Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Moldova Bir Zamanlar Besarabyaydı

Burada Günümüzeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi hakkında konular bulabilirsiniz

Moldova Bir Zamanlar Besarabyaydı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 17:57

MOLDOVA BİR ZAMANLAR BESARABYA'YDI

Eylül 2004 Yolculuğundan


Bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeydi. Besarabya diye bilinirdi. 1800'lerin başından itibaren Rus İmparatorluğu'yla Romanya arasında gitti geldi. Birinci Dünya Savaşı bitiminde Romanya toprakları içindeydi, İkinci Dünya Savaşı başında Sovyet­ler Birliği'nde; savaşın ortasında Romanya'da ve savaşın sonunda yi­ne Sovyetler Birliği sınırları içinde kaldı.
Moldova bir asır boyunca sınırlarını çizemedi. Sınırların arasın­da kaldı.
Moldova halkı, bu özel durumu nedeniyle Moldovalı, Rus, Ro­men, Bulgar, Çingene, Ukraynalı, ve Gagauzların (Gökoğuz), oluş­turduğu çok özel bir halktır.

Soğuk Rüzgârlar Arasında

Başkent Kişinyov'daki garın dili olsa da anlatsa. Bir kasım gü­nü, Kişinyov'u dolaşmaya gardan başladık. Annem bir demiryolcu. Tüm çocukluğum trenlerde geçti. Garların benim için anlamı bam­ başka. Kişinyov'daki gar insanı bir zaman tüneline sokuyor. Gıcırtılar ve dumanlarla bir tren geliyor. Tercümanım Vladimir ya da Türkçe adıyla Vedat'la birlikte sessiz seyrediyoruz. Heybetli garbi­ nası günün kim bilir kaçıncı konuklarını karşılıyor.
Yıllarca savaşlara, işgallere, sürgünlere tanık olmanın ağırlığıyla hüzünlü. Şimdi ekonomik göçün sancılarını izliyor. Trenler, ekmek parası için Rusya'ya, Ukrayna'ya yolcular götürüyor. Uzak köyler­ den başkent sokaklarına insan taşıyor.

Trenden inenlerin çoğu yaşlı kadınlar. Küçük çekçek arabaları­nı özenle açıp yüklerini üzerine koyuyorlar. Yorgun elleriyle çekiş­tirmeye başlıyorlar. Başlarında kalın başörtüleri, birkaç kat giyin­mişler. Ayaklarında koca botlar. Kişinyov'un sokakları soğuk. Gün boyu sokaklarda ve pazarlarda getirdikleri birkaç kilo patatesi, yu­murtayı her neyse onu satacaklar da para kazanacaklar. Akşam bo­şalmış torbalarla köylerine dönecekler.

Zor yürüyen oldukça yaşlı bir kadının arabasına yardım etmiş­ tik. Adı Gela Türkana'ydı. On u daha sonra önünde üç beş kabak, pazarda dikilirken görecektim.
Yanımda tercümanım Vladimir, Elazığ aksanı Türkçe'siyle "Bizim trenler en çok Rus tarafına giderler" diyor. "Romanya'ya Beyaz Rusya'ya, Sofya'ya, Bulgaristan'a da giderler. Oralarda alış­ veriş yaparlar. Eskiden Moldova'dan Türkiye'ye gidecek olanlar Bulgaristan üzerinden otobüsle giderlerdi. Ama şimdi o yol da kapandı. Bulgaristan AB'ye gireceği için 80 dolar vize koydu. Za­ten her tarafımız kapalı. Hiçbir yere gidemez olduk sıkıştık kal­dık, iplerimiz komşuların elinde. Cereyan vermiyorlar, gazı kapa­tıyorlar."

"Sanayi de Tiraspol'de yoğunlaşmış galiba" diyorum. "Evet, ora­sı bir geçit. Mesela gaz Rusya'dan oraya, oradan bize geçiyor."
Her taraftan çevrelenmiş küçücük bir ülke. Osmanlı'nın Besarabyası 1812 yılında Osmanlı Rus Antlaşması'yla, Rus İmparatorlu­ğunun bir vilayeti olmuştu. O gün bugündür başı dertten kurtul­muyor. Sınırlar arasında savrulup duruyor.
Soğuk Savaş döneminde dış dünyaya kapalı bir 45 yıl geçti. Savaşın kâbusu ülkeyi hiç terk etmedi. Yarım asır boyunca her ilkokul öğrencisi savaşın korkunç yüzüyle tanıştı, olası bir durum­da ne yapacağını öğrendi.

Kişinyov'daki ikinci günümüzde bir ilkokulu ziyaret etmiştik. İlk girdiğim sınıfta öğretmen hayat bilgisi dersine hazırlanıyordu. Sınıfın ortasında koca koca karton kutular, içleri gaz maskeleri do­lu. Hepsi çocuklara dağıtıldı. Ve benim şaşkın bakışlarım arasında, parmak kadar çocuklar o korkunç maskelerini yüzlerine geçirdiler. Bir dakika içinde sınıfa savaş kokusu yayıldı.
Vladimir'e "Bu ne böyle?" diye sordum.

"Savaş olursa ne yapacaklarını bilsinler diye" dedi.
Burada da değişim rüzgârları 1991'de Moldova'nın bağımsızlı­ğını ilan etmesiyle başlamıştı. Sovyet ekonomisinden ayrılmışlar ve ekonomik krizin içine düşmüşlerdi. Önce sosyalist kooperatif siste­ mi çökmüştü. Ardından açlık ve işsizlik başlamıştı.
Vladimir'i, Kişinyov'daki Türk Büyükelçiliği'nden önermişlerdi. Kaldığımız süre içinde ondan hiç ayrılmadık; artık Moldova'da bir dostumuz vardı. Çok çalışkan, çok çabuk ve bizim toprağın insanı gibi sıcacıktı.

Bizi şaşkına çeviren, Türkçe'yi doğulu bir aksanla konuşuyor olmasıydı.
Sonra anlattı. Çocuk yaşında "Kişinyov'un Lalelisi" dediği yer­ de bir Türk otobüs şoförüyle tanışmıştı. O gün bugündür bir adı da Vedat'tı.
"Galiba 1992 yılıydı. 16 yaşındaydım. Buralarda dolaşıyordum. Otobüsler vardı. Bir Mercedes 303. Arabaya bakıyordum. Türk şo­för eliyle işaret yaptı, beni çağırdı. Bana meyve suyu, bisküvi verdi. Sonra beş dolar gösterdi. Burayı süpürür müsün diye arabanın içini işaret etti. Anladım, işe başladım. Türkçe öğrendim. Pasaport yap­tırdım. Çok geçmedi, muavin oldum. Gümrük meselelerini öğren­dim, ehliyet aldım. Hatta Harput'a, Elazığ'a kadar gittim, İstanbul'da üç beş günüm vardı. Şoför evine Elazığ'a gidecekti. Acıdı bana. 'Tek başına ne yapacaksın İstanbul'da? Sen de gel' dedi. Gittim ailesiyle kaldım. Çok güzeldi."

Kişinyov'un Lalelisi'nde tanımadığı yok Vladimir Vedat'ın. Ya­nımızdan geçen ona selam veriyor, iri yapılı genç bir adam geliyor. Adı Leonid. Soyadı Karagavur.
"Nerelisin sen?"

"Bulgarım" diyor. "Hem Bulgar vatandaşıyım, hem Moldova. Ablam Türkiye'de evli."
1992 yılında buralardan tanışıyorlar. Aynı Vedat gibi Leonid de Türk otobüs şoförleriyle çalışmaya başlıyor.

"Araba yıkıyordum. Otobüsleri yıkıyordum, insanlar çok iyi davranıyordu. Şu anda yine Türklerle çalışıyorum şu otobüs işlet­ mesinin müdürüyüm."
Üçümüz beraber yürüyoruz. Yol boyu satıcılar. Arada onlarla konuşuyoruz.
Bir kadının önünde kaldırıma dizilmiş fesleğen saksıları var. "Kaça satıyor, sorsana" diyorum.
Leonid soruyor. "Bir dolar yani 12 leymiş" diyor.
"Peki, bir günde ne kadar para kazanıyor?" diye soruyorum. Leonid sorarken kadın yanındaki öbür kadınlara sinirli sinirli bir şeyler söylüyor.

Leonid çeviriyor:

"Bana kızıyor. Anladı Bulgar olduğumu. Ya­bancılar gelip işimizi elimizden alıyorlar diyor. Onların ekmeğiyle oynadığımızı söylüyor."
Üç kuruşa bahçesinde yetiştirdiği birkaç saksıyı satmaya çalışan bu Moldovalı kadın ekonominin omuzlarına yüklediği yükü Leonid'e kızarak hafifletmeye çalışıyor.
İki adam yaklaşıyor yanımıza. Yüzlerinde kocaman bir tebes­süm. "Hoş geldiniz..." diyorlar. Vladimir "Beni çok eskiden tanır on­lar" diyor.
Biri Mardin'den, diğeri Elazığlı. O, Leonid'in patronu. "1994 yı­lından beri otobüs işletmeciliği yapıyorum. Daha sonra otobüs işlet­meciliği durdu. Uçak işletmeciliği başladı. Şimdi de uçak acentesiyim."

10 dakika içinde Moldovalılar dışında Romen, Bulgar, Çingene, Ukraynalı, Türk, Rus onlarca kişiyle konuşmuştuk. Bu Moldova'nın özetiydi. Burada yıllardır değişen sınırların yarattığı bir halk vardı ve şimdi denizden ve karadan çıkışı kapalı bir ülkeye sıkışmışlardı.

Kaynakça
Kitap: SINIRLAR ARASINDA
Yazar: BANU AVAR
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: MOLDOVA BİR ZAMANLAR BESARABYAYDI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 17:58

Genç Bir Başbakan: Vasili Tarlev

Kişinyov'un Lalelisi'nden kopmak zor. Ama önemli bir rande­vumuz var. Başbakanlıkça gideceğiz. Bir saat sonra Başbakan Vasili Tarlevle beraberiz. Çok genç bir başbakan. Zarif ve heyecanlı. Önü­müzde bir harita.
"Haritaya baktığımız zaman Moldova'nın denize kıyısı olduğu­nu görüyoruz. Ama o da Ukrayna tarafından kapatılmış. Romanya ve Bulgaristan'dan geçişler zor. Moldova izole edilmiş. Geleceği na­sıl görüyorsunuz?"

"Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra, durum değişti. Bu coğ­rafyadaki bütün ülkeler aynı durumda" diyor. "Moldova, bağımsız bir ülke haline geldi. Her ne kadar coğrafi olarak sınır paylaşımları yapılsa da, haritaya baktığımızda Moldova izole edilmiş gibi görü­nüyor. 2002'de Ukrayna'yla bir anlaşma imzaladık. Moldova'nın Karadeniz'e ulaşmasını sağlamaya uğraşıyoruz. Karadeniz çıkışına bir liman yapmak için konuşuyoruz."

Ona hem eski Doğu Bloku ülkeleriyle hem de Batı'yla ilişkileri­ ni nasıl bir dengede tuttuğunu soruyorum:

"Ne yapabiliriz ki... Do­ğu ve Batı arasında yer alıyoruz" diyor.

Transdinyester Sınırlar Arasında

Moldova'nın denize doğru inen bölgesinde büyük sorunlar var­dı. Sancılar bağımsızlığın hemen ardından başlamıştı.
Bağımsızlığın ilk yıllarında sanayinin yoğunlaştığı ve Rusya'nın himayesindeki Transdinyester bölgesi özerklik istedi. Burası Moldo­va'nın en stratejik bölgesiydi. Bu istek kabul edilmedi. Ve Transdin­yester, dünyada hiçbir ülkenin tanımadığı bir cumhuriyet ilan etti. Kendi sınırını çizdi, bayrağını dikti parasını bastı ve sınırda pasaport uygulaması başlattı. Biz oraya gidemedik, ama Başbakan Vasili Tarlev'e düşüncelerini sorduk. Öfkeliydi.

"Transdinyester, Moldova'nın doğusunda kalan küçük bir bölge. Tamamen suni bir anlaşmazlık. Ne millet olarak ne de dini yönden onlarla hiçbir farkımız yok. Ama ayrılıkçılık yapıyorlar. Tiraspolu kirli işlerin merkezi haline getirdiler. Uyuşturucu satışı, kara para ak­lama, insan trafiği, silah ticareti ne isterseniz. Oranın cumhurbaşkanı olduğunu söyleyen adam orayı bir aşiret gibi yönetiyor. Büyük oğlu gümrüklerden sorumlu, küçük oğlu dünyaya silah satıyor."

Dört buçuk milyon insan. Etrafları bir zamanlar aynı sınırları paylaştıkları ülkelerle çevrili. Karadeniz'e çıkışları birkaç kilometre yüzünden kapalı.
Başbakanlıktan çıkıyoruz. Bir gürültünün içine düşüyoruz. Hepsi turuncu giymiş bir grup öğretmen, Başbakanlık'ın önün­de gösteri yapıyor. Vladimir, bu gösterilerin giderek arttığını söylü­yor.

Vladimir'le Kişinyov'un en büyük caddesine gidiyoruz. Araba­da "Burada artık ya zengin ya da fakirler var. Orta sınıf yok" diyor.
Yabancı markalarla dolu caddede Boss'un önünde bir kalabalık. İki limuzin duruyor. İçinden korumalar eşliğinde bir adam iniyor. Boss mağazasına giriyor. Vladimir'le bakakalıyoruz. Bir film sahnesi gibi. "Bak!" diyor, "bu mağazada bir elbise 5.000 dolar. Normal bir vatandaşın maaşı 250-300 dolar."

Ansızın gelen serbest piyasa ekonomisinin ve bunun yol açtığı hızlı kültürel değişimin çarpık yüzü her yere damgasını vurmuş. Reklamlar, televizyonlardaki programlar, pahalı mağazalar, yeni ye­ni açılan süpermarketler. Oralarda satılan iki üç aylık maaş bedelin­ de sabunlar, parfümler, viskiler, giysiler. Ve çok şey isteyip, en azla yetinmek zorunda kalan yenilik rüzgârlarının soğuk cereyanında kalan gençler. Dışardan gelen tehlikelere karşı en savunmasız olan­lar onlar. Natali'yle işte bunları konuştuk. Onunla bir köşe başında tanıştık. Dükkânlardan birinde çalışıyordu. Upuzun boylu, ince ya­ pılı, simsiyah, uzun saçlı çok güzel bir kızdı. Galiba otuzlu yaşlar­ daydı.

Ayda 100 dolara çalışıyordu. Pedagoji okumuştu, iki yıl öğret­ menlik yapmıştı. Şimdi turizm sektör ündeydi. "Kiram 60 dolar. Ama kocam da çalışıyor, geçinip gidiyoruz" diyordu.
Gençlerin lüks tüketim maddelerine giderek artan ilgisinden söz ediyor. Sanal bir dünyada yaşadıklarını söylüyor. Daha iyi yaşa­yacağım derken kötü yolları seçenlerin sayısındaki artışa işaret edi­yor.

Moldova, insan kaçakçılığı ve yasadışı göç merkezlerinden biri. Moldova'nın Türkiye Büyükelçisi Fatma Fırat Topçuoğlu "Türkiye'de 40.000 civarında Moldovalı olduğu tahmin ediliyor" diyor. "Moldova'yla tarihten gelen köklü ilişkilerimiz var. Ara­mızdaki ilişkilerin arttırılması için biz de kısmen esnek bir vize rejimi uyguluyoruz. Moldova'dan Türkiye'ye gitmek mümkün. Kapıda vize alabiliyorlar, iki ay turist olarak kalabiliyorlar. Bir de insan ticareti var. Daha ziyade kadınlara yönelik. Uluslararası çe­teler bu işi yapıyorlar."

Sabri ve Planeta

Planeta bir Türk lokantası. Kişinyov'un en güzel lokantası. Son derece modern döşenmiş, üst katı gelip geçenlerin çabuk servis ala­ bilecekleri, alt katı ise partilere ve özel yemeklere açık bir lokanta. Ankaralı Sabri Bey buraya bir servet harcamış. Biz leziz yemeklerini tattığımızda henüz yeni açılmıştı. İçerde birbirinden güzel Moldovalı kızlar çalışıyor. Çok ciddi ve profesyonel görünüyorlar.
Sabri Bey'e "Ne kadar maaşa çalışıyorlar?" diye soruyorum. "Moldovalı bir patron olsaydı zannediyorum garsonlara 600 ley
civarında falan verirdi" diyor. Simsiyah saçlı, kocaman, yeşil gözlü bir kızı gösteriyor. "Ludmilla'nın bizden istediği 1.000 ley." Svetlana'nın babası Rus, annesi Moldovalı. O işletme müdürü.
Hepsi çat pat Türkçe öğrenmiş. "Üniversiteye devam ediyorum.
Hem de çalışıyorum" diyor.

Tatyanayla da Türkçe konuşabiliyoruz. "Patron Moldovaca öğrenemeyince biz Türkçe öğrendik" diyor.
Dikkatimizi çeken sadece Sabri Bey'in lokantasında değil her yerde çalışanların çoğunun kadın oluşu. Vladimir "Onlar daha ça­buk iş buluyor" diyor.
Çoğu haftanın belli günleri çalışıyor. Yani bir gün çalışan ertesi gün tatil yapıyor. Vladimir, bunun bir Sovyet alışkanlığı olduğunu söylüyor. "Bize" diyor "ayda 300 dolar yeter. Moldovalı yarınını Pek düşünmez. Eğlence çok önemlidir. Ne yapılır edilir eğlence için para bulunur."
Ama" diyorum, "iyi bir lokantada yemek 50 dolar. Ve lokanta­lar ağzına kadar dolu. Bu para nereden bulunuyor?"

Vladimir omzunu silkiyor. "Bir şekilde bulunur" diyor. "Bu ül­kede dans etmek ve içki içmek çok önemlidir."
Vladimir'den Moldova şaraplarının İngiliz kraliyet ailesinin mahzenlerine kadar girdiğini öğreniyoruz. Moldova'nın en önemli ihraç maddelerinden biri şarap.
Fransız şaraplarıyla boy ölçüşen lezzetteki çeşitli şarap cinsleri Rusya'dan Ukrayna'ya çeşitli Avrupa ülkelerine kadar değişen bir yelpazede alıcı buluyor.
Vladimir bizi yeraltında kilometrelerce giden bir şarap mahze­nine götürmeyi teklif ediyor. "Böylesini hiç görmediniz. Eski Mol­dova prenslikleri zamanına geri gideceksiniz" diyor. Gidiyoruz. Ki­şinyov'un dışına çıkıyoruz. Yarım saat sonra Kojuna Köyü'ndeyiz. Koca bir şarap fabrikası. Terk edilmiş gibi görünüyor. Bir zamanlar tam kapasite çalışan fabrikaymış. Şimdi sadece sipariş gelince üreti­me giriyor.

Mahzen 20, 30, 50 yıllık ve daha yaşlı kıymetli şaraplarla dolu. Dar bir kapıdan bir tünele giriyoruz. Sonra kilometrelerce giden ve iki tarafı örümcek ağlarıyla kapanmış şarap şişelerinin arasından ge­çiyoruz. Ve birden geniş bir alanda duruyoruz. Büyük bir tahta ka­pı mihmandar tarafından gıcırtılarla açılıyor, içerden kulağımıza Moldova müzikleri geliyor. Mihmandar hanım, "Gireceğiniz bu sa­ lon tadım salonu, içerdeki eşyaların, masanın sandalyenin abajurla­rın hepsi ahşaptır, içerde hiç demir eşya yoktur." diyor. 24 kişilik bir Ortaçağ masasının başına kuruluyoruz. Hepsi birbirinden leziz değişik şarapları deniyoruz. Moldova gerçekten üzümüyle gurur duyuyor.

Akşamüstü Başbakan Yardımcısı ve Tarım Bakanı Todoroğlu'yla randevumuz var. Ona iltifatlarımızı sunuyoruz. O bir Gagauz. Onunla Türkçe konuşuyoruz. "Üzümlerimiz, cevizlerimiz, şampan­yamız çok özeldir" diyor. Ve kapıda beliren görevliye işaret ediyor. Birkaç dakika sonra önümüzde şampanya ve çikolatalar beliriyor.

Dimitri Todoroğlu "2003 yılında Moldova Türkiye'ye 7 milyon dolarlık mal satmış. Türkiye'den ise 42 milyon dolarlık mal almış" diyor. "Bunca bereketli toprağa, kaliteli ürünlerimize rağmen ihra­catımız çok düşük, yollar kapalı, ülke izole ne yazık ki."
Nüfusun büyük çoğunluğunun ülke dışına gittiğini, özellikle Türkiye'ye çalışmaya gidenlerin sayısının kabarık olduğunu söylüyor, Dimitri. "Ama" diye ekliyor. "Bu yıl çok dönen de oldu. Vulkaneşti bölgesinden 600 kişi Türkiye'de çalışıyordu. Şimdi geri geliyorlar. Bi­raz para yaptılar, gelip kendi işlerini açıyorlar. Öte yandan Türki­ ye'den gelenlerin sayısı artıyor. Öğrenciler tüccarlar, işadamları..."

Bir ülkenin siyasisiyle değil de sanki çok önceden beri tanıştığı­ mız bir dostlaymışız hissine kapılıyoruz. Cep telefonlarımızın nu­marasını alıp veriyoruz, İstanbul'a gelirse bizi arayacak. Biz de ne olursa olsun Moldova'da onu yine ziyaret edeceğiz.
Yolda Vladimir, bizi eşiyle tanıştırmak istediğini söylüyor. Gün­lerdir beraberiz. Evde ona bizden bahsettikçe Tatyana merak etmiş. Vladimir, arabasını afilli bir şekilde Alimetra Market'in önünde dur­duruyor, içerden sansın bir kız dışarıya yürüyor. Üzerindeki farbalalı önlükle yapma bebek gibi görünüyor. Tanışıyoruz.
Tatyana "iki gün çalışıyorum, gece 10'a kadar. Sonra iki gün boşum" diyor.

Çalışmadığı gün parkta buluşuyoruz. Tatyana, Vladimir ve kız­ları Daniela. 5 yaşında. Daniela, anne ve babasından çok farklı bir dünyaya gözlerini açtı. Vladimir ve Tatyana kızları Daniela'nın ya­şındayken Sovyet Cumhuriyeti vatandaşıydılar. Daniela Batılı rüz­gârlar arasında büyüyor. Lahana bebeğini sımsıkı tutuyor. Yakında barbie bebek isteyecek.

Televizyonlarda ve sinemalarda global kültürle tanışacak. Kişınyov'un ana caddesinde 5.000 dolara satılan ünlü markaların eti­ketlerine tanık olacak.
Sokaklardaki billboardlarda pahalı tüketim malzemelerinin reklamlarına bakacak.
Bir devlet memurunun 40 dolar aylık aldığına şaşacak. Ayda 100 dolar kazanan birinin bir Mercedes'e bindiğini görecek. Şurası kesin; Daniela dünyayla tanışırken bir şaşkınlık geçirecek.

Ben değişimleri en iyi çocukların özetlediğini düşünürüm. O yüzden bu güzel ülkeden ayrılmadan Moldovalı çocuklarla sohbete gittim. Acaba büyüyünce ne olmak istiyorlardı?
Bir ilkokula girdik. Müdüre, öğretmenlere merhaba dedik.

Da­ha koridorda bir çocuk halesiyle sarıldık. Vladimir ne olmak iste­ diklerini sordu:

"Giornalista (gazeteci)" diye bağırdı biri. Bir başkası "Futbolisfa"dedi.

Sonra birinci sınıfa girdik ve birbirinden güzel bir sürü küçük yüze "Merhaba!" dedik. O da ne "Merhaba" dediler.
Öğretmenlerden biri onlarla İngilizce konuşabileceğimi söyledi. Bununla gurur duyuyordu. Bu okul aslında Rusça eğitim yapıyordu.
Sapsarı bir kız "My name is Mnrina" dedi. "Ne olmak istiyorsun Marina?"
"Doktor" diye cevapladı.

Yanında Yura oturuyor. "Ben de doktor olacağım" diyor.

"Size Türk kardeşlerinizden sevgiler getirdim" diyorum. Oku­lun lise bölümüne geçiyoruz. Genç, pırıl pırıl yüzlere bakıyoruz, iş­ sizlik hakkındaki düşüncelerini soruyoruz.
Vladimir ciddi gözlerle, "Çok göç veriyoruz" diyor. "Çünkü üc­retler düşük. Yurtdışına giden çok."

Vladimir'e "Okulu bitirince sen de yurtdışına gidecek misin?" diye soruyorum. Aslında "Evet" cevabını bekliyorum. "Hayır" diyor. "Ben burada kalacağım. Ülkem için çalışacağım."

Moldova, Soğuk Savaş rüzgârlarının cereyanda bıraktığı bir ül­ke. Dünyadaki güç kavgalarının odaklandığı bir yerde.
Sadece Karadeniz var aramızda. Çok yakınız ve çok aşina. Bir zamanlar onlarla aynı toprakları paylaşmıştık. Besarabya derlerdi adına, dilimiz konuşulurdu oralarda. Tarih kitaplarından hatırlar mısınız?
İlkokuldan ayrılırken bize el sallayan küçük papatyaları hiç unutmayacağım.
Vladimir'e dönüp sormuştum.

"Türkiye'deki kardeşlerine bir şeyler söylemek isterler mi?" di­ye.
Altı yaşındaki Yura atlamıştı "Hasta olmasınlar. Hepsi derslerin­den 10 alsın" demişti.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Günümüzdeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir