Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

İnönü Anlatıyor, Kurtuluş Savaşı Günleri

Burada Günümüzdeki Türkiye Cumhuriyeti'nin Kuruluş Tarihi ve Kurtuluş Savaşı'mız hakkında konular bulabilirsiniz

İnönü Anlatıyor, Kurtuluş Savaşı Günleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 21 Tem 2012, 22:29

İnönü anlatıyor

Kurtuluş Savaşı Günleri


Milli Mücadele'nin ilk günlerinde cephede Atatürk'le birlikte baştan aşağı silahlı, güçlü adamlardan tertiplenmiş bir müfrezeyi teftiş ettik. Bir aralık yalnız kalınca Atatürk'e sordum: "Kim kuvvetli, onlar mı biz mi?" Bana "Biz kuvvetliyiz; çünkü akıl bizde" dedi.

İnönü 'de cephedeyim. Bir de baktım; bozguna uğramış olan subaylar karılarını ve çocuklarını arabalara bindirmiş perişanlık içinde dönüyorlar. "Nereye gidiyorsunuz? " diye sordum. "Vaziyeti görmüyor musun?" dediler. "Elde ne ordu, ne silah, hiçbir şey kalmadı. Biz de ailelerimizle beraber kendimizi kurtaralım dedik." Onları alıp, karşılarına geçtim: "Savaş önce kumandanın kafasında kazanılır. Gelin sizinle bir hesap yapalım," dedim. Subay ve silahlarımız hakkında bilgiler verdim. Müttefiklerin kendi memleketlerinde karşılaştıkları savaş sonrası güçlüklere, yeni bir savaşa girme kararı almanın zorluklarına değindim. Yunanlıların, yalnız başlarına, bizimle başbaşa kalacaklarını; bu itibarla mukayeseyi Yunanlıların ellerindeki kuvvetle, bizim elimizdeki ve toparlayacağımız kuvvet ve imkânlar arasında yapmak gerektiğini; bunun da bir hesap işi olduğunu, bu hesap yapıldığında bizim Yunanlıları yenebileceğimizi; meselenin bir teşkilatlanma, idare ve kumanda meselesi olduğunu söyledim. Kendilerine şunları da anlattım: "Bu, Anadolu Türklerinin son şansıdır. Elimizdeki imkânları toplarsak netice alabiliriz. Ama bu fırsatı kaçırırsak, düşman önümüzdeki günlerde Anadolu'nun her yerine girecek; değil elimizdeki silahları, mühimmatı, yanımızdaki çakıyı bile alacak. Hele savaş görmüş, tecrübeli, bir gün ayaklanabilecek olan sizleri, nereye giderseniz gidin, teker teker bulup zararsız hale getirecektir. Aslında beladan kaçmıyorsunuz, tam tersine, kendi sonunuzu hazırlıyorsunuz. Cepheye dönün!" dedim. Döndüler.

İlk savaşı vermek üzere, toparlayabildiğimiz bütün kuvvetlerle Yunanlıların üstüne yürüdük. Eskişehir'e geldik. Tren askeri istasyona geldiği zaman askerlerin birçoğu kalıp gibi yere düşmeye başladı. Vagonlar, uyuyakalıp yere düşmüş askerlerle doluydu. Bu askerler trene bindikten iki üç saat sonra inip savaşa gireceklerdi. Ancak bu kadar dinlenmeye vakitleri vardı.

Ankara'da Atatürk büyük heyecan içinde imiş, sabahlara kadar uyuyamıyormuş. Kendisine: "Ne bulursan gönder" demiştim. Baktım; kendisinin muhafazası için ayrılmış olanları bile İsmail Hakkı (Tekçe) ile beraber göndermiş. Birleşip savaşa tutuştuk, düşmanı yendik.

Ankara'ya döndüğümde Atatürk istasyonda karşıladı, beni kucakladı. Kendisine: "Eh" dedim; "bir meseleyi hallettik." Bana heyecanla: "Hangi bir mesele, farkında değilsin; pek çok meseleyi, hepsini birlikte hallettik " dedi.

Büyük Taarruz'dan sonra 30 Ağustos sabahı üçümüz, Atatürk, Fevzi Çakmak ve ben toplandık. Bundan sonra ne yapacağımızı tartışıyoruz. Çakmak: "Eskişehir'deki muharebeye girmemiş sayılabilen Yunan Ordusu'nun birliklerine taarruz edelim" dedi. Ben karşı çıktım: "Bütün kuvvetimle İzmir'e gideceğim. Bir tek askeri bile Eskişehir'deki Yunanlıların üstüne göndermem" dedim. Başladık tartışmaya. Çakmak sebebini sordu. Ona: "Bizim asker çok yorgun. Eskişehir'e dört beş günde varır. Vardığında da oradaki zinde, yıpranmamış Yunan Ordusu'yla kapışacak. Yunanlılar arkalarını İstanbul'a vermiş ve emniyet içinde olacaklar. Bu süre içinde İzmir'e yeni asker çıkaracak ve sivillerle birlikte İzmir'de köprü başı kuracaklar. Bunun altından kalkamayız. Bu anda yapılacak tek şey, bütün gücümüzle İzmir'e doğru Yunanlıların üstüne yüklenmektir. Eskişehir'deki Yunanlılar bu sırada hiçbir şey yapamazlar onlara hızla geri çekilmek düşer" dedim. Atatürk bizi dinliyordu, bana hak verdi. Planımızı uyguladık. Sonradan öğrendim: Yunanlıların taze kuvveti İzmir'e çıkmak üzereymiş. Bozguna uğrayınca, yeni gelenler de geriye vapurlarına dönmüşler.

İzmir'de bir evin alt katındaki bir odada karargâhımız var. Akşam Atatürk'le yalnız kalınca, kendisine sordum: "Bu iş de bitti. Şimdi ne yapacağız?" Koluma girdi: "Asıl bundan sonra yapacaklarımız var. Çok şeyler yapacağız. Şimdiden başlıyoruz " dedi.

İzmir'de sokaklar kalabalık. Halk, asker, herkes sokaklarda. Öte yandan, şehir yangın içinde, Limanda İngiliz Donanması var. Bir aralık İngiliz Konsolosu, Atatürk'ün yanına gelmiş, konuşmak istemiş, Atatürk kendisine katı davranmış. Bir müddet sonra İngiliz Donanması'nın komutanı olan amiralin temsilcisi geldi. Hükümetinin, kendileriyle harp halinde olup olmadığımızı öğrenmek istediğini söyledi. Bu sırada ordularımız İstanbul ’a doğru yürüyordu, Hepimiz düşünmeye başladık. Atatürk temsilciye dönerek: "İngiltere ile sulh halinde değiliz " dedi. Hepimizi o anda verilmesi son derece zor bir cevaptan kurtarmış oldu.

İlk Meclis’te konuşanlar beni överler; şöyle iyisin, böyle başarılısın gibi... Ama bir kusurun var; bizim dediklerimizi hiç yapmıyorsun, derlerdi. Ben sabırla dinler gereken cevabı verirdim. Bir gün dayanamadım, sabrım taştı. Onlara dedim ki: "Beni övüyorsunuz. Benim şöyle iyi, böyle başarılı olduğumu söylüyorsunuz. Sonra da Ama bir kusurun var. Bizim dediklerimizi yapmıyorsun' diyorsunuz. Canım hiç düşünmediniz ki ben sizin dediklerinizi Çapsam, o övdüğünüz ben değil, siz olurum."

Kurtuluş Savaşı günleri. Plan yapmışız, taarruza hazırlanmışız. Ordu kumandanlarından Cafer Tayyar'ın aklı yatmadı, itiraz etti. "Bu kesindir, uygulanacaktır" dedim. "Yaparım ama kendi fikirlerimi de yazı ile bildiririm" dedi. Gitti, bir yazı getirdi. Bu yazıda: "Taarruz planı ve kararın yüzünden memleketi felakete sürükleyeceksin. Bunun cezasını hayatınla ödeyeceksin" diyordu. Kendisine: 'Tamam yazını aldım. Şimdi sen taarruz planını uygula " dedim. Planı uyguladı; başarılı olduk. Zafer sırasında kendisini gördüğümde: "Bak, taarruz planına itirazın vardı; netice aldık, şimdi ne dersin?" diye sordum. Bam: "Allah'ın himmetiyle" dedi. Hoca takımı böyledir; hep haklıdır. Başarısızlık olursa kumandanların dinsizliğinden, beceriksizliğindendir. Başarı elde edersen Allah’ın büyüklüğündendir. Her halde de, adamların dediği olmuş olur.

Bir gün Atatürk'le konuşuyordum. Kendisine dert yandım: "Bazen muharebede bunalıyorum. O zaman canımdan beziyorum; ölmek istiyorum. Her yere atılıyorum. Her şeyi zorluyorum. Ölümü arıyorum. Ne dersin? " dedim. Atatürk bana: "Bu senin söylediğin büyük kumandanlık hasletidir. Bütün büyük kumandanlar ümitsizlik anında ölüme koşmuşlar ve ancak o zaman ümitsizlik anını zafere dönüştürmüşlerdir " dedi.

Bizim Çakmak bu anlarda ne yapardı bilir misiniz? Odasına kapanır, Kuran okurdu.

Cumhuriyetin ilanından önce Atatürk'ün güçlenmesinden ve sık sık ifade ettiği fikirlerden ürkütmeye başlandı. Rauf Orbay, Kâzım Karabekir, Ali Fuad Cebesoy, Refet Bele vb. aralarında konuşmuşlar, kendisini başıboş ve tek başına hâkim bırakmamanın yollarını aramışlar. Durumu Fevzi Çakmakla da konuşmuşlar; o da kabul etmiş: "Gider ben Atatürk'e söylerim," demiş. Çakmak, sonradan benimle de görüşmeyi, beni de içlerine almayı düşünmüş. Bana geldi; endişelerini anlattı: "Beraber olalım; sen de muvafakat et, ben gider, Atatürk'e söylerim" dedi. Kendisine: "Olmaz," dedim; kabul etmedim. Hem onlarla mutabık değildim hem de onların endişe duyduklarından ben endişe duymuyordum. Üstelik Atatürk’le beraber düşünüyordum. Ben reddedince Fevzi Çakmak da vazgeçti.

Ölünceye kadar bu olayı Atatürk'e anlatmadım. Başka kimseye de bahsetmedim.

Bu olaydan yıllar sonra Atatürk ordunun Fevzi Çakmak etrafında birleştiğini, kendisine karşı bir hareket hazırlandığını duymuş. Beni çağırdı: "Duydun mu onun yaptıklarını. Kendisini içine girdiği çıkmazdan çıkarıp aldık. Bugünkü yerine getirdik. Şimdi neler karıştırıyor" dedi. "İnanma, doğru değildir" dedim, ikna etmeye çalıştım. Ama bir gün Atatürk konuşma arasında bir imada bulunmuş, Çakmak bana geldi: "Benden şüpheleniyor. Bu durumda vazife görülemez. En iyisi benim ayrılmam. Konya'ya gider otururum. Orada ölünceye kadar bir şeye karışmam" dedi. Kendisine işi büyüttüğünü söyledim, yatıştırmak istedim.

Çakmak, gerçekten üzgündü ve samimiydi. Atatürk o zamanlar, en kritik anlarda bile, ölçülü idi. Kendisi de, Çakmak'taki üzüntüyü görünce, işin peşini bıraktı.

Atatürk'ün Eski Arkadaşları

Atatürk, eski arkadaşları kendisine katıldığında genellikle bana gönderirdi. Çevresine: "Siz merak etmeyin, İsmet Paşa onları idare eder" dermiş.

Ali İhsan Sabis, Atatürk'ün arkadaşlarındandır. Üştelik Atatürk'ün sınıfının birincisi imiş. Genç, hırçın, haris bir adam. Bir yere sığdıramamışlar. Atatürk bana sordu: "Onu sana göndereyim mi?" dedi. "Gönder" dedim. Böylece Ali İhsan Sabis İkinci Ordu'nun kumandanı oldu; yanımda görev yaptı. Kendisini ben de tanıyordum. Ona, normal vazife münasebetleri içinde ciddiyetle davranıyordum. Arada ufak tefek yaptıklarım görmezlikten geliyordum. Derken bir gün Ankara'dan bize bir sual geldi. "Siz," dediler, "ne zaman düşmana saldırdınız da geriye püskürttünüz? " Haberim yoktu, araştırdım. Baktım bizimki, bir zafer kazanırım aklıyla, kendi başına işe kalkışmış ve dayağı yemiş; üstelik bunu bizden de saklamış.

Şimdi size onunla bardağı taşıran damlayı anlatayım: Biz o sırada bütün kumandanlar ve subaylar erlerle beraber karavana yerdik. Çünkü çok kıt erzakımız vardı. Hiçbirimiz maaş da alamazdık. Paramız yoktu. Elimizdeki imkânları ihtiyaçlara ve karavanaya verirdik. Bu sırada Ali İhsan Sabis 'ten acele bir yazı aldık. Ordusunda erzak kalmadığını, askerlerinin kırk sekiz saat sonra aç kalacağını söylüyordu. Telaşlandık. Levazım Reisi'ni çağırdık. "Bu nasıl iştir? " diye sorduk. Levazım Reisi: "İmkânsız bu" dedi; "Diğer ordular gibi onlara da aynı miktarda erzak gönderdik, mutlaka olması lazım." Bunun üzerine: "Git, onların Levazım Reisi'ne sor" dedim. Sormuş. O da aynı şeyleri gevelemiş "Madem ki kumandan istiyor; asker aç bırakılmaz, ne kadar paranız varsa gönderin" dedim. Bir müddet sonra Birinci Ordu Kumandanı Yakup Şevki'den bir yazı aldım. "İkinci Ordu mensuplarına maaş verdiğiniz halde bize niçin vermediniz? " diye soruyordu. Böyle bir şey yoktu. Araştırdık. Ali İhsan askerlerin arasında gezerken, biri Birinci Ordu bölgesine girmiş: "Vah vah, siz maaş almadınız mı? Ben kopardım, dağıttım erlere" demiş. Kendisini çağırdım, artık birlikte çalışamayacağımızı öyledim ve geri gönderdim. Divanıharbe vermeye kalktılar, mani oldum.

Bir de Atatürk'ün eski arkadaşlarından Sami Paşa vardı. Savaşmış, bir kolu çolak olmuş. Her tarafı delik deşik, cesur bir kumandan. Bana Salih'i (Salih Omurtak) göndermek istediler. Kemalettin Sami Paşa'ya: "Salih’i ister misin?" diye sordum. Memnun oldu, müspet cevap verdi. Salih geldi, yanına gönderdim. Bu arada Kemalettin Sami Paşa'ya birtakım telkinlerde bulunmuşlar. "Salih'i istemem, geri gönderin" dedi. O zaman kendisini çağırdım: "Bir insanın, başarılı bir kumandanın geleceği ile sen nasıl oynarsın böyle. Önce razı oldun, sonra reddediyorsun. Olmaz böyle şey. Çalışmayacaksan sen çekil" dedim. Kemalettin Sami istifa etti. İstifasını kabul ettim. O zaman yanıma geldi, ağlamaklı bir hali vardı. İstifasını geri aldı, Salih'i kabul etti. Bunun üzerine kendisini görevine geri gönderdim, ama emrindeki askerleri azalttım.

Bir aralık benim kumandanlar aralarında toplanıp "Şu adamdan kurtulalım" demişler. İçlerinden biri: "Siz onun öyle durduğuna bakmayın; bir noktaya geldikten sonra bu adamın yapmayacağı yoktur. Ben denedim, dersimi aldım; bu işte yokum" demiş. Ötekiler de cesaret edememişler.

Ben politikada da böyleyim. Askerlik, politika birbirine benzer. Görevin icaplarını tam yaparım. Anlayışlı, yumuşak, saygılıyımdır. Ama bir noktanın geçildiğini gördüğümde her şey değişir. Hiçbir kuvvet beni kararımdan döndiiremez.

Nureddin Paşa da bu gönderilenlerdendi. Atatürk'ün arkadaşlarından. Düşmanı bozguna uğratmıştık, baktım, adam büyük zafer kazanmış gibi dolaşıyor; öteki kumandanların kendilerine pay çıkarmalarından da şikâyet ediyor. Kendisini çağırtıp: "Bana bak" dedim, "Elli bin kişilik bir düşmanın karşısına yüz elli bin kişi toplamışsın; ona göre silah üstünlüğün var; hücum etmiş, yenmişsin. Öte tarafta beş on kişiyi elli altmış bin kişinin karşısına koymuşsun. 'Direnin', daha doğrusu 'Ölün' demişsin. Ve onlar ölmüşler. Şimdi onlar kahraman olmayacak da, sen mi kahraman olacaksın. Ben böyle bir şey yaptırmam. Şimdi otur, ne yapacağımı gör" dedim. Makine başına geçtim. Bütün cephelerin mangalarına kadar tebliğ edilmek ve tebliğ edildiği bildirilmek şartıyla, zaferde hepsinin payı olduğunu belirterek kendilerini teker teker tebrik ettim. Sabaha kadar da en ufak birliğe yapılan tebligatın neticesini bekledim; ondan sonra yattım. "Beni rezil ettin," dedi, zihniyete bakın siz.

Harp Akademisi'ndeyken İstiklal Savaşı'nda bildiğiniz isimlerin arasında dönem farkları vardı. Fahrettin Altay en ileri sınıftaydı. Ondan sonra Fethi Bey'in sınıfı gelirdi. Daha sonra Atatürk, Cebesoy, Ali İhsan Sabis, Asım Gündüz’ün sınıfı. Onlardan sonra Karabekir'in sınıfı ve en son benim sınıf. Bunların hepsi benden büyüktüler. Sonradan zaman içinde hepsi benim yanımda çalıştılar. Kolay olmadı, sıkıntı çektim. Bunlar bir aralık kuvvetliydiler ve Atatürk'e tahammül edemiyorlardı. Aralarından bana: "Gel, bizimle ol sen de; her şey değişir " diyenler oldu, aldırmadım.

Atatürk öldükten sonra bunları yanıma çağırıp dedim ki: "Hepinizin hizmeti vardır. Hamiyetli insanlarsınız; sizlere memleket hizmetinde vazifeler vermek isterim. Yalnız bir şartım var. Bugünden itibaren Atatürk aleyhinde hiçbir konuşma yapmayacaksınız. " Kabul ettiler.

Lozan Günleri

Lozan'da Boğazlar Meselesi konuşuluyor. Çiçerin gelmiş, habire beni sıkıştırıyor. Adama teminat vermeye çalışıyorum, bir türlü söz geçiremiyorum... Dedim ki: "Bana bak! Ben cepheden geldim. Bizim askerler daha ayakta. Ben buradan dönerim; askerlerin başına geçer, Boğazlar Meselesi yüzünden harbe yeniden başlarım. Ama sen benimle harp edebilecek misin? Eğer, şimdi benimle beraber içeri girince sen harp edebileceğini söylesen bile, senin taleplerini reddedeceğim." Çiçerin: "Canım, ben burada nasıl böyle şeyler söylerim. Merkeze yazarak, onların muvafakat almam lazım" dedi. "Öyleyse," dedim, "Üzerime varma. Sen bu işin sonunu göze alamıyorsun. Musul işinde: 'İleri gitmeyin, harp çıkarsa biz yokuz' demiştiniz. Bunda, bu noktaya kadar gelemeyeceksiniz. Biz sizinle dost devletiz. Kıyılar bizde olduktan sonra mesele yok. İçinden gemi geçireceklermiş; bırakmayız onları. Endişe etmeyin. " Çiçerin razı oldu.

Lozan'da müzakereler kesilmiş, Ankara'ya dönmüşüz. Meclis'e izahat veriyorum. Adamlar Meclis'te adeta ayaklandılar. Tuna Nehri'nde bir Adakale var. Vaktiyle bir konferansta unutulmuş bize kalmış. Meclis'te: "İlle bu adayı alacaksın" diye tutturdular. Ne söyledimse para etmedi. Müzakerelerden sonra Atatürk'le beraber yürüyoruz: "Nedir bunların yaptıkları? Ne yapacağım ben şimdi?" dedim. "Canım," dedi, "Sen onlara bakma, kendi bildiğini yap orada." Gittim, konferans devam ediyor. Bir gün Avrupa sınırlarımız konuşulurken, karşı taraf: "Burada hiçbir meselemiz yok; hiç olmazsa antlaşmanın bu kısımlarını kesinleştirelim" dedi. Ben hemen söz aldım: "Nasıl meselemiz yok? Sınırlar kesin değildir. Bir Adakale meselesi vardı. Burası bizimdir" dedim. Ayrıca hu adanın milletlerarası bir su üzerinde olduğunu, bunun başka örnekleri de bulunduğunu, pekâlâ bize bağlı olarak kalabileceğini belirttim. Ortalık karıştı. Büyük kıyamet koptu. Israr ettim. Neticede kaydettirdim. Bir komisyon kuruldu; mesele oraya gitti.

İstanbul Hükümetinin Londra 'da bir elçisi varmış. Hem kendisi hem de elçiliktekiler, maaş alamadıkları için büyük sıkıntıdalarmış. Hariciye Vekili'ni ziyaret etmiş, kabul etmemiş; bu kez müsteşarı ziyaret etmek istemiş, o da kabul etmemiş. Sonunda bir umum müdürü ziyaret etmiş, ama o da bunu sudan sözlerle atlatmış. Adam: "Meslek hayatımda bugüne kadar böyle şey başıma gelmedi" diye dert yandıktan sonra: "Aman Paşam, bu Adakale meselesini çok büyütmüşsünüz; üzerinde bu kadar durmamanız gerekirdi. Konferansın bu yüzden tehlikeye düşmesine değmez " diye, beni yumuşatmaya çalışıyordu. Elçinin endişesini memnuniyetle takip ettim. Çünkü bu, hiç benimsemediğim bir meselede, üzerime aldığım bir vazifeyi, kendi hislerimi hiç karıştırmadan, yapılması gerektiği gibi yaptığımı gösteriyordu. O bakımdan müsterih oldum.

Lozan ’dayız, görüşmeler sürüyor. Bir gün bir heyet geldi. Dendi ki: "Senin çok kötü, anlaşılması güç bir Fransızcan var; görüşmeyi bir tercüman aracılığıyla yapsak..." Onlara dedim ki: "Benim için lisanın önemi yoktur. Buraya lisan imtihanına gelmedim. Kafamdakileri söylemeye, adamların dediklerini anlamaya geldim. Mademki tercüman istiyorsunuz, peki kabul ediyorum." Aramızda Nihat Reşat Belger vardı. İngilizce ve Fransızca’yı anadili gibi konuşurdu. Onu tercüman yaptık. Bu tercüme meselesi acayip bir meseledir. Başvekilliklerimden bilirim. Yabancı bir devlet temsilcisi gelir. Hariciye’den birini isterim. Söze başlarım: "Bugün yağmur yağıyor" derim. Tercüman, bunu tercüme etmeden önce bana döner: "Aman efendim, hava günlük güneşlik" der. Ben de ona derim ki: "Ben bu lafı sana söylemedim. Şimdi sen, ben ne demişsem onu adama, o ne demişse aynını bana söyleyeceksin." Bu hep böyle olmuştur. Nihat Reşat ’la başladık müzakereye. Bir iki cümle söyledim. O benim lafımı süsledi; ilave etti, uzun uzun cümlelerle konuştu. Konuştukları güzeldi; ama benimkiler değildi. Tekrar ettirdim. Baktım olmayacak; söyleyeceklerimi yazdırıp konuşturdum. Ertesi gün karşı taraf delegasyonlarını temsilen bir heyet geldi: "Aman aman! Sen gene bildiğin gibi devam et. Biz seni iyi anlıyoruz " dediler.

Eski Osmanlı vezirlerinden Rifat Bey diye birisi varmış. Ötekiler gibi, o da İsviçre'ye gidip yerleşmiş. Damat Ferit de orada oturur, etrafındakilere her gün bizi çekiştirirdi. Bu Rifat Bey bir gün geldi. Dedi ki: "Biz diplomatız, seni yadırgıyoruz. Sen söylenmesi gereken şeyleri tok tok söylüyorsun. Bu alışık olduğumuz üsluba uymaz. Ama bizim hiçbirimiz, alıştığımız üslupla senin yaptıklarını yapamayız. Hiç aldırma! Bu işi kurtarırsan sen, ancak böyle kurtarırsın."

Atatürk'ün Başbakanlığından İstifa

Atatürk ölçülü idi; en çetin meselelerde, tahriklerin ortasında bile ölçüyü kaybetmezdi. Akşam sofraları başkaydı. Orada etrafındakilerle serbestçe konuşur, tartışırdı. Sofradakiler konuşulanları, alınan kararları sonra gelip bana söylerlerdi. O zaman kendisine gider: "Hayrola, dün gece yine birçok kararlar almışsınız, gelip söylediler. Ne yapacağız şimdi? " derdim. Atatürk: "Canım, sofrada söyleşip duruyoruz. Sen aldırma. Gelip bana: 'Doğru mu?' diye de sorma. Sen bildiğini yap" derdi.

Yıllar sonra, bir gün, gerektiği için tekrar sordum: "Gece şunları şunları kararlaştırmışsınız, ne yapacağız şimdi?" Bu sefer ilk defa: "Ama onlar doğru değil mi?" dedi ve yapılması için ısrarlı oldu. O zaman ürktüm. Dr. Refik Saydam 'a gittim. "Doktor, nedir bu hal?" diye sordum. Dr. Saydam dedi ki: "Şimdi değişti. Eskiden kendini toparlayabiliyordu, şimdi toparlayamıyor, gecenin etkisi sürüyor." O zaman ayrılmayı aklıma koymuşumdur, zamanını bekliyordum, zamanın geldiğini gördüm ve ayrıldım.

Beni hep sıkıştırırlardı: "Niçin istifa ettin, söyle" diye. Bir gün gençler çok sıkıştırdılar; dayanamadım, söyledim: "Canım işin başından beri yirmi beş yıldır geceli gündüzlü beraber çalışıyorsunuz. O kadar önemli olaylar oldu. Hepsini birlikte yaşadık. Sanıyor musunuz ki, bu arada hiç tartışmadık. Belki bin defa kavga edip bin defa barıştık. Ama bu aramızda olurdu, kimse bilmezdi. Bu defa açıkta oldu. Ben de ayrıldım."

Ayrıldıktan sonra Meclis'te arkada otururdum. Yavaş yavaş kimse yaklaşmamaya, konuşmamaya başladı. Bir gün stadyumda bilinen olay oldu: "Bizi bırakıp nereye gittin?" diye bağırdılar. Olayı Meclis Parti Grubu’na Salih Bozok getirdi. Ben bilinen konuşmayı yaptım. Gece sofrada konuşulmuş, kendisini tahrik etmişler. Atatürk bunun üzerine demiş ki: "Canım ne istiyorsunuz adamdan? Bunca hizmet etti, halk sevgi göstermesin mi? Bu millet çingene mi? Söylenenlere bakmayın. Siz her gördüğünüz yerde ona gerekli saygıyı gösterin."

Bu olaydan sonra bana karşı çevrenin tutumu değişti. Atatürk'ün hastalığı ilerlediği zaman bir ekip kurma hevesi başladı. Şükrü Kaya, T. Rüştü Aras... Bir gün Atatürk'ün en yakınlarından olan Fuat Bulca bile gelip: "Ne yapacağız, düşünelim" dedi. Kendisine: "Olmaz öyle şey. Onu kurtarabilir miyiz? Yapabileceğimiz yeni bir şey var mı, diye düşünelim" dedim. Bu arada Abdülhalik Renda'ya gitmişler. Ona Cumhurbaşkanlık teklif etmişler. Renda reddetmiş. Sonra Fethi Okyar'a gitmişler. O da: "Bugünün şartlarında elimizde 'tout designe' (herkesin etrafında birleşeceği bir adam) İnönü varken başka bir kimse düşünülür mü? Aklınızı başınıza toplayın," demiş. Çakmak da benzer tepki göstermiş. Doğrusu ben pek ihtimal vermiyordum, kenarda kalmıştım, zaman geçmişti, tertipler vardı. Celal Bayar da bu konuda correct hareket etmiştir, bu havalara hiç girmemiştir. Bazan Bayar'a: "Git Atatürk'e şunları söyle" derdim. "Ben aranıza girmem. Aranızda konuşup meselelerinizi kendiniz halledin" derdi. Bayar'ın bir sağduyusu vardı.

Kaynakça
Kitap: İsmet İnönü
Yazar: Necdet Uğur
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1919-1923: Türk Kurtuluş Savaşı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir