımıştır. Müdafa-i Hukuk Cemiyeti belgeleri, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde alınan kararlar, Amasya Görüşmesi Protokolü, Misak-ı Milli Belgesi, 1921 Anayasası'nın konuyla ilgili hükümleri ve TBMM Hükümeti kararları bu konudaki irade bütünlüğünü açıkça ifade eder.

Lozan'a bu ortak iradenin zafere ulaşması rahatlığıyla gelen Türk tarafı, bu politikayı devam ettirmiştir. Heyet başkanı ismet Paşa "Gerçekten, yüzyıllardır iki halk, soy, inanç, özlem ve töre bakımından olduğu kadar, gelenek ve görenek bakımından da ortak bağlarla birleşmiş olarak tam bir uyum içinde yaşamaktadırlar. Kürtlerin kendi istekleriyle Türk yönetimi altına geçtiklerini ve kaderlerini Türkiye'nin kaderine bağladıklarını tarih göstermektedir." şeklinde konuşmuştur. Bu konuşmanın anlamı şuydu; yukarıda da belirttiğimiz üzere emperyalizm Ezilen Dünya içinde kendi politikaları çıkarına ırksal ve dinsel parselasyona gitmekteydi. Bu ayrımlara vurgu yapmanın amacı, farklılığına vurgu yapılan kesimi kendi amaçları yolunda kullanmaktı. Bu yöntemi ilk uygulayan Ruslar'ın ve Ingilizler'in Ermeniler üzerine oynadıklarını ve sonuçlarını daha önce belirtmiştik. Kürtler üzerine oynayan İngiltere, tarihten gelen kader birliğini zaafa uğratmaya çalıştı. Bu konuda başarısız olan emperyalistler için yenilgi kaçınılmaz oldu.

Kürtlerin Anadolu'da azınlık olarak sayılması çabası Sevr'de olduğu gibi Lozan'da da devam etti. Ancak zaman değişmiş, Türk tarafı galip sıfatıyla masada yer almıştı. Öngörüşmelerde özellikle İngiltere'nin bu meyandaki çabaları Türkiye tarafından reddedildi. Bu konudaki Türk tezi Heyet üyesi Dr. Rıza Nur Bey tarafından şöyle ifade edilmişti:

“Kürtler, kaderlerinin, Türklerin kaderiyle ortak olduğu görüşündedirler, azınlık haklarından yararlanmak,istememektedirler.'1

Sınırlar meselesinde Türkiye'nin kozu: Misak-ı Milli

Konferans'ın önemli konularından biri de arazi ve sınırların belirlenmesi meselesiydi. Arazi meselesi konusuna bakıldığında sorunun fiilen savaş meydanında büyük oranda çözülmüş olduğu görülecektir. Bu fiili durumun sağladığı avantajın yanısıra Türk tarafının en önemli silahı daha önce pekçok konuda olduğu gibi Misak-ı Milli belgesiydi.

Misak-ı Milli'nin içerdiği savunulabilir ve ulusal devlet ilkelerinin izlendiği Türk tezinin amacı; kendine yeterli, halkı mümkün olduğunca homojen bir Türkiye idi. Misakı Milli'nin birbirini tamamlayan üç tanımına dikkat çekmek gerek, ilki milliyetlere göre yapılan tanımlamadır. İkinci tanım coğrafi göstergelere göre yapılan tanımdır. Üçüncüsü, belki de en can alıcı boyutu, Türk Ordusunun süngüleriyle çizip koruduğu topraklar olmasıdır.

Konferans'ın bu konuyla ilgili müzakerelerinin sonunda Türk tarafı Trakya, Musul Hatay haricinde Misak-ı Milli belgesiyle ilan ettiği projenin hedeflerine ulaşmış oldu.

Lozan'ın günümüzde yadsınamayacak önemi

Konferans 23 Temmuz 1 923'te Lozan Barış Antlaşması ve ona bağlı bir takım senetlerin imzalanmasıyla sona erdi. Türkiye açısından Lozan'ın önemi şu şekilde sınıflandırılabilir:
1) Lozan bir eşitlik belgesidir. Yukarıda da belirttiğimiz üzere Türk tarafının son dönemde yaptığı tüm antlaşmalar başta Sevr olmak üzere, karşılıklı müzakere yapılmadan, ilgili devlete dayatılmak suretiyle adeta imzalatılmıştır. Lozan bu süreci tersine çevirmiştir. Gerçek bir müzakere içinden doğmuş bir uzlaşma metnidir.
2) Lozan bir siyasi bağımsızlık belgesidir. Türkiye'yi bağımsız bir devlet olarak tanıtan ve bunu uluslararası planda tescil eden belgedir.
3) Lozan bir iktisadi bağımsızlık belgesidir, iktisadi millileştirme yolunda atılan ilk ciddi adımdır. Kapitülasyonların kaldırılması ve Düyun-u Umumiye borcu ödemesinin bir plana bağlanarak, 1954'te bitecek biçimde devlet tarafından ödenmesi, Türkiye'nin dışarıya ekonomik bağımlılıktan kurtulması için ihtiyaç duyduğu alt yapıyı kurmasına olanak vermiştir.

iktisadi millileştirme konusunda en önemli aşama gümrük duvarlarının yeniden yükseltilmesiyle sağlanmıştır. Ulusal devletler gümrükleri aracılığıyla kendi pazarını, üreticisini korur. Ancak böyle bir politikayla üretim artar, üretici güçlerin gelişimi önündeki engeller ortadan kalkabilir.
4) Azınlıklar bölümünde de üzerinde durduğumuz gibi Lozan'da millet^avramı kader birliği zemininden hareketle “Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran halk" olarak tanımlanarak coğrafya, halk ve devrim zeminine oturtulur. İstanbul belediye sınırları içinde yaşayan Rum Ortodoks cemaati haricinde ülkenin Türk ve Kürt, tüm unsurlarının bu memleketin ortak sahibi olduğu tüm dünyaya kabul ettirilmiştir.

79 yıl önce imzalanmış bir antlaşma olan Lozan'dan bahsetmek geçmişin herhangi bir dönemini anlatmak değildir. Çünkü Lozan günümüzde halen yürürlükte olan, yaşayan bir rejim öngörmektedir. Lozan'ı basit bir toprak paylaşma olarak gören bakış açısı sakattır. Bu bakış açısına sahip olanlar açıkça belirtmeseler dahi Türkiye halkını esaret içinde bir yaşama layık gören Sevr'in mahcup taraftarlarıdır.

Avrupa Birliği süreci adı altında bize dayatılan her düzenleme ve Türkiye üzerine yöneltilen her tehdidin aynı zamanda Lozan Antlaşması ile oluşan sisteme de aykırılık teşkil etmesi tesadüfi bir olay değildir. Şu açıktır ki Türkiye'nin bağımsızlığına kast edenlerin tüm icraatları ancak Lozan'ın hükümlerine rağmen gerçekleştirilebilir. Bütün bu olgular göstermektedir ki Avrupa emperyalizminin dünkü hesapları bugün de değişmemiştir.

Kavramlar;

Kabotaj: Bir devletin deniz ve havayolu ticareti bakımından kendi vatantaşlarına, özellikle kendi bayrağını taşıyan gemilere tanıdığı ayrıcalık.

Ilga etmek: Ortadan kaldırmak, hükümsüz bir hale getirmek.

Ala-ü vala: Aslında o övgüyü hak etmeyen bir şeyin övgüyle anlatılması.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1923-1938: Gazi Mustafa Kemal Atatürk Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir