Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Tampon Meselesi

Birinci Dünya Savaşının galibi İngiltere'dir. İngiliz devletini yöneten unsur kraliyet hanedanlığıdır. Bilindiği gibi İngilizler, Almanlar, Hollandalılar ve Fransızlar gibi Cermen milletinin bir mensubudurlar.
Birinci Dünya Savaşından sonra Dünyayı yöneten unsurun Birinci Dünya Savaşının galibi ve baş aktörü olan ülkenin olduğunu anlamamız gerekir.
İşte bu İngiltere devleti, kendisinin bir uzantısı olan Amerikan devleti ve Almanya devletindeki bazı aile şirketlerini, şeytani tarikatları ve hükümet nezdindeki önemli kişileri kullanarak(ve ayrıca onları büyütüp, ünlü yapıp, sahneye çıkartıp ve sonrasındada besleyip), Devlet+Mafya-Tarikat-Gladyo sistemini İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında kurmaya çalışmak istemiştir ve başarılı olmuştur.
Nasıl başarılı olmuştur ve bu Devlet+Mafya-Tarikat-Gladyo sisteminin içinde kimler var?
Devlet: İngiltere-Amerika.
Devleti Yöneten Hanedan(İngiliz/Cermen Milletine Hizmet Ediyor): Windsor(İngiliz Cermen Kökenli) ve Rothschild(Hazar Türk Kökenli) sülalelerinin karışımı
Mafya: Rockefeller-Rothschild-JP Morgan gibi sülale şirketleri
Tarikat: İlluminati, Mason, Bilderberg gibi şeytani tarikatlar
Gladyo: İngilizlerin kontrolünde olan Faşist İktidarlar: İngiliz Ajanı Kukla Hitler ve Kukla Nazi Devleti/Hükümeti, ve İngiliz Ajanı Kukla Stalin ve Lenin'in Sovyetler Birliği'nin Yıkımını Amaçlayan Yeni Sovyet Devleti/Hükümeti.
Bu konu hakkında ayrıntılı bilgileri bu forumdaki başlıklarda bulabilirsiniz.

Tampon Meselesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 04:49

TAMPON MESELESİ

Dünya savaşlarının arkasında sermayenin kavmiyeti teoremi var.

Savaşlar, yeni alanlar kazanımı içindir. Sona ermelerinde hep tampon meselesini görüyoruz. Eğer gerçekten yeni paylaşımlar oluyorsa, tampon düzenlemek kaçınılmazdır. Bu, ya revizyonist ya da otantik ekspansiyonist olanlar ile araya tampon devletler koymak anlamındadır.

İki nokta var, müsait olan varsa, meselenin çözümü zor olmayabiliyor.
Yoksa tampon yaratmak zorunludur. Çok zaman bunu teşhis ediyoruz. İkinci nokta ise, tampon olanın bir ileri mevzi haline gelmesi herzaman ihtimal dahilindedir.

Hünkar İskelesi Antlaşmasından sonra, Avrupa, Osmanlı Türkiyesi'ne, hep bir tampon gözüyle baktı. Doğal ömrünü pek çok aşmasını buna bağlayabiliyoruz; 1856 Paris Konvansiyonu, doğal ömrünü uzatabilmek için canlandırma ve reformasyon kararıdır. Başkaları bir yana, Ermeniler'in 1895 başkaldırısı ve bunun tenkili ile "tehcir", göçertme, politikasının yol açtığı kırım, başka nedenler bir yana, Osmanlı'nın viability sorununu ortaya çıkarıyordu, Konvansiyonel yaşamı sona ermişti, doğal ömrü ise çok geridedir.

Paylaşma mutabakatları ile "tehcir" nerede ise eş zamanlıdır. Harita üzerinde devlet icadı dönemine giriyorduk.
Ancak birinci büyük savaşın hitame ermesi, Osmanlı Devleti'nin tarih sahnesinden çekilmesi, tampon meselesini yeniden ortaya atmaktan geri kalmamıştır, normal karşılamak gerekiyor. Amma, geçerken not etmek durumundayım, "tampon ülke", no man's land kategorisinden faklıdır. Yer yer ve zaman zaman iki büyük gücü barındırıyor, birisinin yukarı çıkmasını ve diğerinin aşağıya inmesini önlemektedir. Birinci Dünya Savaşı sona erince, bazı tereddütlerden sonra, bu kez Cumhuriyet Türkiyesi'ne, yeniden bir tampon değeri biçiliyordu. Harbord Raporu'nda bu proje gizlidir; ne yazık Sivas Kongresi "mandater" daveti yaptığı için bu önemli belgeyi analiz etmekten korkuyoruz.

Resmi tarihte bu tampon değeri'ne "stratejik önem" de denmektedir; doğru bulmuyorum, mitik ve mistik bir radrasyonu var. Masallara daha uygun olmasına karşın "stratejik" sözcüğünün resmiyette kullanılması şaşırtıcıdır. Belki de dinsel niteliğine uygun düşmektedir.

Ekspansiyonist olan Rusya'nın Güney'e doğru sarkmasında, 1854-1856 Kırım Savaşı önemli bir baraj örmüştür. Kırım'ı, Türkiye'nin, Soğuk Savaş'tan önceki en önemli diplomatik başarısı ve Osmanlı Türkiyesi'nin ise son büyük zaferi sayabiliriz. Ne yazık Doksan Üç Savaşı ile tekrarlanabileceği umulmuştu, Rus çizmeleri, Aya Stefanos'u çiğneyebildiler. Doksan Üç Savaşı'nda Rusya, Akdeniz'e çok yaklaşabildi, aşağıya inişi, Büyük Britanya Başbakanı Disraeli'nin müdahalesi ile Kars'ta durdurulmuştur; İskenderun'un Kars'a yakın olduğunu hep not etmek zorundayız.

Ayrıca sadece Kürtler değil, o tarihlerde Van'dan İskenderun'a yoğunlukla Ermeniler yaşıyordu; Kürtler, Rusya'yı zaman zaman kurtarıcı ve Ermeniler ise hami sayıyorlardı.

Londra'nın defterlerinde bu noktalar hep kayıtlı idi ve Disraeli, bu durdurma karşılığında, Kıbrıs'ın kontrolünü ele geçirmişti, İskenderun ile birbirine bakıyorlar. Buna, hemen sonra Mısır'ın kontrolü ekleniyordu, Mısır Komutanı ve daha sonra Londra'da Harp Nazırı Kitchener, İskenderun'a Gelibolu'dan daha çok önem veriyordu. Hileli bir şekilde Musul'a girilmesini bir kenara bırakacak olursak, Mondros Silah Bırakışması'ndan sonra, Misak-i Milli sınırlan içinde ilk işgalin İskenderun'da olması da bu değerlendirmeyi desteklemektedir. 1915 yılında, Osmanlı İmparatorluğunun, yapay solunum makineleri durdurulmuştur; bundan sonra, Çanakkale bu tarihtedir, Kut'da ve Bakü'de büyük beceri ve kahramanlıklar sergilemekle birlikte, yaşamını sürdürmesi imkansız görünüyordu.

Bu arada kaydetmek ihtiyacını duyuyorum, resmi tarihin Kut'tan ve Bakü'den hiç söz etmemesini, dinselliğinin bir işareti sayabiliriz. Hutbeler hep seçmecidirler; Cumhuriyetin, kendine büyük güvensizlikle, bu son derece kolay realizasyonu ile açıklanabilir ve bir de reel kuruluşunda, 1926, önemli hazırlayıcılarının topyekün likidasyonunu ekleyebiliyoruz, Osmanlı'yı insafsız mahkumiyetinin tabii sonucu olarak görebiliyoruz.

Fakat, buradaki ihmal, masalların çekiciliğini arttırmaktadır. Yer açıyor.
Kırım, bu sonradan gelen emperyalizmin, Güney'e doğru genişlemesine sınır çekmişti. Sibirya'nın kolonizasyonu ve Türki kavimlerin rusifikasyonu bundan sonradır. Ancak, 19041905 yılında, Doğu'da adı hiç duyulmamış bir kavim, Japonlar, bu sürekli hanlar, beylikler ve devletler yıkan, Hıristiyan ve Beyaz ırktan dev'e, hiç umulmadık bir zamanda büyük bir ders veriyordu; Japonlar'ın Rusya'ya tattırdığı hezimet, 1905 Burjuva Devrimi'nin hazırlayıcıları arasındadır. Japonya'nın birden bire mazlumların umudu haline geldiğini görüyoruz, daha sonra Moskova'da önemli bir komintern dirijanı olan Roy, Hindistan'ı kurtarma yoluna, Japonya ile başlıyordu ki, tekil olmadığını biliyoruz.

Japonlar'ın inşa ettiği bu set, Rusya'yı, yine Güney'e yöneltti, ama hem Kırım Savaşı yenilgisinden ve hem de Doksan Üç Harbi sonunda, Aya Stefanos'ta kazandıklarının bir bölümünü, Berlin'de vermek zorunda kalışından dersler çıkardığını anlıyoruz. Kaldı ki, Doksan Üç Savaşı'nı kazanmış olmasına karşın, hemen arkasından, Büyük Britanya askerlerinin Kıbrıs'a ve Mısır'a yerleşmesinden daha büyük dersler almaması imkansızdır. O halde başta Büyük Britanya olmak üzere Garbin büyük devletlerini ikna yolu ile anlaşma arayışlarını bu yolda değerlendirmek durumundayız.

Ancak şimdi çok daha hırslı bir rakip ile karşı karşıyadır. Almanya, "Doğu'ya Doğru" politikasını o zaman formüle etmişti; Alman ekonomisinin yeni alanlar arayışı, Büyük Britanya imparatorunun kuzeni Kayzerin rekabet hırsı ile birleşiyordu. Kayzer, Doğu'ya açılırken, hem siyonizmin ve hem de İslamın koruyuculuğunu ilan etmişti; İstanbul'u iki ve Kudüs'ü bir kez ziyaret ettiğini biliyoruz.

İnsan belleğinin, tarihleri karıştırma özelliği vardır. Geçmişte ayrı iki ve birbiriyle ilgisiz, hatta ters vaka'yı, birbirine bulaştırmasına ve hatta birisinin içinde ikincisini kaybetme eğilimine sık sık rastlıyoruz. İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'da Yahudilerin trajik yazgısı buna örnek olmalıdır; buna bakarak, Almanya'nın hep bir anti-Israeloğulları politikası izlediğini çıkarabiliyoruz ki son derece ve vehamet ölçüsünde yanlıştır. Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve savaş sırasında, Almanya, dış politikası ve savaş çizgisi itibariyle, siyonist idi. Öyle de söyleyebiliriz; siyonizm, Almanya'nın mekanizmalarından birisidir, bir elinde siyonist ve diğer elinde islamist flamanın olduğunu tespit etmemiz yerindedir.

Hem Sultan Hamid ve hem de yerini alan İttihat ve Terakki Hükümetleri, Berlin yanlısı politika izliyorlardı. Bu, siyonist ve İslamist politikalardan bir sentez yaptıkları anlamındadır.

Çanakkale'de Komutan, Almanya'da hala ve 1915 yılında Türkiye'de "Gelibolu Kahramanı" tesmiye edilen Liman Paşa'nın, "Leman" da yazılıyor, Alman general Liman von Sanders'den söz ediyorum, Yahudi olup bazı kaynaklara göre Çanakkale Savaşı sırasında hususi koşer mutfağı bulunuyordu. Hem "leman" ve hem de sander veya "sanders" adlarını Yahudiler taşıyorlar.

Bazen tereddüde düşüyoruz; hangisi masal, bu soruyu sık sık formüle etmemiz yerindedir. Kesin rakamlar bilinmiyor. Sultan Hamid'in hükümranlığının bir bölümünde, 1882-1903 tarihleri arasında, Osmanlı toprağı Filistin'e göçen Yahudiler, 20-30 bin arasında tahmin edilmektedir. Hamidiye ve İttihat-Terakki devirlerinde, 1904-1914 yıllarında ise 35-40 bin arasında Yahudi, Filistin'e yerleştiler. 1919-1923 arasında ise 35 bin mülteci not ediliyor; tahmin edilebileceği üzere savaş yılları hakkında bilgiye sahip değiliz. Ancak bu bilgilerden, Hamidiye ve İttihat ve Terakki iktidarlarında, Osmanlı Filistini'nde, Yahudi yerleşimcileri için açık kapı politikası uygulanmıştı; öyleyse, masal ile resmi tarihi değiştirmek durumundayız.

Gelenlerin çok büyük bölümünün Rusya İmparatorluğu topraklarından göç ettiklerini biliyoruz. Rusya, başkalarının yanında, "pog-rom" sözcüğünü de bütün dillere ihraç ile yerleştirebilmiş haldedir, "massacre", katliam ya "kırım" anlamındadır; Yahudilerin yaşadıkları yerlere giren kosaklar, yakıp yıkıp öldürüyorlardı, bu anlamdadır. Osmanlı Filistini'ne göçen Yahudiler, pogrom anıları ile Rusya'ya kin taşıdılar ve sakladılar.

Göçenler siyonisttiler. Kalanlar, "bundist" ya da bolşevik oldular; kuşkusuz hepsi değil, politika yapanlar bunlardırlar. Bundist'leri, "alyansist" ya da benim önerdiğim terminoloji ile "rezen/ist" sayıyoruz. Siyonistler içinde Davud Ben-Gurion ile Vladimir Jabotinsky'yi özellikle hatırlıyoruz. İkisi de Konstantinopol'da bulundular.

Masallar, çok zaman gerçeğe çok daha yakındırlar.
Judaik tarihin son derece tartışmalı ve kavgalı olduğu vakası, bugün masal misali görünüyor; Jabotinsky, dünya siyonist hareketinin istasyon şefi olarak İstanbul'da idi. Ben-Gurion, İstanbul Hukuk Mektebi'ni bitirip Meclis-i Mebusan'a girmeyi planlıyordu ve görünüşte rezervist bir çizgi izliyordu. Rezervizm, proto-siyonizm olarak da tezahür edebilmektedir; Jabotinsky ile Ben-Gurion'un yolları, Birinci Dünya Savaşı'nda sert bir şekilde birbirinden ayrıldılar. İlerde Jabotinsky, ayrı bir siyonist örgüt ve Ben-Gurion ise Israel Devleti'ni kurdular.

Ben-Gurion, realist miydi yoksa Rusya'ya kin ile mi yanıp tutuşuyordu; savaşta, Alman-Osmanlı cephesinin galibiyetini istiyordu, Rusya'nın yenilmesi ile özdeştir, Jabotinsky, Rusya'ya kinini geri plana atabiliyordu; Israel'in kurulmasını, Osmanlı Devleti'nin tarihten silinmesine bağlıyordu; siyonist güçleri, İngiltere emrine vermeyi savundu. Cemal Paşa'nın Filistin'den çıkardığı ve Mısır'a yerleşen Yahudiler'den "sion katır birliği" kurma projesi, Trumpeldor ile birlikte, Jabotinsky'ye aittir. Bu birliğin Londra tarafından kabulü ile Gelibolu'da Türkler'e karşı savaşmış olduğunu haber veriyorum, gizli bırakılan tarihtendir. Demek ki, Türkler, Gelibolu'da sadece Anzaklar ile değil bir de Yahudiler ile savaştılar. Hoş, Türk tarafına bir Alman Yahudisi komuta ediyordu ve diğer taraftan, Sion Katır Birliği eratının büyük çoğunluğunun ise Rusya Yahudisi olduklarını tahmin edebiliyoruz.

Burada, en passant, Lloyd George, Truman ve baba-oğul Bush'ları aynı sepete koymanın zamanı gelmiş olmaktadır. Bu yeni diziye ise, Llyod George'un Sykes-Picot mutabakatını bir zihin egzersizi haline getirdiğini tespit ile başlamak isabetlidir; tamamını değilse de önemli bölümünü çöp sepetine atıyordu. Çöp sepetine düşenler, İtalya ve Fransa'ya yapılan vaadlerden vazgeçmekle, Büyük Britanya'nın, Musul'a, Filistin'e ve Irak'a yerleşmesi anlamındadır; mutabakatı revizyona tabi tuttuğunu görüyoruz.

Türkiye için iyi mi kötü mü; kısa zamanda, İtalya ve Fransa'yı muğber ettiği mutlaktır; binaenaleyh, her iki devletin, müttefikler içinde bir tür muhalefete geçmelerini beklemek durumundayız. Bunun da, 1920 Devrimi'ni kolaylaştırdığını, tespit etme zorunluluğu duyuyoruz. Yine Yahudilik işe karışıyor, İtalya'da da güçlü idiler ve aynı zamanda İtalyan mason localarına hakimdiler; müttefikler karargahında olanların çoğu, İtalyan mason localarından, yeni kurulan Selanik mason localarına, Emanuel Caraso locadadır ve oradan da Ankara'ya akıyordu. İlaveten Fransa, İskenderun'dan birlik çıkartıp Kilikya Ermenileri ile saf tutarak bir takım çatışmalardan sonra Ankara ile anlaşma yolunu seçmişti, biliyoruz. Ankara ise eninde sonunda Londra'yla anlaşmaya büyük değer biçmekle birlikte, Fransa ve daha sonra Rusya ile destek ve zaman kazanmayı bildi.

Bütün bunları, Başbakan Lloyd George'a ve siyonizm yanlısı çizgisine borçluyuz.
Kuruluşta kolaylığın unsurlarını görmeye başlıyoruz.

Lloyd George, 1914 yılından itibaren Haim Weizmann ile temas halindeydi, Weizmann, siyonist idi ve Israel'in ilk cumhurbaşkanı oldu, yine Rusya doğumludur ve o sırada bir kimyager olarak İngiltere'de yaşıyordu. Weizmann, İngiltere'de öncelikle, Londra'nın Osmanlı Filistini'ne göçleri desteklemesini savunuyordu, Londra'nın Yahudiler'e bir "yurt" olarak Uganda'yı önerdikleri tarihtedir ve Filistin'de, hızla bir milyona ulaşacak Yahudi'nin Süveyş Kanalı'nı mükemmel bir şekilde koruyacağını ekliyordu. Weizmann da Jabotinsky misli o demlerde, Yahudiler'in İngiliz emperyalizmi için hayli kıymetli bekçi olacaklarını reklam etmeye büyük değer biçiyordu. O zamanlarda, siyonizm, Almanya ile el ele duruyordu; yaptıklarının büyük bir yenilik olduğunu kabul etmek durumundayız.

Bu inatçı siyonist, kabinesine, eski başbakanlardan Balfour'ı dışişleri bakanı olarak almıştı, Balfour, 2 Kasım 1917 tarihinde, Weizmann'ın işaretine göre, Rotschild'e, daha sonra "Balfour Deklarasyonu" adını alan mektubu gönderdi ve bununla, Yahudiler'e, Osmanlı Filistini'nde bir yurt vaat ediyordu. Bundan bir hafta geçmeden Rusya'da Bolşevikler iktidarı aldılar; bazı tarihçiler, bir hafta sonraya kalsaydı, Balfour Deklarasyonu'nun olmayacağını speküle ediyorlar; muhtemeldir, ancak, ben, analizini yapmak yerine bir ironi halinde bırakıyorum.

Lloyd George'a gelince, 1922 yılında, Filistin'de İngiliz mandasını kurduktan sonra, hükümetten çekildi. Tarih oldu, diyebiliyoruz. Her halde tamponu yerleştirdiğini düşünüyordu. Mümkündür.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, Balfour Deklarasyonu'nun rafa kaldırıldığını da görüyoruz. Neden, ihtiyaç mı kalmadı; 1947 Mart Ayı'nda Truman Doktrini'nin ilanını büyük sevinçle karşılayan Londra'nın, 1948 yılında, Truman'ın inisiyatifi ile Israel Devleti'nin ilanına karşı çıkması çok düşündürücüdür. Kuruluşu Ben-Gurion ilan etti, Ben-Gurion başbakan ve Weizmann da cumhurbaşkanı oluyordu. Her ikisi de Rusya Yahudisi idiler. Stalin, Israel'in kuruluşunu destekledi ve belki hala emperyalizm olarak Büyük Britanya'yı görüyordu. Britanya ise Israel'in kuruluşuna karşı çıkıyordu ve Britanya'nın karşı çıktığını desteklemek ise o tarihte Londra'da doğru politika sayılıyordu.

Ankara ise, bir yıl önce, Birleşmiş Milletlerin, Filistin'i taksim kararına oy vermedi. Demek, taksimi sevmiyordu. Ancak Israel Devleti'ni hemen tanıdı ve derhal gizli-açık diplomatik ilişkilere başladı. Bunu, Israel'in, Türk dış politikasının vektörlerinden birisi haline gelişi saymamız yerindedir.

Kaynakça
Kitap: GİZLİ TARİH I
Yazar: Yalçın Küçük
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön İngiltere ve Amerika Birliği Faaliyetleri: 2. Dünya Savaşı ve Türk Soyumuzun Baş Düşmanı olan Cermen Menfaat Merkezi'nin Kuruluşu

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir