Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Batı Güçleri İle İlişkiler - Osmanlı Deniz Gücünün Çöküşü

Burada 1538-1640 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Batı Güçleri İle İlişkiler - Osmanlı Deniz Gücünün Çöküşü

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Haz 2011, 01:36

BATI GÜÇLERİ İLE İLİŞKİLER OSMANLI DENİZ GÜCÜNÜN ÇÖKÜŞÜ

Geçen 40 yıl, Osmanlı İmparatorluğu'nun Avusturya'ya karşı önemli ve görkemli zaferler kazanma, Erdel üzerinde hüküm sürme ve Boğdan ile Eflak'ta Divân-ı Hümâyûn'un herhangi bir işaretinde korkudan titreyerek İstanbul'a gelmeye hazır, güvenilir ve sadık vasallar bulma konusundaki yetersizliğini gözler önüne sermişti. Lehistan, son yıllardaki konumunun çok çok üstüne çıkmış ve Tatarlar, ancak askerî güçleri yok edilip, hanları küçük düşürüldükten sonra alt edilebilmişti. En kötüsü ise, Osmanlı İmparatorluğu'nun deniz gücünün verdiği kayıptı.

Türk-Alman savaşı başladığında Divân-ı Hümâyûn, herhangi bir muharebe meydana gelmese bile, ayrıca İspanya ile savaş hâlinde idi. Fransa, her zamanki gibi dostane tutumunu muhafaza etmişti, zira İspanya ile savaşı için buğdaya, Türk atlarına , özellikle de Türk gemilerine ihtiyaç duyuyordu. Venedik Girit , Korfu ve Dalmaçya şehirleri için endişe duyuyordu ve Osmanlı'nın "odostluğunu" muhafaza edebilecek ve imtiyazlarını kaybetmediği sürece hakaretlere sessiz kalmaya meyilli idi . Doğal olarak Hristiyan müttefik birliğine (Liga) katılma teklifine her zamanki gibi soğuk bakıyordu. Buna rağmen, Koca Sinan Paşa bir seferinde Almanlara destek olduğunu iddia etmişti. Hristiyan birliğine katılma konusundaki çekingenliği ile Venedik'e savaş açılacağını ilan eden Veziriazam Nasuh Paşa'nın düşmanlığını da kırabilmişti. 1620 yılında büyük itibar gören tercüman Marcantonio Borissi, "İslâm dinine hakaret ettiği" gerekçesi ile idam edildiğinde bile Venedik bu ağır olayı göz ardı etti. Kendisine yapılan hakaretlere, sultanın gemisi için fenerler ve Fatih Sultan Mehmed'in mezarı için şamdanlar göndererek cevap veriyordu.

İngiltere, Doğu Akdeniz'de itibarlı, özellikle de maddi açıdan tercihli bir konuma gelmeye çalışıyordu ve korsanlığın en bayağı araçlarını kullanmaktan çekinmiyordu: Zenta, Mora, Halep, Trablus ve İskenderiye'de ' ticaret mümessilleri bulunduruyordu ve temsilcisi İstanbul'da bir kilise edinmeye ve Fransızların elinden mercan ticaretini almaya çalışıyordu. Daha ucuz İngiliz malları kısa bir süre sonra her yerde talep edilmeye başlandı ve İngiliz temsilcinin parasını rahatlıkla ödeyebiliyorlardı. Ancak, tüccarlar, her zaman aynı itibarla karşılanmıyordu, aksine her zaman zindana atılma tehlikesi ile karşı karşıyaydılar ve Mısır konsolosu Mariani ihanet töhmetiyle asılmıştı. San Stefan Tarikatı'nın Floransa kadırgalarının kahramanlıklarına ve
Arnavutlarla ilişkilerine rağmen, Toskana Dükü de kendisine yün ve brokar ticaretini sağlayacak bir ticaret antlaşması için uğraşıyordu . Nihayet Hollanda, haklı olarak bazı yerel ürünler için Osmanlı İmparatorluğumda iyi bir pazar bulabileceğini düşünmesinden ötürü Türklerle ilk kez irtibata geçiyordu.

Denizlerde menfaatleri olan güçlerin temsilcileri, sarayın kadın efendilerini, sarayın musahiblerini ve vezirleri kendi taraflarına çekmek ve rakiplerine karşı kullanmak için mübah olan veya olmayan tüm araçlan devreye sokuyorlardı. Batı'mn siyasi oluşumu sadece birkaç kez elçilerin toplu olarak tavır takınmalarına imkân veriyordu. Ancak çok dikkatli davranarak konumunu koruyabilen Venedik, bunlara hiçbir zaman katılmıyordu.

Diğer güçlerden, gerek ücreti Guis partisi tarafından ödenen Lancosme ile Divân-ı Hümâyûn'da hiç de uygun bir temsilcisi olmayan Fransız Kralı IV. Henri, gerekse İngiliz temsilci Edward Burton kraliçesi adına, Osmanlı Donanmasının Portekiz veliaht Don Antonio lehine İspanyollara karşı Akdeniz'e gönderilmesini sağlamaya çalışıyorlardı. Üveys Paşa'nın eşini Mısır'dan İstanbul'a getiren bir gemi durdurulmuştu. Bu, savaş için bahane yaratabilirdi. İspanyol temsilci Marigliano, vezirlerin bizzat huzuruna çıkmak yerine Ragusa'da kaldı ve kralın menfaatlerinin korunmasını emrindeki Yahudilere havale etti. Lancosme ise en kötü muamelelere maruz kaldı ve papa ile İspanyolların casusu olarak zindana atıldı. Türkler onu nihayet Batı'ya geri gönderdiler. Burada, Katolik dinine bağlılığını kanıtlayan ve en azından maceracı ruhunu tatmin eden birçok proje geliştirdi.

Onun yerine yeğeni de Breves, Kral IV. Henri'nin itimadnâmesini aldı , ama kralının sadık bir hizmetkârı ve anlayışlı bir diplomat olmasına rağmen, ne Breves, ne de İngiliz yardımcıları Türkleri bir savaşa ikna edebildiler. Türklerin ayrıca o dönemde bir savaş yürütecek yeterli sayıda ne araçları, ne paraları ne de kullanabilecekleri gemileri vardı. Tersanede Koca Sinan Paşa'nın tüm çabalarına rağmen sadece 50 kadar kadırga ve kalyon mevcuttu. Kaptan-ı Derya'nın ve Cığalazâde Sinan Paşa'nın desteklerine, de Breves'in Fransız Kralı ve ingiltere Kraliçesi adına sunduğu tüm hediyelere ve şeyhülislâmların ispanyollara besledikleri tüm nefrete rağmen, Osmanlılar denizlerde savaşa girmeme kararına sadık kaldılar, Cığalazâde Sinan Paşa'nın Hristiyan kalmış ve İspanyolların menfaatlerini koruyan kardeşi Carlo'nun , ölen Don Jose'nin adaları için 8 bin skudi vermeyi taahhüt ederek, bu kararda büyük bir etkisi vardı .

Koca Sinan Paşa, Almanlarla savaşı başlatıp, Tuna boylarında ve Karpatlarda Türklere karşı büyük ayaklanma baş gösterdiğinde, Edward Burton ve 1596 yılında Prag'a giden Levanten Pasquale Dabri gibi temsilcileri, kendi açısından üzücü anlaşmazlıkları durdurmak ve Osmanlıları İspanyollara karşı kışkırtmak için, örneğin haremdeki kadın efendilere rüşvet gibi akla gelebilecek her türlü aracı kullandılar. Boğdan yüzünden çıkan anlaşmazlıkları da bir şekilde kapatmaya çalışıyordu . İstanbul'daki Müslüman halkın dindarlığını kışkırtmak için "şeyhler ve vaizler" harekete geçirildi . Koca Sinan Paşa ile yaptığı görüşmelerde, "Hristiyanların yok edilmesine" yardım etmek istediğini söylüyordu ve 1596 yılında sultanın kendisini ve -daha sonra gitmekten vazgeçen- Fransız temsilciyi Macaristan'daki ordugâha götüreceği için seviniyordu. Hristiyan kanı akıtmakla suçlandığında ise alaycı bir şekilde öldürdüğü dindaşlarının sayısı ile övünüyordu . Fransa Kralı Henri aynı dönemde sultana bir mektup yazmış ve sadece ispanya ile yapmış olduğu savaşın bu güçlü devleti Prag ve Viyana'daki Habsburglular ile işbirliği yapmasını ve Osmanlılar ile denizde ve karada savaşmasını engellediğini belirterek, İtalya'da ve Katalonya'da Kral II. Philipp'in gücünü kırmak için mürettebatsız 200 gemi istemiş ve Napoli Krallığı'nı IV. Mehmed ile bölüşmeyi vaat etmişti .

1596 yılının başlarında, kaptan-ı deryanın Marsilya'ya doğru yelken açacağına inanılıyordu' , ama Türklerin büyük saygı beslediği Fransa Kralı sonuçta sadece çaşnigirbaşı ile bir onur kılıcının gönderilmesi vaadini alabildi.

Fransa Kralı Henri'nin mezhep değiştirmesi (1593) Türklerin gözündeki itibarına büyük zarar verdi. Bunu bir süre sonra Fransız-İspanyol barışı izledi (1598) ve bu hadise İstanbul'da kalan son itibarını da yok etti.

Edward Burton'un ölümü (Ocak 1598), İngiliz siyaseti için kısa bir sürede büyük bir itibar kazanan ve dur durak bilmeden ingiltere'nin menfaati için çalışan önemli bir hizmetkârının kaybı anlamına geliyordu . 1599 yılında yerine atanan halefi Henry Lello, sultana çalgı tertibatlı bir çalar saat, bir araba, gümüş aletler, kumaşlar ve eşi için hediyeler getirdi. Gemisi her yerde hayranlıkla izleniyordu ve genelde sessiz kalan sultan, Lello geldiğinde birkaç itibarlı söz fısıldıyordu.

O dönemin bir tanığı:

"Tıpkı bir kral gibi geldi, sadece tacı eksikti ", diye yazar, i0n7giliz bir teknisyen, ingiltere'ye karşı sempatisini artırmasa da sultanı oldukça eğlendiren bir org getirdi . Lello, daha sonra da öylesine otoriter bir biçimde hareket ediyordu ki, Vezir Halil Paşa ona nihayet Osmanlı görgü kurallarını hatırlatmak zorunda kalmıştı.

İngiltere'nin siyasi nüfuzunun zamanı artık geçmişti. Hiçbir Hristiyan gemiyi kayırmayan İngiliz korsanların, hatta Halep'deki gibi bazı konsolosların denizlerdeki teşebbüsleri - 1603 yılında Fransız elçiyi taşıyan bir gemiye saldırdılar - İngiltere'nin itibarına zarar veriyordu. En büyük nüfuza, İngiltere'nin yüksek siyasi menfaatleri değil, İngiliz Levanten kolonisi büyük bir gücün onuru değil, hiçbir şeye saygı göstermeyen açgözlü tüccarlar sahipti. Oldukça zor elde edilen ve gümrük vergilerinin yüzde 3'e indirilmesini ve Fransa'nın ve Venedik'in sahip olduğu imtiyazların İngiltere'ye de tanınmasını öngören kapitülasyonun onayı; Hollandalılara verilen izin, İngiltere Kraliçesi'ne ait gemilerin İngiliz bandırası altında Haliç'te görünmesi - 1601 yılında Divân-ı Hümâyûn ikiden fazla top taşıyan hiçbir gemiye Çanakkale Boğazı'ndan giriş izni vermemeye karar verdi - tüm bunlar, büyük çapta hazırlanan, ancak kötü yürütüldüğü için sonucu hiç de iyi olmayan büyük bir faaliyeti gizlemek içindi. Lello ve 1606 yılında yerine geçen Glover ve Paul Pinder, Türk ordusuna düzenli olarak barut ve demir göndererek ve dostluğunu satın aldıkları Cığalazâde Sinan Paşa'nın nüfuzu sayesinde en azından ticarî itibarlarını muhafaza ediyorlardı. Elçiler, ayrıca bizzat siyasi işlere karışıyorlardı: Glover, uzun bir süre taht müddeisi Stefan Boğdan'ı Boğdan'da tahta geçirmeye çalıştı.

1612 yılında Cornelius Haga tarafından temsil edilen ve aynı yıl 6 Temmuz'da imtiyaz hakkını alan Hollandalılar, daha büyük başarılarla kendini göstererek İngilizlere rakip oldular . Uzaktaki Fas'tan yola çıkan elçiler Hollanda gemileri ile geliyorlardı . Genç Osman yine de tahta cülûsunu bir elçi vasıtasıyla Londra'ya duyurdu.

Fransa, o dönemlerde İstanbul'da neredeyse tüm nüfuzunu kaybetmişti. Türkler, Kral Henri'yi uzunca bir süredir artık sultanın bir dostu olarak değil, cesareti ve müteşebbis ruhu ile rahatlıkla yeni bir Haçlı Seferinin lideri hâline gelebilecek Katolik bir kral olarak görüyorlardı. Bu yüzden ölümüne üzülmediler. Fransa Kralı'nın temsilcisi Salignac, sürekli para sıkıntısı çeken, tercümanların kendisini yönetmesine izin veren ve asıl görevini ingiliz temsilcilerle anlaşmazlıklar çıkarmakta gören hastalıklı bir adamdı. En çok faaliyet gösteren haleflerinden biri olan Cesy, tıpkı selefi ve akrabası Achille de Harley gibi, daha çok 1609 yılında Pera'da 1427 yılından kalma San Benedetto Manastırı'na yerleşen, ancak 1616 yılında kovulan Cizvitlerin menfaatleri ve Katolik inancı adına İstanbul Patriği ile uğraşıyordu.

Kalvinist Cyrill Lukaris ile anlaşmazlığa düştü ve Roma ile Bizans arasında yeni bir ittifak için gösterdiği hırs, Rum Ortodoks Kilisesi'ndeki Patriğin değiştirilmesine sebep oldu. İmtiyaz haklarının 1600, 1604 ve 1609 yıllarında yenilenmesi de Fransız Levanten ticaretinin canlanmasını sağlayamadı. Fransızlar, defalarca Barbareskler diye adlandırılan Tunus, Cezayir ve Trablus korsanları hakkında şikâyette bulunmuşlardı. Ama bu korsanların Osmanlı İmparatorluğu ile tek ilişkileri, İstanbul'dan gönderilen beylerbeyini kabul etmeleri idi. Yine de sultanın gönderdiği temsilciyi beğenmedikleri takdirde, Süleyman Paşa'ya yaptıkları gibi, limana varır varmaz top ateşleri ile geri dönmeye zorluyorlardı . Bir süre sonra hiçbir paşayı kabul etmediler ve devleti seçilen reisler yönetmeye başladı.

1600 yılında bir fırtına sırasında Sakız Adası'na çıkan 400 Fransız öldürüldü. Gemilerini zapt eden ve Anadolu'daki korsanlarla ilişki içinde olan Toskana kadırgalarında sayısız Fransız'ın bulunması Türkleri oldukça öfkelendiriyordu . Malta da ayrıca Fransa'nın bir kolonisi olarak kabul ediliyordu .

Vezirlerin öfkesi, 1617 yılında esir tutulan Leh Korecki'nin Yedikule zindanlarından kaçtığında sadece tercümanın ve Leh elçi topluluğunun tutuklanmasına değil, çavuşbaşı ve kadı tarafından Harley'in evinin aranmasına da sebep oldu. Fransa Kralı'nın temsilcisine çavuşbaşının yanına gitmesi emredildi. "Git, yoksa Allah biliyor ki, ellerini arkana bağlatır, seni oraya ben gönderirim", denmişti. Gözlerinde yaşlarla yanında kalabalık bir muhafız kıtasıyla İstanbul sokaklarından geçmek zorunda kaldı ve birkaç günü zindanda geçirdi. Tekrar serbest kalması, ona 15 bin altına mal oldu. Paris'te ise hiç kimse bu bahtsız elçiye yardım etmeyi düşünmüyordu .

Yüzde 10'luk pencik payını vermeyen bölgelerden - Anadolu, Pera ve bazı Rum limanları - hâlâ her dört ev için üç altın avarız vergisi alınmasına, 4 bin akçe maaşla 1.000 reis görev yapmasına ve adaların gerekli mürettebatının sağlamasına ve timarlardan yeterince erzak gelmesine rağmen, Osmanlı donanması 1610 yılında 30 kadar kadırgadan oluşuyordu. Sonu kötü biten savaşlardan dolayı kürekçi olarak kullanılabilecek esirlerin de sayısı azalmıştı. Yaklaşık 4 bin kadar forsa vardı, bunların 1000'i de sultana ait idi. Subaylar işe yaramıyordu. Afrika Kıtası'ndakiler bazen gelmiyordu. Tersaneler kötü durumda idi ve kadırgaların çoğu yaş odundan öyle acele ve işçilikten yoksun imal edilmişti ki, denizde en fazla bir yıl dayanıyorlardı. Bu zavallı durumdaki deniz gücü, donanmanın gelirlerini kendi hazinesine aktaran Cığalazâde Sinan Paşa'nın neredeyse özel mülkü hâline gelmişti .

Yapılan her sefer, Kaptan-ı Derya'ya zenginliğine zenginlik katma fırsatı verdiğinden, Cığalazâde Sinan Paşa her yıl "korsanlara" karşı yelken açabilmek için elinden geleni yapıyordu. 1596 yılında Osmanlı donanması denizlerde görüldü, ama kaptanları hem İspanyollardan, hem Venediklilerden çekindiği için6A3£ büyük bir imparatorluğun amirali olarak ortaya çıkmak yerine daha çok korsan gibi hareket ediyordu. Ne 1601 yılı Temmuz ayında 70 ne de bir sonraki yıl 71 yelken açan Osmanlı kadırgalarının özel bir amacı da yoktu.

1609 yılında, Ermeni devşirme ve Venedik dostu olup, Suriyeli korsanlara karşı başanlı bir teşebbüse önderlik etmiş Kaptan-ı Derya Halil Paşa, Napoli Kral naibinin, geleceğini parlak bir şekilde güvence altına almak umuduyla derhal Müslümanlığa geçen oğlu Scalona Dükü'nü esir almayı başarmıştı . Donanma, Batı korsanlarını bulmak için Anadolu sahillerini Sakız Adasindan Trablus'a kadar dolaştı . Bir yıl sonra Eğriboz, Modon, Navarin ve Kıbrıs'a bağlı Baf (Pafos)'a kadar gittiyse de Floransalılara çok fazla zarar veremedi. 1611 yılında aynı korsanları bulmak için Rodos ve Kıbrıs seferleri yapıldı. İki yıl sonra donanma askerleri Messina dolaylarını ve Malta sahillerini talan ettiler ve Berberistan'da Trablus asileri cezalarını çektiler. Bir süre sonra Mora'daki Maynotların başlattıkları ayaklanmanın bastırılması gerekti. 1614 yılında çıkan bir fırtına bu filonun sonunu getirdi . Böylelikle 1615 yılında Napoli Kral naibi ve, Ossuna Dükü'nün İspanyol gemileri İskenderiyeli kadırgaları zapt edebildiler . 1616 yılında ise azılı bir korsan olan Jean Pierre, Sakız Adası önlerinde Osmanlı gemilerine saldırdı ve 1617 yılında Takımadalar sularında görüldü . 1619 yılında Floransa, Papalık, Malta, hatta Ceneviz gemilerinden oluşan bir Haçlı Seferi donanması bir araya geldi ve Afrika'da Susa Limanina saldırdı.

Nihayet, özellikle Toskana Korsanlarını cezalandırmak ve korsanlıklarının sonunu getirmek için sultanın bizzat gözleri önünde yeni bir donanmanın kurulmasına karar veri ldi . Bu donanma 1616 yılında 28-33 denize elverişli kadırga ve 20 parça diğer gemiden oluşuyordu. Karadeniz tersanelerinde bu arada yeni araçların yapımına devam ediliyordu. Tek eksik mürettebattı. Forsaların sayısı 1.000'e, reislerin sayısı da 100'e düşmüştü. Silahların her yıl indirilmesinden dolayı nazik kadırgalar bozuluyordu. Mürettebatı "gemilerden ölüm kadar nefret ediyordu", ispanyol dostu Cığalazâde Sinan Paşa, avanz vergisini başka amaçlarla kullanıyordu ve ambarlardaki malzemelerden kendine görkemli bir saray yaptırdı. İşe yaramaz hasetçi bir musahib olan Cığalazâde Sinan Paşa, Osmanlı İmopoaratorluğu'nun yetenekli tek deniz subayları Süleyman Reis ve Memiş Reis'i arka plana itmeyi başarmıştı . Osmanlı donanması şimdi başka bir yerde, devasa kadırgaların yerine ancak Kazak tehdidi devam ettiği sürece varlığını koruyan yeni bir gemi sistemi icat eden Kazaklara karşı Karadeniz'de ve Tuna Nehri'nde ortaya çıkıyordu. 1640 yılına doğru Osmanlı İmparatorluğu eski donanmasını kaybetmişti ve yeni bir donanma oluşturmak için herhangi bir asabiyeti kalmamıştı.

İspanya'ya karşı duyulan düşmanlık da zamanla gücünü kaybetmişti. 1621 yılında Alman bir annenin ve Bolonyalı bir babanın oğlu ve Gratiani'nin eski sekreteri olup, daha önce de Venedik'in hizmetinde bulunan Montalbano, vezirler, sarayın musahibleri ve sarayın kadın efendileri ile barış görüşmeleri yürütüyordu, ama aynı zamanda Bulgarları ayaklanmaya teşvik ediyordu . Gratiani, Alman temsilciler Mollart ve Starzer ve
İspanyollar ile papanın Kazak meselesine müdahalesinden endişe duyan güçlü Veziriazam Nasuh Paşa, antlaşmaya varma çabalarını destekliyorlardı. Ayrıca Divân-ı Hümâyûn'un da İspanya'ya fazla zarar verecek gücü kalmamıştı . Ancak ispanya Kralı'nın 1626 yılında gelen yeni temsilcisinin gösterdiği gayretler, diğer tüm çabalar gibi, Hristiyan temsilciler arasında ilk sırayı almakla övünen İngiltere temsilcisi Thomas Roe'nin nüfuzu sebebiyle sonuçsuz kaldı. Yeni elçi, Ragusa üzerinden Napoli'ye geri dönmek zorunda kaldı .

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1538-1640 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir