Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

İstanbul'un Fethi

Burada 1451-1538 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

İstanbul'un Fethi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Haz 2011, 01:32

İSTANBUL'UN FETHİ

Gerçek bir deha olarak kabul edilmeyecek olması hâlinde bile, olağanüstü bir şahsiyete sahip olduğu kesin olan II. Mehmed nadir bulunan bu özellikleriyle yeni icraatı olan devasa ve parlak fethi gerçekleştirmiş ve Osmanlı İmparatorluğu'nun görkemli güçlerinin daha yüksek siyasi amaçlar için kullanılmaya başlanması yalnızca onun sayesinde mümkün olabilmiştir.

Başa geçtiği ilk günlerde - sürgün yeri Amasya'dan geri dönen genç şehzâde henüz 21 yaşlarındayken -haberi çok kısa zamanda Batı'ya yayan Şark'ın Latin kökenli Doğu toplumları arasında, yeni Türk hükümdarının dengeli; kimi atalarının aksine yemek, aşırı içki, insanı gevşeten uyku, babasının da kendini alamadığı harem sefaları ve Doğulu hükümdarların gururla takip ettikleri avlarla ilgilenmediğinden bahsedilirdi. Bu hükümdar ki, Yahudi kız ve erkeklerin coşkulu danslarından, Türk saray müzisyenlerinin genizden yayılan türkülerinden, saray dalkavuklarının ve Karagöz'ün kimi zaman alaycı, kim zaman küstahça şakalarından, geleneklerin aksine hiç hoşlanmazdı. İnce yay biçimindeki kaşları, kartal biçimindeki burnu ve öne doğru çıkıntılı bir çeneyi barındıran enerjik yüzünde, kendini teslim etmiş olduğu derin düşüncelerinin dışavurumu şeklinde bir çift melankolik bakışlı göz parlıyordu. Buna rağmen, ne Demirbaş Şarl karakterinde bir hayalci ne de Napolyon gibi insanüstü büyüklükte bir ütopyacı idi.

Aksine bu Osmanlı torunu, Büyük İskender'in ve ilk Roma İmparatoru Jül Sezar'ın Arapça'ya çevrilmiş halk için hazırlanmış hikâyelerini okuyarak beslediği ve sürekli geliştirdiği hırslı bir ruha sahipti1; zihni ise hep keskin ve sakindi. Herşeyi yok edip bir canavarın bıraktığı izler gibi ardında devasa harabeler bırakarak şöhret kazanmak değildi amacı; aksine sistematik olarak ve tüm zamanlarda bâki kalacak eserler yaratmak istiyordu. İnce, ama dayanıklı çelik gibi bir vücut, ister Güney'in güneşi altındaki yakıcı ovalarında, isterse Kuzey'in dağlarının içinden geçilmez ormanlarında, her türlü tehlikeyi, yorgunluğu ve iklimden kaynaklanan zorlukları aşmasına yardımcı oluyordu. Sanki büyük bir planlama, yorulmadan her gün çalışma, önemli karar arifesinde kendine güveni barındıran bir sakinlikle, insan gücünü tasarruflu kullanıp, insan kanı akıtmaktan kaçınarak uyum içinde bir devlet kurmak için çaba göstermek ve imparatorlara yaraşır bir eseri var etmek için yaratılmıştı.

II. Mehmed, iradesini daha ilk günlerde göstermeye başladı ve ilk olarak en yakın çevresine düzen getirdi. Hayatının son günlerine kadar yaşamın güzelliklerinden tat almaya devam eden iyi kalpli babasının eski eşleri olan soylu Hristiyan ve Müslüman prenseslerin sarayda sürdürdükleri ihtişamlı yaşamlarından çoktan usanmıştı. Sultanın dul eşlerinden birini -İsfendiyar Bey'in kızını- saygın bir makam olan beylerbeyliğe atanarak Anadolu'ya gönderilen İshak Bey'le evlendirdi. Henüz sekiz aylık olan kardeşi Şehzade Ahmed'i ise suya attırıp, boğdurdu. Birkaç gün sonra bu acımasız tedbiri gerçekleştiren Evronoszâde Ali de artık hayatta değildi. İstanbul'daki Bizans İmparatoru ile evlenmeyi düşünen Sırp Despotu'nun kızı Mara'ya Sırbistan'da birkaç köy tahsis etti ve yaşlı, tecrübeli babasına geri gönderdi. Mehmed'in, belki de ruhunun o güçlü yönünü aldığı annesi - adını bilmediğimiz bir cariye - uzun zaman önce ölmüştü. Kendisi dışında Osmanlı hanedanından kalan tek kişi olan Şehzade Orhan, İstanbul surlan içinde kapalı tutulmaktaydı. II. Mehmed, tutuklunun salıverilmemesi için, giderek gücünü kaybetmiş olan gölge imparatora Karasu (Struma) kıyılarında bulunan birkaç şehirden elde edilen 300 bin akçe tutarındaki geliri tahsis edeceğine dair söz vermekte gecikmedi. Ayrıca herkes tarafından unutulmuş olan ve zaten Rumlaşmış bu delikanlıdan korkmasına da gerek yoktu. II. Mehmed saraya yakın nafiz şahsiyetlerden de hiç hoşlanmıyordu. Saruca Paşa'nın ve Dalmaçyalı (İliryalı) diye tanınan Arnavut kökenli Zağanos Paşa'nın5, Sultan II. Murad zamanında edinmiş oldukları yüksek mevkilerine dokunmadı. Önceki hükümdar devrinde herşeyi elinde tutan ve kaderi hakkında büyük kaygılar taşıyan yaşlı Veziriazam Çandarlı Kara Halil'i - ailesinde Osmanlı İmparatorluğu'nun selameti ve büyüklüğü için çalışan yedi atasından dolayı - saygı ile "babası" ve "lalası" olarak anmaya devam etti. Halbuki artık muhafazakâr ve devrini tamamlamış bir siyasetin temsilcisi olan bütün yaşlıları siyasetten uzaklaştırıp, kendine benzeyen insanlarla daha gözü pek, daha cüretkâr "yeni bir rotaya yelken açmayı planlıyordu .

1451 yılının başlarında tüm vasallannın, daha sonra da bağımsız komşularının temsilcileri II. Mehmed'in huzuruna çıkmak üzere Edirne'ye geldiler ve Hazine Dairesi çeşidi hediyelerle doldu. Eksik olan bir tek Karamanlıların temsilcisi idi: O dönemde Kıbrıs'ın fethi ile meşgul olan Karaman Bey'i "ebediyyen sürecek" Karaman Devleti'nin bağımsız beyi olarak kaderini tekrar zorlamaya karar vermişti. Bu yüzden, II. Mehmed ilk seferini Karaman topraklarına yönlendirdi.

Sefer hızla gelişti. Baharın ilk günlerinde II. Mehmed Anadolu'ya geçti. Saruca Paşa kendisinin vekili olarak Edirne'de kaldı. Karamanoğlu İbrahim Bey, daha önce geri kazandığı toprakları savunmaya cesaret edemedi ve dağlara kaçtı. Bursa ve Kütahya üzerinden Afyonkarahisar ve Akşehir'e gelen II. Mehmed, onu affetti, ancak bunun karşılığında çok önemli bir liman olan Alanya'yı talep etme fırsatını kaçırmadı8. Menteşe topraklarında da düzen derhal sağlandı ve bir isyanın çıkmasını kökten engellemek için, yeni Anadolu Beylerbeyi İshak Bey'in artık uzakta Ankara'da değil, eskiden Germiyanoğullarının başkenti olan Kütahya'da ikamet edeceği yönünde bir emir çıkartıldı. Bu hareketi ile aynı zamanda o dönemde, Cihanşah ve oğlu Hasan Ali'nin liderliği altında Türkistan'da büyük zaferler kazanmış olan Karakoyunluları yenen; Ermenistan'ı ele geçiren; Erzincan'ı işgal eden ve her yerde haraç olarak tereyağı ve deve talep eden Akkoyunluların lideri Uzun Hasan'a Türkmen bölgeleri ile ilgilenmediğini göstermiş oldu. Timur döneminin sona ermesinden sonra, Timur soyundan gelen Muhammed Cuki, Bağdat'ı almıştı, ancak yeni Osmanlı Sultanı II. Mehmed o dönemde bununla da ilgilenmemekte idi.

Mayıs ayında hiç kan dökmeden Edirne'ye geri dönen II. Mehmed, kısa bir süre sonra Tunca Nehri kenarında daha görkemli, mermerden bir sarayın inşa edilmesi yönünde bir emir çıkarttı. Bu hareketiyle özellikle Avrupa! bir hükümdar, Batı Roma'nın İmparatoru olma arzusunu belli etti.
Bu hadiselerin dışında II. Mehmed'in saltanatının bu ilk yılı çok sakin geçti. Yeniçeri Ağası Kazancı (Kurtçu) Doğan Paşa'yı görevinden aldı ve tahta cülûsu sırasında çıkardıkları isyan ve Karaman seferi sırasında kullanılan yeniçerilerin, hükümdarın bu seçkin "sevgili kullarının" mükâfat talebiyle isyanlarını bastıramamış olması sebebiyle değnek cezasına çarptırdı . Yedi bin doğancıya (çakırcı) aynı zamanda sekbanlara başka görevler verdi ve onları muharip yeniçeri saflarına yazdırarak, av sırasında barışçı ataları gibi yanında çok fazla insan bulundurmak istemediğinin işaretini verdi. Aksine, saray insanlarının tamamı silah taşıyacak ve bunları kullanacaktı. Sultanın bir nevi "evlatlıkları" sayılan ve Hristiyan halktan devşirilerek gelen yeniçerilerden her biri 21 yaşından 35 yaşına kadar piyade, 45 yaşına kadar da sipahi olarak görev yapacaktı. II. Mehmed, kullarını bu şekilde organize ederek, binlerce sipahi ve nüfuzlu ailelerin oğullarının yanı sıra 12 bin piyade ve 8 bin süvariye sahip oldu. Bunun dışında son dönemlerin hesapları da gözden geçirildi ve bunun üzerine tahsil edilen alacaklarla büyük bir gelir toplandı .

Doğu'daki ve Batı'daki Hristiyanlar bu hadiselere ne korku, ne de şüphe ile yaklaşmamışlardı. Aksine, komşuları bu yeni sultandan gayet memnun kalmışlardı. İmparator Konstantin'e Anadolu yakasında bazı yerler ve belki de İmparator Ioannes'in ölümü sırasında kaybedilen Ereğli geri verilmişti18. Sırp Despotu Georg (Jorj), kızına verilen timarların, ebediyyen Hristiyan Sırp topraklarına kalacağını umut ediyordu ve Srebrenica ile daha sonra İzvornik'i de kendi topraklarına dahil edebilecekti. Sırp Despotu'na genel olarak sultanın özel ve nüfuzlu bir dostu gözü ile bakılıyordu. Bu dostluğu sayesinde Bosna Kralı ile Osmanlı Devleti'ni tekrar barıştırmayı başardı. Hunyadi ile aralarındaki eski düşmanlık ise Hunyadi'nin en büyük oğlunun Despot Georg'un kız kardeşi ile evli olan Cilly Kontu'nun kızı ile nişanlanması ile ortadan kaldırılmıştı. Despot Georg'un aracılığıyla aynca Türk-Macar ateşkes antlaşması da 20 Kasım 1451 tarihinde tekrar üç yıllığına uzatılmıştı: II. Mehmed, Tuna boylarına yeni kaleler inşa etmemeyi, Vladislav'ı Eflak Prensi olarak tanımayı ve Macaristan ile ilişkilerini engellememeyi vaat etmiş; Tuna ağzında uzun zamandan beri Boğdanlılar ve Eflaklılar arasında anlaşmazlık konusu olan Kili'nin Macar birliklerinin işgali altında kalmasına izin vermiş; Bosna Kralı Stefan'dan desteğini çekmiş ve 1451 yılında Tomba (1 Temmuz) görüşmelerinden sonra Konavliye bölgesinde Bosna Kralı'nın işgal ettiği yerlerin, zarar gören Ragusalılan? geri verilmesini emretmişti. Bunun karşılığında Macaristan'dan sadece sınırda yeni kaleler inşa etmemesini ve kendisine vergi vermek zorunda olan Bosna'nın, Sırbistan'ın ve Eflak'ın vergilerini her yıl düzenli olarak Osmanlı Devletine ödemelerini talep etmişti . 10 Eylül tarihinde, Bosna'daki Narenta Limanim işgal etmeyi ve Aragon ve Sicilya Kralı'mn yardımı ile Cenevizlilere karşı savaşını sürdürmeyi planlayan Venedik de II. Mehmed ile yaptığı barış antlaşmasını yenilemişti .

Bütün bunlar, geriye doğru atılan adımlar gibi görünmesine rağmen aslında ileri doğru atılacak çok büyük bir adımın işaretleriydi ve II. Mehmed, tüm beklentilerin aksine bunu başaracaktı.

1451-1452 yılı kış aylarında II. Mehmed, İstanbul'da göz altında tutulan Şehzâde Orhan'ın bakımı için kendisinden fazlasıyla yüksek bir meblağ talep ettiği gerekçesiyle Bizans İmparatoru'na karşı düşmanlıkları başlattı . Şubat ayında ise İtalya'ya Osmanlıların yine Rum kalelerinden birini fethettikleri haberi geldi .

II. Mehmed'in amacı gerçekten de Bizans'ın asıl gelir kaynağı olan Boğazlardaki gümrük vergilerini ellerinden almaktı. Tuna ağzından İstanbul surlarına kadar tüm Marmara Denizi'nin hakimi olarak buna hakkı olduğuna inanıyordu. Niyeti, Boğaz'da kendine ait topraklarda, atası Yıldırım Bâyezid tarafından kurulan Anadoluhisar (Güzelcehisar)'ından sonra kaleleri ve bir pazar yerini barındıracak yeni bir gümrük istasyonu yaratmaktı. Bu sayede Osmanlılar için çok tehlikeli olan Asya'dan Avrupa'ya geçişi de güvence altına almış olacaktı.

26 Mart 1452 tarihinde - ki Venedikliler bunu ancak Mayıs ayının başlarında öğrenecekti, ancak daha Şubat ayında sultanın hazırlıklarını haber vermek içinRum asıllı bir elçi Venedik'e gelmişti - 30 gemilik bir filonun koruması altında binlerce ücretli amele ve kölenin çalışması ile kısa zamanda bitirilecek olan çalışmalar başladı. Vezirlerden her birine bir burç tahsis edildi. İsfendiyar Bey'in Edremit'te bulunan oğlu gibi bazı vasallar, Türk geleneklerine göre kendi amele birliklerini getirmek ve bunları denetlemek üzere buraya çağrıldılar. Yerleşim yerlerinin kadılarının denetimi altında olan askerler ve halk, ellerinde kürekler tıpkı savaştaki gibi disiplinli ve gönüllü olarak çalıştılar. Çevredeki Hristiyan halk bu ibret verici ve dikkat çekici bir manzara oluşturan ve bu olağanüstü girişimi seyretmek üzere her taraftan akın ettiler ve aciz imparatora bu yüzden tarlalarda çalışamadıklarından ve işlerin âtıl kaldığından şikâyet etmeye başladılar. Katafigiya, İzmit ve Karadeniz Ereğlisi'nden getirtilen zengin malzemeler ve Arhi Mihail Kilisesi gibi harabeye dönmüş kiliselerden getirtilen taşlarla Asomaton köyünün üst taraflarında, Isfendiyaroğullarının karargâh kurduğu Epibados (Bigados) yakınlarında, üç burcu olan dev bir hisar ortaya çıktı. Vezir Halil Paşa'nın burcu ayrıca bronz dökme toplarla donatıldı. Firuz Ağa, 400 asker ile birlikte limanın ve gümrüğün komutanı tayin edildi. Bizanslılar, bu tehdide karşı sadece elçilerle değil, İstanbul'daki Türkleri üç gün boyunca esir tutarak misillemelerle de cevap vermeye başlayınca, Haziran ayında savaş açıkça başladı. Rum elçilerin boyunları vuruldu. Türkler tarafından Boğazkesen (Rumelihisarı) diye adlandırılan yeni hisarın barışçıl işçileri ise İstanbul çevresinde Bizanslılara ait herşeyi Osmanlı bayrağına tâbi eden silahlı birlikler hâline geldi. Silivri, Marmara Ereğlisi (Periııthos), Epibados, Misivri Kalesi; başka bir kaynağa göre ise Ahyolu, Vize ve Silivri yakınlarındaki Yeşilköy, Osmanlıların eline geçti . Bizanslılar, korku ile İstanbul surlarının içinde saklanırken; Bizans İmparatoru tekrar çaresizlik içinde Batı güçlerinden yardım isterken - Konstantin, bu amaçla kardeşlerini Avrupa'ya göndermeye niyetlendi ve eski dostu Francis (Phrantzes)'i Kıbrıs Kralina götürülecek bir haberle görevlendirdi - II. Mehmed, Avrupa sOal vaşının bu ilk yılında elde ettiği sonuçlardan memnun olmuş bir şeklinde 1 Eylül'de tekrar Edirne'ye döndü . 28 Ağustos tarihinde, düşüşüne kesin gözü ile bakılan İstanbul'un hendeklerine kadar gelmişti ve belki de askerlerini bile daha o zaman oraya yerleştirmişti.

Ekim ayı başlarında Osmanlı karargâhı Ferecik'ten Mora'ya aktarıldı. Orada bulunan Paleologlar Thomas ve Dimitrios da yeni Türk hükümdarının gücünü hissedeceklerdi. Kardeşi ile yeni bir toprak takası peşinde olan Demetrios'un ve 1432 yılında ölen Akhaya (Akhaia) Prensinin oğlu, ve Rum eniştesini ziyaret bahanesi ilı : kısa bir süre önce, Latin davasını tekrar canlandırmak üzere Venedik'ten Mora'ya dönmüş olan Arkadya Baronu Centurione Zaccaria'nın şikâyetleri ise II. Mehmed için iyi bir saldırı bahanesi yaratmış oldu .

Turahan Bey ve oğulları Ahmed ile Ömer, bunun üzerine yapılan akının başına geçtiler. İsthmus surları, askerî birlikler herhangi bir savunmaya cesaret edemeden tekrar yıkıldı, zira Bizanslıların yeterli savunma gücü yoktu ve Amavuüarı isyana teşvik edip, Mora ovalarına kadar inen sürülerden yüksek vergiler alarak sürekli kışkırttıkları Venediklilerden yardım beklemeleri imkânsızdı. Akıncılar, Messina Körfezi'ne ve Mantinea'ya kadar uzandılar. Ahmed'e yapılan başarılı bir saldırı ve onun Paleolog Mattheos tarafından esir alınması da önemli bir sonuca sebep olmadı ve büyük zararlar gören prensleri teselli etmeye yetmedi . Böylece Osmanlı Sultanı, Bizans prenslerine de ancak kendilerine ait olanlarla ilgilenmeleri gerektiğini anlatmış oldu.

Rumlar ve Türkler arasında bu gibi düşmanlıklar olağan olduğundan, Batılı güçler bu düşmanlıklarla çok fazla ilgilenmedi. Hem ağzından hep güzel sözler dökülen, yumuşak başlı ve âlim genç sultanın daha önce bir II. Murad'ın, bir Musa Çelebi'nin, bir Yıldırım Bâyezid'in yapamadıklarını yapabileceğini kim tahmin edebilirdi ki? Geç de olsa İtalya'ya gelip taç giyen kurnaz yaşlı Kral III. Frederik'in taç giyme merasimi çerçevesinde verilen ziyafetler sırasında, bir kralın asli görevlerinden birinin "Hristiyanlığı kurtarmak" olduğundan bahsedilmişti, ama bütün bu sözlerin sadece Bizans'ın gözünü boyamak için söylenen güzel ve görkemli laflar olduğunu herkes biliyordu. Aynı şekilde, III. Frederik tarafından 1453 yılında Neustadt'tan sultana gönderilen mektup da ciddiye alınmamalıdır , zira Doğu'daki düzen değişiklikleri üzerinde gerçekte sadece İtalya'daki iki ticaret cumhuriyetinin ve papanın menfaaüeri olabilirdi.

İmparator Konstantin, İstanbul halkının hisleri ile uyuşmasa ve ölen kardeşi VIII. Ioannes kadar olmasa bile, Floransa Kongresi'nin yükümlülüklerini yerine getirmişti. Bu arada, Katolik-Ortodoks Birliği taraftarı olan Patrik Gregorios Mammas, İstanbul'un nüfuzlu kişilerinden biri olan Lukas Notaras'ın entrikalarından kurtulmak için 1451 yılının Ağustos ayında kaçmış , ancak bu önemli hadise, kendini her yerde ısrarla Latin dostu olarak tanıtan İmparator Konstantin'in kilise konusundaki politikasını değiştirmemişti. Papa, bu yüzden kendini tehdit altındaki Bizanslılara yardım etmek zorunda hissetti, ama önce birliğin gerçek olup olmadığından emin olmak istedi. Temmuz ayında, kuşatma altında olan İstanbul'a iki silahlı kadırga ile buğday gönderdi. Floransa Kongresi'nde dinî birlik lehine oy kullanmış olan ve bu yüzden kendisine San Sabina Kardinali ünvanı verilen İstanbul'daki Saint Dimitrios Manastırinın eski baş papazı ve sonraki Rusya Metropoliti olarak Kardinal Ruthenus olarak adlandırılacak olan Baş Papaz Isodor (aslında İstanbul'un ölen Latin Patriği Giovanni Contarini'nin yerine getirilmişti) , Doğu'yu çok iyi tanıyan biri olarak, Koron Piskoposu ile birlikte İstanbul'a geldi. Yanında, dinî birliğin tamamlanması ve Gregorios'un geri çağrılmasını talep eden papanın bir mektubu vardı. Sakız Adası'na geldiğinde, oranın metropoliti olan Leonardo'yu Ceneviz gemisine aldı ve gemide bulunan 50 askerin yanı sıra adada hizmetine aldığı yenilerini de ekledi. Gemiye ayrıca şarap ve erzak da yüklendi. İsodor, Kasım ayında İstanbul Limanı'na vardı, 12 Aralık 1452 tarihinde Ayasofya Kilisesi'ndeki ayini bizzat yönetti ve Floransa Kongresi'nde alınan kararlara dayanarak ayin sırasında papanın ve kaçan Patrik Gregorios'un adlarını telaffuz etti.

Ioannes Argioropulos ve Mihail Apostolos gibi bazı Bizans ileri gelenleri aynı yönde faaliyet gösterdiler. Bu ise İtalya'da çeşitli hadiselerle uğraşmak zorunda olan Papalığın Doğu'nun müttefik devleti için yapabileceği ve yapmak istediği tek şeydi. Bu yüzden uzlaşmaya kesinlikle yanaşmayan Ortodoks muhalefetin lideri âlim Gregorios Scholaris ya da narn-ı diğer Papaz Gennadios, Pantokrator Manastın'nda birçok papaz ve vatandaş tarafından ziyaret edildi ve papanın elçisinin gelişinden ve davranışlarından rahatsız olan halk, meyhanelerde İmparator Konstantin'in Tanrı'yı hiçe sayan ve tahkirane politikasından bahsetmeye başladı.

Venedik, aynı dönemde Bosna ile meşguldü ve Bosna Kralı ile Narenta'nın Venedikli birlikler tarafından işgalinden kaynaklanan bir savaşı yürütmek zorunda idi. Ragusa ise eski hamisinin Ragusa'nın gücüne ve bağımsızlığına son vermek üzere kralla ittifak kurduğuna inanmakta idi. Stefan Çernoyeviç, akınlarını Kotor (Kattaro) bölgesine kadar uzatabilmek için kısa bir süre önce Venedik hizmetine girmişti. Diğer taraftan 1452 yılında Sırp Despotu İşkodra'ya saldırdı ve Venedikliler, Voyvoda Altoman ve Thomas Kantakuzenos liderliğindeki birliklerin arasında Türklerin de savaştıklarını endişeyle izlediler. Mora'da 1451 yılında Nerio Acciaiuoli, sultanın vasalı olarak Venedik Cumhuriyeti'ne sorunlar çıkarttı. Ayrıca huzursuzluk yaratan açgözlü despotlara karşı da ciddi tedbirlerin alınması gerektiğine karar verildi. Venedik bunun dışında hâmisi olduğu Kıbrıs Kralı ile Karamanlılar arasında barışı sağlamaya niyetli idi; bu amaçla 1451 yılında Konya'ya bir Venedik elçisi gönderildi. Sultan II. Mehmed'Ie de bu arada buğday ihracatı için Venedik açısından oldukça iyi şartlar içeren bir antlaşma yapıldı. Bu yüzden tehdit altındaki imparatora, sadece Venedik'e ait topraklardan parasını ödeyebileceği kadar paralı asker tutabileceği ve hiçbir Venediklinin Türklerin hizmetine girmeyeceği yönünde haber gönderildi ve her zamanki gibi "Doğu Mora'ya uzanan yollar" için tedbirler alındı.

Ne Venedik, ne de diğer Batılı güçler, alınması imkânsız İstanbul'a karşı büyük ve başarılı olabilecek bir saldırının yapılabileceğini beklememişlerdi. Sonbaharda Venedik'e gelen bir Bizans elçisine, Haçlı Seferi konusunda son sözü söyleyecek olan papaya danışması yönünde tavsiyelerde bulunuldu. Venedik, 1453 yılının Şubat ayında bile en iyisinin papaya yalvarmak olduğuna emindi . Ne zaman ki Kasım ayında Karadeniz'den Boğaz'a giren Antonio Rizio (Riko)'nun gemisi Rumelihisarı'ndaki Türk topları tarafından ateşe tutuldu ve mürettebatı esir alınıp, işkence edildi (Rizio bu sırada direğe bağlanmış vaziyreot te işkence edilerek öldü), işte o zaman herkes II. Mehmed'in yoluna çıkan hiç kimseye acımayacağını anladı .

Kardinal İsodor, İstanbul'a gelmeden önce Gabriel Trevisano (Trevizani) iki küçük kadırga ile İstanbul Limanına vardı. Onun görevi, Tana'dan değerli yük taşıyan ticaret gemilerini, o dönemde Rum korsanlarla uğraşan Türkler tarafından yapılacak bir saldırıdan korumaktı. Ancak bu gemiler de sultanın koyduğu yasaklara uymadıkları gerekçesi ile yeni inşa edilmiş Boğazkesen Hisarı önlerinde top ateşiyle karşılandılar v£ kaptanlarının yeteneği sayesinde kıl payı kurtulabildiler. Venediklilerin Trabzon filoları ise Türklerin düşmanlıklarından kaçmayı daha kolay başardılar. Bunun üzerine Bizans İmparatoru, papa elçisini, Venedik balyosu ve diğer Latin ileri gelenlerini Ayasofya Kilisesi'ne topladı ve bu üç ticaret gemisi ile Trevisano'ya ait kadırgaların, masrafları kendine ait olmak üzere, şehri Türk tarafından beklenen saldırıya karşı korumak amacıyla İstanbul Limanı'nda kalmalarını talep etti ve Venedikliler, Azize Meryem Kilisesinde yaptıkları toplantıda, gönülsüz de olsa bu yönde bir karar aldılar (14 Aralık 1452), ama bunun karşılığında malların gemilere geri götürülmesini talep ettiler ve geminin kaptanları, imparatorun izni olmadan yelken açmamaya yemin ettiler. Buna rağmen bunlardan bazıları, özellikle yolcuları arasında tacirlerin bulunduğu Girit gemileri bu yemini yine de bozdular. Gemilerin çoğu gerçekten kaldı ve Venedikli denizciler, hendekleri uzun zaman önce ortadan kaldırılmış Hebdoman Sarayı civarında İstanbul'u korumak üzere konuşlandırıldılar. Bu gemilerin yardımı ile 2 Nisan'da ayrıca Horaia (Balıkpazarı?) Kapısı'ndan, Cenevizlere ait Galata (Pera)'nın 15. yüzyılda tahkim edilmiş olan surlarına kadar demirlerle birbirine bağlanan kalaslardan oluşan bir zincir çekildi.

Cenova'ya 1452 yılının Mart ayında Türklerin silahlandığına dair gelen haberler daha fazla yankı yarattı. Galata'nın kaderi söz konusu idi ve bu önemli koloninin özellikle altın eksikliği olmak üzere birçok ihtiyacı olduğu bilinmekteydi. Buna rağmen, ancak Kasım ayında Giovanni da Mare aracılığıyla Cenova'ya Galatalıların çaresizlik içindeki son bir çağrısı geldiğinde Azzelino Lercaros'un gemisi, 300 askerle Boğaz'a gönderildi. Ceneviz makamları, sadece nakdi yardım bile olsa, kader anı geldiğinde yardım etmeleri için Fransa Kralina ve müttefikleri Floransa Cumhuriyetine başvurdular. Venedik ve Cenova, İtalya'da düşmanlıklarını sürdürdükleri sürece, bu iki ticaret cumhuriyetinin işbirliği kesinlikle mümkün değildi. 700 asker barındıran iki Ceneviz kadırgası ancak 26 Ocak tarihinde İstanbul'a vardı. İmparator Konstantin, komutanları Giovanni Giustiniani Longo'yu derhal kara birliklerinin komutanı olarak tayin etti ve ona "protostrator" unvanını ve Limni Adası'mn mülkiyetini verdi.

II. Mehmed bu arada kış ayları boyunca Bizans'la yapılacak savaş için gerekli hazırlıkları yaptı. Bu hazırlıkların sadece tek bir amacı olabilirdi. İstanbul'un kuşatılması. Bunun için daha önce hiç görülmedik boyutta hazırlıklar yapılmıştı. Kış boyunca, eskiden İsfendiyaroğullarına ait topraklar olan Misya ve Paflagonya'dan gelen birlikler, kuşatmayı tamamen kesmemek için İstanbul çevresinde kalmışlardı. Komutanlarının adı hiçbir kaynakta geçmediği için, muhtemelen vezirlerden hiçbiri değildi. Denizlerde ise Rum korsanları istedikleri gibi hareket ediyor ve Kyzikos. Bugün Erdek yakınlarında Düzler (Belkıs) Köyü civarındaki Anadolu köylerini ateşe verip, barış içinde yaşayan Müslüman köylülerini katlederek, halklarının çektiği acıların intikamını alıyorlardı.

II. Mehmed'in tek endişesi artık gerekli topçu birliklerinin bulunması idi, zira yeni sultan Osmanlı padişahları arasında ilk hükümdar olarak barutun savaş sanatlarının gelişiminde yeni bir çığır açtığını anlamıştı. Bunun dışında herşey mekanik bir kesinlik ve zamanlama ile daha önceden belirlenen zamanda İstanbul surlarının altında toplanacaktı. Devşirmeler, sultana bronz toplardan ve bu topların yarattığı mucizelerden bahsediyorlardı, zira askerleri Batı'da başlan üzerinde uçan taş bombaların, barut kokusundan zehirlenmiş havayı yardıkları savaşlara ve kuşatmalara katılmışlardı. Ancak bu konuda çalışacak hiçbir ustası olmadığı için, Rumlara göre Macar kökenli, ama aslında Romen kökenli olması daha muhtemel olan Urban
adında bir kaçağın huzuruna gelmiş olması II. Mehmed için büyük bir fırsattı.

Urban, tıpkı hidrografi, seramik ve bira üretimi konusunda ustalaşmış olup, siyasi projeler de dahil olmak üzere, başka birçok konuda bilgi sahibi olan Antonio Marini zamanında ortaya çıkan ve hizmetine girip, zenginleştirecekleri ya da savaşlarında zafer kazanmalarını sağlayacakları hamiler arayan yaratıcı fikirli mucitler gibi, basit malzemelerle, ancak yaratıcı bir ruhla çalışan dahiyane bir teknik adamdı. İstanbul işte bu Urban'ın fikirleri ve yetenekleri sayesinde fethedilebilmişti. II. Mehmed'in enerjisi ve çağın öğretilerini özümseyebilme yeteneği, saflarına tesadüfen katılan bu yabancı Hristiyan mucitte paha biçilmez bir ara£7î bulmuştu. Şubat ayında, sultan etrafında 200 asker nöbet tutup, bu değerli savaş aletini emniyete alırken, 50 asker, 300 cerehor ile birlikte yolları ve köprüleri hazırlarken, 60 öküz tarafından çekilen 30 kağnı üzerindeki devasa topu gördüğünde çok gururlandı.

Bahar aylarında önce Rumeli Beylerbeyi Karaca Bey geldi ve kuşatmacılar dev gibi şehri rahatça görebilsinler diye üzüm bağlarını bile kestirerek, çevreyi hazırlattırdı. Öncülerden birkaç küçük birlik, Rumların hâlâ elinde bulunan Tarabya (Therapia) ve Studion kalelerini işgal etmeye çalıştılar. Teslim olmayı reddettiklerinden, İstanbullular soydaşlarının cesetlerini görsün diye esir alınan Bizanslılar asıldı. Anadolu'dan sayısız gemi ile sipahiler, askerler ve ayaktakımı Avrupa yakasına geçirildi. İnşa edilen yeni hisarın koruması altında, güven içinde karaya çıkmayı başardılar. Kış ayları boyunca her yerde küstahça dolaşan Rum korsanlar tamamen yok olmuştu.

Son olarak sultanın vekili İshak Bey Anadolu'dan;

İsfendiyaroğlu İsmail ise Sinop'tan geldiler. İsmail Bey, beraberinde Karadeniz birliklerinin tamamını getirdi. Kuzeyden ve Bati dan aynı anda akın akın Rumeli birlikleri yollara döküldü. Bunların arasında mükemmel Sırp süvari birlikleri de vardı, ama bunların pek sesi duyulmadı . istanbul surları altında ayrıca başka birçok Hristiyan asker de toplandı. Sultanın karargâhı kısa süre içinde, zanaatkârlar ile tüccarların yanında, kuşatma ordusunun büyük bir bölümünü oluşturan ganimet umanların toplanma yeri hâline geldi. Gelibolu'dan nihayet oranın komutanı Kaptan-ı Derya Baltaoğlu kumandasında o güne kadar görülmemiş büyüklükte, 300 küçük ve büyük gemiden oluşan Osmanlı Donanması geldi.

Baltaoğlu, aslında Bulgar bir boyarın oğluydu ve 1444 yılında Macaristan'a gönderilen ünlü elçi topluluğunda bulunmuş ve 1449 yılında Midilli Adasina yapılan saldırıdan dolayı sultanın teveccühünü kazanmıştı. Osmanlı Donanması doğal olarak Bizanslıların elinde kalan beş gemi, İstanbul'da kalmaları için ikna edilen Venedik kadırgaları, Guistiniani'nin Ceneviz gemileri, üç Girit gemisi ve bunlara tesadüfen katılan bir Katalan ve bir Provans gemisinden oluşan filosundan çok üstündü, zira Osmanlı Donanması'na Anadolu yakasının tersanesi olan İzmit'ten de katılımlar olmuştu .

Orduya dahil olmayan düzensiz unsurlar çok fazla olduğundan böyle bir ordunun büyüklüğünü tahmin etmek haliyle imkânsızdır. Bu yüzden İstanbul'u kuşatan ve fethine katılanların, sultanın bizzat katıldığı her savaşta mevcut olanların sayısından çok fazla olmadıkları söylenebilir. Her zamanki gibi, 1453 yılının bahar aylarında Doğu'nun bu büyük Hristiyan şehrinin surları altında toplanan devasa insan kalabalığı arasında değerli olan ve gerçekten savaşan kısım, yine yeniçeriler ve sipahilerdi. Önceden belirlenmiş kesin kurallara göre her birlik kendisine tahsis edilmiş yerini almıştı ve Nisan ayının başlarında sultanın ve devletin diğer ileri gelenlerinin gelişini beklemeye başlamışlardı.

2 Nisan gününün sabahı, sultan diğer komutanlarla birlikte İstanbul'a gelmişti. Karargâhını surlardan iki buçuk mil uzaklıkta, 126 fersah uzunluğundaki surların asıl merkezini oluşturan Topkapı (Saint Romanos Kapısı) yakınlarına kurdu ve çadırlarının etrafında yine her zamanki gibi yeniçeriler ve kapukulları yer aldılar. Sağ tarafa, Yedikule (Yaldızlı Kapı)'ye kadar Anadolu sipahileri yerleştirildi. Zağanos Paşa, orada bulunan hafif kuşatma hattını karşılamak üzere Galata'ya gönderildi ve her vezire surların bir kısmı tahsis edildi. Böylelikle sultanla aralarındaki tüm kuşatma hattı paylaşılmış oldu. Yanına Saruca Paşa ve Veziriazam Halil Paşa'yı almış olan II. Mehmed, son ana kadar surların çok daha zayıf olduğu yere kurmuş olduğu karargâhını muhafaza etti. Zağanos Paşa'ya Galata ile Galata Limanı ve Odun Kapı'ya kadar olan bölgenin tamamı verilmiş ve karargâhı ile İstanbul'da bir yerleşim yeri olan Keramikon arasında boş şarap fıçıları ile köprü olarak kullanılacak bir platform kurmakla görevlendirilmişti. Odun Kapı ile Porfirogenet'in sarayı ve Edirnekapı (Harsu-Harisios Kapısı)'yı kapsayan bölge ise Karaca Bey'in komutası altında idi. Son olarak çadırlarını Miriandron ile Yedikule arasına kurmuş olan Anadolu Beylerbeyi görülüyordu. 6 Nisan'da kuşatma nihayet başladı.

Bu orduya karşın İmparator Konstantin'in elinde sadece 4.973 asker ve bunun yanında değişik uluslardan gelen ve birbirlerine şüphe ile yaklaşan 2 bin civarında Latin vardı. Halk, kendi imparatoruna karşı idi. Birçok kez "Latin hakimiyetinde olmaktansa, Türk hakimiyeti altında olmayı" tercih ettikleri yönünde söylemler duyulmuş ve Bizans'ın ileri gelenlerinden ünlü Grandük Lukas Notaras bile resmen, "kardinal külahı görmektense Türk sarığı görmeyi" tercih ettiğini söylemişti. Mora'da onlarca kez cesaretini ve siyasi yeteneğini göstermiş olan genç imparatorun azim ve gayreti, ayrıca ruhbanın, zengin ailelerin ve ahalinin büyük muhalefetiyle engelleniyordu. Halkın ve devlet ileri gelenlerinin huzursuzluğundan dolayı, kendini felç olmuş gibi hissediyordu.

Bu yüzden İstanbul'un Hristiyanlar tarafından son savunması soylu Latin karakterinden ziyade hissî ve fevri Rum karakterini taşıyordu. Limandaki gemiler Latinlere aitti; gelecek gıda, gemi, silah ve asker yardımı için tüm umutlar Mora'daki Rumlara değil, Konstantin'in kızı ile evlenmeyi düşünen Trabzon ve Gürcistan Kralina bağlanmıştı. Yerli patrik ortalarda görünmüyordu; Latin Patriği ise Midilli metropoliti ve adamları ile birlikte Kinegesion (Ayvansaray) ve Aya Dimitri Kilisesi'ne kadar burçların üzerine dizilmiş hâlde görülüyordu. Dört ana kapının anahtarları ise Venedikli tüccarların elinde idi. Kale komutanları olarak Rumlardan sadece İmparator Kapısı'nda ve limanda Notaras; Aya Kapı (Saint Theodosios Kapısındaki Petrion'da âlim Teofilos Paleologos; Kantakuzenlerden Dimitrios, damadı Nikeforos Paleologos ve şehrin ileri gelenlerinden Ioannes ve Andronikos Kantakuzenos hazır bulunuyorlardı . Yine burada bulunan Batılı öğrenci Puskulus'a göre, Kantakuzenlerden Ioannes ve Andronikos Edirnekapı'da Cattarino Contarini'nin yanında duruyorlardı. Nikolas Gudello ve kayınpederi Dimitrios Paleologos, Silivri (Pege) Kapı'da görülürken , Aleksios Disipates, Metohites, Filantrohos Paleologos gibi başka birkaç Bizanslı da İstanbul'un son imparatorunun yanında kalanlardı. Asıl komuta ise Protostrator Guistiniani'nin elinde idi. İmparator sarayına Venedikliler yerleşmişti ve Balyos Girolamo Minotto sarayın efendisi gibi hareket ediyordu. Dolfin, Giovanni Leradono, Gritti, Storlado, Molin ve Zorzi Cornaro da yerlerini almışlardı. Bukoleon'dan Hipodrom Kapısı'ndaki Kumkapı (Kontoskalion)'ya kadar Katalan dili konuşuluyordu. Liderleri ise Aragon Kralı'nın tebaasından Yüzbaşı Pier Zulian'dı. Yedikule'de Cenevizli Manuel'in emirleri geçerli idi ve Edirnekapı'da Paolo, Antonio ve Troilus Bochiardi (Buzardi) kardeşler komutayı sürdürüyordu. Odun Kapı'da ve "Anemas Kulesi'nde Paleolog Manuel'in yanında Cenevizli Girolamo ve Leonardo di Langasco görüldü. Horaia (Oreia Kapı-Bahçekapı civarındamda Giritli denizciler savaşıyordu; Gabriel Trevisano'ya Konavliye'deki Kinegion Kalesi tahsis edilmişti. Alman Johann Gross ve Giritli Manuel Gudeli'nin yanında Eğrikapı (Kaligaria)'daki savunmaya katılan yaşlı Teodoros Karistinos, Eğriboz Adası'ndaki Karistos'ta doğmuş olup, Venedik vatandaşı idi. Samatya (Hipsomatia)'ya kadar "dış limandaki" surlar Giacomo Contarini'nin komutası altında idi. istanbul için yapılan savaşlarda ayrıca Cenevizli Mauricio Cattaneo'nun ve Paolo Bochiardi'nin, Giovanni del Carretto'nun, bir de Fornari'nin, bir Salvadego'nun, bir Gattilusio'nun ve bir Giovanni Dalmata'nm adları geçer. imparatoru00n yanında ise Paleologların bir akrabası olduğu iddia edilen ispanyol Don Francisco de Toledo görülüyordu. Bunların arasında aynca limandaki tüm deniz güçlerinin Venedikli komutanı, Tana ticaret filosunun kaptanı Aloise Diedo'nun adı da geçmektedir.

Kuşatma başladıktan kısa bir süre sora II. Mehmed'in eski romantik stilde görkemli kahramanlıklarla uğraşmak yerine, birkaç gün içinde kalın, yüksek ve burçlarla çevrilmiş iç surları olmasa bile daha alçak olan dış surları çökertebileceğinden emin olduğu toplarından sonuna kadar yararlanacağı kolayca anlaşıldı. Dış surları yıkarak, kuşatmanın gidişatını lehine çevirebileceğinden emindi. 11 Nisan'da İmparator sarayı Hebdomon'un karşısına üç; Silivri Kapısı'na üç; Edirnekapı'ya iki ve Topkapı'nm karşısına yine dört mancınık yerleştirildi ve tahribat çalışmaları büyük bir başarı ile derhal başlatıldı

Kuşatma çok yavaş gitti ve arada trajik hadiseler gerçekleşti. Kuşatma altında olan Bizanslılar sadece bir kez Türklere saldırmayı denediler, ama geri püskürtüldüler ve bu başarısız denemeyi bir daha tekrarlamaya kalkmadılar. 17 Nisan'ı 18 Nisan'a bağlayan karanlık bir gecede Türkler bu sefer ani bir baskınla şehri ele geçirmeye çalıştılar. Çatışmalar dört saat sürdü ve Osmanlılar nihayet geri çekilmek zorunda kaldılar.

Nisan'da erzakla dolu üç veya dört Ceneviz gemisi geldi. O gün rüzgar esmediğinden Baltaoğlu, sultanın gözleri önünde bu filo ile açık bir savaşa girdi. Bu savaşa, Türk donanma kaptanının gemisi ile çatışmaya giren imparatorluk gemisi de katıldı. Kaptan-ı Derya Baltaoğlu, uzun süren kanlı bir çatışmadan sonra Hristiyan yardımcı güçlerinin yok edilmesinin imkânsız olduğunu anladı. Gabriel Trevisano'nun ve Zaccaria Grioni'nin gemileri Haliç'ten çıkarak yeni gelenleri karşıladılar ve onları zincirin diğer tarafındaki güvenli limana getirdiler. II. Mehmed, yenilen Baltaoğlu'na karşı hiç acıma göstermedi; Bulgar devşirme bir taş atışıyla gözünden yaralanmış olmasına rağmen görevinden azledildi ve yerine Pierre Loredano'ya karşı çarpışmış, ancak mağlup olan Çalı Bey'in oğlu Hamza Bey getirildi .

Bir gün sonra (21 Nisan) Topkapı'daki surların bir kısmı çökertildi. Rumlar ve Frenkler büyük bir hızla çalışarak, açılan gedikleri toprak ve taş dolu fıçılarla kapatmaya çalıştılar, hatta yeni bir hendek daha açıp, buradan çıkan toprakla bir de set çektiler. Yine de Osmanlıların burada kazandıkları başarı, felaketin yakın olduğunun bir işareti idi. Toplar, her gün devasa taşlarla savunması daha zayıf olan Mesoteicheon 'daki surları dövmeye devam ettiler ve kısa bir süre içinde, aynı hızla fıçılarla doldurulan yeni gediklerin sayısı arttı.

Bu esnada II. Mehmed, zaten sayıca az oldukları için büyük aralıklarla dizilmiş olan savunmayı daha da dağıtmak için kahramanca bir savaş aracına başvurdu. Amacı, deniz tarafındaki savunma hattını tehdit etmek ve imparatorun askerlerini ve müttefiklerini oraya çekmek için gemilerini Galata ve Galata'nın ötesindeki Beşiktaş (İki sütunlu limandan),tan Haliç'e indirmekti. Hayatı zaferlerle dolu sultanın Rum tarihçisi Gökçeadalı (İmrozlu) Kritovulos ve Latin öğrenci Pusculus'un, Kserkses'in hilesinden bile üstün olduğunu övgü ile söyledikleri bu hile, büyük topçu ustası Urban gibi dönemin büyük ustaları için imkânsız değildi.

Buna benzer bir hileyi daha önce Antonio Marini de Lizza-Fusino'da denemişti88. Venedikliler de benzer bir şekilde gemilerini Garda Gölü'ne indirmişlerdi . Once bolca yağ sürülmüş olan sabit tekerlekler üzerine yerleştirilmiş küçük gemiler, daha sonra da büyük olanlar, sayısız cerehor ve öküzler tarafından çekilerek eskiden üzüm bağları ve ağaçlarla kaplı olup, Türkler tarafından düzleştirilmiş ve kalaslar döşenmiş Galata bayırına çekildi ve buradan mürettebatın naraları ve nakkare sesleri altında, Hristiyanlann şaşkın gözleri önünde aniden salıverilerek, Haliç'in köpüren sularına indirildiler. Bu sayede Hristiyan filosunun gizlenme yeri olan Haliç'e toplam 67 gemi indirildi. Bu gemiler, imparatorun filosu ile açık savaşa girmediler, ama yine de kuşatmaya iki yönden yarar sağladılar. Öncelikle gemilerdeki Hristiyanlar artık sürekli tetikte olmak zorundaydılar ve şehri savunmak için yerlerinden ayrılamadılar. Diğer taraftan, daha önce de belirttiğimiz gibi, imparatorluk ordusunun bazı birlikleri şehrin çok iyi savunulan bu hattaki surlarını müdafaa etmek üzere buraya kaydırılmak zorunda kaldılar. Hristiyanlann, Haliç'e zorla giren bu Türk gemilerini ateşe vererek yok etme çabaları hiçbir sonuç vennedi. Giacomo Cocco, 28 Nisan'da Trabzon'dan gelen gemisi ve başka birkaç gemi ile birlikte şafak sökmeden kısa bir süre önce her yeri ateşe vermeyi denerken, güya Cenevizlilerin ihanetine uğrayarak, üzerine ateş açıldı ve adamları ile birlikte denize düşüp, boğuldu. Trevisano'nun bizzat komutası altındaki kadırgası da neredeyse aynı akıbete uğrayacaktı.

Bu arada Mayıs ayı gelip çattı ve surların içinde birçok bahçeyi ve tarlayı barındıran İstanbul'da erzak eksikliği baş göstermeye başladı. Halk, bazı olağandışı hadiselerden dolayı felaketin yakın olduğunun işarederini görmeye başladı: Meryem Ana'nın mucizeler yarattığına inanılan resmi bir ayin sırasında yere düştü ve zorlukla yerden kaldırılabildi. Bir başka sefer, ilahiler söyleyerek caddelerden geçen halk, korkunç bir fırtınaya yakalandı ve dağılmak zorunda kaldı. Şafak söktükten sonra günün ilk saatlerinde şehrin üzerine yoğun bir sis bulutu çökerek, baharın açık gökyüzünü kapladı. Çevrede beliren büyük bir ejderha hayvanlan yemeye başladı. Denizde tutulan midyelerin içinden kan aktı ve ay, açıklanamayan tuhaf biçimler aldı. Halk yine de hâlâ Tanrı'nın ve Meryem Ana'nın sürekli koruması altında bulunan şehrin felakete sürüklenmesini engelleyeceğini umut etti ve tehdit altındaki Hristiyanlann belleğinde eski bir rivayet canlandı: Gökyüzünden bir şövalye inecek ve Konstantin'in sütununa gelip, kendisine bir melek tarafından getirilen topuzla düşmanları "İran Dağlarina" kadar kovalayacak ve yok edecekti.

Müttefik Avrupa'dan hiçbir yardım gelmedi. Venedik Senatosu, daha Şubat ayının sonunda "Tanriya saygıdan, Hristiyanlann iyiliği, Venedik'in şerefi ve tüccarların rahatlığı ve yararı için" Venedik'te ve kolonilerde 12 kadar kadırgayı silahlandırma ve Doğıinun tehdit altındaki metropolüne gönderme kararını almıştı: Giacomo Loredano, belki de adı seferin sonucunun iyi olacağına dair bir işaret sayıldığı için bu filonun genel komutanlığına getirildi. Ama hazırlıklar ancak 7 Mayıs'ta tamamlanabildi. Loredano'ya, Türkleri mümkün olduğunca esirgemesi ve herhangi bir provokasyona maruz kalmadığı sürece onlarla savaşa girmemesi yönünde talimatlar verilmişti. Aynı zamanda Bartolomeo Marcello, İmparator ve Osmanlı Sultanı arasında, gerekirse padişahın "çok ağır olmayan şartlan" altında barışı sağlamak amacıyla Venedik elçisi olarak II. Mehmed'e gönderilmişti .

Venedik tarafından zamanında müdahale etmesi için başvurulan Aragon Kralı, bir zamanlar yerine başkasını bile getirmeyi düşündüğü Konstantiniyyeli kuzeni olan imparatorun lehine henüz bir karar vermemişti ve daha 12 Şubat'ta savaş ciddiye bindiği takdirde, ortak düşmanlarına karşı ittifak kurmayı teklif etmiş olan Karamanoğullan da sözlerini yerine getimıemişlerdi. Venedik tarafından yardıma çağrılan Macaristan ise parmağını bile oynatmamıştı: Kral Ladislas, Alman Sarayindan henüz dönmüştü ve Macaristan kendi iç mücadeleleri ile yeterince uğraşmak zorundaydı. İmparator Konstantin, ayrıca uzaktaki Fransa Kralina da boşuna yardım için talepte bulunmuştu. Fransa Kralı daha 1452 yılının yazında Fransa'nın koruyucusu olan Saint Denis'in Rum kökenli olduğunu unutmadığını, ancak Fransa'nın iç meselelerinin bir Haçlı Seferi için müsait olmadığı cevabını vermişti. Fransa Kralı ayrıca Manuel Hrisoloras'ın halefi ve anne tarafından İlario Doria'nın ve Paleologların akrabası olan İtalyan hümanist Franciscus Filelfius tarafından hazırlanmış bir tavsiye mektubu almıştı. Franciscus Filelfius, kralı bu mektubunda açıkladığı yöntemler ile acınacak hâlde 60 bin savaşçıdan oluşan Türk Devleti'ni ve bununla birlikte dünyadaki Müslüman hükümdarlığını yok etmekten daha kolay bir şey olmadığına ikna etmişti. Nihayet Haziran ayının başında, Tann'nın bayrağı altında beş kadırganın silahlandırılmasını görüşmek üzere Papa tarafından gönderilen Ragusa Başpiskoposu, Venedik'e geldi. Aynı dönemde papanın bir diğer vekili, Türklerle hâlâ banş yapmamış ve beklemeye geçmiş olan iskender Bey (Kastriot)'i Doğu'ya yapılacak bir sefere ikna etmek üzere Arnavutluk'a gitmişti, ama boşuna . Bu olaylarda en fazla menfaati olan Cenevizliler ise yedi gemiyi bir araya getirmiş ve 11 Haziran'da kaptanın gemisinde Saint Georg'un bayrağı göndere çekilmişti. Ama bu deniz gücü, sadece Cenova'nın, daha sonra Venedik'in, güneydeki kralın ve kuzeydeki büyük dükün dahil olacağı İtalya savaşı için hazırlanmıştı .

3 Mayıs tarihinde, Loredano'nun Ege Denizi (Arşipel) bölgesine gelip gelmediğini öğrenmek için iç limandan küçük bir gemi gönderildi. Gözcüler, moralleri daha çok bozan olumsuz bir haberle geri döndüler. 5 Mayıs'ta Türkler, Galata'nın Saint Theodoros Tepesi'ne bir batarya yerleştirerek yine Hristiyan filosuna karşı saldırıya geçmeyi denediler, ama sadece Cenevizli bir ticaret gemisi hasar gördü. Diğerleri çekilen zincirin ötesinde, Galata surlarının altında daha iyi bir yer aradılar, ama bu esnada sürekli olarak atılan güllelere maruz kaldılar. Eski konumlarına ancak birkaç gün sonra geri dönebildiler.

7 ve 12 Mayıs'taki ani saldırılar, Bizanslılar tarafından başarı ile geri püskürtüldü. Bunun üzerine Türkler güçlü bir yürür kule inşa ettiler ve buraya yerleştirilen birlikler, Edirnekapida tehdit altındaki noktada açılan hendekleri toprakla doldurmayı başardılar. Derhal Galata'dan İstanbul'a kadar bir köprü kuruldu ve bu sayede sadece top atışları için çok iyi bir yer edinmekle kalmayıp, dikkati kara tarafındaki çalışmalardan başka bir yöne çekmek için iyi bir fırsat yaratılmış oldu. Bunun dışında Novobrdo'dan getirtilen maden işçilerine birçok yönde lağımlar kazdırıldı, ama Bizanslıların teknik adamı olan Alman Johann Gross'un yetenekleri sayesinde bu lağımlar etkisiz hâle getirildi .

26 Mayıs günü gece geç saatlere kadar, Türk ordugâhında, özellikle de sultanın bizzat karargâhını kurduğu Topkapı önlerinde büyük ateşler görüldü. Aynı zamanda öyle büyük bir gürültü koptu ki, Bizanslılar "gökyüzünün çökeceğini" düşünmeye başladılar. 28 Mayıs'ta toplar eskisinden daha yoğun ateş etmeye başladı ve Türk münadiler, herkesin kendisine tahsis edilen yerde ertesi sabah yapılacak büyük saldırıya hazır olmalarını haber verdi. II. Mehmed, bunun üzerine emirlerinin zamanında yerine getirilip getirilmediğini denedemek üzere atı ile bizzat Türk safları arasında gezindi. Tüm bu hazırlıklar şehirden de fark edildi ve kutsal eşyaları, mukaddes imparator mezarlarını ve değerli sanat eserlerini barındıran tüm kilise ve manastırlarda, sanki Hristiyan İstanbul'un son gününe hazırlık yapar gibi çanlar çalmaya başladı.

Şafak sökmeden üç saat önce Türk karargâhlarında hareket başladı. Demir değnekler ve kırbaçlarla harekete geçirilen Hristiyan yardımcı birlikleri ve ikinci derecedeki Müslüman askerlerin görevi, Topkapı'da fıçılar, çuvallar, vs. gibi dolgulardan oluşan harap olmuş surlara merdivenleri dayamaktı. Bunlar kitleler hâlinde öldüler, ama asıl orduya büyük bir hizmette bulundular. Yerlerine çok kolaylıkla başkaları konulabileceği için bu insanlar hiçbir Osmanlı komutanı tarafından fazla önemsenmezdi. Merdivenler surlara dayandıktan sonra ise II. Mehmed'in ve her iki beylerbeyinin komutası altındaki yeniçeriler, sultanın da bulunduğu Topkapı ile Silivri Kapı ve Eğrikapı'da harekete geçtiler: Bu seçkin ve zafere aşina birlikler demir gibi disiplinleri içinde ya yenecekler, ya da öleceklerdi. Aralarında, Hristiyanlar tarafından vurulup, yere düşene kadar özellikle Ulubatlı Hasan dev cüssesi ile göze batıyordu. Bombardımanın yarattığı dumanlar etraflarını çevreliyor ve kuşatma altında olanların, ilerleyen yeniçerileri görmelerini engelliyordu.

Bu karar gününde de asıl komuta yine Giustiniani'de idi. Yerli ve yabancı nüfuzlu kişilerle etrafı sarılmış imparatorun kendisi ise görünmüyordu. O, kutsal varlığını korumak zorunda idi ve çatışmaya giremezdi. Ama ölüme hazırlıklıydı ve Ayasofya'da Kutsal Takdis Merasimi'ni tamamlamıştı. Cenevizli Protostrator'u kıskanmalarına rağmen başlarında balyosları bulunan Venedikliler var güçleriyle savaştılar. Bizanslı birliklerin başında bu arada Osmanlı şehzâdesi Orhan da belirdi. Dış surların önünde sabahın ilk ışıklarına kadar çatışmalar devam etti. Giustiniani, bir mermi ile göğsünden öldürücü bir yara aldı ve adamları tarafından gemisine götürüldü.

Bu yüzden müdafaacılann saflarında büyük bir boşluk açıldı ve genel bir karmaşa meydana geldi. Hiç kimse, ortadan kaybolan komutanın yerine geçmeye cesaret edemedi. Topların kulak yırtıcı sesi ve yeniçerilerin sinir bozucu naraları altında hiçbir emir duyulmadı. Bir kez geri püskürtülen Türkler, alçak dış surlarla birkaç yerinden büyük hasar almış, yüksek iç surlar arasındaki boşluğu derhal doldurdular. Bazıları, surlara çabucak dayanan merdivenlere çıkarak Giustiniani'nin kısa bir süre önce yaralandığı, terk edilmiş burçlara çıkmayı başardılar. Aynı anda, genelde Cenevizlilerin hendekleri ve dış surları savunmak için surların arasından çıktıkları küçük kapı işgal edildi ve birçok yeniçeri bu kapıdan geçerek, şehre girdi.

Ancak bu büyük karmaşanın içinde, surların her yerinde kıyasıya savaş veren her iki milletin savaşçıları da bu başarıyı fark etmediler. Bu arada Marmara Denizindeki büyük filonun denizcileri karaya çıktılar. Onları, Haliç'e indirilmiş olan gemilerin mürettebatları takip etti. Hiçbiri kendilerine vaat edilen ganimetleri kaçırmak istemiyordu.

Çatışmalar devam ederken, şehre girmiş olan yeniçeriler, genelde ahşap evlerin bulunduğu dar sokaklardan geçerek merkeze; dikilitaşların bulunduğu Hipodrom'a ve mukaddes Ayasofya Kilisesi'ne doğru ilerleyen süvari birlikleri oluşturdular. Niyetleri, kendilerine vaat edilen ganimetlerden en iyisini almaktı. Her yerde özellikle güçlü ve güzel köleler, ya da özgürlüklerini satın alabilecek kadar zengin olanlan aramaya başladılar. Sadece onlara karşı gelenleri, ya da ellerinde kanlı silahları ile rastladıkları Bizanslı veya Frenk askerlerini öldürdüler, zira Osmanlılar, elde edecekleri kazancı, insanları tıpkı Timur gibi katlederek, yok edecek kadar aptal değildiler. Yalnızca yollarına çıkan hastalar, yaşlılar ve küçük çocuklar kurban edildiler.

Günlerden, İstanbul'da birçok kutsal eşyanın yanında, onun da eşyalarının barındığı Azize Theodosia günü idi (29 Mayıs) ve "delikanlıların ve genç kızların en güzel uykularına daldıkları" sabahın erken saatleri olmasına rağmen, kiliseler tıklım tıklım insan dolu idi. Başlarına gelen talihsizlikten haberdar olup, bu haberlere inanmış olanların sayısı - bazıları sadece gülüp geçmiş ve Tanrinın korumasını hiçbir zaman esirgemeyeceğini iddia etmişti! - gittikçe artmış ve her mevki ve sınıftan insan bir araya toplanmıştı. Açgözlü vahşiler gibi, ancak aldıkları disiplin sebebiyle birbirleri ile çatışmayan Osmanlılar, sanki onlar için bir araya getirilmiş bu insan ganimetinin arasına daldılar ve ellerinden, elbiselerinden ve sakallarından tuttukları esirleri alıp götürdüler. Kiliseler ve evler alelacele soyuldu: İmparatorun sarayından, Prodromos Manastın'ndan, bugün bile görülebilen muhteşem güzellikte mozaik resimlerle süslenmiş olan ve Meryem Ana'nın ünlü resmini barındıran Mone Tes Horas Kilisesinden* ve Protostrator'un evinden kumaş, kilim, altın, gümüş, inciler, kıymetli taşlar, özellikle değerli ciltlerinden dolayı dikkat çeken kitaplar gibi kıymetli eşyalar yağmalandı ve sultanın etrafındaki devletin ileri gelenleri bu yağmadan muhtemelen en büyük payı aldılar. Bir çoğu, öldürülen veya kaçan Rumların yerine geçip, daha sonra oturacakları evleri bile seçtiler.

II. Mehmed, imparatorluk şerefini - O, artık gerçekten bir imparatordu! - en çirkin tutkuların ve açgözlülüklerin baş gösterdiği çatışmalarda görünerek, ayaklar altında çiğnemek istemedi. Artık sonuna kadar açılmış olan, karargâhını kurduğu iki ay boyunca, İstanbul'u fethetmeyi hayal ettiği sur kapısının önünde bekledi. Burada kendisine ayrıca, artık Müslümanlara ait İstanbul'un eski hükümdarının hayatta olmadığı haberi ulaştı.

Aynı dönemde yaşamış tarihçi Dukas'ın kayıtlarına göre makamını ve şehrini kaybettiği anda acı içinde:

"Burada bir Hristiyan yok mudur ki beni öldürsün?", diye haykırmış; daha sonra kalabalığın içinde muhtemelen ezilmişti. Sultanın emriyle çok daha sonraları cesedi aranmaya başlandı. Nihayet, gelecekte Aydın Beyi olacak bir Türk huzura geldi ve işgal edilen ilk kapının önündeki ölülerin arasında İmparator Konstantin'e benzeyen birini gördüğünü bildirdi. Bunun üzerine derhal oraya gidildi ve imparator, kana bulanmış mor çoraplarından tanındı. İmparatorun başı kesildi ve aynı gün, Bizanslılara artık bir hükümdarlarının olmadığını ve bundan sonra Osmanlı Sultaninin himayesinde olacaklarını göstermek için akşama kadar tutulacağı Augusteon Sütunu'na* dikildi111. Birkaç gün sonra aynı kesik baş, II. Mehmed'in zafer haberini en etkili biçimde yaymak için bir Müslüman hükümdardan, diğerine gönderildi. İmparatorun cesedinin, eğer denize atılmadıysa, nereye gömüldüğü hâlâ bilinmemektedir.

Uç gün sonra , yağma için öngörülen süre sona erdiğinde, birçok cadde temizlenip, doymuş, memnun olmuş ve yorulmuş Türkler, karargâhlarına veya kendilerine gösterilen yerlerine geri döndüklerinde ve kiliselerde artık hiçbir Türk askeri kalmadığında, şehrin Müslüman asıllı yeni İmparatoru Sultan Mehmed, sade bir merasimle şehre girdi. Hiçbir insanının görünmediği caddelerden geçerek, doğrudan Ayasofya Kilisesine gitti ve burada dua ederek, kiliseyi camiye dönüştürdü. Minberin önüne geldi ve kutsal masanın taşında rahmet ve zafer inayetine ihsan eden Allah adına namaz kıldı.

Sakız Adası'ndan gelen askerler, Cenova'dan yeni gelen paralı askerler, birçok koloni sakini, hatta Galata komutanının yeğeni bile İstanbul'u müdafaa edenlerin saflarına katılmış olmasına rağmen115, Galata komutanı kendisi ve Osmanlılara karşı resmen savaşa girmemiş olan Galatalılar adına af dilemek üzere , Zağanos Paşa'nın teşvikleri ile Ceneviz kolonisinin ileri gelenlerinden Babila Pallavicini'yi ve Marchione de Franchi'yi bir tercümanla birlikte II. Mehmed'in huzuruna göndermişti. Durumları, direnmeyen ve bu yüzden kendileri için koruma ve mülkleri ile oturdukları evleri için saygı talep eden Hristiyanların konumundaydı. İstanbul'un fethini geciktiren iki yanlı davranıştan kınandıktan sonra, sultanın Edirne'den gönderdiği bir fennânla talepleri yerine getirildi, ancak surlar kısmen yıkıldı ve San Kroke Kulesi de surlarla aynı akıbete uğradı. Galatalılar, bütün silahlarını teslim etmek zorunda bırakıldılar ve sultan, geri dönmeyen Galatalıları mallarına Hazine adına el koymakla11te8hdit etti. Galata komutanı bunun üzerine derhal Sakız Adası'na bir gemi gönderdi ve onları geri çağırdı . Sultanın kullarından biri yönetici olarak tayin edildi, komutan görevinden alındı ve bundan i böyle Galata'da bir mahkeme başkanı, halk arasından seçilen dört kişi ile birlikte yargı işlerini yuruttu .

Gemilere gelince; ölen imparatora ait beş kadırga artık halefi olan sultana geçti. Frenklerin gemilerinden dı bazılarına el konuldu. Ancak, Venedik, Girit ve bazı Ceneviz gemileri - özellikle de mezarının bulunduğu Sakız Adası'nda kısa bir süre sonra ölen Giustiniani'yi götüren gemiler - karmaşa anından ve zafer sarhoşluğundan istifade ederek kaçmışlardı. Ayrıca birçok Latin, hatta Rum kökenli şehir sakinleri de bütün mal varlıklarını da yanlarına alarak bu gemilerle uzaklaşmışlardı. Türk kıyafederi içinde basit teknelerle kendilerini kurtarmaya çalışanlar arasında bulunan İstanbul'un Latin Patriği İsodor ve dostu Midilli Metropoliti Leonardo kaçmayı başarmıştı. Bahtsız Osmanlı şehzadesi Orhan ise tanınmış ve derhal öldürülmüştü .

Venedikli balyos Girolamo Minotto'nun ise daha fethin ilk günü banş bozucu ve padişahın düşmanı olarak boynu vurulmuştu ve devlet aleyhine suç işleyenlerde genelde olduğu gibi, genç oğlu ve yedi Venedikli de onunla birlikte idam edilmişti . Katalan konsolosu, iki oğlu ve birkaç tüccar da aynı gerekçelerle öldürülmüştü. Rumlar arasında "Rumların direği " diye adlandırılan ve imparatoruna dinî meselelerden dolayı kızgın olduğu için kuşatma sırasında adı hiç duyulmayan Bizans Grandükü ve İstanbul'daki hadiselerin asıl lideri Lukas Notaras ise II. Mehmed tarafından af edilecekmiş gibi görünüyordu. Ama birkaç saat sonra güçlü ve nüfuzlu Grandük, iddia edildiği gibi, iki oğlunun sarhoş olan Fatih tarafından suistimal edilmesine direndiği için değil , muhtemelen Bizanslı düşmanlarının çabaları sonucu iki oğlu ile birlikte celladın baltası altında öldü. Osmanlı Sultanı bu sayede belki de Grandük'ün zengin mirasını elde etmeye çalışmıştı.

Sultan, Rum makamlarından sadece şehrin dış mahallelerindeki yöneticileri yerinde bıraktı. Ancak, kendisi tarafından kabul edilen bir otorite ile Hristiyan tebaa ile bağlantı kurmak ve onun aracılığıyla vergi toplamak istediği için patriğe de gereksinim duyuyordu. Türkler ne de olsa daha önce de fethettikleri şehirlerde piskoposlara ve metropolitlere tüm mahkeme imtiyazlarını, bazı gelirleri ve şerefli makamlarının bir kısmını bırakmışlardı. II. Mehmed, Hristiyan Ortodoks Kilisesi'nin hiyerarşi düzenini değiştirmeye niyetli değildi; aksine bu hiyerarşide kendisine ve amaçlarına yarar sağlayacak ve bazı yönlerden devlet düzeninden hâlâ mevcut eksiklikleri kapatacak çok faydalı bir yönetim aracı gördü. Halkın nefretle karşıladığı ve papanın vekili olan kaçak İsodor'u artık kimse aklına bile getirmiyordu. Onun yerine geçirilmek üzere son zamanlarda hiç çıkmadığı keşiş hücresinde sık sık ziyaret edilen ve bu yüzden Ortodoks inancının gizli lideri sayılan Gennadios Scholarios sultanın huzuruna çağrıldı ve yeni patrik ilan edildi. Yeni patrik Osmanlı padişahı ile yemek yedi ve kendisine değerli bir kaftan hediye edildi. II. Mehmed, avlunun ortasına kadar ona eşlik etti ve misafiri, sultana ait bir at üzerinde evine döndü. Camiye dönüştürülen Ayasofya yerine kendisine Konstantin'in mezarını ve Saint Andreas, Lukas, Timotheus, Spiridion ve Margarete'nin kutsal eşyalarını barındıran Kutsal Havariler Kilisesi verildi ve bu kilisenin kutsallığı büyük salonda bulunan bir Türk'ün cesedi ile bozulduğunda Gennadios, Pammakaristos'un güzel binasına taşındı. Kendisine yakın metropolitler, onun liderliğini tanıdılar.

Gerçekte ise Müslüman olan yeni imparatorun teveccühü ile patrik olmuştu ve önemli olan da bu idi. Rumların ve Doğu kökenli Hristiyanlann en büyük ruhban lideri, gelişmeleri kayıtsız şartsız kabul etmişti. Halk ve Rumların çoğu bu otoriteyi tanıyorlardı ve böylece vergi ödemekle yükümlü olan yeni tebaanın her türlü muhalefeti daha baştan önlenmişti.

"Gavur ortağı" olduğundan şüphelendiği yaşlı Vezir Halil Paşa'yı görevinden alıp, malına mülküne el koyduktan ve gençlik yıllarında kendisine büyük hizmetler veren bu yaşlı lalayı öldürmeye cesaret edemeyerek, mahkum olarak Edirne'ye gönderdikten sonra, yeni "İmparator" II. Mehmed, Süleyman Bey adında bir Türkü İstanbul subaşısı görevine getirdi. Süleyman Bey'in görevi, şehri temizlemek, makamlarını Türk sistemine uygun hâle getirip, Türk memurlar tayin etmek ve İstanbul'un nüfusunu kaçanlan geri çağırıp, üç ay içinde imtiyazlı Müslüman nüfusu buraya yerleştirerek, düzen kurmaktı. Yargı görevleri bir kadıya verildi. Muhafız kıtası olarak sadece 1.500 yeniçeri bırakıldı , ancak boş evlere birçok asker ve kapıkulu yerleştirildi. Hristiyanları duaya çağıran çanlar yasaklandı. Sultan Mehmed, bunun üzerine 18 Haziran'da Edirne'ye dönmek üzere yola çıktı .

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1451-1538 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir

cron