Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Abdestli Kapitalizm Partisi

Haramzadeler ve Haremzadeler - Bölüm 1

B.O.P.: Büyük Ortadoğu Projesi
Sahibi: A.B.D.
Başkanı ve Yöneticileri: A.B.D. Derin Devleti(Cermen ırkçılığını savunan İngiltere, Rothschild sülalesi ve ona bağlı olan sülaleler), George Bush, Barrack Obama, vs...
Eş Başkanları: T. Erdoğan, A. Gül, A.B. ülkeleri temsilcileri, A. Öcalan, Barzani, Talabani, Karayılan, Zana vs...
-Soğuk Savaş sürecinde A.B.D. ve İngiltere’nin amacı ta baştan beri tam bağımsızlığı savunan Lenin’in Sovyetler Birliği’ni yıkıp etkisiz hale getirmekti. Bunu aslında Stalin(gizli İngiliz ajanı) döneminde başarmıştı, ama Stalin sonrasında Lenin devrimlerinin kalıntıları birşekilde devam edebilmişti, ta ki Sovyetler Birliği yıkılana kadar.
-Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra(yani 1990’ların başından itibaren), Rusya artık A.B.D. için bir tehdit oluşturmuyordu. Rusya artık Çar Rusya’sı döneminde olduğu gibi A.B.D-İngiltere tarafından belirli bir oranda kontrol edilebilir hale getirilmişti.
-Günümüzde, Putin dönemindeki Rusya, her ne kadar önemli derecede A.B.D.’den bağımsız ve milli politikalar üretmeye çalışsa bile, eğer B.O.P. Rusya’nın milli çıkarlarına katkı sağlayacak bir duruma getirilirse, Rusya rahatlıkla B.O.P.’ne destek verecektir. Yani Rusya gerektiğinde daima A.B.D. ile işbirliği yapabilecek bir kişiliğe sahiptir. Aynı durum, Çin içinde geçerlidir. Bunun kanıtı da Libya işgalinde, Rusya ve Çin’in bu işgale karşı çıkmamalarıdır.
-Büyük Ortadoğu Projesi’nin amacı Orta-Doğu ve Orta-Asya bölgelerinde A.B.D.’nin ekonomik çıkarlarını alt-üst eden güçleri yoketmektir. Şimdi, Soğuk Savaş sona erdikten sonra, A.B.D.’nin Ortadoğu’daki gücünü tehdit eden en büyük güç kimdir? Rusya değildir, Çin değildir, ama Türk Silahlı Kuvvetleri(Atatürk Türkiye’sini savunan hakim güç)’dir. Ergenekon Projesi’nin amacı da zaten Amerika’yı Ortadoğu’dan ihraç etme gücüne sahip olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni itibarsızlaştırarak etkisiz hale getirmektir.
-Yani B.O.P.’nin asıl amacı Atatürk Türkiye’sinin tam bağımsızlığını tamamı ile ortadan kaldırmaktır(Sovyet Rusya’sını ortadan kaldırdıkları gibi). Eğer Türkiye yokolursa, bundan Amerika’da, Rusya’da, Çin’de faydalı çıkabilecektir.
-Olası bir III. Dünya Savaşında, eğer Türkiye bölünürse(ALLAH Korusun), aynen I. Dünya Savaşında olduğu gibi Türkiye emperyalist devletler tarafından paylaşılacaktır. Mesela, Türkiye’nin Doğu’su Büyük İsrail’in kurulması için kullanılacaktır, ve Kuzey’ide(Karadeniz Bölgesinden Ermenistan’a kadar uzanan bölge) Rusya’ya verilebilecektir.
-Suriye olayının perde arkasında da bu amaç yatmaktadır. Burada asıl hedef Suriye değildir, Suriye bu olayda bir figürandır. Asıl hedef Türkiye’nin bölünmesidir. Bölünme Anayasası(Atatürk’ün Temel Anayasa Maddelerini yıkarak Türk Milletini ve Türkiye’yi bölme projesi) konusunda, AKP, Tesevci’ler, Fethullahçı’lar ve PKK’lılar sizce neden bu kadar acele etmektedirler?
-Bugün A.B.D. ve NATO’nun arkasında olduğunu zannederek dayılanan BOP Eşbaşkanı T. Erdoğan’ın, Suriye’ye karşı savaş ilan ettiği anda, A.B.D.-Rusya-Çin İttifakı, Türkiye’ye karşı oluşturulacaktır. Ve Billeşmiş Milletler aracılığı ile Türkiye’yi işgal etme kararı alacaklardır.
-B.O.P.’un yokolmasını sağlayacak çözümler:
*Zindanlar’da tutsak edilen TSK’nın Kahramanları serbest bırakılıp, TSK’nın tekrardan AKP dönemi öncesindeki kuvvete sahip olmasını sağlamalıyız.
*Bunu başarabilmek için bir Milli Hükümet’e ihtiyacımız var. Yani AKP’den kurtulmalıyız.
*Milli Hükümet’e sahip olduktan sonra, önce Türk Silahlı Kuvvetlerini baştan aşağa yeniden yapılandırmalıyız ve sonrasında kanımızı emen A.B.D.’ye rest çekip, NATO’dan çıkmalıyız.
*NATO’dan çıktıktan sonra, Kuzey Irak ve Ermenistan’ı, tamamı ile yasal haklarımıza dayanaraktan işgal etmeliyiz.
*İşte bu kadar, bütün bunlar yapılsın, Ortadoğu’da ne BOP kalır nede ABD kalır ve sonuçta Müslümanlar’a karşı yapılan soykırımların sonu gelmiş olur!!!

Abdestli Kapitalizm Partisi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 21 Tem 2012, 20:18

Ebû Talhâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselânı)'a açlıktan şikâyet ettik ve karınlarımızı açıp gösterdik. Herkeste bir taş vardı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da karnını açtı, O'nda iki taş vardı." [Tirmizî, Zühd 39, (2372).]

Abdestli Kapitalizm Partisi

Türkiye’nin geldiği noktada en vehim durum, kapitalizme abdest aldıranların hegemonik diktatörlüğüdür.

11 Eylül 1991 yılında, George Bush (11 Eylül saldırılarından tam 10 yıl önce) Amerikan halkına şöyle seslendi;

“Yeni Dünya Düzeni mükemmel birşeydir, hedefimiz; Yeni dünya Düzenidir. Böylece Dünya’ya barış, demokrasi, özgürlük ve hukuk gelecektir. Herkes Yeni Dünya Düzeni için çalışmalıdır.” (Bir Milenium Komplosu - Prof.Dr.Ümit Sayın, sf.19)

11 Eylül saldırılan, Küreselleşme karşısındaki en güçlü engeller olan Rusya, Çin ve Doğu halklarının duruşuna aktif müdahale etmek amacı ile, ABD gizli servisi CIA tarafından kurulmuş olan, “El-Kaide” adlı terör örgütü tarafından hayata geçirilmiştir.

Efendim, medya tarafından boşaltılan zihinlerin bu meseleyi etki altında kalmaksızın düşünmesi beklenemez. Bu konuda ‘'istihbaratçı” George Onvell’in şu sözünü hatırlatmak isterim;

Medyayı kontrol eden beyinleri kontrol eder, beyinleri kontrol eden ise, toplumları kontrol eder...

Küresel Sermaye gruplarının ‘'bütünleşik holdingleşme” çabası, yani globalization/küreselleşme; uluslara ve hükümetlere akıl dışı uygulamalar yaptırmaktadır.

Bildiğiniz gibi, ABD hükümeti ile FEDERAL REZERV arasında hiçbir organik bağ yoktur. Hükümet, Federal Rezerv’e borçludur. (Federal Rezerv:Merkez Bankası)

Özelleştiği günden beri, ABD hükümetinin emperyalist politikalar üretmesinin temel nedeni olan bu kurumun sahipleri belirli ailelerdir;


1- Rothschild Ailesi:

Bu ailenin ana ilkesi “Bir ulusun parasının denetimi elimde olsun, onun kanunlarının ne olduğu umurumda değildir” anlayışıdır.

Bu ailenin iki asırlık bir zaman diliminde Avrupa’nın hatta dünyanın ekonomik, siyasi, politik tarihi üzerinde derin izleri ve etkileri bulunmaktadır.

Bu hanedanlığın kurucusu 1744 Frankfurt doğumlu MA YER tefecilikle işe başlayarak Avrupa’nın diğer finans merkezlerine göndererek finans hanedanlığım genişletmeye çalışmıştır..

Napolyon savaşları döneminde savaşları finanse edenler, İngiltere’de Avusturya’da, Almanya’da, İtalya’da, İspanya’da bütün finans kurumlarını kendi hanedanlıklarına katanlar bunlardır. Şeytani amaçlarına engel gördükleri Osmanlı’yı Rus (Kırım) Savaşı’na sokturarak ortadan kaldırmayı başarmışlardır.

O dönemlerin İngiliz hükümetleri ellerinde oyuncak gibiydi. Avrupa’nın neresinde olursa olsun çıkan savaşları her iki cephede de bu hanedanlık organize ederek finanslarını sağlayarak, başkalarının kanları ve yıkılışları üzerine kazançlarını artırıyorlardı. Savaşlar sonrasında oluşan büyük krizlerde kargaşa ortamları bu hanedanlığı büyütüyordu. Birinci, ikinci dünya savaşları da bunların eseriydi. CFR, Bilderberg, Trilateral ve IMF gibi kuramlarda bunların beslenme kaynaklarıdır.

Sonuçta; tefecilik, faiz, kaçakçılık, uyuşturucu ticareti, nakliye, medya, maden, akar yakıt, otomotiv alanlarında dünyanın liderlik merkezinde oturmayı başaran ve istediği ülkeye istediği gibi karışan ve karıştıran bir hanedanlık kurmuşlardır.

2- Rockefeller Ailesi:

Bu aile Protestan bir görünüm kamuflajında “Yahudi Dönmesi” bir aile olup 1870’li yıllarda ABD’de Rothschidlerle işbirliği ve aile evlilikleri kurarak finans çevrelerinde, petrol ve maden işletmelerinde çok büyük gelirler elde ettiler. Bu aileyle ABD yüksek mahkemesi de baş edememiştir. Bu aile ayrıca aktif siyasetle de ilgilenmiş, N. Rockefeller ABD başkan yardımcılığı da yapmıştır. Yine bu aile, CFR, Bilderberg, Trilatiral, IMF gibi dünya dengelerini ve değerlerini değiştiren ve sömüren kuramların hem kurucularından hem de finansörlerinden olmuşlardır.

3- Warburg Ailesi:

Bu ailenin geçmişi onuncu asra kadar dayanır. Bunların ataları yaptıkları zulümlerden dolayı bulundukları ülkelerden kovularak İspanya’ya taşınmışlardır. Bunlar da yukarıda bahsedilen aileler gibi tefecilikle işe başlamışlardır. Almanya’ da çok etkin hale gelerek siyasetle, istihbaratla ilgilenmişlerdir. Almanların mali işleri bu aile üyelerinin sorumluluklarındaydı. Elmas ticaretinde de çok aktiftiler. Rusya-Japonya savaşında; iki taraftan da maddi anlamda hem güç kazandı hem de etkin rol oynadı. Afrika ülkelerinde de krizlerin arka planında yer almışlardır.

Ayrıca Morgan ailesi:
ABD’de, enerjide, ulaşımda, savunma sanayinde, uzay teknolojisinde bir çok kazanımlar elde etti. Rockefellerin himayesinde bulunmaktadır.

Bugün de Küresel Kapitalizmin kaleleri;

1. Fed (Federal Rezerv)
2. Bank of England

Olarak belirginleştirilebilir.

Dünya Kapitalini yöneten bu tip yapılanmalar, küreselleşme hedefine yürürken; telaffuz ettikleri yeni dünya düzeni için yeni bir toplumsal bilinç yaratmak durumundadırlar.

Bu yeni dizaynı kapsayan projenin adı : Demokrasi Projesidir.

Demokrasi; fırsat eşitliği olarak nitelenebilir.Ancak öncelikle insanların arasındaki maddi ve manevi (düşünce, çıkar, v.s.) her tür ayrılığı ve eşitsizliği ortadan kaldırmaktır. Çünkü ancak bütün bu ayrılıklar ortadan kalktığı zaman insanlar için topluluk halinde doğru karar almak mümkün olabilecektir.

Liberal Demokrasi Tuzağı;

Kapitalizmin yeni dünya düzeni; insanlığa huzur, barış, adalet vadetmektedir. Bu vaadin kökünde yatan ‘'demokrasi” fetişizminin teorik yüzü; Liberal Demokrasi’dir.

Yani, tekellerin, tröstlerin ve sömürünün de bir hak olarak görüldüğü, doğa ve fıtrat ile uyuşmayan, özgürlüğün sınırsızlığım öngörüp; bireyi, toplumun üstüne çıkartan; yaratmak istediği “egoist, bencil” tipi kısa sürede üreten bir demokrasi anlayışı.

Bu tip demokrasilere Nurjuva Demokrasisi diyoruz.

Esas olan halk demokrasisi ise; öncelikli olarak ortamın düzeltilmesini öngörmektedir. Kapitalist hegemonyaya karşıt konuşlanmayan bir demokrasi, ancak ‘'afyon bir dine dönüşür.”

Sermaye karşısında durmayan bir özgürlükçülük anlayışı, bizzat köleliktir. Çünkü bugün insanı köleleştiren yegane neden ve unsur; para ve yığılmış/biriktirilmiş sermayedir.

Dikkatli incelersek; bu demokrasi tipi, Soros, Huntinghton, Brezinsky, Bush tandanslı bir demokrasidir. Ve bugün Türkiye’de palazlanan liberallerin dudaklarından dökülenler ile, Graham Fuller’lerin, Soros’ların dudaklarından dökülenler aynı şeylerdir.

Soros’a göre;

Açık Toplum’a giden yol, sivil toplumdan geçer.

Açık toplum, bu projenin bir ayağıdır. Liberal Demokrasinin sindirilme projesidir. Açık toplum projesi, bu toprakların kültürel değerlerinin kapalı toplum aracı olduğunun kabulüdür.

Buna göre, Peygamber, Ebuzer, Pir Sultan Kapalı Toplumun kulesidir.

Bu projenin Doğu’ya angaje olması için, bu bölgede "demokrasi ihtiyacı olduğu” ilan edilmeliydi...

İşte; 11 Eylül budur. 11 Eylül, demokrasi ihtiyacı olduğu yönünde bir sürece eklemlenme adına biçimlenmiş bir pratiktir. Emperyalizmin/Kapitalizmin bölgeye taarruz edebilmesi için gerekli bir mihenk taşıdır.

11 Eylül’ün kötü çocukları, Radikal İslamcılardır. Efendi çocukları, daha doğrusu "demokrasiyi anlamış(!) çocukları ise” nurjuvazidir.

İşte AKP, bu sürecin ürünüdür.

Bu operasyon ile hedeflenen ana unsur şu şekilde ifade edilmelidir;

“Doğal Direniş unsurlarının pasivizasyonu;”

İslam’ın doğal bir direniş unsuru olduğu gerçeğine binaen, mesajını geçersizleştirmek sureti ile, kitleleri belirli bir odağa eklemleyerek; kontrollü bir muhalefet üretmek; kapitalizmin tarihsel süreçte daima kullandığı yöntemlerden biridir.

Yapısı itibari ile tehtid olarak algılanan İslam, hiç başıboş bırakılmamıştır.

Dolayısı ile, öyle bir müdahale gereklidir ki; İslam tersyüz edilmeli ve akabinde yeni bir din ve yeni bir sınıf yaratılarak; küreselleşmeye eklemlenmiş bir coğrafya daha imar edilmelidir.

İşte bu realitenin en belirgin dışavurumu; ABD-AKP- Nurjuvazi üçgenidir.

İşte o gerçekler;

Görüşmeden memnunum;


ERDOĞAN, Başkan Bush ile görüşmesinin olumsuz geçtiği yönünde ABD basınında yer alan değerlendirmelere şu yanıtı verdi: ‘Sayın Başkan’la basın açıklaması yaptık. Orada çok açık olarak aramızdaki stratejik ortaklığın devam ettiği vurgulanmıştır. Bazıları spekülasyon yapmaya kalkıp, stratejik ortaklık mı, stratejik ilişki mi diye sorular sordular. ABD’nin stratejik ilişki içinde olduğu ülkelere bakarsanız, İngiltere ve belki İtalya’yı görürsünüz. Bunları sağa sola çekmeyi arzu edenler, çekiyorlar. Biz Washington’daki görüşmemizden memnuniyetle ayrıldık. Stratejik ilişkimiz, stratejik ortaklığımız aynen devam ediyor.’( Hürriyet - 11 Haziran 2005)

GRUP KONUŞMASI (21 ŞUBAT 2006)

R.TAYYİP ERDOĞAN

Değerli Arkadaşlar


Haftalık grup toplantımızın başında sizleri saygıyla selamlıyorum.

Gayet iyi hatırlayacaksınız; İlk AK Parti grup toplantılarımızda bir noktaya dikkat çekmiştik. Demiştik ki: “Türkiye içeride gücünü topladıkça dışarıda itibarı artacaktır. ’İşte o günkü iddiamızın ispatı bugünkü Türkiye’dir. Türkiye’nin özgül ağırlığı, stratejik önemi bütün dünyada her geçen gün daha çok hissediliyor. Bugün hâlâ içeride Türkiye’ye güven sorunu yaşayanların var olduğunu görüyoruz. Evet, belki onların özgüven krizini tam olarak çözememiş olabiliriz ama, şu da artık kimsenin inkar edemeyeceği bir gerçektir: ülkemizin gücü, itibarı, saygınlığı, sözünün ağırlığı giderek artıyor.

Bugünkü Türkiye, savunmacı, içe kapanmacı , dış politikasında tedirgin, inisiyatif almaktan çekinen pasif bir ülke olmaktan çıkmıştır. İhracat rekorları, yabancı sermaye rekorları, turizm rekorları işte Türkiye’nin AK Partiyle kazandığı bu özgüvenin eseridir. İktidara geldiğimiz günden beri Türkiye’nin dünyadaki temsilini layık olduğu düzeye taşımak için gecemizi gündüzümüze kattık; Allah’a şükür bizi onurlandıracak büyük mesafeler aldık. İnsanımızın hayat standardı yükseldikçe, demokrasi yerleştikçe, istikrar oturdukça, ekonomi büyüdükçe gücümüz de, itibarımız da hissedilir şekilde artıyor. Ülkemizin bu yükseliş trendine, bu artan itibarımıza kuşkuyla bakanların halet-i ruhiyelerine fazla zaman ayırmak niyetinde değilim.

Bizim ufuk çizgimiz, milletimizin ali menfaatleridir, yüksek menfaatleridir. Bu anlamda dış politikamız, tam bir tutarlılık içindedir. Bugüne kadar Türkiye’nin başını önüne eğdirecek hiçbir adım atmadık, bundan sonra da atmayız, atmayacağız.

Bazılarının AK Parti’ye zaaf isnad ederek Türkiye’nin iradesini gölgelemek durumunda olanlar veyahut gölgeleme gayreti içerisinde olanlar şunu iyi bilmelidirler ki, boşa kürek çekiyorlar. Geriye dönüp şöyle üç yıl boyunca neler yaptığımıza, nasıl bir dış politika izlediğimize millet olarak bir bakalım. Türkiye, AK Parti iktidarıyla birlikte hem bölgesel hem de küresel bir misyon üstlenmiş midir, üstlenmemiş midir? Önce bu soruyu kendimize bir soralım. Bu misyon, deklare edilmiş, açık bir vizyona, bir gelecek perspektifine dayanmaktadır. Unutmayalım ki, küreselleşen bir dünyada yaşıyoruz. Yeni bir çağın başındayız. Bu geçiş sürecinde eski cevapların, önümüze çıkan yeni sorunlar karşısında yetersiz kaldığını görüyoruz. Tek tek bütün milletler olarak, karşımızda iki seçenek bulunuyor; ya değişime direnmeyi seçeceğiz, ki o zaman, tarihin tekamül merdiveninde varabileceğimiz en son merhalenin mevcut durum olduğunu da kabullenmiş oluruz. En iyi ihtimalle ayakta kalabilsek bile içinde bulunduğumuz duruma razı oluruz. Ya da soğuk savaş döneminden kalma ezberimizi bozmayı tercih edeceğiz, ki ancak o zaman, kendimizi yenileyerek içine sürüklenmekte olduğumuz derin açmazlardan kurtuluruz.

Değerli Arkadaşlar;İçinde bulunduğumuz durum şudur; Dini ya da kültürel farklılıkların kin ve nefret ürettiği, şiddet kültürünün giderek yaygınlaştığı, medeniyetler çatışmasının sahnelenmek istendiği günlerden geçiyoruz.

Küreselleşme çağının karşımıza çıkardığı yeni risk ve tehditler, bütün dünya milletlerinin en öncelikli meselesi haline gelmiş bulunuyor. Hiçbirimiz bu yeni duruma kayıtsız kalma lüksüne sahip değiliz. Zira herkesin güvende olmadığı bir dünyada, özellikle de küreselleşme çağının dünyasında, hiç kimse ama hiç kimse tek başına kendisini güvende hissedemez. Bunun en acı tecrübelerini daha yakın zamanlarda yaşadık, ne yazık ki yaşamaya da devam ediyoruz.

Burada ayrıntılarına bir kez daha girmeyeceğim ama, bu durumun sebepleri ve sonuçlan üzerinde ciddiyetle düşünmek mecburiyetindeyiz. Biz diyoruz ki, hem milletimizin selameti, hem de insanlığın ortak yararı adına gerek bölgemizde, gerekse dünyamızda barış ve istikrarın tesisine katkıda bulunalım. Demokratik değerler ve adaleti yaygınlaştıralım; ‘kesret içinde vahdet’ yani çeşitlilik içinde birlikte yaşama ilkesini tüm dünyada küreselleştirelim. Geleceğimizi felaket senaryolarına teslim etmeyelim. Bizim AB perspektifimizin altında bu vizyon vardır; Irak ve Suriye meselelerine bakışımız da bunu esas almaktadır; Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifindeki rolümüz buna dayanmaktadır; Burada bizim bir eşbaşkanlık görevimiz var. Başlattığımız Medeniyetler İttifakı projesinin temelinde de bu vizyonumuz yer almaktadır.

Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika projesindeki rolümüz bize özellikle Ortadoğu’da önemli görevler yüklemektedir. Biz bu görevi bir kenara koyamayız. Eğer Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika projesinin hedefi demokrasi ise, insan haklarıysa, hukukun üstünlüğüyse, bu bölgede yaşayan insanların refahı, mutluluğuysa, bu bölgede yaşayan insanların yaşam standartının yükseltilmesiyse, Türkiye bu dönemde tribünde kalan bir seyirci olamaz. Muhakkak burada rolünü üstlenecektir. Daha yolun başında ilan ettiğimiz gibi bizim dış politikada temel parametremiz, düşman üretmek değil, dost kazanmaktır. Bugüne kadar başlattığımız bütün dış politika hamleleri, bu parametre üzerine kurulmuştur. Az önce bir kaçını hatırlattığım bu girişimler, aynı dış politikanın, aynı vizyonun tutarlı ve tamamlayıcı parçalarıdır. Keza, kan ve gözyaşıyla özdeşleşen Ortadoğu’da barış ve adalet için, sözün ve umudun bitmediğini göstermek için yeni yol haritaları ve yeni imkanlar üzerinde düşünce üretiyor, öneriler getiriyoruz. Biliyoruz ki, barış yürek ister, irade ister, aklı selim ister. Bu yüzden bizi doğrudan ilgilendiren bu coğrafyanın huzuru ve selameti için, attığımız bütün adımları hesap ederek, her barış ihtimalini bir imkana dönüştürmenin yollarını arıyoruz.

Fakat bunu kavrayamayanlar olabilir. İçeride de olabilir, dışarıda da olabilir. Biz onlar kavrayamamış diye bekleyecek değiliz. Ve kimseden de bu noktada icazet alma derdimiz yok. Çünkü burada bizler de bir insiyatifı kullanmanın hesabı içindeyiz. Şüphesiz ki aklı selim her zaman önde olmalıdır. Bunun için de en geniş manada istişarelerimizi yaparız ve bu istişareler çerçevesinde de adımımızı atarız. Ama şunu bilmeliyiz ki bu adımın hedefi sadece bir Ortadoğu barışını gerçekleştirmektir. Ortadoğu’yu bir kan gölü haline çevirme niyetinde olanlardan arındırıp, Ortadoğu’yu bir barış halkası haline getirmektir. Çünkü bu barış halkasıyla içiçe olan biziz, diğerleri değil. Onun için de burada hala seyirci olalım, bunu izleyelim diyemeyiz. (R.Tayyip Erdoğan Meclis Grup Konuşması 2006)

İŞBİRLİĞİ SÖZÜ VERDÎ

ABD’nin Irak politikasını eleştirmekten kaçman Erdoğan, Türkiye’nin Irak’a yönelik rolünü, “sınırlarını terörist unsurlara karşı korumak, olası bir mülteci akınına karşı önlem almak ve Irak’ın toprak bütünlüğünün gözetilmesini sağlamak” diye üç kalemde özetledi. Erdoğan, “Hükümetim, bütün bu çabalarda, koalisyon üyeleriyle işbirliği yapma taahhüdündedir” diye yazdı. “Saddam Hüseyin’in akıbeti ABD’nin ulusal güvenliği için nasıl kritik ise Kuzey Irak’ın akıbeti de Türk ulusal güvenliği açısından kritik” ifadesini kullanan Başbakan, sözlerini şöyle sürdürdü:

‘BİZ DE BÖLGESEL LİDERİZ’

“Türkiye ile ABD, Irak sorununun terörist örgütlerin eylemleri açısından sonuçlan, Saddam Hüseyin’in politikalarının yol açtığı insani kriz ve bölgenin uzun dönemli siyasi - iktisadi istikran konularında ortak kaygılar taşımaktadır.” Erdoğan, “ABD, küresel bir lider olarak; Türkiye de bölgesel bir lider olarak bu konularla ilgilenmek zorundadır” dedi. (Washington Post, 21 nisan 2003, Sf, A23)

Paradigma İflas etmiştir...

Paradigma dediğimden zihinlerde ‘’bakış açısı” tanımı oluşmuştur. Aslında bu da makalenin bir amacı...

Paradigma, Türkçe bir karşılık oturtulamayan ender kelimelerden biri, ancak Prof. Dr.Doğan Cüceloğlu güzel bir nokta atışı yapıyor bu konuda;

“Paradigma, bireyin iç ve dış dünyasını algılayıp yorumlamasında etkili olan tüm faktörleri kapsar. Algılama, yorumlama ve bilme süreçleriyle ilgili tüm etkenlerin yarattığı örgütlü ve dinamik düşünsel sisteme algı düzeneği ya da paradigma adı verilir. Paradigma, farkına varmadan taktığımız bir psikolojik gözlüktür; iç dünyamızı olduğu kadar dış dünyamızı da bu gözlük aracılığıyla görürüz”

Paradigma iflas ederse ne olur ?

Cevap; AKP, %47 oranında bir oy alarak "tek başına iktidar” olur...

Prof. Dr Cüceloğlu bir örnek vererek devam ediyor;

Örnekte küçük bir kedi yavrusu bir evin önünde oturmuş, yoldan geçenlere miyavlıyor. Eve sol tarafından yaklaşan çocuklara bir “sözcü” kedinin sahipsiz, zavallı, sevgiye muhtaç olduğunu söylüyor. Diğer taraftan yaklaşanlara ise “sözcü” kedinin kuduz hastalığına yakalanmış olduğunu, ona yaklaşanları tırmalayacağım söylüyor.

Bu örnekte iki farklı mesaj, iki farklı davranışa yol açacaktır. Birinci gruptaki çocuklara “şefkat paradigması” gözlüğü takılmıştır. Öte tarafta ise çocuklara “korku paradigması” aşılanmıştır.

Bu açıklama ve örnekten sonra varacağımız sonuç şu olabilir: Büyürken anne-babamız, okulda öğretmenlerimiz, siyasi partiler, devlet ve hatta haftalık olarak size ulaşan elinizde tuttuğunuz gazete, belirli paradigmaları size öğretmeye çalışıyor.

Yaşadığımız topraklardaki beka probleminin özünde yatan "algı bozukluğu”, paradigmaya dayalıdır. Sürekli belirli odakların dikta ettiği ezberleri gündeme taşıma hastalığının ürünü olan, ‘ 'paradigmanın iflası” gerçeği gözler önündedir.

Bunun en ilginç örneği şudur;

Amerikanın Irak işgali öncesinde mecliste oylanan tezkere "red” oyu aldı. Akp kanadı süreçte bu sonucu bir "başarı” olarak görme ve gösterme noktasında çeşitli çalışmalar yürüttü. Biz de saf saf seyredip, "evet! Tezkere geçmedi, helal olsun dedik”...

Sormak gerekir; o mecliste, komşu Irak halkına zulmetme ve bölgedeki uzun vadeli gayeler adına işgal etme arzusu güden emperyalist bir donanma ile "çarpışmalımıyız ? çarpışmamalımıyız ?” oylamasının yapılmayışının nedeni nedir ?

Algı böyledir.

Kedinin eline geçerse, fare oyuncak olur.

Toplumsal yozlaşmanın temeli, kavramları-değerleri-inançlan yozlaştırıp, koşullayan konumuna gelenlerin ürettiği "tahakküm” ile ilintilidir.

Bugün açılım üstüne açılım açanların karşısında duranlar dahi, koşullayanların imalatı ise, toplumsal paradigma iflas etmiş demektir.

Koşullayan ile koşullanan ilişkisi önemlidir.

Koşullayan, eğer bireyci ise; koşullanan halay başının mendili olur.

Koşullayan, koşullananın kendisi ise, kendi dışındaki koşullama sevdalıları helak olur...

Bu nasıl mı mümkün ?

Elbette her şeyi unutup, kavram-değer ve inançları ana merkezine, kendimize inerek algılamak ve örfümüzü kendi elimizle yaşatmak.

Aksi halde, koşullayıcının elindeki oyuncaklar haline gelen bir toplumun "Küresel sistem içindeki çırpınışlarını” izleyerek kahkahalar atan baronlara beş çayı konusu olursunuz...

AKP karşıtıyım!

Küresel pavyondaki bütün garsonlara karşıyım...

Kendi gerçeklerimi, kendi topraklarımın ana öznelerine dayandırmak sureti ile yaşama sevdalısıyım...

Bir dem olur, Nietzche’de vücud bulurum,

Bir dem olur, Hacı Bektaş’ta nefes olurum...

Bu topraklarda bugün "dindarlık adına dindışılık”, "atatürkçülük adına batıcılık” yapılıyorsa, bu; sadece ve sadece benim hatamdır.

Koşulayanın ana gayesi budur. Bu "paradigmanın esas öznelere dayandınlmayışından ileri gelen bir BEKA problemidir”.

Paradigma, emperyalist haçlının diktasında ise, netice hüsran olmak zorundadır.

Tarihin ve Hakkın yegane ifadesi böyledir.

Basit bir örnek daha vererek meseleyi tamamlayalım;

Günümüzün moda sakızı olan ‘’açılım(saçılım)”, 2007 yılında Amerikan Foreign Policy” adlı komitenin hazırladığı belgede bir öneri olarak yer edinmektedir.(sayfa 9)

Bu belge, DISARMING, DEMOBILIZING, AND REINTEG- RATING THE KURDISTAN WORKER’S PARTY sloganı ile, etrafa güller saçıyor gibi görünürken, aynı zamanda şöyle bir ifade barındırır;

A solution to the problems posed by the PKK cannot be achieved on the battlefîeld.

Rather, the PKK must ultimately make a strategic decision that it wants and will pursue peace. Should this occur, an amnesty arrangement for former PKK members will be necessary. Amnesty is repugnant to many Turks, whose emotions are riled daily by media reports of grieving families clutching pictures and crying over the coffins of PKK victims. However, without amnesty, Turkey will at best manage but never solve the PKK problem. Turkey has a long tradition of amnesties, but when it comes to the PKK, the term “General Amnesty” (Genel Af) is too contentious. Instead, “Winning to the Society”

(Topluma Kazanma) would be a more palatable way to characterize the DDR process.

Genel olarak söylenen şudur;

Af çıkartın, ama bunu GENEL AF değil, TOPLUMA KA- ZANDIRMA/Eve Dönüş olarak tanıtın!

İşte PARADİGMA,

İşte Koşullayan,

İşte Güçlü ve İstikrarlı TÜRKİYE...

Sistemin içinde kalmak sureti ile cambazlık yapmak, bizim köklerimize aykırıdır. Siyasetin ve sistemin geldiği noktanın tespiti adına şunu düşünmek gerekir;

Açılımlar, saçılımlar...vs.,

Amerika bu işlerin neresindedir ?

Amerikayı da geçtim,

Çok savunduğunuz Din bu işin neresindedir ?

Nihayetinde sorun terör(!)dür. Teröre karşı ittifak edilen terörist(ABD) ise, demokrasi meleğidir...

Ve Erdoğan’ın önemsediği Medeniyetler İttifakı/Dialog düşüncesinin köklerini inceleyelim...

Kaynakça
Kitap: NURJUVAZİ, Din Elbisesini Tersten Giyenler
Yazar: Eren Erdem
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir