Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Turgut Özal'a Güç Veren Yabancı Devlet Kimdir - Bölüm 3

Burada Turgut Özal'ın Faaliyetlerinin Arkasındakilerin Kim Olduğu hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Turgut Özal'a Güç Veren Yabancı Devlet Kimdir - Bölüm 3

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Eyl 2011, 03:02

Turgut Özal'a Güç Veren Yabancı Devlet Kimdir - Bölüm 3

AP'nin 1962 yılında yapılan ilk kongresinde en yüksek oyu alarak parti yönetim kuruluna seçilen Demirel, hemen ardından genel başkan Ragıp Gümüşpala'nın yardımcısı seçilir. Politikada hızla yükselişi artık başlamıştır. 1964 yılında AP genel başkanı olur ve Suat Hayri Ürgüplü koalisyon hükümetinde, dışarıdan başbakan yardımcısı olur. Bu aşamada müteahhitlik işlerini tasfiye etmiştir.

Demirel siyaset yaşamında kısa sürede hızla yükselirken, Turgut EİEİ'de çalışmaya devam etmektedir. 1965 seçimleri yapılır ve AP ezici bir çoğunlukla iktidar olur. Türkiye'nin yeni başbakanı, 42 yaşındaki Süleyman Demirci'dir... Turgut şimdi çok mutludur. Başbakan Demirel'i ilk kutlayanlardan biri olur. 1965 yılında EİEİ genel müdür yardımcısı olan Turgut'a, böylesine sevdiği ve saydığı bir insan olan Demirel, elbette ki birtakım kolaylıklar sağlayacak ve onu çok daha iyi yerlere getirecektir. Turgut, o güne kadar hiçbir çıkış yapabilmiş değildir. Bürokrasi kadrolarında yeri yoktur, ismi cismi yoktur. Kendisini hiç kimse tanımaz... Sadece, gözü yükseklerde olan bir insandır... Hepimiz gibi, çok sıradan bir insandır. Ama şimdi başbakanı tanımaktadır. Acaba Demirel onun elinden tutup ta bir kıyak yapmaz mı? Turgut'u alıp bir yerlere getirmez mi?

Evet, Demirel başbakan olmuştur ve şimdi hükümet listesini hazırlamaktadır. Dışarıdan bir kişiyi, Enerji ve Tabii Kaynaklar bakanı yapmaya karar vermiştir. Bu kişi, EİEİ genel müdürü İbrahim Deriner'dir. Deriner aynı zamanda Turgut'un genel müdürüdür. Deriner mühendislik camiasının çok sevdiği ve saydığı bir insandır ve Demirel kendisine «Abi» demektedir. Zamanında EİEİ'de Demirel'in de genel müdürlüğünü yapmış kıdemli bir bürokrattır. Birbirlerini çok severler ve güvenirler. Turgut ta İbrahim Deriner'e «Abi» diye hitap eder.

Başbakan Süleyman Demirel, böylesine sevdiği, saydığı ve güvendiği İbrahim Deriner'i, milletvekili ya da senatör olmadığı halde dışarıdan Enerji ve Tabii Kaynaklar bakanlığına getirir. Hükümet kurulur, güven oyu alır ve çalışmalarına başlar. EİEİ genel müdürlüğü makamı, İbrahim Deriner'in bakan olmasından sonra boş kalmıştır. Bu göreve Turgut gelmek istemektedir. Turgut bu amaçla Necmettin Erbakan'ı araya koyar.

Erbakan bu konuyu şöyle anlatmaktadır:

— Biz Özal'ı İTÜ mescidinden tanırız... Demirel başbakan olunca, EİEİ genel müdürü Deriner'i açıktan Enerji ve Tabii Kaynaklar bakanı yaptı. Turgut ise, o dairede genel müdür yardımcısıydı. Özal bunu beğenmedi ve Deriner bakan olursa benim genel müdür olmam lâzım dedi. Demirel'in kendisini genel müdür yapması için benim aracılığımı rica etmişti. Ben de bunu memnuniyetle yaptım. Fakat Demirel bu konuda İbrahim Deriner'i ikna edemedi...
Öykünün devamını burada anlatmaya devam ediyorum... Demirel, Turgut'u genel müdür yapmak istemektedir.

Bakanlar kurulunun ikinci ya da üçüncü toplantısından çıkarken, İbrahim Deriner'i yanına çağırır:

— İbrahim abi, Turgut'u EİEİ'ye genel müdür yapalım mı? İstersen sen kararnameyi sevkediver de, hemen imzalayalım...

Ama o da ne?.. Deriner, Turgut'un bu makama getirilmesine karşı çıkıyor ve bunu başbakana açıkça söylüyor. Turgut hakkındaki görüş ve düşüncelerini uzun uzun anlatıyor. Anlattıkları, birtakım somut olaylara dayanıyor... Ve ısrarla «Hayır, Turgut o göreve getirilemez» diyor. Demirel bakanını dinledikçe, şaşkınlıktan küçük dilini yutacak gibi oluyor. Bir başbakan, çok sevdiği bir insanı bir göreve getirmek istiyor ve yine çok sevdiği bir başka insan buna karşı çıkıyor. Demirel iki ateş arasında kalıyor ve bakanını kıramıyor... Ve Turgut'u feda etmek zorunda kalıyor.

Genel müdürlük bekleyen Turgut, bu dönemde son derece sinirli ve gergin. Semra da kocasının elinden alınan bu fırsat yüzünden çok rahatsız. Gelişmelerin içyüzünü bilmediği için, evde Demirel'in arkasından epeyce konuşuyor. Turgut ne yapsın? Elinden bir şey gelmiyor ki... Ve bir gün, EİEİ genel müdürlüğü görevine Kutlu Büyükdoluca getiriliyor. Bu durum Turgut'un ve Semra'nın tepesini iyice attırıyor ve Turgut istifayı basıp evine çekiliyor. O günlerde kendisini hiç kimse tanımadığı için, istifa olayı basına falan da yansımıyor... İstifa kararının hemen ardından radyoya çıkıp ta (Çünkü o günlerde televizyon yok) «Ben istifa ederim haa... Bunu evde Semra ve çocuklarla da konuştuk» demesi sözkonusu değil...
Turgut çok üzgün... Ancak kendisine Necmettin Er-bakan, Mehmet Turgut gibi mühendis arkadaşları arka çıkmaya başlıyorlar. AP içindeki belli bir kesim, özellikle Sadettin Bilgiç, Mehmet Turgut, Faruk Sükan gibi tutucu kesim, Turgut'tan yana tavır alıyorlar. Demirel'e sürekli olarak «Bizim Turgut ne olacak?» diye sormaya başlıyorlar.

Erbakan anlatıyor:

— Demirel, kendisini Başbakanlık müşaviri olarak yanına aldı. Bu müşavirlik, kendisini kırmamak içindi. Odası vardı, işi yoktu. KİT'ler hakkında incelemeler yapıyor ve hazırladığı raporları Demirel'e veriyordu. Bu çalışmalarından bize de bilgi verirdi. Bir süre sonra Planlama müsteşarlığı boşalacak ve Turgut bu göreve talip olacaktı. Biz yine arkadaşımız olduğu için, Turgut'un müsteşar olmasına Süleyman bey nezdinde yardımcı olduk.

Evet, Demirel bir gün Turgut'a haber gönderiyor... «Söyleyin de, gelsin burada benim müşavirim olsun» diyor. Böylece Turgut, başbakanlık müşaviri oluyor... O günlerde ayağında koyu gri renkli bir pantolonu var. Pantolon epey zamandan beri ütü yüzü görmemiş. Yıllardan beri aynı pantolonu ve yakaları artık iyice parlayan ceketi giyiyor. Giyim kuşamla zaten ilgisi yok. Ev kıyafeti ise pijama terlik. O yıllarda henüz takım elbiseleri, ipek kimonoları, en lüks moda evleri tarafından üretilmiş kravat ve gömlekleri yok... Dünyanın en lüks ve pahalı butiği olan Bijan, yabancı gazetelere ilan verip «Ekselans Turgut Özal da müşterimdir» diyemiyor.

Turgut'a başbakanlık binasında bir oda veriliyor. Orada namazını kılıyor, gelen gidenle laflıyor. Fazla bir işi yok. Arada sırada Demirel'le görüşmek istiyor ama çoğu zaman mümkün olmuyor. Ancak Demirel ona bir kolaylık daha sağlıyor ve eline üç beş kuruş fazla geçsin de aile bütçesine katkısı olsun diye, Ereğli Demir-Çelik yönetim kurulu üyesi yapıyor.

Turgut'un başbakanlık müşaviri olduğu 1966 yılında, Planlama da başbakanlık binasına taşınmıştır. Turgut burada, planlamayla ilgili konulara da belli açıdan ilgi duymaya başlamıştır.

Örneğin bir gün, bir Planlama uzmanına şöyle bir soru soracaktır:

— Din olayı, bir planlama unsuru olarak kullanılabilir mi sizce? Kullanılırsa nasıl kullanılır?

Uzman dinin planlama olayında yeri olamayacağını, planlama işinin bilimsel bir konu olduğunu Turgut'a dilinin döndüğü kadarıyla anlatıyor.
AP hükümeti, Planlama müsteşarı Memduh Aytür'ün bir yıllık sözleşmesini yenilemiyor. Aytür, görevden ayrılıyor. Yerine vekaleten, Orhan Çapçı atanıyor. Ancak işler vekaletle yönetilemeyecek kadar önemli. O yıllarda DPT henüz dincilerin ve tarikatçıların eline geçmemiş pırıl pırıl bir kuruluş. Ben de orada çalışıyorum ve büyük gurur ve mutluluk duyuyorum.

AP hükümetinin henüz ilk aylarında, parti içinde gruplar oluşuyor. AP milletvekili Mehmet Turgut, bir gün Demirel'e gidiyor:

— Sayın başbakan, Planlama'nın başına hep iktisatçı veya maliyeci mi getireceğiz? Bir de mühendis getirsek olmaz mı?
— Kim var oraya gelecek? Hangi mühendis var?
— Bizim Turgut var. Neden olmasın? Burada müşavir olarak bomboş oturuyor. Bir görev verirseniz, onu da onore etmiş olursunuz.
Turgut bu arada Demirel'e Necmettin Erbakan'ı ve diğer tanıdıklarını da gönderiyor. Planlama müsteşarlığına, herkes Turgut'u öneriyor... Aradan bir süre geçiyor.

Demirel bir gün, Mehmet Turgut'u çağırıyor:

— Turgut'u Planlama'nın başına getirelim. Ama kendisine söyle de, kılık kıyafetine biraz dikkat etsin. Öyle ortalıkta gezdikçe biraz ayıp oluyor.

AP'nin tutucu kanadı, aynı zamanda Korkut'a da arka çıkıyor. Ulaştırma Bakanı Sadettin Bilgiç, Korkut'u DDY genel müdürü yapmak istiyor. Demirel «Bırak onu canım. O daha anasına bile mektup yazamaz» diye karşı çıkıyor. Denge hesapları böylesine sürüp giderken, bir gün Korkut TPAO genel müdürü, Turgut Planlama müsteşarı oluyor. İkisini de göreve getiren, Süleyman Demirel.

Turgut müsteşar olduğunu duyunca, sevinçten havalara zıplıyor. Necmettin Erbakan, Fehim Adak, Yaşar Tunagür ve Muammer Dolmacı gibi dinciler, odasına doluşup kendisini kutluyorlar. Semra da çok mutlu oluyor... Evet evet, kocası artık müsteşar olmuştur. Altlarına devletin kırmızı plakalı makam arabası bile verilecektir.

Artık protokol yerleri olacak, toplantılara ve kokteyllere davetli olacaklardır:

.. Turgut ve Semra, gerçekten çok mutludur. Turgut artık köşesinden çıkacak ve herkese kendini tanıtma fırsatı bulacaktır. Sıkıntılar bitmek üzeredir. 1967 yılının başlarında, müsteşar olmuştur.
Turgut'la Demirel, her konuda aynı düşünen insanlardı. İkisi de geçmişin Demokrat Partilisiydi. Turgut Planlama'nın başında büyük işler başaracaktı. Türkiye kalkınacak, bu arada birtakım kimseler de bu kalkınmadan nasibini fazlasıyla alacaktı. Demirel, yanında çalıştırdığı insanlara insiyatif veren bir başbakandı. Herhalde Turgut'un kafasını sık sık ütülemezdi. Turgut rahat çalışacağına inanıyordu... «Bismillah» deyip işe girişti ve 1967 yılında ilk iş olarak kendi kadrosunu kurmaya başladı. Planlama yedi yıllık olmuştu. Oradaki uzmanları işten atmayacak, ama dinci kesimden adamları bu güzelim kuruluşa dolduracaktı.

Doğrusunu isterseniz, Özal biraderler çalışkan ve zeki insanlardı. Tarikatçı falan olmaları, o günkü Demirel için hiç te önemli değildi. Özellikle Korkut, son derece akıllı bir adamdı ve böyle olduğunu hayatının sonraki dönemlerinde, abisi başbakan olduktan sonra iyice kanıtlayacaktı. TPAO genel müdürlüğü görevini bıraktıktan sonra MSP'den politikaya girecek, milletvekili ve bakan olacaktı. Ancak abisi gibi iyi bir iş bitirici olduğu 1983 yılından sonra ortaya çıkacak ve o günlerde atıldığı ticaret hayatında «Ne sihirdir ne keramet, el çabukluğu marifet» dercesine kısa sürede milyarder olacaktı. Bir ayağı Türkiye'de, bir ayağı da Suudi Arabistan'daki dinci kuruluşlarda yaşayacak, kazandığı paraların hesabını ve bu arada devlete ödediği vergileri soranlara «Ben hesabımı öbür dünyada veririm» diyecek kadar da uyanık çıkacaktı.

Söylemesi ayıptır, bendeniz bir gün bu Korkut'u karşıma oturtmayı başarmıştım. Elimde teyp vardı. 1985 yılıydı. Kendisine kaç para kazandığını, devlete ne kadar vergi ödediğini, kısa sürede nasıl milyarder olduğunu sormaya başladım. Karşımda boncuk boncuk terliyordu. Bir insan olarak onu bu duruma düşürdüğüm için üzülmüştüm ama ne yapayım? Hesabını öbür dünyada vereceğini söylüyordu. Allah, öbür dünyada vereceği hesabı İNŞALLAH kabul eder.

1967 yılında «Özal biraderler» deyince bunlar sadece Turgut ve Korkut'tan oluşmuyordu. Ortaya bir de, o günlere kadar adı sanı hiç duyulmamış bir üçüncü birader daha çıktı. Bu da İTÜ mezunuydu ve adı Yusuf'tu. Turgut Planlama müsteşarı olduktan hemen sonra küçük Yusuf'u yanına almış ve sağ kolu olarak çalıştırmaya başlamıştı. Yusufçuk, ayağının tozu ile Araştırma şubesi müdürü oldu. Bu görevi lütfen küçümsemeyin. Küçük Yusuf son derece büyük yetkilerle donatılmıştı. Bugünkü parayla devletin milyarlarca lirasını, en kısa zamanda eşe dosta, torpillilere ve şeriatçılara, araştırma yaptırmak bahanesiyle -dağıtmaya ve birtakım adamları zengin etmeye başlayacaktı. Yusuf devlet hayatında ilk tecrübesini, abisinin yatımda devlet parası dağıtarak kazanacak ve bu üstün yetenekleri nedeniyle, Turgut başbakan olduktan sonra bu ülkeye bakan bile olacaktı.

İbrahim Deriner, 1966 yılı başlarında Turgut'un bütün kaderini bilmeden değiştiren insan olmuştu. Demirel'in isteğine rağmen, onu EİEİ genel müdürü yapmamış ve kendisine Planlama yolunu açmıştı. Turgut o gün EİEİ genel müdürü olsaydı, acaba bugün nerede olurdu? Herhalde 'başbakan değildi...

Deriner, genel müdür yapmadığı Turgut'un Planlama müsteşarı olduğunu duyunca çok hayret etti. Ama bu konuda Demirel'e hiçbir şey söylemedi. Bir gün İsmet Sezgin'e «Beyefendi Turgut'a çok güveniyor. Fakat göreceksiniz ki, bu arkadaş bir gün beyefendinin başına büyük işler açacaktır. Turgut'u yıllardan beri tanırım. Kendi çıkarları sözkonusu olduğu sürece, yapmayacağı iş yoktur» diyecekti.

Planlama Müsteşarı Turgut'un ismi, 1967 yılında gazetelerde duyulmaya başlandı. Bu isim sonraki yıllarda bazen sivrilecek, bazen silinecek ve en sonunda Türkiye'nin kaderine el koymayı başaracaktı. Şans, hep ondan yana olacaktı. Bugüne kadar öyle oldu. Bakalım ne zamana kadar böyle gidecek?

Turgut müsteşar olduktan sonra ilk değişiklik, Semra'da gözlendi. O güne kadar kocasından her yerde «Turgut» diye söz eden Semra, artık başkalarının yanında «Turgut bey» diyordu.
1967 yılının Adalet Partisinde her cinsten insan vardı. Dinciler, Atatürkçüler, özel sektör işbirlikçileri, aydınlar, kasaba politikacıları, cahiller, namuslular, namussuzlar, iş bitiriciler... Hepsi de bu kitle partisindeki yerlerini almışlardı. Bu kesimler arasında sık sık görüş ayrılığı çıkardı. Ancak iktidarın büyük nimetleri vardı ve 1970 yılına kadar partiden kopma olmayacaktı. AP'den kopan milletvekilleri, o yıl Demokratik Parti'yi kuracaklardı.
Turgut son derece rahat adamdı ve nabza göre şerbet verirdi. Önce gidip namazını kılar, sonra belli etmeden içkisini içerdi. O günlerde de içki içmeye devam ediyordu. Fazla değil... Konyak ve şampanya, en sevdiği içkilerdi. Bugün de öyle. Ancak yerli içki içemiyor. Boğazı ve midesi yanıyor. Bu yüzden, içkilerin ithal malı olanlarını tercih ediyor.

1967 yılında müsteşar olduktan sonra yaptığı ilk iş. Planlama kadrosunu iyice araştırmak oldu. Ortalıkta çok sayıda aydın ve sol görüşlü uzman vardı. Bunların hepsi de iyi yetişmiş adamlardı. Planlama bir okul gibiydi ve o günlerin hiç tartışmasız, en seçkin kuruluşuydu. Turgut karar verdi... Bunları işten atmayacaktı, ancak dengeyi kendi getireceği adamlarıyla kuracaktı... Evet, Planlama o günlerde gerçek bir okul gibiydi. Bu okulun niteliği bir süre sonra bozulacak ve bu seçkin kuruluş bir tarikat yuvasına, mollalar çiftliğine, şeriatçılarla ülkücülerin çatışma alanına dönüşecekti... Turgut, kadrolaşmaya hemen başladı. Temel Karamollaoğlu, Yahya Oğuz gibi çember sakallılar artık ortalıkta açıkça geziniyordu. Bir kamu kuruluşunda ilk kez çember sakallı adamlar vardı.

Turgut'un müsteşarlığı döneminde, 1966-1971 yılları arasında Planlama'da çalışan ve sonraki yıllarda kendi alanlarında çalışıp ta ülkemizde söz sahibi olan sağ görüşlülerden bazıları şunlardı:

Mehmet Dülger, Hasan Celal Güzel, Kutlu Savaş, Kabzım Oksay, Temel Karamollaoğlu, Yılmaz Ergenekon, Yahya Oğuz, Nevzad Yalçıntaş, Ahmet Remzi Hatip, Şükrü Akgüngör, Zafer Özkaynak, Mehmet Aydın, Yıldırım Aktürk, Ekrem Pakdemirli, Yusuf Bozkurt Özal, Hüsnü Doğan, Avni Akyol, Ahmet Selçuk, Vehbi Dinçerler, Vahit Erdem, Metin Emiroğlu, Şadi Pehlivanoğlu, Agah Oktay Güner, Ekrem Ceyhun...

Bunların çoğu, Planlama'ya Turgut tarafından alınmıştı. Sonraki yıllarda bu sağ kadro, kendi arasında çeşitli görüşlere ayrıldı. MSP, MHP, DYP ve ANAP kadrolarının sonraki yıllarda ilk temeli, o günlerin Devlet Planlama Teşkilatında atıldı. 1980'li yıllarda bunlardan bir bölümü Demirel'in yanında devam ederken, bir bölümü de Turgut tarafından bakan yapıldı.

Turgut bir süre sonra kadro harekâtını tamamladı. Bir yanda sağ görüşlüleri ve dincileri/öbür yanda da yakın akrabaları Planlama'ya soktu. Birader Yusuf dışında kardeş çocuğu yetim Hüsnü, Semra'nın kardeşi Mehmet Yeyinmen bunlardan bazıları oldu. Doğrusu hem Yusuf, hem de Hüsnü son derece yetenekli çocuklardı. Sadece ve sadece bu yetenekleri yüzünden, sonraki yıllarda Turgut tarafından bakan yapıldılar. Bu memleketin bakanı oldular... Turgut seçim otobüsünde Hüsnü'yü seçmenlere tanıtırken «Bu çocuk küçük yaşta yetim kaldı... Öyle akıllıdır ki, kafası 60 numara şapkaya ancak girer. Buna oy verin» diye günün mana ve ehemmiyetini belirten konuşmalar yaptı.

Turgut rahatını ve özellikle gezmeyi seven adamdı. Sıkıntılı işlere gelemezdi. Aynen şimdi olduğu gibi, o günlerde de her fırsatta geziye çıkardı. Hele yurt dışı gezilerini hiç kaçırmazdı... İşi hep güvendiği yakınları yürütürdü. Ancak Turgut'un önemli bir özelliği vardı. Ona kendisini sevdirenin, sırtı yere gelmezdi. Kendisine yakın bildiği adamları her yönden kollar, onların çıkarlarının zedelenmemesi için elinden geleni yaptığı gibi, başka olanaklar da sağlardı... Her türlü olanak... Örneğin kendisinin Planlama'da Akgün Albayrak adında erkek bir sekreteri vardı. Akgün lise mezunuydu ve uzmanlardan çok daha fazla para alırdı. Akgün daha sonra ANAP milletvekili ve de ANAP genel sekreteri oldu. O dönemden sevip tuttuklarını sonra bakan yaptı... Bazılarıyla ortak şirket kurdu. Hemen hepsine, iş hayatlarında yardımcı oldu... İş bitirmelerine katkıda bulundu... Turgut'a güven, gerisini merak etme sen.

Turgut'un önemli bir özelliği daha, o yıllarda iyice ortaya çıktı. Devletin bazı kurallarını tanımıyor ve onlara hiç aldırış etmiyordu. Bir başka özelliği de, Amerikalılara ve özellikle yabancı sermayeye olan aşırı düşkünlüğü idi... ARMCO adlı bir Amerikan firması, Ereğli Demir-Çelik tesisleri için bir tevsi raporu hazırlamıştı. Bir gün rapor Planlama'ya geldi...

Turgut bu işe bakan uzmanları yanına çağırdı:


— Haydi Amerikan şirketine gidelim de, rapor konusunda bilgi alalım.
— Efendim biz gitmeyelim de, onları buraya çağıralım... Siz devletin müsteşarısınız. Onların ayağına gitmeniz doğru olmaz...
— Ne farkeder canım... Haydi gidelim...

Makam otosuna binip, İzmir caddesindeki şirket merkezine gittiler. Önceden şirkete haber verildiği halde, Amerikalılar ortada yoktu. Turgut orada uzmanlarla birlikte beklemeye başladı... Ancak tedirgindi... Bir süre sonra «Biz gidelim» dedi ve oradan ayrılmak zorunda kaldılar. Amerikalı firma temsilcileri, ayaklarına getirttikleri devletin müsteşarını bekletmişler ve ortada görünmemişlerdi... Aradan yaklaşık 20 yıl geçecek ve Turgut'un yabancı iş adamlarına duyduğu sevgi hiç azalmayacaktı. Örneğin 1988 yılında Ankara'ya Malcolm Forbes adlı bir iş adamı gelip, koskoca bir Kanuni Sultan Süleyman balonu uçuracaktı. Sonra bu adam, motorsikletlere binmiş tayfasıyla birlikte başbakanlık konutuna gelip Turgut'u ziyaret edecek ve bahçede kendisine kırmızı renkli bir ceket giydirecekti... Turgut, önünde ve arkasında «Capitalist Tools» (Türkçe anlamı: Kapitalizmin aletleri) yazılı bu ceketi sırtına giyip poz verecek, Türkiye Cumhuriyetinin başbakanına yakışan bu görüntüler o akşam televizyon haberlerinde bütün Türkiye'ye gösterilecek, ertesi gün gazetelerde yer alacak. Bizler de bu gibi sahneleri gururla, göğsümüz kabararak izlemek durumunda kalacağız... Neyse, biz yine dönelim 1967 yılına...

Ankara otelinde Planlama'nın yedinci kuruluş yıldönümü kokteyli var... Ortaya büyük bir pasta getiriliyor. Üzerinde yedi adet mum yanıyor. Müsteşar Turgut eline kocaman bir bıçak alıyor. Mumlan üfleyecek, alkışlanacak ve sonra da pastayı kesecek... Turgut pastanın başına gelip duruyor ve kendi kendine bir şeyler mırıldanmaya başlıyor...

İki metre öteden Semra bağırıyor:

— Turgut bey, Turgut bey... Okuyup üflemeyecek-sin... Sadece üfleyeceksin...

Kahkahalar patlıyor. Semra kocasına herkesin içinde hafiften bir bindiriş yapmış oluyor. Turgut kızarıyor.
Planlama'da artık «Takunyalılar» denilen bir ekip vardır. Kamuoyu bunlara bu ismi takmıştır. Turgut ve Korkut'un isimleri basında «Takunyalı Biraderler» olarak geçmeye başlar. Koridorlarda namaza duran «Uzmanlar» vardır... Bir iş için bir odaya girdiğiniz zaman, kenarda namaz kılan birisini görmek artık olağan bir görüntü olmuştur. Mescitte toplu namazlar kılınır. İş saatlerinde namaza dururlar. Özellikle Cuma namazına topluca gidilir. Planlama'da olup biten bu olaylar yüzünden, gazetelerde çok ağır yazılar çıkar. Demirel, kendi partisi içinde de ağır eleştiriler alır. Aydın Yalçın gibi bazı milletvekilleri, grup toplantılarında takunyalı ekibi fena halde eleştirirler. Ancak Demirel, bütün bu eleştirileri göğüsler. Parti, Turgut ve ekibinin yaptıkları yüzünden neredeyse ikiye bölünecektir. Ancak Turgut ta boş durmaz ve bazı AP milletvekillerinden kendine destek bulur. Sadettin Bilgiç, Faruk Sükan, Mehmet Turgut gibi çok sayıda milletvekili, Turgut'tan yana tavır koyarlar.

Demirel bütün bu karambol ortamında Turgut'u savunur ve «Ben göreve getirdiğim kişiyi kimseye ezdirmem» der... Bu arada bir yasa çıkarılır ve özel sektörün devlet eliyle teşvik edilmesine başlanır. Planlama'da «Teşvik Uygulama Dairesi» kurulur. İş adamlarıyla, bu daire ve Turgut muhatap olmaya başlar. Önceki yıllarda «Dedikodu, olmasın» diye Planlama'ya sokulmayan iş adamları, artık bu kuruluşun koridorlarında cirit atmaya başlarlar. Hepsinin de amacı, devletten teşvik alıp yatırımlarını devlet kesesinden gerçekleştirmektir. Planlama'ya alınan bütün hacı ve hoca takımı da, nedense Teşvik Uygulama Dairesinde çalışmak için can atarlar. Herhalde orada «Çok çekici» bir şeyler olmaktadır... Bazı münafıklar artık Planlama'da rüşvet dönmeye başladığını söylerlerse de, böyle bir durum kesinlikle yoktur. İş adamlarına rüşvet karşılığı teşvik verilmez. Rüşvet, değerli hediye gibi şeyler, elbette ki Planlama'nın kapısından içeri giremez...
Ancak yine de bazı tuhaf uygulamalar olur. Örneğin kalkınma planında yer alan açık seçik bir hükümde «Özel okullara teşvik verilmeyecektir. Bütün özel okulların devlet çatısı altında toplanması sağlanacaktır» denilmektedir. Buna karşın, Başbakan Demirel'in kardeşi Hacı Ali Demirel'in özel Yükseliş Koleji'ne, devlet kesesinden teşvik verilir. Hacı Ali, Turgut'un yakın dostudur... Başbakanın kardeşidir. Turgut bu teşviği Hacı Ali yerine bana verecek değildir ya...

Teşvik furyası sürüp gider. Örneğin Tuborg ve Efes Pilsen bira fabrikaları, Turgut tarafından verilen teşviklerle kurulur. Bunların hepsinin temelinde, devlet parası vardır... O gün bu fabrikaları kendi verdiği teşvikle kurduran Turgut, başbakan olunca biraya karşı kampanya açar ve bunların televizyonda reklâm yapmalarını yasaklar... Hiç kimse de bunun nedenini sormaz, soramaz... Çünkü bilinir ki rüzgarlar o gün öyle esiyordu, bugün böyle esiyor...

Bir başka teşvik olayı, Elvan gazozlarında yaşanır. Burada müthiş bir proje vardır... Türkiye o günlere kadar her alanda bizi sömürmeye kalkışan İngiltere'ye bir oyun oynayacak ve bu ülkenin ekonomisine el koyacaktır. Bu da. Elvan gazozlarıyla yapılacaktır. Elvan gazozları, Londra'da bir fabrika kurup gazoz üretecek ve İngiltere, Türk gazozunda boğulacaktır. Bütün İngiltere Elvan gazozu içmeye başlayınca, bu ülkenin milyonlarca Sterlin'i Türkiye'ye akacak ve İngiliz imparatorluğu içten yıkılmaya başlayacaktır. Bu durumda İngiliz ekonomisi Türk ekonomisine bağımlı duruma gelecek ve bu emperyalistlerin bize o günlere kadar yaptıkları, burunlarından fitil fitil getirilecektir. Muhteşem plan budur.
İngiltere'de Elvan gazoz fabrikasını kurmak için, bu ülkenin yüzbinlerce yeşil Amerikan Doları, bir kalemde yurt dışına transfer edilir. Teşvik veren, Turgut'tur... Bu işlemlere izin veren Turgut'tur... Bu işleri sonsuz yurt sevgisiyle yapmıştır...

Aradan yirmi yıl geçmesine karşın, Türkiye'nin bu yeşil dolarcıkları halen de fabrikanın kurulmasını ve gazoz şişelerinin içerisine girmeyi bekliyorlar! Daha da çoook bekleyecekler... Havada bulut yok, bu ne dumandır... Giden gelmiyor, acep nedendir?...

Turgut döneminin Planlama Teşkilatinda olup bitenler bununla da bitmez. Turgut o dönemde «Kalkınma Fonu» adında 400 milyon liralık bir fon kurar. Anlaşıldığı kadarıyla, günümüzdeki fon merakı, o günlerden gelmektedir. Bu fona devlet, paranın şimdiki gibi pul değil, gerçek para olduğu dönemde tıkır tıkır 400 milyon lira (Günümüzün değerleriyle yaklaşık yüz milyar lira) ayırır.

Turgut bu iş için iyice bastırmış ve başbakanı ikna etmiştir. Devletin paracıkları eşe dosta, torpillilere ve birtakım şeriatçılara hızla dağıtılmaya başlanır. Dağıtım işlemi, tamamen gizli yapılır. Birkaç sayfalık raporlara günümüzün parasıyla milyonlar ödenir ve Turgut'a yakın belli kişiler, devlet eliyle zengin edilir.

Hep belirttiğim gibi, Turgut hem özel, hem de devlet yaşamında rahat adamdır. Devletin kuralları onu hiç ırgalamaz. Örneğin bu kalkınma fonuna aktarılan 400 milyon lira gibi o günlerin çok büyük parasının dağıtılması için, elde bir mevzuat olması gerekir. Öyle ya, sebil çeşmeden eşe dosta su dağıtmıyorsun ki... Dağıttığın, devlet parası... Turgut'un imzasıyla çıkarılan ve bakanlar kurulu tarafından onaylanan 1968 yılı programında, bu konudaki kararnamenin çıkarılmış olduğu belirtilmektedir. Yani bu paracıkların nasıl ve hangi esaslara göre dağıtılacağını belirleyen kararname çıkarılmıştır!.. Oysa ne yazık ki, ortada böyle bir kararname yoktur. Olmayan bir kararname, devletin resmi belgesi olan yıllık programda «Varmış» gibi gösterilmektedir. Bu paraların dağıtımı ve eşi dostu zengin etme olayları, hayali kararnameye göre yapılır.

Bu işin başında küçük birader Yusuf vardır... «Araştırma» yapacak veya «Rapor» yazacak kişi ve firmaları Yusuf belirler. Onlara ödenecek paraları Yusuf söyler. Belli kişi ve şirketlere o günlerde hazırlatılan bu raporların ne işe yaradığı, bugün bile meçhuldür. Tümü de torpillilerden ve şeriatçılardan oluşan ve bu furyadan doya doya yararlanan kişi ve firmalar arasında yerliler vardır, yabancılar vardır. Paralar el altından ve gizlice dağıtılır. Sözleşmelerin çoğunda «Bu sözleşme taraflarca tamamen gizli tutulacaktır» diye hüküm vardır.

Yabancılarla yapılan sözleşmelerde, arada bir ihtilaf çıktığı takdirde bu konudaki kararı Türk mahkemelerinin değil, Cenevre Ticaret Odasının vereceği hükme bağlanmıştır... Düşününüz ki Türkiye'de bir devlet kuruluşu, yabancı bir kişi veya şirketle basit bir sözleşme imzalıyor... Ve arada ihtilaf çıkarsa, bu konuda Türk mahkemelerine gidilmeyeceği, bu kuruluşun iki yetkilisi olan Turgut ve Yusuf biraderler tarafından kabul ediliyor... Biraderler,. ANAP dönemi Türkiye'sinde başlattıkları uygulamaların' antrenmanını, o yıllarda Planlama'da ufaktan başlatıyorlar.

Torpilli yabancı firma ve kuruluşlara, devletin dövizleri oluk gibi akıtılır. Bunlara milyonlarca dolar ödenir. İnanılmaz olaylar olur... Örneğin Ole Helwog adında bir Danimarka'lı mimara, tek başına 300 bin dolara yakın döviz ödenir. Bütün bu kişi ve kuruluşlar tarafından hazırlanan raporlar, bir daha inmemek üzere tozlu raflara kaldırılır... Özal biraderler, zengin ettikleri bu adamlardan bol' hayırdua alırlar.
Ancak ortalık ayağa kalkar... Planlama'da olup bitenler konusunda TBMM'de soruşturma açılması istenir. Muhalefet, olayı Meclis'e getirir. Demirel için komisyonlar kurulur. Ancak Demirel, AP'lilerin oylarıyla aklanır... Sonuç ne olursa olsun, iş ayyuka çıkmıştır...

2 Şubat 1971 tarihli Devrim gazetesinde bu konuda aynen şu sorular sorulur:

«DPT'nin özel sektöre, torpillilere ve yobazlara devletin milyarlarını özel dostluklar ve kişisel çıkar gibi nedenlerle dağıttığını duymayan kalmamıştır. Hacı Turgut ve takunyalı Planlama ekibinden bugüne kadar görevleri; dolayısıyla yurt içinde ve dışında hediyeler (Örneğin Ana-dol otomobil, gümüş semaverler ve tepsiler) kabul edenler olmuş mudur?.. Olmuşsa kimlerdir?
Hacı Turgut ekibinin Planlama'ya yerleştikten sonra1 yakınları dahil ortak oldukları şirketler var mıdır?.. Bu şirketlerin adları nedir ve ortakları kimlerdir? DPT, bu şirketlere ne gibi ayrıcalıklar sağlamıştır?.. DPT'de görevli olup ta yerli ve yabancı firmaların daveti ile dış geziler yapanlar var mıdır?.. Varsa kimlerdir?

Hacı Turgut ve ekibi, bu göreve başlamadan önceki ve bugünkü servet beyanlarını, yakınları dahil açıklayabilirler mi?.. Eğer artışlar varsa, bu nereden ve nasıl sağlanmıştır?»..
Devrim gazetesinin deyimiyle Hacı Turgut, bu sorulara hiçbir cevap vermedi. «Hayır, biz bu paraları özel dostluk ya da çıkar karşılığı dağıtmadık. Hiçbir hediye kabul etmedik. Hiçbir şirkete ortak olmadık ve bunlara ayrıcalık sağlamadık. Hiçbir firmanın davetlisi olarak yurt dışı gezilerine katılmadık. Servetimiz bu göreve başlamadan önce şu idi, bugün budur» diye bir cevap vermedi... Oysa bu sorular, çok ciddi sorulardı... Tahmin ediyorum, Turgut o günlerde bu gazeteyi görmemişti... Görseydi mutlaka açıklama yapar ve bu saçma sapan, anlamsız sorulara yanıt vermekte gecikmezdi...

Turgut, hayatının sonraki dönemlerinde de böyle birtakım anlamsız işlerle uğraşmak zorunda bırakıldı... Başbakan olmuştu... Cüneyt Canver adında bir SHP milletvekili, Türkiye'de uğraşılacak başka iş kalmamış gibi, kafasını Turgut'un ve ailesinin mal varlığına takmıştı. Hatta bu saçma tavrını daha da öteye götürerek, bu konuda TBMM başkanlığına bir soru önergesi verdi.

Bu konuda Devlet Bakanı Mesut Yılmaz kürsüye çıktı ve şöyle dedi:

— Başbakanımız, mal varlığını zamanında ilgili mercilere bildirmiştir. Şimdi açıklamayacaktır.

Sonra Meclis kulisinde Turgut gazetecilerin sorularını yanıtladı:

— Cüneyt efendi istiyor diye, mal varlığımızı açıklayacak değiliz...

Cüneyt efendi, hak ettiği cevabı almıştı. Rezil oldu.
Bir gün çok merak ettim ve DPT günlerindeki Turgut'u, Demirel'e sordum... Şimdi düşman kardeşi plan bu kişiyi, acaba o günlerde nasıl değerlendiriyordu?..

Bana aynen şöyle dedi:

— 1971'e kadar kendisiyle son derece ahenkli çalıştık. Aramızda hiçbir problem olmadı. Teşvikler, takunyalılar gibi konularda olup bitenleri hiç anormal karşılamadım. Zaten birtakım şeylerden şüpheye düşmek için zamanım yoktu. Onu hep savundum, göğüsledim ve güvendim. Hem parti içerisinde, hem de Meclis'te göğüsledim. Meselâ parti içerisinde Aydın Yalçın ekibi,, takunyalılara çok sert bir şekilde karşı çıkardı. Hep Turgut'u korudum.
Aklıma hiçbir şey gelmedi. 1967-1971 döneminde, Turgut'la aramızda birbirimizi incitecek bir şey olmamıştır.

Gerçekten de olmamıştı. Turgut ta bunu doğruluyordu:

— Demirel, bizim Planlama'daki icraatımıza karşı çıkmamıştır. Bizi korumuş ve lâf ettirme m iştir. Aramızda hiçbir sürtüşme veya fikir ayrılığı olmamıştır.
Başbakan Demirel, bir gün makamında arkadaşlarıyla sohbet ediyordu.

Onlara şöyle dedi:

— Yahu bizim Turgut bana geliyor, Korkut'un bir dahi olduğunu söylüyor. Korkut ta geliyor ve Turgut'un bir dahi olduğunu söylüyor. Herhalde yakında ikisi birden gelip, o küçüğün dahi olduğunu söyleyecekler. Neydi onun adı?
— Yusuf, efendim...
— Hah... Yakında Yusuf'un dahi olduğu gündeme gelecek. Haberiniz ossun!

Bu olay 1968 yılında oluyordu. Topluluk gülüştü. Başbakan'ın, Özal biraderleri ne kadar sevdiği bilindiği için, hiç kimse bir şey söyleyemedi.
Benim tahminime göre, bunların üçü de gerçek bir dahi... Kolay iş değil bu yaptıkları ve elde ettikleri büyük başarılar... Birincisi, bu kitabın sonraki bölümlerinde okuyacağınız gibi nice badireyi atlatıp, nerelerden nerelere uçup başbakan olmuş. İkincisi, sıfırdan başladığı ticaret hayatında, 1983 yılından bu yada milyarlarla oynamaya başlamış. En küçükleri de, bu ülkenin bakanı olmuş. Ekonomi kendisine teslim edilmiş. Gerçi kendisini abisi bakan yapmış ama olsun varsın. Ne çıkar bundan? Keşke hepimizin Turgut gibi abisi olsa da, bizi bakan yapsa. Bence Yusuf bu yüce mevkilere Turgut'un kardeşi olduğu için değil, bileğinin hakkıyla geldi. Tıpkı yetim Hüsnü gibi... Yani Hüsnü, Turgut'un dayıoğlu olduğu için mi bakan oldu?

Aman canım... Ben de nelerle uğraşıyorum. Tıpkı değerli Cumhurbaşkanımız Kenan Evren'in, kendisi ve Konsey üyeleri hakkında hiç kimsenin duymadığı birtakım dedikodu ve söylentileri televizyona çıkıp bütün millete duyurduğu gibi, ben de hiç kimsenin aklına gelmeyen şeyleri buradan size duyurmaya kalkışıyorum.

Şimdi bu kitabı, bütün Özal ailesi okuyacak. Hiç kuşkunuz olmasın, Turgut bile okuyacak. Red Kit, Tommiks ve Zagor okumaktan fırsat bulduğu ilk anda, kesinlikle okuyacak. Ondan sonra efendim, Korkut okuyacak. Semra okuyacak. Yusuf okuyacak. Ahmet okuyacak. Davulcu ve Zeynep okuyacak. Bendeniz de böylece, Özal ailesinin sırtından bir miktar para kazanmış olacağım. Bu saygıdeğer aile, bana dolaylı yoldan servet transferi yapmış olacak. Paranın az olması hiç önemli değil. Az olsun, gönülden olsun. Helâl etmelerini şimdiden arz ve rica ederim. Ne de olsa, bu aileden kazandığım ilk para olacak. Tabii kitabı başkalarından beleş istemeyip, parasıyla satın aldıkları takdirde...
Söz yukarıda Yusuf'tan açılmıştı. İzin verirseniz, kendisine burada kısa bir mesaj iletmek istiyorum... Çünkü Yusuf benimle konuşmuyor...

— Kardeşim Yusuf, duyuyorum ki gazetelerde senin aleyhine yazılar çıktıkça, ekonomiden sorumlu bakan olarak bu işlerden en ufak bir biçimde bile anlamadığın yazılıp çizildikçe, çok sinirleniyormuşsun. Dudakların titremeye ve elin ayağına karışmaya başlıyormuş... Yoksa bu duruma getirdiğiniz Türk ekonomisi konusunda gazetelerin sana övgüler düzmesini mi bekliyordun ha? Ama sen yine de üzülme. Turgut abin gibi rahat ol. Bir gün bu işleri bıraktığında, nasılsa aç ve açıkta kalmazsın. Korkut abin seni şirketlerinden birine yerleştirir ve gül gibi geçinip gidersin. Paraları tıkır tıkır öder. Zaten Amerika'da tasarruflarınla satın almış olduğun villa da ortaya çıktı. Gerekirse para faizsiz ev kirasız, gidip orada yaşarsın. Sen olup bitenlere hiç üzülme olur mu güzelim? Aleyhinde yazı yazıp asabını bozan namussuz gazetecilere sinirlendiğin zaman, hemen beni ara. Ben seni birkaç dakikada düzeltiveririm. Hatta istersen seninle bir röportaj bile yaparım. Yeter ki sen benim sorularıma erkekçe cevap vermeyi göze al... Çünkü ben seni arıyorum ama hiç bulamıyorum. Adeta benden kaçıyorsun. Ben senden hayali ihracat m> istiyorum, kredi mi istiyorum? Yoksa işi bitirip te arada avanta alan bazı gazeteciler gibi, senin peşine o yüzden mi düştüm? Gözlerinden öper, sana daha nice büyük başarılar dilerim canım kardeşim.»
Mektubumuz burada bitti ve yine konumuza dönüyoruz.

Turgut'un Planlama'da dağıttığı devletin milyarlarca lirası ve milyonlarca dolar dövizi, hiçbir zaman soruşturma konusu yapılmadı. Aslında yapılsaydı çok iyi olurdu, çünkü yüzde yüz garanti vererek söylüyorum ki, Turgut aklanırdı... O dönemin Planlama'sında rüşvet, komisyon, avanta ve kişisel çıkar kesinlikle yoktu. Paralar, sadece hakkı olana dağıtılırdı. Bir Allah kulu çıkıp ta «Devlet malı deniz, yemeyen domuz» diye düşünmezdi. Ancak Turgut'u ve başarılı ekibini çekemeyen bazı kişiler perde arkasından «Yiyin efendiler yiyin» diye bağırırlardı. Ama onları da hiç kimse ciddiye almazdı. Zaten ciddiye alınacak tarafları yoktu.

Turgut, özel sektörü çok severdi. Karısıyla birlikte, gezmeyi de çok severlerdi. Planlama müsteşarı olunca, bu iki konuda da fırsatı ele geçirmişti. Bir yandan Türk özel sektörü ile tanışıyor ,öte yandan ha babam de babam geziyordu. Bütün patronları tanımıştı. Onlarla yakın ilişkiler kurmuştu. Patronlara devlet kesesinden iyi teşvikler veriyordu... İmza Turgut'tan, para devletten... Kendisi işlere fazla girmezdi. Sosyal Planlama Dairesi Başkanı Nevzad Yalçıntaş, Koordinasyon Dairesi Başkanı Ekrem Ceyhun, İktisadi Planlama Dairesi Başkanı Merih Celasun ve Teşvik Uygulama Dairesi Başkanı Yılmaz Ergenekon... İşi bu kadro götürürdü.

1960'lı yılların sonlarına doğru Türk ekonomisini yöneten kadro ise şöyleydi:

Merkez Bankası Başkanı Naim Talu, Gelirler Genel Müdürü Adnan Başer Kafaoğlu, Hazine Genel Sekreteri Kemal Cantürk ve Planlama Müsteşarı Turgut Özal... Ekonomiyi Demirel'in döneminde bu bürokrat kadro yönlendiriyor. Bunlar dört kilit adam... İşler 1970 yılına kadar oldukça iyi gidiyor. Ekonomi 1970 yılında tıkanıyor ve birtakım ekonomik kararlar alınıyor... Devalüasyon yapılıyor. Bir dolar 15 lira oluyor.

Döviz yokluğu çeken ve ödemeler dengesi tıkanan Türkiye devalüasyona giderken, bunun hemen öncesinde Turgut milyonlarca dolar dövizimizi araştırma yaptırmak gerekçesiyle yabancı firmalara ve kişilere dağıtıyordu.
Turgut, müsteşarlığı döneminde sürekli olarak yurt dışı gezilere gidiyor. Amerika senin Japonya benim, gezinip duruyor. Dış gezilerin çoğunda, yanında Semra da var. Bazı gezileri, yerli ve yabancı firmaların davetlisi olarak yapıyorlar. Acaba devlet kesesinden gittiği gezilerde, Turgut'un yanında bulunan Semra'nın paraları nereden çıkıyor?.. Semra'nın parasını da devlet ödüyor mu?.. Ben bu konuyu çok araştırdım, ancak bulamadım. Semra'nın bu gibi durumlarda devletten para alacağını hiç sanmıyorum da, yine de bir açıklama gelirse çok sevinirim. Sonra bazı belgeler ortaya çıkar.

Biliyorsunuz Turgut'un hacı olmaya da aşırı tutkusu var. Tam üç kez hacı olduğunu kendisi açıkladı. Üçüncü ve sonuncusu, kendi başbakanlığı döneminde gerçekleşti ve devlet kesesinden olduğunu hepimiz biliyoruz. İlk hacılığı, bildiğim kadarıyla Planlama müsteşarı olduğu döneme rastlar. Acaba ilk hacılık ta devlet kesesinden mi olmuştu?.. Bunu da bir zahmet açıklarsa beni çok mutlu eder. İkinci hacılık hadisesinin ne zaman ve kimin cebinden olduğunu bilmiyorum... Yani bu hac seferleri devletten mi, yoksa cepten mi oluyor?.. Şunu bir anlayalım diyorum.

Burada bir konu daha var... Bazı din adamları, devlet kesesinden gidilen hac seferinde, o kişinin hacı olamayacağını savunuyorlar. Bunlara göre, gerçek hacı olmak için oralara cepten gideceksiniz. Bunu Uğur Mumcu da yazıyor. Ancak ben Uğur'un Turgut'la ilgili olarak yazdıklarına kesinlikle güvenmem. Hep yalan yazar. Amacı Turgut'u yalan yazıp yıpratmaktır... Çünkü o bir sol amigodur. Hasan Cemal'le birlikte Cumhuriyet gazetesini batırmak için çaba harcamaktadır. Turgut bu gerçeği çok iyi görmüş ve bu konudaki görüşlerini kamuoyu önünde açıklamıştır... Evet, bu şahıslar gazeteyi batıracaklardır. Vallahi çok ayıp...

Planlama Müsteşarı Turgut aynı zamanda pratik adam... Diyelim ki yerli ya da yabancı özel sektör, Türkiye'de bir şeyler yapmak istiyor. Bu durumda kararı Turgut verecek. Yatırım nasıl yapılmalı, nereye yapılmalı?.. Maliyet ne olacak?.. İşin ayrıntıları nasıl belirlenecek?.. Bu gibi durumlarda bazen yabancı firmaların yurt dışındaki merkezleriyle görüşme yapmak gerekiyor. Turgut bu gibi durumlarda, uçağa atladığı, gibi yurt dışına gidiyor. Yanına karısını da alıyor... Çünkü davetler genellikle çift kişilik oluyor. Gerekirse yanına Planlama'dan adam da alıyor. Devletten yasal harcırahını da elbette ki alıyor ve gidiyor. Onları orada bir güzel ağırlıyorlar. Hatta bazen hediyeler veriyorlar. Hediyeleri kabul etmemek, bir devlet adamı ve eşi için son derece nezaketsiz bir olay olur. Bu durumda, hediyeleri almak zorunda kalıyorlar.

Aslında Özal ailesi son derece insancıl... Kendilerine hediye getiren insanları rencide etmek istemiyorlar... Hediyeyi geri çevirmek olmaz. Hangimiz geri çeviririz ki?.. Normali kabul etmek... Onlar da öyle yapıyorlar.
Bu durum aileyi bazen uzun uzun düşündürüyor, Şimdi bir düşünün ki, zengin bir iş adamının, ya da üst düzeyde bir devlet memurunun karısı olan papatyasınız. İçinizden gelmiş ve Türk Kadın Vakfı'nın genel başkanı Semra'ya hediye getirmişsiniz. Semra bu yüzüğü, küpeyi, kolyeyi ya da başka nesneyi kabul etmezse bozulmaz mısınız? Bu durumda bir papatya olarak, memlekete hizmet için eski şevk.ve heyecanınızla çalışabilir misiniz? Ben şahsen çalışamam. Sözün kısası, aile kendine gelen hediyeleri bu gibi nedenlerle geri çeviremiyor.

Örneğin İstanbul'da bir iş adamı, Zeynep ve davulcuya son model bir Jaguar araba hediye ediyor. Bu hediyeyi kabul etmemek, son derece ayıp olur. Bu nedenle kabul ediyorlar ve büyük bir mutlulukla, beleş gelen arabanın önünde resim bile çektiriyorlar. Fakat bir gün olay patlıyor... Bu durumda Zeynep ve davulcu ne yapsınlar?.. Hediyeyi geri vermek zorunda kalıyorlar... Sonra Turgut ve Semra, kızlarına ve davulcuya kızıyorlar... «Bundan sonra ne yapacaksanız daha dikkatli yapın. Bakın, ortalığı ayağa kaldırdınız. Ortalığı ayağa kaldırmaya ne lüzum var?» diyorlar.

Evet, yine geliyoruz Turgut'un Planlama müsteşarlığı dönemine... Turgut özel sektörün faziletlerine son derece inanmış bir adam. Devletçi uygulamalara son derece karşı. Türkiye'yi özel sektörün kalkındıracağına sonuna kadar inanmış. Bu nedenle de en büyük kadrolaşma harekatını, özel sektörlere teşvikleri yağdıran Teşvik Uygulama Dairesi'nde yapıyor. Bu daireyi Turgut kendisi kuruyor. Bu aşamadan sonra Planlama, uygulamanın içine balıklama giriyor. Daha önce Planlama'ya adım atamayan iş adamları, şimdi Turgut'un odasında oturmaya başlıyor. Planlama, iş takip bürosuna dönüşüyor.

Turgut döneminde, o güne kadar yaşanmamış boyutta olaylar yaşanıyor. Devlet yaşamında böylesi, o günlere kadar görülmemiş ve duyulmamış.
Bunlardan biri, TBMM genel kurul salonunda yaşanıyor. O günlerde ikinci beş yıllık kalkınma planı hazırlanmıştır. Planın «Eğitim Sektörü» bölümünde, bundan sonra üniversiteye girme hakkı verilecek teknik liseler sıralanmıştır. Turgut bunların arasına imam-hatip okullarının da konulmasını istemiş, ancak eğitim sektörüne bakan uzmanlar henüz kendi adamları olmadığı için, müsteşarın bu isteği uzmanlar tarafından benimsenmemiştir. Durumu Turgut'la uzun uzun tartışmışlar ve bu hükmü plana koymamışlardır.

Kalkınma planı Yüksek Planlama Kurulu ve daha sonra hükümet tarafından görüşülmüştür. Şimdi sıra TBMM'-ye gelmiştir. Bütçe Plan Komisyonu, planı görüşmektedir. Turgut burada bazı AP milletvekilleriyle işbirliği yapar ve bu milletvekilleri, imam-hatip mezunlarının da üniversiteye girebilmeleri için önerge verirler. Komisyonun AP'li başkanı İsmet Sezgin ve diğer bazı AP milletvekilleri, bu önergeye karşı çıkarlar. Muhalefet de karşı çıkınca, önerge komisyonda reddedilir.

Şimdi sıra TBMM genel kurulundadır. Plan, genel kurulda görüşülmektedir. O sırada bir cümle okunur... Bir de bakarlar ki, komisyonda reddedilen bu hüküm, nasıl olduysa plana yeniden girivermiştir!.. Olay bir anda alevlenir. İsmet Sezgin hemen Demirel'in yanına gidip, bu hükmü kendisinin koydurup koydurmadığını sorar. Demirel, haberi olmadığını söyleyince iş anlaşılır... Bu işi Turgut yapmış ve planın o sayfasını yeniden yazarak, dibinden yapıştırmıştır.

Sosyal Planlama Dairesi Başkanı (Sonraki yıllarda Viyana'da Ermeniler tarafından öldürülen) Evner Ergun birdenbire yerinden fırlar ve genel kurul salonunda adamlarıyla birlikte görüşmeleri izlemekte olan Turgut'un masasına, elindeki plan metnini vurup bağırmaya başlar:

— Bu yaptığınız ayıptır. Ben istifa ediyorum.

Bütün bunlar TBMM genel kurul salonunda bakanların ve milletvekillerinin önünde olmaktadır. Turgut bozulur ama renk vermez. Ne de olsa rahat adamdır.
Turgut'un planı böylece bozulur. Kalkınma planının, devletin bütün aşamalarından geçtikten sonra, Turgut tarafından tahrif edilmesi son anda böylece önlenmiş olur.
Bu olayı, o gün Meclis'te bulunan yüzlerce insan izler... Evner Ergun, bir süre sonra Turgut'la çalışamayacağını anlayıp istifa eder... Türkiye'nin bu değerli insanı, ne yazık ki bir süre sonra Viyana'da kahpe Ermeni kurşunlarına hedef olacaktır. Planlama'da benim daire başkanım Olan Evner Ergun'u burada rahmetle ve saygıyla anmayı bir görev biliyorum.

Turgut'un Planlama müsteşarlığı döneminde ilginç olay çoktur. Bir başkası, yurt dışında yaşanır ve Ankara'da devam ettikten sonra yine yurt dışında noktalanır.
Avrupa başkentlerinden birinde bir Türk büyükelçisi, bazı İranlı ve Pakistanlı dipiomatlar bir gün yemek yemektedir. Bu diplomatlardan biri, tamamen şeriatçı olan Pakistanlı RCD (Türkiye, İran ve Pakistan tarafından kurulmuş olan Kalkınma İçin Bölgesel İşbirliği Örgütü) genel sekreteridir... Pakistanlı genel sekreter Türk büyükelçiye, Türkiye'yi İslam dünyasından koparıp AET bünyesine sokmak isteyen Ziya Müezzinoğlu, Tevfik Saraçoğlu gibi büyükelçilerden yakınır. Planlama ve Turgut'tan övgüyle söz edip, RCD içerisinde İslam dünyası açısından önemli kararlar alındığını anlatır ve Turgut tarafından imzalanmış bir anlaşmadan söz eder. Kulağı delik bir insan olan Türk büyükelçi, böyle bir anlaşmayı ilk kez orada duymaktadır. Bu anlaşmada ilginç hükümler vardır. Üç İslam ülkesinin bundan sonra kendi aralarında tercihli ticaret yapmaları ve bir İslam ortak pazarı kurmaları, bu sisteme daha sonra diğer Müslüman ülkelerin de katılması, sistemde tamamen İslamcı esaslara göre çalışılması ve bir İslam bankası kurulması öngörülmektedir.
Büyükelçimiz, anlaşma hakkında bilgi sahibi oldukça dudakları uçuklamaya başlar. Avrupa topluluğuna girmeye hazırlanan Türkiye için, bunlar olmayacak şeylerdir.

Yemekte hiç renk vermez ve ertesi gün Ankara'yı, Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil'i arar:

— Sayın bakanım, dün gece bir anlaşma metni elime geçti. Bunu Turgut Özal imzalamış ve içinde son derece sakıncalı hükümler var. Acaba bu konuda sizin bilginiz var mı diye sormak istemiştim... Çünkü içindeki hususları ben çok yadırgadım.

— Yok böyle bir şey kardeşim. Bizim bilgimiz yok böyle bir şeyden. Gönder bakalım o anlaşmayı Ankara'ya... Biz de bir görelim.

Büyükelçi, anlaşma metnini aynı gün özel kurye ile Dışişleri Bakanlığına gönderiyor. Çağlayangil şaşırıyor. Turgut, hükümetin haberi ve kendisine bu konuda verdiği bir yetki olmadan, kendi başına anlaşma imzalamıştır. Hem de içine hükümet politikalarına ters düşen birçok hüküm konulmasına razı olarak... Durum Demirel'e duyuruluyor.

Demirel emir veriyor:

— Hemen iptal ediniz.

RCD, İran ve Pakistan hükümetlerine bir teleks çekiliyor. Anlaşmanın hükümetin haberi olmadan ve bakanlar kurulu tarafından kendisine imza yetkisi verilmemiş bir şahıs tarafından imzalandığı ve bu nedenle Türk hükümetini bağlamayacağı bildiriliyor.

Turgut bir miktar zor durumda kalıyor. Aslında pratik kafasıyla bir iş bitiricilik girişiminde bulunmuş, ancak başarılı olamamıştır. Turgut için devletin kuralları pek önemli değildir. Bazıları ne yazık ki ona engel olmaktadır. Âh bir gün tam yetkili olsa, o zaman neler yapacaktır.

Turgut bir yandan İslam ülkeleriyle sıkı fıkı olurken, öbür yandan IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlarla da yakın ilişkiler kuruyor. Bu kuruluşlardan Ankara'ya gelen uzmanlara son derece itibar ediyor. IMF ve Dünya Banka-sinı çok seviyor. Bu kuruluşların önde gelen isimleriyle tanışmaya can atıyor. Bazısını tanıyor. Onlara hep övgüler düzüyor... IMF ve Dünya Bankası'nın çeşitli ülkelerinde yapılan genel kurul toplantıları, bir dünya ekonomik forumu gibi oluyor. Turgut buralara katılmak için elinden geleni yapıyor... Washington'da yapılan toplantı için belirlenen Türk heyetinde yok... Bir fırsatını bulup Washington'a geliyor ve toplantıya Hazine Genel Sekreteri Kemal Cantürk'ün kartıyla katılıyor... Dönemin Merkez Bankası Genel Müdürü Naim Talu ve heyetteki diğer yetkililer, bu olayı hayretle izliyorlar...

Aynı durum Kopenhag'da oluyor. O yıl genel kurul toplantısı Danimarka'da yapılıyor. Turgut yine heyette yok... Türkiye'yi toplantıda Maliye Bakanı Mesut Erez, Hazine Genel Sekreteri Kemal Cantürk ve Merkez Bankası Genel Müdürü Naim Talu temsil ediyorlar. Toplantının başladığı gün, Turgut'a Kopenhag'da rastlıyorlar... Orada en lüks otelde kalıyor. Yanında Semra'yı da getirmiş... Heyet üyeleri, oraya Tuborg firmasının davetlisi olarak geldiklerini anlatıyor... Ve IMF-Dünya Bankası genel kurul toplantısına girmek istediğini söylüyor. Kendisine bir giriş kartı ayarlıyorlar...
Müsteşarlık yıllarında Turgut, deneme yanılma metodu ile ekonomi öğrenmeye çalışıyor.

Bir gün Maliye Müfettişi Cafer Tayyar Sadıklar'a, yeni bir keşfini anlatıyor...

— Dört gün kapanıp çalıştım ve bir şey ortaya çıkardım... Bak sana da anlatayım...

Sadıklar, yanıt veriyor:

— Turgut bey, bu sizin söylediğiniz yeni bir keşif değil... Buna «Ticaret Hadleri» denir. Bizim Mülkiye'nin bilinci sınıfındaki ders kitaplarında okutulur.

Ekonomide «Katlı Kur» denilen bir olay var... Belli alanlarda farklı döviz fiyatı uygulanması... Katlı kur, IMF'nin en çok karşı çıktığı olaylardan biri... Turgut durumu bilmediği için, 1970 devalüasyonu öncesinde IMF'ye «Türkiye'de katlı kur uygulayalım» önerisinde bulunuyor... Tepki alınca hemen çark ediyor. Turgut aslında kendisine «Hayır» denildiği zaman hiç renk vermiyor. Hele «Hayır» diyen kişi ya da kuruluş kendisinden daha güçlüyse, hemen geriye dönüş yapıyor.
Planlama Müsteşarı Turgut, bazen odasında uzmanlarıyla toplantı yapıyor. Onlara sık sık Peygamber efendimizden ve özellikle Hazret-i Ali'den örnekler veriyor. Sık sık. hadisler okuyor, Kur'an'dan yorumlar yapıyor... Söz şu ya da bu şekilde Atatürk'ten açılırsa, o konuda hiç konuşmuyor. Ne lehte, ne de aleyhte...

Bütün bu aşamada iş adamlarıyla çok yakın ilişki kuruyor. En yakın oldukları, Vehbi Koç ve Sakıp Sabancı... Bu arada Planlama içerisinde de özel sektör çalışmaları yapıyor... Bir cıva şirketi kurduruyor ve Planlama uzmanlarına hisse senedi satıyor... Cıva şirketi kısa süre sonra yok olup gidiyor. Uzmanların paraları da batıyor... Frintaş adlı bir nakliye şirketi kurduruyor. Bu şirketin başına, Planlama'da güvendiği kendi adamlarını getiriyor. Bir süre sonra, Frintaş'ın adı kaçakçılık olaylarına karışıyor... Kör-topal yürüyen şirket, sonunda batıyor. Devlet parasıyla alınan çok sayıda soğutuculu TIR, hurdaya atılıyor...
Planlama'da Turgut tarafından göreve getirilen bazı üst düzeyde yöneticiler bile, kendisinin özel sektörle ilişkileri konusunda eleştiri getiriyorlar...

Sosyal Planlama Dairesi Başkanı Nevzad Yalçıntaş, bir gün Teşvik Uygulama Dairesi Başkanı Yılmaz Ergenekon'Ia konuşuyor:

— Bu Turgut'un çok büyük bir zaafı var... Karşısında zengin bir iş adamı görünce onu bir şey zannediyor ve gerektiğinden çok fazla değer veriyor. Ayrıca bunların teşvik verdikleri bazı şirketlerden hisse senedi aldıklarını duyuyorum. Yapmasınlar böyle şey...

— Kim alıyormuş?

— Turgut, Yusuf, Hüsnü... Kayınbirader Mehmet... Sen Turgut'a benden daha yakınsın. Bunları bir ikaz et lütfen... Olmaz böyle şey. Zaten basında aleyhimize bin tane yazı çıkıyor. Böyle ortaklıklar falan bir gün isbat edilirse, Planlama Teşkilatı olarak- çok zor durumda kalırız.

Yalçıntaş, verilen birçok teşviğe de karşı çıkıyor. Özel sektörün devlet eliyle zengin edilmesini eleştiriyor. Ama dinleyen kim?
1969 yılında bir gün, Süleyman Demirel... Yanında AP milletvekili Mehmet Turgut var. Mehmet Turgut, müsteşar Turgut'a destek veren bir AP milletvekili...

Demirel elindeki bir resmi gösteriyor:

— Bak, seninki ailece gidip Sabancının İstanbul'daki köşkünde kalmış üç dört gün... Bu resmi bir gazeteci çekmiş, bana getirdi...

— Sayın Demirel, ben ne yapabilirim... Turgut size bağlı çalışan bir adam... O zaman atın gitsin...

Demirel bir şey demiyor... Ama bozulduğu belli...
Yine aynı dönemde, ortada çok kârlı bir proje var... Bu projeye Koç ve Sabancı talip. Turgut Ankara otelinde bu iki büyük grubu bir araya getiriyor. Koç ve Sabancı grupları, devletin müsteşarının başkanlığında toplantı yapıyorlar... Toplantıda tatsız olaylar çıkıyor ve Koç grubu orayı terkediyor... Sonra bu kârlı projeyi tek başına Sabancı kuruyor... SASA, Sabancı'ya milyarlar kazandırıyor... Sakıp ağa gösterdiği yakınlık nedeniyle Turgut'a minnet duygularını ve teşekkürlerini iletiyor... Kendisini hep Turgut'a borçlu hissediyor.

Turgut'un müsteşarlık döneminde, aile Çankaya'da Mesnevi sokakta oturuyor. Semra, evde hanımlara çay vermeye başlıyor. O dönemde «Semra'nın davetlerinin parasını Planlama ödüyor. Bütün faturaları Planlama'ya ödetiyorlar» diye dedikodular çıkıyor. Tamamen yalan... Semra böyle konularda devlet parasına tenezzül edecek insan değil...

Kaynakça
Kitap: Turgut Nereden Koşuyor?
Yazar: Emin Çölaşan
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Turgut Özal Nereden Koşuyordu?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir

cron