Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Gülen'in ABD Sonrası Röportajları

Burada Nurettin Veren'in Onurlu ve Şerefli Çalışmaları hakkında bütün konuları başlıklar halinde bulabilirsiniz. Yıllardır Fethullah Gülen'le beraber çalışmış olan Nurettin Veren Fethullah Gülen Terör Örgütü hakkında bütün gerçekleri açıklıyor.

Gülen'in ABD Sonrası Röportajları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 19:47

Gülen'in ABD Sonrası Röportajları

Kadının fiziki yanı dikkate alınıp, hususi durumları korunduktan sonra hayatın bazı sahalarına katkıda bulunması İslam'da yasaklanmamıştır. Zaten kadın, hayatın her diliminde kendine göre katkılarda bulunmuştur da... Mesela, savaşlara katılması caiz görülmüş, okuması, eğitim görmesi tasvip, tercih ve teşvik edilmişti. Öyle ki, saadet asrında Hz. Aişe, Hz. Hafsa ve Hz. Ümmü Seleme validelerimiz sahabe fukahasının (fıkıh bilginleri) ve müçtehitlerinin arasında yer almaktaydı; hatta peygamber hanesindeki kadınlar, dini öğrenme adına bir yönüyle erkeklerin bile müracaat kaynağıydılar.

Taniinden (sahabeden sonraki kuşak) bir çok kimse Efendimizin eşlerine müracaat ederlerdi. Bu durum onlarla da sınırlı kalmamış, sonraki dönemlerde de bazı ehliyetli kadınlar pek çoklarına muallime olmaya devam etmişlerdir. Yani, Müslümanlıkta kadının hayatını kısıtlama ve hareket alanını daraltma söz konusu değil. Bugün için olumsuz görülen noktalar, yaşandığı dönemin şartları ve o zamanki devletlerin uygulamaları dikkate alınarak değerlendirilmelidir.

Ayrıca bazı bölge ve toplumlarda Müslüman olmadan önceki adet ve geleneklerin Müslüman olduktan sonra da devam etmesi de göz önünde bulundurulmalı. Bunların da İslam'a fatura edilmesi doğru olmaz. Önemli olan, kadının fiziki durumunun ve özel hallerinin dikkate alınarak düşünülmesidir; mesela, "Ağır maden işlerinde çalışmalı mıdır, erkeklerde olduğu gibi mecburi askerlik takdir edilmeli midir? Ağır silah eğitiminden geçmeli midir?.." gibi. Bunların yapılmasında zaruret görülüyorsa ona da kimsenin bir şey demeyeceği kanaatindeyim. Kamusal alanda bugünün dünyasında kadının yeri ve rolü ne olabilir? Kadın her şey olabilir. Belki bugünkü kaynaklara dayandırma açısından delilini gösterme zor olsa da; tarihi tecrübelere bakınca Ebu Hanife'ye göre kadının hâkim bile olabileceğini görürüz; o zat kendi nefsinden konuşmayacağına göre, demek ki kaynaklar buna müsaade ediyor. Şimdi Diyanet İşleri Başkanlığı kadınların rahat olabilmesi açısından müftülüklerde hanımefendileri görevlendirerek takdire şayan bir uygulama başlattı... Kadın asker de olabilir, hekim de.. Önemli olan dinini yaşayabilmesi. Kamusal alanda hizmet verirken dinini güzelce yaşayanlar olabileceği gibi, evinde durduğu halde tam yaşamayanlar da olabilir. Yani kadını eve hapsetmek yok. Evet, o konuda herhangi bir tahdit konulmuyor. İlmihal kitaplarındaki bazı bilgilerin kadının ikinci sınıf varlık olarak gösterdiği de dile getiriliyor. O da tarihsel midir? Kadının kendine ait hususiyetine ve fiziki durumuna itina gösterildiği için sorumlulukları ve hareket alanı erkekten biraz farklı olmuştur; mesela, ağır işler ve ev dışındaki sorumluluklar erkeğe yüklenmiştir.

Teşri (Hz. Peygamber ve dört halife dönemi) ve tedvin (kitapların ve sistemlerin oluştuğu) dönemlerindeki yorumlar o günkü kültüre bağlı olarak bu istikamette gelişmiştir. Buna tarihseldir diyemeyiz, kadınlara ve erkeklere ait hususiyetlerin (özellikler) gözetilmesi bu konumda amil (sonucu etkileyen sebep) olmuştur demek belki daha doğru olur. Kadına ikinci sınıf varlık olarak bakanlar da var.

Kadın kadındır, erkek de erkektir; bunlardan biri pozitifse diğeri negatiftir; ikisi bir araya gelince bir bütün oluştururlar. Mevzuya, ikinci sınıflık ya da eşitlik meselesi olarak bakmamak lazım. Çünkü, bazı noktalarda kadın daha ileridedir. Mesela, bazı yerlerde Efendimiz kadını çok öne çıkarmış, "Cennet anaların ayağının altındadır" demiş; ama babalar için böyle bir şey söylememiştir. Yine Efendimiz, "Kime karşı sorumluluğum vardır?" diye soran kişiye "Annene karşı.." bu vurmuş, "Sonra yine annene karşı... Sonra yine annene karşı.. Sonra da babana karşı" demiştir. Bediüzzaman'ın da dikkat çektiği üzere, "O bir şefkat kahramanı ve çok önemli bir terbiyecidir" aynı zamanda. Gördüğünüz gibi, bazı yerlerde de, "Burada durmak lazım" deniliyorsa, mesela, "senin cephede nöbet beklemene, beline bombaları bağlayıp düşmanla yaka-paça olmana gerek yok" deniliyorsa, bu yaklaşımı, kadının mahrumiyeti olarak anlamak yerine, kadının hakkını koruma açısından ele almak mümkündür. Efendimizin bu konuda ay Tim yaptığını göremeyiz. Bir de namaz kılarken erkeklerin önde kadınların arkada durma meselesi var.

Öncelikle namazın, Allah'tan başka hiçbir şeyi hatıra getirmeden, O'nun huzurunda elpençe divan duruyormuş gibi eda edilmiş gereken bir ibadet olduğunu ifade edelim. İkinci olarak da, namazın edası anında, vücudumuzun duruşundaki intizam kadar, kalp ve ruhumuzun istikamet ve konsantrasyonu, başka bir ifadeyle, hayalin başka tasavvurlarla meşgul olmasına izin vermeyip, Allah'tan başka her türlü mülahazaya kapanmış olmasının çok önemli olduğunu hatırlatalım.

Bu iki hususu akılda tuttuktan sonra kendimize soralım:

Neden bazı realiteleri görmezden geliyoruz?

Zannediyorum, Kabe'yi tavaf esnasında bile olsa, gözü endamlı ve güzel bir kadına ilişen erkekler, "Biz hiçbir şey hissetmedik" diyemezler. Eğer birisi derse, ben de ona, 'rica ederim, Allah görüyor, duyuyor; n'olur burada yalan söylemeyelim' derim. Türkiye'de devam eden bir başörtüsü sorunu var. 18 yaşından sonra rahat bırakılabilir gibi öneriler ortaya atılıyor... Sizin çözüme ilişkin bir öneriniz var mı? Çocukların okumasına mani olma durumlarının söz konusu olduğu bir dönemde dinin usulü (esasları) ve furuu (o esaslara bağlı ama onlara nazaran ikinci, üçüncü dereceden konular) açısından yaklaşarak başörtüsü ile ilgili düşüncemi arz etmiştim. Kısaca, iman esasları ve İslam'ın beş şartı kadar ağır bir mesele olmadığını ifade etmiş ve başörtüsü veya okullu tercih konusunu insanların vicdanına havale etmiştim. O zaman benim vicdanı kanaatim de okumaktan yanaydı. Böyle bir yaklaşım bir çok kesimden kimseyi rahatlatma ve Türkiye'nin geleceği adına bana çok önemli gelmişti. Bir nevi konjonktürel bir görüş bu galiba, asıl düşünceniz nedir?

Gönlüm arzu eder ki, Batı ülkelerinde olduğu gibi kadın hakları, kanaat ve düşünce hürriyetiyle beraber ele alınsın. Zannediyorum Hıristiyanlığın temel kaynaklarında farklılaşma olmasaydı, rahibelerin başlarını örttüğü gibi, kendilerine ait yazılı kaynaklarda da kadınların örtünme mevzuu yer alsaydı karşı çıkmazlardı ona. Hiç unutmam, Vatikan'a gittiğimizde Milliyet gazetesinden Özcan Hanım da yanımızdaydı; Papa kadınlarla görüşmediği için içeriye giremedi. Türkiye'de böyle bir şey olduğunu, Diyanet İşleri Başkam'nın sadece erkeklerle görüştüğünü, kadınları kabul etmediğini düşünün, 23ı bu gazetelere sürmanşet olmaz mı? Gönlüm çok arzu eder ki, insanlar idareye karışmamak şartıyla füruatına kadar dinin emirlerini çok rahat yaşasınlar; vicdan hürriyeti, din hürriyeti dediğimiz mevzularda serbest bırakılsınlar. Kamu alanını genişleteceğimize bu aynı zamanda insanların hareket alanlarını daraltma oluyor liberalizme gittiğimiz bir dönemde ferdin hukukunu ve vicdan hürriyetini öne çıkarsak, insanlara dinin usulünü de füruunu da rahat yaşama ortamı hazırlasak..

Meseleyi bir yaşa bağlayarak, şu yaştan sonra serbest bıraksak denilmesi bile olumlu bir adım. Bir gün isteyen istediği gibi yapsın, sınır konulmasın. Türbanın şekil ve çeşitleri de, sanki bir felsefenin, bir hareketin sembolü gibi algılanıyorsa, o tarz ve şekillerde de ısrar etmemek lazım. Bunu bana soranlara "Diyanet'e, Din İşleri Yüksek Kurulu'na sorun" diyorum. O kurumun itibarını korumak da vazifemizdir; çünkü onlar dinin itibarını temsil ediyorlar. Örtünme konusunda da ölçü onlardan sorulmalı; eğer belirttikten görüşte bir eksiklik olursa, meşhur ve mudakkik alimlerimiz mütalaalarını Diyanet'e gönderirler; eksiklik giderilir, varsa eğer yanlışlık düzeltilir (Milliyet, Mehmet Gündem, 25.1.2005). Ruhban okulu ve ekümeniklik konularına bakışınız nedir? Mesele, devlet politikası içinde ele alındığından söylenecek her söz bazı yorumlara tabi tutulabilir. Patrikhane zaten açık. Patrikle defaatla görüştüm. İlk görüşmeye giderken, yukarıdaki insanları da haberdar ettik. Karşı tarafın mülahazalarını bildiğim için, "Bizim mülahazamız ne olmalı" diye sorduk. Buramda detayına girmeyeceğim... "Ekümenik" (evrensel patrik), patrikhane var olduğu günden beri başında bulunan insana verilen bir ad. Onlar da o adı ve unvanı normal olarak kullanıyorlar. Başına buyruk... Öyle şeyler söylüyor ki... Amerika büyükelçiliği de o istikamette ona yaklaşıyor... Meseleyi bu şekilde algılama ve tavır alma yerme, neye binaen böyle diyorlar, önce ona bakmak lazım. Siz onlara ekilmen denmesini kabul etmeyebilirsiniz, ama onlar kendi aralarında eskiden beri kullanıyorlar. Mesela, Türkiye'de hoca efendi, vaiz efendi, müftü efendi diye de bir şey yok. Fakat halk alıştığı için söylemeye devam ediyor. Hiç talip değilim ama, insanımız benim için de öyle diyor. Zannediyorum, meselenin bu yanma da bakılmalıydı. Patriğin niyeti nedir?

Kendisini dinlediğim kadarıyla talebi şu olmuştu:

Ben Türk vatandaşıyım. Bana bu imkân verilsin, ruhban okulu açılsın. Dünyanın değişik yerlerine göndereceğim kimseleri, Türkiye'de yetiştirip gönderelim...

Bunları devlet başkanlarından bir tanesine arz ettiğimde, "Çok zeki bir adam" dedi, farklı mülahazaları olabilir. O halde siz zekâya zekâ ile karşılık verin. Türkiye'de, Türk kültürü ile yetişmiş Ortodoks papazlarını dünyanın değişik yerlerine gönderilmesi Türkiye'nin lehinde olur. Fatih döneminden başlamış ve günümüze kadar gelmiş bir meseleyi problem yapmama adına çözüm buysa, keşke ben söylediğim için karşı çıkılmasa. Ben milletimizin on ferdiyle bile bölünmesine katiyen taraftar olamam, müsaade edemem. Bunlar ayrı mesele, fakat o işin Türkiye'ye getirisini götürüsünü hesap etmek lazım. Hissi olarak tavır almak, meseleyi düşmanlığa bağlamak, olgun, oturmuş, mükemmel bir geçmişi olan Türk milletine pek yakışmıyor. Eğer onlar da Türkiye'yi AB'ye şikâyet ettiler, Ekümenik meselesini dayatın dedilerse, bu da onlar adına yakışıksız düşer. Bence sorunlarını iktidar mensuplarıyla oturup görüşmeliler. ABD'de olmanız eleştiriliyor ve Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), Kuzey Afrika, Yeşil Kuşak teorisiyle ilintili değerlendirmelere neden oluyor. "Neden Almanya veya Fransa değil" sorusu sorulduğu gibi, sizi Suudi Arabistan'a veya İran'a yakıştıranlar da, "Madem çok Müslüman, neden oralarda kalmıyor da Amerika'da yaşıyor?" diyor.

Neden Amerika?

Amerika'ya gelişimin öncesi var. 1997'de anjiyo için gelmiş ve 2-3 ay kalıp dönmüştüm. Hatta o zaman Sayın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel referans olmuş, Cleveland'da bulunan Dr. Murat Bey'i aramıştı. Sağ olsun, alakadar oldu, yol gösterdi, ameliyat üzerinde ısrarla durdu. O zaman da 'niye Amerika, niye orada kalıyor, kaçtı' gibi şeyler söylendi. Oysa buraya geldiğimde -kalbimden dolayı üzerimdeki yorganı kaldıramayacak kadar halsizdim. Doktorların tavsiye ettiği ilaçları kullanıyordum. Bant üzerinde ve açık havada yürüyüşlere devam ediyordum. Ama durumum zordu. Bu seferki gelişim de yine aynı hastalıkla alakalı oldu. Mayo Kliniği'nde Kırım Türklerinden Dr. Sait Bey vardı. Türkiye'ye geldiğinde halimi gördü, ısrarla buraya gelmemi söyledi. Bu davet Almanya'dan olsaydı, Almanya'ya giderdim.

Amerika'ya geldim, tedavi başladı, 1-2 ay sonra Türkiye'de o komplo fırtınası koptu. Kalakaldım burada. Gideyim dedim, doktorlar izin vermedi. 'Kendini büyük tehlikeye atıyorsun' dediler. Bu mevzuda dünya kadar rapor var. Sağlık durumun ortada. Niye kaçayım, kaçacak neyim var benim?.. 11 Eylülle ABD'nin içine girdiği süreci, siyasi anlamada nasıl değerlendiriyorsunuz? 11 Eylüle ve sonraki sürece, ne Amerikalılar ne de başkaları gibi bakma mecburiyetinde değilim. Kuleler yıkıldı, başka yerlerde başka hadiseler meydana geldi. Onları, bu tür hadiselerin, ABD'nin alacağı tavrı hesap eden başkaları da, planlamış, yapmış olabilirler. Arkasında belki de daha evvel bir parçası Afganistan'da, daha sonra Irak'ta gerçekleşen hadiseleri planlamış olan insanlar vardır. Birileri bu meseleyi planladılarsa bunu iyi planladılar, turnayı gözünden vurdular. Korkunç, dünya çapında hadiselere sebebiyet verecek bir şeyi tetiklediler. Bazı yerlerde hâlâ çözülmeyen problemlere sebebiyet verdi. Problem çözelim derken usulünce çözülüyor mu, usulünce üzerine gidiliyor mu, her zaman sorgulanabilir. Şurası muhakkak ki, yeni yeni problemler doğuyor. Mesela Irak'ın toprak bütünlüğü parçalanma kertesine geldi.

Önlenebilir miydi?

Türkiye'nin ağırlığım koyması yeter miydi? Bölge ülkelerinin tavır belirlemeleri ne ifade eder? Yoksa bu mesele böyle mi gider? Bu ise Ortadoğu'yu ciddi bir tehlikeye atıyor. Sıra başka ülkelere de gelir. Başta, bu işi planlayanlar o meseleyi bahane ettiler. Nasıl olduysa oldu, şimdi Amerika ciddi bir açmazla karşı karşıya. Sizce Amerika nerede yanlış yaptı? Birçok yerde yanlış yapıldı. Teşebbüs edecekleri zaman, bize yakın birkaç Türk akademisyene dedik; "Keşke yapmasanız desek, ırak'ın toprak bütünlüğünün bölünmemesi hususunda mülahazalarımızı yazsak ulaştırabilir miyiz?"

Dediler ki:

"Şu anda meseleleri bu şekilde anlayacak hissiyata sahip değiller. Kararlılar. Kendilerine verilen bilgiye çok inanmış bir halleri var."

Sonra görüldü ki CIA, iyi rapor vermemiş. Demek ki bünyede öyle olmasını isteyen bazı kimseler var. Herhalde onlar yanlış bilgiler verdiler. Koskocaman bir devlet, Vietnam'da olduğu gibi maceraya girdi. Her ne kadar; "başarılı oluyoruz, demokrasiyi gerçekleştireceğiz" deseler de şimdilerde Irak'ın kaderine hâkim olunamadığını söylüyorlar. Hatta şu anda nasıl geriye dönülür, onu da kestiremiyorlar. Bazı grupları birbirine vurdurup hakemliklerini pekiştirerek mi kalsalar, yoksa geriye çekilseler mi, ya da daha ılımlı Müslümanları öne çıkarıp diğerlerinin burnunu kırsalar mı gibi, hem itibarlarını kurtarmayı, hem beklentilerini gerçekleştirmeyi düşünüyorlar. Amerikalılara operasyon öncesi, ulaşabilseydiniz ne diyecektiniz? Amerika bugün dünya muvazenesinde önemli bir devlet. Şimdiye kadar da demokrasisi ile tanınıyordu. Kredisini burada ucuza harcamamalıydı. Fakat o kredi ucuza gitti, itibar kaybına uğradılar. Bundan sonra kaba kuvvetle bir şey tutsaklar bile, aklıselim iki adım geriye çekilmeyi gerektirir. Kaba kuvvetin kullanıldığı yerde muhakeme tam işlemez. Beyin fırtınaları yaşanmalı, alternatif çözümler düşünülmeliydi. Irak'ın huzuru, toprak bütünlüğü bozulmamalıydı. Bölgede dengeler altüst oldu. Böyle giderse bütün bölge daha da karışacak. Orada muvazene unsuru olan Türkiye'nin rağmına, başkalarının hesabına dengeler değişti. İranlılar, Şiileri de yanlarına alarak öne çıkacaklar... (Milliyet Gazetesi, Mehmet Gündem, 11.1.2005). Neden görüşmüyorsunuz? 1997 yılında geldiğim zaman, "Hoşgörü, diyalog ve herkesi kendi konumunda kabul etme" gibi konularda, Türkiye'de konsolos, elçi olarak çalışmış kişiler, akademisyenler ve papazlardan görüştüklerimiz olmuştu. Bu seferki gelişim zaten hastalık içinde. Sonra, Türkiye'de fırtınalar şiddetlenince tedaviye burada devam etmeyi daha elverişli buldum. Kalp, tansiyon, kolesterol gibi rahatsızlıklarımla Türkiye'deki gerilimi kaldıramayacağım aşikârdı. Amerikanın içinde ama Amerika'dan uzak kaldım. Çünkü dedikodu yapıyorlardı. Yeşil Kuşak gibi, Amerika'nın projeleriyle bizi irtibatlandırma gibi... Yakışıksız isnatlara meydan vermek istemediğim için kimseyle görüşmüyordum, üniversitelerden gelen konferans taleplerini kabul etmiyordum.

Benim yerim, taşıyla toprağıyla kendi ülkemdir, milletimin içidir. Son zamanlarda buradaki Türkler birtakım aktivitelerde bulunmaya, kendilerini ifade etmeye başladılar. Böylece bazı kimseler bizi de bazı kitaplarımızla tanımış oldu. O aktiviteleri yürüten arkadaşların hatırına, ihtida etmiş "Muhammed, Allah'ın peygamberidir" delmiş kimselerdi, hareketi merak eden entelektüellerden ve akademisyenlerden bazı kimselerle görüştüm... Siyasilerden görüştüğünüz kimseler var mı? Tayyip Beyle belediye başkanıyken görüşmüştüm. Seçildikten sonra görüşme fırsatım olmadı; telefonla da görüşmedik. Abdullah Beyle de tanışırdık ama çok yakın bir tanışıklık değil. Bülent Arınç Beyle Manisa'da görev yaptığım yıllardan tanışırdık. Yanına gidenlerle selam yolluyorum bazen, o da onlara sağlığımı soruyor ve selam yolluyormuş (Milliyet Gazetesi, Mehmet Gündem, 29.1.2005) "Devlet isterse okulları devrederim" demiştiniz.

Ben o zaman tavsiye ettim. Kimler yaptıysa yine tavsiye ederim. Tavsiyemi bu defa da o istikamette işlettiririm. İkna etmeye çalışırım. Bu devlet bizim devletimizdir. Yapılan her şey tamamen devlet içindir. Ben şimdi inzivada da olsam bu mevzuda yapılan şeylerin isabetsizliğine hiçbir zaman inanmadım. Onun için millete, "Aman bu işten vazgeçin, bazıları rahatsız, ne okul açın ne himmetleri bir araya getirerek firmalar kurun, gidip oralarda yatırım yapın," demem. Ne de "Millet varsın dağınık olsun, ne diye bir araya getireceğim. Diyalog, müsamaha, tolerans, bunların gereği yok, bunlar gereksiz şeylermiş. Bu milletin ayrı gayrı yaşaması lazımmış," deme niyetinde değilim. Bu düşüncelerimin lüzum ve samimiyetine inanıyorum. Susarım sadece. O mevzuda bir şey konuşmam. Ama o meselenin aleyhinde de bir kelime etmem, Etsem de o zaman yüzüme çarpılır. O mesele artık millete mal olmuştur. Bu açıdan beni aşar o mevzu. Sonra bir çelişkinin, bir tenakuzun insanı olmak da istemem. Dün şunun, şunun yararlı olduğunu söylemişsin, onun aleyhinde bir beyanda bulunmak sizi kendi içinizden bir çelişkiye itmiş olur. İtibarınız delinir. Ona sebebiyet vermek istemem.

Ama sükut ederim. Zannediyorum, sükutumdan da kimsenin rahatsız olmaya hakkı yoktur. Sükut ediyorum, o kadar. Cemaat ticaret, kurumlaşmak gibi daha dünyevi işler içine girdi. Daha az manevi, daha çok dünyevi işlerle uğraşmanın yarattığı ne gibi çelişkiler yaşanıyor? Hamiyetli insanlar, gelecekte kâr getirecek diye gidip değişik yerlerde okullar açmışlar. Meselenin misyonerlik yanı olabilir. Fakat bunu temelde yalnızlığa itilmiş Türkiye'nin dünyaya açılması olarak algılamakta yarar var.

Ama bu düşüncenin mantıklı olması için meselenin ticaret yanını da düşünmek lazım. Bu okullar en azından kendi yağıyla kavrulmalı. Bir tüccar gitmeli, orada bir şeyler yapmalı. Bir taraftan okula bakmalılar, bir taraftan okul onlar için referans olmalı. Böylece bu okullar burada kalmalı. Dünyanın her yanında böyle. Belli ölçüde ticaretin içine girilmişse, bu mülahaza ile girilmiştir. Bazı kuruluşlar, bu cümleden olarak Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'na gelince; üç-dört sene evvel belki komünizmden ötürü, beri tarafta da bir aşın ırkçılıktan ötürü, diğer taraftan da böyle aşırı din gibi görünen mülahazalarla parçalanma unsuru olmuştur. Daha vakıf yokken bunları bir araya getirelim dedik. Hatta Türkiye'nin içindeki değişik dinlere mensup azınlıklarla birer ikişer görüşüyorduk. Bunun daha açık platformlarda gerçekleştirmek için legalize etme daha yararlı olacak gibi geldi. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı fikri ortaya atıldı. Hatta fakire ben hiçbir vakfın içinde değilim, hiç de olmadım, arzu etmediğimi bildikleri için onur başkanı dediler. Ne demekse. Ben de arkadaşlarımın hissiyatına saygının gereği reddetmedim. Şimdi işin muhasebesini yapmıyor değilim. Yararlı mı oldu, yararsız mı oldu bu vakıf? O da bazılarını tahrik mi etti? Ama biz hoşgörü, diyalog dedik. Bizi dinleyen insanlar başka bir şey duymadı bizden. Bunlar olmasaydı, fert ferde görüşüp kendimizi ifade etseydik daha mı iyi olurdu? Hâlâ o tereddüdü yaşıyorum. Yararlı yanlarını da görüyorum. Mesela bu sene Abant'ta belli meseleler (laiklik) müzakere edildi. Yüzde 80 olumlu şeyhler çıktı. Asya devlet başkanlarına birer ödül verme gayretleri de oldu arkadaşlarımızın. Uzlaşmaya vesile oldu zannediyorum. Ama bu türlü bir oluşum bazılarını rahatsız ediyorsa -aklıma geliyor tabii- acaba olmasa mıydı diye düşünebiliyoruz. Her kesimle geçinmek çok zor. Türkçe'ye de mal olmuş bir sözdür; Alemi memnun etmek ulaşılmayan bir zirvedir derler.
Hareket şahsınızla özdeşleşmiş durumda. Lider hareketleri liderin ölümünden sonra dağılıyor.

Fethullah Gülen ölürse ne olur?

Temelde ben davranışlarımı neticeye bina etmiyorum. Çünkü netice Allah'ın lütfedeceği şeydir. Ülkemizi zengin ülkeler seviyesine getirme gayretleri, bu birleştirme, uzlaştırma hamlesi onları gerçekleştirme istikametinde hareket eder; atfımızı, Allah tarafından bağışlanmamızı ona bağlarız. Bir yönüyle de şöyle diyebiliriz; insanların insanlığa yükseltilmesine ha-yatımız bağlayıp kendimiz için değil de onlar için yaşama, onda Allah'ın rızasını araştırma. Bu yolda bizden hoşnut olsun deriz. Fakat ben şöyle yaparsam sen şöyle yapar mısın, diye, O'nunla pazarlık yapacak halimiz yok. Af isteyen, arayan bir insan evvela o türlü mülahazalardan tecerrüd eder. Biri bu. İkinci mesele, öyle inanmışız ki, milleti birleştirecek Allah bizden hoşnut olacak, ötede bizden hayatın hesabı sorulmayacak. Buna böyle inanılmışsa, zannediyorum bu işi devam ettireceklerdir. Bir üçüncüsü, ben de bir espri yapayım. Zannediyorum aleyhte olanlar da bu meselenin böyle zavallı Fethullah Hocaya bağlı olduğuna çok fazla inanmıyor. Eğer onlar da katiyyen inansalar ki hareket dağılır, bu meseleyi çoktan çözerlerdi. Türkiye'de bu ölçüde zavallı kimseleri devirmek çok kot ay, bir çarpıp götürmeleri mümkün. Türkiye'de en ucuz şey insan. Ve en çok insanın kanma girilmiştir. Dünya kadar faiti meçhul cinayet işlenmiştir Türkiye'de. Siz de o binlerceden biri olurdunuz. Hatta bazıları kadar bir ses bile yükselmezdi arkanızdan... Sizden sonra sizin söylediklerinizi kim söyleyecek, misyonunuzu kim sürdürecek? Hz. Ömer, Karl Marks'ın bile hayranlık duyduğu bir insandır halifeler arasında. Yüzde yüz halk tarafından seçilen insanlardır, cumhurbaşkanıdır onlar, o bakımdan herkeste olduğu gibi bende de hayranlık uyandıran bir insandır.

Hz. Ömer hançerlenmiş yatıyor, kendinden sonrası için derler ki oğlunu, falancayı, birin tavsiye et. "Ömür boyu o işin vebalini sırtımda taşıdım, vefat ettikten sonra tavsiye ettiğim insanla bir daha sırtımda taşımak istemem" der.

Kaynakça
Kitap: Kuşatma, ABD'nin Truva Atı Fetullah Gülen Hareketi
Yazar: Nurettin Veren
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Nurettin Veren Bütün Gerçekleri Açıkladı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir