Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Alıncak

Burada Türk Boyları ve Diğer Türk Devletleri hakkında konular bulabilirsiniz

Alıncak

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 21:07

ALINCAK

ALIN ÇAK (yahut ALANCIK)


Bugünkü yerli telaffuza göre, Elince; Azerbaycan'da, Nahcıvan civarında ve şimdiki Nahçıvan-Culfa yolu üzerindeki yalçın bir tepe üstünde, harabelerine tesadüf edilen meşhur bir kalenin adıdır. XIII. asır başlarından beri tarihi ve coğrafi muhtelif kaynaklarda zikredilen bu ada, İslam kaynaklarında Alıncak, Alancık, Elencek, Elence, Elincek şekillerinde, Ermeni muharrirlerinde ise, Ernçak ve Alnçık şekillerinde dahi tesadüf olunur. Mamafih bütün bu değişikliklerin, fonatik mahiyette, tebadüller (mesela a>e, a>ı, l>r tebadülleri gibi) ve sondaki k sesinin düşmesi gibi sebeplerden ileri geldiği kolayca anlaşılmaktadır. Bazı yazmalarda istinsah edenlerin ve tenkitsiz basılmış eski metinlerde de, naşirlerin hataları yüzünden, bu isme -LJJJI yahut UJI şekillerinde de tesadüf olunuyor. İslam tarihi coğrafyasının değerli mütehassıslarından G. le Strange'in bu ismi Alancık diye okuması, bizce de doğrudur ve bu şekil, kelimenin en doğru ve eski telaffuz şekli olarak kabul edilebilir. Bu takdirde bu adın Türkçe alan ("düzlük, düz ve geniş saha") kelimesi ile -cık tasgir edatından mürekkep olduğu kendiliğinden zahir olur. Kalenin, aşağıda vereceğimiz izahattan anlaşılacağı üzere, sarp bir tepe üzerinde, oldukça geniş bir düzlükte kurulmuş olması bu suretle adlanmasını kolayca izah eder. Selçukiler zamanına ait olan bu kale isminin, Türkçe olması ve Türk toponomastikinin umumi kaidelerine uygun olarak, bu suretle teşekkül etmesi, gerek dil, gerek tarih bakımlarından, kolayca reddolunamayacak bir faraziyedir. Hamdullah Kazvini, Nahçıvan civarındaki bu muhkem kaleden başka, ayrıca Tebriz civarında diğer bir Alancık'tan da bahsediyor ki, bu da aynı devirlerde Türk toponomastikinde bu ismin münferit olmadığını ve başka misallerine de rast gelindiğini göstermek sureti ile, faraziyemizi te'yid etmektedir. Mir Haydar-zade bu kale adının Moğolların efsanevi silsilenamesindeki Elence-Han'ın isminden alındığını, yerli halkın rivayetine dayanarak, zikretmekte ise de, bunun hakiki bir halk rivayeti olmayıp, Türk-Moğol tarihine ait yazılı eserlere az çok vakıf birinden nakledilmiş olduğu meydandadır ve pek tabii, hiç bir ciddi esasa dayanmayan, alelade bir benzetişten ibarettir.

Alancık kalesinin adı, bizim şimdilik bildiğimize göre, ilk defa Irak Selçukilerinin son sultanı Tuğrul ile emirleri arasındaki mücadelelerden bahsedilirken, geçmektedir. Atabeg İldeniz sülalesinin elinde bulunan bu kalenin, tehlike zamanlarında hükümdar ailesi için sağlam bir melce' teşkil ettiği anlaşılıyor. Nitekim bu sülalenin son prensi olan Atabeg Muzaffareddin Özbeg, Celaleddin Harizmşah'ın Azerbaycan ve Erran'a hücumunda, bu kuvvetli düşman karsısında mukavemet edemeyeceğini anlayarak, bu kaleye çekilmiş ve zevcesinin, kendisinden boşanmış olduğu hakkında fetvalar alarak, Celaleddin'e vardığı haberini işitince, 622'de burada ölmüştü.

Bundan sonra bu mühim kalenin adı, XIII.-XVI. asırlara ait birçok vakalar münasebeti ile, vakayinamelerde sık sık geçmektedir. XIII. asırda, İran Moğollarının hakimiyeti altına düşen bu kale civarında Karakoyunlu Türkmenlerinin yerleştiğini, XIV. asır başlarında da, Nuzhat al-kulöb muharririnin ifadesine göre, Alancık'ın kuvvetli bir kale şöhretini muhafaza ettiğini biliyoruz. Timur, Ahmed Calayir'i ve Karakoyunluları te'dib için, Azerbaycan ve Erran'a yaptığı seferlerde, bu kalenin zaptı için çok zahmet çekmiş ve kale ancak on yıl süren bir muhasaradan sonra, 803 (1401)'de büyük cihangire teslim olmuştur.

Bu kalenin geçirdiği uzun muhasara safhaları hakkında Şerafeddin 'Ali Yazdi daha etraflı malumat vermektedir:

Karakoyunlu reislerinin bu kuvvetli kalesini ele geçirmek için, Timur'un gönderdiği kuvvetler, iptida Kara Mehmed'i, sonra Kara Yusuf'u orada muhasara ediyorlar; lakin zaman zaman gevşeyen bu muhasaralardan hiçbir netice çıkmıyor. Bir aralık Ahmed Calayir'in oğlu da buraya iltica ediyor. Babası namına Azerbaycan'ı idare eden Miran Şah muhasarayı şiddetlendirerek, kalenin hariç ile muvasalesini kesmece çalışıyor ise de, muvaffak olamıyor; Calayir prensi, Gürcülerin yardımı ile, kaleden çıkıyor. Nihayet, birçok şehzadelerin ve büyük emirlerin kumandası altında, sevkolunan bir ordu karşısında, hemen on yıldan beri muhasara altında bulanan ve perişan bir hale gelen kale halkı, kotval, yani kale muhafızı olan Saydi Ahmed'e isyan ederek, teslim oluyorlar. Kendisini bu kadar uğraştıran bu kaleyi Timur'un, o civardan geçerken bilhassa ziyaret ettiğini yine aynı kaynaktan öğreniyoruz.

İspanya sefiri Clavijo, XV. asrın ilk yıllarında buradan geçmiş ve kalenin kısa, fakat dikkate şayan bir tasvirini yapmıştır:

"Bir tepenin başında bulunan bu A-lancık kalesi, Aras nehrinin şimal tarafındadır. Kuleli bir sur ile çevrilmiş olan kalenin içinde birçok bağlar ve bahçeler ve kalenin dışında ise, tarlalar vardır. Bundan başka burada, etrafı yeşil tarlalar ile çevrilmiş, su menbaları çoktur."
Aşağıda kalenin bugünkü hali hakkında verilecek izahat Clavijo'nun tasvirini te'yid etmektedir.

Timur'un ölümünden sonra, tekrar Calayirlerin ve biraz sonra Karakoyunlulann eline geçen bu kale, Karakoyunlu prensi İskender için de bir sığınak oldu:

Şahruh kuvvetlerine karşı fena halde mağlup olan ve kardeşlerinin de hıyanetine uğrayan İskender 839'da buraya sığındı. Şahruh'un yüksek hakimiyeti altında Azerbaycan'ı elde etmeye çalışan Cihan-Şah b. Kara Yusuf, onun emri ile Alancık'ı muhasara etti. İskender'in bizzat oğlu Kobad tarafından öldürülmesi üzerine, kale Cihan-Şah'ın eline geçti.

Azerbaycan ve Erran Akkoyunlular'ın eline geçtiği zaman, Alancık kalesi yine eski ehemmiyetini muhafaza ediyordu:

Akkoyunlu hükümdarı sultan Ya'kub, Şah İsmail Safavi'nin babası Haydar'ın isyanının tenkil ettiği zaman, bütün ailesi efradı ile beraber, o sırada henüz çok küçük olan İsmail'i de bu kaleye gönderip muhafaza altına almıştı.

Alancık kalesi, Safaviler zamanında da ehemmiyetini ve muhkem bir kale olmak şöhretini muhafaza etti. Selim I. İran seferinde bu kale civarından geçmiş olduğu gibi, 1533/1534 (940)'te Osmanlı ordusu Azerbaycan'a hücum ettiği esnada, Tebriz'de karargah kuran sadrazam İbrahim Paşa'nın Hüsrev Paşa'yı bu kaleyi zapta memur ettiğini biliyoruz. Sonradan tekrar Safavilere geçen bu kalede, 1537/1538 (944)'de, sahte bir seyyidin hapsedildiği ve 1548 (955)'de de, hükümdarın emri ile, tahrip olunduğu malumdur. XVI. asrın son yarısında Azerbaycan ve Erran'ın mühim bir kısmı Osmanlıların eline geçtiği zaman, Nahçıvan ile birlikte, Alancık kalesi de Osmanlılarda kalmıştı. Fakat 1603/604 (1012)'te Şah 'Abbas bütün bu sahaları Osmanlılardan geri aldığı sıralarda, bu kaleyi de nihayet istirdada muvaffak oldu.

1826 (1242)'daki Rus-İran harbi esnasında Laçın-Beg adlı bir kale kumandanının burayı altı ay kadar müdafaa ettiği rivayet olunur (Mir Haydar-zade'nin aşağıda bahsedilen makalesinde). Evliya Çelebi, Nahçıvan havalisinde metin ve müstahkem kaleler mevcut olduğunu, lakin, o aralık avlanmak ile meşgul olduğu için, iyice seyir edemediğini itiraf ederek, bunlardan en mühiminin Alancık olduğunu söyler.

Alancık kalesi hakkındaki bütün bu tarihi kayıtlara ilave olarak, meşhur Dede Korkut kitabında bu kaleden bahsedildiğini söyleyelim [bk. DEDE KORKUT], Bu kitabın hikayesine göre, bu kale Kara Tekfur'a aittir ve o, burasını Oğuzlardan aldığı esirlere zindan olarak kullanmaktadır. XIII. asrın son yarısında şarki Anadolu, Azerbaycan, Erran, Gürcistan sahalarına ait birtakım tarihi hadiselerin akislerini ihtiva eden bu kitapta, bu kalenin Kara Tekfur adlı, Oğuzlara düşman, bir Hristiyan beyine ait gösterilmesi, kalenin bir aralık -henüz Müslüman olmamış İlhani hükümdarlarına tabi- Gürcü krallarının idaresi altına geçtiğine ve buraya sahip olan Gürcülerin Nahçıvan civarındaki Karakoyunlu Türkmenleri ile mücadelelerde bulunduklarına delalet edebilir. Hikayede kalenin tasvirine ait satırların da hayali değil, hakiki mahiyette olduğunu ve bu hususta bildiklerimize tamamiyle tetabuk ettiğini söyleyebiliriz.

Bu eski kalenin bugünkü vaziyeti hakkında, Mir Haydarzade'nin 1930'da neşredilen küçük bir yazısındaki malumattan başka, hiçbir malumatımız yoktur. Bu malumat, çok sathi ve -en iptidai ölçü mefhumuna bile yabancı- amiyane bir müşahede mahsulü olmakla beraber, bu husustaki malzeme yoksulluğu karşısında, ister istemez, ona müracaattan vazgeçemedik. Bu tasviri Clavijo'nun yukarıdaki satırları ile ve tarihi izahatımızla karşılaştırınca, kalenin eski vaziyeti ve ehemmiyeti hakkında -biraz müphem kalmakla beraber- az çok etraflıca bir fikir edinmek kabil oluyor:

Nahçevan- Culfa yola üstünde, bugün hala Elince adını taşıyan bir köy vardır ki, bunun arkasından Elince çayı denilen ve Aras'a akan büyük bir su geçer. Köyün yanında sarp, taşlık bir tepe üstünde Elince (Alancık) kalesinin harabeleri mevcuttur. Kalenin eski hisarı, etraftan getirilmiş taşlar ile, inşa olunmuşsa da, bugün tamamiyle haraptır. Kalenin kapısının bugün Han Ağa adını taşıyan köyde bulunduğu, köydeki kapı harabesinden anlaşılmakta ve hala halk arasında "kale kapısı" ismi ile anılmaktadır. Bu sarp tepeye ancak bir kaç keçi yolundan çıkmak kabildir. Bu yollar üzerinde de yer yer müdafaa tertibatı, kale muhafızlarına mahsus burçlar bulunduğu, aşağıdan yukarıya doğru, her 20-25 adımda bir, müdafaa duvarları olduğu anlaşılıyor. Kalenin biri şarka, biri şimal-i garbiye, biri de cenub-i garbiye doğru üç cephesi, başlıca dört mühim suru ve hepsinin ayrı ayrı burçları vardır. En üstteki saha, oldukça geniş bir düzlüktür.

Burası mühim miktarda nüfusu, hayvanları ile beraber, alabilecek vüs'attedir. Burada, su deposu olarak, taştan yapılmış yedi büyük havuz vardır ki, kar ve yağmur sulan yine taştan yapılmış arklardan geçerek, bunlara akar. Bilhassa büyük havuzun suyu yaz kış hiç eksiltmez. Kalenin üstünde, şark tarafında Elince çayına doğru bir mecra ve bir gizli irtibat yolu olduğu da anlaşılıyor. Burada büyük-küçük elli kadar binanın pişmiş kerpiçten yapılmış harap duvarları veya temelleri hala göze çarpmaktadır. Kale muhafızına (dizdar, kotval) ait binanın harabesine halk arasında "şah tahtı" adı verilmektedir. Bu binalardan bir kısmının ahırlar, bazılarının da barut ocakları ve mühimmat depoları olduğu rivayet ediliyor. Muharrir bu düzlükte rekzedilmiş, üstü yazılı bir taş bulunduğunu söylüyorsa da, galiba bunu hiç okuyamamış, yalnız bu harabeler arasında eski bir para ve çini saksı kırıkları bulunduğunu söylemekle iktifa etmiştir. Herhalde bu kalenin, topografik mahiyeti itibariyle, müdafaaya çok elverişli sarp bir tepe üzerinde, Orta Çağ'daki Müslüman askeri mimarisi kaidelerine uygun surette, kurulmuş olduğu ve kuvvetli bir iç hisar ile muhtelif dış hisarlardan ve her hisarı müdafaa eden birçok burçlardan mürekkep geniş ve sağlam bir müdafaa sistemi teşkil ettiği anlaşılıyor.

Kaynakça
Kitap: TARİH ARAŞTIRMALARI I
Yazar: M. Fuad KÖPRÜLÜ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Türk Boyları ve Diğer Türk Devletleri Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir