Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

İçteki Değişimler, II. Süleyman, II. Ahmed, Karlofça Barışı

II. Mustafa'nın Seferleri, Batı Güçlerinin Ticari Çıkarları, Osmanlı-Hristiyan Birliği Savaşı

Burada 1640-1774 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

İçteki Değişimler, II. Süleyman, II. Ahmed, Karlofça Barışı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 08 Tem 2011, 19:20

İÇTEKİ DEĞİŞİMLER.
II. SÜLEYMAN VE II. AHMED.
II. MUSTAFA'NIN SEFERLERİ.
BATI GÜÇLERİNİN TİCARİ ÇIKARLARI.
OSMANLI VE HRİSTİYAN BİRLİĞİ ARASINDAKİ SAVAŞIN DİPLOMASİ AŞAMASI.
KARLOFÇA BARIŞI(1699)


1687 yılında Türkler Macaristan'ın neredeyse tamamını - Eğri kuşatma, İstolni Belgrad ve Kanije tehdit altındaydı ve Osek'in düşmesi çok sürmeyecekti - ve Erdel'i ebediyen kaybetmişlerdi. Öcü mutlaka anılmalı idi. Bunun hesabını bu sefer sadece Budin'in düşmesinden sonra herşeye rağmen makamından alınmayan Sadrazam Sarı Süleyman Paşa değil, daha büyük biri, sultanın kendisi verecekti.

Sürekli bir yerlere gönderilen, düşük ücret alan ve elinden zaferi alındığı için, liderlerini sadece zoraki takip eden ordunun isyan duyguları uzun zamandan beri için için kaynamaya başlamıştı. 1685 yılında Edirne'deki sipahiler seslerini yükselterek ulûfelerini ve kutsal sancak altında nöbet tutulmasını talep etmişlerdi. Yeniçeri ağasına, sarayın subaylarına ve içoğlanlarına asilerin başlarını cezalandırma görevi verildi. İsyancı liderlerinin çoğu kaçmıştı; ele geçenler ise İstanbul'a gönderildi ve meydanlarda idam edildi .

Aynı yıl içinde Budin önlerinde yeniçerileri sipahilerden ayırmak gerekti . 1686 yılında Gönüllüler uzun mızrakları, kaplan derileri ve azametli türbanları ile resmi geçitte sadrazamın önünden görkemli bir biçimde geçseler de sadrazamın etrafında demirlere bürünmüş ve zırhlı başlıklar kullansalar da Belgrad karargâhında açlık kol geziyordu ve bu açlığa kısa bir süre sonra veba da eklendi. Sadrazam, muharebeler sırasında sıkça askerleri tarafından terk ediliyordu. Geri çekilmeler gitgide panik içindeki kaçışlara benzemeye başlıyordu. Herhangi bir birliğin verilen bir emre itaat etmediği de oluyordu. Avrupa sipahileri, Anadolu paşalarının emirlerine itaat etmek istemiyorlardı ve ordu gün geçtikçe bu umutsuz savaştan usanmaya başlamıştı.

Aynı dönemlerde şehirler de hoşnutsuzluklarını sokak gösterileriyle açığa vuruyorlardı; tıpkı 1685 yılında Halep, Şam ve Şehrizor'da olduğu gibi . Anadolu'daki huzursuz birlikler ise Macaristan savaşına gittikçe daha fazla çekiliyorlardı. IV. Mehmed'in dinî konulardaki danışmanı Vanî Efendi'nin10 ölümünden sonra ulema, sadece avlarla ilgilenmek, Köprülülerin bıraktığı mirası boşuna harcamak, kutsal sayılan anlaşmaları sadece kaprislerinden dolayı ihlal etmek ve böylece imparatorluğun üzerine Tanrının lanetini çekmekle suçladıkla?! IV. Mehmed'e karşı geliyorlardı. Bu hadiseler karşısında iyice sinen IV. Mehmed, şeyhülislâmı değiştirerek

bu huzursuzlukları dindirebileceğini düşünüyordu, ama boşuna. Savaşın masraflarını karşılamak için mücevherlerini bile sattı, ama hiçbir şey işe yaramıyordu. İstanbul'da sadece mevcut 400 bin evden değil, camilerden de vergi istenince ulema sınıfı IV. Mehmed'e nihai darbeyi vurmaya karar verdi.

1687 yılı için Kültlerin yaşadığı bölgeler ve Irak gibi en uzak bölgelerden yeniçeriler getirtildi ve bu yeniçeriler ile birlikte Anadolu eyalederinde baş gösteren huzursuzluklar Avrupa'ya taşındı. Mohaç'ta Hazine elden gidip, Anadolu Beylerbeyi Hasan Paşa gibi en çok sevilen komutanlar bunu hayatları ile ödemek zorunda kalınca, sadrazam da bunun üzerine sipahilere hakaretler yağdırınca, uzun zamandır beklenen büyük askerî ayaklanma nihayet patladı.

Eğri Kalesi'ne çağrılan birlikler, itaat etmeyi reddediyor, ulûfelerinin tamamının ödenmesini istiyorlardı. Ancak bu imkânsızdı. Sadrazamın ise bizzat ordunun başına geçmesini talep ediyorlardı. Bu taleplerle Petervaradin'de ayaklanan sekbanlar ve sipahiler, Sadrazam Sarı Süleyman Paşa'yı gemi ile Belgrad'a kaçmaya zorluyorlardı. Köprülü Mehmed Paşa'nın damadı, Halep Beylerbeyi Siyavuş Paşa'dan birliklerin başına geçmesini talep ettiler. Kayıtsız şartsız sadakat yemini ettikten ve düşmanın üzerine yürümeye hazır olduklarını beyan ettikten sonra Siyavuş Paşa, askerlerin bu isteğine boyun eğdi. Birden herkes aynı şeyi söylüyordu: "Orduya gürültü ve karmaşa değil, sessizlik ve düzen hakimdi. Kimse tehditler savurmuyor, kimse
korkmuyor ve herkes yeni vezire övgüler yağdırıyordu Birlikler bunun üzerine reis efendi, defterdar ve Belgrad Beylerbeyi ile Rusçuk üzerinden İstanbul'a dönen Sadrazam Sarı Süleyman Paşa'nın azledilmesini ve yerine Kaymakam Siyavuş Paşa'nın getirilmesini talep ediyordu.

Aynı dönemde Mora'dan kötü haberler geliyordu. Sadece Kırım'da Kırım Hanı, 6 Mayıs tarihinde Lehistan ile yapılan anlaşmaya istinaden, Moskova'daki genç çarın Vasili Galitzin yönetiminde üzerine sevkettiği birliklerini geri çekilmeye zorlamıştı. İmre Tökeli, Irak ve Şam Beylerbeyi ile Petervaradin'de kalırken, Osmanlı ordusu Belgrad'a yöneldi . Henüz itaat eden birlikler, ordunun Tuna Nehri'ni geçmesine izin verdi. Asiler, Macaristan'da Türklerin elinde bulunan Macar şehirlerini savunmayı yeni serasker serdar Hasan Paşa yönetiminde de reddettiler. Şam Beylerbeyi Halil Paşa ve Katırcıoğlu Belgrad'ı ve çevresini tutmaya çalışacaktı, ordunun kalan kısmı da 27 Eylül'de İstanbul'a dönmek üzere yola çıktı.

IV. Mehmed, Sarı Süleyman Paşa'yı koruma cesaretine sahip değildi ve asilerin taleplerine boyun eğdi. Bundan cesaret alan asiler, orduyu diğer "hainlerden temizleme" teşebbüsüne başladılar. İstanbul'a dönen defterdar ve iki tezkereci de Siyavuş Paşa'nın kontrol edemediği askerlerin öfkesine yenik düştüler. Diğer subaylar kaçmayı başardılar .

Kaymakam Receb Paşa, öncelikle sadece Sarı Süleyman Paşa'nın ölüm fermânını çıkartan IV. Mehmed'in emirlerini yanlış anlayarak, kendisinin de ölüm tehdidi altında olduğunu düşündü ve ordunun yaklaşmakta olduğu haberini yayarak tüm başkenti huzursuz etti. Ordu, henüz Filibe'de idi ve asiler, efendilerinin tüm barışçıl ve takdir dolu sözlerine rağmen, gitgide daha yüksek sesle sultanın av tutkusunu ve hükümdarlığı sırasında ordunun Macaristan'ın savaş alanlarında yaşadığı büyük utançlardan bahsetmeye başladılar. Hadımağalarının idamı istendi ve elde edildi. Nihayet Sultan IV. Mehmed'in de tahttan indirilmesi talep edildi. Bu sayede Kaymakam Köprülüzâde Mustafa Paşa'nın ağabeyi Ahmed Paşa'nın maruz kaldığı onca hakaret ve haksızlık için kaba ve nankör, değerbilmez efendisinden intikam alma zamanı gelmişti. Sultan'ı tahttan indirmekte bir saniye bile tereddüt etmedi.

IV. Mehmed'in iki erkek kardeşi, etraflarında sadece birkaç köle olmak üzere uzun zamandan beri zindanda gibi yaşıyorlardı. Şehzâdelerden biri ile ilişki yaşadığı iddia edilen eski Valide Sultan, gerçek anneleri olmamasına rağmen, bunları sultanın kaprislerinden, musahibierin entrikalarından ve Girit asıllı, halktan bir kadınla asilzâde Verzizi'nin kızı olup, zeki bir kadın olarak iki oğlunun taht üzerindeki haklarını korumaya çalışan Haseki Sultan'ın nefretinden korumayı başarmıştı. Bu yüzden 1647 yılından sonra boğazlanan kardeşleri Şehzâde Bayezid'in akıbetine uğramaktan kurtulmuşlardı. Sultan İbrahim'in diğer oğulları babalarından önce ölmüştü. Kardeşlerden Şehzâde Süleyman (15 Nisan 1642 doğumlu), mavi gözlü, san saçlı, güçlü bir bedene sahip, akıllı ve kararlı güzel bir adamdı. Adını taşıdığı atasının kendisine yüklediği sorumluluğu taşıyacak kapasitede birine benziyordu. Bir yıl sonra, 22 Mart 1643 tarihinde doğan Şehzâde Ahmed ise iyi huyundan dolayı birçok sempati topluyordu.

Gerek asi ordu, gerekse ulema sınıfı, Şehzâde Süleyman'ı Osmanlı İmparatorluğu'nun kurtarıcısı ve intikamını alacak kişi olarak görüyordu. IV. Mehmed, çifte kardeş katli ile kendi konumunu kurtaracak cesarete sahip değildi . Bu siyasî cinayeti gerçekleştirmiş olsa bile, neredeyse yetişkin iki oğlu, 1644 doğumlu Şehzâde Mustafa ve henüz 14 yaşındaki Şehzâde Ahmed tahta çıkartılacaktı .

8 Kasım'da Köprülüzâde Mustafa Paşa, Şeyhülislâm Ali Efendi, üç kadıasker ve yeniçerilerin temsilcisi -ordu henüz İstanbul'a gelmemişti - oybirliği ile hayatının neredeyse 40 yılını hapis olarak geçiren Şehzâde Süleyman'ı kurtannaya karar verdiler. Derhal padişah giysileri içinde tahta geçmek zorunda kaldı ve Sultan II. Süleyman olarak huzura gelenlerin saygı gösterilerini kabul etti. Kaymakam Köprülüzâde Mustafa Paşa, ağabeyi Fazıl Ahmed Paşa'nın uygulamaya getirdiği asil bir geleneğe istinaden, zaferini kan dökerek kutlamak istemiyordu: IV. Mehmed "gönüllü" olarak tahttan feragat ederek, iki oğlu ile birlikte hiçbir direnme göstermeden, Sultan II. Süleyman'ın daha yeni kurtarıldığı mahbese girdi. Üzüntülü, ama hiçbir çaresizlik
veya korku belirtisi göstermeden, kaderine sessizce boyun eğdi .

Ulûfelerinin beş taksitinin dışında yeni hükümdardan ayrıca cülûs bahşişini talep eden ordunun başkente gelişi, o döneme kadar huzur içinde Sultan II. Süleyman'dan sadece iyilik bekleyen ve Köprülüler soyuna borçlu oldukları güveni kaymakamına gösteren İstanbul'un farklı bir görüntüye bürünmesine neden oldu.

Gündüz gece demeden sokaklarda vahşi ve öfkeli Anadolu sipahileri görülüyor ve istedikleri her yeri talan ediyorlardı. Eski Kaymakam Receb Paşa aynı askerlerin öfkesine kurban gitti . Hükümet, para temin etmek için zengin insanları zindana attırdı. Alınan fidyeler yine de gerekli parayı karşılamıyordu ve karışıklıklar devam ediyordu. At Meydanı'nda askerler birbirlerine girdiler ve elde ettikleri ganimetleri birbirlerinin elinden almaya çalıştılar. İstanbul'un asıl beyleri, sadece ağalarına itaat eden yeniçeriler ve sipahiler adına başkenti zorbalıklara boğan basit ağalardı .

Arka planda iktidarın iplerini elinde tutan Köprülüzâde Mustafa Paşa, bu anarşiyi yaratanları uzaktaki eyaletlere atayarak, ayak altından kaldırmaya çalışıyordu. Ancak 1698 yılının Şubat ayında yeniçeri ağası asilerin liderlerinden birini idam ettirdiğinde bunu hayatı ile ödeyecekti. 1 Mart (1688) tarihinde asiler, Sadrazam Siyavuş Paşa'nın peşine düşüp, hayatı ve onuru için son ana kadar yiğitçe savaşmasına rağmen , onu da öldürdüler. Aralarında Köprülü Mehmed Paşa'nın kızlarından biri de olan eşleri öldürüldü ve malları eşkıyalar arasında bölüşüldü . Basit bir sipahi olan Ali Ağa, sadrazam ilan edildi ve devletin en yüksek makamlarındaki memurları ve sultanı tahttan indirmekle görevlendirildi . İstanbul halkı, gücünün bilincine vardığı andan itibaren korku salan bu hakimiyeti kabul edemezdi. Şehir halkı ve lonca zanaatkârları arasından toplanan 20 bin kişi, peygamber soyundan geldiklerini iddia eden Emirlerden birini başlarına getirerek, ordudan Sarı Süleyman Paşa'nın İstanbul'a geri getirdiği kutsal sancak-ı şerifi teslim etmesini istediler. Zaferi getirdiğine inanılan kutsal sancağın altında bir gün sonra büyük bir kalabalık toplandı ve Sultan II. Süleyman, yeniçeriler Köprülüzâde Mustafa Paşa'yı tercih ederken, eski hoca Nişancı İsmail Paşa'yı sadrazamlığa getirdi ve yeni bir yeniçeri ağası atadı. Siyavuş Paşa'nın sarayını talan eden soyguncular ve katiller, idama mahkum edildiler. "O günden sonra", diyor Rum ileri gelenlerinden biri , "Sultan Süleyman, sadrazamın kendisine tavsiye ettiği gibi, etrafta dolaşmak ve şehri seyretmek için sarayından daha sık çıkıyordu".

Nişancı İsmail Paşa, Nisan ayı başlarında sadrazam ilan edilmiş olmasına rağmen, "boyun vurduran ve iple boğduran" bu güçlü sadrazamın yeni diktatörlüğü ancak 2 Mayıs tarihine kadar sürdü, zira yeniçeriler tekrar Orta Camide bir araya gelerek, işlenen cinayetler için yine bir sadrazamı kurban seçtiler. Nişancı İsmail Paşa'nın bahtsızlığı ayrıca Köprülüzâde Mustafa Paşa'nın ona karşı olması idi. Sultan II. Süleyman, kaymakamın tavsiyesine uyarak, ikinci sadrazamını Rodos'a sürgüne gönderdi. Yerine eski bir yeniçeri olan Tekirdağlı Bekri Mustafa Paşa geçti. Yeniçeriler, Bekri Mustafa Paşa'ya itaat ediyorlardı. Bu sayede IV. Mehmed'in intikamcısı olarak ortaya çıkan ve yanında büyük bir taraftar topluluğu ile Üsküdar'a kadar gelen Gedik Paşa'yı ele geçirebildi. Eski rejimin bir diğer taraftarı olan ve sipahileri ile Bulgaristan'da yağma yapan Yeğen Osman Paşa, başka araçlar kullanılarak alt edildi' . Bekri Mustafa Paşa, Ağustos ayında bir zafer daha kazandı: Yeniçeriler, tahttan feragat eden sultanı tekrar tahta cülûs ettirmek istediklerinde, yeniçeri ağa beylerbeyi olarak Bağdat'a gönderildi ve yeniçeri liderlerinden birkaçı, haince planlanın hayatları ile ödemek zorunda kaldı. Bu esnada IV. Mehmed'in yaklaşık 6 bin taraftan hayatını kaybetti.

Köprülüzâde Mustafa Paşa, sultanın bizzat başında bulunduğu ve huzursuz yeniçeriler ve sipahiler eşliğinde yapacağı bir sefer sayesinde sürekli ayaklanmaları sona erdirebileceğini umut ediyordu. Sultan II. Süleyman bu amaçla İstanbul'dan ayrılarak Edirne'ye gidecekti, ama Hazine o kadar boşalmıştı ki, seyahatin masraflarını karşılamak için sarayın altın ve gümüş tabaklarının ve başka değerli eşyaları satmak zorunda kaldı. 28 Ağustos'ta nihayet istanbul önlerindeki düzlüğe tuoğol ar dikildi . II. Süleyman, kendisini ancak ikinci başkente kadar götürecek yolculuğuna 5 Eylül'de başladr . Macaristan'da yaşanan yeni kayıplar yüzünden sultana karşı suçlamalara başlandığı için, böyle bir karar daha da gerekli hâle gelmişti.

Dört aylık bir kuşatmadan sonra sadece Eğri Kalesi ve 19 Mayıs'ta İstolni Belgrad Almanların eline düşmüş ve Munkaş, Tökeli'nin eşi tarafından daha kış aylarında teslim edilmişti. Ayrıca Bavyera Elektörü ile Baden Kontu Ludwig yönetiminde iki Hristiyan ordusu Sırbistan'ı ve Bosna'yı kurtarmak üzere Belgrad'a doğru hareket ediyordu. Düşmanın karşısına bizzat çıkmak, zamanla, dindar ama aynı zamanda yeteneksiz bir insan olduğunu gösteren ve tahta cülûs ederek, kendini lekelediğini düşünen II. Süleyman için öncelikle masraflarını karşılamak için gerekli paranın bulunamaması yüzünden imkânsızdı. Bu yüzden 21 Haziran'da Yeniçeri Kedıüdası Zülfikâr Efendi'yi ve Baştercüman Mavrokordato'yu Avusturyalı düşmanına tahta cülûsunu bildirmek, gerçekte ise adil bir barış yaparak Macaristan'ın en azından bir kısmını kurtarabilmek için Viyana'ya göndermekle yetindi .

Elçiler 8 Eylül'de Belgrad'a varmadan ve yeni serasker Belgrad'tan henüz yola çıkmadan, Eğri Kalesi'nin, ardından Lippa, Solimos ve Lugos ile General Caprara'nın kolayca işgal ettiği İllok ve Petervaradin'in düştüğü haberi duyuldu. Osmanlı seraskeri bu haberler üzerine Belgrad'tan ayrıldı. Öncü birlikleri Sava Nehri üzerinde Böğürdelen Kalesi'nde geri püskürtüldü. Semendire, Ağustos ayının başlarında, 33 bin asker ve 98 toptan oluşan Hristiyan ordusunun eline geçti ve 6 Eylül'de 9 bin askerin büyük bir direnişle savunduğu YVasserstadt ve nihayet Belgrad, Bavyera Elektörünün ve yardımına gelen Kont Caraffa'nın eline düştü. General Veterani, kısa bir süre önce Sidovar ve Karansebes'i ele geçirmişti. Orsova, Osmanlılar tarafından terk edildi ve Severin'in karşısındaki Kladova, düşman tarafından işgal edildi. Düşman orduları daha sonra kışı Erdel'deki karargâhlarında geçirmek üzere Eflak topraklarını geçtiler. Bosna'da Baden Kontu emrinde 5 bin kişi ile Unna sınır nehrini geçti ve Kostainicza, Gradiske ve Brod'u fethetti. Cesurca savaşan Bosna Beylerbeyi, 5 Eylül'de Brod yakınlarında Derbent'de yenildi. 5 bin askeri ile birlikte savaş meydanında hayatını kaybetti. Alman ordusu, Bosna'nın tamamını kısa sürede ele geçirebileceklerini umut ediyorlardı. Baden Kontu'na, Venediklilerin açgözlülüğünden kurtarmak için Hersek ve Dalmaçya'yı işgal etme emri verildi. Fetih, "savaşla" ya da "savaşsız" olacak deniyordu Viyana'dan gelen mektuplarda . Baden Kontu Ludwig, Bosna'dan ayrılmadan önce İzvornik'in işgali ile Eylül ayı ortalarında Sırbistan'a giren Alman ordusu ile irtibatlar güvence altına alındı. Mora'da ise sadece Eğriboz'un savunucuları hâlâ tutunabiliyorlardı.

Osmanlı İmparatorluğu ne bir orduya, ne de savaşta kullanılacak bir Hazineye sahipken; Anadolulu ve Rumelili asiler yine yağmalarına başlamışken ve etrafı entrikacı yüksek memurlar ile sarılı çaresiz bir sultan hadiselerin gidişatını kararsız bir biçimde izlerken, Fransa, Doğudaki eski müttefikini kurtarmak için elinden gelen herşeyi yapmaya karar verdi. Fransa Kralı XIV. Louis, Alman Kayser'e savaş ilan etti ve İstanbul'daki sultan "kardeşine", Avusturya'da bölünmesine kesin gözü ile baktığı yerlerden pay vermeyi vaat etti.

Batı'nin bu büyük kralının elçisinin bir tabureye oturma şerefine nail olmak için sadrazam ile sert tartışmalara girdiği ve kendisine karşı saray subaylarının kötü davranmakta tereddüt etmedikleri Köprülüler devri kapanmış; Cesy gibi İstanbul ve İzmir gümrüklerini icarla alıp, daha sonra ödemelerini yapamayıp borçlanan ve zindanlara atılan ya da gemilerde zorla tutulan elçilerin zamanı geçmişti. Bunun sorumlusu ne 1681 yılında, Sakız Adası'nda Trablus'tan gelen Berberileri cezalandırdıktan sonra34 Çanakkale Boğazı'nda görünen korsan Duquesne'nin tehditleri; ne Fransız Amirallerinin, 1666 yılında yapılan anlaşmadan sonrâ Kral XIV. Louis'nin Fransız tebaanın denizlerde güvenliğini sağlamak amacı ile 1682, 1683, 1687 ve 1688 yıllarında dört kez Fransız mucit Petit-Renaud'nun bombaları ile topa tutulan Cezayir'e karşı seferleri, ne de 1685 yılında Tunus'a karşı yapılan sefer değildi. Kaptan-ı Derya, Duquesne ve Trabluslular arasında arabuluculuk yapmıştı gerçi, ama küçük ve büyük korsanlara karşı çaresizliği biliniyordu.

Öyle ki Malta, Livorno, Villafranca ve Mallorca (Mayorka)'dan 40 kadarı genelde Takımadalarda geziniyorlardı . 1671 yılında Marsilya sakinleri tarafından Doğu Akdeniz ticareti için kurulan Fransız şirketi; Fransız malların ihracatı - 1687 yılında İngilizlerin 302.473 kuruşuna, Venedik'in 366.900 kuruşuna, Hollandalıların 197.700 kuruşuna ve Cenevizlilerin 115.250 kuruşuna karşılık 506.520 kuruş - ve bir süredir piyasaya giren İspanyol skudiler; beş skudi değerinde birçok sahtesi bulunan ve yüksek bir taleple karşılaşan gümüş paralar; birçok Fransız'ın zanaatkâr ve sanatçı olarak yerleşmesi - 1680 yılında İstanbul'da birçok hareme çağrılan Fransız bir kuaför vardı - Fransız modasının ve gitgide İtalyan dilinin yerini alan Fransız dilinin yaygınlaşması da Osmanlı siyasetinin Fransa Kralı'nin iradesine boyun eğmesi ve Fransa temsilcilerinin maruz kaldığı birçok hakareti; Macaristan ve Girit savaşlarında, her zamanki korsanlıklarda ve nihayet Afrika'daki Haçlı Seferi teşebbüslerinde açılan Fransız bayrağını unutturacak nedenler olarak kabul edilebilirdi.

Kapitülasyonlar, 16 Nisan 1673 tarihinde Doğuya bilimsel bir gezi yapan ünlü Nointel tarafından yenilenmişti. Kapitülasyonlar, İstanbul'da henüz temsilciliği olmayan tüm devletlere Fransız bayrağı altında gerekli ticaret serbestisini; Kızıldeniz'i geçerek Hindistan'a ulaşma iznini; gümrüğün tıpkı İngilizler, Hollandalılar ve Cenevizliler için uygulandığı gibi yüzde beşten yüzde üçe indirilmesini; Fransa'nın Pera'daki San Francesco Capuchin Kilisesi ve Cizvit Kilisesi üzerindeki himayesini ve Hristiyan hastanesinin Galata keşişlerine verilmesini kapsıyordu. Kutsal Mezarın anahtarlarının geri verilmesi de istenmişti, ama boşuna.

Türklerin duygularını hiçbir zaman önemsemeyen ve 10 gemi ile Osmanlı başkentini kuşatıp, açlıktan öldürebileceklerini ve kendi çıkarlarına bir ayaklanma çıkartabileceklerini düşünen Fransızların İstanbul'da itibar kazanması, özellikle devletin gerileme döneminde olması; böyle bir zamanda güvenilir bir müttefik bulmanın zor olması; hiçbir ayrım yapılmadan savaş, meydan okuma ve gelir elde etmekten oluşan eski sistemin tamamen çökmüş olması ve devşirme sınıfının yeteneksizliğinden kaynaklanıyordu. Babıâli'nin sadece 20 yıl önce bir "hünkar" olarak değil de, basit bir kral olarak adlandırdığı XIV. Louis, Bâbıâli'de artık müttefikten çok bir kurtarıcı gibi görülüyordu ve tehlikelerden kurtulmak için körü körüne tavsiyelerine uyuluyordu.

Fransa'nın programı, İmre Tökeli'nin desteklenmesini ve Kayser ile savaşın devam ettirilmesini öngörüyordu. Lehler ile derhal barış yapılacaktı. Fransız temsilci Wohner, Fransa'nın gelecekteki müttefiki Sobieski için sadece Kamaniçe'yi değil, iki Romen Prensliği'ni ve Lehistan savaşı sırasında Boğdan'ın doğusunda Bucak Eyaleti'ne yerleşen Tatarların gönderilmesini isteyecek kadar ileri gitti. Sadrazam, Mayıs ayında haklı olarak "Neden Edirne'yi de istemiyorsunuz?" diye sordu .

Böylece 1689 yılında Osmanlılar tekrar büyük bir fetih seferi için hazırlıklar yapıyorlardı. Venediklileri güvence altına almak için, yedi yılını kadırgalarda geçiren ünlü deniz korsanı ve bir Manyot olan Liberakis, Mora'nın Hristiyan Beyi olarak atandı; Lehistan'da ölen Romen Prensi Duka'nın dul eşi Anastasia'ya eve dönüş yolunda eşlik etti ve "onunla 20 gün yaşayıp, 40 kese gümüş para aldı". Kısa bir süre sonra ise Venediklilerin tarafına geçti. Diğer taraftan Tatar Hanı, Gelizin'in yeni akınını tek başına geri püskürtecek güçte idi . Lehistan, Kamaniçe'nin kendisine teslim edilmesini bekliyordu ve başka umutlar da besliyordu. Böylece II. Süleyman'a savaş için bir tek Alman Kayser kalıyordu. Almanların genel komutanı Lotringen Dükü aynı dönemde Ren Nehri kenarında Fransızlarla meşguldü.

Almanların programında büyük fethin en büyük zaferi olarak üçyüz yıl önce eski Macaristan'a vasal prenslerin sadakat yemini ile bağlı Boğdan, Eflak ve Sırbistan'ın fethini öngörüyordu. Boğdan Prensi Kantemir'in ülkesine neredeyse tamamen işgal edilmiş Erdel'den - sadece Kronstadt ve Fogaras kalmıştı -akın etmek imkânsızdı. Ama Yaş'da hüküm süren bu eski Leh paralı askeri, Hristiyan davası, yani Macaristan topraklarının Avusturya'nın çift başlı kartalı altında genişletilmesi için kazanıldı. 1690 yılında Kantemir'in temsilcileri Peter Yuraşku ve Johann Buhuş, General Heissler ile Boğdan asilzâdelerine ve Boğdan'da inanca o güne kadar tanınan imtiyazların muhafaza edildiği; çok kısa bir süre önce tahta çıkan Kantemir'in ailesinin Batı stilinde bir hanedan olarak tanındığı - Kantemir'in İstanbul'da rehine olarak tutulan oğlu Dimitri da kurtarılacaktı - ve Alman ordusuna erzak temin etme yükümlülüğünün yanı sıra Boğdan tarafından ödenecek verginin de belirlendiği bir anlaşma yaptılar.

Eflak konusuna gelince, Doğu için Osmanlıların Avrupa'dan kovulmaları , İmparatorluk hayalleri ve armasındaki Roma Kartalı ile bağlantılı büyük projeleri olan Şerban Kantakuzen, Mohaç Muharebesinden önce Viyana ile bağlantı hâlinde idi. Katolik misyoner Del Monte ve halefi Antide Dunod 1687 yılının yaz aylarında Şerban'ın Avusturya hakimiyetini tanıması ile ilgili görüşmeler yapmışlardı ve 1 Eylül'de Kayser Leopold, "sevgili" Eflak Prensi'ne "Hristiyan Cumhurunu genişletmek" için, kazandığı büyük zaferlerden sonra Eflak sınırına gelen Lotringen Dükü ile anlaşmaya varması yönünde uyarıda bulundu. Kayser ordusunun Romen "generali ve ordu komutanı" olarak kısa bir süre sonra kayser adına "komşu Hristiyanlar ve Hristiyanlığın kurtarılması için herkes ile" Avusturya'nın eline geçen ulusların "yasalarını ve imtiyazlarını, inançlarını ve özgürlüklerini" garanti edecek anlaşmalar yapma yetkisi verildi. Şerban'ın tavsiyesi üzerine Viyana saray başkanlığı İstanbul Patriği Kallinikos'a tuhaf bir mektup gönderdi. Bu mektupta, patriğin "Kutsal Katolik Kilisesi" yararına Eflak'ta Alman Kayser'in yetkilisi olarak Şerban Kantakuzen ile bir anlaşma yapması tavsiye ediliyordu . 1688 yılının ilk aylarında Şerban'ın yeni temsilcisi, Niğbolu Piskoposu ve Eflak yöneticisi Antonio Stefani ve tıpkı Stefani ile diğer misyonerler gibi, tüm bu "rafızî" halkların Katolik Kilisesi'ne döneceğini umut eden Dunod ve Csaky, Viyana'da Kayser Leopold ile geçici bir anlaşma imzaladılar. Bu anlaşma ile Kantakuzenlerin Eflak tahtı üzerindeki miras hakları; Tuna boylarında Türkler tarafından ele geçirilen bölgelerin tekrar birleştirilmesi; ilgili tüm ülkeler için yukanda belirtilen garantiler; Eflak Prensliği'nin kadim geleneklerinin muhafazası; Eflak'ın tekrar Türkler tarafından işgali hâlinde Erdel'e sığınma hakkı; yıllık 75 bin taler vergi, ki Şerban sadece 50 bin ödemek istiyordu ve Eflak'ta bulunmasına izin verilecek birliklerin 6 bin "Macar veya Alman" ile sınırlanması gibi konular düzenleniyordu. KantakuzeH hanedanının üyeleri ayrıca Kont unvanını taşıyacaklardı. Şerban, aynı yılın kış aylarında Lotringen Dükü'ne
de doğrudan Innsbruck'a mektuplar göndermiş ve savaş haberleri vermişti .

Hırsına rağmen Rumlara özgü dikkati hiçbir zaman elden bırakmayan Şerban, resmî bir açıklama yapmayı reddediyordu: 1687 yılında, anlaşmanın geçici bir şartı olarak Tımışvar'ın ele geçirilmesini ve Erdel'in işgalini istemişti . Ayrıca Eflak asilzâdelerini sadakat yemini etmeye ikna edememesinin sebebi olarak "asilzâdelerin henüz tam organize olmadığını" ve sadakat yemini etmek için en uygun zamanın "ortak düşmana karşı silahlara sarıldıklarında" gelmiş olacağını öne sürmüştü. Kantakuzen hanedanının üyeleri, en azından kardeşi ve yeğeni daha Mart ayında sadakat yemini etmişlerdi . Bunun karşılığında ve sadece şartları yerine getirildiği takdirde, Alman ordusuna 4 bin süvari ve 2 bin piyade vermeyi taahhüt ediyordu. Eflak tarafından temin edilecek erzak miktarı tespit edildi. Bunun yanında Avusturya birliklerinin masraflarına katılmaya niyeti yoktu. Tuna Nehri üzerine kurulacak köprüyü malzeme ve işçi eksikliğinden dolayı vaat etmedi ve vazgeçilmez şartlarından biri, "ortak düşmanın artık harap olmuş ülkeleri talan edemeyecek duruma gelecek şekilde zayıflatılması ve aşağılanması" oldu. Ayrıca Tatarlar da intikam almak üzere çetelerini artık Eflak'a gönderemeyecek duruma getirilmeli idi . Nihayet 1688 yılının Mayıs ayında Niğbolu Piskoposu, Georg Brankoviç ve Fogaras yakınlarından bir Romen olduğu muhakkak olan Erdelli Basilius Nagy ile birlikte Viyana'ya gittiğinde, her üçünü de Dunod'un böbürlenmelerine karşı Şerban'ın sadakatini ön plana çıkartma ve zavallı ülkenin daha fazla harap olmasını engellemek için birliklerin ülkeye mümkün olduğunca geç gönderilmesi için ricada bulunma görevi verildi; önce Bucak Eyaleti Tatarlardan temizlenmeli idi .

Şerban Kantakuzen, aynı amaçla Lehler, hatta bir keşiş aracılığıyla Bucak'ı işgal etmelerini istediği Ruslar ile irtibata geçmişti . Her iki ülke, bir barışın sağlanması hâlinde, "tüm Hristiyan dünyası için bir duvar" oluşturmak üzere Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılmalı ve Hristiyan prensleri ile eski sınırlarını muhafaza etmeli idi. Kayser Leopold, cevap yazısında peder Dunod'u "güvenilir" bir ruhban olarak niteledi ve Şerban'a verilecek onayı taahhüderini yerine getirmesine bağladı. Eflak Prensi, en azından Belgrad'ın alınmasından sonra resmen Kutsal Roma İmparatorluğu'nun himayesinde olduğunu açıklama cesaretini göstermeli idi . Şerban Kantakuzen'in Macaristan Kralı ilan edildiğinde vakit kaybetmeden karşıladığı Macaristan Kralı Josef ayrıca "Romen ulusunun barbarların baskısından kurtulan ilk ulus olmasını ve eski parlak günlerine kavuşmasını" dilediğini açıklamıştı.

Ama daha Ağustos ayında General Veterani, hiçbir şeyden çekinmeden, Orsova üzerinden Eflak topraklarına ayak basmıştı bile. Ama prensin endişe içinde generali karşılamaya gönderdiği akrabaları Konstantin Brinkoveanu, Mihail Kantakuzen ve Konstantin Balaceanu, General Veterani'yi Cimpulung üzerinden Erdel'e yönelmeye ikna ettiler. Sonbaharda (12 Ekim) nihayet Şerban'ın emri ile kardeşi Yordaki, Kont ve albay unvanını alan damadı Konstantin Balaceanu, Draghici'nin oğlu ve Şerban'ın aynı adı taşıyan yeğeni ve Şerban'ın vaftiz babalığını yaptığı sırdaşı Şerban Vladesku , 130 kişilik bir toplulukla resmî elçi olarak Viyana'ya gittiler.

1689 yılı başlarında tekrar geri döndüklerinde, Prens Şerban artık hayatta değildi: Kasım ayında henüz genç ve güçlü olduğu bir dönemde hayata veda etmişti ve kimileri erken ölümünün suçunu Türklere atıyordu. Boyarlar tarafından Şerban'ın kız kardeşi Stanka'dan olma yeğeni olduğu için İstanbul'dan herhangi bir emir beklemeden apar topar seçtikleri Konstantin Brinkoveanu'nun yürüttüğü siyaset, Şerban'ın siyasetinden daha belirsiz olup, aslında sadece ayakta durma iç güdüsüne ve ülkesi ile halkının gerçek menfaatlerine yönelik bir siyasetti. Halefinin, arkalarından kendi elçisini gönderdiği elçileri aracılığıyla, tahta çıkışının kayser tarafından onaylanmasını talep etti. Boyar olarak kaysere uzun zaman önce sadakat yeminini etmişti. Aynı zamanda bir Osmanlı ağası sultanın onayını getirdi ve Konstantin, Şerban ölmemiş olsa idi yapacağı gibi, Bâbıâli'ye vergisini uygun bir anda ödemeye kararlı idi .

Bosna'nın Eflak asıllı knezlerinden bazıları Almanlara boyun eğmiş olmasına rağmen, Sırbistan'ı Osmanlı hakimiyetinden vazgeçirmek kolay olmadı. Aksine Georg Brankoviç burada, kaysere hizmet etmek istediğini bahane ederek, kendisi için bir şeyler kazanmayı umut ediyordu. Brinkoveanu'nun temsilcisi olarak faaliyet gösterdiği sırada Viyana'da kendisine Erdel ve Macaristan'da, yani son zamanlarda fethedilen güney bölgesinde "miras" kalan yerleri istedikten sonra , kendini "İllirya ve Doğu İmparatorluğu'nun miras hakkınâ sahip despotu, Yukarı ve Aşağı Misya'nın ve Kutsal Roma İmparatorluğu'nun Büyük Dükü, San Sabbas ve Karadağ Prensi; Hersek, Sirem ve Yanova'nın ebedî beyi, Macaristan ve bağlı ülkelerinin kontu olarak tanıtıyordu; Sırp asıllı komutanlar atıyordu; Banat'ta İpek Patriği Arsenius ve Yanova Piskoposu Sabbas ile irtibata geçiyor ve Orsova'dan 1689 yılından itibaren "Doğu ve Batı İllirya, Trakya ve Misya'da Sırp ve Bulgar ulusunun ve aynı dili kullananların " kurtarılması için faaliyetlerde bulunuyordu. Ne Georg Brankoviç, ne kendini "Kont Matimir, İllirya ve Dalmaçya'nın mirasçısı ve Chlum Dükü" olarak tanıtan ve son Dük Stefan'ın gerçek halefi olduğunu iddia eden rakibi Nikolas İliyanoviç, ne de Georg'tan farklı bir hanedan kolundan gelip, Alman Kayser tarafından Yayçe Kontları olarak atanan üç Brankoviç kardeşler ciddi sayılacak hiçbir teşebbüsde bulunamadılar.

Georg, Bükreş'ten ayrılarak Orsova'ya geldi ve 50 bin Sırp'tan bahsetmesine rağmen, ancak 800 kadar kişi toplayabildi. Almanlar, kısa bir süre sonra bu sahtekarlığı sona erdirmek için gerekli tedbirleri aldılar. Georg nihayet tutuklandı101 ve Osek, Kornom ve Budin'de yerleşik Sırpların hiçbir çabası "kurtarıcı" Georg'u kurtarmaya yetmedi . Georg tüm bunlara rağmen cesaretini kaybetmedi ve 1693 yılında eski unvanlarının yanına bir de Braniçevo, Severin, Kuçevo, vs. beyi unvanlarını da ekledi . Alman Kayser çok daha sonraları Pojega ve Sirem bölgelerinin de ruhban liderliğini yapan Sırp asıllı Patrik Arsenius Çernoyeviç'in etrafındaki voyvodalar ve knezler arasında Osmanlılara karşı cesur ve sadık savaşçılar buldu.

Şubat ayında Viyana'ya gelen ve en ağır hakaretlere maruz kalan - elçiler "derin referanslar" yapmak, kayserin "eteğini öpmek", "başlan açık" huzura gelmek ve "huzurdan yüzleri kaysere dönük ayrılmak" zorunda bırakılmıştı - Osmanlı elçilerinin teklifleri Hristiyan birliğinin temsilcileri tarafından geri çevrildi. Caraffa yine de eski örneklerden sonuç çıkartarak, "Macarlara ve Lehistan Kralı'na güvenmemek gerektiğini " ve Alman birliklerinin geçimi için gerekli meblağların çok zor bulunduğuna dikkat çekmiş ve bizzat kayser "bu iki cepheli savaşın sürdürülmesinin imkânsız olmasa da çok zor olacağını söylemişti. Türk elçiler kesin öneriler getirmemiş ve Caraffa ile Starhemberg gibi genelde tedbirli Avusturyalı siyasetçiler bile Tuna boylarında devrettikleri yerler ile birlikte Eflak'ın tamamını ele geçirme olasılığını düşünüyor ve Boğdan'ı himaye etme yükümlülüklerini hatırlıyorlardı. Lehistan, Boğdan'ı ve Eflak'ı istiyor ve başarısızlıklarına rağmen Kamaniçe dışında Podolya'yı, Ukrayna'yı talep etme; kutsal yerlerin Latin keşişlere geri verilmesini ve reayalara yeni kiliseler inşa etme ve çanlarını çalma hakkının verilmesini talep etme cüretini gösteriyordu. Mavrokordato, yazılı teklifler yapmaya zorlandığında, ateşkes teklif etmekle yetindi ve kaysere "işgal edilen bazı yerleri geri vennesi ve kalanlarını kendine saklaması" yönünde çağrıda bulundu ve bunun dışında Erdel'in tekrar vergiye tâbi vasal devlet olarak "eski konumuna" kavuşturulmasını diledi . Aldığı cevap, Bâbıâli'nin eski Macaristan'a ait ne varsa hepsinden feragat etmesi, Latin keşişlere iyi davranması ve barış bozucu Tökeli'yi teslim etmesi gerektiği oldu . Bunun üzerine Mavrokordato ve Zülfikâr Efendi, şimdilik "Tımışvar ve Varad dolaylarında bir sınırı" kabul edebileceklerini açıkladılar.

Ölen Köngismark'ın yerine Brandenburglu General Schöning'i hizmete alan Venedik, barışı kesinlikle reddediyordu115. Lehistan, taleplerinden vazgeçmeyerek, hatta Nisan ayının başlarına kadar kesin bir cevap bile vermeyerek, hadiselerin gidişatını bekliyordu . Türkler, ateşkes antlaşmasında etrafındaki bölgeleri değil, sadece kaleleri elinde bulundurmayı ve barış görüşmelerini İstanbul'a1 1a7ktarmayı teklif ettiler. Son olarak Sava Nehri'nin ötesinde herşeyden feragat etme teklifi dikkate alınmadı . Elçiler, Kasım ayında nihayet Viyana'dan ayrıldılar, ama 1690 yılının ilk aylarında tekrar gelerek, barış görüşmelerini devam ettirmeye kararlıydılar .

Sultan II. Süleyman, 1689 yılında ordunun başına geçti ve 6 Haziran'da İstanbul'dan ayrıldı120. Hedefi, Belgrad'ı tekrar geri almaktı. Adını taşıdığı atasının fethi olan Zigetvar'ın düşmanların komutanı General Vecchi'nin eline düştüğünü öğrenince, Sofya'da teşebbüsünden vazgeçti ve serasker olarak Receb Paşa'yı ordunun başına getirdi .

Mora'da Venedik'e karşı savaşın bir kısmı, herşeye rağmen Benefşe (Monemvasia)'nin kuşatılmasını önleyemeyen Liberakis'in sorumluluğuna nasıl verildi ise sadrazam, Sırp Tuna boylarında Macaristan'da ne taraftan, ne de mülkü kalmayan, ancak hâlâ Kral tacının hayalini kuran İmre Tökeli'nin sorumluluğuna vermek istiyordu. Almanlar ile ilişkilerini sürdüren Brinkoveanu , prensliğinin en uç sınırı Cerneti'ye gitme ve burada Macarlar ile irtibata geçme emrini aldı. 2 Ağustos'ta (Efrenci/Rumî tarihtir) karargâhında idi 23 Temmuz'da Fethülislâm (Kladova) Türklerin eline geçmişti . Avusturyalıların Eflak ile bağlantısını koparmak için Tuna boylarının seraskeri Hüseyin Paşa ve Ali Paşa tarafından işgal edilecekti. Brinkoveanu, Kronstadt'ta bulunan General Heissler'in yanında bulunan Balaceanu lehine Eflak'a girmeye niyedi olduğundan şüphelenmesine rağmen, bunu General Heissler'e bildirdi ve Almanlar derhal Orsova'yı savunmak üzere Erdel'den buraya geldiler. Ali Paşa, Almanları geri püskürtmeyi ve kaleyi 3 Ağustos'ta ele geçirmeyi başardı . Osmanlı birliklerinin bir kısmı Tökeli'nin yanındaki Kuruçenler (yani "Haçlılar") ile Orsova'dan Mehadiye'ye (bugünkü Herkulesbad) yönelmiş ve Temmuz ayının sonunda Karansebes'e varmışlardı. Şehir, General Heissler'in işgali altındaydı ve kısa bir süre sonra General Herbeville de buraya gelerek düşmanı geri püskürttü. Ancak Ağustos ayının ortalarında Orsova'yı tekrar geri almayı başaramadı.

Sonbahara doğru, bu yılın Osmanlıların aleyhine sonuçlanmasına neden olan bir hadise meydana geldi. Alman ordusunun genel komutanlığına getirilen Baden Kontu, Poyarevaç'ta Morova Nehri'ni aşmış ve 29 Ağustos'ta Grabova'da Tatarları; 30 Ağustos'ta Batoçin'de Türkleri ve nihayet 24 Eylül'de Niş yakınlarında Hristiyan ordusunu yolunu kesip, erzaksız bırakabileceğini umut eden Serasker Arap Receb Paşa'yı ikinci kez büyük bir muharebede bozguna uğrattı . Geri çekilme hattından tamamen vazgeçmiş olan kontun bu cüretkâr kararı, seferin kaderini belirledi. Düşük ücret alan ve erzak sıkıntısı çeken 17 bin askeri ile 40 bin kişiden oluşan Osmanlı birliklerine karşı savaşmak zorunda kaldı. General Heissler, yeniçerilerin saflarını dağıtmış ve Osmanlı ordusunun tertibini bozmuştu. Düşmanın üzerine gönderilen sipahiler, düşman piyadeler ile amansız bir savaşa girişmişti. Alman ordusu, kaçanları ya şehre kadar ya da Nişava Nehri'nin dalgalarına kadar takip etti. Sofya'ya kadar takip edilen serasker, 10 bin adamını kaybetmişti . II. Süleyman, seraskeri idam ettirip, Sadrazam Bekri Mustafa Paşa'yı görevden aldıktan sonra Edirne'ye dönerken, Piccolomini yönetiminde 8 bin Alman Niş'e yerleşti. Tatarların ve Türklerin 1690 yılında gelişine kadar Pirot'a, 9 Kasım'da Piccolomini'nin hayata veda ettiği Priştine'ye, Kosova'ya, Yenipazar'a ve Arnavuduk'ta Komonova ve Kaçanik ile 14. yüzyılın önemli yerlerinden Usküp ve Prizren'e Alman askerleri yerleşti.

Diğer Alman birlikleri Baden Kontu'nun yönetiminde terk edilmiş olarak buldukları Orsova'ya, oradan da Kladova ve Vidin'e yöneldiler. Vidin, General Veterani'nin neredeyse hayatını kaybettiği amansız bir mücadeleden sonra 29 Ekim'de ele geçirildi. Ardından Florentin, Belgradçık ve Kladova kaleleri işgal edildi . Brinkoveanu, Cerneti'den Krayova'ya geldi, ama 8 Kasım'da arkasından buraya gelen Almanları, 1688 yılında olduğu gibi Erdel'e göndermeyi başaramadı . Böylece Baden Kontu'nun görevden geri çekilmesinden sonra, Erdel'den buraya çağrılan General Heissler, yanında Balaceanu ile birlikte Bükreş'e törenle girdi. Eflak Prensi, zenginliğini ve diplomatik yeteneğini kullanarak, General Heissler'i Draganeşti'te gerçekleşen bir toplantıda (15 Ocak 1690) dağlardan geçerek geri çekilmeye ikna edebildi ve Tatarlar, rinkoveanu'yu tekrar başkentine geri götürdüler.

Osmanlı İmparatorluğu'nun içinde bulunduğu şardar, Fransız savaşının yarattığı fırsatları değerlendirip, Avusturyalıların elinden son fetihlerini alabilecek ve böylece Osmanlı Devleti için avantajlı bir barış yapacak "muktedir" bir devlet adamı gerektiriyordu. Bu gereklilik, devletin en yüksek makamındaki ürkek ve çekingen sultan için kaçınılmazdı. Niş'teki mağlubiyet ve bu mağlubiyetin getirdiği kayıplardan sonra, ulemanın tavsiyesi üzerine Serasker Receb Paşa'yı idam ettirdi ve sadrazamı Malkara'ya sürgüne gönderdi. II. Süleyman'ın tahta çıkışını asıl borçlu olduğu Köprülü Mustafa Paşa, Sakız Adası'ndan geri çağrıldı ve sadrazam tayin edildi (7 Kasım). Anadolu kadıaskerinin ısrarları üzerine savaşa karar verildi ve Mavrokordato ve Zülfikâr Ağa, görüşmeleri uzatıp, Almanları güvencede tutarken, büyük bir seferin hazırlıkları başladı.

Köprülü Mustafa Paşa, diğer iki Köprülü'nün ordularının şanına yakışır bir ordu kurabilmek için, yeniçerilerin ve sipahilerin yanı sıra paşaları ve beylerbeylerini de kendi güçleri ile birlikte çağırdı. Kutsal savaş ilan edildi, ama bir araya getirilen fanatik birliklerin geçimleri için büyük meblağlar gerektiğinde Köprülü Mustafa Paşa öncelikle vergi sisteminde reformu ele aldı.

Fransız elçi De Girardin'in kayıtlarından Osmanlı İmparatorluğu'nun 1687 yılında maddi durumu anlaşılmaktadır. Olağan ve olağanüstü vergiler, para olarak tahsil ediliyordu. Her mülk sahibinin ödediği avarız vergisinden 7.500.000 Fransiz Livre toplanıyordu. Yahudiler dahil olmak üzere, her reaya baş haracını ödüyordu: Rum aileler için 3; Ermeniler için 4 ve Çingeneler için 5 skudi. Böylece toplam 6.750.000 Fransız Livre toplanıyordu.

İmparatorluk sınırları içinde yerleşik olmayanların ödedikleri haraç 1.500.000 Livre getiriyordu. Celep vergisi saraya gönderilen etten alınıyor ve 600.000 Livre kazandırıyordu. Savaştaki erzaklar için toplanan vergiler, 4,5 milyon; savaş masrafları için toplanan düzenli bir vergi olan sürsat 6 milyon Livre getiriyordu . Tüm bu paralar, bundan kendi paylarını da çıkaran icarcılar tarafından tahsil ediliyordu.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: İçteki Değişimler, II. Süleyman, II. Ahmed, Karlofça Bar

Mesajgönderen TurkmenCopur » 08 Tem 2011, 19:21

Köprülü Mustafa Paşa, uyguladığı "Nizâm-ı Cedid" ile maliyeye düzen getirecek önemli tedbirler aldı . Bundan böyle hiç kimse haraçtan ve avarızdan muaf tutulmayacaktı. Rum keşişlere verilen imtiyazlar kaldırılıyordu. Camilerin mülklerine herhangi bir muafiyet sağlanmayacaktı. Haraca tâbi olanlar üç sınıfa ayrıldı: Birinci sınıfa ait olanlar on, ikinci sınıfa ait olanlar altı ve üçüncü sınıfa ait olanlar üç altın ödeyecekti. Bunun karşılığında Hristiyan köyler her türlü istismara ve baskıya karşı güvencede olacak ve yeni kiliselerin kurulması engellenmeyecekti .

Savaş, bir yıl önce olduğu gibi Batıda ve Doğuda aynı anda yürütülecekti. Kış aylarında birçok insan, İmre Tökeli'nin Erdel'e akın etmeye niyeüi olduğunu ve Heissler'den Balaceanu'yu desteklemesi, ülkenin fakirleşmesi ve elinden alınan büyük meblağlar için intikam almak isteyen Brinkoveanu tarafından destekleneceğini biliyordu. Köprülü Mustafa Paşa'nın İstanbul'dan ayrılışı yaz ortalarına kadar gecikirken, Serasker Receb Paşa'ya yardım etmek üzere, Eflak'ta kışı Niğbolu'da geçiren İmre Tökeli'nin adamları; Saadet Giray Han'ın bir yıl önce Üsküp'e kadar ilerleyen Tatarları ve Çerkeş Ahmed Paşa'nın yönetiminde 1.000 kadar Türk toplandı. Yaşlı Apafi, 15 Nisan'da hayata veda ettikten sonra İmre Tökeli, Erdel Prensi olarak tanındı ve müttefik Türklere, Tatarlara ve Eflaklar ile Macar Pribeklere Tökeli'yi tahta cülûs ettirme görevi verildi. 22 Ağustos'ta seraskerin ve Eflak Prensi'nin yönetimindeki ordu, Kronstadt yakınlarında Zernest'te Heissler, Teleki ve kayser tarafından Eflak'taki generali olarak atanan Balaceanu yönetimindeki Avusturyalılar ile karşı karşıya geldi. Çıkan çatışmada Sizekler yetersiz kaldı ve Almanların saldırıları,

Türklerin saflarını dağıtamayacak kadar zayıftı. Çerkeş Ahmed Paşa, düşman kurşunu ile hayatını kaybetti. Ama Teleki ve Balaceanu da öldü ve Heissler ile Marki Doria esir alındı.

Galipler derhal yeni Serasker Fındık Mustafa Paşa komutasında Hermannstadt'a yöneldiler ve burada daha önce gelen iki paşa ile buluştular: Bu büyük Sakson Şehri'nin yakınlarındaki Grossau Köyü'nde, etrafında 6-7 bin kişilik bir Erdel ordusu bulunan Tökeli'ye prenslik alametleri verildi ve köyün kilisesinde büyük bir merasim yapıldı. Tökeli'nin makamı böylece yeterince sağlamlaştırıldığından, ordu Mediaş ve Schafsburg üzerinden Eflak geçitlerine yöneldi. Güvenli Eflak topraklarına ayak basanlar arasında, dostu Brinkoveanu'nun topraklarını yağma eden Tökeli de vardı. Daha sonra yağmacı Kuruçenleriyle bir kez daha Törzburg'a kadar ilerleyip, Karpatlarda görünen Avusturyalıları geri püskürttü, ancak Avusturyalılar saldırıya
geçince, sadrazamın emri ile Belgrad'a çağrılacağı Vidin'e kaçtı. Erdel Seferi'nin Türkler açısından hedefi, yeni bir prens atayarak Erdel üzerinde yeni haklar kazanmak ve bunları barış görüşmelerinde ileri sürmekti. Sobieski, 1691 yılında sırf kendi taleplerinin daha büyük bir enerji ile yerine getirilmesini sağlamak amacı ile Boğdan'a saldıracaktı.

Almanlar, 9 Nisan'da Kanije'yi ele geçirmişlerdi ve yeni başanlar için yeni bir yol açmıştı. Ama Tökeli'nin Erdel seferi yüzünden Baden Kontu Erdel'e gitmek zorunda kaldı ve Köprülü Mustafa Paşa, hiç rahatsız edilmeden, özellikle barış görüşmelerinde Sava Nehri'ni sınır olarak kullanabilmek amacı ile geri kazanmaya çalıştığı Sırbistan'a yöneldi . Niş'teki müdafaa kıtalarının aynı dönemde güçlendirilmesi, Tatar Ham'mn buraya gelmesini imkânsız hâle getirdi, ama Guido Starhemberg'in Niş'te bulunan Alman birlikleri 25 gün sonra, 8 Eylül'de teslim olmak zorunda kaldılar. Teslim şartlarının ihlal edilmesinin gerekçesi olarak savunucuların arasında Osmanlılara karşı hiçbir zaman silah kullanmamaya yemin etmiş Haydukların149buiunması gösterildi. Hayduklar idam edildi veya kadırgalara gönderildi. 29 Ağustos'ta Rumeli Beylerbeyi Vidin'i ele geçirdi. Orsova ve Güğercinlik teslim olmak zorunda kaldı ve Semendire de 2W Eylül'de Köprülü Mustafa Paşa'ya teslim oldu.

Belgrad'da Aspremont ve De Croy komutasında 8 bin Alman asker bulunuyordu ve Giritli Levanten Andreas Cornaro'nun yaptığı yeni surlar uzun süre top atışlarına dayanabilecekmiş gibi görünüyordu. Buna rağmen kale tek bir patlama ile öyle büyük zarar gördü ki, 28 Eylül'de Belgrad önlerine gelen Türkler, 8 Ekim'de Belgrad'a tekrar sahip oldular. Patrik Arsenius Çernoyeviç yönetiminde Alman ordusunu karşılayan ve destekleyen tüm Sırplar Macaristan'a kaçmak zorunda kaldılar.

Üç yıldır etrafı sarılı olup, açlıktan kırılan Tımışvar'a derhal erzak götürüldü. Göle, tehlikeden kurtuldu, Varad'a yeni birlikler yerleştirildi ve Lippa, Karansebes ve Lugos yine Osmanlıların eline geçti. Osek'i de fethetmek için zaman kalmamıştı. Kasım ayında oraya gelen öncü birlikler birkaç gün sonra geri çekilmek zorunda kaldı, ama Köprülü Mustafa Paşa başarılı bir fatih olarak, hasta sultanı da yanına alıp, İstanbul'a dönebildi. General Veterani'nin sekiz taburla kaldığı Erdelin Kont Ludwig tarafından işgal edilmesi ve Veterani'nin Klausenburg ve Torda'ya kadar ilerlemeyi başaran Tatarları Aralık ayının sonunda yapılan bir sefer ile geri püskürtmesi, Köprülü Mustafa Paşa için haklı olarak kazandığı zaferin tadını çıkartmasına engel değildi.

Bunun üzerine derhal Mora ve Dalmaçya'da kaybedilen yerleri tekrar savaşarak geri almak için gerekli tedbirleri aldı. Daniele Dolfin, kaptan-ı deryaya Midilli'de mağlubiyet yaşatırken, Venedik'in kara birlikleri Benefşe'yi ele geçirmiş ve Kanina ile Vallona'yı işgal etmişti. Nişancı Ali Paşa'nın düşmanın elinden Dalmaçya'da birkaç yeri alma teşebbüsleri başarısız oldu. Ama Kaplan Ali Paşa, Kanina ve Vallona'yı tekrar geri kazanmayı başardı ve Venedik'in hakimiyetini kabul eden Arnavudar, Osmanlı İmparatorluğu'nun gücünü bir kez daha hissetmeye başladılar .

Düşmanlıklar kış boyunca devam etti. Avusturyalılar, Banat'ta kaybedilen yerleri tekrar geri almak için ısrarla savaşıyorlardı. Karansebes, Zidovar ve Lugos'a girip, buraya gelen Tatarları top atışları ile durdurdular . 1691 yılının bahar aylarında Tökeli Orsova'ya geldi. Karansebes ve daha sonra Lugos'ı, Temmuz ayında ele geçirdi. Büyük Türk ordusu ile buluşmak üzere buradan Zemun (Zemlin)'a yöneldi. Genç Apafi ve (atalarının mirası olan Fogaras'ı tekrar geri almak istediği için) Brinkoveanu tarafından4 desteklenen Kont Ladislas Szekely, Babıâli'ye bu konuda teklifler götürdükleri Erdel tahtına getirilmesinin mümkün olmadığını biliyordu, zira General Veterani ülkede hüküm sürüyor ve geçitleri çok iyi koruyordu. Veterani ayrıca Orsova'da Osmanlıların bu sınıra tekrar saldırmasını önlemek için bir "beşgen" kurmayı düşünüyordu .

Emrinde 100 bin158 disiplinli, hırslı ve Fransız subaylarının danışmanlık yaptığı159 asker bulunduran Köprülü Mustafa Paşa, uzun süredir su inmesinden muzdarip olan sultanın yakın zamanda beklenen ölümünden dolayı 1691 yılında sefere çıkmaktan geçici olarak vazgeçti. II. Süleyman, 23 Haziran'da hayata veda edince, Mustafa Paşa veliaht olarak, ağabeyi ile aynı hastalığa yakalanan kardeşi Şehzâde Ahmed'i tahta çıkartmayı başardı. Mustafa Paşa, Şehzâde Ahmed'i yanında Edirne'ye götürdü . Getirdiği her teklife olumlu cevap veren yumuşak başlı Sultan II. Ahmed'i, kesin tedbirler ile haset hadımağalannın entrikalarından kurtardı . Mustafa Paşa, harekete geçti ve muhteşem ordusu kısa bir süre sonra Tuna Nehri'nin kıyılarına geldi. Titel Kalesi derhal teslim oldu. Düşmanın tahkim ettiği Petervaradin'e kadar hiçbir direnişle karşılaşmadan ilerledi. Osmanlı Kaptan-ı Deryası Mezemorta Hüseyin bu arada Tuna Nehri'ni hakimiyeti altına almıştı. Mustafa Paşa, Zemun yakınlarında 200 top ile savunulan güçlü bir mevkii ele geçirdi. Buradan 16 ve 17 Ağustos'ta kurnazca geri çekilen Hristiyanları takip etti. Etraflarını sarmayı ve Petervaradin'den uzaklaştırmayı başardı. Alman ordusunun tekrar Salankamen'e karargâh kurduklarına dair haberler gelince, zaferinden emin olarak genel bir taarruz emri verdi.

19 Ağustos öğleden sonra idi. Aralarında Macarların ve Brandenburgluların da bulunduğu 55 bin kişi ve 90 toptan oluşan Alman ordusunun Osmanlıları mevkilerinden uzaklaştırma teşebbüsü üç kez yeniçerilerin ateşi ile geri püskürtüldü. Almanlar geri çekilmeye başlamışlardı. Sağ kanadı yöneten Kont Souches, ilk ölenler arasında idi. Guido Starhemberg, göğsünden vuruldu. Öncü birliklerinden 5 bin kişi hayatını kaybetmişti. Türk filosu da zafer kazanmıştı ve sipahiler, düşmanın etrafını sarmıştı. Osmanlıların artık tek yapması gereken düşmanı genel bir taarruzla tamamen yenmekti. Baden Kontu, kısa bir süre sonra ordunun diğer bölümleri ile birleşerek, savaşı kendi lehine çevirmeye çalıştı ve sipahileri geri püskürtmeyi başardı. Türklerin tabyalarında4' sıcak çatışmalar devam ediyordu. Sadrazam Mustafa Paşa, yedek birlikler ile Avusturyalıların geniş cephesine bizzat saldırmıştı ki, başına isabet eden bir kurşunla hayatını kaybetti. Savaşın kaderini belirleyen hadise bu oldu. Askerler, Mustafa Paşa'nın cesedini Almanlar tarafından takip edilmeden geri çekilerek kurtardılar. Mustafa Paşa ile birlikte aralarında yeniçeri ağasının ve ordu kadısının da bulunduğu 28 bin asker ölüme gitmişti. Karargah, Hristiyanların eline geçti. Geri çekilen Türkler, sultana danışmadan barış talep ettiler. Lippa'nın Avusturyalılar tarafından tekrar ele geçirilmesi (12 Eylül) ve ancak bir yıl sonra 6 Haziran 1692 tarihinde 80 topu ile birlikte teslim olan Varad'ın kuşatılması, savaşın doğrudan sonucu idi. Bu beklenmedik mağlubiyetten dolayı, Osmanlı İmparatorluğu neredeyse kesin bir zafer esnasında, o güne kadar hayatının
eserini başarılı bir şekilde sürdüren ve gücünün doruğunda olan büyük bir insanı kaybetmişti.

Mustafa Paşa'dan sonra, bir daha yerini tutabilecek hiç kimse çıkmadı. Kendi makamını korumak için kolayca ölüm fermanları dağıtan, ancak devletin savunması için hiçbir şey yapmamış olan Sadrazam Arabacı Ali Paşa, 21 Mart 1692 tarihinde tekrar görevden alındı. Halefi Çalık Ali Paşa, yaz aylarında 60 bin askerle Belgrad'a geldi, ama sadece kaleyi daha iyi bir duruma getirmekle yetindi. Baden Dükü de aynı şeyi, 10 Eylül'de gelmiş olduğu Petervaradin'de yaptı . Safa Giray Hanı artık başında istemeyen Tatarlar, yardıma gelmediler; bu yüzden Tatarların başına Selim Giray Han getirildi . Sadece Girit yakınlarındaki Karabuse kayalığı işgal edildi ve Venedik'in Hanya'ya yaptığı bir çıkartma, kısa bir kuşatmadan sonra başansız oldu.

Arnavutluk Beylerbeyi Süleyman Paşa bu arada Karadağ'ı ilhak etmeyi başardı. Bunun karşılığında Osmanlılar, 1693 yılında Venediklilerin Klobuk'a 1sa7 dırdıkları Dalmaçya'da kayıplar verdiler ve İnebahtı, tüm çabalara rağmen, Hristiyanların elinden alınamadı .

Bu kısmî başarılarda, Köprülü Mustafa Paşa tarafından oluşturulan ordunun payı hâlâ çok büyüktü. 1693 yılında yeni savaş yılı başlamadan, uzun süre Lehistan'a karşı serasker olarak görev yapmış Bozoklu Bıyıklı Mustafa Paşa ile devletin yönetimine tekrar atak ve kararlı bir adam geldi.

Bu yaşlı savaşçıda gerçekten de selefinin büyük gücünden bir parça yaşıyordu. Fransızların planlarına kapalı değildi ve Eflak ile Erdel'e saldırmaya niyetli görünüyordu. Eflak Prensi'ne, sadrazam ve Tatar Hanı'nın gelişi için hazırlıklar yapması emredildi, zira "ülkeye gelip, buradan Erdel'e geçip, Erdel'i Almanlara bağımlılıktan kurtaracaklardı". Haziran ayında Brinkoveanu, güçlü misafirlerini karşılamak üzere Yergöğü'nde hazır bekliyordu. Tatarlar, Eflak steplerinde ilerlerken, Bıyıklı Mustafa Paşa Rusçuk'a geldi. Bu sefer de 1690 yılında Tökeli'nin hamileri tarafından ele geçirilen Teleayen Geçidi kullanılacaktı .

Ancak, Yergöğü'nun batısında Oltenita'da Tuna Nehri'nin sol kıyısına geçmiş olan Bıyıklı Mustafa Paşa, Belgrad'taki komutan Cafer Paşa'dan Baden Kontu'nun Ren Nehri kenarında savaşan ordusuna geri dönmesinden sonra genel komutan ilen edilen De Croy'un, Vilagos ve Yanova'yı ele geçirdikten sonra Belgrad'a yöneldiğine dair bir haber aldı . Eflak'ı Vidin Geçidi'ne kadar boydan boya geçen Bıyıklı Mustafa Paşa, 12 Eylül'de Belgrad'a yaklaştığı sırada, Belgrad'ın iç surları ağır top atışları ile topa tutulmaya başlanmıştı bile. Karargahlarında salgın hastalıklar baş gösteren Hristiyanlar, derhal kuşatmadan vazgeçtiler ve acilen Sava Nehri'ni geçtiler. Onları takip eden Tatarlar, Çanad'da büyük bir direniş gösterdikten ve nihayet yaya olarak da savaşmaya devam ettikten sonra yenildiler . Belgrad, Osmanlılar tarafından kuzeybatı sınırını tamamen güvenceye almak için gerekli herşeyle tahkim edildi.

Genel olarak ağabeyinden çok yetenekli olmayan Sultan II. Ahmed'in en büyük zaaflarından biri iftiracılara ve entrikacılara kulak asması ve onlara devletin en iyi adamlarını kurban etmesi idi. Bu yüzden Sadrazam Bıyıklı Mustafa Paşa, alması gereken ödül yerine azli ile karşılaştı ve ne yazık ki, bu azli geri alacak kadar nüfuzlu ve kurnaz değildi. Yerine Trablus Beylerbeyi Sürmeli Ali Paşa getirildi. Eflak ve Erdel'e akın eden Tatarlar, Osek bölgesini yağmalamışlar ve İmre Tökeli'nin Kuruçenleri Alman Haydukların bölgesinde idi ki, Ağustos ayında Sürmeli Ali Paşa Petervaradin'i bizzat kuşatma altına aldı. Ancak 23 gün sonra yağan yağmurlar yüzünden teşebbüsünden vazgeçmek zorunda kaldı. Titel Kalesi'nin üzerine gönderilen birlikler, General Caprara tarafından geri püskürtüldü. Tımışvar'a Rumeli Beylerbeyi Cafer Paşa bizzat gönderildi ve Göle'ye erzak temini sağlandı .

Sultan II. Ahmed'in 6 Şubat 1695 yılında vefatı, Osmanlı İmparatorluğu'nu sıkça tekrarlanan kaprislerinin daha büyük sonuçlar doğurmasından kurtardı. Sadrazam Sürmeli Ali Paşa'nın isteği, II. Ahmed'in üç yaşındaki oğlunu tahta çıkartmaktı. Ama tahttan feragat ettikten birkaç yıl sonra hayata da veda eden atak IV. Mehmed'in hatırası henüz silinmemişti ve en büyük oğlu, Şehzâde Mustafa, gerek diplomatik çevreler, gerekse halk üzerinde olumlu bir etkiye sahipti. Hazinedarbaşı Nasır Ağa, genç şehzâdeyi esaretten kurtardı ve birkaç saat sonra Şehzâde Mustafa, kendisini Sadrazam Sürmeli Ali Paşa'dan daha güçlü bir sadrazamın bile indiremeyeceği tahta cülûs etti. Bu yüzden nihayet Sultan II. Mustafa'nın elinden makamının onayı olarak kaftanı alabilmiş olmaktan memnundu.

İktidarının daha ilk günlerinde yeni sultan uzun zamandır umut edilen özellikler geliştirdi. Sanki Sultan IV. Murad'ın bir parçası tekrar canlanıyordu. Sultan'ın bizzat emri üzerine, başına geçeceği büyük bir ordu oluşturmak için gerekli tedbirler alındı ve II. Mustafa tebdil-i kıyafet ile manevi değerlerini kendi gözleri ile belirlemek üzere askerlerin arasına karışıyordu. Bir süre sonra sadrazam da kurduğu komplonun kurbanı oldu ve uzun süredir ilk defa yine bir sadrazamın kanı aktı. Sürmeli Ali Paşa'nın cesedi tam üç gün Sırık Meydanı'nda kaldı. Ölen Sultan II. Süleyman'ın bir musahibi olup, II. Ahmed zamanında Bosna'da komutanlık yapmış olan Elmas Mehmed Paşa, onun yerine sadrazamlık makamına atandı .

Sultan II. Mustafa, bizzat kendi yönetimi altında yapacağı bir seferle o güne kadar yaşanan tüm haksızlıklar için Almanlardan öcünü almaya niyetli idi. Tökeli bu arada tüm nüfuzunu kaybetmiş ve kendisine sorulmadan İstanbul'a çağrılıp, açığa alınmış ve bu yüzden Almanlarla irtibata geçerek tekliflerde bulunmuştu . Saksonya Elektörü II. Frederik August'un zayıf yönetimi altında Tımışvar'ı ele geçirmeye çalışan Avusturyalılar, Haziran ayında yola çıkan Sultan II. Mustafa'nın Ağustos ayında Belgrad önlerinde karargâh kurduğu haberi karşısında şaşırdılar. Osmanlı ordusu, hiçbir direniş ile karşılaşmadan, Tımışvar Banatını geçerek hâlâ geri alma umudu taşıdıkları Erdel'e ulaşmak üzere Tuna Nehri'ni geçti. 7 Eylül'de Lippa ele geçirildi ve^atarlar burada Osmanlı ordusuna katıldılar. Aynı zamanda Belgradlılar nihayet Titel Kalesi'ne girmişlerdi .

Saksonya Elektörü geri çekilmek zorunda kaldı. Yardımına Erdel'den gelen General Veterani, Lugos'te kendi için avantajlı bir mevzi kurdu. Burada önce Rumeli Beylerbeyi Beyoğlu Mahmud Paşa'nın, sonra da bizzat sultanın saldırılarını karşıladı. Veterani'nin yönetimi altında 5-6 bin Alman askeri Osmanlı ordusunu iki kez başarılı bir şekilde geri püskürttü, ama üçüncü taarruzda Veterani ölümcül bir yara aldı ve toplar bataklığa saplanıp kalırken, askerleri acele ile kaçtılar. Veterani, 22 Eylül'de gerçekleşen bu saldırıdan sağ kurtulamadı . Türkler tekrar Lugos, Karansebes ve Orsova'ya yerleştiler. Muzaffer sultan, Severin ve Tatar Hanı'nin ayrıldığı Niğbolu üzerinden başkentine geri döndü . Bu arada her iki Romen Prensi de serhad boylarında huzuruna kabul etmiş ve ikisi de sultanın eteğini öpmüşlerdi .

1696 yılında Saksonya Elektörü, 3 Ağustos'ta başlatılan, ancak kısa aralıklarla kesilen Tımışvar kuşatması ile onurunu kurtarmaya çalıştı. II. Mustafa yine ordusunun başında derhal buraya geldi. Frederik August, sultanın bizzat emri altında 20 Nisan'da yola çıkan Osmanlı ordusu ile karşılaşma cesaretini gösteremedi. Ancak Torontal bölgesinde Bega Nehri kenarında eski bir köy olan Olaş'a geldiğinde, sultanın aralarında bulunmasından dolayı ellerinden gelen tüm çabayı gösteren sipahilerin saldırısını beklemeye başladı. 26 Ağustos'ta başlayan muharebe, akşama kadar sürdü. Top atışları ile desteklenen Almanların saldırıları, yeniçerilerin yiğitliği, Serasker Mısırlızâde İbrahim Paşa'nın kahramanca cesareti ve Sadrazam Elmas Mehmed Paşa'nın gözüpekliği sayesinde durduruldu ve Almanları geri çekilmeye zorladı. Özellikle sarayın bostancıları bu muharebede büyük bir ün kazandılar. Ama Osmanlılar, yenilen düşmanın düzenini bozup, dağıtmayı başaramadılar. Her iki ordu, karargâhlarında beklemeye çekildiler ve II. Mustafa nihayet geri dönme emrini vermek zorunda kaldı . Şeyhülislâm, efendisinin bu kararını bir fetva ile duyurdu . Bozguna uğrayan Saksonya Elektörü, Sobieski'nin 17 Haziran'da vefat etmesi üzerine Lehistan Kralı olarak tahta çıkartıldı. Muharebe sırasında kaybettiği 24 top ve bir yıl önce Lugos'ta esir alınan Alman subaylar, II. Mustafa'nın zafer alayını süslüyorlardı : Uç gün sonra muzaffer sultana Eyüp Cami'inde kutsal kılıç kuşatıldı.

12 bin yamak ve 8 bin levent ile güçlendirilen ordu, [Kağıthane'deki] eski kağıt imalâthanesinin yakınlarında ilk kez Batı stilinde talim yapıyordu. 1697 yılının yaz aylarında iyi alâmetler altında, Sultan II. Mustafa'nın bizzat komutasındaki düzenli birliklerden 135 bin askerin katıldığı üçüncü Macaristan seferi başladı. Sultan, 10 Ağustos'ta Belgrad'a geldi. Tuna Nehri derhal geçildi ve Pançova'da karargâh kuruldu.

Seferin hedefi yine Erdel'di. Sultan II. Mustafa, Avusturya karargâhında bulunan yaklaşık 40 bin kişi ile başa çıkabileceğine veya rahatsız edilmeden geçebileceğine inanıyordu. Tokay'da isyan bayrağını çeken Macarlar - ki ayaklanma Vaudemont Kontu tarafından bastırıldı - yolda ilerleyen Osmanlılara katılacaklardı . Ancak 5 Temmuz'da atanan yeni genel komutan Savoyenli Eugen, Temmuz ayı sonunda Titel'e yöneldiğinde önceki plandan vazgeçildi ve kısa zaman önce ele geçirilen bu önemli kaleyi kurtarmak için bir muharebe bile göze alındı.

Birçok birlik, daha 28 Ağustos'ta kayıklar ile Titel yakınlarında Zemun Nehri'ni henüz geçmişlerdi ki, Hristiyan topçuların genel bir ateşi başladı. Yine de kayıklar ile Zemun filosunun koruması altında birçok yeniçeri ve sipahi karşı kıyıya geçirilebildi. Bunun üzerine General Nehem yönetiminde sayıca az Almanlar geri çekilmek zorunda kaldılar.

II. Mustafa, Petervaradin'i kuşatmaya kararlı idi. Uç gün içinde bitirilen yeni bir köprü kuruldu. Bu arada, Segedin'den daha fazla birliğin gönderilmesi için haber gönderen ve Erdel'deki Alman komutan General Rabutin komutasındaki birlikler ile birleşen Prens Eugen O'Becse'den buraya geldi. Türkler, sadrazamın tavsiyesine rağmen meydan muharebesinden kaçınmak istiyorlardı. Şeyhülislâm, Kovil hattında kalma emrine itaat etmeyenlerin Tanrının laneti ile karşılaşacağına yemin ediyordu. Bunun üzerine Elmas Mehmed Paşa en azından Segedin'i fethetmeyi denemek istedi. Acilen ve düzensiz bir biçimde Zemun Nehri'ne doğru Zenta köyü yönünde yola çıkıldı . Almanlar da derhal aynı yolu takip ettiler.

10 Eylül gecesi, Macar süvarileri, köprünün başında kalan Osmanlılara saldırıp, hepsini katlettiler. Almanlar, 11 Eylü'de Osmanlı ordusuna yaklaştığında, ordu durdu. Birkaç saat içinde nehrin üzerine bir köprü kuruldu. Kantemir, bu konu ile ilgili olarak sadrazamın sultan tarafından azl edileceğini öğrendiğini ve bu yüzden düşmanın, ordunun diğer bölümleri, sipahiler ve sultanla birlikte nehri geçen paşaların komutasındaki birliklerle bağlantılarını her an kesebileceğinden Zemun Nehri'nin diğer kıyısında kesin ölümü beklemek üzere rakiplerini de yanına çağırdığını iddia etmektedir. Gerçekte ise köprüyü Almanların topçuları tahrip etmemiş, aksine köprü Türklerin ağırlığı altında çökmüştü.

Sadrazamın emri altında henüz nehrin sağ kıyısında bulunan yeniçeriler, çaresizlik içinde subaylarına karşı açık bir ayaklanma başlattılar. 13 beylerbeyinin de bulunduğu paşalar, biri dışında hepsi öldürüldü. Ölenlerin arasında Koca Cafer Paşa, Mısırlızâde İbrahim Paşa ve Diyarbakır ile Şehrizor paşalarının dışında Sadrazam Elmas Mehmed Paşa da bulunuyordu. Hristiyanlar bunun üzerine asilerin etrafını planlı bir biçimde sardılar ve hepsini katlettiler, ancak bu arada ayrıca 6 bin Alman da hayatını kaybetti.

II. Mustafa, çaresizlik içinde aralarında neredeyse tüm yeniçerilerin bulunduğu en iyi birliklerinden 30 bin askerin katlini izlemek zorunda kaldı. Gece vakti, yanında birkaç kişi ile birlikte tebdil-i kıyafede gireceği ve ordu açlıktan ve susuzluktan dolayı birçok kurban verirken ve bazı kısımları anarşi içinde ayrılırken üç gün saklanacağı Tımışvar'a çekildi. Ancak Tökeli ve birkaç Fransızın bulunduğu kaçakların arasına tekrar katılma cesareti bulduğunda, askerlerin içindeki askerî düzen duygusu ve Osmanlı gururu tekrar canlandı. Kaptan-ı Deryalık ve kaymakamlık yapmış olup, Köprülü kanı taşıyan Belgrad Beylerbeyi Amcazade Hüseyin Paşa'ya tuğralar teslim edildi. Alman süvari birlikleri Prens Eugen komutasında, 24 Ekim'de yağmalanıp, ateşe verilen Saraybosna'ya kadar ilerlerken - Doboy'u 16 Ekim'de ele geçinnişlerdi - Osmanlı ordusunun kalan kısmı, Bihaç'ın Almanlar tarafından bir ay boyunca (9 Haziran - 7 Temmuz) kuşatma altında tutulduğu Bosna'ya sürgün edilmiş eski Babadağ Seraskeri ve Anadolu Beylerbeyi Daltaban Mustafa Paşa komutasında Sava Nehri boyunca Osmanlıların öç duyguları için teselli sayılabilecek birkaç başarı elde etti .

Düşük ücredi ve erzak temini kötü olan Alman ordusu, bu zaferi kullanamayacak kadar yeteneksiz olduklarını gösterdikleri hâlde Zenta'daki bu gün çok önemli idi: Sultan'ın bundan böyle büyük sayıda hırslı ve umut dolu, iyi eğitilmiş yeniçerilerin başında ve yetenekli paşaların arasında tekrar ortaya çıkması imkânsız hâle gelmişti. Amcazâde Hüseyin Paşa, bir daha savaşa yönelik bir siyaset yürütecek araçları bulamadı. Bundan böyle söz, barış dostlarına geçmişti.

Ancak Prens Eugen de Tımışvar'a veya Belgrad'a saldırabilecek durumda değildi. 1698 yılını bu yüzde!14: hiçbir faaliyet göstermeden geçirmek zorunda kaldı ve askerler paralarını alamayınca, tıpkı yeniçerilerin Zenta'da liderlerini kadettikleri gibi, onlar da kendi subaylarını kadetmek istediler. 1690 yılında Alman ordusunda itaat etmeyen askerlerin sakatlanıp, kötürüm bırakılması geleneği uygulanmaya başlamıştı . Artık Almanların tarafında da ateşkes sağlanmasını isteyen sesler gitgide yükseliyordu.

Mavrokordato ve Zülfikâr Efendi, daha uzuncu bir süre Avusturya topraklarında kalmalarına ve Rum asıllı tercüman bazı anlaşmazlıklar konusunda Kont Kinski ile şahsen dostluk kurmuş olmasına rağmen , kesilen barış görüşmelerini tekrar başlatmak için hiçbir sebep görmemişlerdi. İstanbul'da Köprülüzâde Mustafa Paşa sadrazamlığa getirildikten sonra ikisi de artık barış elçisi olarak değil, aksine talimadarının dışına çıkan ve tutuklu bulundukları Almanlardan serbest bırakılmalarım istemeye bile lâyık olmayan sadakatsiz temsilciler olarak görülüyorlardı. Nihayet Avusturya'daki zorunlu ziyarederini kesip, geri dönmelerine izin verildiğinde, herhangi bir barışın sağlanması veya sağlanmaması açısından ikisinin de hiçbir önemi kalmamıştı.

Şimdi ise gösteriş hastası ve inatçı Osmanlı Zülfikâr Efendi'nin ve kıvrak, açgözlü ve kendini beğenmiş Rum Mavrokordato'nun yerini İngiliz ve Hollandalı arabulucuların akılcı ve bilinçli diplomatik faaliyetleri alıyordu.

İngiltere Kralı olarak Oranyalı YVilliam ve eski idarecisi olarak dış politikalarını hâlâ belirlemekte olduğu Hollanda, bu görevi Batı'mn en büyük hükümdarı hâline gelme çabasında olan Fransa Kralı XVI. Louis'ye karşı düşmanlıklarından dolayı üstlenmiyorlardı. Aksine Doğu Akdeniz'deki sürekli büyümekte olan ticarî çıkarları, bu konuya doğal olarak müdahalelerini gerektiriyordu ve Osmanlı İmparatorluğu'na böylece ilk kez eski dinî düşmanlıkların etkisinden arındırılmış tamamen ekonomik ve siyasî bir ilgi gösteriyorlardı.

Osmanlı İmparatorluğu'nda satılan kumaşların en büyük bölümü İngiltere menşeli idi ve Anadolu'dan gelen ürünlerin en iyi alıcıları, yine ürünlerin tüm tüccarlar tarafından kabul edilen sabit fiyatını peşin para ile ödeyen İngilizlerdi. 1680 yılında 20 bin top İngiliz kumaşı satılmıştı. Otuz yıl sonra Doğu Akdeniz'deki ingiliz şirketi 43 bin top satacaktı . ipek, pamuk ve Doğudan gelen diğer ürünler büyük miktarlarda satın alınıyordu. ingilizlerin izmir'de 20 ticarethanesi vardı ve iki banker, North ile Montague, istanbul'a yerleşmişlerdi . 1662 yılında Winchelsea, 1675 yılında ise Venedik'te de ingiliz tüccarların temsilciliğini yapmış olan halefi Finch, kapitülasyonları yenilemişlerdi ve yüzde 3 oranındaki gümrük vergisi İngiliz şirketlerinin üyeleri için oldukça avantajlı sayılırdı. 1662 yılında Lord Sandwich Afrika sahillerine gelerek, Berberileri İngilizlere serbest ticaret hakkı tanımaya zorlamıştı . Lord Sandwich İstanbul'da çok nüfuzlu bir kişi idi ve gerek Osmanlı Hazinesine, gerekse saray memurlarına daha 1680 yılında 300 bin kadar Riyal kazandırıyordu. Girit savaşından sonra da İngiliz Donanması büyük itibar görüyordu. 1661 yılında Bâbıâli 15 İngiliz gemisi talep etmişti . 1670 yılında olduğu gibi, paşası halkın nezdinde artık hiçbir önem taşımayan Cezayir'i ara sıra cezalandırabilecek konumda idi ve İngiltere temsilcisi, hükümdarının tıpkı Fransa Kralı gibi "Padişah sıfatının" verilmesini talep ediyordu.

Hollanda sikkeleri, özellikle de altınları, Osmanlı İmparatorluğu'nun her köşesinde Venedik altınları ile aynı değerde; Mısır'da darbedilen sultanî ve riyallerden ise daha iyi bir kura sahipti. Hollanda temsilcisi Collier, Kefe'yi ve Karadeniz'in ticaretini Hollandalılara kazandırma, hatta Alman kumaşlarını Ren Nehri, Tuna Nehri ve deniz üzerinden istanbul'a gönderme teklifini getirdi . Bu yüzden ikisi de kısa bir süre sonra vefat eden Houssey'in ve William Harbord ile İngiltere tarafında Paget'in ve Hollanda temsilcisi olarak Collier'in çabaları gayet doğaldı.

Batı'daki ticaret güçlerinin arabuluculuk yapmasının başka sebepleri de vardı. Sırbistan, Banat ve Güney Macaristan muharebe alanlarındaki savaşlar devam ettiği sürece, Osmanlı İmparatorluğu Venedik ve Moskova ile başarılı bir şekilde savaşma fırsatı bulamazlardı. 1692 yılında Venedik'in Hanya'ya yaptığı saldırı başarısız olduktan sonra Liberakis, Megara'daki karargâhından yola çıkarak aynı yıl içinde tekrar kurulan Germe Hisarı (Heksamilion/Eksamil)'a saldırmış ve hafif Osmanlı birlikleri Mora'da Venedik'e ait toprakları yağmalarken, Gürdüs'ü kuşatarak Venedik Valisi Marino Michele'yi iki hafta burada esir tutmuştu. Ekim ayında Yanya Beyi Halil Paşa'nın İnebahtı'ya yaptığı saldırı başan getirmedi.

1693 yılında Venedik Docası Francesco Morosini bizzat Mora'ya geldi. Eğriboz'u alabileceğine dair umutlarından vazgeçmişti ve bu yüzden Mora'daki Venedik yerleşim yerlerini gerekli erzaklar ile donattıktan sonra, donanma ile birlikte, Köprülü Mehmed Paşa'nın Venedik'e yardım etmelerini engellemek için boşaltmayı düşündüğü Takımadalara yöneldi. Niyeti İskenderiye filosunu zapt etmek ve kaptan-ı deryayı nihai deniz muharebesine çekmekti. Her iki teşebbüsü de başarısız oldu ve yaşlı Morosini, 6 Ocak 1694 tarihinde Anabolu'da vefat etti ve kalbi buradaki San Antonios Kilisesi'ne gömüldü.

Sakız Adası'nin Katolik halkı, Morosini'nin yerine geçen Antonio Zeno'dan müdahale etmesini talep etti. Bunun üzerine Ağustos ayı başlarında Sakız Adası önlerine gelen güçlü filoda Malta ve Papa'nin gemileri de bulunuyordu. Birkaç gün sonra Sakız Adası'mn içinde sürgün olarak yaşayan Hasan Paşa tarafından teslim edilen kalesi böylece ele geçirilmiş oldu. Zeno, bunun üzerine kaptan-ı deryanın gemilerine yöneldi. Zeno, Osmanlı Donanması'na İzmir Limanı'nda saldırmak üzere idi ki, gerek İngiliz, gerekse Hollanda konsolosları itiraz ettiler. İtirazları bu önemli ticaret şehrinin zarar görmesini engelledi .

Savaş yine denizlere sıçramıştı ve tüccar devletlerin ticareti bu şardar altında büyük zararlar görüyordu. Kaptan-ı Derya, Venedik Donanması'nı alt edebilmek için 15 yıl boyunca Hristiyan zindanlarında esir kalan ve olağanüstü bir enerjiyi tükenmez bir intikam duygusu ile besleyen ünlü korsan Mezemorta Hüseyin'i kullandı . Emrine 24 kadırga ve diğerlerinden 20 gemi verildi. Anadolu sahillerindeki İngiliz ve Hollanda gemileri de ister istemez katılmak zorunda kaldılar. 1695 yılı Şubat ayında Osmanlılar, dinî açılarda kesinlikle uzlaşmasız Venedikliler ile çoğunluğu Rum asıllı halkın birbirlerine iyice yabancılaştığı Sakız Adası'm tehdit ettiler . 9 ve 18 Şubat'ta Venedik komutanını geri püskürttüler ve komutan geri çekildikten sonra kale tekrar Osmanlıların eline geçti: Ana kiliseleri ellerinden alınan Latinler, 800 kese altınla özgürlüklerini satın almak zorunda kaldılar - ki daha önce 1.500 kese istenmişti - ve İstanbul'daki Fransız temsilcinin onlar adına konuşması da işlerine yaramadı.

1695 ve 1696 yıllarında Venedik gemileri sık sık Mezemorta'nın filosu ile karşı karşıya geliyorlardı. 1697 yılında Mezemorta'nın üç tuğlu vezir olarak emrinde 36 büyük gemi vardı, ama o, yine de her zaman sade bir balıkçı gibi giyinirdi. Genel kaptan Molino'yu Limni Adası açıklarında mağlup etti ve bir yıl sonra halefi Giacomo Cornaro'ya Midilli önlerinde başarılı bir şekilde direndi .

Bunun yanı sıra yeni bir Rus deniz gücünün oluşturulması, Cenevizlilerin , özellikle de Venediklilerin Karadeniz'de hedefledikleri gemiciliği imkânsız hâle getiriyordu. Çar Petro'nun emrinde Kazakların hafif kayıkları ile hiçbir benzerlik göstermeyen 70'in üzerinde savaş gemisi ve sayısız nakliye gemisi vardı. Mürettebatı, İngiltere ve Hollanda'dan getirtilmişti. Amiral vekilinin adı Schautbeyrecht idi ve kara birliklerinin komutanları arasında Lefort adında bir Cenevreli bulunuyordu. Rusların Karadeniz'deki egemenlik için yürütülen savaşların tarihini General Patrick Gordon kaleme alıyordu .

Çar, bu filo ve sayısız kara birlikleri ile eskiden kendinin ve Sobieski'nin yaptığı gibi Bucak Eyaleti'nde Kırım Tatarları ile başarısız bir şekilde savaşmak yerine Özi boyundaki Türk kaleleri Azak ve Kerç'i fethetmek ve bu sayede hana karşı kendi güvenliğini sağlamak ve oradaki sularda mutlak hakimiyetini kurmak istiyordu. 1695 yılının Temmuz ayında başlatılan ve Çar Petro'nun gözleri önünde sürdürülen Azak kuşatması başarısız oldu. Son olarak 14 Eylül'de yapılan taarruz da geri püskürtülünce, 100 gün süren kuşatmayı nihayet Ekim ayında kaldırmak zorunda kaldı. Lefort, Amiral Kari Loser, Cenevizli Lima ve Alman İmparatoru ile Brandenburg Elektörünün buraya gönderdikleri birçok Alman mühendisiyle birlikte Çar Petro 1696 yılı Mayıs ayının sonlarına doğru Azak'a yeniden saldırdı ve 18 Temmuz'da bu önemli kaleyi yiğitçe savunan 6 bin Türk, Azak'ı teslim etmek zorunda kaldılar: Çar Petro, büyük meblağlara ve birçok hayata mal olan bu ilk fethine 8 Ağustos'ta törenler eşliğinde girdi. Azak ve komşu Taygan'da Rusların Karadeniz kıyılarında yayılışı için üsler kurmak amacı ile geniş çaplı çalışmalar başlattı ve donanmanın güçlendirilmesi için Venedikli ustalar getirtti . 1697 yılının yaz aylarında Taman ve Gazikerman'ı tehdit eden Yedisan Tatarlarına ve Türklerine karşı gerekli tüm tedbirler alındı ve Çar Petro, yeni eyaletini bizzat savunmak üzere yeniden muharebe alanına indi .

1690 yılında Alman Kayser'in hizmetinde bir Bolonyalı ve daha sonra Tuna Nehri üzerine önemli bir coğrafî eserin yazarı olan Kont Marsigli, Hollanda'nın Viyana'daki temsilcisi Heemskerk adına İstanbul'daki meslektaşı Collier ile irtibata geçmek üzere İstanbul'a geldi. Daha sonra İngiliz elçisinin sekreteri olarak Viyana'ya döndü. 1691 yılında, ülkesini harap eden rakibi İmre Tökeli'ye beslediği nefretten dolayı gizlice Alman Kayser'in sıhhatine kadeh kaldıran Brinkoveanu ile görüşmelere oturmak üzere Eflak'a gitti. Kısa bir süre sonra tekrar istanbul'a gelip, 1692 yılının yazında buradan geri döndü. 1692 yılının sonlarına doğru Heemskerk Osmanlı ordusuna Rusçuk, Belgrat ve Edirne'ye kadar eşlik etti ve Fransız temsilci De Castagnieres , barışın sağlanmaması veya en azından Kral Sobieski ile Osmanlıların arasını bulmak, Tökeli'yi makamında tutmak ve Brinkoveanu'yu gerektiğinde boyarların komplosu ile devirmek için elinden geleni yaptı.

1695 yılında Marsigli yeniden Bükreş'e geldi ve Eflak Prensi'ni Tökeli'nin kuryelerini öldürtüp, Fransızlarla yazışmalarını ele geçirmeye hazır bir vaziyette buldu . Nihayet 1698 yılının bahar aylarında Paget ve Collier, barışın imzalanması için gerekli yetki belgelerini aldılar. Lehistan, Boğdan'ın bugünkü Bukovina'nın batısındaki Cimpulung bölgesini kapsayan kısmını eline geçirme umudu ile elçi Malahovski aracılığıyla tereddütlerinden vazgeçtiğini bildirdikten sonra , Sava Nehri'nin tarafsız bölgesinde bulunan Karlofça'da resmî banş görüşmeleri başladı. Kayser'in temsilcileri Kont Kinski, Öttingen Kontu ve Schlick Kontu idi ve Marsigli onlara refakat etmekteydi. Venedik adına görüşmelere Karlo Ruzzini; Lehistan adına Malahovski ve Rusya adına Prokopi Vosnitzin katılıyordu. Vazgeçilmeyen tercüman Mavrokordato'un yanında Türkler adına görüşmelere Reis Efendi Rami Mehmed Paşa katılıyordu.

26 Ocak 1699 tarihinde bu temsilciler 25 yıllık bir "ateşkes" andaşması biçiminde, Alman Kayser'e Erdel ve Banat'ın dışında tüm Macaristan'ın verildiği; Venedik'in Mora ve Ayamavra ile Dalmaçya'da Klis, Sing, Ciclut ve Gabella ve Arnavutluk'ta Kastelnova ve Risano'yu kazanarak, Zenta için vergi ödemekten kurtulduğu ve Lehistan'ın Kamaniçe ile birlikte Podolya ve Ukrayna sınır hatlarını geri aldığı ünlü Karlofça barış andaşması imzalandı. Özi boylarındaki kaleler yüzünden önceleri sadece bir yıllık bir ateşkes imzalamak isteyen Rusya, Azak'ı aldı. Kesin olarak belirlenen diğer anlaşma şartlan, genel olarak bakıldığında yeni bir şey sağlamıyordu .
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1640-1774 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron