Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Varsaklar'da Örf, Adet Ve İnançlar

Burada Varsak Türkmenleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Varsaklar'da Örf, Adet Ve İnançlar

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Ara 2010, 06:57

VARSAKLAR'DA ÖRF, ADET ve İNANÇLAR

A. Hayatın Çeşitli Safhaları İle İlgili İnançlar 1. Doğum


Bu bölümde, ister doğum ister diğer inanç şekilleri ile ilgili inançların önce ortak olanlarını verip, daha sonra da varsa farklılıkları belirteceğiz. Biz doğumla ilgili olarak görülen bazı inanışları üç başlık altında ele almayı uygun gördük.
Başta kısırlığa karşı uygulanan inanışlar ve adetler olmak üzere, doğumla ilgili diğer inanışların tamamına ulaştığımızı söylememiz biraz zordur. Sebebi ise, bu konular ve bu alandaki uygulamaların esas itibariyle kadınları ilgilendirmesi, bizim de bütün çabalarımıza rağmen yeterince kadınlarla sohbet etme ve onlardan öğrenme imkanımızın olmayışıdır. Yine de gerek bazı erkeklerden, gerekse zaman zaman sohbet fırsatı bulduğumuz Varsak kadınlarından aldığımız bilgileri aktarmaya çalışacağız.

İster erkek, ister kadın olsun bu konularda soru yönelttiğimiz zaman aynen şunu söylemişlerdir:

"Hocam, bu konulan boş ver, başka şeylerden sor da, bildiğimiz varsa söyleyelim."

Bu konuda istenilen bilgilerin elde edilmemesinin en önemli sebebi utanma duygusunun fazla olmasındandır. İkinci bir etken olarak da köylülerin daima kendilerini aşağılık duygusu içerisinde görmeleri ve bildiklerini söylemekten çekinmeleri söylenebilir.

a. Kısırlığı Giderme

Bölgeler itibariyle Varsaklar arasında bazı farklılıklar olmakla beraber, genel olarak çocuğu olmayan kadınlar için şu tedbirler alınmaktadır.
Daha önce de zikrettiğimiz gibi, Anadolu'da Varsaklar'ın büyük bir bölümü, Çukurova'nın kuzey taraflarını oluşturan ve Torosların uzantıları üzerinde kurulmuş Feke, Saimbeyli ve Kozan topraklarında yaşamaktadırlar. Yahyalı sınırları içerisinde, Aladağlar'ın eteklerinde bulunan Varsaklar da diğerleriyle komşudurlar.
Işte bu bölgedeki köylerin tamamına yakınının ormanlık bir arazide kurulup buralarda hayatlarını sürdürmeleri, yaşantılarında ormandan zaman zaman faydalanmalarına vesile olmuştur.

Bu köylerin ekseriyetinde, çocuğu olmayan kadınlar, ardış ağacının kabuğu ve dalları kaynatılarak onun buğuna (buharına) oturtulur. Üzerine de çarşaf cinsinden herhangi bir örtü örtülerek, kadının buharı daha iyi alması sağlanır.

Yine ardıç ağacının yaprakları serilerek, çocuğu olmayan kadın onun üzerine yatırılır. Üzeri de örtülerek kadının terlemesi sağlanır. Eğer üşütmüş ise bu yolla soğuk algınlığı giderilir ve kocasıyla beraber olması istenir. Bütün bunlar kadınlara adetlerinden sonra uygulanır.
Bazı köylerde ağaçlann yapraklan, kabuğu veya dalları kaynatılarak onun buharından faydalanma yerine, sadece suyu kaynatılarak kadın sıcak suyun buhanna tutulur ve böylece buhardan faydalanma yoluna gidilir.

Bir kısım köyler, ardış ağacının kabuğu ve yapraklarından faydalandığı gibi, bazı köylerde farklı bir yöntem izlenerek, ardış dallarıyla beraber aynı kazana soğan ve biraz san saman koyarak kaynatırlar ve kadın bu-hanna oturtularak tedavi edilmeye çalışılır.

Bazı köylerde ise, ardış ağacının yanısıra, sakızlık ve melengiç ağaçlarının dallan kaynatılarak, bunun buharından faydalanma yoluna gidilmekte ve kadına, buhardan çıktıktan sonra iki rekat namaz kılması tembih edilerek kocasıyla yatması istenmektedir.

Yahyalı'ya bağlı Ulupınar köyünde, bu konuda farklı olarak şu metodların uygulandığını tesbit ettik:

a. "Göğ" (gök) keçinin kılı kaynatılır, kadın bunun üzerine oturtulur. Böylece kadının soğuk algınlığı giderilerek ısınması sağlanır.
b. Yine bu köyde çocuğu olmayan kadınlar, çocuk sahibi olmak için "Meryem Ana" denilen ziyaret yerine giderler. Mağaranın önündeki sudan içerek, suyun başında bulunan kuşburnu ağacının dallanna çaput bağlarlar. Aynca çocuğu olması için de dua ederler.

Düziçi ilçesinde yaşayan Varsaklar, çocuk olması amacıyla yukarda belirttiğimiz önlemlerin bir kısmını uygulamakta, farklı olarak da bazı tedbirler almaktadırlar.
Mesela, çocuğu olmayan Varsak aileleri, Maraş sınırlan içerisinde bulunan "Ökkeşiye" ziyaret mahalline giderler; orada dua ederler, namaz kılarlar, kurban keserler ve çocuk olması için yalvarırlar.

Yine Düziçi'nin kuzeyindeki "Kaniştepe" denilen ve çevrede meşhur olan ziyaret yerine gidilerek dualar edilir, dilek dilenir ve orada bulunan birkaç küçük çalıya çaputlar bağlanır.

Ayrıca Düziçi'nin Nazar Yaylası'ndaki "Kızılkaya" ziyaretine gidelerek, yatır olduğu kabul edilen bu yerde yemekler pişirilir, davar kesilir, dilekler dilenir ve "Kızılkaya"daki çalılara çaput bağlanarak ayrılınır.

Bütün bu belirttiğimiz, kısırlığı giderme konusundaki inanç şekillerinden farklı olarak, Antalya yöresindeki Varsaklar merkeze bağlı Göçerler köyünde bulunan delikli taşa giderler. Çocuğu olmayan kadın, o taşın altından üç defa geçer ve arkasına bakmadan evine döner ve kocasıyla beraber olduktan sonra çocuğun olmasını bekler.
Bütün bu pratiklerin dışında işten anladığına inanılan ihtiyar kadınların bazı otlardan ilaç yapıp çocuksuz kadınlara içirdikleri, bazı otların da döğülerek kadının karın kısmına sarıldığı belirtilmektedir.

Genel olarak Varsaklar'da uygulanan diğer bir tedbir de şudur:

Çocuğu olmayan kadınların köylerinde veya yakın çevrelerinde muska yapabilecek bir hoca varsa ona giderler. Şayet yoksa ismini duydukları ve tavsiye edilen başka yerlerdeki herhangi bir hocaya giderek çocukları olması için muska yaptırırlar.

b. Cinsiyet Tayini

Şehirlerde oturanlar veya şehirlere yakın olup devamlı temas halinde olan Varsaklar bu konuda yavaş yavaş doktorlara başvurmalarına karşın, özellikle Çukurova'nın kuzeyindeki ormanlık bölgelerde yaşayanlar farklı metodlar uygulayarak çocuğun oğlan veya kız olduğunu belirlemeye çalışırlar.

Önce genel olarak bütün Varsaklar'da uygulanan metodlardan başlayarak bunları şu şekilde açıklayabiliriz:

1. Hamile bir kadının çocuğunun kız veya oğlan olduğunu anlamak için, kadının karın şekline bakılır. Eğer kadının kamı yassı olursa kız; yassı olmayıp da ön tarafa çıkmış (sivrilmiş) bir durumda ise oğlan olacak demektir. Bu inanç şekli hemen bütün Varsaklar'da vardır.

2. Yine çocuğun kız veya oğlan olduğunu belirlemek için, bir keçinin kafası (kellesi) kaynatılarak haşlanır. Daha sonra bunun alt ve üst çenesi birbirinden ayrılır. Alt çenedeki çengeli andıran kemiğin ucu püsküllü olursa oğlan, püskülsüz olursa kız olacağına hükmedilir. Bu inanç şekline ise daha çok ormanlık alanlarda oturup kıl keçisi besleyen köylerde rastlanmaktadır.

3. Eğer hamile kadının karnındaki çocuk kız ise yüzünün cildi değişir, kalçası gittikçe genişler, kadın oldukça ağırlaşır ve kendini çok ağır hissetmeye başlar. Çocuk oğlan ise, kadının yüzünde kızda görülen belirtiler olmadığı gibi, hiç bir değişikliğe de rastlanmaz.
Bu konuda halk arasında şu söz yaygındır: "Kız yükü, tuz yükü"

4. Hamilelik sırasında kadın, daha çok sağına yatarsa, doğacak çocuk erkek, soluna yatar ve o şekilde rahat ederse çocuk kız doğacak demektir. Bir de erkeğin uzvu çift yumurtalı değil de tek yumurtalı ise onun çocukları hep kız olur313 şeklinde bir inanç vardır.

5. Hamile olan kadının karnındaki çocuk kız ise, o kadın hamilelik süresince daime ekşi yemeyi ister. Eğer oğlan ise acıyı çok sever.
Ayrıca kıza hamile olan kadınlarda, günü dolmadan doğumlar görülür. Şayet oğlan olursa gününde veya günü dolduktan sonra doğum yapar.

6. Hamile olan kadının, özellikle son aylarında olmak üzere cildinde çil ve beneklerle beraber beyaz veya kızıla doğru renk değişimi varsa, doğacak çocuk kız, herhangi bir değişim görülmüyorsa oğlan doğacak demektir.

c. Doğumu Kolaylaştırmak

Daha çok köylerde olmak üzere hamile olan kadınların doğumlarını kolay yapmaları için bazı tedbirler alınır. Alınan bu tedbirlerin çoğu, kadının doğum sancısı başladıktan sonra uygulanır.

Bunları genel olarak maddeler halinde vermeye çalışalım:

1. Doğum yapacak kadın, özellikle son günlerde, tenha yerlerde olmak üzere çok gezdirilir. Doğumun yaklaştığı o günlerde strese giren kadın, bu gezintiler esnasında ruhen açılır, kendinde bir rahatlık hisseder. Bu gezmeler sırasında rahimdeki bebeğin de düzgün bir şekilde yerleşeceğine inanılır. Bu yöntem ve inanç aşağı yukarı bütün Varsaklar'da yaygındır.
2. Gebe olan kadının sancısı geldiği zaman, yanında bulunanlar devamlı olarak bir o tarafa bir bu tarafa hareket ettirirler.
3. Yine doğum yapacak kadının sancısı başladığı zaman birkaç defa tüfek sıkılır.
4. Doğum sancısı gelmeye başlayınca "öd ağacı" suyu kadına içirilir.
5. Hamile kadının doğum sancısı gelince, doğumun kolaylaşması amacıyla, kocası elini bir kabın içinde yıkar ve kirli su kadına içirilir.
6. "Meryem Ana Eli" otu önceden bir tutam toplanarak kurutulur. Otun yapraklan kuruduğu zaman tamamen büzülür. Daha sonra yaprak, ne zaman ıslatılırsa açılır. İşte önceden kurutulan bu "Meryem Ana Eli" otu, doğum yapacak kadının sancısı geldiği zaman yanına getirilir, su ile ıslatılır. Islatılan bu ot, büzülmüş olan halden yavaş yavaş açılmaya başlar. Otun açılması kadının da doğumunun gittikçe kolay olmasını sağlar.
7. Doğum esnasında hareket ettirilen kadına, kocasının abdest suyu içirilir.
8. "Öd ağacı" suyunun kaynatılarak sancısı başlayan kadına içirildiğini de çeşitli yerlerde işittik.

2. Çocuk

a. Yaşamayan Çocuk


Çocuğu olup da yaşamayanlar, çocuklarının yaşaması için bazı tedbirler almaktadırlar. Alınan tedbirlerin, nadir de olsa geneli kapsadığı gibi, bir bölgeyi, hatta tek veya bir iki köyü kapsadığı da görülmektedir.

Yahyalı'nın Varsak köyleri ile Feke'nin Yahyalı sınırına yakın bazı köylerinde, çocuğu olup da devamlı ölenler için "Bunda tıbıka yeli var" diye "Boy Hameylisi" adında bir çeşit muska yaptırırlar. Bunu hamile olan kadın iç çamaşırına diker veya bir iple boğazına takar. Doğumdan sonra çocuk bir iki yaşına gelinceye kadar çıkarmaz. Bu muska yöredeki köylerin herhangi birinde "cinci hoca" varsa ona yaptırılır. Yoksa özellikle Yahyalı olmak üzere ilçelere gidilerek, oradaki hocalardan anlayan birisine yazdırılır.

Bütün Varsak bölgelerinde bu konuda yapılan diğer bir şey de, çocuğu olup yaşamayanlar, bir iki defa çocukları olup ölürse, daha sonra olan çocuğa "Dursun", "Yaşar" gibi isimler vermektedirler. Böylece çocuğun yaşayacağına inanırlar.

Aydın'ın Koçarlı ilçesindeki Varsak köylerinde çocuğu olup da ölen insanlar "Çiftlik dedesi" denilen yatırın başına giderler, orada yemekler pişirttirip dağıtırlar. Daha sonra da başta ev sahipliği yapanlar olmak üzere, dualar edilir ve çocuğun bir daha ölmemesi için yalvarılır.

Yahyalı'nın Ulupınar köyü sınırlan içerisinde bulunan "Meryem Ana" adıyla anılan ziyaret yeri hem bu köy, hem de çevredeki Varsak köylerinin bu konuda uğrak yeridir. Çocuğu doğup hemen ölen veya doğduktan sonra biraz yaşayıp daha sonra çocuğu ölen kadınlar, Meryem Ana denilen mağaraya giderek önündeki sudan içerler. Sonra o suda abdest alıp namaz kılarlar. Namazdan sonra ise, suyun başındaki küçük kuşburnu ağacına çaput bağlayarak, olacak çocuklarının yaşaması için dua ederler.

Aydın ve Antalya'daki Varsaklar'da rastlamadığımız, ama Çukurova'daki Varsaklar arasında yaygın olan diğer bir pratik ise şudur: Karaçalı ağacından küçük bir dal veya parça alınır; hamile olan kadının evinin herhangi bir köşesinde toprağa çakılır ve öylece bırakılır. Çakılan bu ağaç parçası hiç bir zaman çakıldığı yerden çıkarılmaz. O oradan çıkarılmadığı müddetçe doğan çocuğun ölmeyeceğine inanılır.

Yine Çukurova'nın ormanlık alanlarındaki Varsak köylerinde çocuk yaşamıyorsa, doğan çocuğa yedi yaşına kadar anne ve babası giyecek hiç bir şey almayıp bütün giysilerini akraba ve komşuları karşılarlar. Aynı zamanda belirtilen yaşa gelinceye kadar çocuğun saçı makasla kesilmez. Örneğin, Feke'nin Gedikle köyünden 20 yaşlarındaki Kuddusi Burak ismindeki şahsın saçı yedi yaşına kadar makasla kesilmemiştir.

Yukarıda belirttiğimiz önlemlerden başka, Antalya'daki Varsaklar, çocuğu yaşamayanlara şu tedbirleri almaktadırlar:

Bir kadının çocuğu olup daha sonra ölüyorsa, çocuk doğduğu zaman yoldan geçen kişinin ismi o çocuğa verilir ve o şekilde o çocuğun yaşayacağına inanılır. Antalya'nın Varsak kasabasında bu şekilde ismi konmuş onbeş civarında kişi olduğunu tesbit ettik.

İkinci olarak, hiç çocuğu olmayan veya olup da ölen bir kadına kırklama yapılır. Bu kırklamaya göre, ikiz çocuğu olan belirli bir kadın önüne bir leğen alır. Leğenin içerisine biraz su konur. Suya kırk tane küçük taş parçası atılır. Bu kadın, çocuğu olmayan veya çocuğu ölen kadını önüne alarak bu sudan başına kırk defa su döker. Suyu her döküşünde çocuk olması veya olacak çocuğun ölmemesi için dua eder. Daha sonra kırklanan kadın arkasına bakmadan oradan ayrılır ve evine gider.
Yine çocuğu olmayan veya olup da ölenler "Döşeme altı"'nin Odabaşı köyüne giderler. Şayet oraya gitmek mümkün olmaz ise, kasaba dışındaki herhangi bir köye de gidilebilir. Gidilen köyde, aile fertleri içerisinde ismi Mehmet olan yedi haneden bez parçası veya demir parçası alınır. Toplanan bez parçaları olursa, bir elbise yaptırılarak kadına giydirilir. Alınan demir parçaları ise, her parçanın karışımıyla bilezik yaptırılır ve koluna takılır. Daha sonra doğacak çocuk kız olursa, en son gidilen evin kadınının ismi, erkek olursa yine en son (yedinci) varılan evin erkeğinin ismi çocuğa ad olarak konur.

b. Çocuğun Çok Olmasını Önleme

Genel olarak bütün Varsaklar arasında yaygın olan, bir ailenin çocuğu istediğinden fazla ise, daha çok çocuk sahibi olmamak için, son doğan çocuk erkek ise ona "Yeter" veya "Dursun" gibi isimler verilir. Kız olursa ona da "Durdu" ismini koyarlar. Bu amaçla konmuş, bu türden isimlere bütün Varsak bölgelerinde rastladık.
Çukurova'daki -Varsak orman köyleri diye tanımladığımız- Feke, Saimbeyli, Yahyalı ve Kozan'ın Varsak köylerinde, son yıllarda unutulmaya yüz tutmuş olmasına rağmen, az da olsa hala geçerliliğini muhafaza eden bir inanç şekli aha vardır. Bu inanışa göre, katır tırnağı kaynatılarak suyu, çocuk sahibi olmak istemeyen bir kadına içirilirse, bir daha onun çocuğu olmaz ve tamamen kısırlaşır. Bir başka hayvanın değil de katır tırnağının kaynatılmasının sebebi, katırın doğum yapmamasıdır. Katır doğum yapmayınca, tırnağının kaynatıldığı suyu içen kadın da doğum yapmaz.
Varsaklar'a göre, katırın doğum yapmama sebebi intizarlı olmasıdır.

Hz.Ibrahim ateşe atıldığında:

"Benim atıldığım ateşin odunlarını kim taşıdı?" deyince, hemen katır öne atılarak: "Ben taşıdım" der. Hz.Ibrahim o esnada katıra şöyle seslenerek intizar eder: "Senin neslin kurusun, devam etmesin." O andan itibaren artık katır doğum yapmamıştır.

Bütün bu alınan tedbirlerin yanısıra, çocuklarının hepsi kız olup da, erkek olmasını isteyenler ile tamamen erkek olup da, artık kız olsun diyenlerin de yaptıkları bazı pratikler vardır.

Mesela, hep kız olup da oğlan olmasını isteyen bir kadın gider, armut ve erik ağacını taşlayarak:

"Ben ağacı taşladım, kızı bıraktım oğlana başladım" diye söyler. Sonra da ağaçlardan yere düşen armut ve erikleri toplayarak eve götürür ve kocasıyla beraber yerler. Böylece daha sonra olacak çocuğun erkek olacağına inanılır.
Bu konuda uygulanan başka bir şey de, kızdan oğlana dönsün amacıyla son olan kızın isminin "Döne" konmasıdır. Bu ismin konulma sebebi çocuğun artık kızdan oğlana döneceği inancıdır.

c. Çocuğu Nazardan Koruma

Elde edebildiğimiz bilgilere göre, Varsaklar çocuğa nazar değmemesi ve onu nazardan korumak için genellikle aşağıdaki pratikleri uygulamaktadırlar:


1. Çocuğa nazar değmemesi için elbisesinin dışından omuzuna göğ (mavi) boncuk dikilir. Bu boncuğun bir iple çocuğun boynuna asaldığı da yaygındır. Boncuk ister çocuğun omuzunda, ister boğazında asılı olsun, önemli olan açıkta görünmesidir. Nedeni ise, nazan değenin gözünün çocuğa değil, boncuğa isabet etmesi inancıdır.
2. Karaçalı ve Iğde ağacının dallarından küçükçe kesilerek içi delinir. Bir ip takılarak çocuğun boğazına asılır. Aynca karaçalı dikeni ve iğde çekirdeği çocuğun kuşağına, yoksa giysilerinden herhangi birine dikilir.
Belirttiğimiz bu iki inanç, hemen hemen bütün Varsak bölgelerinde görülüp hala uygulanmaktadır.
3. Çocuğa nazarı değdiğinden şüphe edilen şahsa, bir maşa verilerek ihlas okutturulur. Daha sonra kor halindeki bir köz (ateş) parçası maşa ile tutturularak suya attırılır ve söndürülür. Içerisinde ateşin söndürüldüğü bu sudan nazar değen çocuğa içirilir.
4. Nazar değen çocuk yere oturtulur. Çocuğun kafasının üzerinde içi su dolu bir kap tutulur. Suyun içerisine iğne veya bozuk para atılır. Küçük bir tavada eritilen kurşun, bu suyun içerisine dökülür. Suda dağılan kurşun, çeşitli resimler meydana getirir. Işte kurşunun bu dağılması sırasında nazann çocuktan çıktığına inanılır.
Bu şekilde kurşun dökme olayı daha çok Çukurova bölgesindeki Varsaklar'da görülmektedir. Aydın yöresindeki Varsaklar ise, çocuğun üzerine bir bez örterek eritilen kurşunu, çocuğun üzerinde tutulan başka bir kaptaki suya dökerler. Suyun içerisinde oluşan resimlere bakılarak, şeklin durumuna göre kolu çıktı, eli çıktı, ayağı çıktı diye benzetmeler yapılır. Her bir şeklin oluşması esnasında nazarın çocuk üzerindeki etkisini kaybettiğine inanılır.
5. Çocukları nazardan korumanın bir diğer şekli de çocukları çok temiz ve iyi giyindirmeme alışkanlığıdır. Çocuk ne kadar yeni ve temiz giyerse o kadar çok nazar alır. Ama üstüne başına fazla dikkat edilmez ve temiz gezmezse nazar değmez ve kimsenin de dikkatini celbetmez.
6. Bu konuda son olarak bütün Varsak bölgelerinde müşahade ettiğimiz diğer bir şekil de, cinci hocalara muska yaptırılarak çocukların omuzlarına dikmeleri veya boğazlarına asmalarıdır.

d. Sütü Gelmeyen Lohusa Kadına Alınan Tedbirler

Bu konuda bütün bölgelerde ortak olarak uygulanan şey şudur:
Eğer kadın doğum yaptıktan sonra, lohusa halinde iken sütü gelmez veya az olursa, o kadına undan yapılmış "bulamaç" gibi sıvı yiyecekler yedirilir. Ayrıca unun dışında süt yapıcı aş, süt, çorba cinsinden sıvı şeyler içirilir.
Yahyalı'nın bütün Varsak köyleri ile Feke'nin bir kısım köylerinde, sütü olmayan veya çok az olan kadınlar, Balcıçakırı köyüne dört kilometre uzaklıktaki Çavdarlı mezrasında bulunan süt pınarına giderler. O pınardan doyasıya su içerler. Sütü olmayan bir kadın bu pınara gidip su içerse sütü gelmeye başlar. Sütü az gelen kadının sütü de fazlalaşır.

Çocuğu olup da sütü gelmeyen kadına uygulanan başka bir önlem ise kadına hemen banyo yaptırılmasıdır; sonra süt taşı denen bir taş parçası kadının boğazına takılır ve sütün gelmesi beklenir.
Bunların haricinde, sütü gelmeyen veya çok az olan lohusa kadına, bir hoca bulunarak süt muskası yaptırılır. Yaptırılan muska, bazı bölgelerde kadının boynuna asılır; bazı yörelerde ise, suya konarak kadına üç gün suyu içirilir. Dördüncü günden itibaren süt gelmeye başlar. Ayrıca muska yaptırılmaksızın sadece su okutturulup, o suyun kadına içirilmesi de yaygındır.

e. Albasması

Bütün Varsak bölgelerinde albasması inancı vardır. Al, holusa kadını ve kırklı çocuğu basar. Albasması denince çocuğun veya kadının üzerine bir ağırlığın çökmesi ve hiç sesinin çıkmaması akla gelir.

Albasan kişiyi sıkarlar veya korkuturlar. O da, çırpınır, ondan kurtulmaya çalışır ve boğulma derecesine gelir. Albasan kişinin yanında bir kişi varsa, o şahıs Albasanı hemen uyarmalı ve ayıkdırmalıdır. Aksi takdirde boğulma tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Biz şimdi Varsaklar'ın lohusa kadın ve kırkı çıkmamış bir çocuğa neler yaptıklarını, ayrıca onların bulundukları evlerde ne gibi tedbirler aldıklarını belirtmeye çalışalım.

1. Kırklı bir kadın ekmek üzerinden atlatılmaz. Kırkı çıkmamış bir çocuk da özellikle hayızlı kadınlar olmak üzere, her kadının kucağına verilmez. Bu tip kadınlar çocuğu kucağına alır, yüzüne bakarsa, çocuğun yüzü yara olur ve büluğ çağına kadar bu yara geçmez.
2. Kadının kırkı çıkıp, yıkanıp temizleninceye kadar, özellikle yattığı yerde ve bulunduğu evde ağzı açık bir kapta su bulundurulmaz. Ağzı açık su bulunmadığı zaman al yaklaşmaz ve basmaz.

Barazama (Ulupınar) köyünden Mehmet Önder, bu konuda annesinin başından geçen bir olayı şöyle nakleder:

Annemin anlattığına göre, doğum yaptıktan sonra lohusa iken, "al", bir çıkrık biçiminde gelmiş, boncuğunu kovadaki ağzı açık suya atmış ve çocuğa koşmuş. O anda annem hemen durumu farkederek "al" daha çocuğa ulaşmadan hemen koşarak boncuğu sudan almış. Bu yüzden "al" çocuğu boğamamış.

Bunun üzerine boncuğu geri alabilmek için "al", anneme yalvarmaya başlayıp şöyle seslenmiş:

Bir daha sizin sülalenize gelmeyeceğime yemin ederim, diyerek boncuğu almaya çalışmış. Daha sonra annem, dayanamayarak "a/"'ın boncuğunu geri vermiş, "al" da çekip giderek bir daha uğramamış.

3. Lohusa kadının kötülüklerden ve gelecek belalardan korunması için, üzerine odada duvardan duvara ipler gerilerek, bu iplere soğan, ayna ve Kuran-ı Kerim asarlar.
4. Lohusa kadının ve kırklı çocuğun bulunduğu odanın ışığı, gece sabaha kadar söndürülmez. Kırklı evden başka bir eve ateş verilmez. Açık su kabı bırakılmaz. Bırakıldığı takdirde "al" gelir, elindeki boncuğu suya atarak hemen evi işitir ve çocuğu boğar gider.
Yukarıda saydığımız bu önlemler genellikle Çukurova'daki Torosların eteklerinde yerleşmiş ve Varsaklar'ın en yoğun olduğu ormanlık alanlarda kurulmuş köylerde uygulanmaktadır.
5. Ayrıca lohusa kadının cenazeye gidip bakması, cenaze evine varması ve ekmek yapılan tandıra gitmesi hiç bir zaman iyi görülmez.
6. "al" basarsa çocuk ayyaş halini alır ve kendinden geçer, gider. Bunu önlemek için ayyaş aşı pişirilir. Bu aş, sokakta gelip geçen herkesin ateşe bir odun atmasıyla pişirilir ve kaplara dökülür.
7. "al" basan çocuk, ardış ağacının kovuğunun arasından geçirilirse bu halden kurtulur. Bu inanç şekli, Çukurova bölgesindeki ormanlık alanlarda bulunan Varsaklar'da görülmektedir.
8. Doğum yapıp, kırkı çıkmamış bir kadının bulunduğu evin arkasından, kadının haberi olmadan, çevrede ölen birisinin cenazesi geçirilir ise, kadını veya çocuğu "al" basar.
9. Antalya yöresindeki Varsaklar arasında, yukarıda saydığımız inanç şekillerinden bir kısmı olduğu gibi, en yaygın olanı da, doğum yapan kadının kırkı çıkıncaya kadar başına kırmızı bir baş örtüsü ve çocuğun üzerine de kırmızı bir tülbent örtülme adetidir. Eğer kadının başına ve çocuğun üzerine kırmızı herhangi bir bez veya tülbent konmaz ise, büyük ihtimal "al basması" olayı olur. Al basmasının zaman zaman kadın veya çocuğun hayatını kaybetmesine de neden olduğu belirtilmektedir332.

3. Evlenme Ve Düğünle İlgili Adetler

a. Kısmet Açmak ve Evlilik Öncesi Durum


Bu başlık altında evlenecek gençlerin durumu, akraba evliliği, evliliklerde yapılan tercihler ve dünürcülük öncesi diğer durumlar üzerinde durulacaktır.
Varsaklar arasında evlenecek çağa gelmiş gençler, evlenmek istediklerini ya sözle, ya da hareket ve tavırlarıyla açığa vurmaya çalışırlar. Genellikle bu çağa gelen gençlerin bir kısmı evlenmek istediklerini, varsa önce ablasına, yoksa annelerine açarlar. Evlenme isteği veya kiminle evlenileceği bunlar vasıtasıyla babaya ulaşır. Baba da ona göre kendini ayarla-maya çalışır. Gençlerin bir kısmı da bunu sözlü olarak belirtemedikleri için, bazı hareket ve davranışlarıyla açığa vururlar. Mesela; evlenmek isteyip de, bunu doğrudan dile getiremeyen bir genç, babasıyla geçimsiz hale gelir. Daha önceden olduğu gibi, evde işe bakmaz. Kendi üzerine düşeni yapmamaya başlar. Zaman zaman da evi terkedeceğim, kaçıp gideceğim gibi sözlerle evdekileri tehdit etmeye başlar. Bütün bu ve buna benzer işaretlerden sonra evde bulunan anne ve baba çocuklarını artık evermeleri gerektiği görüşüne vararak, bu konuda çalışmaya başlarlar. Onunla, aracılar vasıtasıyla diyaloğa girerek kimi istediğini veya istediği birinin olup olmadığını öğrenmeye çalışırlar'.

Varsaklar arasında akraba evliliği oldukça yaygındır. Mümkün mertebe yakın akrabalarda bulunan kızlar yabancılara verilmez. Herkes kendi kabilesinden evlendirilmeye çalışılır. Ancak bu tutum, Antalya ve Aydın bölgesindeki Varsaklar arasında öncelerine nazaran daha yumuşak bir hal almış ve illa akrabadan olacak şeklindeki katı tutumdan vazgeçilmiştir.

Varsaklar'ın akraba evliliğine bu denli önem vermelerinin kendilerince bazı nedenleri vardır:

1. Özellikle köylerde kabileler arası husumet ve bazen çatışmalar söz konusu olduğu için, her kabile kendisinin güçlenmesini, büyümesini ve kuvvetlenmesini arzu eder ve diğer kabileler üzerinde hakimiyet kurma amacını güder.
2. Akrabalar, birbirlerinin ahlaki durumlarını, aile içi münasebetlerini yakinen bildikleri için, herhangi bir geçimsizlik ve hoşnutsuzluğa meydan vermemek amacıyla birbirlerini tercih etmektedirler. Varsaklar arasında günümüzde hala devam eden akraba evliliğinde bu madde belki de en önemli etkendir.
3. Akraba, darda kaldığı ve hastalandığı zaman "Ona yine bakacak olan akrabasıdır" düşüncesi hakimdir.
4. Ister oğlan olsun, ister kız olsun, kendi çevresinden evlendirilirse mal, mülk ve arazilerin yine kendilerinde kalacağı düşüncesi yaygındır.
5. Varsaklar arasında iş görecek, becerikli, hünerli, yüz ağartacak kızlar, başka kabilelere verilemez inancı vardır.
6. Bu tür evliliklerin diğer ve asıl olan amaçlarından biri de akrabalar arasına yabancıları sokmama düşüncesidir.

Ziyaret edebildiğimiz Varsak yerleşim birimlerinden akraba evliliğinin gereği konusunda şunları derledik:

-"Akrabanın kötüsü, elin iyisinden daha iyidir" -"Bizim tabak bizim tereğe yakışır" -"Yanıl da akrabana yanıl" -"El, beğlik süreceğine, akrabam sürsün" -"Sütlü koyun südünden ayrılmaz" -"Eski ise yamamız, yeni ise parçamız" -'Yanıl yanıl, soydan çıkma, Yanıl yanıl, köyden çıkma" -"Sözümüz ele çıkmasın köyü, 36 yaşında, Ilkokul mezunu; Ömer Özoğul, Saimbeyli'nin Çorak köyü, 66 yaşında, okuryazar değil.

Hasan Alkan, Antalya'nın Varsak kasabası, 68 yaşında, İlkokul mezunu; Kazım Arslan (Aydın), Koçarlı'nın Çakmar köyü, 80 yaşında, okur-yazar; H.Ibrahim Güleç, Aydın-merkez Tepeköy, 70 yaşında, İlkokul mezunu; Ali Çavuşoğlu, Feke'nin Gedikli köyü, 70 yaşında. Ilkokul mezunu.

-İçimize el girmesin -Ekmeğimizi el yemesin"
-"El olacağına bizimki olsun" veya "Elden olacağına bizden olsun" Bütün bunların yanında, kabile dışı evlilikler ve Varsak köylerinin birbirleri arasında kız alıp vermeleri zaman zaman görülmektedir.

Feke ve Kozan'ın Varsak köylerinde kızların yabancıya verilmemesi hususunda bazı maniler söylenmekte ve bu konudaki arzu ve isteklerini nazım şeklinde belirtmektedirler:

Kız anası, kız anası başında mumlar yanası,
Kız gelin olmuş gidiyor, hani bunun öz anası.
Ana kına getirsene, parmağını batırsana,
Sabah gelin gidiyorum, kucağında yatırsana.
Gidiyorum elinizden, kurtulayım dilinizden,
Yeşil başlı ördek olsam su içmem gölünüzden.
Baba kızın çokmuydu, bu kız sana yükmüydü,
Kör olası emmilerim, hiç oğlunuz yokmuydu?
Ortadaki memi direk, sızladı gene yürek,
Kız gelin olmuş gidiyor, ağlayacak ana gerek.
Arap atı aşkın olur, çufa şalvar pişkin olur,
Yabancıya giden kızlar, ölmez ama düşkün olur.
Kara koyun etli mi olur, kavurması tatlı mı olur,
Yabancıya giden kızlar, ölmez ama dertli mi olur? Bununla birlikte Varsaklar'ın, Varsak olmayanlarla kız alış verişleri üçüncü derecededir. Bu tür evlenmeler genele oranla çok nadirdir. Buna rağmen, kız verilmez veya kız alınmaz diye de bir şart söz konusu değildir.
Diğer bir önemli nokta da Varsaklar'ın genellikle ahlaki yönden beğenilmeyen, elleri eğri kabilelerden kız alış-verişine uzak durmalarıdır.

Bu konuda Varsaklar arasında şu söz çok yaygın hale gelmiştir:

"Ata da soy gerek; ite de soy gerek, illa avrada soy gerek" Feke'nin Gedikli köyü ileri gelenlerinden Ali Çavuşoğlu, daha önce olmuş şöyle bir olaydan bahsetti: Zamanın birinde Varsaklar'dan biri çocuğunu evlendirmiş. Neticede nişan ve düğün yapılıp sıra gelin getirmeye gelmiş. Oğlan tarafından gelenler, gereken hazırlıklar yapıldıktan sonra, gelini bir deveye bindirerek gitmek için yola koyulmuşlar. Kızın babası bir kater (10 tane) deveyi çeyiz olarak gelenlerle beraber göndermiş. Oğlan evine giderken bir ırmak geçilmesi gerektiğinden develeri suya sürmüşler. Develerden hiçbiri suyu geçemeyip orada bulunanları oldukça yormuş.

Bu arada devenin üzerindeki gelin:

"Arkada siyah bir dorum var, onun anası sucul (suya alışkın) idi. Onu getirin ve önden sürün" der. Oradakilerin biri hemen koşmuş, o yavru deveyi getirerek suya sürmüş. Küçük deve hemen suya girerek karşıya geçmiş. Arkasından da diğer develer onu takip etmişler.

Tam bu sırada gelinin kayın pederi oradakilere bağırarak:

"Durun, durun, beni dinleyin", demiş. Bunu duyan insanları bir sessizlik kaplamış. "Bu gelini alın geri götürün, bunun anasının ayağı dışarı idi. Bu gelinin de ayağı dışan olur. Deve soyuna çektiğine göre, insan da soyuna çeker" diyerek, oradan gelini geri çevirmiş.

Varsaklar'ı genel olarak değerlendirecek olursak, evliliklerinin büyük bir bölümünü kız kaçırma yoluyla meydana gelen evlenmeler oluşturmaktadır. Antalya ve Aydın yöresindeki Varsaklar arasında bu oran daha düşük olmasına rağmen, Çukurova bölgesindekilerde daha yüksektir.

Kız kaçırma olaylarının yüksek olmasını ve evliliklerin yansından fazlasını bu yolla yapmalarını şu şekilde açıklamaktadırlar:

1. Eğer kız ile oğlan daha önceden anlaşarak birbirlerini ister de, anne ve babaları taraftar olmazlarsa, o zaman kaçırma olayı vukubulur.
2. Kızın iki üç yerden isteyeni çıkar ve kız istemediği halde, baskı yapılarak onlardan biri lehine karar verildiği zaman kız, daha çok sevdiği birisine kaçabilir.
3. Üçüncü ve en önemli olan diğer bir sebep de, Varsaklar'ın genel olarak maddi durumlarının zayıf olduğu, günümüz şartlarına göre masrafları karşılayacak durumda olmayışlarıdır. Antalya ve Aydın bölgesindeki Varsaklar'ın maddi durumlannın diğer bölgelere göre daha iyi olması hasebiyle kız kaçırma yoluyla evlenmelere daha az rastlanmaktadır.

Kız kaçırma olayı meydana geldiği zaman, kızın ailesinin samimi olduğu veya çevrede sözü geçen iki-üç kişi kız evine gönderilir. Onların gönülleri yapılıp, rızalarını almaya çalışarak süt parası adıyla bir miktar para verirler. Onu sözle de teselli ederek, bu şekilde razı etmeye çalışırlar. Oğlan evinin maddi durumu iyi olur da para normalden fazla verilirse, anlaşmak daha da kolay olur. Kız kaçırma olaylan bütün Varsak yerleşim birimlerinde buna benzer yollarla kapatılıp mahkemeye intikal ettirilmez.

b. Dünürcü Yollama

Varsaklar'da yapılan evlilikler ister kaçırma yoluyla olsun, ister normal olarak gerçekleşsin, dünürcülük yapıp nişanlanmadan önce evleneceklerin tamamına yakını mutlaka anlaşırlar. Evlenecek genç, evlenmek istediği kızla konuşma imkanı bulursa, konuşarak anlaşır. Konuşma imkanı bulamayıp kıza yaklaşamaz ise, onu zaman zaman takip ederek sık sık evlerinin önünden geçer. Kıza durumu hareketleriyle anlatmış olur. Bu vesileyle bir yakınlaşma veya diyalog imkanı hazırlar. Kız da bunun farkı

na varınca, erkek, ya birisinin aracılığı ile, ya da kimsenin olmadığı bir yerde kızla konuşarak anlaşırlar. Eğer kızın gönlü yoksa, ya kendisi, ya da başka birisi aracılığıyla bu işin olmayacağını bildirir. Kızın gönlü olursa erkekle konuşmakta hiç beis görmez.
Evlenecek gençler, anlaştıktan sonra erkek, durumu -varsa- kızkardeşi yoksa annesi vasıtasıyla ailesine duyurur. Daha sonra kız tarafına dünürcü yollanır. Dünürcülüğe köyün ileri gelenleri veya vardıkları zaman kızın babasının kırıp geri çeviremeyeceği kimseler gönderilir. Özellikle Çukurova bölgesindeki Varsaklarda dünürcü olarak gidenler arasında oğlanın babası da bulunur. Bir kısım köylerde ise, daha dünürcü yollamadan oğlanın teyzesi veya halası giderek kız tarafının genel olarak tutumlarını öğrenir. Durum menfi değilse, hemen dünürcüler gönderilir.

Antalya ve Aydın bölgelerinde oran itibariyle düşük de olsa, bazı evlenmeler şu şekilde gerçekleşir:

Oğlan evi önce kızı tespit ederek kız ve oğlanın görüşü alınır. Daha sonra dünürcülüğe gidilir.

Genel olarak dünürcülük kısa sürer. Kızı istemeye iki defadan fazla gitmezler. Karşı taraf, olumlu veya olumsuz kısa sürede neticeyi bildirir.
1980 yılından önce, başlık parası bütün Varsak bölgelerinde mevcuttu. Oğlan evi başlık parasını verir, kız evi de ister verilen paranın tamamına, isterse bir kısmına çeyiz alırdı.

Günümüzde ise, Antalya ve Aydın bölgelerindeki Varsaklar arasında başlık parası tamamıyla kalkmış durumdadır. Antalyada her iki taraf anlaşarak çeyizi alırlar. Mümkün olduğu kadar yükü eşit çekmeye çalışırlar.

Aydında ise, başlık parası olmamasına rağmen, çeyizin büyük bir bölümü kız evi tarafından karşılanır. Oğlan tarafı ise, elinden geldiği ölçüde kıza altın takar ve düğün masraflarını karşılar.

Çukurova'daki bazı ilçe merkezlerinde yaşayan Varsaklar arasında ve bu merkezlere yakın olan bir kısım köylerde başlık parası artık alınmayıp, çeyizin büyük bir bölümü oğlan evi tarafından karşılanmaktadır. Kız evi ise, kızına çok az da olsa ufak tefek bazı şeyler alır.
İlçe merkezlerine biraz daha uzak ve şehirle sık teması olmayan ormanlık bölgelerdeki Varsak köylerinde, başlık parası alma devam etmektedir. Alman parayı kızın babası istediği herhangi bir ihtiyacına kullanabilir. Bir kısmına da çeyiz alır.

Feke'nin Gedikli köyünden Yaşar Tekgöz, bundan on, onbeş sene öncesi Varsaklar arasında evlenmelerin çok kolay olduğunu belirterek, hatta "bir okka tütüne bir avrat alınırdı" dedi.

c. Sözün Kesilmesinden Düğüne Kadar Yapılanlar

Varsaklar arasında dünürcülük yapılıp iş bittikten sonra mutlaka tatlı bir şey yenir. Eğer o anda tatlı bulunamaz ise şekerden yapılmış şerbet içilir. Antalya'daki Varsaklar arasında ise, iş bittikten sonra kahve ikram edilir veya o anda bulunanlara şeker tutulur.

Bütün Varsak bölgelerinde tarafların anlaşarak aldım-verdim yapmaları ile düğünün yapılması arası en fazla iki ay sürmektedir. Feke, Saimbeyli, Düziçi, Kozan ve Yahyalıda bulunan, yani Çukurova'daki Varsaklar, dünürcülük bittikten sonra hemen düğün gününü tesbit ederler. Kız evi başlık parasının bir bölümüne kıza çeyiz alır ve düğün için hazırlıklara başlar. Oğlan evi ise, başlık parasını tedarik edip verdikten sonra, düğünde yapılacak masrafları karşılamak amacıyla hazırlıklarını sürdürür. Bunlar genellikle Çukurova'da yaşayan Varsaklar'ın köylüleri arasında geçerli olan şeylerdir. Kozan, Saimbeyli ve Feke'nin merkezlerindeki Varsaklar arasında nişanlılık süresi yine iki ayı geçmemesine rağmen, düğün yapılmadan önce nişan adıyla bir merasim yapılır. Genellikle yapılan bu nişan merasiminde gelin kıza yüzük, küpe ve saat takılır. Kız tarafı da oğlana aynı gün yüksük takar.

Oğlan evinin maddi durumu iyi ise geline gücü nisbetinde altın takar, davetlilerden de altın getirenler görülür. Altın getirmeyenler para, yiyecek veya giyecek gibi herhangi bir şey hediye ederler.

Çukurova'daki Varsaklar'dan özellikle Düziçi Varsakları arasında nişanda karşılıklı yardımlaşma yaygın hale gelmiştir. Nişanda bir kişi masanın üzerine çıkar, eline bir kap alarak her bir misafirin verdiği para veya altını yüksek sesle söyleyerek tek tek toplar. Bu yardımlaşma olayı düğünde de görülür. Böylece düğün sahiplerinin yükleri biraz hafifletilmiş olur'.

Antalya ve Aydın bölgesinde yaşayan Varsaklar'ın maddi durumları, Çukurova'dakilere nazaran daha iyi olması hasebiyle, düğündeki harcamaları ve yaptıkları masraflar benzerlikler arzetmektedir. Çukurova'dakilerin aksine iş bittikten sonra düğün tarihi tesbit edilmeyip, ne zaman yapılacağı yüzük ve nişan merasimlerinden sonraya bırakılmaktadır.

Yüzük ve nişan merasimleri ayn ayrı zamanlarda yapıldığı gibi, her ikisinin birlikte yapıldığı da görülür.
Antalya'da masrafların yüzde yetmiş veya seksen kadarını oğlan tarafı karşılamasına rağmen, Aydında bu masraflar biraz daha eşit şekilde paylaşılmış vaziyettedir.

Antalya'da işin bittiği hafta, oğlan tarafı kızı alarak şehre götürür. Altın, bilezik, yüzük ve saat gibi şeyler alır. Altının miktarı oğlan evinin gücüne bağlıdır. Ancak, çevrenin şu kadar yapmış, şu kadar almış desinler düşüncesiyle aileler zaman zaman güçlerinin üzerine çıkmaktadır. Bundan birkaç gün sonra çeyiz için gidilir. Çeyizi de oğlan evi alır. 1993 itibariyle normal bir ailenin aldığı çeyiz 30 milyon civarındadır. Görülüyor ki, Antalya'da evlenme masraflarının büyük bölümü oğlan evinin omuzları üzerindedir. Yapılan nişan merasiminde davetliler altın, para, giyecek ve yiyecek türünden olmak üzere çeşitli hediyeler getirirler. Altın, çeyiz alımı ve nişan merasimi bittikten sonra düğün günü tesbit edilir.

Aydın'da düğüne kadar yapılan pratikler, Antalya'daki Varsaklar'ınkine benzemektedir. Burada dünürcülük yapılıp iş bittikten sonra, bir gün tayin edilip yüzük takılır. Daha önceleri yüzükler aynı günde takılmayıp, bir gün oğlan tarafı kız evine giderek kıza yüzük takar; başka bir gün de kız evi oğlan evine giderek oğlana yüzük takarlardı. Ancak son yıllarda kız evinde olmak üzere kızla oğlana birarada yüzük takılmaktadır.
Antalya'da olduğu gibi düğünden önce nişan merasimi burada da yapılmaktadır. Diğer bölgelerde olduğu gibi Aydın'da da nişan, gelen davetlilerin hediyelerini takdim etme ve bir nevi düğün sahiplerine yapılan yardım niteliğindedir.

Çeyiz meselesine gelince, burada çeyiz kız evi tarafından alınır. Oğlan evi çeyize çok karışmaz. Elinden geldiği kadar altın takar ve düğün masraflarını karşılar.
Nişandan sonra oğlan evinden kız evine birkaç kişi giderek düğünün yapılacağı gün belirlenir.

d. Bayrak Dikme

Bayrak dikme olayına geçmeden önce, düğünlerin kaç gün yapıldığı ve düğüne davet ediliş şekilleri üzerinde duralım.
Çukurova bölgesindeki Varsaklar'da genellikle düğünler üç gün sürmektedir. Perşembe günü başlar, Pazar günü sona erer. Çok az da olsa Pazartesi başlayıp Perşembe günü sona eren düğünlere de rastlanmaktadır.

Antalya'daki Varsaklar arasında düğünlerin süresi iki gündür. Cumartesi başlarsa Pazar sona erer; Çarşamba başlatılırsa Perşembe günü gelin getirilir.
Aydın'da beş-on yıl öncelerine kadar düğünler üç gün olup, Pazartesi başlar Perşembe günü sona ererdi. Son yıllar da bu üç günün yerini bir gün almıştır. Düğülerin büyük bir çoğunluğu Pazar günü yapılmaktadır.

Düğünlere davet, genellikle bayrak dikilmeden önce yapılır. Oğlan evi, bir erkek görevlendirerek yakın akrabalar, komşular, dostlar kısaca oğlan evinin belirlediği kişiler bu şahıs tarafından tek tek davet edilir. Düğün olan yer bir köy ise, köy halkının tamamı davet edilmeye özen gösterilir. Aynca bir kadın da görevlendirilerek belirtilen ailelerin kadınlarını düğüne davet eder.

Aydın ve Antalya'daki Varsaklar arasında ratlamadığımız, ancak Çuku-rova'daki Varsaklar'ın önemli bir bölümünde düğüne davetler sadece sözle yapılmaz. Yine davet etmeye çıkarılan şahıs her davet edeceği eve vardığı zaman o eve havlu, bardak, kaşık ve kibrit gibi şeylerden bir tane verir. Düğün sahibinin de selamını söyleyerek belirtilen eşyalardan birini verdiği zaman alan şahıs düğüne davet edilmiş olur.

Bayrak dikme, bütün Varsaklar arasında yaygındır. Bayrak dikilmeksizin düğün yapılmaz. Aydın'daki Varsaklar hariç, diğer bölgelerde bayrak, düğünün ilk günü dikilip düğünün başladığını gösterir. Çukurova'daki Varsaklar'da, eğer düğün üç gün yapılacaksa Perşembe günü ikindi vaktinde uzun bur çubuğun ucuna bayrak takılarak evin damına bağlanır. Şayet düğün süresi kısa tutulmak istenirse, Cumartesi sabahleyin oğlanın arkadaşları toplanarak aynı şekilde bayrağı evin damına dikerler.

Aydın'daki Varsaklar'ın düğünlerinde, bayrak bir hafta öncesinden dikilir. Düğün, gelecek hafta Pazar günü yapılacaksa bayrak, bir hafta öncesinden Pazar günü akşama doğru dikilir. Bayrağı oğlanın yakın arkadaşları toplanarak evin önündeki ağcın başına çubukla bağlarlar. Bu esnada başka bir çubuğun ucuna portakal veya elma gibi meyveler takarak, gençler silahla onu düşürmeye çalışırlar. Diğer bölgelerde de bayrak dikildiği zaman, havaya silah atışları yapılır. Bütün bunlar düğünün başladığının bir belirtisidir.

Varsak düğünlerinin yaklaşık üçte ikisinde davul, zuma veya çalgı bulunur. Bayrağın dikilmesiyle beraber davul, zuma eşliğinde düğün başlamış demektir. Zaman zaman davulun yerini çalgı almaktadır. Önceleri yok denecek kadar az olmasına rağmen, son yıllarda davul, zurna veya çalgı getirmeyip, mevlidler okutturarak düğününü bu şekilde yapanların sayısı çoğalmaktadır.

e. Kına Yakma

Kına gecesi diye de adlandırılan kına yakma olayı, bütün Varsak bölgeleri arasında yaygındır. Düğün merasiminin gerçekleştiği günün bir önceki gecesi yakılır. Yani düğün Pazar günü ise, kına Cumartesi gecesi yakılır. Uygulamada bölgeler arasında bir takım değişiklikler vardır.

Mesela; Çukurova'daki Varsaklar arasında genel olarak bu olay şöyle gelişmektedir:

Düğün Pazar günü yapılacaksaki büyük çoğunluk Pazar günü yapılmaktadır Cumartesi akşamı, oğlan evinden on-onbeş kişilik bir grup kız evine kınacı olarak gider. Bu topluluk beraberinde bir koyun veya keçi götürerek kız evine vardıkları zaman keserler. Kız evinde iki üç saat kalınarak oradaki eğlencelere katılırlar. Kınacıların üç dört tanesi kız evinde kalarak diğerleri yatsı sonunda oğlan evine dönerler. Kalanlar ise, geline ve çevresindekilere kına yakıldıktan sonra gece yarısına müteakip kız evinden ayrılırlar.

Saimbeyli ve Feke'nin özellikle köylerinde, Cumartesi günü oğlan evinde toplanan davetliler, sabah saat dokuz-on sıralarında toplanarak kız evine giderler. Beraberlerinde götürdükleri keçiyi keserek, öğle yemeğini kız evinde yerler. Ayrıca kız evine varıldığı zaman, bir ağacın tepesine yumurta büyüklüğünde bir pamuk dikilir. Ağacın dibine de oğlan evinden getirilen ikinci bir koyun veya keçi bağlanır. Oğlan evinden gelen gençler, belli bir süre o pamuğa silahla ateş ederler. Eğer pamuk düşürülürse ağacın dibindeki hayvan, tekrar oğlan evine götürülerek gençler tarafından kesilir ve yenir. Şayet ağacın tepesindeki pamuk parçası belli atışlardan sonra düşürülemez ise, o hayvan kız evinde kalır. Akşamleyin dışarıdan gelen misafirler köylüler tarafından bölüşülerek evlerini götürülür. Onlara evlerde akşam yemeği verilir. Evlere dağılan bu insanlar akşamdan sonra tekrar kız evinde toplanırlar. Çalgı veya davul-zuma eşliğinde gece geç saatlere kadar oyunlar oynanır ve eğlenilir. Cumartesi gecesi, herkes dağılınca oğlan tarafından bir kişi, geline, genç kızlara ve yakınlarından orada bulunan erkeklere kına yakar. Kızın kardeşi kına yakılacağı zaman bunu engellemeye çalışır ve bahşiş aldıktan sonra kına yakılır.

Oğlan evinden kızevine kına yakmaya gidenlerden bir-iki kız ve bir-iki de kadın olmak üzere bir kaç kişi gelinin başında yatarlar.
Antalya'daki Varsaklar'da da kına yakma olayı Cumartesi gecesi gerçekleşmektedir. Çukurova'daki bir kısım Varsaklar gibi bunlarda, Cumartesi günü sabahleyin saat dokuz-on sıralarında davul-zuma eşliğinde oğlan evinden kız evine giderler. Gidenler, beraberlerinde bir davar götürerek kız evine vardıkları zaman keserler. Buna karşılık, bir davar da kız evi keserek öğle yemeği için hazırlıklara başlanır. Yemek hazırlanıncaya kadar oğlan evinden giden kadınlar ve kız evinden onlara katılanlar, kendi aralarında çalgı veya davul-zuma eşliğinde çeşitli oyunlar oynarlar.

Kız evinde bu şekilde eğlenceler sürerken, oğlan evinde de en az iki davar kesilerek öğle yemeği hazırlıktan başlamış olur. Kız evine gitmeyip de oğlan evinde kalanlar öğle yemeğini oğlan evinde, kız evine gidenler de oradakilerle beraber öğle yemeğini kız evinde yerler. Böylece her iki tarafta da yemek verilerek misafirler ağırlanmış olur.

İkindi vaktinde, oğlan evinden bir kaç kişi kız evine kına vermeye gider. Kadınlardan kına yakmak amacıyla kız evinde o akşam iki-üç kişi kalır. Diğerleri geri döner. Cumartesi akşamı, sadece kına yakmak gayesiyle kalmış kadınlardan başka, oğlan evinden hiç kimse kız evinde kalmaz. O akşam esas şenlikler oğlan evinde yapılır. Kız evinde ise, kız tarafının yakınlarının kadınları toplanarak geç saatlere kadar eğlenirler. Daha sonra kız evinin çok yakınlarından bir kaç kişi ile oğlan evinden gelen kadınlara kına yakılır. Bunlar o gece kızın başında yatarlar.
Aydın'da geline kına yakma Cumartesi gecesi kız evinde genç kızlarla beraber gerçekleşir.

Şimdi de özellikle Çukurova'da olmak üzere Varsak düğünlerinde kına yakma üzerine söğlenmiş bazı Türkülerden örnekler verelim:

Zamanım geldi duruldu, Herhalde kına yakacaklar. Yeni umudum kesildi Herhalde beni verecekler.
Evimizin önü kavak,
Kavaktan dökülür yaprak,
Sanki ben de gelin mi oldum,
Elim kına, yüzüm durak. Elimi yuduğum arklar, Belimi verdiğim dutlar, İşte ben de gidiyorum, Silip süpürdüğüm yurtlar.
Çaktılar ocak taşını
Kurdular düğün aşını
Kız anam yazgım buymuş .
Kızlara böyle buyurulmuş. Bir incecik çay dolanır, O da gözünden bulanır, Ana besler el övünür,

Kız anam yazgım buymuş Kızlara böyle buyurulmuş.
Atladım gittim eşiği
Sofrada buldum kaşığı
Kız ananın yakışığı
Kız anam yazgım buymuş
Kızlara böyle buyurulmuş. Biner atın iyisine Gider yolun koyusuna Kız gelin olmuş gidiyor Selam söylen dayısına Kız anam yazgım buymuş Kızlara böyle buyurulmuş.
Kız anası kızsız kaldı
Büyük evin ıssız kaldı
Tuz torbası tuzsuz kaldı
Kız anam yazgım buymuş
Kızlara böyle buyurulmuş. Belimi verdiğim dutlar Elimi yuduğum arklar İşte geldim gidiyorum Silip süpürdüğüm yurtlar Kız anam yazgım buymuş Kızlara böyle buyurulmuş.

Düziçi Varsakları'nda kına yakma için şu türküyü söylemektedirler:

Kız anası kız anası
Başında mumlar yanası
Biz kıza kına yakıcık
Hani bunun öz anası. Kız babası kız babası Başında mumlar yanası Kız kınayı yaktırmıyor Hani bunun öz babası.
Çattılar ocak taşını
Vurdular düğün aşını
Kardaşını ağlatma kız
Silin gözünün yaşını. Şu görüneni ekin sandım Ekin değil burçak imiş, Kız anadan ayrılmaz Yalan değil gerçek imiş.

Şu görüneni ekin sandım Ekin değil soğan imiş, Kızın anadan ayrılması Oüm değil gerçek imiş.
Babam ekmeğin bitti mi?
Kardeş efkarın gitti mi?
İşte geldim gidiyorum
El kızı keyfin yetti mi? Yunağı yuduğum taşlar Gölgelensin kaba ağaçlar İşte geldim gidiyorum, Toplansın hep arkadaşlar. Kına yakılırken söylenen türkü. Geldi gelin kınası Ağlasın kız anası Oğlan bizim kız bizim Çatlasın kaynanası.
Kazanlarda aş pişer Kaynanaya iş düşer Kız anası gelince Kaynana hemen küser.
Feke ilçesinin Kaleyüzü köyünden aldığımız kına türküsü. Arabada döner teker Musalarda çoktur bekar Saçına parfümü döker Kaleyüzü güzelleri.
Söyleyin yalanmıdır sözüm,
Söylemeye açık yüzüm,
Menter (mantar)leri düzüm,
Çorukların güzelleri.
Belikleri döküm döküm Karşısında olmaz hakim Bakkaldaki beyaz lokum Şu salamın güzelleri.
İlkbahar gülünü düzer Anlar balını süzer Uluk domatese benzer Köy sekisi güzelleri.

f. Düğün Merasimi

Daha önce de belirttiğimiz gibi düğün bayrağın dikilmesiyle başlar. Son yıllarda bazı aileler düğünlerinde çalgı, davul-zuma getirmemekle beraber, hemen hemen bütün Varsak bölgelerindeki düğünlerde çalgı veya davul-zuma bulunmaktadır. Bayrağın dikilmesiyle birlikte davul vurmaya başlar. Anlatıldığına göre, seksenli yıllardan önce hiç görülmemekle birlikte, şimdi bazı ailelerin davul-zuma getirmeyip mevlid okutarak sade bir düğün yaptıklarına rastlanmaktadır. Düğün, gündüzden ziyade akşamları daha şen olup, daha fazla kalabalık olur. Genellikle erkek ve kadınların ayrı ayrı yerlerde oynadığı görülür. Bazı bölgelerde birlikte halayların çekildiği de söylenmektedir.

Çukurova bölgesindeki Varsaklar'ın düğünlerde oynadıkları oyunları şu şekilde sıralayabiliriz:

1. "Tura oyunu": Gündüzleri oynanan bir oyundur. İki grup olur. Otuz-kırk metre arayla gruplar karşılıklı dizilir. Grubun birinden bir kişi, öbür gruba doğru gider; yaklaştığı zaman, karşı gruptaki elinde tura (bir çeşit sopa) bulunan kişi fırlayarak karşı taraftan geleni kovalmaya başlar. Kaçan kişi, kendi grubuna varıncaya kadar kovalayan yetişirse, elindeki turayla vurur. Kaçan kendi grubuna gelince grubunun turacısı çıkarak arkadaşını kovalayan karşı tarafın turacasını kovalar ve yetiştiği yerde vurur. O da kendi grubuna varınca turayı bir başkasına verir. Verdiği arkadaşı da kendini kovalayanı, kovalamaya başlar ve böylece herkese tura sırası gelinceye kadar oyun devam eder.

2. Hemen hemen her Varsak düğününde güreş yapılır. Güreş, Varsak düğünlerinin eskiden beri hiç unutulmayan bir oyunudur.

3. Özellikle gündüzleri olmak üzere halay türünden çeşitli oyunlar oynarlar. Bunlardan bazıları, "kaba oyunu", "üç ayak", "pekmez", "siruani", "solak" ve "dokuzludur.

4. "Sin oyunu", ortaya büyük bir ateş yakılır. Birkaç kişi ateşin çevresinde birbirlerini yakalamaya çalışırlar.

5. Köroğlu havası çalınarak, bir kişi ortaya çıkar ve karşısına bir sandalye alarak onunla güreşir. Başka birisi de onu yönetir.

6. Gerek çalgı ve davul-zurna eşliğinde, gerek bunlar olmaksızın toplu olmayan birçok ferdi oyunlar sergilemektedirler.
Çukurova'daki Varsak düğünlerinde eskiden beri oynanan ve yaşatılmaya çalışılan oyunların çoğu, Antalya ve Aydın'daki Varsaklar arasında unutulmaya yüztutmuştur. Özellikle Aydın'daki Varsaklar'ın durumları iyi olanlar, düğün salonu tutarak oralarda düğün yapmaya başlamışlardır.

Kaynakça
Kitap: Anadolu'da Varsak Türkmenleri
Yazar: Ahmet GÖKBEL
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: VARSAKLAR'DA ÖRF, ADET ve İNANÇLAR

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Ara 2010, 06:58

Biraz da düğün merasiminin zamanı ve yapılış şekillerinden bahsedelim. Daha önce de zikrettiğimiz gibi, düğünlerin çoğunluğu pazar günleri yapılmaktadır.

Önce, Çukurova'daki Varsaklar arasında yaygın olan bir düğün merasimini (başka bir deyişle gelin almayı) tasvir etmeye çalışalım.
Davetliler gelin almaya gitmek için sabah saat ona kadar oğlan evinde toplanmış olurlar. Orada bulunan gençlerden biri, eline bayrağı alır ve diğer gençlerle beraber ön tarafa geçer. Gençler önde, yaşlı erkekler topluluğu bunların arkasında, kadınlar da en arkada olmak üzere kız evine doğru yola çıkarlar. Giderken temsili develer yapılır. Ayrıca zaman zaman erkekler bazı yerlerde durup halaylar çekerek kız evine ulaşırlar. Bu yaya gitme adeti genellikle köylerde veya oğlan evi ile kız evinin birbirine yakın olduğu mekanlarda geçerlidir. İlçe merkezlerinde oturan Varsaklar gelin almaya taksi, minibüs veya otobüslerle gitmeye başlamışlardır.

Gelini almak için oğlan evinden kız evine gidenler, oraya varıncaya kadar, kız evinin yakın akraba ve komşuları gelen misafirleri karşılamak için toplanmış olurlar.

Kız evine varıldığı zaman, gençler ve erkekler içeriye girmeyip evin önünde dururlar. Kadınlar ise içeri girerek bir kısmı gelin kızı hazırlar, diğer bir kısmı da gelin hazırlanıncaya kadar kendi aralarında oynarlar ve eğlenirler. Erkekler ise gelin hazır duruma getirilinceye kadar davul-zuma eşliğinde halaylar çektikleri gibi, ferdi oyun gösterileri yaparlar. Ayrıca, kız evi taraftarları, oğlan evinden gelen erkeklerden birkaçını tıraş (berber oyunu), birkaçını da temsili doktorlar ile muayene ederek (doktor oyunu) oyun oynarlar. Tıraş edilirken fırça yerine dikenli keven otunu, jilet yerine de nacak gibi büyük kesici aletler kullanırlar. Böylece oğlan evine yakın akraba olan ve şakaya katlanabilen cinsten insanlara bu tip oyunlarla eziyet etmiş olurlar. Gelinin hazırlandığı belirtildiği zaman oyunlar durur. Gelin evden çıkartılırken kapı kilitlenir. Gelin kızın kardeşi veya bir yakını bir bahşiş almayınca kapıyı açmaz. Bu kişi memnun edilince kapı açılır ve gelin dışarı çıkarılır. Bir kısım köylerde, kızın gelinliği giydirilirken alnına küçük bir ayna yerleştirilir. Sebebi ise gelin kızın nazardan korunması-dır345. Bundan on sene öncesine kadar bütün gelinler ata bindirilerek götürülürdü. Bu durum, çok az da olsa minibüsü bulunmayan bir kısım köylerde hala uygulanmaktadır. Özellikle Çukurova'nın köylerinde yaşayan Varsaklar, gelin at ile gittiği zaman ata binerken şu türküleri söylerler.

Kırmızı kuşak beline
Koyun mendili eline
Hakkını helal eylesin
Söyleyin büyük ağabeyine.
Kırmızı kuşak beline
Koyun mendili eline
Bacım hakkım helal olsun
Sen de hakkını helal eyle.
Benim elim düğün kurdu
Bura babamızım yurdu
Niye beni ele verdin Irızkımı Allah verdi.
Kurban olan hatın bacı
Sus ağlatma acı acı
Yüce Allah emreylemiş
Hep ağlaştık kardeş bacı.
Getirin gelini bağlan başını
Çok ağlatman silin gözün yaşını
Tenhalarda arar bulur eşini
Bindirin gelini biz gideceğiz.

Köylerin tamamında (hemen hemen her evde) katır bulunmasına karşın, gelinler hiç bir zaman katıra bindirilerek götürülmemiştir. Onların inancına göre katır uğursuzdur. Ona binerek giden gelinlerin çocuğu olmaz. Çünkü katır beddualı bir hayvandır. Hiç bir zaman doğurmadığı için gelin de bunun üzerine bindirilmez. Aksi takdirde gelinin de çocuğu olmaz inancı yaygındır.
Şu anda köylerde vasıtanın bulunup bulunmamasına bağlı olarak kız evinden alınan gelinin, oğlan evine götürülüşü farklı şekillerde uygulanmaktadır. Yukarıda belirttiğimiz gibi, vasıtası bulunmayan köylerde gelin hala ata bindirilmektedir. Kız evi ile oğlan evi arasındaki mesafe çok uzak değilse, diğer insanlarla beraber gelin de yaya olarak iki yakın akraba kadının kollarından tutmasıyla götürülür. Tek minibüsü olan köylerde gelin bu araca bindirilir, arkasından diğer insanlar yaya olarak gider.
Birçok Varsak köyünde 1975 yılına kadar çeyiz, aynı gün gelinin götürülüşü esnasında hayvanlara yüklenerek taşınır idi. Şimdi ise hemen hemen bütün köylerde bu taşıma işi traktörlerle yapılmaktadır.

Yahyalı'nın özellikle Ulupınar köyü olmak üzere, ona komşu olan bazı köylerde farklı bir uygulamaya şahit olduk. Gelin, kız evinden çıktıktan sonra, oğlan evine varıncaya kadar yaya olarak götürülür. Sokaklardan geçerken kimin evinin önünden geçerse, o evin kadını arpa, üzüm ve bozuk para vb. karıştırılmış bir tabak şeyi gelinin üzerine serpip "uğurlar ola" diyerek gönderirler. Bu hareketi evinin önünden geçen herkes veya oğlan evine bu şekilde varır.

Gelini getirmeye giderken olduğu gibi, gelini aldıktan sonra oğlan evine geri dönerken yine davul, zuma eşliğinde zaman zaman oynanarak, bazen de halaylar çekerek oğlan evine ulaşırlar.

Gelini almaya gidenler oğlan evinden gelini alıp ayrılırken gelini uğurlama amacıyla şu türküler söylenir:

Çattılar ocak taşını
Pişirdim düğün aşını
Kız gelin olmuş gidiyor
Çok ağlatman kardeşini.
Anamın uğruna git güle güle
Maydın yolun açık olsun evladım
Daim tatlı olsun aşın
İşte gidiyorsun gelin evladım.
Bir emrin var ise çekinme söyle
Türklüğü kuranın yasası böyle
Eşe dosta hep hakkın hep helal eyle
Öpen mi dayının elini evladım.
Aşık şıhlı oğluyum yanıyor özüm
Hakkım helal olsun sevgili kızım
Benim yaradandan duam niyazım
Ömür boyu mesut olasın kızım.

Gelin oğlan evine gelince, daha içeri alınmadan geline karşı şu şekilde öğüt verilir:

Maraşta kına gelinim
Okkası ona gelinim
Sevdiğin suna gelinim
Sen sefa geldin gelinim.
Dilin tatlı olsun gelinim
Kınan kutlu olsun gelinim
Elin çullu olsun gelinim
Dilin ballı olsun gelinim.
Tarlada mazı gelinim
İçinde özü gelinim
Kaynanan cazı gelinim
Sen sefa geldin gelinim.
Giydiğin atlas gelinim
İğneler batmaz gelinim
Yalınız yatmaz gelinim
Sen sefa geldin gelinim.

Hava müsait olursa dışarıda, aksi takdirde evlerde olmak üzere daha önceden pişirilen yemekler yenir ve daha sonra da misafirlerin çoğu dağılır.

Feke ve Yahyalı'nın bazı köylerinde, gelin kız evinden ayrılıp oğlan evine götürülürken önce caminin çevresi yedi defa, daha sonra da mezarlığın çevresi bir defa olmak üzere dolandırılır, oradan da oğlan evine götürülür.

Antalya ve Aydın'daki Varsaklar'ın yaptıkları düğün merasimi, Çukurova'daki Varsaklar'ın yaptıklarından biraz farklı olup, Çukurova'da yapılanların çoğu uygulanmamaktadır. Şimdi de kısaca bu bölgelerde yapılan düğün merasimlerinden bahsedelim.

Bu iki bölgede de düğün merasimi pazar günü yapılır. Pazar sabahı saat dokuz-on sıralarında davetliler toplanmaya başlarlar. Davul-zuma eşliğinde eğlenceler ve oyunlar devam ederek öğleye kadar sürer. Bir gün öncesinden hazırlanan yemeklerle, toplanan misafirlere ziyafet verilir. Antalya'da eğlencelere öğle yemeğinden sonra tekrar başlanıp ikindiye kadar devam edilir, ikindi vaktinden sonra gelin almaya gidilir.

Aydın'da ise cumartesi (düğünden bir gün önce) günü hazırlanan yörenin meşhur düğün yemeği keşkek, pilav ve zerde denilen tatlı ile pazar günü öğleyin misafirler ağırlanır. Öğle yemeğinden sonra arabalarla gidilerek gelin alınır ve oğlan evine getirilir. Son yıllarda pazar günü akşamleyin gerek ilçede, gerek ilde olmak üzere düğün salonu tutarak orada merasin yapıp eğlenenler vardır. Düğün salonunda düğün yapmaya Antalya'da rastlamadık. Edindiğimiz bilgiler de bunu doğrulamaktadır.

Bütün Varsak düğünlerinde şahit olduğumuz ortak noktalardan birisi, gelin oğlan evine gelince, daha eve girmeden bir kişinin yüksek bir yere çıkarak yakın akraba ve komşulardan para toplamasıdır. Toplayan şahıs, kimin ne kadar para verdiğini yüksek sesle duyurur. Bu para toplama olayı, kendine göre büyük maddi sıkıntılar içerisine giren düğün sahibinin yükünü hafifletmek içindir. Bir nevi yardımlaşma olayıdır.

Bu bölgelerde gelinin çeyizi düğünden birkaç gün önce oğlan evine getirilerek yerleştirilir. Çukurova'da olduğu gibi düğünün yapıldığı gün çeyiz getirilmez.

g. Gelin, Yeni Evine Gelince Yapılan Pratikler

Gelin, oğlan evine getirilince yapılan şeylerde bölgeler arasında ufak tefek bazı farklılıklar sözkonusudur. Çukurova'dan başlayarak bunları vermeye çalışalım.

Bütün bölgelerde gelin, geldiği araçtan (at, traktör, minibüs, taksi) indiği zaman kaynana, gelinin başından mutlaka bir şeyler döker. Bu Çukurova'da şeker-üzüm ve bozuk para gibi şeylerin karışımı olduğu gibi, şeker-üzüm ve arpanın karışımı şeyler de olabilir. Arpanın kalan kısmı da ata verilir. Düziçi'ndeki Varsaklar'da bu, gelinin başına dökülebileceği gibi geldiği arabadan daha inmeden o arabanın üzerine de dökülebilir. Antalya'da kaynana, gelinin başından bir-iki avuç şeker, Aydın'da ise daha önceden hazırlanan bir avuç kadar bozuk para yine kaynana tarafından gelinin başından aşağı dökülür. Bu esnada hangi bölgede olursa olsun, orada bulunan çocuklar arasında bu dökülen şeker, üzüm ve bozuk paraları kapma yarışı başlar.

Çukurova'daki köylerin birçoğunda, gelin dış kapının eşiğine gelince, bir bardak su doldurularak konur; gelin bir tepik vurarak suyu döker. Gelin eve gireceği zaman oğlan gelir; kolundan tutarak gelini içeri alır. Oğlanın gelip gelinin kolunu tutması sırasında gelin oğlanın ayağına basarsa, bundan sonraki yaşamlarında daima gelinin sözü tutulur ve dediğini yaptırır. Şayet aksi olursa, bu defa erkeğin sözünün geçerli olacağı inancı hakimdir.

Bir kısım köylerde ise, gelin oğlan evine getirilince kaynanası, gelinin eline bir oklava vererek kırdırır. Sonra bir ibriğe su doldurarak gelinin önüne kor. Gelin bir tekme vurarak ibriği devirir. Gelin, verilen oklavayı kırar, su dolu ibriği de devirir ise, onun her yönüyle ileride başarılı ve eline aldığı her şeyi başaracağına delildir.
Gelin tam kapıdan içeri gireceği sırada, bu evde kaldığı sürece geçimli ve yumuşak huylu olsun diye, gelinin eline bir parça yağ verilerek kapının kenarlarına ve üstüne sürdürülür. Aynca, gelin eve alındıktan sonra bir sandalyeye oturtularak kucağına bir erkek çocuğu verilir. Bundaki amaç ise gelinin oğlu olsun düşüncesidir.

Düziçi Varsakları'nın düğünlerinde kayınvalidenin, gelinin başından şeker-üzüm, arpa ve bozuk para karışımı şeyleri dökmesinden sonra, kayınbaba çağrılır ve "ne veriyorsun?" diye sorulur. Kayınbaba inek veya davar cinsinden bir şey verir. Gelinle damat, kapının önünde davetliler arasında bir halay çekerler. Daha sonra gelin kapının önüne geldiği zaman eline su dolu bir şişe verilir. Gelin şişeyi kapıya hızlıca vurur. Eğer şişe kırılırsa iyi ve uğurlu sayılır. Şayet kırılmaz ise, gelin müteessir olduğu gibi, yanındakiler de bundan hoşnut olmazlar. Bu yüzden bu olay kırılın-caya kadar tekrarlanır. Şişe kırılınca gelin ve damat içeri alınarak onlara şerbet ikram edilir.
Çukurova'daki Varsaklar'ın büyük bir bölümünde, gelin içeri alınıp, yemekler yenerek davitliler dağılınca hatırı sayılan yaşlı bir kadın, gelinin yanına gelerek bazı öğütlerde bulunur.

Geline yapılan öğütlerden bir örnek verelim:

Suya gidip eğlenme,
Komşuya gidip kovlanma,
Kaynanana karşı çıkma,
Kayınbabana karşı var ve öteberisini al;
Eve gelince altına minder at.

Gelin içeri alındıktan sonra, damat gençlere teslim edilir. O andan itibaren evlilerden herhangi birisi damadı kaçırırsa, gençler para ödeyerek damadı tekrar almak zorundadırlar.

Misafirler dağılınca başındaki gençler damadın elbisesini giydirirler. Böylece damat, gençlerin elinde gerdeğe girene kadar kalır. Ancak her an dikkatli olup onu korumak zorundadırlar. Çünkü, o akşam yine yakın akrabalar ve komşular oğlan evinde toplanırlar. Bazı köylerde bu toplantı esnasında damat yemeği verildiği halde bazı yörelerde yemek verilmez. Bu akşam, gelen misafirler arasından damadı kaçırmaya teşebbüs edenler olur. Hatta bu misafirler ile damadın başındaki gençler, zaman zaman mücadeleye girerler. Gençler, damadı vermemek için, diğerleri de almak için uğraşırlar. Eğer gençlerden damadı çalmayı başarabilirlerse, damadı ya parayla satarlar, ya da oğlak veya kuzu aldırırlar. Oğlağı, kaçıranlar, toplanarak kesip yerler. O akşam damat kaçırma teşebbüslerinin dışında bazı oyunlar oynanır ve eğlenilir.

Yatsı namazından sonra hoca düğün evine davet edilerek nikah yaptırılır. Gençler, damadı dünya evine girdirmek için kalkarlar. Damada anne ve babasının eli öptürüldükten sonra gelin odasının önüne getirilir. Orada bulunan gençlerin her biri damadın sırtına birer yumruk vurarak kapıyı açarlar ve içeri gönderirler. Daha sonra orada bulunan bütün misafirler dağılır.
Antalya ve Aydın'daki düğünler biraz daha sade olup, Çukurova'daki Varsaklar'ın düğünlerindeki gelin geldikten sonra yapılan şeylerin çoğu unutulmuştur.

Antalya'da zaten gelin ikindi vaktinden sonra geldiği için zaman çok az kalır. Misafirlerin çoğu dağılır. Yakınlan kalarak oğlan gerdeğe girinceye kadar kendi aralarında eğlenirler. Yatsı namazından sonra köyün veya mahallenin imamı getirilerek dini nikah kıydırılır ve gençler damadı gelin odasına girdirirler.

Aydın'da da aşağı yukarı durum aynıdır. Ancak yukarıda zikrettiğimiz gibi bir kısım aileler pazar akşamı iki saat kadar düğün salonu tutarak orada eğlence düzenlemektedirler. Bu şekilde yapanlar, oradan döndükten sonra yine imamı eve davet ederek dini nikah yaptırırlar ve damadın sırtı gençler tarafından yumruklanarak içeri girdirilir.

Damadın gerdeğe girmesinden sonra sıra bayrağın indirilmesindedir. Çukurova'da bayrak, düğün gününün ertesi günü pazartesi sabahleyin damat tarafından indirildiği halde, Aydın ve Antalya'da ikinci güne bırakılmadan pazar günü akşamleyin düğün sona erdikten sonra aileden birisi giderek bayrağı indirir.

Çukurova'da damat, ikinci gün bayrağı indirdikten sonra kaynana ve kayınbabasının elini öpmeye gitmesine karşın, diğer bölgelerde özellikle o gün el öpmeye gildildiğine tanık olmadık.

Çukurova'da düğünün ikinci günü sabah saat dokuz civarında kız evinden birkaç kadın ve oğlan evininin yakınlarının hanımları toplanır. Bu toplantıya "Duvak Açmak" denir. Bu terim diğer bölgelerde kullanılmamaktadır. Ancak aynı gün olmasa da aynı amaç doğrultusunda Antalya ve Aydın'da da toplanılmaktadır.

Bu toplantının iki amacı vardır:

1. Toplantıda bulunan kadınlardan, bir tane oğlan, bir tane de kız tarafından olmak üzere iki kişi, damat ile kızın yattığı yatağın çarşafına bakarlar. Eğer çarşafta kan görülürse kız sağlamdır ve bekar olarak gelmiştir hükmü verilir. Ancak kan olmadığı zaman damat suçu üstlenerek kendi üzerine almaz ise geçimsizlikler ortaya çıkabilir. Anlatıldığına göre, son yıllarda fazla görülmese de bazı köylerde böyle bir durum vaki olduğu zaman kızın o gece babasının evine gönderildiği dahi olmuştur. Ancak, böyle vakalarda birçok kişi çevreye herhangi bir sır vermemek için üzerini örtbas edip kapatarak geçimsizliklere yol verilmemektedir.

Antalya ve Aydın'da çarşafa bakma olayı yoktur. Ancak Antalya'da oğlan ile kızın yatağı üç gün kaldırılmaz. Üçüncü günün sonunda gelinin kendisi kaldırır.

2. Bu toplantının ikinci sebebi de kızın beraberinde getirdiği çeyizin komşulara tanıtılması ve toplantıya gelen kadınların geline uyması gereken bazı tavsiyelerde bulunmasıdır. Antalya'da çeyizi komşulara ve akrabalara tanıtma ve hediyeleri açma toplantısı, düğünden üç gün sonra oğlan evinde yapılır. Gelen eşyaların kime ait olduğu bir kişi tarafından tek tek davetlilere gösterilir. Orada bulunan misafirlere de yemek verilerek toplantı tamamlanmış olur.

h. Güveyi Bağlama

Varsak bölgeleri arasında özellikle Çukurova'daki Varsaklar'ın köylerde yaşayanlarında güveyi bağlama olayı yaygındır. Çukurova'nın ilçe merkezlerinde yaşayan Varsaklar ile Aydın ve Antalya'daki Varsaklar arasında pek yaygın olmayıp, buna benzer olaylarla çok nadir karşılaşıldığını belirtmektedirler. Aldığımız bilgiler, onbeş yirmi yıl öncesine kadar, bağlama olayının günümüzden daha çok vukubulduğunu göstermektedir.

Varsaklar arasında yapılan düğünlerde oğlanın veya oğlan ile kızın ikisinin birden bağlanmasının en önemli sebebi şudur:

Oğlanın ailesi ile bu işi yapanlar arasında daha önceden bir düşmanlık sözkonusu ise, bu yola başvurulmaktadır. Ayrıca, oğlan tarafının aldığı kızı, başkaları da ister de, bu istekleri yerine gelmez ise, sonunda yine bu yola başvuranlar görülmektedir.

Güveyi bağlama işi şu şekillerde yapılmaktadır:

1. Cinci hocalara yaptırılan muskalarla bağlanabilir.
2. Nikah esnasında herhangi bir ağaca çivi çakılarak.
3. Yine nikah sırasında çam ağacının bedenine kurşun sıkarak.
4. Gelin veya oğlan tarafını sevmeyen kimseler, nikahın kıyılma zamanını tesbit etmeye çalışırlar. Bu anı tesbit ettikten sonra, hoca nikahı kıydığı sırada ellerine bir çöp alarak ikiye bükerler. Neticede oğlan bağlanmış olur ve cinsi münasebette bulunamaz.
5. Gizlice kızın saçından biraz alınır, o saç cinci hocalara götürülüp okutturularak muska yaptırılır. Daha sonra muska kızın geçeceği, yani üzerinden atlayacağı bir yere konur. Eğer kız onun üzerinden geçerse o zaman oğlanı (nişanlısını) istememeye başlar. Aralarında geçimsizlikler meydana gelir.

Nitekim aynı köyde Osman adında (soyisminin verilmesinde mahzur görülmüştür) bir şahsa muska yaptırılmış, iki çocuğu olduktan sonra yapılan bu muskanın tesiriyle altı sene tutukluluk meydana gelmiştir. Bütün çabalara rağmen açılamamış, en sonunda Kozan ilçesinde bir hoca bu muskayı çözerek, bu şahsı tutulma hastalığından kurtarmıştır. Tutulmanın açılmasından sonra bu kişinin iki çocuğu daha olmuştur.

6. Herhangi bir istemeyen ve düğün evine hasım olan bir şahıs, nikahın ne zaman olacağını kollayıp gözetler. Tam nikahın kıyıldığı anda elindeki herhangi bir iple düğüm çalar veya ağzı açık bir bıçağı kapatarak bu işi gerçekleştirir.

ı. Çözme Yollan (Alınan Tedbirler)

Bağlanan güveyi açmak için çeşitli tedbirler almaktadırlar. Varsak yerleşim alanlarından derleyip topladığımız çözme yollarını şu şekilde sıralayabiliriz:

1. Bağlanan damadın tutulma süresi uzar da açılmaz ise, açabileceğine inanılan hocalara muska yaptırılır ve kendilerine yardımcı olunması istenir.

2. Köyün veya mahallenin ileri gelen birisi birkaç yerde farklı zamanlarda toplantılar düzenler. Bütün toplantılarda çok sert ve sinirli bir şekilde, "bu işi kim ile nasıl yaptı ise bozsun" veya "kim bağladı ise çözsün" diyerek tembih eder. Birkaç gün sonra bir de duyulur ki oğlan açılmış.

3. Damat, o yörede veya duydukları başka yerlerdeki meşhur cinci hocalara götürülerek okutturulur. Bazı yerlerde sadece okutma olayı vardır. Bir kısım bölgelerde de yine hocaya su okutturarak o suyun belirli bir süre içirildiği, şeker okutturularak, o şekerin yalattırıldığı zikredilmektedir.

4. Bağlanma olayı anlaşıldıktan sonra, hemen yörenin imamı çağrılarak tekrar nikah kıydırılıp nikah tazelenir.
Yukarıda saydığımız tedbirlere hemen hemen bütün Varsak bölgelerinde rastlanmaktadır. Bunlardan farklı olarak bazı bölgelere has özel tedbirler de sözkonusudur.

5. Bağlanan damada köyün mezarının çevresi yedi defa dolandırılıp ve açılması beklenir.
6. Damadın bağlandığı duyulunca hemen en yakın herhangi bir köprüden geçirilir.
7. Tutuklu olan damat, bir kuyunun başına götürülerek üzerine bolca su dökülür ve daha sonra damada kırbaçla vurulur.
8. Bağlanan kişinin ayağının altından et kesilip kendisine yedirilirse açılır.

9. Bağlanan kız ile oğlan, bundan kurtulmak için şunu yapmaları gerekir. Herhangi bir domuz takip edilir, yatağından kalkıncaya kadar beklenir. Bu hayvan ne zaman yatağından kalkarsa onun sıcaklığı gitmeden hemen kız ile oğlan gidip onun yerinde yatarak cinsi münasebette bulunmaları gerekir ki tutukluluk açılsın.

10. Hemen hemen bütün Varsak düğünlerinde yapılan nikah kıyma esnasında, oğlanın çok yakınları hariç, hiç kimse nikah kıyılan yere alınmaz. Böylece kendilerini istemeyenlerin yapabilecekleri kötülüklere baştan önlem almış olurlar.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: VARSAKLAR'DA ÖRF, ADET ve İNANÇLAR

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Ara 2010, 06:58

4. Ölüm Ve Ölü Gömme İle İlgili İnanışlar Ve Adetler

a. Ölecek Bir Hasta İçin Alınan ilk Tedbirler


Hemen hemen bütün Varsak yerleşim birimlerinde, yatağa düşmüş ve artık öleceği belli olan bir hasta için alınan tedbirler benzerlikler gösterir. Nüfusunun önemli bir kısmı köylerde bulunan Varsaklar'da hasta ziyaretleri oldukça yaygındır. Bu nedenle, özellikle ağır hastaların başı hiç bir zaman boş bırakılmaz; sık sık ziyaret edilir. Hastanın durumunun ağır olduğu anlaşılınca akraba, komşu ve tanıdığı herkes hakkını helal ettirmek için ziyarete gelirler. Hastanın hali daha da ciddi bir durum arzederse, başındakiler açıktan şehadet getirirler ve hastanın duyup söylemesine yardımcı olurlar. O anda, başında bulunanlar bildikleri kadarıyla hastaya okurlar. Bu sırada adam gönderilerek köyün veya mahallenin imamı veya Kur'anı Kerim okumasını bilen ehil bir insan getirilir. Gelen şahıs bildiği kadarıyla hastanın başında okur.

Özellikle Çukurova'daki Varsaklar'ın inancına göre, ölecek bir hastanın başında okunması veya okutulacak bir kişinin bulunmasının sebebi, hastanın canını şeytana vermemek ve şeytanın araya girmemesini sağlamak içindir.
Bu şekildeki bir hastaya yapılan diğer pratikler ise, mümkün mertebe yönünün kıbleye doğru çevrilmesi, bazı yörelerde canının kolay çıkmasını sağlamak amacıyla başının altından yastığın alınmasıdır. Bir kısım yerlerde ise, hastanın hafifçe kıbleye çevrilmesinin aksine, sırt üstü yatırılması daha çok yaygındır.

b. Ölümden Sonra Mezara Götürülene Kadar Yapılan İşlemler

Ölen bir kişiye öncelikle şunlar yapılır. Hastanın canı çıktığı zaman hemen gözleri kapatılır. Ayakları ayrık durmasın düşüncesiyle birbirine birleştirilir. Ağzının açık kalmaması için de çenesi bağlanır. Elleri göbeğinin üzerine konur. Bazı bölgelerde mevtanın elleri yan taraflara uzatılır. Ölüm akşam üzeri veya gece gerçekleşmiş ise, mevta sabaha kadar bekletilir. Antalya'daki Varsaklar akşamdan defnedilemeyip ertesi güne kalan mevtaların üzerine sabaha kadar buz parçaları koyarlar.

Mevtanın bulunduğu yer köy ise, hemen köyün imamına, değilse en yakın caminin hocasına haber verilerek sela verilmesi sağlanır. Sela neticesinde kimin öldüğünü öğrenen halk, kısa sürede toplanır. Varsak köylerinde acil işi olmayan herkes cenazeye iştirak eder. Rastgeldiğimiz bir iki cenaze olayında genel olarak iştirakin fazla olduğuna şahit olduk.

Hastanın vefatını takiben yapılan bu ilk işlemlerden sonra, hiç beklenilmeksizin ölen kişinin elbiseleri çoğu zaman kesilerek çıkarılır. Bunun sebebi ise, mevtanın eziyet görmemesidir. Hemen hemen bütün Varsak bölgelerinde bu metod uygulanmaktadır.
Bu arada üç-dört kişi mezan kazmak amacıyla mezarlığa gönderilir. Antalya'da bulunan Varsaklar'da mezarı kazan kişiler -yani bu işi devamlı yapan insanlar vardır- kimin cenazesi olursa onlara gelerek, gösterdikleri yerleri, mevtanın yıkanıp kefenlenmesine kadar hazır hale getirirler. Mevta sahibi daha sonra onlara belirli bir ücret verir. Aydın'da da mezar kazma ücrete tabi olup, mezarı kazanlara paralan ödenir. Ancak, Çukurova'nın Varsaklar'ı arasında mezar parayla kazılmaz inancı hakimdir. Hem de bu bölgede mezar kazmak için adam aranmaz. O anda kim denk gelirse yani kim müsaitse o gider ve o görevi yerine getirir. Daha sonra cenaze sahibi onları ister para, ister başka bir hediye ile memnun etmeye çalışır.

Ölü evinin avlusu varsa avluya, yoksa müsait bir yere üç büyük taş ile ocak kurularak bir kazanda su ısıtılmaya başlanır. Çukurova'daki bir kısım Varsak köylerinde, ocak üzerine konan kazana o eve yakın olan bütün komşular evlerinden birer kova su getirerek "bu da benden nasip olsun" düşüncesiyle kazanı doldururlar. Doldurulan bu sular ile mevta yıkanır. Diğer bölgelerde kazanın su ile doldurulması bu şekilde değildir. Kazanın doldurulma işlemi orada bulunan herhangi bir şahıs tarafından yapılır.

Teneşir tahtası, ölü evinin önüne müsait bir yere konur. Çukurova'nın birçok orman köyünde özel hazırlanmış bir teneşir tahtası bulunmayıp ölü yıkanacağı zaman suyun ısıtıldığı ocağın hemen yanına iki tane kütük konarak üzerine iki tane kalın tahta uzatılır ve onun üzerine mevta konarak yıkanır.

Mevtanın çoğu yerde çul veya kilimin üzerine konarak dışarı taşındığı gibi, bir battaniye, herhangi bir çarşaf veya yatağından hiç kıpırdatmadan yatağı ile tutularak yıkanması için dışarıya çıkarıldığı görülür. Yaygın olan şu ki, cenaze ister erkek, ister kadın olsun, ya kapalı bir avluda yıkanmalı veya üzerinde yıkanan teneşir tahtasının çevresine, çul veya bez gibi şeyler tutularak etraftan görülmesine engel olunmalıdır. Ölen kişi daha önceden beni filan kişi yıkasın diye bir vasiyette bulunmamışsa, köyün veya o yörenin imamı yıkayabildiği gibi, bu işi bilen birisi de yıkayabilir. Cenaze kadın ise, bu işi yapabilecek bir kadın, diğerlerinin yardımıyla yıkama işlemini yapar.

Düziçi Varsakları'na göre, cenaze her yerde yıkanmaz. Çalılardan küçük "Sıtır" denilen bir yer yapılır. Sadece cenaze yıkayanlar oraya girip çıkabilirler. Yıkandıktan sonra da orada kefenlenir.

Mevtanın yakınları veya orada boş olanlar kazandan küçük kaplarla su getirerek yıkayan şahsa yardım ederler. Öte yandan cenaze yıkama devam ederken bu işten anlayan birkaç kişi kefeni hazırlar. Anlatıldığına göre, son yıllarda fazla görülmemekle beraber, daha önceleri Çukurova'nın birçok Varsak köylerinde kefenlik bez bulunmadığı zaman, yorganların beyaz bezleri sökülür; kefen yapılırdı. Bu o anda bezin bulunamayışı-na bağlı olduğu gibi, çoğu da maddi yetersizlikten kaynaklanmakta idi.

Ölü, kefene yıkandığı yerde yerleştirilir. Daha sonra elden yapma "Sal" denen tahtalar üzerinde omuzlara alınarak mezara götürülür. Antalya, Aydın ve Çukurova'nın ilçe merkezlerindeki Varsaklar, önceden yapılmış tabutlarla cenazeyi taşırlar. Çukurova'nın bazı köylerinde cenaze kefenlenip "sal"a konmadan önce "Puhur" denilen bir ot, bir kabın içerisinde yakılır. Onun kokusu mevtanın ve kefenin üzerine kokutulur. O anda, o çevreyi çok güzel bir koku kaplar. Diğer bölgelerde buna benzer reyhan gibi otlar kullanıldığı gibi, bulabilenler esans cinsinden kokular da sürerler.

Tabutun üzerine mutlaka bir şey örtülür. Çukurova bölgesinde tabutun üzerindeki örtüden cenazenin erkek, kadın veya genç kız mı olduğu anlaşılır. Eğer cenaze erkek ise, tübutun üzerine beyaz bir bez, kadın ise kırmızı bir bez, genç bir kız ise kırmızı bir eşarp örtülür. Bu örtüler cinsiyet tayin eder. Antalya ve Aydın'daki Varsaklar'da farklı bir uygulama vardır. Antalya'da kefenin dışında bir kilim veya battaniye sarılır. O şekilde tabuta konduktan sonra tabutun baş tarafına yeşil bir örtü atılır. Cenaze, kadın olursa tabutun baş tarafına allı bir bez örtülür. Aydın'da ise daha farklı bir uygulama sözkonusu olup cenaze mezara götürülürken tabutun üzerine halı örtülür. Ölü sahibinin durumu iyi ise, kaliteli ve büyük bir halı alır ve mevta gömüldükten sonra o halı camiye götürülerek serilir.

Varsaklar'da cenaze namazı genellikle mezarlıklarda kılınır. Ormanlık araziler üzerinde kurulup, düz arazisi olmayan Varsak köylerinde nerede birazcık bir düzlük bulunursa orada kılınır. Zaman zaman çatısız damlarda da kılındığı vakidir. Kısaca, toplanan cemaati neresi alırsa orada cenaze namazı kılınır. Cenazeyi kılanlann tamamı mezarlığa gider.
Öte yandan devire oturma, Varsaklar'da ölen kişinin durumuna bağlıdır. Ölen kişi arkasında yetim çocuklar bırakmış veya maddi durumu iyi değilse onun için devir yapılmaz.

Varsaklar, ölen şahsın durumuna göre arkasından ağlar. İhtiyar veya hiç istenmeyen bir kişinin arkasından ağlama ile toplumda saygınlığı olan veya genç birisinin arkasından ağlama aynı derecede değildir. Ağlamalar sesli veya bağırarak olur. Özellikle kadınlar saçını, başını yolarak veya bağırıp çığırarak ağlarlar. Yine kadınlar ağlarken çırpınır, kendini yerlere atarlar; saçlarını yolarlar ve ellerini dizlerine vururlar. Aynca ağıt yakarak yapılan ağlamalar da yaygındır.

Cenazeyi yıkamak için su ısıtılan kazan, bazı köylerde cenaze yıkanıp bittikten sonra ocağa ters döndürülür. Bir gün öylece kalır. Bir kısım yerleşim alanlarında ise, ölünün yıkanması için suyun ısıtıldığı ocaktaki kazan kaldırılarak yerine bir ibrik su konur. Oraya şeytanın uğramaması için de bu ibrik 3 gün kaldırılmaz. Buna benzer uygulamalara Antalya ve Aydın'daki Varsaklar'da da rastlamaktayız. Mesela; Antalya'da cenaze için su ısıtılan kazan ve teneşir tahtası üç gün yerinden kımıldatılmaz. Kazan ters çevrilir. Cenaze sahibi fincanlara su doldurarak teneşir tahtasının üzerine koyar. Bunlar öylece iki gün kalır. Bu suya cenazenin kirpiğinden bir kılın düştüğüne inanılır. Halkın belirttiğine göre, çoğu cenazede bu kıl görülmüştür. Aydın'da ise, diğer bölgelerde olduğu gibi, cenaze suyunun ısındığı kazan, ters çevrilerek üç gün ocağa kapatılır. Daha sonra cenazenin yıkandığı yere bir bardak su doldurularak konur. Bu su, orada öylece üç gün kalır. Her gün bakılarak eksilirse üzeri doldurulur.

c. Ölü Gömme ve Mezar Şekli

Cenaze namazının kılınmasından sonra, omuzlara alınan mevta, yavaş yavaş kazılan mezarın başına getirilir. Eğer mezar hazır değilse, mevta müsait bir yere bırakılır. Mezarın hazır hale getirilmesi beklenir. Mezarın alt güney tarafı, biraz içeri doğru oyulur. Nedeni ise, mevta konduğu zaman yönünün birazcık kıbleye doğru durmasını sağlamaktır. Başta Antalya bölgesindeki Varsaklar olmak üzere bazı bölgelerde, mezarlığın içine, yani tam mevtanın yatacağı yere dışarıdan getirilen yumuşak toprak ve kum serilir. Başının altına da topraktan yastık yapılarak mevtanın eziyet görmemesi sağlanır.

Hazırlanan mezarın güney tarafına tabut yaklaştırılır. Çukurova bölgesindeki Varsaklar arasında, mezara inip mevtayı yerleştirecek şahısların Mehmet veya Muhammed isimlerinde olması, bu isimlerde birisi bulunmaz ise Ahmet adında birinin mevtayı yerleştirmesi tercih edilir. Diğer bölgelerde ise, mezarlığın içine girenlerin mavtanın en yakınları olan varsa oğlu, yoksa kardeşleri veya yeğenlerinin olması makbuldur. Genellikle mezarın içine iki kişi iner. Yukarıdakiler mevtayı tabutun içinden alarak aşağıdakilere uzatırlar. Ölü sağ tarafına biraz meyyal bir şekilde yerine konur. Mevtanın kefenlenirken bağlandığı ayak ve baş uçları çözülür. Mezarın içindekiler çıktıktan sonra, "sapıtma" ağacı denilen tahtalar, çapraz olarak mezarın içerisine yerleştirilir. Bir kısım bölgelerde mezarlığın içerisine konan tahtaların yerine büyük yassı taşlar yerleştirilmektedir. Konan tahtaların veya taşların arkasına, bölgelerin durumlarına göre, ot, çam, ardıç veya herhangi bir ağaç dalları veya hasır gibi şeyler yerleştirilir. Sonra, bunların üzeri toprakla doldurulmaya başlanır. Mezarlıkta bulunan herkes sevaptan yararlanmak ve "benim de emeğim geçsin" düşüncesiyle mezarlığa birer kürek toprak atmaya çalışır. Bu mümkün olmazsa, avuçlarıyla atarlar. Antalya'da mezarın üzerine bir kürek toprak atmayı, orada bulunan herkes kendisine bir borç bilir. Bir kişi bir iki kürek toprak atınca, küreği başkasına vermeden yere bırakır. Diğer toprak atacak şahıs, küreği yerden alarak birkaç kürek de o attıktan sonra o da, küreği yere bırakır ve bir diğeri alır. Bu, bu şekilde devam eder. Antalya'-daki uygulanan mezara bu şekilde toprak atma, aynen Düziçi Varsakları'nda da görülmektedir.

Mezar toprak seviyesine çıktıktan sonra, ayak ve baş ucuna birer tane büyük uzun taş dikilir. Kenarlarına da birer sıra taş dizilerek içerisi toprakla doldurulur ve üzeri balık sırtı yapılır. Antalya Varsakları, mezarın baş ve ayak uçlarına taş diktikleri halde, kenarlarına taş dizmemektedirler. Orada da mezarın üzeri balık sırtı yapılır.
Varsaklar'da mezarın ayak ve baş uçlarına ağaç dikme geleneği vardır. Mevsim kış olsa dahi iki ağaç dalı koparılarak birer tane baş ve ayak taraflarına sokulur. Aydında mezarların başına dikilen ağaçların "Mersin ağacı" olmasına özen gösterilir. Özellikle bu ağacın seçilmesinin sebebi ise, "Mersin" isminin "Vasin" ismine benzemesi, hatta bu ağaca "Yasin" isminden esinlenerek bu ismin verildiğine inanılmasıdır.

Hemen hemen bütün Varsak bölgelerinde, mezarı kazmak için ilk kazmayı vuran şahıs, mezarın üzerini örtme işi bittikten sonra en son toprağı da o atar. Aynca mezar bittikten sonra üzerine su dökme geleneğine yine bir bölgede rastladık. Ancak suyu döküş şekillerinde birtakım farklılıklar olduğunu tesbit ettik. Çukurova bölgesinin genelinde, mezara ilk kazmayı vuran kişi, mezar tamamlandıktan sonra, küreği eline alarak küreği ters çevirir. Elindeki bir ibrik suyu küreğin ters yüzünden dökerek mezarın üzerini sular. Antalya'da kürek kullanılmaksızın, mezar bitince bir ibrik su alınarak mezarın baş tarafından başlayarak ayak tarafına doğru dökülür. Aydın'da ise, mezarlığın bitirilmesinden hemen sonra, yine baş ucundan ayak tarafına doğru bir bardak su dökülür. Böylece mezarı kapama işi tamamlanmış olur.

Feke ve Yahyalı'nın bir kısım köylerinde mevtayı mezarın içerisine yerleştirmeye inen kişiler, mevtanın ayak ve baş ucundan çözdükleri ipleri, mezarlığın yapılması tamamlandıktan sonra iki tarafa dikilen ağaçlara bağlarlar. Yine bu bölgelerde mezarın ayak ve baş ucuna dikilen ağaç veya taşlara erkek olursa beyaz bir bez, kadın ise kırmızı bir bez bağlamaktadırlar.
Aydın'daki Varsaklar'da da, mezarın baş ucuna dikilen ağacın üzerine renkli bezlerin bağlandığına ve mezarlığın üzerinin çiçeklerle süslendiğine şahit olduk.

Mezar bitirileceği sırada hoca yasin veya başka surelerden okumaya başlar. Çalışanlar da yavaş yavaş otururlar. Hoca telkin vermeye başlayınca da herkes dağılmaya başlar. Ölü sahipleri yakınları tarafından tutularak götürülür.
Antalya'da mezarlıktan dağılanlara, mevsim kış ise, şeker veya bisküvi cinsinden bir şey, yaz ise gazoz veya pepsi cinsinden bir soğukluk ikram edilir.

d. Taziye

Varsaklar'da taziye, ölüyü defnettikten sonra daha mezarlıktan ayrılmadan başlar. Hocanın telkin vermesinden sonra mezarlıktan dağılan halk, doğruca ölü evine giderler. Ölü sahiplerine taziyede bulunduktan sonra herkes dağılır. Çukurova'daki Varsaklar'da ölünün öldüğü akşamı, komşular ve akrabalar ellerine yemeklerini alarak ölü evine gelirler. Orada yemek yenir, Kur'an okunur. Gelenlerin hepsi, ölü sahiplerine taziyede bulunurlar.

Antalya ve Aydın'daki Varsaklar'da, ölünün gömüldüğü akşamı, Çukurova'daki gibi gelenlerin yemek getirip orada yemeleri adeti yoktur. Ancak Aydın'da aynı gün akşamı toplanılır. Cenaze evinde mevlid okunarak akabinde şerbet içilir.
Çukurova'nın birtakım Varsak köylerinde ise, hangi vakit olursa olsun mezarlıktan dağılan halk, doğru ölü evine gider. Ölü gömülünceye kadar, evde yakın komşu kadınları yemek hazırlarlar. Mezardan dönen halka yemek verilir. Yemekten sonra Kur'an okunur. O anda ölü sahiplerinden birisi kalkarak orada bulunanlardan haklarını helal etmelerini ister. Bu şekilde helalleştikten sonra, herkes cenaze evinden ayrılır. Mezardan dönünce cenaze evinde yemek yenip helaleşme yapılan köylerde, diğer bazı köylerde adet olan akşam yemeği de yenir ve taziyede bulunulur. Bütün bu yemekler, ölen kişinin ve o ailenin daha önceki geçmişlerinin canlarına değsin düşüncesiyle verilir. Yemek bahanesiyle ölü sahiplerine bazı teselliler yapılır. Acıları paylaşılır.
Varsaklar'da ölü evinin yakın akrabaları, oradan üç-dört gün hiç ayrılmayıp hem onların işlerini görürler, hem de onlara yemek yaparlar. İlk günlerde zaman zaman komşuların da yemek getirdikleri görülür.

Düziçi Varsakları'nın belirttiğine göre, ilk iki-üç gün cenaze evinden kesinlikle yemek yenmez. Akraba ve komşular yemek getirerek onlara ikramda bulunurlar. Üç gün sonra mevlid okunur ve ölünün canı için yemek verilir.
Özellikle köylerde olmak üzere bütün Varsaklar arasında ikinci günden başlamak üzere, herkes ölü evine tek tek veya topluluk halinde gelerek taziyelerini bildirirler.

Bütün bu söylenenlerin dışında bu konuda, Aydın ve Antalya'daki Varsaklar'ın Çukurova'dakilerden bazı farklı adetleri vardır. Antalya'da taziye bir hafta süreyle devam eder ve cenaze evi bu süre zarfında dolup taşar. Taziyeye gelen herkes karpuz, kola veya başka bir hediye olmak üzere yiyecek ve içecek cinsinden birşeyler getirir. Düziçi'nde olduğu gibi, burada da üçüncü gün ölü evi herkesi davet eder yemek verir. Ancak yemekten önce mutlaka mevlid veya tevhid hatimi okutulması ihmal edilmez. Aydın'da ise durum diğer yerlerden pek farklı değildir. Burada cenaze evine bir hafta yakınları yemek getirirler. Ancak Antalya ve Düziçi Varsakları'nda olduğu gibi, burada da cenaze evi üçüncü gün ölü canı için yemek verir. Diğer bölgelerin aksine burada davet olmayıp yapılan tavuklu pilav çevredeki herkese dağıtılır. Maddi gücü zayıf olanlar bunu yapamamaktadırlar. Ayrıca diğer bölgelerden farklı olarak Aydın'da cenazenin vukubulduğu akşamı toprak mevlidi adı altında mevlid okutturulur.

Bütün Varsak bölgelerinde ölünün kırkıncı ve elli ikinci günleri kutlanır. Çukurova'ya nazaran Antalya ve Aydın'daki Varsaklar bugünlere daha fazla ehemmiyet vermektedirler. Bugünlerde mevlidler okunur, cenaze evinin durumuna göre yemekler verilir.
Gördüğümüz kadarıyla Antalya ve Aydın bölgesindeki Varsaklar'da mevlid bir kurtuluş reçetesi haline gelmiştir. Bu bölgelerde halkın önemli bir kısmı senede bir kez mevlid okutarak üzerlerindeki büyük bir mesüliyetten kurtulduklarına inanmaktadırlar.
Öte yandan bütün Varsak yerleşim birimlerinde, cenaze çıkan evin çevresindeki komşular, bir-iki ay süreyle radyo, teyp ve varsa televizyon dinlemezler. Dinlemeleri gerekse bile, hiç bir zaman sesini yükseltmezler.

Ölen kişinin elbiseleri, yıkanıp temizlendikten sonra, ihtiyacı olan kimselere dağıtılır. Yatağı, sahipleri tarafından kullanılır ve sonunda mirasçılardan birine kalır. Varsaklar'da erkek evlat, daha ön planda olup, baba hayatta iken oğluna fazladan mal vererek tapusunu ona yaptırır. Bu gelenek bütün Varsaklar'a şamil olmasa bile, genelde yaygındır. Bunun dışında aile reisi öldüğü zaman, kalan mallar eşit bir şekilde paylaşılır.

e. Mezar Ziyaretleri

Mezar ziyaretlerini Çukurova, Antalya ve Aydın bölgesi olarak üç bölümde inceleyeceğiz. Çünkü, bu üç bölgede yaşayan Varsaklar'ın kendilerine has, belki de içinde bulundukları şartlardan da kaynaklanan bazı farklı uygulamaları vardır.
Çukurova'daki Varsaklar'ın özellikle köylerde yaşayanları arasında, ölen herhangi bir kişinin çocukları zaman zaman ellerine geçen gül veya reyhan cinsinden bitkileri götürüp babasının, annesinin veya bir yakınının mezarının üzerine korlar. Yine bahçeden veya bağdan gelirken mezara uğrayıp üzüm veya başka herhangi bir meyveyi mezarın üzerine koydukları da görülür. Bıraktıkları şeylere herhangi bir hayvan zarar vermesin düşüncesiyle üzerine dikenli çalılar korlar. Bütün bu yapılanlar, ölen insanın "canına değsin" düşüncesiyle yapılmaktadır.

Yine buna benzer adetlere, Çukurova'nın diğer bazı köylerinde rastlamaktayız. Mesela; ölü sahiplerinden bir kişi, ilk üç günün sabahı elinde biraz yemekle mezara gider. Oradan bir kişi geçerse, götürdüğü yemeği ona verir; kimse olmaz ise, oraya bırakır döner. İsterse kendi de o yemeği orada yiyebilir. Bu, bu şekilde üç gün devam eder. Bu yemeği ister orada kendisi yesin; ister geçen birine verip o yesin, isterse oraya gelen kuşlar ve diğer canlılar yesin, hepsinde de ölen kişinin canına değmesi düşüncesi vardır.

Bunlardan başka mezarlara yıllık genel ziyaretler, Ramazan ve Kurban bayramlarında yapılır. Çukurova'nın bütün ilçe ve köylerindeki Varsaklar, bayramın birinci günü mezar ziyaretinde bulunurlar. Düziçi Varsakları birinci ve ikinci günü ziyaret ederler. Mezara giden kişi, orada bulunan çocuklara dağıtmak maksadıyla yanında mutlaka şeker veya verecek başka bir şey bulundurur. Mezarlık ziyaretine, büyüklerin yanında kadınlar ve çocuklar da katılır. Oraya varıldığı zaman herkes bildiği kadar okur. Varsa okuyabilen birisi de götürülebilir. Herkes vardığı zaman mezarının üzerini düzeltir.
Ayrıca ölen bir kişi rüyada görülürse, hemen, onun canına değsin diye komşulara ve fakirlere sadaka verilir. Yahut bazı fakir insanlar davet edilerek yemek yedirilir.

Antalya'daki Varsaklar mezar ziyaretlerini Ramazan ve Kurban bayramının arefe günleri yaparlar. Arefe günü sabahtan ikindiye kadar çocuklar ve hanımlar, ikindiden sonra büyük erkekler mezarları ziyaret ederler. Her mezarın ayak ucunda mermerden veya tenekeden yapılmış çanak bulunur. Hanımlar ziyarete giderken su götürerek mezardaki çanağı doldururlar. Aynı zamanda şeker götürerek oradaki çocuklara dağıtırlar. Kasabadaki çocuklar, arefe günleri şeker toplamak amacıyla o günü mezarlıkta geçirirler. O gün, mezarlık ve çevresinde bir bayram havası yaşanır.

İkindi namazını müteakip, kasabadaki mükellef olmuş herkes, mezarlığa giderler. Mezarlığın bir tarafına topluca oturulur. Hoca, yasin ve başka surelerden okur; akabinde dua edilir. Daha sonra herkes kendi mezarına dağılır. Bildikleri kadarıyla mezarlarına ferdi olarak okurlar. Okumayı tamamlayanlar, ellerindeki şekerleri çocuklara dağıtırlar. Getirdikleri çiçekleri de mezarın üzerine bıraktıktan sonra oradan ayrılırlar. Bütün bunların yanında mezar ziyaretine gidenler, yanlarına şekerin yanısıra buğday alarak mezarın çevresine saçarlar. Kendilerinin ayrılmasıyla beraber kuşlar gelerek o taneleri yemeye başlarlar.

Aydın'da da, Antalya'da olduğu gibi mezarlık ziyaretleri Ramazan ve Kurban bayramlarından bir gün önce yapılır, ikindi namazından sonra herkes mezarlığa akın eder. Bilen "Yasin", bilmeyen "İhlas" okur. Bir gün önceden hazırlanan Mersin ağacı, top top yapılarak bağlanır. Hazırlanan bu Mersin ağacı toplan, arefe günleri kahvehanelerde satılır. Mezara giden herkes, köy kahvehanelerine uğrayarak bunlardan birer ikişer top alırlar. Mezardan geri dönerken bağlan çözerek Mersin ağacından koparılmış bu dallan mezarın üzerine dikerler.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: VARSAKLAR'DA ÖRF, ADET ve İNANÇLAR

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Ara 2010, 06:59

B. Tabiat Olayları İle İlgili İnanışlar

1. Ay ve Güneş Tutulması


Ay veya güneş tutulması vuku bulduğu zaman, bütün Varsak bölgelerinde yapılan pratiklerde benzerlikler sözkonusudur. Ay tutulunca şunlar yapılır, güneş tutulunca şunlar yapılır, diye bir ayırım sözkonusu değildir. Ay tutulduğu zaman yapılan şeyler, güneş tutulunca da yapılabilmektedir. Bu nedenle her ikisini de aynı başlık altında incelemeyi daha uygun bulduk.


Şimdi bu olaylar meydana geldiği zaman Varsaklar'ın neler yaptığını görelim:

a. Tüfek veya herhangi bir silah sıkılır.
b. Bu olay görüldüğü zaman, hemen ezan okumaya başlanır.
c. Yine ayın ve güneşin tutulduğunu gören herkes, önüne gelen tenekeyi alarak davul misali, bir değnekle dövmeye başlar. O anda teneke bulunamaz ise, evlerde bulunan teşt (leğen) veya küçük bakır ve aliminyum leğenler, dışarı çıkılarak arkalarına vurulmaya başlanır.
d. Tutulma başladığı zaman, bir kısım yerleşim alanlarında ezanın yanısıra sela da verilir.
e. Tutulmayı görenler, ay veya güneş tutulması son buluncaya kadar içlerinden devamlı şehadet getirirler.
f. Varsak bölgelerinin bir kısmında, bu olay olduğu zaman iki rekat namaz kılınır. "Allah'ım ayımızı ve güneşimizi bırak" diye dua edilir.
g. Tutulma olayı başladığı zaman Kur'an bilenler "Yasin" suresini okumaya başlarlar.
h. Bazı bölgelerde def çalındığı görülür.
ı. Evlerde bulunan silahların içi dolu ise, tutulma anında kendiliğinden patlar düşüncesiyle hemen herkes silahını dışarı çıkarıp havaya ateş eder ve içerisi boşaltılmış olur.
i. Tutulma anının son bulması için ferdi dualar yapıldığı gibi, bazı insanların biraraya gelmesiyle, toplu duaların yapıldığı da belirtilmektedir.
Bütün bu yapılanlar, ayın veya güneşin bir an önce tutukluluktan kurtulması içindir.
Ayrıca Varsaklar'da "sık sık ay tutulması ve kuyruklu yıldız doğması ahir zamanın yaklaştığına işarettir", şeklinde bir inanç vardır.

2. Saman Yolu ve Kuyruklu Yıldız

a. Saman Yolu


Saman yolunun tarifi, görünmesi ve şekli hakkında çeşitli görüşler vardır. Bunlar bölgeden bölgeye farklı şekilde yorumlanmaktadır. Genel olarak saman yolunun havanın açık olduğu durumlarda görünebileceği düşüncesi herkes tarafından paylaşılmaktadır. Görünmesini havanın bulutlu olması engeller.
Şimdi saman yolu hakkında ileri sürülen görüşleri tek tek vermeye çalışalım.
-Bunun saman yolu diye adlandırılmasının sebebi; bir kişi katırla saman çekerken, katırın gittiği yola saman dökülüp gitmiş. Gökyüzündeki saman yolu denen cisim de yola dökülen samanın şekline benzedeği için ona bu isim verilmiştir.
-Saman yoluna "Çarkıfelek" de denir. Her gece görünür. Çarkıfelek, geceleyin kıbleye doğru yöneldiği zaman, sabahın olduğu ve havanın ışımasının yaklaştığı anlaşılır. Buna, yıldızım devamlı dönmesinden dolayı çarkıfelek denmiştir.
-Saman yolunun diğer bir ismi de "ağalık" dır. Akşam doğar sabaha kadar kıvranır.
-Saman yolu buluttan meydana gelir. Bazılarına göre ise, bu bir yıldızlar topluluğudur.
-"Kehkeşen" de denilir. Ekseri, ağustos ve eylül ayları olmak üzere yazın ve baharda kuzeyden güneye doğru görülür. Bilhassa geceleyin saat onikiden sonra daha nettir.
-Saman yolu, uzunca bir yıldızlar topluluğu olup, görünüşü sis biçimindedir.
-Saman yolu kuzeyden güneye doğru uzar. Herhangi bir kişi yolunu şaşırdığı zaman, yönünü saman yolunu takip ederek tayin eder ve yanlış yere gitmekten kurtulmuş olur.
-Saman yolu gece saat oniki-bir civarında, yedi yıldızların arasında yürür gider. Bazılarına göre sadece ekim ayında görülür.

b. Kuyruklu Yıldız ve Ülker

Edindiğimiz bilgiler, kuyruklu yıldızın her zaman doğmadığını ve çok nadir göründüğünü ortaya koymaktadır. Bir kısım Varsaklar'a göre, kırk senede bir; bazılarına göre ise, beş-on senede bir görülür. Kuyruklu yıldız doğup göründüğü zaman, o yörede birtakım değişikliklerin olacağına inanılmaktadır.

1. Göründüğü bölgede varlığın, bolluğun ve bir kuvvetin meydana geleceğine inanılır.
2. Onun görünmesi, harp olacağına işarettir.
3. Kuyruklu yıldız doğunca, o gün birinin yıldızının düştüğüne ve oradan bir ölü çıkacağına inanılır.
4. Kuyruklu yıldız kafirlerle-Müslümanların harbedeceği zamanda görülür. Alelade herkes göremez. Daha çok iyi insanlar görür.
5. Bu yıldızın doğmasından sonra başa geçecek devlet başkanının iyi olacağı düşüncesi hakimdir.
Halk arasında "O bir kuyruklu yıldızdı, geldi geçti" diye söylenir.

Aynca beş veya yedi yıldızın meydana getirdiği, bir tarafı kalın, bir tarafı ince olan yıldızlar topluluğu vardır ki, buna Ülker yıldızı denir. Bu Ülker yıldızı her gün gece yansından sonra doğar. Doğması sabahın yaklaştığını gösterir.
Aydın bölgesinde, Ülker yıldızlarına yedi kardeşler denir. Nedeni ise, yedi yıldızdan oluşmasıdır. Buradaki Varsaklar'a göre, bu yıldızlar topluluğu akşamdan sabaha kadar görülebilir. Gece yarısından sonra görülmesi daha çok muhtemeldir.

Öte yandan "Üçer" (terazi) denilen ve üç yıldızın biraraya gelmesiyle meydana gelen bir yıldız topluluğu daha vardır. Bu "Üçer"in yanında dördüncü bir yıldız daha olur ki, o yıldıza bekçi yıldızı denir. İster üçer, ister Ülker olsun, her ikisi de sabaha doğru görünüp sabahın yaklaştığını belirtirler.

Bir de yıldız akması olayı vardır ki, bunun sebebi şudur:

Cinler ve şeytanlar, bir yıldız belirleyerek şu yıldızı tutalım diye üst üste çıkmak isterler. O esnada bir yıldız kayarak bütün cin ve şeytanları yakar. Böylece, yıldız akması (kayması) meydana gelmiş olur. Bir kısım Varsaklar, yıldız akmasını uğursuzluk sayarlar. Bu yıldız akmasını gören kimse, bunu diğerlerine anlatırsa onun ecelinin yaklaştığına hükmedilir. Başkaları ise buna; "Senin yıldızın mı düştü" şeklinde sözler söylerler.

3. Gök Kuşağı

Gök kuşağı, Çukurova bölgesindeki Varsaklar arasında farklı şekillerde isimlendirilmektedir. Buna, çoğu yerde "nur" dendiği gibi, "Yeşil Kabe", "Alyeşil çökmesi", "Yeşillik çökmesi" ve "Kırmızı-Yeşil" şeklinde de isimlendirilmektedir. Gök kuşağı oluştuğu zaman "nur düştü" derler.

Aydın'da "ebem kuşağı" olarak bilinen bu oluşum, Antalya'da gök kuşağı olarak tanınır.
Gök kuşağı, özellikle ilkbahar aylarında güneşli ve sağnak yağışların hemen bitiminden sonra, iki ucu da yerde bir hilal kemer köprü şeklini andırır. Uçları bazılarına göre iki dağa, bazılarına göre ise, bir ucu bir suya, diğer ucu da başka bir su üzerine oturur.
Gök kuşağının doğması, yağmurun dinmesine bir işarettir. Beş-altı renkten oluşur.
Feke'nin köylerinde "nur iyi insanların üzerine doğar" şeklinde söylenen bir söz vardır. Onlara göre nurun doğması iyiye delalettir.

Bütün Varsak bölgelerinde gök kuşağının altından geçerek bazı isteklerde bulunulma arzusu vardır. Onlara göre, bir kimse bunun altından geçerse, geçenin içindeki dilek ne ise o olur. Çocuğu olmayan kadınlar gök kuşağının altından geçmeyi başarırlarsa, o andan itibaren çocukları olur, inancı yaygındır.

Gök kuşağı oluşunca -bazı bölgelerde- salevat-ı şerife getirilir. Diğer taraftan bütün Varsak bölgelerinde hakim olan görüşe göre, bir kişi bunun altından geçtiği zaman, oğlan ise kız, kız ise oğlan olur, yani cinsiyeti değişir. Düziçi'ndeki Varsaklar arasında, herhangi birisi gök kuşağının altından geçmek isterse eline bir kase yoğurt alarak geçmeye çalışır.
Yine gök kuşağının altından geçmek isteyen herhangi bir kişi, bir torbaya bozuk para doldurarak geçerken, bu paradan arka arkaya atıp geçerse, geçin kız ise oğlan, oğlan ise kız olur.

Bir kısım Varsaklar'da, gök kuşağı konusunda bu tip inançlar olmasına rağmen, bu zamana kadar gök kuşağının altından herhangi bir kimsenin geçtiğine rastlanılmadığını belirtmektedirler. Onlara göre, gök kuşağı hiç bir zaman altından geçit vermez. Şayet bir kişi gider de geçmeye teşebbüs ederse, yanına yaklaştığı zaman kuşağın bir ayağı bulunduğu yerden kalkar, başka bir dağa konar. Bu sebepten altından geçmek mümkün olmaz.

Yahyalıdaki Varsaklar'a göre de, nurun altından geçmek mümkün değildir. Çünkü, kişi nura ne kadar yaklaşırsa o da o kadar ileriye gider. Kişi onun altından geçmeyi başarırsa bütün günahları dökülür, günahlarından sıyrılmış olur.

4. Yıldırım Ve Şimşek Çakması

Gök gürleyip şimşek çaktığı zaman hemen şehadet getirilir ve tevhid okunduğu görülür. Herkes bildiği kadar süre okur ve dua eder.

Bu konuda şu söylenti meşhurdur:

"Gök gürlemeyince kimse Allah Allah demez."

Ayrıca gök gürlemeye başlayıp şimşek çaktığı zaman elektrikli aletlerin fişleri çekilir, radyo gibi cihazlar açık ise derhal kapatılır ve besmele çekilerek Allah Allah nidaları yükselir.
Yıldınm düşmesi, özellikle güz ve bahar aylarında yağışın bol olup gök gürlemesinin çok fazla olduğu zamanlarda görülür.

Yıldırım genellikle:

a. Yüksek tepelere,
b. Ağaçların sık olduğu ormanlık bölgelere ve daha çok içlerinden yüksek olanlara,
c. Hayvanlara,
d. Yaşlı ve ulu olan ağaçlara,
e. Telefon direklerine düşer.

Varsaklar'a göre, boş bir alana veya engin olan herhangi bir yere yıldırım düşmez. Şimşek çakması ve akabinde de yıldırım düşmesi bulutların birbirine çarpmasıyla meydana gelmektedir.

Çukurova bölgesindeki Varsaklar'a göre, yıldırım kıvrıla kıvrıla aşağıya iner. Eğer bir ağaca düşer de, ağacın budağına denk gelirse, o budaktan geçmez. Döne döne tekrar budaksız yerden ağacın köküne gider. Yıldırımın düştüğü ağaç, doğru ve budaksız ise, herhangi bir tarafa sapma yapmaksızın iner. Ağacın gövdesi eğri durursa, bu defa doğru gitmeyip ağacın gövdesinden aşağı iner. Daha sonra ağaca bakıldığı zaman doğru veya eğri olduğu bundan anlaşılır.
Yıldırımdan korunmak için, bazı tedbirler almaktadırlar.

Bunları kısaca şöyle sayabiliriz:

-Yıldırım, insana veya hayvana düşer de, yanında bulunan kişi, o insanı veya hayvanı, hemen yıldırım düştükten sonra sürüyerek yerini değiştirirse, yıldırımın düştüğü canlı kesinlikle ölmez.
-Gök gürleyip şimşek çakmaya başladığı zaman, herhangi birisi ağaç dibinde ve elinde bir demir parçası varsa hemen onu ağaca çakar. Çünkü, demirin bulunduğu yere yıldırım düşer inancı vardır. Yine yanında balta ve nacak cinsinden birşeyler bulunanlar, bunları ağacın gövdesine saplayarak o ağaca yıldırımın düşmesini sağlayıp kendilerini bu tehlike-den korumuş olurlar.
-Yağmurlu ve bulutlu havalarda çoğu Varsak, yanlarında bıçak taşır. Sebebi ise, hem böyle bir anda kendisini yıldırım düşmesinden, hem de başka tehlikelerden korumaktır.

Düziçi'nin Farsak Akdere köyünde, bir sohbet esnasında dinlediğimize göre, aynı köyde bundan on sene önce Mehmet Danbaloğlu adında birisi, hanımı ile pamuk tarlasında çalışırken yağmur yağmaya başlamış. Bu şahıs, hemen yakındaki bir ağacın dibine giderek yağmurdan korunmaya çalışmış.

Daha sonra yanına gelmeye çalışan hanımına şöyle demiş:

"Bre kız, yanıma gelme; sana ikide bir yıldırım düşüyor." Bunun üzerine hanımı yakındaki başka bir ağacın altına gitmiş. Az sonra gök gürleyerek şimşek çakıp adamın olduğu ağaca yıldırım düşmüş ve bu şahıs burada ölmüş.
Yine Feke'nin Gedikli köyünden yetmiş yaşındaki Hasan Oruç, tanık olduğu bir yıldırım düşmesi esnasında, beş tane öküzünün hepsinin birden öldüğünü ve düştüğü yerin beş-altı metre çevresini yerle bir ettiğini belirtmektedir.

5. Rüzgar Ve Çeşitleri

Rüzgar çeşitleri bakımından, bölgeler arasında farklılıklar görüldüğü gibi, bir bölge içerisindeki köyler arasında da farklılıklar vardır. Bazı yerlerde dört, bir kısım yerlerde üç, bazı yerlerde de iki çeşit rüzgarın varlığı kabul edilmektedir. Edindiğimiz intibaya göre, rüzgarın sayısı, bölgenin coğrafi yapısıyla yakından alakalıdır.

Mesela; Antalya'daki Varsak kasabasında üç çeşit rüzgar bilinir. Bunlar, poyraz, meltem ve batıyelidir. Genellikle poyraz ve meltem eser. Meltem, serinlik getirdiği için yaz aylarında çok istenir. Devamlı kıbleden (denizden) eser. Poyraz, yaz aylarında hiç sevilmeyip, sadece ekinlerin yetişeceği zamanda istenir. Sebebi ise, nemi kurutup sıcaklık getirmesidir. Bu sıcaklık ekinlerin çabuk olmasını sağlar. Samyeli de denen batıyeli, hastalık getiren bir rüzgar çeşidi olarak bilinmektedir. Bir sıcak, bir soğuk değerek insanların çabuk hastalanmasını sağlar.

Aydın'ın Koçarlı ilçesinin Varsak köylerinde, genellikle dört çeşit rüzgar bilinir. Deniz yönünden esene deniz yeli; doğudan esene gün doğusu; kuzeyden gelene poyraz; güney taraftan gelene ise yağmur rüzgarı denir. Bu ilçenin Varsak köylerinden önemli bir bölümü pamuk ektiği için, daima batıdan esen deniz yeli makbul görülür ve faydalı kabul edilir.

Aydın merkez köylerinden bir Varsak köyü olan Balta köyündeki halk, iki çeşit rüzgarın varlığından bahsetmektedirler. Bunlar, deniz yeli ve poyrazdır. Deniz yeline "deli memet", poyraza da "gümüş kanat" denir. Bu köyün en önemli gelir kaynağından birisi incir olduğu için, poyraz çok yararlı görülür. O sebepten poyraza "gümüş kanat" denmiştir. Deniz yeli, estiği zaman inciri hurda haline getirerek incirin akmasına neden olur ve tatlısı dışarı çıkar. Bu yüzden buna da "deli memet" denmiştir. Bunun esmesi istenmez.

Çukurova bölgesinde yaşayan Varsaklar'da, rüzgar çeşidi bakımından fazla farklılıklar göze çarpmaktadır. Nedeni ise, Varsaklar'ın yaşadığı bölgede arazinin oldukça engebeli olması ve bir köyde esen bir rüzgar çeşidinin o köye komşu olan başka bir köyde görülemeyebilmesidir. Bazı bölgelerden örnekler vererek konuyu aydınlatmaya çalışalım.
Düziçi Varsaklar'ı üç çeşit rüzgar tanırlar. Bunlar, poyraz, kaba yel ve garbi yelidir. Kuzeyden esene poyraz, doğudan batıya doğru esene kaba yel ve batıdan doğuya esene de garbi yeli denir. Poyrazın yazın mahsulleri kurutması, kışın ise anahtar deliğinden dahi girerek insanları üşütmesinden dolayı, esmesi istenmez. Onlara göre, en makbul olanı garbi yelidir. Çünkü yumuşaklık getirir.
Feke'nin köyleri arasında yerleşim alanlarının durumuna göre, rüzgar çeşidi konusunda bazı farklılıklar olmasına rağmen, genel olarak iki çeşit rüzgarın varlığı kabul edilmektedir. Bunlar, poyraz ve aşağı yel (kaba yel)dir. Poyraz, kuvvetli esip ekinleri kurutması hasebiyle tehlikelidir. Aşağı yel ise, havayı yumuşak tutması nedeniyle herkes tarafından istenir. Ayrıca harman savrulurken de, poyraz estiği zaman savrulmayıp kaba yel beklenir.

Yahyalı'nın Varsak köylerinde ise, genel olarak poyraz, kaba yel ve şark yeli olmak üzere üç çeşit rüzgar vardır. Kuzeyden güneye doğru esene poyraz, güneyden kuzeye esene kaba yel ve doğu taraftan batıya doğru esene de şark yeli denir. Onlara göre, bunlardan en tehlikelisi şark yelidir. Çünkü aşırı derecede kış olmasına sebep olur ve havanın daima sertleşmesini sağlar. Kaba yel, beraberinde yağmur getirdiği için bahçelere ve ekinlere oldukça faydalıdır. Uzun süre devam eden bir kaba yel ise ekinlerde "kınacık" isminde bir hastalık meydana getirir ki, bu yönüyle de zararlıdır. Bu hastalığı da poyraz ortadan kaldırır. Poyraz, özellikle bahar aylarında faydalıdır. Kaba yel, fazla devam ederse, bu kesilsin de poyraz essin düşüncesiyle belli bir alana kamış biriktirilerek yakılır.

6. Yağmur Yağdırma ve Yağmur Duası

Havalar kurak ve yağışsız gittiği zaman, bütün Varsak yerleşim birimlerinde yağmur yağması için dua edilir. Benzerlikler bulunmakla beraber, Varsak bölgeleri, hatta aynı bölge içerisinde bulunan bazı köyler, bunu farklı yerlerde ve değişik şekillerde yapmaktadırlar. Şimdi hangi bölgelerde yağmur duası için nelerin yapıldığını kısa kısa vermeye çalışalım. Çukurova bölgesinde yağmur duası toplu olarak yapılır. Bu da ya camide ya da bilinen bazı yerlerde olur.

Bunu kısaca maddeler halinde sıralayalım:

1. Düziçi Varsakları'nda yağmur yağması için, herhangi bir kelle bulunup, üzeri yazdırılır ve hocaya okutturulur. Daha sonra bir ip takılarak "Sabin Çayı"'na ıslatılır, yağmurun yağması beklenir. Yağmur yağıncaya kadar kelle sudan çıkarılmaz. Yağdıktan sonra oradan alınır.
2. On veya yirmi bin dolayında küçük çakıl taşları toplanıp okutulur ve herhangi bir torbaya konarak ağzı bağlanır. Böylece suda ıslatıp yağmur yağıncaya kadar sudan çıkarılmaz.
3. Ağaçtan gelin şeklinde bir şey yapılır ve üzeri süslenir. Çocuklar, torbalara un, bulgur, tuz ve yağ gibi şeyler koyarak sırtlarına alırlar. Aynca ağaçtan yapılıp üzeri süslenen gelinin de ellerinden tutarlar ve ev ev gezerek şu dörtlüğü söylerler:
Cömçeli gelin çol istiyor, Bir kaşıcak un istiyor, Göğden rahmet istiyor, Yerden bereket istiyor.
4. Düziçi Varsakları, yağmur yağması için yukarda saydığımız tedbirlerin yanısıra topluca ziyaret yerine giderek kurban keserler, yemek yerler, çaput bağlarlar ve dua ederler.
5. Feke ve Saimbeyli Varsaklan, yağmur yağdırmak için diğer tedbirlere başvurmadan ziyade, yağmur duasını tercih etmektedirler. Yağmur duaları da genellikle "ziyaret" denilen yerlerde yapılır.
Mesela; Feke'nin Gedikli köyünün kuzey doğusundaki "dede" adı verilen tepeye, hem Feke, hem de Saimbeyli'nin köylerinden yağmur duası için gelmektedirler. Civar köylerden hangisi gelirse gelsin, bütün köy halkı orada toplanır. Kurbanlar kesilip yemekler yenir ve yağmur yağması için dua edilir.
Yine Gedikli köyünün batısında bir tepe vardır ki, orası da "ziyaret tepesi" olarak anılır. Civar köylerden bu tepeye giderek yağmur duası yapanlara rastlanmaktadır.
6. Yahyalı civarındaki Varsak köylerinde, bu konuda daha farklı uygulamalar görme imkanımız oldu. Bu bölgenin en büyük köyü olan Delialiuşağı ve çevresindeki birkaç köyde yağmur duası toplu olarak camide yapılır. Havalar kurak ve yağışsız gittiği zaman kurbanlar kesilir. Koyunla kuzu karşı karşıya getirilerek çığrıştırılır. Daha sonra, köyde bulunanların hepsi camide toplanarak Allah'a yalvarırlar.
Aynca bilen birisine "at kafası" veya herhangi bir hayvan derisi yazdırılır. Suda ıslatılır ve yağmurun yağması beklenir. Yağmur başlar başlamaz, sel gelir düşüncesiyle yazılan deri hemen sudan çıkanlar.
7. Başta Balcıçakırı olmak üzere çevre köylerden bazıları, Yeşilköy sınırları içerisinde bulunan "Pamuk sekisi" denilen yerde bulunan pınarın başında toplanırlar. Yanlarında getirdikleri bir iki tane davarı keserek namaz kılarlar. Namazın akabinde hoca dua ederek Allah'dan yağmur vermesi istenir.

Zikredilen bu köyde yağmur yağdırmak amacıyla başvurulan diğer bir yol ise şudur:

Köyün mezarlığı içerisinde "şehidler mezarlığı" adlı bir bölüm vardır. Kuraklık olduğu zaman, köyden birkaç kişi giderek şehidler mezarlığı bölümünden bir miktar toprak alıp, onu ıslatarak yağmurun yağmasını beklerler. Burada yatan şehidlerin yüzü suyu hürmetine yağmurun yağacağına inanılmaktadır.

8. Çubukharmanı köyünde "Akça kaya" ziyaret tepesine gidilerek yağmur duası yapıldığı halde, Büyükçakır ve Kapuzbaşı köylerinde halk, yörede bulunan herhangi bir boşluğa çıkarak veya bir çeşme başında toplanarak, yağmur duasında bulunurlar.
9. Ulupınar köyünde ise; bu konuda şunlar yapılmaktadır: Anlatıldığına göre, çok önceleri köylülerden biri, köyün karşısındaki suda boğulmuş. Daha sonra da bulunarak mezara defnedilmiş. O tarihten itibaren, yağmur yağmayıp havalar kurak gittiği zaman, bir kişi eline 3 tane taş alarak mezarlığa gider. Suda boğulan şahsın mezarına varır. Elinde götürdüğü taşları, o mezarın üzerine bırakır. Aynı mezardan üç tane başka taş alıp geri döner. Getirilen taşlar hocaya okutturularak bir torbaya konur. Torba ise suda ıslatılır, yağmurun yağması beklenir.
Bazen de köylüler, toplanarak "Meryem Ana" denilen mağaraya giderler. Beraberlerinde götürdükleri koyun veya keçiyi kurban keserek yemek yerler. Daha sonra şükür namazı kılarak yağmur duası ederler.
10. Antalya'daki Varsakların yaptıkları yağmur duası daha sade bir görünüm arz etmektedir. Bu yörede yağmur duası, herhangi bir yüksek tepeye çıkılarak, orada kurbanlar kesilir, yemek yenilir ve sonunda dua yapılır.
11. Son olarak Aydın bölgesine gelince, buradaki Varsak köylerinde de yağmur duası geleneği yaygındır. Bu, camide yapıldığı gibi zaman zaman da başka yerlerde yapılabilir.
Mesela; Koçarlı'nın Çakmar köyü sınırları içerisinde olan ve köyün alt tarafındaki mezarlığın yanında bulunan türbe, bu köyün ve çevre Varsak köylerinin yağmur duası için geldikleri yerdir. Köy halkına göre, türbede yatan kişi, yıllar önce vefat etmiş bir Arap hocadır. Bu şahıs, herkes tarafından sevilip sayılan hayırlı bir insan olduğu için, onun başında dua etmek daha makbuldür.

Öte yandan aynı ilçenin Halilbeyli köyünün yakınındaki türbe de civar köyler tarafından yağmur duası için gidilen önemli yerlerdendir. Yağmur duası sırasında eller yukarı çevrilmeyip aşağı tarafa çevrilir'.
Ayrıca Aydın merkez köylerinden biri olan Baltalı'da bulunan "Baltalı dede" türbesi başta bu köy ve çevre köyler nezdinde çok önemli bir yer olduğu kabul edilmektedir.
Köyün mezarlığının hemen yanında bulunan türbeye gidilerek kurban kesilir, yemekler yenir, dedenin etrafında belli bir süre dönülür ve daha sonra da yağmur duasına geçilir.

7. Yağmur ve Dolu Dindirme

Yağmur veya dolu fazla yağıp zarar vereceği anlaşılınca, yağmurun ve dolunun dinmesi için yapılan şeyler, bütün Varsak bölgelerinde benzerlik göstermektedir.

Bu konuda yapılanları maddeler halinde vermeye çalışalım:

1. Kar, yağmur ve rüzgar fazla olursa kesilmesi için ezan okunur.
2. Dolu çok yağar da durdurulması istenirse, anasının ilk çocuğu olan birisi, yere düşen dolu tanelerinin en büyüklerinden birini eline alır.

"Ben anamın ilkiyim Kara kara tilkiyim"
diyerek bıçakla ortadan keser veya dişiyle bölerek yere atar. O andan itibaren dolunun dinmesi beklenir. Aydın'daki bazı Varsak köylerinde yukarıda yapılanın tam aksine, evin son çocuğuna dolu kestirilmektedir. Bu dolu tanesini kesen evin en küçük çocuğunun da son çocuk olması temennisinde bulunulur.

3. Yağmur çok yağdığı zaman saban yakılır. Sabanın yanmasıyla poyraz çıkar, poyraz da yağmurun kesilmesine neden olur.
4. Eğer tarlaların üzerine kar fazla düşer de buz halini alırsa, bunu engellemek için tarla üzerindeki donmuş buzdan bir miktar kırılarak altından toprak çıkartılır. Bu toprak donmuş kar üzerine serpildiği zaman, karın erimesi kolaylaşır. Buzun altındaki ekin bu şekilde kurtulmuş olur.
5. Ocaklarda, üzerine yemek tenceresinin konulduğu ve demirden yapılmış "sayıncak"lar bulunur. Dolu çok görülüp zararlı hale gelirse, hemen bu sayıncaklar ters çevrilerek ayakları yukarıya getirilir'.
6. Dolu fazla yağdığı zaman, büluğ çağına gelmemiş küçük çocukların ellerine bıçak verilerek, büyük dolu tanelerinden biri ortadan kestirilir. Allah'ın o günahsız çocuğun yüzü suyu hürmetine doluyu dindireceğine inanılır.
Ayrıca karın çok yağması, o sene bolluğun ve bereketin çok olacağına delalet ettiğine inanılır ve bu konuda şu söz yaygındır.
"Kar tanesi, var tanesi."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: VARSAKLAR'DA ÖRF, ADET ve İNANÇLAR

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Ara 2010, 06:59

C. Cin ve Şeytanla İlgili İnanışlar

1. Cinlerin Genellikle Göründükleri Suretler ve Bulundukları Yerler


Elde ettiğimiz bilgilere göre, genel olarak cinler, ateş, köpek, kedi, yılan, horoz ve tavuk suretinde görünürler. Bazı Varsaklar'a göre de koyun hariç bütün canlıların suretine girerler. Adam suretine girer ise, burnunun direği kırık olur.
Öte yandan cinler mezarlıklarda, harabe halini almış örenlerde, değirmende, bulaşığın ve pisliklerin atıldığı yerlerde, ıssız, tenha ve sessiz derelerde, küllüklerde ve ekmek ufaklarının döküldüğü yerlerde görülürler. Her bölgenin, hatta her köyün kendi bölgesinde cinlerin çok görüldüğü ve insanların geceleri o tip yerlerden geçmekten kaçındıkları yerleri vardır.
Varsaklar'a göre cinler, besmelesiz, namazsız ve oruçsuz yerleşim birimlerinde oturanlar ile sapık, akılsız ve yanlış yolda bulunan kimselere görünürler.

Saimbeyli'nin Çorak köyü ile Suçatı mahallesi arasındaki damyeri denilen mevkide "Cinli mağara" vardır. Köylüler zaman zaman burada oğlak melemesi duymuşlar, kedi ve deve gibi canlılar görmüşlerdir. Hatta bazen, bunların oradan geçen insanların peşine düştükleri de vuku bulmuştur.

Zikredilen mahalle sakinlerinden Ömer Özoğul, başından geçen bir cilayı şu şekilde nakletti:

"Çatak köyüne cuma namazı için gitmiştim. Geri dönüşümde biraz geç kaldım. Akşam ile yatsı arasında Çorak köyüne geldim. O köyde hiç beklemeksizin Suçatı'na doğru yol almaya başladım. Çorak köyünün çocuktan beni korkutmak için yolun üzerindeki kayaların arkasına saklanmışlar; kimisi kedi gibi miyavlıyor, kimisi köpek gibi uluyor, kimisi de keçi gibi meliyordu. Bu şekilde beni takip ederek arkamdan "bozbelene" kadar geldiler. Eve geldiğim zaman olayı hanıma anlattım."

Olayı, kocasını dinleyen hanımına sorduğumuzda, bize şunları söyledi:

"Kocam o zaman eve geldiğinde çok korkmuş vaziyetteydi. Bana buraya gelinceye kadar devamlı okuduğunu söyledi ve arkasından gelen sesler kesilince kendine zor gelebildiğini belirtti. Ancak size korktuğunu bildirmemek için olayı bu şekilde anlatmıştır" dedi.
Bu olaydan anladığımız kadarıyla cin, kedi, köpek ve keçi şeklinde görülmüştür. '

Yahyalı'nın Ulupınar köyü sakinleriyle yaptığımız bir sohbet esnasında, cinlerin girdikleri suretler hususunda şu hikayeyi naklettiler:

"Adamın birisi akşam namazından sonra yayladaki koyunlarının yanından köye gelirken önünde aniden bir oğlak peydah olmuş ve melemeye başlamış. Adam, hemen bu oğlağı kucağına almış; severek yoluna devam etmiş. Köye iyice yaklaşınca, kucağındaki oğlak aniden kaybolmuş; adam irkilerek korkmuş ve bunun bir cin olduğunu anlamış."

Burada da cin, oğlak suretine girerek insanlara görünmüştür. Muhtemelen bu inancın Hıristiyanlıkla alakasının olabileceği kanaatindeyiz. Çünkü bu dinde koyunlar, kralın sağ tarafına oturtularak salih, temiz ve mübarek insanlara benzetilmektedir. Burada cinin herhangi bir koyun veya kuzu suretine gireceğinden değil de, oğlak suretine girip o şekilde görüleceği inancı vardır.

Aynca, Yahyalı'nın Balcıçakın köyünün güneyinde bulunan "Soğuk pınar" deresi ile Asar yaylasından köye gelirken yol üzerinde bulunan "Ayı deresi" mevkii ve Delialiuşağı köyüne bir saat mesafede bulunan "Kör mezar" bölgesi, köylüler tarafından cinlerin en çok bulundukları yerler olarak bilinmektedir. Bu bölgelerden zorunlu olmadıkça akşamdan sonra geçmemeyi tercih ederler.

Aydın'ın merkez köylerinden "Balta" sakinlerinden Şakir Şahbaz, cinler ile karşı karşıya geldiği bir olayı şöyle nakletti:

"Otuz yaşlarındaydım, beygire binerek köyün batısındaki "İncirlitaş" mevkiine vardım. O gece orada yatarken çalgı ve zurna sesleriyle uyandım. Bir de baktım ki ileride çalgı çalıyorlar. Hemen kalktım, beygire binerek yanlarına doğru ilerlemeye başladım. Oraya yaklaşınca hiç kimseyi göremez oldum. Oradan dönüp geri geldim ve tekrar yattım. Yattıktan hemen sonra aynı şeyler yine devam etmeye başladı, bir türlü uyuyamadım. Bunun üzerine beygire binerek yine oraya doğru gitmeye başladım. Beş ya da altı kişi orada çalgı çalıyorlardı. Kendilerine yaklaştıkça bana sert sert bakmaya başladılar. Neticede belimdeki tabancayı çekerek bunları vurmaya karar verdim. Ancak daha tabancaya elim varmadan bende korku hasıl olmaya başladı. Onlara tabancayı çekip vurma fikrinden vazgeçerek dönüp aynı yerime geldim. Tabanca elimde, oturur vaziyette olduğum yerde uyumuşum. Uyandığım zaman hasta ve rahatsız olduğumu ve mutlaka şeytana çarpıldığımı anladım."

Antalya'daki Varsaklar'ın yaşadığı yerleşim birimlerinde de cinlerin sık sık göründüğü ve özellikle geceleri oralardan geçmemeye gayret edilen yerler vardır. Mesela, Varsak kasabasının "Kuru Düden" mevkii cin ve şeytanın en çok görüldüğü yerdir. Burada yaşayan Varsaklar, bu bölgeden geceleri geçmemeye; geçecek olanların mümkün mertebe gündüzleri geçmeye gayret ederler. Kasaba halkı, orada geceleri tavşan, tay ve köpek suretinde cin gördüklerini ve zaman zaman oradan geceleri geçen insanların bu cinler tarafından takip edildiklerini belirtmektedirler.

Anlatıldığına göre, kasaba sakinlerinden İbrahim Yılmaz adındaki bir şahıs, oradan geçerken birkaç çadırın kurulu olduğunu, çadırların yanında çingenelerin atlarını nalladıklarını görmüş ve daha sonra oradan uzaklaşmıştır.
Ayrıca zikredilen kasabanın Karşıyaka mahallesindeki dereden de geceleyin geçilmesinden korkulmaktadır. Bunun yanısıra şellale mahallesi yolundaki "Çaltıh göl" de zaman zaman beyaz bir devenin görüldüğü ve bu devenin devamlı orada yaşadığına inanılmaktadır.

Kasaba sakinlerinden, Ramazan Alkan (58 yaşında), dayısının başından geçen bir olayı şöyle nakletti:

"Bir gün dayım ormandan gelirken yularından çekip getirdiği devenin üzerine hemen orada peydah olan bir köpek atlamış ve oturmuş. Dayım bunun farkına varınca bayılmış ve olduğu yere düşmüş. Belli bir müddet sonra kendine gelerek kalkıp evine gelmiş. Devamlı hocalar getirtilerek okutturulmuş ve başka tedaviler de görüp bir ay yatarak ancak kendine gelebilmiş."

2. Cin Çarpması

Anadolu'daki bütün Varsak yerleşim birimlerinde cin çarpmasına inanılır. Bir insanı cin çarparsa:

a. Bir tarafı kurur, dili tutularak konuşamaz hale gelir.
b. Çarpılan kişinin ağzı eğilir.
c. Kolu çolak olur ve dengesi kaybolur.
d. Cin kimi çarpacaksa ona yaklaşarak üfler; o insan cinden etkilenir ve ağzı eğrilerek sapık konuşmaya başlar.
e. Cin çarpan kişi kendini kaybeder, ne dediğini bilmez ve kendini yerden yere çarpar.

Kaynar ve sıcak suyun, özellikle geceleri dışarı dökülmesi hiç bir zaman iyi karşılanmaz ve dökülmemeye gayret edilir. Geceleyin kaynar su dökülürse, dökülen yerde cin olabilir ve onların olduğu yere isabet ederse cinlerin yanması sözkonusudur. Yanan bu cinler suyu döken insana sataşarak onu çarparlar. Bu yüzden kaynar ve sıcak suyun cinlerin olabileceği yerlere değil de başka yerlere dökülmesi, dökülürken de mutlaka besmele çekilmesi gerekir.
Daha önce de belirttiğimiz gibi Varsaklar'ın inancına göre cinler, çok korkak adama yaklaşmadığı gibi, çok cesur olana da yaklaşmaz, orta halli insanlara gelir.

3. Cin Çarpmasından Korunma Yolları

Edindiğimiz bilgiye göre, cinlerden genellikle dua ve ayetlerle korunulur. Çünkü, besmele çekilip ayet okunduğu zaman cin, korkusundan yaklaşmaz. Bu sebepten, insanlar cinleri görüp korktuğu anlarda bildikleri kadarıyla dua ve sure okurlar.
Feke ve çevresindeki Varsak köylerinde cinden korunmak için muska yardırılarak özellikle cinlerden korkan insanların üzerine asılır.
Antalya'daki Varsaklar'ın cinden korunmak için kullandıkları en önemli silahları "İhlas" ve "Ayete'l-kürsi'den. Onlara göre "Ayete'l-kürsiyi bilen herhangi birine cinin yaklaşması düşünülemez.

Aydın'daki Varsaklar'a göre besmele çekilince şeytan sopa yemişcesine hemen olduğu yeri terkeder. Burada, şeytan veya cinin Allah'a ve Peygamber'e itaat etmeyenlere daha çok göründüğüne inanılmaktadır.

Ayrıca cin ve şeytan, ezanın okunduğu ve duyulduğu yerde asla bulunmazlar. Varsa da derhal uzaklaşırlar. Cin çarpmasından kurtulmak için, bazı bölgelerde ziyaret yerlerine gidilerek dua edildiği de belirtilmektedir.
Rüyasında korkutulup sıkıştırılan insan, bir hocaya giderek muska yaptırır. Ayrıca cindar hocalar cinleri bağlayabilir. Onları sıkıştırıp, insanlara zarar vermeyeceklerine dair söz alabilirler.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: VARSAKLAR'DA ÖRF, ADET ve İNANÇLAR

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Ara 2010, 07:01

D. Ziyaret Yerleri

1. Adana

a. Düziçi


İlçede üç önemli ziyaret yeri vardır. Bunlar sırasıyla, Nacar yaylasındaki "Kızılkaya" ile "Kahirin İçi" ve Düziçi'nin kuzeyine düşen Bayındır mevkiinde bulunan "Kaniştepe" denilen yerlerdir. Her üçü de o çevrede ziyaret diye bilinir.
Gerek ilçedeki Varsak köyleri, gerekse diğer köyler, adı geçen ziyaret yerlerine, çocuğu olmayanlar, çocukları olması için, çocuğu fazla olanlar bunu durdurmak için; cin çarpanlar bundan kurtulmak için ve yağmur duası için gitmektedirler.

b. Feke

Feke'nin güney batısında bulunan Bozat gediğindeki Zeytinli mezarlığında bir yatır vardır. Yatırın Kozanoğulları döneminde yaşadığı ve adının İbrahim hoca olduğu bildirilmektedir. Halka göre o, derin bir İslami bilgiye sahip ve veli bir kuldur.
Bu yatıra, genellikle yağmur duası için gidilmektedir. Adı geçen zatın mezarlığından bir miktar toprak alınarak, yerine başka bir yerden alınan toprak konur. Mezarlıktan alman toprak suda ıslatılır. Bunu takip eden üç gün içerisinde yağmur yağması beklenir.
Ayrıca gerek bu yatırın bulunduğu köy, gerekse civar köylerden buraya gelen insanlar, mutlaka bu zatın mezarının başına gelerek okurlar ve dua ederler.

Feke sınırları içerisinde, yukarıda zikrettiğimiz yatırdan başka, Gedikli köyü civarında üç tane daha ziyaret yeri vardır.
Bunlardan birincisi, adı geçen köyün kuzey-doğusundaki tepedir. Bu tepe, bu ve civar köylüler tarafından "dede" olarak bilinir. Buraya genelde yağmur duası için gidilir, kurbanlar kesilip, orada bulunan taşlara renkli renkli çaputlar bağlanır.
İkincisi ise, halk tarafından "Çukuryurt" diye bilinen ve ilçenin batısına düşen bir tepedir. Burası da halkın kuraklık zamanlarında sık sık ziyaret edip yağmur duası için göründükleri yerlerdendir.

Üçüncü ziyaret yeri diyebileceğimiz bir yer daha vardır ki, Gedikli köyünün kuzey tarafında bulunan dağın üzerindeki bir taşta varolan ayak izinin olduğu yerdir. Hz. Ali'nin ayak izi olarak kabul edilen bu yere, "Hz. Ali" denmektedir. Buradan gelip geçen köylüler bu ayak izinin bulunduğu taşın yanına gelerek içlerinden geçen bazı dilek ve isteklerde bulunurlar.
Öte yandan gerek Feke, gerekse Saimbeyli'ye bağlı bulunan köylerden, çocuğu olmayanlar, Kayseri'nin Pınarbaşı ilçesi sınırları içerisinde bulunan "Melikgazi" türbesine giderek dua ederler. Şayet buraya geldikten sonra çocuk olursa, çocuğa mutlaka Melik ismi verilir. Bazı köylerde bu ziyaret yerine binaen konulmuş birkaç tane Melik isminin varlığına tanık olduk.

c. Saimbeyli

İyçenin Kisenit köyüne bağlı Belenköy mahallesinin kuzey istikametindeki "Sivri tepe" ziyaret yeri ile Çorak köyündeki "Zorkun ziyareti" meşhurdur.

Her iki ziyaret yerine de aynı amaçlar doğrultusunda gidilir. Bu ziyaret yerlerine başta yağmur duası olmak üzere bazı dileklerin istenilmesi için çıkılmaktadır. Yağmur duası için oralara gidenler, önce kurban keserler, ardından yemek yer, Kur'an okur ve dualar ederler.

2. Kayseri

Kayseri'de Varsaklar'ı incelerken de değindiğimiz üzere, bu ilin sadece Yahyalı ilçesindeki bazı köylerde Varsaklar yaşamaktadır. Biz, sadece Varsaklar'ın bulunduğu köylerdeki ziyaret yerlerine değineceğiz. Buradaki Varsak köylerinin hemen hemen hepsinde bir ziyaret mahalli vardır. Şimdi, "ziyaret" adını verdikleri bu yerlerden tek tek bahsetmeye çalışalım.

Meryem Ana.Ulupınar köyünün güney-batısında olup köye dört kilometre uzaklıkta iki katlı bir mağaradır. Birinci katın önünde çapı bir metre, derinliği de birbuçuk metre civarında içi su dolu küçük bir kuyu vardır. Anlatıldığına göre, mağaranın bulunduğu yer yüksekte olmasına rağmen, havaların kurak gittiği zamanlarda dahi bu kuyunun suyu kaybolmaz.

Mağaranın ikinci katma çıkmak, normal olarak mümkün değildir. Ancak merdivenle çıkılabilmektedir. Rivayete göre, şu andaki mevcut merdiven en aşağı ikiyüz seneliktir. Takriben on iki metre uzunluğundaki bu merdiveni, "Zorfakı Mehmet" lakabında bir şahsın yaptırdığı söylenmektedir. Birinci katın sağ tarafının ön kısmındaki kaya üzerinde insan şeklinde oyma bir resim mevcuttur. Daha önceleri olduğu gibi, şimdi de bu resmin karşısı, hazine vardır düşüncesiyle, köylüler tarafından zaman zaman kazılmaktadır.
Burasının halk tarafından kutsal kabul edilmesinin nedeni, Hz.Meryem'in Hz. İsa'yı bir mağarada doğurmuş olması ve o mağaranın burası olabileceği düşüncesidir. Bahsedildiğine göre, önceleri bu inanç buradaki insanların tamamında mevcuttu. Şimdi bu görüşü benimseyen kişilerin sayısı azalmış durumdaysa da, hala bu inanç, halk üzerinde etkilidir.

Bize göre, halkın bu mağaraya "Meryem Ana" gibi bir isim vermesi ve Hz.Meryem'in Hz.İsa'yı orada dünyaya getirdiği inancının sebebi, özellikle 19. yy ve önceleri çok sıkı münasebet içinde bulundukları, kendilerine çok yakın olan Çamlıca (Faraşa) Rum köyünden etkilenmeleridir. Çamlıca köyündeki Rumlar, İstiklal Savaşı'ndan sonra Selanik'ten getirtilen göçmen Türklerle takas edilmiştir.

Gerek Ulupınar, gerek civar köylerden gelen insanlar "Meryem Ana"yı şu sebeplerden dolayı ziyaret ederler:

1. Havalar kurak gittiği zaman, yağmur duası için gidilerek orada kurban kesilir, namaz kılınır ve dua edilir.
2. Çocuğu olmayan kadınlar, çocuk sahibi olmak için oraya giderler. Mağaranın önündeki sudan içerek, oradaki ağaca çaput bağlarlar ve çocuklarının olması için dua ederler.
3. Herhangi bir cilt hastalığı olduğu zaman yine oraya giderek suda yıkanırlar ve kuyunun kenarlarından aldıkları çamurları, rahatsız oldukları yerlere sürerler.
Kısaca, oradaki Varsaklar'a göre, burası görünen ve görünmeyen bütün hastalıklar için bir şifa yeridir.

Şehitler Mezarlığı:

Balcıçakırı köyünün eski mezarlığı, köyün güney tarafına düşen mezargeçidi mevkiinde bulunmaktadır. Bu mezarlığın gü-ney-batı uç tarafında şehitler mezarlığı diye anılan bir bölüm vardır. Bu şehitlerin kim olduğu hakkında kesin bir görüş bulunmamaktadır. Bu konuda iki çeşit rivayet vardır.

Birincisine göre, bu şehitler karı-koca ve bir çocuktan oluşan bir ailedir. Bunlar, daha köyde hiç bir yerleşimin olmadığı bir zaman köyün yukarısında (doğu tarafı) bulunan bir mağaraya yerleşirler ve orada yaşamaya başlarlar. Yıllar sonra oradan geçen Tatarlar, sorgusuz sualsiz bu masum kişilerin üçünü de öldürürler ve şu andaki mezarlığın bulunduğu yere gömerler. Daha sonra oraya yerleşen halk, bu mezarlıkları kutsal kabul ederek hemen yanıbaşını mezarlık olarak kullanmışlardır. Bu mezarların da belli olması için kenarlarını taşlarla çevirmişlerdir.
İkinci rivayete göre ise, oniki yaşındaki Ahmet adında bir çocuk, keçi güden çobanların yanında onlara yardım edermiş.

Yine bir gün dağda davarın başında iken, diğer çobanlar Ahmet'e şöyle derler:

"Ahmet, sen davarın önüne git." Ahmet davarın önüne vardığı zaman, önünde bir oğlan, arkasında bir kız çocuğu olmak üzere bir sürü geyiğin, Hıdıroğlu mevkiindeki Karataş'a doğru gittiğini görür. Hemen diğer çobanlara bağırarak durumu anlatır, "gelin siz de bakın ve görün" der. Fakat diğer çobanlar geldikleri zaman, Ahmet'in gördüğü şeyleri göremezler. Bu durum üç gün üst üste devam eder, ancak Ahmet her defasında tekrar gördüğü halde, diğerleri hiç bir şey farkedemezler. Üçüncü gün "Bozkaya" üzerinde bulunan kumlu yere vararak geyiklerin izini arayıp bulurlar, fakat oğlan ile kızın izine rastlayamazlar.

Ahmet, ertesi gün Bozkaya'nın arkasındaki "Çolakkatıran" denilen yere varır. Oradan aşağı doğru seyrederken, bir de ne görsün; alt taraftaki mağarada bir kız elinde işleme yapıyor. Kızın üst tarafında ise, bir geyik geviş getiriyor. Ahmet bu defa tekrar arkadaşlarını çağırarak daha önceki söylediklerinin doğru olduğunu ve gelip bakmalarını ister. Daha önceleri bir şey göremeyip Ahmet'e inançları kalmayan arkadaşları, bu defa da koşarak gelirler.

Onun gösterdiği yere bakarlar, ancak bu sefer de bir şey göremeyince Ahmet'e şöyle derler:

"Biz bir şey göremedik, sözünü ettiğin geyiği olduğu yerden ürküt de kayadan geçerken görelim".

Onlar öyle deyince, Ahmet kıza seslenerek:

"Bacım arkadaşlar bana inanmıyorlar, şu geyiği oradan kaçır da görsünler." Kız, kafasını kaldırarak önce Ahmet'e bakar, daha sonra da elini geyiğe doğru sallayarak geyiğin oradan kaçmasını sağlar. Geyik kaçınca, karşı kayadan geçerken çobanlar onu görürler ve ancak o zaman ona inanırlar.

Daha sonra Ahmet ve dört arkadaşı oradan ayrılarak "Çıkrıkalanı" denilen yere giderler. Orada yüksek bir taşın gölgesine serinlemek maksadıyla uzanırlar.

Gölgesine yattıkları taş, aniden Ahmet'in üzerine çökerek, yanındakileri kenara savurur. Çocuk ölür, diğerleri ise yaralanır. Hafif yaralılardan birisi köye durumu haber verir. Bunu duyan herkes olay yerine gelir ve çocuğu kurtarmak isterler. Bir de ne görsünler, çocuğu ezen taş geriye çekilmiş ve çocuk ezik bir vaziyette boşta kalmış. Çocuğu alıp götürürler ve şu andaki şehitler mezarlığı denilen yere gömerler.

Ölen çocuğun Ağabeyisi, komşu Varsak köyü olan Delialiuşağı'ndaki çok derin bir hoca olarak kabul edilen Molla İbrahim Hoca'nın yanına gider. Olayı ona nakleder.

Hoca, dinledikten sonra şöyle der:

"Ö çocuk şehittir. Mezarını yaptırın. Eğer öldüğü yerde bıraksaydınız, orası bir türbe olurdu ve ziyaret edilirdi."

Hoca, ölen çocuğa şehit dediği için, o andan itibaren onun gömüldüğü mezarlığa "Şehitler Mezarlığı" denmiştir.
Gerek birinci rivayette anlatıldığı gibi, gerek ikincisindeki gibi olsun, köy halkı buraya oldukça fazla önem vermektedir. Özellikle havalar kurak gittiği zaman, halk toplanarak şehitler mezarlığına gider, orada toplu olarak dua edilir, daha sonra adı geçen mezarlıktan bir kap toprak alınıp suya ıslatılır. Bunu takip eden günlerde yağmur yağması beklenir.

Akçakaya Tepesi:

Çubukharmanı köyünün doğusunda, aynı zamanda yukarı kısmında bulunan, Akçakaya tepesi üzerinde harabe halini almış bir yer vardır ki, bunun kule veya bir mescit olduğu hakkında tahminler vardır. Bazı köylülere göre, burasının mescit olabileceği düşüncesinin nedeni, orada önceleri mihraplı bir yapının olduğunun bilinmesidir. Bu yapıya ait olduğu söylenen taşlar şu anda harabe halinde olup, tamamen bozulmuş vaziyettedir.
Bizce burasının, yüksek, her tarafın izlenebildiği ve stratejik bir özelliğe sahip olması hasebiyle, bir kule olma ihtimali daha fazladır.

Bu tepe, yıllardır köy halkı tarafından ziyaret diye anılmaktadır. Daha önceleri olduğu gibi, günümüzde de herhangi bir kuraklık esnasında yağmur duası ve başka istek ve dilekler için oraya gidilir, kurban kesilerek yemekler yenir, namaz kılınır, dua edilir ve dilekler belirtilir. İstenilen şeylerin, ancak orada yapılan dualarla kabul edilip verileceği, en azından diğer yerlerde yapılan dualardan orada yapılan duanın daha makbul olacağı inancı hakimdir.

Kartal Çimeci:

Kapuzbaşı köyünün kuzeyine düşen ve yaya olarak köye iki saat süren, Divrik dağının batısındaki "Yağsıger" mevkiinde bir pınar vardır. Bu pınara her perşembe o bölge ve civar bölgelerdeki kartallar inerek yıkanırlar. Aynı zamanda bu pınar yıllardır bu çevredeki Varsak köylerinin uğrak yeri olmuştur. Varsaklar bu pınara, cilt ve sızı hastalıkları için gelerek hem suyundan içerler, hem de yıkanırlar. Oradan ayrılmadan önce de suyun başında bulunan dikenli çalıya çaput bağlamadan de edemezler.

İçme:

Büyükçakır sınırlan içerisinde, Kapızbaşı şelalesinin güney doğusuna düşen şelale suyunun geçtiği derenin kenarında "İçme" adıyla anılan bir su vardır. Bu su, civardaki diğer sulardan farklı olup, ılıktır. Burası özellikle Büyükçakır ve Kapızbaşı köyleri tarafından ziyaret olarak bilinir. Halk, kendi aralarında ziyaretten bahsettikleri zaman bu su akla gelir.
İçme (suyun)nin üzerinde kemer şeklinde bir yapı vardır ki, bunun tarihi hakkında elimizde kesin bir bilgi yoktur. Büyükçakır köyünün yaşlıları buranın en aşağı üç-dört yüz sene önceye ait olduğu görüşündedirler.

Anlatıldığına göre bu su, şelaleden gelen su ile birleşik olmayıp değişik yolları varmış. Ancak, 1980 yılında vukubulan sel felaketi, iki suyu birbirine birleştirmiştir. Bu sel dolayısıyla şelale suyunun bir kısmı 7çme"nin önünden geçer olmuş ve böylece birbirine karışmıştır.
Köylülerin verdiği bilgiye göre, özellikle Ulupınar (Barazama) ve Çamlıca (Faraşa)'dan olmak üzere, insanlar buraya gelirler, suyun içerisine bozuk madeni paralar atarlar, suyun üst tarafında bulunan küçük otlara ve küçük çalılara çaput bağlayarak dilek dilerlerdi. Böylece pınarın kenarı da çeşitli renklere bürünürdü, Ancak, son yıllarda suya para atma ve çaput bağlama olayı fazla görülmemektedir.

Başta Büyükçakır ve Kapızbaşı köyleri olmak üzere, civar Varsak köylerinden insanlar buraya şu istekler için gelmektedirler:

a. Havalar kurak gittiği aman "İçme"ye topluca gidilerek yağmur için toplu dua yapılır, zaman zaman da kurban kesildiği görülür.
b. Bazı cilt hastalıklarına iyi gelir düşüncesiyle bu pınara gelinerek hem suyundan içilir, hem de yıkanılır.
c. Bazen de çocuğu olmayan kadınların oraya giderek suda yıkandığı söylenmektedir.

3. Antalya

Antalya'nın Varsak kasabası sınırları içerisinde herhangi bir ziyaret yeri yoktur. Ancak kasaba halkı zaman zaman Antalya'nın merkez köylerinden "Çığlık"m mezarlığının içerisindeki tekkeye giderler. Bu tekkede bir yatırın olduğuna inanılmaktadır. Adı geçen tekke Çığlık köyündeki insanların ziyaret yeri olduğu gibi, bütün o çevrenin ziyaret yeridir.

Son yıllarda o bölgede meşhur bir konum olan bu tekkeye, şu amaçlar için gidilmektedir:

a. Çocuğu olmayan kadınlar, çocuk sahibi olmak amacıyla giderler.
b. Sara cinsinden hastalığı olanlar giderek bu hastalıktan kurtulmak için dua ederler.
c. Mezarın hemen yanıbaşında bir pınar ağacı (çalı) vardır, Her ne amaçla olursa olsun, orayı ziyaret eden herkes, adak adayıp dualar yapıldıktan sonra, bahsedilen ağacın dalına çaput bağlar ve mezarın kenarındaki duvarın içine para atarak oradan ayrılır.

4. Aydın

Ziyaret yerleri, Adana ve Kayseri'deki Varsaklar arasında "ziyaret", Antalya Varsakları arasında "tekke", Aydın bölgesindeki Varsaklar arasında da "dede" adıyla anılmaktadır. Aydın'daki Varsaklar'a göre, ziyaret edilen bütün dedeler, dünya ve ahiretlerini kazanmış, herşeyi mamur olan insanlardır. Bunlar, ölürken kendilerinin üzerlerine türbe yapılmasını vasiyet etmişlerdir. Şimdi de bu bölgedeki ziyaret yerlerinden bilgi vermeye çalışalım.

Baltalı Dede:

Balta köyünün tam ortasında yer alır. Bu dede, daha bu köy burada yok iken, burada göçebe olarak yaşayan insanların çocuklarını okuturmuş. Burası düşmanlar tarafından istila edilince, bu şahıs dayanamayıp eline bir balta alarak düşmanlarla çarpışmaya başlamış. Neticede şehit düşmüş ve şu andaki türbenin bulunduğu yere gömülmüş. O istila esnasında şehit düşen diğer insanlar da, bu dedenin çevresine gömülmüşlerdir. Zamanla dedenin mezarının çevresi yapılmış, çevresindeki diğer mezarlar olduğu gibi kalmıştır. Dedenin içerisinde bulunduğu bu köy, ismini, dedenin düşmana karşı balta ile savaşmasından dolayı almıştır. Bu ismin aslı"Baltalıköy" iken, şu anda "Baltaköy" olarak geçmektedir.

Dedenin mezarlığının batı tarafında (üç metre uzaklıkta) büyük bir melengiç ağacı vardır. Anlatıldığına göre, varoluşundan bu zamana kadar hiç kimse o ağaca ve mezarlığın ayak tarafındaki iki küçük ağaca ne dokunmuş, ne de herhangi bir yerine zarar vermiştir. Gördüğümüz kadarıyla, ağaçta bazı kuru dallar olmasına rağmen, hiç kimse ondan en ufak bir dal dahi koparmamaktadır. Bunun nedeni ise, dedeye saygı, yine dedeye eziyet etme korkusu ve ağaçlara dokunan kimseye dededen herhangi bir zarar geleceği endişesidir.

Dedenin ayak tarafındaki iki küçük ağaç üzerinde oldukça fazla, bağlanmış çaputlara şahit olduk. Bu çaputların bağlanma nedenini sorduğumuzda, herhangi bir hastalığı ve adağı olan insanların buraya geldiklerini, hastalığının iyileşmesi ve adağının yerine gelmesi için dua ettikten sonra ağaçlara çaput bağlayarak buradan ayrıldıklarını belirttiler.

Türbenin on metre batısında bir dibek taşı vardır. Bu taşın dedenin taşı olduğuna inanılır. Taşın yapılma tarihi belli değildir. Köy halkı yıllarca bu taşta buğday döğüp ondan aşüre yaparmış. Bir zamanlar Gölhisar köyü bu taşı götürmek ister. Camuzların çektiği bir kızağın üzerine koyarak götürmeye çalışırlar. Türbeden yaklaşık 2 km uzaklıktaki Kızılgedik mevkiine götürürler. Kalan yolu da ertesi gün götürmek isterler. Ertesi gün geldiklerinde taşı yerinde bulamazlar. Tekrar gelip baktıklarında, bir de ne görsünler taş eski aldıkları yerdedir. O olaydan sonra bu taşa hiç kimse dokunmamış ve herhangi bir yere götürme teşebbüsünde bulunmamıştır.

Balta köyünden Ahmet Sezen isimli bir şahıs başından geçen bir olayı şöyle nakletti:

'Yeni evlendiğim sırada, bir cuma günü, namaz için hazırlık yapmıştım, daha namaz kılınma vaktine epey bir zaman olduğu için, dedeyi ziyaret edeyim düşüncesiyle türbeye gittim, içine girdim. Dua etmeye başlayınca içime bir korku girmeye başladı. Az sonra oradan ayrılarak camiye gittim. Namazı kıldıktan sonra eve döndüm ve kanepenin üzerine oturdum. O anda ayağım perdenin ucuna takıldı. Perdenin altında bir de ne göreyim, o zamanın on lira kağıt parası. Daha sonra hanıma, buraya kağıt para düşürüp düşürmediğini sordum. Hanım, düşürmediğini söyledi. Bunun üzerine kendi kendime, bu parayı bana dede verdi diye söylendim. Eğer bu şekilde içimden herhangi bir şey geçirmeseydim, belki de Allah bana daha da fazla para verecekti." Aynca söylendiğine göre, "Meleğin Cemal" denen kişinin, türbenin başındaki melengiç ağacının başına çıktığı ve oradan aşağıya bevletmeye başladığında, dede tarafından ağacın başından otuz metre uzağa fırlatıldığı ve bunun üzerine sakat kaldığı halk tarafından bilinmektedir.

Yine, evi türbenin yakınında bulunan Tevfik Dal isminde birisi, zaman zaman içtiği içki şişesini dedenin türbesine doğru atmaya adet edinmiş.

İçki şişesini yine bir gün o tarafa attığında dede, bu adama şöyle seslenmiş:

"Bir daha bu içkiyi içme". Bunun üzerine adam ölünceye kadar içki içmemiş.

Arap Dede:

Balta köyünün batı tarafına düşer. Bu türbede Arap dede isminde biri yatmaktadır. Türbenin hemen yanı başında büyük bir "kara ağaç" vardır. Halk, bu türbeye herhangi bir dilek ve isteğinin yerine gelmesi için giderler. Orada dua ettikten sonra, adı geçen ağaca çaput bağlayarak dönerler.

Balta köyünden İbrahim Köseoğlu'nun belirttiğine göre, Arap dede bu şahsın evine üç defa gelmiştir. İlk iki gelişinde bu adamın hanımına namazını kılmasını tembih etmiş. Son gelişinde ise, hanımına yine "Namazını kılmaya devam et, daha sonra türbeme gel, ayak tarafımda bir taş var, onu kaldırarak altındakini al" diyerek ayrılmış ve bir daha görünmemiştir.

Yağcılar ve Samut Baba Dedeleri:

Aydın merkez Yağcılar köyüne iki kilometre uzaklıktaki iki tepenin üzerindedirler. Bu dedeleri Yağcılar ve çevre köylerde yaşayan insanlar ziyaret ederler. Diğer dileklerin yanısıra özellikle çocuğu olmayanların oraya gelip, çocuklarının olması için dua ettikleri belirtilmektedir.

Çiftlik Dede:

Çiftlik köyünün mezarlığının içerisindedir. Bu dede, Çiftlik köyünün dışındaki birçok köyde meşhur olup, çeşitli yerlerden gelen insanların ziyaret yeri haline gelmiştir. Buraya gelen insanlar önce kurban keserler, sonra isteklerini belirtmek için dua ederler.

Çakmar Dedesi:

Koçarlı ilçesinin köylerinden Çakmar'ın mezarlığının yakınında bulunan türbedir. Çakmar ve çevresindeki köylerden gelen insanlar ziyaret ederler. Bu dedeyi, çocuğu olmayanlar, herhangi bir hastalığı olup da, ondan kurtulmak isteyenler ve adak adayan insanlar ziyaret ederler.

Çocuğu olmayanlar, dedeye giderek yemekler pişirirler ve davetlilere orada ziyafet vererek akabinde dua ederek istek ve arzusunu bildirir.
Ayrıca, şu işim olursa, gidip Çakmar dedesinde bir kurban keserek onu yedireceğim diye adak adayanlar da, adak neticesinde orada kurban keser ve oradakilere kesilen kurbanı yedirir430.

Halilbeyli Dedesi:

Halilbeyli köyü mezarlığının hemen yanındaki türbedir. Başta adı geçen köy olmak üzere, çevre köylerden insanların da zaman zaman ziyaret ettiği bu türbe, yukarıda zikredilen türbelerde olduğu gibi, bazı istek ve arzularının yerine getirilmesi için ziyaret edilmektedir.

Dedeköy Dedesi:

Dedeköy köyünün alt tarafında bulunan bu türbe de, çevredeki insanlar tarafından, diğer dedelerde olduğu gibi, aynı amaçlar doğrultusunda ziyaret edilmektedir.

E. Ocak İnancı

Varsaklar arasında bazı hastalıkları tedavi etmek için cinci hocalar dışında, ocak ailelere de rastlanmaktadır. Mesela; Saimbeyli'nin Çorah köyünde Hatice Güzel adında birisinin ocak bir aileden olduğu ve bu kadın vefat edince de yerine Fatma Güzel'in geçip, onun görevini üstlendiği belirtilmektedir. Köyde, Fatma Güzel'in lakabı "Deneci"dir. Deneci kadın deyince herkes tanır. Bu deneci kadın, herhangi bir çocuğun burnuna gitmiş olan taneyi, toprak yiyen çocuk ile yediği herhangi bir şeyi hazmedemeyen çocuğu ve bunlardan mütevellit devamlı başı ağrıyıp, kafasını hiç kaldıramayan çocuktan tedavi eder. Gerek bu köyde, gerek civar köylerdeki bu tip çocuklar, bu kadına getirilir. Deneci kadın, hemen o hasta çocuğun burnunu ağzına alır ve çekme yapar. Az sonra burnunun önüne siyah çürümüş halde taneler gelir. Burnundan bu taneler çıkanları çocuk rahatlaşır ve önceki sıkıntıları kalmaz.

Bunun yanısıra ellerinde siğil çıkan veya herhangi bir yerinde derma oluşan insanlar hiçbir zaman doktora gitmezler. Doktor yerine köylerinde veya o bölgede bulunan ocak ailelere giderek tedavi olurlar. Ocak ailelere mensup insanlardan herhangi birisi ya bu hastalıklar için okur, ya da hastalıklı olan yerin üzerini yazarak tedavi eder.
Özellikle Çukurova'daki Varsaklar olmak üzere, bu aşirete mensup olan insanlar, sara hastalarını ve çocuğu olmayan kadınlan o yöredeki belli insanlara götürerek tedavi ettirme yoluna gitmektedirler.

Varsaklar bunların dışında birçok hastalığı da yine doktora gitmeksizin bazı hayvansal ve bitkisel ürünlerden faydalanarak tedavi ederler Mesela, onlara göre:

Kuşburnu: Vücudun direncini artırır ve nezleye iyi gelir.
Pekmez: Sanlık hastalığı, gözlerin iyi görmesi ve böbrek taşlarının zararını azaltmada kullanılır.
Yoğurt ve yoğurt suyu: Safra kesesi rahatsızlıklarında ve böbrek taşlarının parçalanmasında faydalanılır.
Meşe kabuğu: Çay olarak içildiğinde ishali keser.
Sulu yara: Çamsakızı ve kuyruk yağı ezilir, karıştırılır ve yaranın üzerine sürülür. Çamsakızı ve sabunun ezilip karıştırılarak yaraya sürüldüğü de görülür.
Mide ağrısı: Ebemgümeci pişirilip hastanın karnına sarılır. Ayrıca nane çayı içirilir.

F. Ağaç, Ateş ve Su İle İlgili İnanışlar

1. Ağaçla İlgili İnanışlar


Genel olarak her yörede olduğu gibi, Varsaklar'da da bazı ağaçlar, kutsal kabul edilen yerlerde bulunması hasebiyle üstün kabul edilir ve çaput bağlanarak bir medet umulur.

Mesela, Yahyalı'nın Ulupınar ve çevresindeki bazı köylere göre, "Meryem Ana" mağarasının önündek suyun başında bulunan "kuşburnu" ağacı kutsaldır. Halk, buraya ister yağmur duası için, ister çocuksuz kadınların çocuk sahibi olmaları için ve isterse başka dilekler için gelsin, oradan ayrılırken dileklerinin kabulü için bu ağaca çaput bağlamaktadırlar.

Yine aynı ilçenin Kapızbaşı köyü sınırları içerisinde bulunan "Kartal Çimeci" suyunun başındaki "dikenli çalı" da bu sudan dolayı kutsal kabul edilip, buraya ziyaret için gelindiği zaman bu çalıya da çaput bağlanmayınca geri dönülmez.

Feke'nin Gedikli köyünün batısındaki ziyaret tepesindeki çalılara da, burası ziyaret edilip dilek ve arzular talep edildikten sonra, çaput bağlanır ve ziyaret yeri terkedilir.

Antalya'daki Varsaklar'ın birtakım istekler için ziyaret ettiği "Çığlık" köyü mezarlığının içerisindeki tekkenin yanındaki pınar ağacı kutsal kabul edilmektedir. Tekkeyi ziyaret eden herkes, adağını adayıp duasını yaptıktan sonra adı geçen ağacın herhangi bir dalma çaput bağlar.

Aydın yöresine gelince, Aydın merkez Baltaköy mezarlığı içerisinde yeralan "Battalı dede"nın mezarının yakınında bulunan büyük melengiç ağacı, bu köy ve çevre köylerin insanları tarafından kutsal kabul edilip, onun bir dalı dahi koparılmamaktadır. Anlatıldığına göre, bu zamana kadar hiç kimse ne bu ağaca, ne de hemen yakınında bulunan iki küçük ağaca dokunmuş ve zarar verebilmiştir. Köylülere göre bu ağaçlara eziyet dedeye eziyetti. Dedeyi ziyaret edenler, ziyaret sonunda büyük ağaçdan ziyade iki küçük ağaca çaput bağlamadan ayrılmazlar.

Koçarlı ilçesinin Tekeli köyü mezarlığının kenarında bulunan mersin ağacı da kutsal kabul edilip, bu ve civar köyden gelip geçenler bu ağaca çaput bağlarlar. Ayrıca buraya yakın köylerde bir cenaze vukubulduğu zaman, mezarın ayak ve baş ucuna dikmek için, bu ağaçtan iki dal götürülmeye özen gösterilir.

Görülüyor ki özellikle ziyaret yerlerinin yanındaki ağaçlar olmak üzere, bazı ağaçlar kutsal kabul edilmekte ve üstün görülmektedir. Bazı ağaçlar da vardır ki, bölgenin özelliğine göre diğerlerine nazaran meyve veya kullanım bakımından daha üstün olduğu için değerli kabul edilmektedir. Bunlar da bölgeler arasında birtakım farklılıklar görülür.
Bütün Varsak bölgelerinde, ölü mezara konduktan sonra mümkün mertebe, mezarın ayak ve baş ucuna ağaç dikerler. Ancak dikilen ağaçlar bölgeler arasında farklıdır.

Çukurova'da yaşayan Varsaklar'ın arazilerinin büyük bir bölümünü orman kapladığı için ormanın önemi büyüktür. Ormanı, çam (kara çam, kızıl çam), ardıç (kara ardıç, dikensiz yumuşak ardıç), katran (sedir), andız (pıtı andızı, at andızı), meşe, gürgen, tesbi, karaağaç, sakızlık (melengiç ağacı) ve karadal (dişbudak) gibi ağaçlar oluşturmaktadır. Bu bölgedeki insanlara göre, bu ağaç türlerinden karaçam ve kara ardıç, diğer türlere nazaran daha üstün ve makbuldür. Çünkü, karaçamdan çok iyi kereste çıkar. Kara ardıç ise ev eşyaları ve süslemelerde kullanılır. Onlara göre, ardıç ağacının dayanıklı, daha uzun ömürlü, özü kırmızı, kenar kısımları beyaz ve boyanmadığı zaman iyi görünümü olan önemli özellikleri vardır. Bu yüzden ardıç ağacı diğer ağaçlara nazaran daha kıymetlidir.

Antalya Varsakları, mevtayı defnedip, mezarı yaptıktan sonra, baş tarafına bir değnek dikerler. Bu değneğin ucuna mersin ağacının dallarından yapılmış bir top bağlanır. Nedeni ise, bu ağacın güzel kokulu olması ve yeşilliğini uzun süre devam ettirmesidir.

Antalya'daki Varsaklar arasında defne ağacının da önemli bir yeri vardır. Çocukların beşikleri defne ile süslenir, yastığı ve yatağı da bu ağacın yaprağından yapılır. Bunun nedeni, ağacın iyi kokusudur. Bu şekilde yapılınca, hem çocuğun yanma gelenlere çocuk iyi kokar, hem de koku çocuğun üzerine geçip (sinip), çocuk büyüyünce daima iyi kokacağına inanılır. Defne ağacının serin tutması da başka bir özelliğidir.

Antalya'da önemli sayılan bir başka ağaç da Teğnel'dir. Teğnel ağacının yaprağı, özellikle yeşil ve gök (mavi) olmak üzere boya yapmada kullanılmaktadır.
Antalya'daki Varsaklar'da olduğu gibi, Aydın'da da mersin ağacının önemi büyüktür. Bu ağaç, bayram öncesi arefe günleri mezar ziyaretine gidenler tarafından top halinde götürülerek, mezarın üzerine dikilir. Böylece mezarın uzun süre yeşil kalması ve oradan geçenlere güzel kokular salması sağlanmış olur.

Ayrıca Aydın merkeze bağlı Armutlu köyünün mezarlığındaki "Çıtlık" denilen ağaca, ister Farsak ister diğer aşiret mensubu insanlar olsun, herkes çaput bağlarlar ve dilekte bulunurlar. Bu ağaca bağlanan çaput veya bezlerin, kullanılmadık yeni eşyaların olmasına dikkat edilir. 2. Ateşle İlgili İnanışlar
Genel olarak, Varsaklar arasında eskiden olduğu gibi şimdi de ateşe karşı bir sayfı ve hürmet sözkonusu olup, ateşe su dökmek ve onu söndürmek hiç bir zaman iyi karşılanmaz.

Onlara göre, kişinin kendi ateşini söndürmesi fakirleşmesine delalet ettiği gibi, komşunun veya başka birinin ateşini söndürmesi, ateşi sönen kişinin malının azalmasına ve kökünün geçip gitmesine delalet eder. Ayrıca ateşe tükürmek, bevletmek gibi hareketler halk arasında günah ve saygısızlık olarak nitelendirilir. Bu tip bir hareketle karşılaşılırsa hemen engellenmeye çalışılır".

Abdülkadir Inan'ın "Şamanizm" adlı eserinde, eski Türkler'de ateşe bakıp kehanet etmenin bir görenek olduğu ve ateşe büyük önem verildiği belirtilmektedir.

Aynı eser, Türkler'in ateşle kehanetlerine dair şu malümatı vermektedir:

"Türkler'in büyük hükümdarlarının muayyen bir günü vardır ki, o gün kendisi için büyük bir ateş yakılır. Bu ateşe kurban sunulur ve dualar okunur. Bu ateşin üzerinde büyük alevler yükselir. Bu yükselen alevlerin renklerine göre bazı hükümler çıkarılır".
Hemen hemen bütün Varsaklar arasında, güneş battıktan sonra bir komşudan başka bir komşuya ateş verilmesi iyi görülmez. Ayrıca, ateşe su dökülmesi iyi görülmeyip, şayet zorunlu olarak su dökülmek zorunda kalınırsa "destur" denerek dökülür. Bazı bölgelerde, içeride şeytan varsa çıksın düşüncesiyle, tuvalete girerken de "destur" dendiğini işittik.
Ateşle ilgili inanışlar konusunda bölgeler arasında birtakım ortaklıklar sözkonusu olmasına rağmen, Çukurova bölgesinde, Aydın ve Antalya bölgesine göre daha farklı inanışlar göze çarpmaktadır.

Çukurova bölgesinin özellikle ormanlık alanlarında yaşayan Varsaklar arasında tandırlarda ekmek yaparken saçla ekmek tahtasının arasından geçmek iyi görülmez ve saçın üzerinde ilk pişen ekmeği yiyen kişinin karısı ölür de kansız kalır düşüncesiyle bu ekmek yenmez. Saç ile tahtanın arasından atlanıp geçilirse o yapılan ekmeğin hiç bereketi kalmaz. Bir de ekmek pişirilen saç, ekmeğin işi bittikten sonra kaldırılarak duvara dayanır. Üzerine biraz kül serpilir. Bu kül serpilmezse, o saçı dayayanın ahirette yüzü kara olur.

Bir komşunun başka bir komşuya sabahın erken saatlerinde ateş vermesi ve onun ateşini yakması uğursuzluk getirir. Bunun sebebi, sabahleyin süt kazanının altında ateş yanarken o ateşten bir başkasına ateş vermek demektir ki, bu da kazanın taşmasına neden olur438. Bir de ocakta süt tenceresi kaynarken onun altında yanan odun alınmaz. Alınır ise o kişinin koyunu veya keçisi ölür. Şayet zorunlu olarak ateş alınması gerekiyorsa sütün içerisine bir miktar yeşil ot atılır ve yanan odun alınabilir. O ot olacak zararı önler ve davara herhangi bir zarar gelmez.

Dumanın olduğu yerde herhangi bir canlı eğlenmez düşüncesiyle, zehirli bazı maddeler de katılarak ateş yakılır. Evlere tütsü verilir, böylece evler, bütün haşeratlardan bu yolla temizlenmeye çalışılır. Görülüyor ki köklü Türk inanışlarından biri olan "ateşin temizleyici olması" özelliği Varsaklar'da da görülmektedir.

Aynca, ateşte şeytan var düşüncesiyle, küller hiç bir zaman insanların geçebileceği sokaklara ve yollara dökülmez ve dökülmesi de iyi karşılanmaz.
Bütün bunlardan başka, ormanlık bölgedeki Varsak köylerinin çoğunluğunda "kırklı kadın" bulunan evden dışarıya ateş verilmez.
Aydın'da bulunan Varsaklar, ateşe su dökülürken "eüzü besmele" denmesi gerektiğini, aksi takdirde ateşe su döken kişiyi şeytanın çarpacağı görüşündedirler.

3. Su İle İlgili İnanışlar

Aşağı yukarı bütün Varsak bölgelerinde şifalı veya bölge halkınca kutsal kabul edilen bir suya rastlanmaktadır. Şimdi bunlardan tek tek bahsetmeye çalışalım.
Kayseri'nin Yahyalı sınırlan içerisinde bulunan Ulupınar köyü ile Adana'nın Karaisalı sınırları arasında bulunan ve yakın çevrelerce "Acısu" diye bilinen bir pınar vardır. O çevredeki bütün Varsak köyleri ile Yahyalı ve Adana'dan birçok insan böbrek taşları ve mide hastalıklarına iyi gelir düşüncesiyle gelerek bu sudan içerler. Aldığımız bilgilere göre, bu sudan içen birçok insan mide ve böbreklerindeki rahatsızlıklardan kurtulmuşlardır.

Aynı köy sınırları içerisindeki "Meryem Ana" mağarasının önündeki su da her derde devadır. Bu sebepten dolayıdır ki köyden birçok insanın özellikle cilt hastalıkları nedeniyle bu sudan içtikleri ve yıkandıkları belir-tilmektedir. Yine çocuğu olmayan oraya giderek o sudan içerler, abdest alırlar ve namaz kılarak dua ederler. Ayrıca mevcut hastalığa ve sıkıntıya ücret mukabili olarak mezkur suya para veya boncuk atarlar.

Yahyalı'nın diğer bir Varsak köyü Kapuzbaşı sınırları içerisinde bulunan "Kartalçimer" suyu ile Büyükçakır sınırları içerisinde olan "İçme" suyuna birçok insan çeşitli cilt hastalıkları için giderek o sulardan hem içerler, hem de yıkanırlar. "İçme"ye cilt hastalığı olanların yanısıra, çocuğu olmayan kadınların da gidip o ılık suda yıkandıkları söylenmektedir.
Adana'nın Feke sınırları içerisinde iki tane "İçme" vardır. Her ikisi de bölge halkınca şifalı olarak kabul edilir. Birincisi Kisenit köyünün yakınında olup o bölgedeki bütün Varsak köyleri bu "İçme"ye gelirler ve içerler.

Diğeri ise, Feke'nin güney-batısında, Kısacıklı köyüne 4 km uzaklıkta olup, köyle Feke arasında Göksu çayının kenarındadır. Bu saya sadece Feke ve köylerinden gelinmeyip, civar illerden de gelenlerin çok olduğu belirtilmektedir.

Feke bölgesinde bulunan bu içmelere şu amaçlar için gelmektedirler:

a. Mide ve barsak rahatsızlıkları için içilir.
b. Nezle için içilip, nezle olma oranını çok aza indirir.
c. Genellikle sabahleyin aç karnına içilerek, kısa bir süre içerisinde içeni ishal yapar ve insanın içerisini temizler.

Antalya'nın Varsak kasabası sınırları içerisinde, şifalı görülen ve diğer sulardan farklı kabul edilen bir su yoktur. Ancak kasaba halkından, zaman zaman Afyon'un Sandıklı kazasındaki çamurlu suya giderler. Oradaki çamura girerek bütün vücutlarına sürerler. Bu çamurlu suya daha çok romatizma hastalığı olanlar gitmektedir. Antalya'daki bir kısım Varsaklar da basur, gastrit, kadın hastalıkları, böbrek taşı ve mide hastalıklarına iyi gelir düşüncesiyle yine Afyon sınırları içerisindeki "Gazlıgofe gitmektedirler. Kasabadan Gazlıgöl'e giden kadınlar, çok faydalandıklarını belirtmektedirler.

Nüfusunun bir kısmını Varsak Türkmenleri, kalan kısımlarını da diğer Türkmen aşiretlerinin oluşturduğu Aydın'ın Koçarlı ilçesindeki su, bölge halkınca çok önemli kabul edilip meşhurdur. Bu suyun aslı "Sobuca Suyu"dur. Bu suya bu kadar rağbet edilmesinin sebebi mideye, böbreğe ve hazım kolaylığına iyi geldiği inancıdır.
Günümüzde birçok kişi Koçarlı suyunu başka yerlere bidonlarla götürüp satmaktadırlar.

Koçarlı suyu ile ilgili söylenmiş bir şiiri buraya alıyoruz:

Sıhhatin için çekme bir tasa
Aydın'da varken Koçarlı suyu.
Hazmın daralıp miden kaynasa
Bastırır hemen Koçarlı suyu.
Hasıl olmuş ise böbrekte taş
Şifası vardır gösterme telaş.
Getir testini depoya yanaş
Ecele derman Koçarlı suyu.
Böbreklerde kum toplansa eğer
Keskin sancılar saplansa eğer
Köklü ağnyı bir anda keser
İçtiğin zaman Koçarlı suyu.
İçenler olur bir ayda semiz
Artar iştah kanlanır beniz.
Safra kesesi olur tertemiz
Katar sana can Koçarlı suyu.
Bir yudum içen bir deva saçar
Mideyi temizler yollan açar.
Bağırsaklardan mikroplar kaçar
Okudu meydan Koçarlı suyu.
İçenin mutlaka artar kilosu
Aydın'da budur en şifalı su.
Gönülde hiç kalmaz kaygusu
İçtikçe her an Koçarlı suyu.
Toplandı Dünya kimyagerleri
Baktılar dikkatle bir yerleri
Kimya ilminin meşhur erleri
Dediler yaman Koçarlı suyu.
İyi suların başta geleni
İçenin sağlam olur bedeni
Menbaında var hayat madeni

Dillere destan Koçarlı suyu. 1982 yılında, Koçarlı'nın Akmescit köyüne, köyün yamacındaki Körüsten Dağı'ndan getirilen ve "göbek suyu" denen su, Akmescit ve civar köylerde diğer sulardan farklı ve üstün görülmektedir. Bunun asıl nedeni de çam suyu olması ve suyun kaynağının çamlık olmasıdır.
Aydın merkez köylerinden Baltaköy'deki "Baltalı Dede" türbesinin hemen yanından kaynayan bir su vardır. Baltalı Dede'nin çok yakınında bulunan bu su vasıtasıyla bu köy oraya kurulmuştur. Şu anda bu su hala köyün büyük bir ihtiyacını karşılamaktadır. Zaman zaman köye diğer yerlerden gelen sular kesildiğinde ve bir kıtlık anında, herkes eline kapları alarak o suyun başına koşarlar ve sıraya girerek kaplarını doldururlar. Çünkü bu su hiç bir zaman kesilmez.

Ayrıca, Baltaköyünün batısında bulunan ve şu anda askeri kışla içerisinde yeralan bir kaynak su daha vardır. Bu su, çevre köylerdeki insanların akınına uğramaktadır. Özellikle sıtma hastalığına çok yararlıdır.
Son olarak, Düziçi ilçesinin kuzey-doğusunda Berke barajı mevkiinde Haruniye kaplıcaları vardır. İlçede bulunan diğer aşirete mensup insanlar gibi Varsak Türkmenleri de bu kaplıcalardan yararlanmaktadır. Bu kaplıcalara herhangi bir yerinde yarası olan, beli ağrıyan, sızısı, romatizması ve kadın hastalıkları bulunanlar giderler. Bu sudan, iç hastalıklardan ziyade içine girilerek sıcaklığından faydalanılır.

Varsaklar'da bütün bunlardan farklı olarak şu inanışlar da görülür. Sevilmeyip, istenmeyen bir kişi eve gelirse, tekrar evden dönerken bir daha gelmesin diye arkasından üç defa taş atılır. Sevilen bir kişinin de gelmesi istendiği halde geciktiği zaman, eve gelir gelmez, "Şunun ayağına su dökelim. Çok gecikti, bizim evi unuttu" gibi cümleler sarfedilir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: VARSAKLAR'DA ÖRF, ADET ve İNANÇLAR

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Ara 2010, 07:02

G. Giyim-Kuşamla İlgili Adetler

1. Erkeklere Ait Giysiler


Çukurova bölgesindeki Varsaklar daha 1970 yılına kadar elden dokuma elbiseler giyerlerdi. Elden dokunan bu elbiselerde pamuk ve yün kullanılırdı. Adana'dan getirilen pamuk, eğrilerek iplik haline dönüştürülür ve bez dokunur. Dokunan bu bezlerden de elbise dikilirdi. Bu bezler sade olduğu gibi, çeşitli şekillerde renkli olarak da dokunabilirdi.
Erkekler, kışları yünden veya kıldan dokunmuşu şalvar, onun üzerine de yünden dokunmuş "aba" adı verilen ve şimdiki ceketin yerini tutan bir çeşit elbise giyerlerdi ki bunun suyu geçirme ihtimali azdı. Abanın altında da "zubun" veya "üç etek" adı verilen bir çeşit elbise giyilirdi. Köylüler, ellerinde dokudukları kumaşlardan (alacalardan) zubunu ellerinde dikerlerdi.

Ayaklarına yünden örülmüş çoraplar giyerlerdi. Çorap dizkapağına kadar uzanır ve ucundaki iple oraya bağlanırdı. Çorapların bu şekilde uzun olmasının nedeni, yöreye fazla yağan kardan korunmaktı.
Yazları ise, yün veya kıl şalvar çıkarılarak, onun yerine bezden diklmiş beyaz "don" giyilirdi. Şalvarın üzerine giyilen "aba" da çıkarılarak renkli dokuma bezden yapılmış, şimdiki yakasız gömleği andıran bir çeşit elbise giyerlerdi.
Erkeklerin bir kısmı başlarına fes, bir kısmı kenarları renkli iplerle işlenmiş tepesi delik bir çeşit terlik (takke) takarlardı. Bulunulan yörenin her yönden sözü ve hatrı sayılır ve ileri gelen erkekleri ise, başlarına başlık takarlardı. Takılan bu başlığın tepesi püsküllü olurdu. Aynca biri önde, diğeri arkada olmak üzere iki ucu olup, iki tarafa salınan bağları vardı. Ön tarafa salınan bağ, boğazdan arka tarafa atılırdı.

Bu bölgede son yirmi beş yıla kadar, yün çorapların üzerinde deve veya inek derisinden yapılan çarıklar görülmekteydi.
Özellikle 1970 yılından sonra, Çukurova'daki Varsaklar, yavaş yavaş hazır elbiseler giymeye başlımışlardır. Bu elbiseler, ilk zamanlar biraz yadırgansa da daha sonraları alışılmıştır. Buna paralel olarak o yıllardan itibaren elden dokuma elbiseler gittikçe azalmış ve günümüzde dokunmaz hale gelmişitir. Bu yöredeki köyleri gezip-dolaşırken her köyde sadece birkaç ihtiyarın üzerinde eski giysileri andıran elbiselere rastladık.
Günümüzdeki Varsaklar eski dokuma bezden elden diktikleri şalvarlar yerine hazır siyah bezden yapılmış şalvarlar giymektedirler. Köylerdeki genç nüfus ve kasaba ve ilçelerdeki Varsaklar'da ise daha çok pantolon göze çarpar. Yıllarca kendilerinin bir parçası durumuna gelen çarıklarda terkedilerek yerini hazır ayakkabılar almıştır. Şu anda bölge insanının büyük çoğunluğu soğuk kuyu lastikler giymektedirler.

Antalya ve Aydın'daki Varsaklar, elden dokuma kumaşlardan yapılan elbiseleri Çukurova'daki Varsaklar'dan daha önce terketmiş ve hazır elbiselere daha çabuk geçmişlerdir. Bu bölgelerdeki Varsaklar'da Çukurova'dakilere nazaran daha az şalvar görülmektedir. Elli-Altmış yaşın altındakilerin tamamına yakını pantolon, üzerine gömlek ve ceket giymektedir.
Bütün Varsak bölgelerinde elli yaşın altındakilerde şapka giyilmediğini tesbit ettik.

2. Kadınlara ait Giysiler

Erkeklerde olduğu gibi kadınlar da önceleri tamamıyla elden dokuma elbiseler giyerlerdi. Kışlan alttan "alaca" adı verilen pamuktan örülmüş renkli (kırmızı-mavi) "don" giyerlerdi. Onun üzerine "üç etek" adında, ancak erkekelerinkinden uzun (topuklara kadar), daha süslü ve işlemeli bir elbise, "üç etek" üzerine da "sırmalı aba" denilen ipekle işlenmiş ve kuşağının seviyesine kadar inen bir çeşit giysi giyerlerdi.

Kadınlar da kış ve yaz elbiseleri ayrı ayrı olmayıp, aynı elbiseye yazın da kışın da giymekteydiler. Ancak yazları, kışın üç eteğin üzerine giydikleri "sırmalı aba"yı çıkardıkları belrtilmektedir.
Kadınların "Kutnu zubun" isminde bir elbiseleri daha vardı ki, bu elbise daha çok geceleri gecelik olarak kullanılırdı.
1960 yılından itibaren, üç eteği kadınlar yavaş yavaş giymemeye başlamışlardır.
Başlarına özel yapılmış fes geçirirler, onun üzerine de renkli bezler sararlardı. En üste ise, "kefiye" adı verilen ve hazır olarak alınan ipekimsi bir bez parçası bulunurdu ki, yukarıdan aşağıya doğru sarılır, çenenin altına bağlanırdı. Ayrıca herkes durumuna göre alınlarına küçük altınlar dizerdi.

Kadınlar, saçlarının çokluğuna göre dört ile sekiz arasında belik örerlerdi, Herbirinin uçlarına "belik bağı" denen siyah yünden örülmüş, beliklerin sayısında ve genişliğinde, hepsi birbirine birleştirilmiş ince hazır örgü takılır. Onların uçlarına da boncuklar dikilirdi.

Erkeklerde olduğu gibi kadınlarda da 1970'li yıllardan sonra elden dokuma elbiseler yavaş yavaş terkedilmeye başlamıştır. Günümüzde ister erkek, ister kadın olsun, bu tip giyinen insanların sayısı parmakla gösterilecek kadar azalmıştır. Çukurova bölgesindeki bazı Varsak köylerinde çok az da olsa bazı ihtiyar kadınların fes giydiklerine şahit olduk.
Kadınlar başlarına fes takmayı terkettikten sonra, kenarları işlemeli tülbentler takmaya başlamışlardır. Bu tülbentler önden arkaya bağlandığı gibi, eşarp şeklinde de takılmaktadır.

Varsaklar arasında çarık terkedilinceye kadar, erkekler gibi kadınlar da çarık kullanmışlardır. Çarıktan sonra soğukkuyu ve bağlamalı lastikler giymişlerdir. Çukurova bölgesindeki Varsak köylerinin büyük çoğunluğunda kadınlar hala bu bağlamak lastikleri giymektedirler.

Günümüzde başta Çukurova'daki Varsaklar olmak üzere, erkekler siyah bezden şalvar, üzerine ceket; kadınlar ise, özellikle kırmızı renk hakim olmak üzere renkli bezlerden dikilmiş şalvar, üzerine de hazır bulüz gibi elbiseler giymektedirler. Eskiden olduğu gibi şu andaki elbiselerde de kırmızı ve beyaz renk ağırlıktadır. Erkekler daha çok siyah, kadınlar ise kırmızı ve beyaz renge düşkündür. Varsak bölgelerinde ve köylerdeki bakkallara girdiğimizde orada bulunan satılık elbiselerin ve renkli bezlerin büyük çoğunluğu kırmızıdır.

Antalya ve Aydın'daki Varsaklar'ın, Çukurova'dakilere nazaran giyimleri biraz farklıdır. Bu bölgelerdeki Varsaklar şehir hayatı ile diğerlerine göre daha önce tanışmışlar ve böylece başta giyim-kuşam olmak üzere bir çok konuda hızlı değişmeler göstermişlerdir.
Antalya ve Aydın'daki Varsak kadınlarının büyük çoğunluğu, şu anda şalvar giymektedirler. Bu giyilen şalvarın ayak bileklerinin olduğu yer işlemeli ve lastikle büzülmüş şekildedir. Şalvarın üzerine de kollu buluz veya bu cinsten herhangi bir elbise giymektedirler. Özellikle genç kızlar olmak üzere bir kısım kadının şalvar yerine etek giydiklerine de şahit olduk.

H. Avcılıkla İlgili İnanışlar Ve adetler

I. Avlanan Hayvan Çeşitleri ve Av Tutulması


Edindiğimiz bilgiye göre, Çukurova'daki Varsaklar'da 1980 öncesine kadar avcılık oldukça yaygın olup, hala da bu işle uğraşanlar vardır. Önceleri daha çok tavşan, sansar, tilki ve kurt en çok avlanan hayvanlar arasında idi. Özellikle sansar, tilki ve kurtun derisinden faydalanırlar ve derisinin ticaretini yaparlardı. Tavşan, keklik ve geyik ise eti için avlanan hayvanlardandır. Ayrıca bahçe ve bağlara zararı dokunmasın düşüncesiyle, karaböcü (domuz) avcılığı da yaygındı.

Derisi için avlanan hayvanların derileri, günümüzde eskisi kadar para etmez duruma gelince, ticaret için yapılan avcılık ortadan kalkmaya yüz tutmuştur. Şu anda yapılan avcılık sadece eti ve zevki içindir. Bu yüzden keklik, tavşan ve geyik avcılığı hala yapılmaktadır. Eskiden olduğu gibi günümüzde de zararları dokunmasın amacıyla hala kurt ve domuz avcılığı yapılmaktadır.
Yahyalı'nın Ulupınar köyünden Mehmet Sapmaz adında bir şahıs, 1960 yılında tuttuğu bir tek sansarın 5 tane keçi ettiğini, şimdi ise bir sansarın bir keçi dahi etmediğini belirtmektedir.

Antalya bölgesindeki Varsak kasabasında avcılık yaygın değildir. Az miktarda da olsa keklik ve tavşan avlanır. Halk, günümüzde keklik ve tavşanın eskisi kadar kalmadığını, bu yüzden avcılıkla uğraşanların da gittikçe azaldığını belirtmektedir.
Aydın'da ise başta domuz olmak üzere, keklik, tavşan, bıldırcın, ördek ve kaz gibi hayvanlar avlanır. Domuz avının yaygın olmasının sebebi, bu hayvanın mısır ve incire çok zarar vermesidir. Domuz geceleri köyün içerisindeki mısır bahçelerine kadar gelmektedir. Köylüler, mahsullerini korumak için geceleri traktörlerle domuz avına çıkarlar.

Eskiden olduğu gibi günümüzde de avcılar, bazen avlarının tutulduğuna inanırlar. Bu tutulma olayının bazı insanların nazanndan kaynaklandığı görüşündedirler.

2. Avı Açmak İçin Alınan Tedbirler

Elde ettiğimiz bilgilere göre, Varsaklar'da avı tutulan kişiler, bundan kurtulmak için şunları yaparlar:


a. Avcılar vurdukları avın etinden, akşamdan sonra bir komşuya verir de, onun üzerine tuz atmazsa, o hayvanı vuran kişinin avı tutulur, bir daha herhangi bir hayvan vuramaz.
b. Avlanan hayvan ne olursa olsun, vurulduktan sonra kesinlikle ağzı ayrılmaz. Eğer ayrılırsa, ayıran kişinin avı tutulur.
c. Avı tutulan kişi, herhangi bir yere büyük abdest yapar, daha sonra ona tüfek sıkarsa avı açılır.
ç. Pişmesi için küle biraz hamur gömülür. Daha sonra ava giderken gömen kişi arkadaşları ile onu yerse onun avı açılır.
d. Avı tutulan kişinin tüfeğinin üzerinden, lohusa bir kadın bir taraftan öbür tarafa atlatılır. Her atlamasında bir defa ihlas suresi okuması söylenir. Böylece av tutulması ortadan kalkar ve eskisi gibi en güzel şekilde vurur.
e. Yetim büyüyen bir kadının gömleğinin yakasının içinden ve atletin altından aşağı doğru tüfek sokulur. Bu tüfek sahibinin avı o andan itibaren açılır.
f. Vurulan hayvanlardan komşulara verilecek olursa, tüyünden bir kısmı ateşle ütülerek verilir. Bundan maksat da çiğ et vermenin iyi olmayacağı düşüncesidir. Bu şekilde verilen et bir nevi çiğlikten çıkmış demektir. Eğer çiğ et verilirse onu vuran kişinin avı mutlaka tutulur düşüncesi hakimdir.
g. Kadının hayız kanı ile herhangi bir çabut ıslatılır. O katlı çaput ile tüfeğe fişek doldurulur, daha sonra fişeğin üzerinden o çaputla sıkıştırılır ve tüfek o şekilde sıkılınca av açılır.
ğ. Bir kişinin avı tutuldu ise. tüfeğinin namlusuna ekmek geçirir ve öylece avlanır. Ayrıca avı tutulan kişi, kendi pisliğinin karşısına geçerek ona tüfeğini sıkar ve böylece avı açılır.
h. Yine bir kişinin avı tutulmuş ise, yedi tane ekmek delinir, hepsi tüfeğe geçirilir ve öylece ateş edilir.
ı. Avı tutulan kişiler, hocalara giderek avlarının açılması için muska yaptırırlar.
i. Adet gören kadının kilotuna tüfek geçirilip, o şekilde ateş edilirse, avı tutulan kişinin avı açılır.

İ. Nazarla İlgili İnanışlar

1. Kimlerin Nazarı Değer ve Nazar Öncesi Durum


Varsaklar'da nazarın varlığına herkes inanmaktadır. Varsaklar arasında nazar değme olayı yaygındır. Aldığımız bilgilere göre herkesin nazarı değmez. Her köyde veya her bölgede nazarı değen şahıslar herkes tarafından bilinir. Varsaklar bu belirli kişilerle karşılaştıklarında yanlarında çocuk varsa çocuğu korurlar, hayvan varsa derhal hayvanı oradan uzaklaştırmaya çalışırlar. Bu sebepledir ki, daha nazar değmeden önce veya nazar değse dahi onun o kimseden kalkması için bazı tedbirler almaktadırlar.
Varsaklar'a göre, gözü göğ (gök) ve benzi san insanların nazarı daha çok değer.

2. Nazarın Kalkması İçin Alınan Tedbirler

Varsaklar, genel olarak nazardan korunmak için şu tedbirleri alırlar:


1. Nazar değmemesi için mavi veya yeşil boncuk takılır.
2. Nazar yapan kimseden (şüphelenilen kişi) bir parça bez kesilir ve yakılır.
3. Nazar değen kişinin yanında kömür söndürülür.
4. Hoca bulunarak su okutturulur. Nazar değen kişiye içirilir.
5. Nazar değen kişinin kurtulması için hocalara muska yaptırılır veya okutturulur.
6. Nazar değen kişi, kendi idrarından avucuna akıtır ve bir miktar içer.
7. Nazar değen hayvana, bundan kurtulması için insan sidiği içirilir.
8. Evin görünür bir yerine nal asılır.
9. Nazarı gözü göğ (mavi) ve benzi sarı insanlar değdiği için daima onlardan uzak durulmaya çalışılır.
10. Evin dışarıdan görünür yerine herhangi bir havyanın kellesi veya bu kellenin bir kemiği asılır.
11. Antalyadaki Varsaklar'ın evlerinin dış tarafına kaplumbağa iskeletleri astıkları bildirilmektedir.
12. Bostan ve bahçe güzelse ortasına bir hayvan kafası dikilir ve nazardan korumaya çalışılır. Antalya Varsakları bahçenin nazardan korunması için bahçenin yüksek bir yerine öküz kafatası dikmektedirler.
13. Davar sürüsünü nazardan korumak için sürünün hepsine birden muska yaptırılarak, içinden en iyi birisine takılır.
14. Nazarı kimin değdiğinden şüphe edilirse, onun ocağından kül alınarak su ile karıştırılır. Nazar değen kişiye içirilir.
15. Karaçalı veya iğdenin dallarından küçükçe kesilerek içi delinir. Daha sonra nazar değen kişinin ya boğazına asılır, ya da omuzuna dikilir.
16. Bir kişiye nazar değmiş ise, nazar ettiğinden şüphelenilen kişiyi bulmak amacıyla, köylerde bulunan bazı kadınlar "köz sayar"lar. Bu işlem şu şekilde yapılır: Bir kadın ateşten herhangi bir közü maşa ile alır, onu üfleyerek filanın nasibine deyip suya atar. Köz, cas ederek söner suyun yüzünde kalırsa, o nasibine atılan kişi nazar değmemiş demektir. Şayet köz, suya atılınca cas ederek söner ve suyun dibine batarsa, o zaman ismi anılarak atılan kişinin nazar değdiği anlaşılır ve ona göre tedbir alınır.
17. Karaçalıdan üç tane boncuk yapılır. Bu boncuklar, bostanın içine bir değnek sokularak onun ucuna takılır. Böylece oradan geçenlerin bostana nazar değmeleri engellenmiş olur.
18. Nazar değen çocuk veya büyük herhangi bir kişinin sol omuzuna nazar boncuğu dikilir.
19. Yine bostan, bağ ve herhangi bir ekine nazar değmemesi için, at veya eşek kafası kemiği bir değneğin ucuna takılarak bahçe, bağ veya tarlanın ortasına dikilir. O andan itibaren oradan geçen insanların nazarı bostana, bağa veya ekine değil, ortasında görünen at veya eşek kafasına değer inancı hakimdir.
20. Bazı Varsak bölgelerinde bostan ve ekinin ortasına büyük bir iğde dalı dikilerek mahsulün nazardan korunması sağlanmaktadır.
21. Hayvanları veya tarlalarda ekili olan mahsulleri nazardan korumak için muska yaptırılır. Yaptırılan bu muska, hayvan ise onun boğazına asılır. Hayvan değil de ekin ise muska arazinin kıymetli bir yerine gömülür.
22. Bir tavaya biraz tuz konarak iyice ısıtılır. Aynca başka bir kaba da su konarak nazar değen kimsenin üzerine getirilir. Tavada ısıtılan tuz bu suyun içerisine dökülür. Dökülen tuz dağılarak bazı sesler çıkarır. İşte bu dağılma esnasında o kişiden nazar gitmiş olur.
23. Nazar değen kimse üzerine bal mumu eritilip suyun içerisine dökülerek meydana gelen şekillerin büyük ve küçüklüğüne göre hareket edilir. Eğer küçük bir şekil oluşmuş ise, nazar hafif değmiş demektir. Bazı bölgelerde ise mumun yerine kurşun eritilerek döküldüğü belirtilmektedir.
24. Nazan kimin değdiğinden şüphe edilirse, şüphelenilen kişinin elbisesinden bir parça kesilerek yakılır. O da nazar değen kişinin burnuna kokutulur.
25. Yine nazarı kimin değdiğinden şüphe edildiğinde, şüpheye düşülen her bir kişi adına ateşe bir iğne atılır. Kimin adına atılan iğne paslanırsa, nazarı onun değdiği anlaşılır ve ona göre hareket edilir.
26. "Üzerlik otu" denen bir bitki ateşe atılır. Nazar değip de hasta olan adama dumanı koklatılır. Bunun nedeni de Hz.Ali'nin atı hastalanınca o ota bağlamış. At da adı geçen otu yiyince iyileşmiş.
27. Nazan kimin değdiği biliniyorsa veya herhangi bir kişiden nazarı değdiği hususunda şüphe ediliyorsa, o kişi çağırılır. Nazar değen kişinin neresi ağrıyorsa oraya tüküttürülür veya eliyle ağrıyan yer ovalatılır.
28. Herhangi bir kaba biraz su konarak nazar değen kişi onun içerisine bevlettirilir. Daha sonra nazar değen şahsın bütün vücuduna bu meydana gelen karışım sürülür.
29. Antalya yöresindeki Varsaklar çörek otu ve sarımsağı karıştırırlar. Yapılan bu karışımı, nazar değen çocuk ise onun sağ veya sol omuzuna, hayvan ise, onun da boynuna asılır.
30. Başta düğünler olmak üzere herhangi bir toplantı esnasında nazar değmesin düşüncesiyle, bir kişi eline biraz tuz alır, düğüne gidecek kişinin kafasının üzerinden tuz bulunan elini geçirir. Daha sonra elindeki tuzu ateşe atar. Böylece kötülüğün yandığına inanılır.
31. Yine Antalya'daki Varsaklar'da, bir kişi hastalandığında, hastalığı şifa bulsun diye bir tavaya tuz konur. Öbür taraftan herhangi bir kapta biraz su ısıtılır. Hastanın üzerine bir bez parçası örtülür. Örtülen bezin üzerinde su bulunan kap tutulur. Bu sıcak suyun içerisine diğer kaptaki tuz dökülünce aniden sesler çıkarır. İşte bu yolla hastalığın o hastadan bertaraf edildiğine inanılır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Varsak Türkmenleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir

cron