Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Yeni "Tanzimat" Türkiyesinin Kırım Savaşı Öncesinde İç Durum

Burada 1774-1912 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Yeni "Tanzimat" Türkiyesinin Kırım Savaşı Öncesinde İç Durum

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Ağu 2011, 17:10

YENİ "TANZİMAT" TÜRKİYE'SİNİN KIRIM SAVAŞI ÖNCESİNDE İÇ DURUM

Pertev Bey ve Vassâf Bey öncülüğündeki muhafazakâr grubun ve Hüsrev Paşa liderliğindeki muhalefet grubunun sürekli direnişine rağmen, zaferi Sultan II. Mahmud'un eseri olan Tanzimat'ı savunan liberal grup kazanmıştı. Sultan Abdülmecid'in tahta cülusundan sonra, 1841 yılında Meclis-i Ahkâm-ı Adliye tarafından zimmete para geçirmekten dolayı bu paraları geri ödemeye mahkum edilmiş olup, ünvanlarını kaybeden Sadrazam Koca Hüsrev Mehmed Paşa'nın yerine Mehmed Emin Rauf Paşa getirilmişti , ama daha 1841 yılının Mart ayında eski Viyana elçisi ve eğitim konusunda bir eserin sahibi olan Rıfat Paşa, Tanzimat'ın en yetenekli ve en önemli temsilcisi Mustafa Reşid Paşa'nın yerine Hariciye Nâzın olarak atandı . Muhafazakâr grubun liderlerinden ibrahim Sarım Paşa, bir süreliğine Rıfat Paşa'nın halefliğine getirilmiş olsa da, 1843 yılı Mart ayında Rıfat Paşa tekrar makamına geri döndü .

Rıfat Paşa aslında II. Mahmud'un eski bir musahibi ve dul eşinin sırdaşı olup, Sultan Abdülmecid'in kız kardeşi ile evlenmek istememesine rağmen, çok yüksek bir mevkie yükselen [Mabeyn Müşiri] Rıza Bey'in bir aracından başka bir şey değildi. Bu arada Abdülmecid'in kız kardeşleri Ahmed Fethi Paşa, Damad Halil Paşa, eski dervişlerden Said Paşa ve Damad Mehmed Ali Paşa ile evliydiler. Rıza Bey, geldiği mevkide aslında uzunca bir süre kalabilirdi , ama askerler tarafından çok sevilmesine rağmen, 1845 yılının Ağustos ayında Valide Sultan'ın yeni damadı Mehmed Emin Âli Paşa'nın bir entrikasından dolayı devrildi. Hariciye Nâzın Şekib Paşa makamından çekildi ve onun yerine Ekim ayından itibaren yine Hariciye Nezareti'ni yönetmeye başladı . Birkaç ay sonra, 28 Eylül 1846 tarihinde yaşlı ve yeteneksiz Mehmed Emin Rauf Paşa'nın yerine sadrazamlığa getirildi ve Hariciye Nâzırlığını eski Paris elçiliği katibi olup, yıldızı parlayan genç bir diplomat olan [Mehmed Emin] Âli Paşa'ya devretti.

Yeni ruhun bu iki olağanüstü temsilcisi, 27 Nisan 1848 tarihine kadar birlikte çalıştılar ve makamları sadece 12 Ağustos tarihine kadar bile olsa, ibrahim Sarım Paşa ve Rıfat Paşa'ya bırakmak zorunda kaldılar. Saray onları çok geçmeden geri çağırmak zorunda kaldı ve bu tarihten sonra - 1854 yılında Mustafa Reşid Paşa'nın oğlu Ali Galib Paşa, padişahın kızı Fatma Sultan ile evlendi - ıslahat programının zamanında, katı ve tarafsız bir şekilde yerine getirilmesi ile daha iyi bir geleceğin oluşturulabileceğine sonsuz bir güven duyarak, Osmanlı Devleti'ni olağanüstü bir enerji ve yetenekle yönettiler . Ahmed Fevzi Paşa gibi, Batı kültüründen sadece birkaç kelime Fransızca ve moda olan danslardan birkaç tanesini öğrenen yenilikçilerin yerini, aralarında Londra, Paris ve Lizbon'da elçi olarak faaliyet gösterdikten sonra, "Osmanlıların Monti'si" diye anılan babası [Keçecizâde] Izzet Molla gibi Fransızca ve Arapça şiirler yazan ve veciz söz söyleyen genç Fuad Paşa gibi, ilerici Hristiyan Avrupa'nın siyasî kavramlarını yaşlanmış Osmanlı Devleti'ni, güçlü ve disiplinli bir orduya dayanan çağdaş ve birlik içinde bir devlet hâline getirmek için kullanan şahsiyetler geçti.

Avrupa tarzında eğitim gören Türklerin sayısı gün geçtikçe çoğalıyordu. Zengin bir Rodoslu olan Ahmed Fethi, akıcı bir Fransızca konuşuyordu. Daha sonra Londra elçiliği ve sadrazamlık da yapacak olan Sakızlı Ahmed Esad Paşa, Paris'te ve Metz'de, daha sonra da Almanya'da eğitim görmüştü . Efendilerden birinin oğlu olan Ahmed Vefik Efendi'nin yetenekleri, Avrupalılar tarafından olağanüstü olarak nitelendiriliyordu . Mekteb-i Harbiye Müdürü Emir Paşa, Cambridge'de matematik dalında ödül kazanmıştı . ingiltere'deki meslektaşı Derviş Efendi, kendini kanıtlamış bir doğa araştırmacısı idi .

Dış kalıplar oluşturulmuştu. Daha sonra geçici bir süre kaldırılan sadrazamlık makamının, artık sadece eski rejim taraftarlarını memnun etmek için ismi kalmıştı. Artık keyfine göre hayat ve mal üzerinde tasarrufta bulunma hakkına sahip olmayan; memurları, boyun eğen kölelerden ziyade organize bir devletin efendisini!* müşavirleri ve hizmetkârları hâline gelen ve artık kendine ait bir hazinesi olmayıp, kendisine devlet hazinesinden her ay 10 bin kese ödenen padişah, gerçek bir Meclise (Harbiye, Topçu, Bahriye, Adalet, Hariciye, Maliye, Ticaret ve Tarım, Dahiliye) ve sadrazamın, şeyhülislâmın ve aynca iki memurun katıldığı "özel bir meclise", bir Meclis-i Has'sa sahipti. Haftada iki kez yapılan toplantıları, eski Kubbealtı Divânim andırıyordu ve padişah, yılda bir kez konuşma yapmak üzere meclise geldiğinde bu küçük meclis tıpkı Avrupa'da bir parlamentoya benziyordu. Olağanüstü durumlarda acil işleri halletmek üzere gizli bir meclis toplanıyordu. Bu meclis o zaman sadrazamdan, Harbiye Nâzın'ndan ve Bahriye Nâzırindan oluşuyordu.

Yeni düzenin önemli bir parçası, nâzırlara danışmanlık yapan meclislerdi. Adalet ve idari işlerden yasalar hazırlama ve paşalara talimat verme hakkına sahip "Meclis-i Vâlâ-yi Ahkâm-ı Adliye" sorumlu idi. Harbiye Nezareti ve "Ordonat" (redif), Topçu ve Bahriye Nezareti, "askerî fabrikalar", Maarif, Maliye, Zabıta, Tarım ve madenler için özel encümenler kuruluyordu. Âmedci, Bâbıâli Tercümanı - Romen Prensi Hançeri bu görevi uzunca bir süre yürütmüştü - aynca Sadaret Katibi, Teşrifat Müdürü, Hekimbaşı, Harbiye Nezareti Müsteşarı; Gümrük, Defterdar ve Tersane Emini; Gümrük, Arşiv ve Tersane Müdürleri; Mahkeme işleri Nâzın ve makamı tamamen yeniden organize edilen Zabıta (Polis) Müdürü, bütün kalemleri idare eden asıl Divân'ı oluşturuyorlardı .

Eski sınırları ile paşalıklar kaldırılmadı, ama idarecileri artık kılıç hakkına (Ius gladii) sahip olmadıkları gibi, ne ordulan vardı, ne de maliye işlerine karışabiliyorlardı. Tüm bunları II. Mahmud kaldırmıştı. Mehmed Ali Paşa'nın şahsiyetinde eski tarzda son paşayı da yenmişti ve Obrenoviçleri te'dib ederek, paşaların ilk Hristiyan taklitçilerini de ortadan kaldırmıştı. Her yere korku salan şanlı savaş komutanlarının halefleri olan ve antlaşmalardaki sınırlamalar ve Rusya tarafından uygulanan anayasaya rağmen, neredeyse tamamen özerle hükümdarlar olan Eflak ve Boğdan prenslerine basit birer il idarecisi gözü ile bakılıyordu ve Ömer Paşa gibi bir Müşir veya Ahmed Vefik Paşa ya da Derviş Paşa gibi birer komiser önlerinde omuz silkiyordu . Diğerleri gibi bir nazır olan kaptan-ı derya, artık Takımadalar'ın gelirlerini tahsil edemiyordu. Avrupa'da 15, Asya'da 17 ve Afrika'da 3 eyalet, padişahın iradesine ve bağlı bulundukları nazırların emirlerine uygun olarak, idare edilen toprakların büyüklüğüne göre valiler veya mutasarrıflar tarafından yönetiliyordu. Onların altında kaymakamlar ve toplam 142 livanın nazırlara doğrudan bağlı muhassdlar vardı. Kazaların başında müdürler veya mütesellimler; 1320 kadar nahiyenin başında da muhtar veya kocabaşı diye anılan idareciler bulunuyordu.

Bu memurlar için de meclisler oluşturuluyordu. O güne kadar tek başına hareket eden ruhban meclisinden başka artık valinin, defterdarın veya vekilinin, mal müdürünün, halk tarafından seçilen temsilcilerin (vücûhlar), her mezhepten ruhbanların ve ileri gelenlerin ya da Mora'da çok önemli bir rol oynamış kocabaşıların katıldığı bir vilayet meclisi de vardı.

Mahkemeler tarafından yürütülen adalet işlerinde, şeriatın değişmez kurallarına dayandıkları için, konusunda hiçbir değişikliğe gidilmedi. Yine ücretlerini devletten alan Rumeli ve Anadolu kazaskerleri, bir veya daha çok eyalet için atanan mollalar (toplam 22), kadılar, müftüler, naibler ve kazaların mahkeme üyelerini oluşturan kâtipler ve vakıf malları hakkındaki anlaşmazlıklardan sorumlu müfterizler vardı. Sulh hakimleri sadece naibleri tarafından temsil edilebiliyordu ve meclisler ile valiler ceza davalarında hüküm vermek üzere ulemaya danışıyorlardı. Ölüm cezaları sadece istanbul'daki Adliye Meclisi tarafından verebiliyordu ve bu hükümler ancak padişah tarafından yazılı olarak onaylandıktan sonra infaz edilebiliyordu.

Fransa Ticaret Kanunu daha II. Mahmud zamanında tercüme edilmiş ve ilkeleri 6 Kasım 1850 tarihli kanunnâmede kullanılmıştı, ama her yıl değişen sorumsuz ve kendi sınıfı içinde kapalı olup, ücretleri davet -gelirlerinden alınan yüzde 40 tazminat ile ödenen hakimler, tıpkı eskisi gibi Kur'an'a ve Hazreti Peygamberin hadislerine dayanan dinî kaidelere, yani şeriat kanunlarına göre karar veriyorlardı . Yine de Sultan Abdülmecid zamanında 1840 yılında Ceza Kanunu, 1846 yılında idare Hukuku ve 1847 yılında daha önce de adı geçen Ticaret Kanunu yürürlüğe konuldu . Ceza Kanunu'nda hükümet aleyhinde konuşanlara bir ilâ beş yıl arası hapis ve ayaklanma çıkartanlar için ömür boyu hapis veya ölüm cezası öngörülüyordu. idari makamlarda hukuka aykırı davrananlar da ceza alıyordu. Başkasının malını zimmetine geçiren memur, makamından alınacak ve bir yıllığına sürgüne gönderilecekti. Kendi ücreti dışında para talep edenler, yani rüşvet alanlar üç ilâ beş yıl arası küreğe mahkum edilecek ve rüşvet teklif edenler de aynı cezayı çekecekti.

Vergilerini ödemek istemeyen ülkenin halkı için hapis cezası öngörülüyordu. Ayrıca kişisel suçlar konusunda da ağır hükümler getiriliyordu . Ubicini, haklı olarak istanbul'da tam üç yıl boyunca hiçbir idamın meydana gelmemesi ile övünüyordu. Bir öfke krizi sırasında hizmetkârlarından birini döverek öldüren bir Konya Valisi, kürek cezasına çarptırılmıştı. Ancak yargılama usullerine yeni hiçbir şey eklenmeyerek, eski ataerkil düzende devam etti.

Tanınan her milletin dinî reislerinin ve Yunan konsolosu hariç olmak üzere, konsoloslarının muhakeme yetkisi devam ediyordu. Müslümanlar ve yabancı uyruklular arasındaki anlaşmazlıklara ilişkin davalar, 1846 yılından beri en önemli şehirlerde ve 1850 yılında ayrıca Mısır'da kurulan Ticaret odalarının karma mahkemeleri tarafından görülüyordu. Denizcilikle ilgili davalar için başkentte ayrıca bir liman odası kurulmuştu. istanbul'da sıkça meydana gelen anlaşmazlıkları sona erdirmek için nihayet Zabıta Müdürü ile anlaşarak, konsolosların da katılabileceği bir Zabıta Mahkemesi kuruldu . Eski hukukun aksine Hristiyanların şahitliği bu mahkemelerin tüm aşamalarında geçerli kabul ediliyordu ve yazılı şahadetnâmeler birinci sıradan alınıyordu . Son olarak Müslüman hakimlerin, kendilerini başkaları tarafından temsil ettirerek, arpalıklarının zevkini çıkartmaya devam etme hakları ortadan kaldırılmıştı .

Ordu, müşirlerin komutasında altı kolordudan oluşuyordu: Hassa Ordusu, istanbul Garnizonu, Rumeli, Anadolu, Arabistan ve Irak Ordulan. Bunların hepsi ayrıca altı liva veya tugaydan oluşuyordu. Meclisler burada da generallerin yanında faaliyet gösteriyorlardı. Redif veya ihtiyat askerlerinden, seferber edilebilirlerse daha sonra üç kolordu daha kurulacaktı38. Asker toplama işleri - her yıl 25 bin asker - ancak 1843 yılında, Hristiyan özerk bölgeler hariç olmak üzere, ama prensipte Hristiyanlar arasında da başlatıldı ve çok geçmeden istanbul, Edirne, Manastır, Bursa, Şam ve Bağdat askerî okullarından, daha temiz ve güvenilir menşeli Nizâm orduları için gerekli subayları, rütbeleri Avrupa örneğine göre düzenlenmiş olarak mezun etmeye başladılar. Görev süreleri aktif olarak altı yıl ve redifler (ihtiyat askerleri) arasında yedi yıl olarak belirlenmişti. Altı kolordudan her biri, 2 tümen, 6 tugay ve 6 piyade, 4 süvari ve 1 topçu alayı olmak üzere 11 alaydan oluşacaktı.

Sultan Abdülmecid'in emrinde 1850 yılında toplam 140 bin daimi asker ve aynı sayıda redif vardı. Bunun dışında ayrıca 60 bin kadar daimi olmayan birlikler ve toplam 110 bin civarında Sırbistan, Bosna, Hersek, Yukarı Arnavutluk, Mısır, Trablusgarb ve Tunus birlikleri bulunuyordu. istanbul'da 1842 yılında daimi olarak 46 bin askerden oluşan bir müdafaa kıtası hazır bulunduruluyordu41. Donanma, toplam 4 bin top ile aralarında 3 birinci sınıf, 13 ikinci sınıf gemi olmak üzere toplam 74 kalyon, 14 firkateyn, 12 korvet ve 4 brikden oluşuyordu . Kaptan-ı Derya Süleyman Paşa, devletin ıslahat yanlılarının fikirlerini paylaşıyor ve tıpkı onlar gibi düzenli olarak aldığı maaşının dışında her türlü başka gelirden feragat ediyordu.

Eğitimin iyileştirilmesi için padişahın 1845 yılında çıkarttığı nizamnameye rağmen, 1846 yılına kadar fazla bir şey yapılmadı. Tüm Müslümanlara açık ilkokullarda (mektebler) hâlâ okuma, yazma ve matematik öğretmek için eski, ezbere dayalı yöntemler kullanılıyordu. Okur yazar olanların oranı ancak yüzde 5 civarında idi. Büyük camilerin vakıf gelirleri ile finanse edilen medreselerinde - istanbul'da 300, Edirne'de 50, vs. -yine gereksiz teoloji ve felsefe meseleleri üzerine aynı kendini beğenmiş konuşmalar yapılıyordu. II. Mahmud'un kurduğu askerî okulların yanı sıra, Galatasaray'da yine kısmen yabancı öğretmenlerin görev yaptığı bir Mekteb-i Tıbbiye vardı. Batı'ya, Paris ve Londra'ya gönderilen ve aralarında ulemanın da bulunduğu öğrenciler, memlekederine çok nadiren gerçek bir yarar sağlıyorlardı: Dine karşı ilgisizlik, ahlaki kayıtsızlık, moda ve eğlencelere düşkünlük ve Şark'ın yurtdışında üzerinden atmadıkları kötü alışkanlıklarının yanı sıra yeni kötü alışkanlıklara açık bir şekilde geri dönüyorlardı.

1846 yılında şeyhülislâmın, doğal olarak eğitimli bir zat olması icap eden devletin tarihçisi Mehmed Esad Efendi'nin, Rumeli Kazaskerinin, askerî okullar adına Harbiye Meclisi Başkanının, Ali ve Fuad Paşalar ve yine yüksek mevkide iki memurun oluşturduğu ve eğitimin düzenlenmesi amacıyla kurulan Meclis-i Maarif-i Umumiye bu konudaki çalışmalarına başladı. Mekteb-i Tıbbiye Müdürü'nün de katıldığı bir idare meclisi kuruldu ve bu meclise sadece ilk mektepler ve darülfünunlar değil, kurulması şart gibi görünen mekteb-i rüşdiyeler, yani orta mektepler de tâbi olacaktı. Bu yapı, yeni bir üniversite ile tamamlanacaktı ve 1 Eylül'de Ayasofya yakınlarında bu üniversitenin temeli atıldı.

Zorunlu ilkokul eğitimi bir fermânla duyuruldu: Altı yaşındaki bütün çocuklar mektebe gidecek ve mezun olmadan hiçbir çocuk çırak olarak çalıştırılmayacaktı. Artık sadece dinî hislerinden dolayı Kur'an'ın gereklerini yerine getiren ve karşılığında gönüllü olarak yapılan bağışları alan ulema değil, Avrupa tarzında ücretli sivil memurlar hâline getirilen öğretmenleri denetlemek üzere bir komisyon kuruldu. istanbul'da derhal altı Mekteb-i Rüşdiye (Lise) kuruldu. Bu mekteplerde Gram£f> ve Din Tarihinin yanında Osmanlı Tarihi - Said Efendi daha 1837 yılında Osmanlı Tarihi hakkında bir eser yayınlamıştı - Dünya Tarihi, Coğrafya, Aritmetik ve Geometri dersleri veriliyordu. ilk başlarda ulema arasından seçilen öğretmenler daha sonra Fransız örneğine göre kurulan öğretmen okullarında yetiştirileceklerdi. Süleymaniye ve Sultanahmet medreselerindeki mülkiye mektepleri, her uyruktan ve mezhepten öğrenci kabul eden Valide Sultan Darülmuallim'i, Mekteb-i Tıbbiye'yi , Debroca tarafından organize edilen Veterinerlik okulunu, Yeşilköy'deki ziraat talimhanesini ve aralarında mühendis yetiştiren topçu okulunun da bulunduğu üç askerî okulu kapsayacak üniversitenin düzenlenmesine geçebilmek için, okul kitaplarının Fransız örneğine göcyr e hazırlanması çalışmalarına başlayan Maarif Müfettişi Kemal Efendi, bilgi toplamak üzere Avrupa'ya gitti. 1851 yılında ayrıca akademi statüsündeki Encümen-i Daniş kuruldu .

Eski ülkelerin ve sınıfların imtiyazlarını ortadan kaldırabilmek için Maliye'de önemli yeniliklerin yapılması gerekiyordu. Dışa karşı, 650-750 milyon akçe, yani 150-172 milyon Frank civarındaki devlet gelirleri hâlâ âşâr (50 milyon 600 bin Frank), varidat vergisi, istanbul ile çevresinin muaf tutulduğu vergiler (46 milyon), II. Mahmud'un getirdiği tedbirlere göre, her bir reayanın sahip olduğu malın önemine göre 15, 30 veya 60 akçeden oluşan cizye (9 milyon 200 bin), gümrük vergileri (19 milyon 760 bin), dolaylı vergiler, ayrıca berat vergisi, damga vergisi, şehir gümrükleri, köprü ücretleri ve ingilizlerin 1841 yılında satın almak için teklifte bulundukları madenlerin yüzdelerinden oluşan ihtisablar (34 milyon 500 bin) ve nihayet Reşid Mustafa Paşa'nın yürürlüğe koyduğu düzenli posta vergileri ile tabiiyet vergilerinden oluşuyordu.

Ama daha II. Mahmud zamanında devlet gelirlerinin işletmecinin ömrü boyunca icara verilmesinden oluşan ve paşaların dışında birçok Ermeni bankerin de servetlerini borçlu olduğu eskimiş ve felaket getiren malikane ya da mukataa usulü kısmen kaldırılmıştı. Zaten valilerin de artık çoğu kez siyasî makamların temelini oluşturan kendi hazineleri yoktu, yani mali açıdan artık özerk değildiler. Islahat Fermânından sonra memurların iltizam hakkı devam ediyordu, ama devlet, karcıların yerine paraları bizzat tahsil etmek üzere, kendi memurlarını göndererek araya girdi ve mahalli meclisler ile şehirlere, tutarların vergiye tâbi olanlar arasında paylaştırma yetkisi verildi.

Dinî liderler o dönemlerde haracın tahsili ile görevlendirilmişlerdi. Memurlar son olarak Hazine'nin vergi tahsildarı olarak kendi adlarına faaliyet gösterme imtiyazlarını da kaybettiler. II. Mahmud, askerî timarları kaldırıp, vakıf mallarını, gelirlerini camilerden, mekteplerden ve hastanelerden, vs. garanti altına almaya çalışan bütün mütevellilerin- Reşid Mustafa Paşa da Süleymaniye Camii'nin mütevellilerden birinin oğlu idi58 - yerine geçen yeni bir nâzırın [Evkaf-ı Hümâyûn NâzırıJ sorumluluğuna vererek, en azından gelecekte daha iyi organize edilmiş bir dönem için devlete yeni gelir kapıları açmıştı. Kendisi de Ruslara olan borçlar karşılığında beşlikleri çıkartan II. Mahmud zamanında birçok kez değeri düşürülen sikkeler nihayet 1844 yılı sonlarına doğru tedavülden kaldırılarak, Avrupa devletlerinin paralarının eşi yeni bir sikke ile değiştirildi ve 1848 yılında Fransız tebaandan Jacques Alleon ve Emmanuel Baltazzi, devletin sağladığı 50 milyon akçelik bir sermaye ile Osmanlı Bankasinı kurdular.

Tüm bu gelirler aslında 83 milyon Frank yutan yeni ordunun ücretleri ve ihtiyaçları için kullanılıyordu. Saray için sadece 18 milyon harcanıyor ve tıpkı Rusya'daki gibi, ordunun rütbelerine eşit beş dereceye ayrılan memurların maaşları sadece 46 milyon tutuyordu. Bayındırlık işleri için yaklaşık 2 milyon ayrılıyordu ki o dönemlerde daha istanbul-Edirne arasında bile henüz döşenmiş bir yol yoktu. Devlet borçlarının 1841 yılından beri önce yüzde 12, daha sonra yüzde 6 faizli tahvillerden (kaime) oluşan faizleri de en fazla 2 milyon tutuyordu.

Yeni kurumların tamamı, tüm tarihi hatıralar ve teoriyi pratiğe dökme imkânsızlıklarına rağmen, resmi çevrelerce Romen prensliklerinin bile devletin bir parçası olarak kabul edildiği bir dönemde, devlet içinde birlik ilkesine dayanıyordu. işte yeni rejimin aşması gereken en büyük zorluklardan biri de bundan kaynaklanıyordu. Eyaletler, bir Pazvandoğlu Osman Paşa, "bağımsızlığını 30 yılı aşkın bir süre korumuş" bir Tepedelenli Ali Paşa, Cezzar Ahmed Paşa veya Abdullah Paşa ya da Mehmed Ali Paşa yönetiminde ve derebeylerinin özel himayesi veya kocabaşıların milli idaresi altında yaşamaya öylesine alışmışlardı ki, mahalli meclisleri kurarak, bağımsızlık duygularını okşamaya çalışmalarına rağmen, istanbul'daki nazırlara sessizce itaat etmeleri mümkün değildi. Lübnan, belirli bir istek öne sürmeden, sürekli olarak huzursuzluk çıkartıyordu ve 1846 yılında bu bölgeye yapılacak silah sevkiyatına el konulmasına dair bir emir çıkartıldı.

Halep'te daha ilk askere alma teşebbüsünde, bu yüzden önce sevinçle kabul ettikleri Mısır rejimini reddeden huzursuz halk hemen ayaklandı . Müslüman Arnavutlar da 1843 yılında aynı nedenlerden dolayı silahlara sarıldılar . Eski imtiyazlarından oldukça memnun olan ve eyaletleri için yeni ıslahatlar talep etmeyen Bosnalıların ayaklanması da yine aynı sebepten dolayı idi69. Diğer taraftan, Sırbistan gibi, yakın zamanda oldukça geniş kapsamlı bir özerklikle ayrılan milli bölgeler, devlet içinde kendileri için oldukça tehlikeli bir birlik ve bütünlük istemiyorlardı. Mısır bile, valisi Abbas Paşa'nın yeteneksizliğine rağmen, istanbul çevrelerinde umut edildiği kadar itaatkâr değildi . Yeni Mısır Valisi veya Hıdivi, Arap ırkının lideri olarak büyük işler başaran halefleri gibi hareket etmesi gerektiğine inanıyordu ve bu amaçla kıyafetlerini giydiği ve en büyük oğlunu yanlarında yetiştirdiği Bedeviler ve aslında "eski" islâm anlayışının bir temsilcisi olarak ondan nefret eden çöküş dönemine girmiş Vehhabîler ile yoğun ilişkiler kuruyordu.

Vehhabîlere göre "Necid hükümdarının kızları, Kahire'den getirtilen inciler ve altın kumaşlar içinde parlıyordu." Halefi Said Paşa, artık anlamı kalmamış aynı nedenlerden dolayı Hayel Reisi ile iyi ilişkiler içinde bulunmak zorunda kaldı. Trablusgarb'ta, özellikle de Tunus'ta Osmanlı padişahı artık sadece tüm Müslümanların başı kabul ediliyordu ve Kanuni Sultan Süleyman döneminin bu Berberistan eyaletleri, yalnızca Cezayir'de 1830 yılına kadar kalan yeniçerilerin yerine daimi askerlerin getirilmesi gibi ortak tedbirlere uymak zorunda kalmalarına rağmen, nüfus ve ordu açısından sadece çeşitli halkların küçük parçalarından nafile yere "büyük ve birlik içinde bir millet" kurmaya çalışan bir devletin Ahmed Vefik Paşa'nın yıllıklarında yer alan üzerinde gururla hak iddia ettiği bir parçasıydı.

Öte yandan, kendi uyrukları, inançları, efsaneleri ve prensleri olup, kültürlerinin hızlı bir şekilde gelişmesi ile üstün yetenekli gençlerin yönetiminde birlik ve bağımsızlık için hazırlıklar yapan Romen prensliklerine karşı aynı iddialarda bulunması da, bunları sürekli hakaretlere maruz bırakan ve milli kimlik hakkını tanımak istemeyen Rusya'nın üstünlüğüne karşı duyulan nefretten dolayı, müşterek düşman tarafından küçük düşürülen ve tehdit edilen liberal Türkiye'ye karşı canlanan ve Rusya'nın birer konsolos gibi davranan temsilcilerine karşı mücadeleden dolayı güçlenen sempatilerin, çok büyük yaralar almasına yol açmıştı . Sultan Abdülmecid, birlik içinde bir yön tayin edebilmek için eyalederi defalarca bizzat ziyaret etti. 1844 yılında Bursa'da eski ve değerli Yeşil Cami'yi tamir ettirirken görüldü . iki yıl sonra Rumeli'deki yerleri ziyaret etti ve 1850 yılında, Anadolu sahillerinin bir kısmını ziyaret ettikten sonra, Takımadalan ziyaret etmek üzere gemiyle yola çıktı .

Islahat Türkiye'si tüm bunlara rağmen sadece Müslüman olabilirdi. Dinî bakımdan kayıtsız olmak, Türkiye için çok yabancı idi ve bu yönde bir açıklama, her nezaret için oldukça tehlikeli olurdu. Devlet ricali yine de Batı'ya ziyaretleri ve Hristiyan dünyası ile yoğun ve oldukça yararlı ilişkileri sayesinde tamamen bilinçli bir tolerans gösterebiliyorlardı. Bu biraz da Rusya'ya karşı hami olarak ingiltere ve Fransa'ya ihtiyaç duyatf8' Osmanlı Devleti'nin kendi menfaatinden ve aralarından 2 milyonu Avrupa'da olmak üzere 19-20 milyon Müslüman'a karşılık 2 milyon Rum, 1,5 milyon Arnavut, 2,4 milyon Ermeni ve Sırplar ile birlikte 6 milyon Slav barındırmasından kaynaklanıyordu. Bu tolerans sayesinde Hristiyanlar eyalet meclislerinde yer alıyor; aralarına 1850-1853 yılları arasında soydaşlarının tüm direnişine rağmen, Ermeni Protestanların da katıldığı çeşidi mezheplerin liderlerine yeni yetkiler tanınıyor ve o güne kadar diğerleri gibi sadece tebaa olarak görülen reaya için küçük düşürücü haracın kaldırılması ve askere alınmaları düşünülüyordu.

Tüm ruhu ile eski geçmişe bağlı, meydan okuyucu bağnazlık tüm bu yeni fikirlere karşı da ayaklandı. Meclislerin Hristiyan üyeleri çok nadiren görüşlerini bildirme cesareti gösteriyorlardı - hatta bu meclislere yalnızca onay vermek için çağrıldıkları için "Pekiyi (evet)" meclisi adını takmışlardı - ya da oylarını satıyorlar veya en azından vergiden muaf tutulmak için kendi şahsi çıkarları için kullanıyorlardı . Asya'daki durumlar kimi zaman bundan da kötü idi. Üyeler mühürlerini doğrudan paşaya teslim ediyorlardı .

Sultan'ın en hırçın Kürt askerleri bile Lübnan'a hiçbir zaman birbirlerine saldıran Dürziler ve Maruniler kadar büyük zararlar vermemişti ^ zira Dürziler ve Maruniler arasındaki çatışmalardan dolayı büyük bölgeler tahrip ediliyor ve ıssız kalıyordu . Halep'te padişahın Nizâm askerleri makul bir zat olan Kıbrıslı Ahmed Paşa komutasında 1850 yılının Ekim ayında oradaki Rafızî Hristiyanları, avam takımının öldürme olayları ile kendini gösteremeye başlamış öfkesine karşı korumak zorunda kaldı ve öldürülenlerin sayısı çok düşük olan Hristiyanlara karşın 600 Müslüman hayatını kaybetti . Kayseri, Konya, izmir ve Edirne'de Müslümanlar kimi zaman Rumlara karşı silaha sarılıyorlardı ve Musul'da az sayıda Nesturîler amansız bir takibe alınıyordu . 1847 yılında Ömer Paşa'nın Kürt Bedir Han Bey ve müttefikinin üzerine gönderildiği Asya'da, Bedir Han Bey sadece murdar Hristiyanlara karşı kışkırtma faaliyetlerinde bulunduğu ve "10 bin Nesturi'yi öldürdüğü" için halkın beğenisini kazanıyordu.

1821 yılından biraz önce Kahire'de isveç konsolosu Boghti'nin kızı, sırf annesi ile birlikte Avrupa tarzında kıyafeder içinde gezdiği için Arnavutlar tarafından vurulmuştu. Hristiyanlığa geri dönen Ermeni asıllı bir mühtedi, istanbul'da bir süre sonra kaldırılan eski kanunlara göre sokakta idam edildiğinde, halk zevkten sevinç çığlıkları attı. Memurlar arasında Hristiyan düşmanları ve takipçileri çoğunlukta idi. Yukarıda adı geçen Ermeni asıllı mühtedi, Frenk üniforması içinde idam edilip, şapkalı başı ödül gibi sokaklarda taşınmıştı . Bazı Arnavut bölgelerinde yaşayanların gizli Hristiyan oldukları keşfedilince, Asya'ya nakledildiler ve her türlü erzaktan yoksun bırakıldıkları eski bir veba hastanesine yatırıldılar . 1841 ve 1850 yıllarındaki ayaklanmalarda Bulgarların maruz kaldığı sert muamelelerde yine Türklere birçok sempatiyi kaybettiren aynı aşılamayan bağnazlık vardı90. Hristiyanlar tabii ki sadece intikam almayı düşünüyorlardı ve 1841 yılında Bakan Guizot adına bilgi toplamak üzere serhad boylarına gönderilen akademisyen Blanqui, kendilerine silah verilmesine ilişkin yapılan çaresizce çağrıyı piskoposların ağzından duyduğu gibi, basit köylülerin de ağzından duyuyordu.

Netice olarak eski rejimin kötü alışkanlıkları hâlâ devam ediyordu: Gaddarlık, her türlü aşırılık, zimmete para geçirme. Yeniçerileri ortadan kaldıran ve Blanqui ile 1841 yılında Sırbistan'da karşılaşan Ağa Hüseyin Paşa, kendine 1,5 milyon Frank tutarında gelir sağlamıştı 1.400 memur besliyordu ve parasını 27 demir sandıkta muhafaza ediyordu. Eflak'ta buğday, Makedonya'da yağ, Bulgaristan'da koyun ticareti yapıyordu ve muhtemelen her yerde imtiyazlı bir konuma sahipti: Zengin sofrasında beyaz ekmek ve Bohemya kristali bardaklarda Macar ve Fransız şarapları görülüyordu . Basit bir molla, Şam'da bir yıl geçirdikten sonra tasarruf ettiği 184 bin Frank ile geri döndü .

1843 yılında Mısır'da hayatını kaybeden Ahmed Fevzi Paşâ Rıza Bey ve Said Paşa, hatta Damad Halil Paşa gibi eski kayıkçılar ve dervişler, Koca Hüsrev Paşa'nın bir kölesi olup, sadık olmayan bir cariyenin boynunu bizzat vuran Damad Mehmed Ali Paşa gibi saray mektebinde yetişmiş esnaf oğulları, kısacası eğitimsiz olup, Avrupalılarla ilişkilerde nasıl davranacaklarını şaşıran insanlar, henüz Bati da yetişen veya seyahatlerinden dönen yeni çağ temsilcileriyle aynı safları paylaşıyorlardı. Bu yüzden aralarında Aristarşi ve Vogorides'in itibarlı ve Bâbıâli'nin tüm sırlarına vakıf olan şahsiyetler olarak göze batan, genelde hain düşünceli Rumlar, ister istemez her zamanki gibi kullanılıyor, ödüllendiriliyor ve terfi ettiriliyorlardı. Elçiliklerde de eğitimli Türkler istanbul'da kendilerine yeterince meşguliyet bulunca, Rum diplomatlar eski yerlerini geri kazanmışlardı. Başkent gençlerin elinde idi ve eyaletlerde sadece diğerleri görünüyordu. Gerici zihniyetler ancak yeni kurulan mekteplerde uzun bir hazırlıktan sonra ortadan kaldırılabilirdi ve Türkiye'nin bugüne kadar sayısız ihtilalden sonra bile hâlâ kazanamadığı tek bir şeye ihtiyacı vardı: Sadece siyasî açıdan da olsa gerçek bir millet gibi hisseden özgür bir halkın özgüvenine.

Amerikalı bir hayırsever olan Christoph Roberts, Osmanlı devlet adamlarının kötülüklerin kaynağını henüz keşfedemeden öncü bir fikir ortaya atarak derde derman bulmak istedi. Buna göre herkesin ana dili ile başlayıp, son sınıflarda ingiliz ve Fransız kültürü ile tanıştınlacağı ve her zaman pragmatik hedefleri göz önünde bulunduracak şekilde eğitilecekleri bir kolej açılacaktı. Böylece, toplumun ve devletin iyiliği için, sayıca bu kadar büyük ve kendi aralarında bu kadar farklı olup, birbirleri ile neredeyse sürekli mücadele hâlindeki milletler kardeşçe yaşamaya alıştırılacaktı. Bu temeller üzerinde 1863 yılında istanbul Bebek'te, yapılacak işlerin büyüklüğü karşısında sadece çok küçük bir katkıda bulunabilen Robert Koleji kuruldu.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1774-1912 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir

cron